Sosyal Medya

Köşe Yazıları

İsviçre’de yolcu hakları

yazar

Yayınlayan

on

Havayolu şirketi her şeyi yapabilir mi?

Hepimiz durumları biliriz: Havaalanına varırsınız, tatile veya bir iş toplantısına gitmek için havayolu şirketinden elektronik biletinizi alırsınız ve bir anda sizi uçağa almazlar. Havaalanında mahsur kalırsınız ve eğer şanslıysanız, görevli personel gideceğiniz havaalanına giden başka bir uçağa binmenize yardımcı olur ve kalkış noktanızda yaşadığınız sıkıntıyı çözer. Ancak çoğu zaman, büyük bir sabır ve parayla üstesinden gelmeniz gereken bir macera ve çile süreci başlar.

Yaz tatili sezonu yaklaşıyor ve İsviçre’de dahi mahsur kalan yolcuların sayısı artacak. Gelin haklarınıza bir göz atalım, çünkü havayolları her şeyi yanlarına bırakıp sizi kaderinizle baş başa bırakamazlar.

Avrupa Birliği (AB), İsviçre, Norveç ve İzlanda’daki bir havalimanından uçuş yapan tüm yolcular için, bireysel veya paket turla seyahat ediyor olmanıza bakılmaksızın, Hava Yolcu Hakları Yönetmeliği (“Fluggastrechteverordnung”) geçerlidir. Ayrıca, herhangi bir üçüncü ülkeden hareket eden ve varış havalimanı AB, İsviçre, Norveç veya İzlanda’da olan ve uçuşu, ana iş yeri AB, İsviçre, Norveç veya İzlanda’da bulunan bir havayolu tarafından gerçekleştirilen yolcular için de geçerlidir.

Fluggastverordnung’u uçağa kabul edilmeme (denied boarding), iptal (cancellation) ve gecikme (delay) arasında ayrım yapmaktadır. Bu farklı senaryolar için bir dizi tedbir öngörmektedir. Özetle, aşağıdakiler geçerlidir:

Denied Boarding

Bir yolcunun kendi isteği dışında uçağa kabul edilmeyeceği havayolu tarafından öngörülebiliyorsa (örn. over booking), havayolu öncelikle üzerinde mutabık kalınan koşullar karşılığında koltuklarından vazgeçmeye hazır gönüllüler aramalıdır. Buna ek olarak, yolcular bilet ücretinin iade edilmesini veya yeniden yönlendirilmeyi isteyip istemediklerini seçebilmelidir.

İstem dışı uçağa kabul edilmeme durumunda, havayolu 1.500 km’ye kadar olan uçuşlar için 250 Avro, 1.500 km ile 3.500 km arasındaki uçuşlar için 400 Avro ve 3.500 km’nin üzerindeki uçuşlar için 600 Avro tazminat ödemelidir.

Belirli eşikleri aşmayan gecikmeler durumunda, bu tazminat ödemeleri yarıya indirilebilir. (…)

Cancellation

Havayolu şirketi uçuşu iptal ederse, yolcular otel konaklamasını da içerebilecek bakım hizmetleri alma hakkına sahiptir. Bununla birlikte, bilet fiyatının geri ödenmesi veya varış yerlerine yeniden yönlendirme arasında seçim yapma hakkına da sahiptirler. Yolculuk süresinin belirlenen eşik değerlere göre gecikmesi durumunda, yukarıda belirtilen tazminat ödemeleri de yapılacaktır.

Delay

Bir uçuş gecikmesi, 1.000 kilometreye kadar olan uçuşlar için iki saat, 1.500 ila 3.500 kilometre arasındaki uçuşlar için üç saat ve 3.500 kilometreden fazla olan uçuşlar için dört saat ise Fluggastrechteverordnung kapsamına girer. Bu tür gecikmeler durumunda, havayolu şirketi hizmet sağlamak zorundadır. Bununla birlikte, mahkemeler varış noktasındaki gecikmenin en az üç saat olması halinde tazminat ödenmesi hakkını da tanımıştır. Ancak, gecikme olağanüstü koşullardan kaynaklanıyorsa tazminat ödenmez.

Son olarak, bir başka hususa daha dikkat çekilmelidir: Bir havayolu şirketinin yolcu haklarını ihlal ettiğinden şüphelenen yolcular Bundesamt für Zivilluftfahrti’ne şikayette bulunabilirler. Bu devlet daire konuyu inceler ve havayolu şirketinden bir açıklama yapılmasını talep eder. Devlet daire Fluggastrechteverordnung’un ihlal edildiğini tespit ederse, havayolu şirketine para cezası uygulayabiliyor.

Fluggastrechte in der Schweiz

Darf die Airline alles?

Wir alle kennen die Situation: Sie erscheinen am Flughafen, haben ein elektronisches Ticket von der Airline, um ihre Reise in die Ferien oder zu einem Business Meeting anzutreten und plötzlich lässt man Sie nicht an Board. Sie stranden am Flughafen und wenn Sie Glück haben, dann hilft Ihnen das Personal vor Ort, einen anderen Flug zum Zielflughafen anzutreten und Ihre Unannehmlichkeiten am Abreiseort zu beseitigen. Häufig setzt aber ein Spiessroutenlauf ein, den Sie mit viel Geduld und Geld selber bewältigen müssen.

Die Sommerferienzeit naht und die Zahl der gestrandeten Passagiere wird zwangsläufig zunehmen; auch in der Schweiz. Werfen wir also einen Blick in Ihre Rechte, denn die Airlines dürfen sich nicht alles erlauben und Sie Ihrem Schicksal überlassen.

Für alle Reisenden, die einen Flug von einem Flughafen innerhalb der Europäischen Union (EU), der Schweiz, Norwegen und Island antreten, gilt die so genannte Fluggastrechteverordnung, und zwar unabhängig davon, ob Sie eine Individual- oder eine Pauschalreise antreten. Darüber hinaus gilt sie auch für Reisende, die aus einem Drittstaat abfliegen und deren Zielflughafen in der EU, der Schweiz, Norwegen oder Island liegt und der Flug von einer Fluggesellschaft durchgeführt wird, die ihre Hauptniederlassung in der EU, der Schweiz, Norwegen oder Island hat.

Die Fluggastrechteverordnung unterscheidet die Nichtbeförderung (denied boarding), die Annulierung des Fluges (cancellation) und die grosse Verspätung (delay). Sie sieht für diese unterschiedlichen Szenarien einen Katalog von Massnahmen vor. Zusammengefasst gilt das Folgende:

Denied Boarding

Wenn es für die Airline absehbar ist, dass einem Fluggast die Beförderung gegen seinen Willen zu verweigert ist (z.B. over booking), muss die Airline zunächst nach Freiwilligen suchen, die bereits sind, ihre Plätze gegen vereinbarte Bedingungen aufzugeben. Zudem müssen Passagiere wählen könnnen, ob sie den Ticketpreis erstattet haben wollen oder eine anderweitige Beförderung wünschen.

Im Falle der unfreiwilligen Nichtbeförderung, muss die Airline eine Entschädigung von EUR 250 bei Flügen mit einer Distanz bis zu 1’500 km, EUR 400 bei Flügen mit einer Distanz zwischen 1’500 km und 3’500 km und EUR 600 bei Flügen mit einer Distanz über 3’500 km zahlen.

Im Falle von zeitlichen Verzögerungen, die gewisse Schwellenwerte nciht übersteigen, können diese Entschädigungszahlungen halbiert werden.

Cancellation

Streicht die Airline den Flug, so haben Passagiere einen Anspruch auf Betreuungsleistungen, welche eine Hotelunterkunft einschliessen können. Sie haben aber auch die Wahl zwischen Erstattung des Ticketpreises oder anderweitiger Beförderung zum Zielort. Wenn die Reisezeit um definierte Schwellenwerte verzögert wird, dann fallen ausserdem die vorgenannten Entschädigungszahlungen an.

Delay

Eine Flugverspätung fäll in den Anwendungsbereich der Fluggastrechteverordnung, wenn sie bei Flügen mit einer Distanz bis zu 1’000 km zwei Stunden, bei Flügen mit einer Distanz zwischen 1’500 km und 3’500 km drei Stunden und bei Flügen mit einer Distanz über 3’500 km vier Stunden beträgt. Bei derartigen Verspätungen muss die Airline Betreuungsleistungen erbrigenn. Gerichte anerkannten indes auch das Recht auf Ausgleichszahlungen, wenn die Verspätung am Zielort mindestens drei Stunden betrug. Ausgleichszahlungen entfallen aber, denn die Verspätung auf einen aussergewöhnlichen Umstand zurückzuführen ist.

Zuletzt sei ein weiterer Aspekt beachtet: Passagiere, die vermuten, dass eine Fluggesellschaft ihre Passagierrechte missachtet hat, können beim Bundesamt für Zivilluftfahrt eine Anzeige einreichen. Das Bundesamt prüft den Fall und fordert die Fluggesellschaft zu einer Stellungnahme auf. Stellt das Bundesamt einen Verstoss gegen die Fluggastrechteverordnung fest, kann es die Fluggesellschaft büssen.

Cem Arikan, Partner bei Streichenberg in Zürich

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

“Dünyayuva”

yazar

Yayınlayan

on

Herkesin kişisel tarihine not düştüğü özel anlar vardır.
Geçtiğimiz hafta, ben de kendi tarihimde çok önemli bir yer tutacak, benim için çok özel bir gecenin hem tanığı hem de moderatörü olma ayrıcalığını yaşadım.

Benim için okumak hiçbir zaman yalnızca bir hobi olmadı; bir yön bulma biçimi, bir yol arkadaşlığı, bazen de insanın kendine açtığı sessiz bir kapı oldu. Kurumsal hayatıma “biraz soluklanayım, sonra dönerim” diyerek ara verdiğimde, bunun kısa bir mola olacağını sanıyordum. Kendimi kitaplarla çevrili bambaşka bir dünyanın içinde bulacağımı ve bu dünyanın beni böylesine zenginleştireceğini doğrusu tahmin etmiyordum.

Kendimi bildim bileli okurdum; ama çoğu zaman iş, annelik ve gündelik sorumluluklardan arta kalan vakitlerde. Oysa son üç yıldır kitaplarla kurduğum bağ bambaşka bir yere evrildi. Artık sabahları kahvem eşliğinde kendime ayırdığım “ben zamanı” kitaplarla başlıyor. Okuyorum, yazıyorum, araştırıyorum. Okuduklarımı hem Instagram hesabımda (ozdenevar) hem de bu köşede paylaşarak, bu yolculuğu yalnızca kendim için değil, başkalarıyla birlikte deneyimliyorum.

Kurduğum bu küçük edebiyat dünyasında kitap kulüpleri ise en güçlü eşlikçilerim. Birlikte okunan kitaplar üzerine konuşmak, farklı yorumları dinlemek, aynı metnin etrafında farklı hayatların buluşmasına tanıklık etmek adeta kolektif bir terapi. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü ile her ay gerçekleştirdiğimiz buluşmalar, yalnızca kitap konuşulan toplantılar değil; aynı zamanda bir edebi köprü kurduğumuz, kültürel bağlarımızı diri tuttuğumuz özel alanlar. Bu yolculukta son durağımız ise bir Yazar Buluşması oldu.

Kulübümüzün çok sevdiğimiz bir üyesini, kalemine hayran olduğumuz bir yazarı ağırladık bu buluşmada: Burcu Özer Katmer’i.

Burcu ile yollarımız, kitap kulübümüzün ilk kitabı olan ve onun da ilk romanı olan Kendine Ait ile kesişmişti. Bir çember kurup o kitabı konuştuğumuz, metinle birlikte kalplerimizi de açtığımız o günün üzerinden tam iki yıl geçmişken, bu kez çok daha özel bir buluşmada, yeni öykü kitabı Dünyayuva üzerine konuşmak için bir araya geldik.

Bu etkinlikte moderatör olarak yer almak benim için büyük bir onurdu. Kitaplarla kurduğum bu güçlü bağın, yalnızca bir okur olarak değil, edebiyatı paylaşan ve görünür kılan biri olarak sahneye taşınması tarifsiz bir duyguydu. Çok sevdiğim bir yazara, onun metinleri üzerine sorular sormak; okuduklarımı, düşündüklerimi ve hissettiklerimi kamusal bir alanda dile getirmek, edebiyatın bana sunduğu en kıymetli hediyelerden biriydi.

Dünyayuva: Kadınların Sessiz Hikayeleri

Dünyayuva yayımlandığı anda kitabı edinmiş, daha önce de Burcu’nun bu kitapta yer alan bazı öykülerini okuma şansı bulmuştum. Kitabı, keyifli bir yolculukta okumak üzere uçağa saklamayı planlarken, elime alır almaz kendimi öykülerin içinde kaybolmuş halde buldum.

Dünyayuva, sekiz öyküden oluşan; aidiyetin, kadınlığın ve “yuva” kavramının katmanlarına inen bir yolculuk. Bu öykülerde, fiziken ya da ruhen evini geride bırakmış, bilinmez kıyılara açılmış kadınlar var. Eskisi gibi devam edemeyen ama hayatın içinde kendine yeni bir yön bulmayı başaran kadınlar. Farklı coğrafyalardan, farklı hayatların içinden seslenen bu karakterler, aslında hepimizin içindeki kırılgan, cesur ve özgürleşmeye meyilli yanlara dokunuyor.

Kitabın ilk öyküsü Küçük Mavi Defter, 2024 yılında Rengin Göçmen Kadın Korosu Öykü Yarışması’nda birincilik ödülüne layık görülmüş. İkinci öykü ise Zürich Liest Festivali kapsamında düzenlenen Vorsatz yarışmasında ödül almış. Kitapta yer alan diğer öyküler de, sandıkların altında kalmış sayısız kadın hikayesinden birer iz taşıyor.

Burcu, aidiyet ve kadınlık temalarını işlediği bu metinlerde, kelimeleri adeta bir anahtar gibi kullanıyor. Yalnızca kendi sesini değil, öykülerinde hayat bulan kadınların sesini de özgür bırakıyor. Görünmeyeni görünür, duyulmayanı duyulur kılıyor. Kelimeleriyle kadınlara benliklerini ve içlerindeki gücü yeniden hatırlatıyor.

Her bir öykü, sessiz ama güçlü bir direncin kaydı gibi. Ve Katmer, biz okurları bu özgürleşme yolculuğunun yalnızca tanığı değil, doğrudan bir parçası haline getiriyor.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Yanımdayken Neden Sosyal Medyadan Kutluyorum?

yazar

Yayınlayan

on

‘‘Eşim yanımda. Çocuğum yan koltukta oturuyor.

Ama doğum günü kutlaması sosyal medyada. Evlilik yıldönümünde uzun sevgi dolu bir mesajla eşe dosta onu nasıl sevdiğimi ilan ediyorum.‘‘

Artık bu manzara kimseye garip gelmiyor. Aksine, günümüzün en sıradan davranışlarından biri haline geldi. Özel günlerde ilk refleksimiz sarılmak değil, telefonu elimize almak. Peki neden?

Bir insan yanımızdayken, ona söyleyebileceğimiz bir “iyi ki varsın”ı neden başkalarının da görmesine ihtiyaç duyarak söylüyoruz?

Görülmeyen, yaşanmamış mı sayılıyor?

Sosyal medya bize şunu öğretti:

Görülmeyen, paylaşılmayan, beğenilmeyen an sanki eksik. Telefonu kaydırırken başkasının yaptığı bir paylaşımın benzerini yapmamışsak kendimizde bir eksiklik hissediyoruz.

Mutluluk artık yaşanan bir duygu olmaktan çıkıp, kanıtlanması gereken bir şeye dönüştü. Bir tebriğin değeri, karşıdaki kişinin hissettiğiyle değil; kaç kişinin gördüğüyle ölçülüyor.

“Bak ne kadar ilgiliyim.”

“Bak ne kadar mutlu bir ailemiz var.”

“Bak ben unutmam.”

Aslında mesaj, çoğu zaman yanımızdaki kişiye değil; izleyenlere gidiyor. Bu tarz paylaşımları yapmayanlara da garip gözüyle bakılıyor çoğu zaman. Hatta birkaç kez tanıdıklarım seni Instagram‘ da göremedik iyi misin diye sordular. Sanki orada yaşamımı sürdürmek zorundaymışım gibi.

Beğeniler yeni alkışlar oldu

Eskiden bir tebessüm yeterliydi.

Şimdi kalpler, yorumlar, paylaşımlar…

Beğeniler modern çağın alkışı. Ve insan farkında olmadan o alkışı bekliyor. Bir doğum günü mesajı, karşı taraf mutlu oldu mu diye değil; kaç beğeni aldı, kaç kişi gördü diye kontrol ediliyor.

Bu da bize özel olanı, başkalarının onayıyla değerli kılmaya mecbur hissi veriyor .

 

Mahremiyet vitrine çıktı

Aile, ilişki, sevgi…

Bir zamanlar en mahrem alanlarımızdı. Şimdi ise sosyal medyanın vitrini. En özel, en mahram anlarımız herkesin gözü önünde. Ne yedik, nereye gittik herkes her adımımızdan haberdar.

Paylaşmadığımızda sanki eksik seviyoruz, sanki yeterince ilgili değiliz. Oysa sevgi paylaşılmak zorunda değil; yaşanmak zorunda.

Ama sosyal medya yaşananı değil, gösterileni ödüllendiriyor.

Peki ya yanımızdaki kişi?

Yanımızdayken telefona yazılan bir tebrik, çoğu zaman göz göze söylenen bir cümleden daha çok ses getiriyor olabilir. Ama daha çok hissettiriyor mu? İlişkilerimiz bu şekilde daha mı iyi yürüyor?

Asıl soru şu:

  • Kutlamayı kimin için yapıyoruz?
  • Yanımızdaki insan için mi, yoksa başkalarının görmesi için mi?

Bazen en gerçek kutlama:

  • Paylaşılmayan bir sarılma
  • Hikâye olmayan bir gülüş
  • Fotoğrafsız geçirilen birkaç dakikadır

Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey bu:

Her özel an, herkese açık olmak zorunda değil.

Çünkü bazı mutluluklar sadece orada olanlar için güzeldir. Sadece ilgili olan kişilerin yaşaması gereken anlar vardır, başkaları bilmese de olur. Ve sosyal medyada gördüklerimiz her zaman gerçeği yansıtmaz.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Müziğin Ruhu Nereye Gitti?

yazar

Yayınlayan

on

Tam göz kapaklarım ağırlaşmış uykuya dalmak üzereydim ki, o tanıdık melodinin karşı koyamayacağım daveti ile gözlerimi açtım. Freddy Mercury, grubu Queen ile birlikte efsane şarkısı Bohemian Rhapsody’nin yıllardır ezbere bildiğim sözlerinin ilk kuplelerini kulağıma fısıldıyordu:

Is this the real life? Is this the fantasy? (Bu gerçek hayat mı ? Yoksa bir hayal mi?)
Caught in a landslide, no escape from reality (Bir felaketin ortasında kalakalmışım, gerçeklikten kaçış yok)

Heyecanla sesi sonuna kadar açtım.

Avusturya-İsviçre arasında, iki yanımız dağlarla çevrili bölgenin sessizliğiyle tezat, arabanın içi saniyeler içinde Queen’in o törensel ezgileri ile doldu. Anneme coşkulu bir sesle bu şarkının ve bu grubun müzik tarihinde ne kadar önemli olduğunu anlatırken ortaokul-lise yıllarıma gittim ve

müziğin hayatımızda vazgeçilmez bir şekilde ön planda olduğu,

hepimizin cebine biraz cep harçlığı girdiğinde listeler oluşturup ilk iş kaset doldurtmaya koştuğumuz,

Madonna, Michael Jackson, Prince, George Michael gibi isimlerle dünya pop müziğini keşfettiğimiz,

yılbaşı gecelerinde bile radyonun başına oturup yılın hitleri listesini dinlediğim,

hayatımda çok önemli bir yer kaplayan Kadıkoy Anadolu Lisesi’nden çıkan kaliteli müzik grupları ile Milliyet Liselerarası Müzik Yarışmaları’na katıldığımız,

okula servisle gidip gelirken dinlediğimiz müziklerin servis kültürünün en önemli rengi olduğu, Self Control çalarken camları sonuna kadar açarak bağıra bağıra hep birlikte Laura Branigan’a eşlik ettiğimiz,

daha sonraları radyodan müzik kliplerine terfi ettiğimiz,

MTV ve Kral Fm’in şimdilerde internetten indirilen şömine görseli gibi gün boyu ekranda sürekli açık olduğu,

Mazhar-Fuat-Özkan, Bon Jovi, U2, The Alan Parsons Project, Scorpions gibi gruplarla büyüdüğümüz,

ardından üniversite döneminde 90’ların pop müzikleriyle yatıp, onlarla kalktığımız, Duman, Mor ve Ötesi gibi dönemin parlayan gruplarını heyecanla keşfettiğimiz,

bir müzisyenle evli olmam ve onun stüdyosuna kayıt icin gelen şarkıcı ve besteciler nedeniyle Tarkan, Nil Karaibrahimgil, Hande Yener gibi isimlerin günlük hayatımın bir parçası olduğu,

eve tam istediğim gibi bir cd player ve muzik sistemi alıp en fazla birkaç yıl sonra dijital platformlara geçince tüm biriktirdiğim CD’lerimle birlikte hepsini üzülerek rafa kaldırdığım,

hep bir müzik enstrümanı çalmak istediğim için iş hayatına başladıktan sonra Okay Temiz’ in ritim atölyesinde bir yıl perküsyon dersleri aldığım ve sonunda bir çocukluk hayalimi gerçekleştirip sahnede tüm öğrencilerle konser verdiğimiz,

o müzik dolu yıllar birbiri ardına aklımdan geçiverdi.

Kişisel müzik tarihime baktığımda son 20 yıl içinde müzik zevkim, adım adım “caz”a evrilse de, müzik dünyasındaki gelişmeleri eskisi gibi değilse bile kendimce takip etme çabası içindeyim.

Çok kez kalem ile kaset sarmış, okuldan kaçıp Moda’daki çay bahçelerinde kulaklarında
walkman’lerle müzik dinlemiş, 90’larda CD’lere terfi etmiş, 2000’lerde iPod’ları görür görmez
benimsemiş, ardından da dijital platformlara ve “streaming”e uyum sağlamış bir neslin çocuğu olarak maceralı ve değişim dolu bir müzik yolculuğundan geçtiğimi düşünüyorum.

Bu yolculukta müzik herkes için hiç bugünkü kadar ulaşılabilir olmadı. Dünyada pek çok şeyde olduğu gibi müzikte de “bolluk” içindeyiz. Dinlemek istediğimiz her şarkı, her müzisyen, sanki bir sihirli değneğimiz varmışcasına elimizin altında beliriveriyor.

Eskiden sanatçı odaklı müzik dinler ve sevdiğimiz şarkıcının albümünün çıkmasını aylarca beklerken, artık dijital platformlarda “tür” odaklı müzik dinliyoruz. Bu da seçtiğimiz türlerin içinde hep daha iyisini arama, daha iyisine ulaşma avantajı sağlıyor.

Bazılarımız bir laptop, bir mikrofon ve birkaç yazılımla evde kendi müziğini yapıp anında paylaşıma sunabiliyor. Yaratma, üretme ve paylaşma ihtiyaçlarımızın tatmini açısından müthiş bir lüks!

Ayrıca maddi açıdan da müzik dinlemek eskisinden çok daha kolay. Dijital platformlardan birini seçip abone olduğumuzda dünyanın müziği, Indie’den, Soul’a, Blues’dan K-Pop’a emrimize amade. Biz ne yaparsak yapalım, nereye gidersek gidelim, müzik, hayatımızın arka planında sürekli devam eden bir akış halinde. Artık ne yeni çıkacak albümü beklemek durumundayız , ne de “acaba radyoda benim sevdiğim şarkı çalacak mı” diye merak ediyoruz.

Peki bu kadar avantaja sahip olduğumuz dijital çağda neden müziğin tadı eskisi gibi gelmiyor?

Bunca bolluğun ve teknolojinin olduğu ortamda çok tatmin edici eserlerin çıkmasını beklemek
normalken, müzik 30 yıl öncesine göre neden kulağa daha kalitesiz ve yüzeysel geliyor? Bunun benim müzik zevkim veya ilerleyen yaşımla birlikte beklentilerimin değişmesi ile ilgili olabileceğini düşünsem de, yaptığım sohbetlerden, okuduğum yazılardan bu konuda yalnız olmadığımı farkediyorum.

Elbette ki dinlediğim her şarkıda Bohemian Rhapsody’nin katmanlı müziğini, oradaki eşsiz senfoniyi aramıyorum! Ancak günümüzün popüler olan şarkılarında çoğunlukla gördüğümüz, gittikçe yalınlaşan müzik aletleri çeşitliliği, duygu derinliği barındırmayan düz altyapı ve melodiler, çoğu zaman birbirine benzeyen vokaller ve gitgide daha çok tekrar eden basit sözler oluyor.

Şarkı sözleri ile ilgili internette bakınırken, 2024’te Scientific Reports’ta yayınlanan, Innsbruck Üniversitesi’nden Dr. Eva Zangerle ve ekibi tarafından yapılmış bir çalışmayı görüyorum. 12.000 İngilizce şarkının dahil edilip analizlendiği bu çalışmada, popüler şarkı sözlerinin son 40 yılda giderek daha basit ve tekrarlayıcı hale geldiğinden ve aynı zamanda da gittikçe daha fazla öfke içerdiğinden bahsediliyor.  

Tüm bunlar kalite algımızı etkilese de, benim en çok eksikliğini duyduğum müziğin zenginliğini hissettiren o “gruplar”. Hep daha iyisini üretmeye çalışan, stüdyolarda defalarca yaptıkları provalar ile konserlerde mükemmelliği hedefleyen, sahnede birlik hissini yansıtan ve duyguyu tüm derinliğiyle dinleyiciye geçirmeyi başaran o güzel gruplar. Bireysel müzik yapmanın bu kadar kolaylaştığı günümüz teknolojisinde sanırım grupların gitgide yok olması yeri doldurulmayacak bir eksiklik benim için. Benzer vokallerin, benzer altyapıların algoritmalar tarafından ödüllendirildiği bugünün dijital müzik dünyasında bir rock grubunun veya farklı müzik yapan müzisyenlerin parlaması veya dikkatimizi çekmesi de mucizeye dönüşüyor.

Bu yazıyı yazarken merak edip en popüler “streaming” platformunun son bir iki yılda en çok dinlenenler listelerine göz atıyorum. Bazı isimleri hayatımda duymamış olsam da objektif olarak dinleyip şans vermek istiyorum ama ardı ardına gelen benzer melodilerden içim sıkılıyor, kapatıyorum. Derken listede yıllar öncesinden o tanıdık ismi görüyorum, Sting’in The Police olduğu zamanlardan; “Every Breath You Take” (Aldığın her nefes) ! Heyecanla dinlemeye başlıyorum. Anında iç sıkıntım gidiyor, nefes aldığımı hissediyorum. Sanırım ben iflah olmaz bir “eski müzikçi”yim!

Haberin Devamını Oku

Trendler