Connect with us

Köşe Yazıları

Nedir şu İtalya’nın yarattığı büyü?

yazar

Published

on

“Büyü” kelimesini kullanmam öylesine değil; haritada bile kendini topuklu çizme ile ayrıcalıklı bir şekilde ifade etmiş bu ülkenin tüm dünyaya yaydığı bir “aura”sı, bir “büyü”sü var çünkü. “Yurtdışında nereye gitmek istersin?” sorusuna çoğunlukla verilen yanıt ve hemen herkesin hayatında en az bir kez görmeyi hayal ettiği bir ülke İtalya.

İtalya temasını işleyen bazı filmleri gördüğümde aklıma hep şu gelir: dünyada böyle bir ülke olmasaydı, pek çok kişi için kendi yaşadığı yer neresi olursa olsun orada bir yerlerde tatlı bir hayatın mümkün olduğuna dair umut da daha az olurdu galiba. Çokça refah ancak fazlaca karanlık gökyüzü altında yaşamaktan bunalmış, tutku hasreti içindeki kuzey ülkeleri sakinleri mesela; bir gün her şeyi bırakıp tembel ve tutkulu İtalya güneşinin altına yerleşme umutlarının yerini başka ne alırdı?

Bir ülke düşünün ki zihinlerdeki algısı estetik, lezzet, tarih, sanat, doğa, moda, sıcakkanlı insanlar, yaşama sevinci ve müzikli bir dil kavramlarının hepsini birden içersin. Bavulunda hayatın tüm renklerini bir arada barındıran bir karakter İtalya. İtalyanları ise nerede olursa olsun görür görmez tanımak mümkün. Elleri kolları şıkır şıkır takılarla dolu, denizde bile süsünden ödün vermeyen, kimi zaman çaçaron, her ortamda kendilerini ifade etmekten çekinmeyen bakımlı kadınlar ile estetik zevklerini giyimlerine yansıtan, nasıl göründüklerini ve başkalarının ne düşündüğünü oldukça önemseyen, saçlarının aklaşma hızıyla aynı oranda canlı renkli gözlüklere geçiş yapan erkekler. Bu gürültülü, neşeli ve süslü millet, çocukları söz konusu olduğunda ise şaşırtacak kadar temkinli ve özenli. İtalyan annelerin Türk anneleriyle yarışabilir kapasitede baskın olan anaçlık duyguları farkedilmeyecek gibi değil. Çocukları üzerinde kontrolü ele almayı seven bu annelerin “onu yapma, hızlı koşma, köpeğe yaklaşma, denizde fazla açılma” şeklindeki bağırışları sokaklarda ve plajlarda İtalya’nın karakteristik gürültüsünün doğal bir parçası adeta. Kırsal bölgelere ve küçük şehirlere doğru gittikçe kadınlarda süsün göreceli azalmasıyla birlikte, belki de filmlerin çoğumuzun zihninde oluşturduğu “uzun bir masada kalabalık aileye makarna servisi yapan İtalyan mamma” görüntüsünün gerçek olma potansiyeli de artıyor. Yıllar önce üç kız arkadaş birlikte ev kiralayarak on gün kaldığımız unutulmaz Amalfi sahilleri tatilimizde gördüğüm şişman ve hafif bıyıklı ev sahibemiz aklıma geliveriyor bunu yazarken. Üç katlı eski aile evinin en üst katını bize kiralayıp, eve geç dönersek hangi kapıdan gireceğimizi, neleri yapıp neleri yapamayacağımızı sıkı sıkı tembihlemişti üç genç kızı karşısında görünce. O, çiçekli elbisesi ile el kol hareketleri ile konuşurken “demek ki İtalya sadece süslü kadınlardan ibaret değil” diye geçmişti aklımdan.

Söz konusu olan mutfak olduğunda İtalyan kadını ve Anadolu kadını arasındaki benzerlik insana kendini evinde hissettiriyor. Sicilya’da doğup uzun yaşamlarını orada geçiren ve bir kaç yıl önce ardarda kaybettiğimiz eşimin yaşlı halaları Franca Hala ve Sarina Hala’yı ilk kez ziyarete gittiğimizde misafirlerini layıkıyla ağırlamak için günler önceden mutfağa girip hazırlık yapmaya başlamaları, bahçeden topladıkları rezene ile yaptıkları ev makarnası ve kurdukları mükemmel sofra beni hem etkilemiş, hem de cok tanıdık gelmişti. Sicilya’dan söz açılınca elbette deniz, tarih ve lezzet kokulu bu muhteşem adanın lezzetli mutfağını da övmeden geçmek olmaz; adanın her noktasından gerçekten de farklı bir lezzet fışkırıyor.

Bulunduğu cografyanın hediyelerinden tatmin edici miktarda nasibini almiş bir ülke İtalya. Ülke ambleminde de yer alan zeytin ve meşe ağaçları ülkenin her tarafında insanın karşısına çıkıyor. Ama amblemde yer almasalar da Toskana’nın zarif selvilerini de unutmamak lazım. Uçsuz bucaksız Toskana ovalarına mağrur bir şekilde sıra sıra dizilen uzun boylu selviler benim her zaman favorilerim.

İtalya deyince zihnimde beliren sayısız imge var. İlk aklıma gelen daracık sokaklarda dolaştığım eski şehirler. Bazen bir araba geçmeye calışsa sıkışıp kalacağı kadar dar olan sokaklarda yürürken ansızın karşıma çıkan en iddiasız “Osteria”da kareli masa örtüleri üzerinde yenen şaşırtıcı lezzetler. Fondaki tarihi binalarla tatlı bir tezat oluşturacak şekilde caddelerde vızır vızır uçuşan rengarenk “Vespa”lar, irili ufaklı “piazza”lar (meydanlar), görkemli kilise ve katedraller, avlular, yüksek tavanlı otel odaları, her köşebaşında insanı içeri davet eden barlarda ayakta ama telaşsızca içilen espresso’lar, kaçmaya çalışsam da ısrarla peşimi bırakmayan “bombolone”ler (içi genellikle krema dolgulu bir nevi donut) ve çeşit çeşit kruvasanlar ile dolu karbonhidrat cenneti pastaneler-İtalyanların deyimiyle “bar” lar- güneş  gözlükleri ile her daim havalı görünmeyi başaran İtalyan jandarması “carabinieri”ler, “alt tarafı hepsi makarna işte” düşüncesi insanın aklından geçse de üzerine adeta bir literatür oluşturulabilecek  sayıda farklı makarna çeşitleri, dünyanın en lezzetli şarapları, köpeğim Grissino’nun hiçbirini kaçırmadığı her köşede ve meydanda karşımıza çıkan tarihi çeşmeler, portakal renkli “Aperol Spritz”ler, günün her saati  ama özellikle yazlık yerlerde geceleri yemekten sonra adet olan “gelato”lar (dondurma) ile kendine özgü ve hep yaşama umuduyla dolu İtalya!

Benim kendisiyle olan hikayeme gelince, bir ilk görüşte aşk değil bizimkisi. Daha doğru bir ifadeyle güzel yüzünü görmeden önce sesiyle büyüledi beni İtalya. Dilinin müziğine aşık olup konuşabilmeyi istediğimde yirmibeş yaşımı henüz tamamlamıştım. İş için gerekli olabilir diye rasyonel bir sebeple öğrendiğim ciddi mizaçlı, tutkusuz Almanca’dan sonra asıl sevdiğime kaçmak gibi bir şeydi benim için İtalyanca’yı hayatıma sokma kararı. Vakitsizlik ve diğer önceliklerden dolayı öğrenme sürecim yıllara yayılsa da, beş yıl sonra aldığım bir aylık bursla gittiğim Floransa’da dili geliştirmekten çok Floransa şehrinin tarihi büyüsüne kapılıp Toskana şarapları ve mutfağıyla dopdolu bir ay geçirsem de, İtalyanca ile ilişkimiz yıllar içinde artarak devam etti. Bir gün bir İtalyan’la evlenip ikinci vatandaşlığımı müjdeleyen pasaportumda “Italiana” yazacağını söyleseler kendim de inanmazdım sanırım.  

Nikahımıza ev sahipliği yaptığı için de bende özel bir yeri var İtalya’nın. Piemonte Bölgesi’nde Orta Gölü’nün kıyısında konumlanmış ufacık tarihi bir kasaba olan Orta San Giulio sadece bize çekici görünmemiş anlaşılan, özellikle Milano çevresinde yaşayanların evlenmek için seçtikleri romantik bir kasaba olduğunu öğreniyorum sonradan. Ama beni Orta Gölü hakkında en çok şaşırtan ise yine sonradan öğrendiğim Nietzsche hikayesi oldu. Yirmili yaşlarımdayken hayat hikayesini okuyup ilginç bulduğum Rus şair ve yazar Lou Andreas-Salomé’nin o dönemin entelektüel çevresindeki pek çok erkeği olduğu gibi Nietzsche’yi de ne kadar etkilediğini Irvin Yalom’un Nietzsche Ağladığında adlı kitabını okuyanlar hatırlarlar. Meğerse Nietzsche’nin aşkına hiç karşılık vermeyen Salomé ve ünlü filozof küçük bir grup olarak çıktıkları İtalya gezisi sırasında genç Lou’nun annesini atlatıp Orta Gölü’nde romantik birkaç saat geçirmişler. Söylentilere göre filozof genç kadına bu romantik ortamda evlenme teklifi de eder ama reddedilir.  

Böyle hikayelere sahne olan bu ilham dolu ülke benim hayatımda da pek çok hikayeme tanıklık etti yıllar içinde. İlk kitabımın sonunu bir türlü tamamlayamadığımda Sicilya’nın Agrigento kırsalı bana son sözü yazmada ilham oldu. Yalnız yaşadığım ve özel hayat-iş hayat dengemin şaştığı bir dönemde ilk kez tecrübe ettiğim yalnız tatilim için yine İtalya’nın ilham dolu bir şehrini; bilgili (la Dotta) , kırmızı (la Rossa) ve şişman (la Grassa) olarak tanınan Bologna’yı seçtim. Bu zengin lakaplı şehrin “şişman” sıfatı tahmin edileceği gibi lezzetli mutfağından geliyor. Bu leziz şehirde geçirdiğim o birkaç günde gittiğim yemek kursunda öğrendiğim taze makarna yapımı ile dönüşte aileme ve arkadaşlarıma az ziyafet çekip hava atmadım! Babamın hayalini gerçekleştirip Venedik’e ailece yaptığımız gezinin tadı ise dün gibi aklımda. Ailede kayıplar başladığında bu anıları insan hiçbirşeye degişmiyor. Sardunya adası eşimin doğup büyüdüğü yer olduğu için ne sanslıyım ki hemen her yıl gittiğimiz tatil bölgemiz oldu. Ancak bu turkuaz ada başlıbaşına bir yazıyı hakeder. 

Hangi bölgesine, hangi şehrine gidersem gideyim her seferinde sürprizleri ile şaşırtmaya devam ediyor beni İtalya. Tam “burası mutfağıyla ünlü, bundan daha leziz şehir olmaz” dediğim bir yere gittikten sonra, bambaşka şehirlerde bambaşka lezzetler karşıladı beni. Ülkeyi daha iyi tanıdıkça ve kitaplarda yazılı olan yerler ile Italo Calvino, Dino Buzzati, Cesare Pavese, Luigi Pirandello gibi sevdiğim yazarların büyüdüğü veya yaşadığı şehirleri kendi gözümle gördükçe hepsi daha bir anlam kazandı, kişiliğe büründü benim için. İtalyan Kültür’e gittiğim yıllarda adını uzaktan duyduğum Beyoğlu’ndaki “Casa Garibaldi” binasının ismi o günlerde bana pek birşey ifade etmezken, bugün ülkenin siyasi birliğini sağlamış İtalyanların ulusal kahramanı Giuseppe Garibaldi, her meydanda gördüğüm görkemli heykeli ile gözümde canlı bir kimliğe dönüşmüş durumda.

Sevdiğim coğrafya ile akrabalık bağı da oluşunca kaç kere gittiğimi hatırlayamıyorum bile bu ülkeye. Şu anda da bu yazıyı çizmenin tam ortalarından , ülkenin yeşil kalbi Umbria’dan yazıyorum. Kaldığımız otel tam bir doğa oteli. Odamızın ahşap balkonu uçsuz bucaksız görünen yeşilli sarılı ovalarla, yeşil tepelerin arasından ışıldayan Trasimeno Gölü’ne bakıyor. Söylentiye göre Andersen’in meşhur çirkin ördek masalına da ilham olmuş Trasimeno Gölü ünlü masalcının bir gezisi sırasında. Buranın yeşili el değmemiş bir yeşil. Dün gece ormanın karanlıklarından bir hayvanın keskin çığlıklarını dinledik, muhtemelen bir kurttu.  Gölün etrafında irili ufaklı çok sayıda ortaçağdan kalma kasaba var. Dün, ömrünü bu bölgenin başkenti olan Perugia’da geçirmiş olan arkadaşımız Gianni’nin bizi götürdüğü eski Perugia şehri manzaralı bir restoranda ülkenin en iyi mutfaklarından biri olan Umbria mutfağını tattık. Bölgenin şarapları, mercimeği (Castelluccio di Norcia) ve trüf mantarı çok meşhur. İşin doğrusu Piemonte’nin beyaz mantarından sonra burası tam bir siyah trüf mantarı cenneti, festivali bile var. İtalya, sürprizleri hiç bitmeyen ülke. Gianni’nin anlattığına göre Perugia Caz Festivali ve Sagra Musicale Umbra festivali her yıl müzikseverleri bölgeye çekiyor. Perugia kendisi zaten başlıbaşına bir güzellik iken, sonraki günlerde etrafındaki kasabaların her birinin ayrı birer hazine olduğunu görüp büyüleniyorum. Kaprisli, biraz sinirli ve oldukça havalı kızkardeşi Toskana’ya kıyasla mütevazi, rustik, elinden iş gelen sağıklı ve gürbüz bir doğa adamı Umbria bana göre. Yüzyıllar boyunca Montaigne’den Charles Dickens’a , Hermann Hesse’den Virginia Woolf’a kadar çok sayıda yazara ilham olmuş bir bölge olduğunu duyunca hiç şaşırmıyorum. Zümrüt yeşili uçsuz bucaksız tepeleri, sarı yeşil ovaları, üzüm bağları ve olağanüstü mimarisi ile o kadar büyüleyici ki… Ayrıca bu güzel bölgenin yetiştirdiği dillere destan bir güzellik de var;  Monica Bellucci bu kasabalardan birinde , Citta di Castello’da doğmuş. Kasabalıların gururu olduğuna şüphem yok.

İtalya gibi zengin bir konu hakkında yazmaya başlayınca sonu gelmiyor bir türlü. Biz yolculuğumuzun ikinci büyülü kısmına, Sardunya’ya geçerken ben de yazımı burada noktalamak istiyorum. Beni bu ülkede büyüleyen herşeyi yazamadım bile, yolda düşünmeye devam edeceğim. Peki sizin için İtalya’nın büyüsü ne sizce?

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Başımız Dik, Kalbimiz Buruk

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Futbol bazen sadece skor değildir. Bazen 90 dakika boyunca verdiğiniz mücadele, kupadan daha fazla şey anlatır.

1980’li yıllardan bu yana İsviçre Millî Takımı’nı yakından takip eden biri olarak Kubilay Türkyılmaz’ın formasını giydiği yılları da, Murat Yakın’ın futbolculuk dönemini de izledim. Nice turnuvalar, nice hayal kırıklıkları ve güzel zaferler gördüm. Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki oyun anlayışı, takım ruhu ve büyük rakiplere karşı gösterilen cesaret açısından bu dönem, benim tanıklık ettiğim en özel dönemlerden biri oldu.

İsviçre Millî Takımı’nın turnuvaya vedası da tam böyleydi. Elbette üzüldük. Bir adım daha atılabilirdi, belki yarı final, belki final… Ama bitiş düdüğü çaldığında aklımda kalan ilk şey elenmek olmadı. Bu takımın ortaya koyduğu karakter oldu.

Turnuva başlamadan önce Murat Yakın en çok eleştirilen isimlerden biriydi. Kadro tercihleri sorgulandı, oyun planı tartışıldı. Ama o hiçbir zaman polemiklerin içine girmedi. Cevabını sahada verdi.

Bu takım koştu, mücadele etti, pes etmedi. Kimse tek başına yıldız olmaya çalışmadı. Herkes birbirinin açığını kapattı. Belki de bu turnuvada en çok hoşuma giden buydu.

Granit Xhaka yine gerçek bir kaptan gibi oynadı. Savunmada Akanji güven verdi. Kalede kim oynadıysa üzerine düşeni yaptı. Genç oyuncular ise geleceğe dair umut verdi.

Kupayı kazanamadık. Ama Avrupa’nın en güçlü takımlarından biri olduğumuzu bir kez daha gösterdik. Artık İsviçre’yi kimse “sürpriz takım” diye küçümseyemez.

Murat Yakın da bu takımın değişmesinde önemli pay sahibi. Sadece iyi bir takım kurmadı; oyuncularına özgüven kazandırdı. Büyük rakiplerden çekinmeyen bir Nati izledik. Bana göre Murat Yakın dönemindeki bu takım, İsviçre futbol tarihinin en olgun ve en karakterli takımlarından biri olarak hatırlanacaktır.

Evet, bugün biraz burukuz. Çünkü bu hikâyenin biraz daha devam etmesini isterdik. Ama üzülürken bile gurur duyabiliyorsak, demek ki doğru yoldayız.

Bazen kupayı kaldıran değil, sahadan başı dik ayrılan takım da alkışı hak eder.

Teşekkürler Murat Yakın.

Teşekkürler Nati.

Bu sadece bir veda değil, belki de yeni başarıların başlangıcıdır.

#MuratYakin#schweiz#isviçre#switerland#futbo

Continue Reading

Köşe Yazıları

Nazlı Eray’la Gerçek ve Hayal Arasında

yazar

Published

on

Yirmi yıldır neredeyse her yazı Bodrum’da geçiriyorum. Benim için tatil denildiğinde aklıma gelen ilk yer hep Bodrum oluyor. Denizin, güneşin ve hala saklı kalmayı başarabilmiş o güzel köşelerin tadını çıkarıyor; nefis deniz ürünleri ve mezeler eşliğinde tatilin hakkını vermeye çalışıyorum.

Son yıllarda ise Bodrum tatillerime küçük edebiyat ve sanat durakları da eklemeye başladım. Sergileri gezmek, bir söyleşiye katılmak, kitapların ve sanatın çevresinde vakit geçirmek beni en az deniz kadar mutlu ediyor. Bu yüzden Bodrum’a gelir gelmez kitap dostlarımdan bilgi aldım, biraz da Instagram’da gezindim ve kendime ziyaret edebileceğim sergilerden, söyleşilerden ve edebiyat buluşmalarından oluşan küçük bir liste hazırladım.

Karşıma çıkan ilk etkinlik, Bodrum’un yeni sanat mekanlarından Inspera Mini Sahne’de gerçekleşecek Nazlı Eray buluşması oldu. Kısmet adeta ayağıma geldi.

Yurt dışında yaşamaya başlayınca yazarlarla bir araya gelebileceğimiz etkinlikler insanın gözünde çok daha değerli hale geliyor. Bir yazarı dinleyebilmek, kitabının hikayesini kendi sesinden duyabilmek ve aynı salonda başka okurlarla buluşabilmek büyük bir ayrıcalık gibi geliyor. Bunu benim gibi göçmen kuşlar sanırım çok daha iyi anlayacaktır.

Nazlı Eray’ın kalemiyle tanışmam ise çok eskiye dayanmıyor. Canım kitap kulübüm @gocmenkitapseverler ‘in  kurucularından sevgili Melis Uluğtekin’in önerisiyle Orphee’yi almıştım. Melis, “Nazlı Eray, büyülü gerçekçiliğin Türkiye’deki en önemli isimlerinden biri ve bu kitap da muhakkak okunması gereken kült bir eser,” demişti. Kitabı okuduğumda gerçekten çok etkilenmiş, ardından yazarla ilgili küçük bir araştırma da yapmıştım.

Nazlı Eray Ankara’da doğmuş olsa da çocukluğu ve gençliği İstanbul’da geçmiş. Daha sonra bir gece treniyle Ankara’ya geliyor ve kendi anlatımıyla, geliş o geliş… Yıllarca Ankara’dan ayrılamıyor. Şehri ilk gördüğünde “İnsanlar burada nasıl yaşıyor?” diye düşünse de zamanla Ankara onun için bir tür hangara dönüşüyor. İnsanlarıyla, anılarıyla ve sokaklarıyla ona durmadan malzeme taşıyan büyük bir hikaye deposu oluyor. Yaklaşık beş yıl önce ise Ankara’dan ayrılarak Bodrum’a yerleşiyor.

Nazlı Eray’ın Edebiyat Evreni

Büyülü gerçekçiliğin Türk edebiyatındaki en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Nazlı Eray, öykü ve romanlarında gerçekle gerçek dışını öylesine ustalıkla iç içe geçiriyor ki okurken kendinizi “Böyle bir şey olur mu?” diye sorgularken bulmuyorsunuz. Tam tersine, o dünyanın kurallarını hemen kabul ediyor ve yazarın peşine takılıyorsunuz.

Edebiyat yolculuğuna öyküyle başlayan Nazlı Eray’ın kırkı aşkın basılmış eseri bulunuyor. İlk öyküsünü, Mösyö Hristo’yu henüz on altı yaşındayken yazıyor. Gençlik yıllarında Sait Faik Hikaye Armağanı’na birkaç kez başvuruyor ancak ödülü alamıyor. Jüriden bir tanıdığı bir gün ona, “Boşuna uğraşma, jüride enişten var; bu ödülü sana hiçbir zaman vermezler,” diyor. Günümüz Türkiye’sini düşününce insan bu hikayeye gülümsemeden edemiyor; şimdi olsa belki tam tersi yaşanırdı.

Nazlı Eray uzun yıllar boyunca Varlık dergisinde ve Cumhuriyet, Güneş, Radikal ile Akşam gazetelerinde yazmış; edebiyatın yanında siyasetle de aktif biçimde ilgilenmiş bir isim.

Yazarlığıyla ilgili anlattığı ayrıntılar ise en az kitapları kadar ilgi çekici. Örneğin özel bir yazı odası ya da yazı masası olmadığını söylüyor. Buna karşılık çok güzel kalemleri olduğunu özellikle vurguluyor. Belli ki bazı yazarların ihtiyacı büyük masalar ve düzenli odalarken, bazılarına yalnızca iyi bir kalem ve sınır tanımayan bir hayal gücü yetiyor.

“Yazarken insanları mutlu etmek istiyorum. Bir aydın olarak da elimden geleni yapıyorum,” diyen Nazlı Eray’ın edebiyata bakışında da bu iyimserlik ve sorumluluk duygusu hissediliyor.

Olmayanın Güncesi

Inspera’da Bodrum Nazlı Eray Okurları Grubu tarafından düzenlenen, Ceyda Yılmaz’ın moderatörlüğünde gerçekleşen etkinlikte Nazlı Eray, son kitabı Olmayanın Güncesi’nin doğuş hikayesini anlattı. Kitabın nasıl ortaya çıktığını, karakterlerini ve yazma sürecinde zihninde açılan kapıları dinlemek, kitabın dünyasına daha okumadan yaklaşmamı sağladı.

Olmayanın Güncesi’nin merkezinde kader var. Roman, adeta Kader Örümceği’nin ördüğü görünmez ağlarla ilerliyor.

Nazlı Eray, kitabın adından söz ederken anılara dikkat çekiyor. Yaşadığımızı sandığımız şeyler gerçekten yaşandı mı? Yoksa bazı anıları sonradan biz mi yarattık? Hafızamız bize ne kadar doğruyu anlatıyor? Olmayanın güncesi, belki de belleğin ve zihnin bize oynadığı oyunların bir yansıması.

Kitap, tam anlamıyla bir Nazlı Eray evreni. Okur, büyülü rüyaların rengarenk karnavalına davet ediliyor. Büyülü gerçekçiliğin kraliçesi bu kez gerçek bir kara büyüyü bozdurmaya çalışıyor; bunun için zamanda ve mekanda yolculuklara çıkıyor.

Toplu iğneler saplanmış bir voodoo bebeğinin peşinde ilerlerken Padişah Deli İbrahim’in Cinci Hoca’sından John F. Kennedy’ye, Nikola Tesla’dan Roman Polanski’ye kadar pek çok isim bu tuhaf ve büyüleyici dünyada bir resmigeçit yapıyor. Bazen üç dakikada üç yıl geçiyor, bazen zaman olduğu yerde duruyor. Nazlı Eray ise bütün bu yolculuk boyunca zamanı, belleği ve kaderi sorguluyor.

Bu macerada ona Kader Örümceği, Pişmiş Kelle ve gerçek ile hayal arasındaki sınırları durmadan ihlal eden birbirinden ilginç karakterler eşlik ediyor.

Inspera’daki buluşmadan çıktığımda kendimi gerçekle hayalin birbirine karıştığı, zamanı ve kaderi yeniden düşündüren tuhaf ama çok keyifli bir yolculuktan dönmüş gibi hissettim.

Bodrum’a bu kez yalnızca denizin, güneşin değil, Nazlı Eray’ın rengarenk dünyasının da tadı karıştı. Tatilime eklediğim bu ilk edebiyat durağı, bana yine aynı şeyi hatırlattı: Bazen bir şehri asıl unutulmaz kılan, hiç planlamadığınız anda karşınıza çıkan hikayelerdir.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Doğanın Ruhunu Ne Kadar Hissedebiliyoruz?

yazar

Published

on

Başımı gökyüzüne doğru kaldırdığımda anaç şefkatiyle beni adeta kucaklayan yeşil dallarını görüyorum. Haziran’ın ilk günlerinde erkenden bastırmış yaz sıcağından odamın balkonunun gölgesine sığınınca bu heybetli dostla karşılaşmak ne ferahlatıcı!

Onun Fethiye civarında sık görülen “kızılçam”lardan biri olduğunu tahmin ediyorum. İsmi çok da önemli değil aslında, tatil beldesinde kaldığım tüm hafta boyunca benden cömertçe gölgesini esirgemeyen bu dev çam ağacının, terastan gökyüzüne her baktığımda beni sarmaladığını bilmek, adeta ‘Ben buradayım, merak etme!’ diye fısıldayan varlığını hissetmek, gölgesinde kitap okuyup uyuklamak, şaşırtıcı derecede huzur veriyor.

Tatilin son günü “Bir daha gelirsem yine senin dallarına yakın hissedeceğim bir odada kalacağım” diye fısıldıyorum ben de ona. Beni anladığını ve hissettiğini bilerek ayrılıyorum oradan.

Ağaçların Gizli Yaşamı

Ağaçların birer ruhu olduğuna inanır mısınız? Yoksa “Bunlar benim için fazla spritüel, ben bilimden şaşmam” mı derdiniz? Cevabınız hangi yönde olursa olsun Peter Wohlleben’in “Ağaçların Gizli Yaşamı” isimli kitabını okumanızı öneririm. Ormancılığa yıllarını vermiş olan Wohlleben’in ağaçlara olan tutkusu, daha ilk sayfayı çevirdiğiniz andan itibaren kendini hissettiriyor. Wohlleben, yaptığı çalışmalarda ağaçların acıyı hissedebildiğini, hafızaları olduğunu, hatta-hepimize şaşırtıcı gelse de- çocuklarıyla beraber yaşayan ebeveynler olduklarını tecrübe etmiş. Bütün bu mucizevi bilgileri paylaştığı kitabını okuduktan sonra benim için zaten etkileyici olan ağaçlar, büyüleyici varlıklar haline geldiler.

Kitabın ardından dinlediğim, kitapla aynı isimdeki podcast’de, Deniz Yüce Başarır ve bölümün sürpriz konuğu, Eczacılık Fakültesi ve ilaç sektöründen arkadaşım Pelin’in ağaçlar üzerine yaptıkları sohbet ise tadına doyulmayacak bir bilgi ve ilham kaynağı oldu benim için.

Hiçbir Şey Tesadüf Değil

Yaşadığımız deneyimlerin hayatımızın içinde aniden yer bulmaları da, zamanlamaları da tesadüf olmuyor. Tatile geldiğim yazın bu ilk günlerinde, odamın balkonunu kucaklayan dev çam ağacının gölgesinde okumayı seçtiğim kitabın da tesadüf olmadığını düşünüyorum. Üyesi olduğum, bana ilham verip ufkumu açan Kelime Gezginleri Edebiyat Kulübü sayesinde tanıştığım yazar Gamze Güller’in “En Çok Onu Sevdim-Dokunulmamış Her Şey” isimli şahane romanını okurken, bir yandan da tepemdeki heybetli dostuma dalıp gidiyorum.  

Kitapta, zamanın, eşyanın ve doğanın ruhunu hissetmeye çalışan başkahraman Asuman, taşındığı eski ev ile kuvvetli bir bağ kurar. Her metrekareden gökyüzüne yükselen beton kulelere mesafeli duran, anısı ve hafızası olan binalara, yok olmakta olan ağaçlara kendini yakın hisseden Asuman için ev, zamanla, adeta yaşayan bir varlık haline gelir. O, eve iyi davrandıkça, ev de ona kucak açar, iyi davranır. Sabah güneşinin salonda ilerleyişini izler, mutfak tezgahının mermer dokusunu hisseder, borulardan gelen seslere alışır. En çok da pencere önündeki, dalları salona uzanan erik ağacına odaklanır; ağacın dallarına tüneyen kuşların farklı saatlerdeki ötüşlerini bile ayırt etmeye başlar. Apartmandakiler dairelere uzanan dallarını kesmeye karar verdiklerinde erik ağacının iç yakan çığlıklarını sadece Asuman duyar. Onun acısını derisinin altında hisseder. Kolsuz kanatsız haliyle erik ağacı o eski erik ağacı değildir artık. Kuşların da sesi kesilir. Asuman için apartman öksüz kalmıştır.

Edebiyat ve Kadim Bilgi

Edebiyatı bunun için seviyorum! İnsanlık tarihinde var olan hemen hemen her duygunun, her bilginin edebiyatta etkileyici bir yansımasını görmemiz mümkün.

Yüzyıllardır birçok kültür, din ve felsefi gelenek, yalnızca insanların değil, hayvanların, bitkilerin, dağların, nehirlerin, taşların ve hatta tüm evrenin bir tür ruha sahip olduğunu ileri sürer.

Animizm anlayışına göre evrende tamamen cansız hiçbir şey yokken, Şamanik geleneklerde her ağacın, her hayvanın, her dağın bir ruhu olduğuna inanılır.

Doğu’nun büyük öğretilerinde de benzer izler görmek mümkündür. Hindu düşüncesinde tüm varlığın özünde aynı ilahi kaynağın bulunduğu söylenir. Bir insanla bir ağacı, bir kuşla bir nehri birbirinden tamamen ayrı görmek bir yanılsamadır.

Tasavvufun derinliklerine indiğimizde de benzer bilgiyle karşılaşırız. Vahdet-i Vücud öğretisine göre tüm varlık ilahi bir hakikatin tezahürüdür. Bir kuşun ötüşünde, akan suyun sesinde veya rüzgârın uğultusunda ilahi bir nefes hissedilir.

Doğaya ruh atfetmek bu kadar eski ve yaygın bir gelenekken, edebiyatçılar da sadece doğanın değil, eşyaların bile insanların duygularını, anılarını ve zamanın izlerini taşıdıklarını hissedip, eserlerine yansıtırlar.

Örneğin Türk Edebiyatı’nın en büyük isimlerinden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde saatler, mobilyalar ve eski eşyalar adeta canlıdır. Evler, yaşayan hafıza mekânlarıdır.

Tanpınar’ın en sevdiğim eseri “Huzur”da Mümtaz, eski İstanbul evlerine ve eşyalara baktığında yalnızca onları görmez; o nesnelerin içinde geçmiş kuşakların hayatlarını da hisseder.

Özellikle “Mahur Beste” ve “Sahnenin Dışındakiler”de eski konaklar, geçmiş zamanın somutlaşmış hali olarak karşımıza çıkarlar.

Hayatlarımızın içindeki kullandığımız eşyalar da adeta geçmiş ile bugün arasında bir köprü görevi görmez mi? Örneğin bir masa, kimbilir etrafında yapılmış hangi sohbetlerin, yaşanmış hangi sevinçlerin ve kayıpların tanığıdır! Onları zamanın hafızanın ve yok olmuş hayatların şahitleri olarak görmemek ve dile gelip konuşsalar kimbilir neler anlatırlardı diye düşünmemek elde değil.

Nitekim son aylarda okuduğum kitaplarda, bitkilerin veya cansız varlıkların ağzından anlatılmış hikayeler karşıma çıkıyor ve anlatım güçleriyle beni kalbimden vuruyorlar.

Clara Dupont-Monod’un “Taşların Anlattığı” kitabında anlatıcı, yıllarca ailenin her duygusuna tanık olmuş avludaki kızıl taşlar.

Angola’lı yazar José Eduardo Agualusa’nın romanı “Bukalemunlar Kitabı”nda anlatıcı, etkileyici bir geko.

Elif Şafak’ın “Kayıp Ağaçlar Adası”nda ise zaman zaman hikayeyi incir ağacının ağzından dinliyoruz. Bana göre hikayenin en dokunaklı yerleri de ağacın duygularına ve yaşanmışlıklarına tanık olduğumuz bu bölümler.

Teknolojinin hızlandığı, maneviyatın hayatımızdan gittikçe uzaklaştığı bu çağda, kadim bilgeliğin sesine, kadim bilgeliği yaşatan, eşyanın, doğanın ve tüm varlığın bir ruh taşıdığını hatırlatan edebi eserlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var galiba. Duyarlı ve derin yazarların sayısı arttıkça- ne sevindirici bir durum ki- insanın doğa ile ilişkisi de edebiyatta daha fazla yer almaya başladı. Bir doğasever ve edebiyatsever olarak, insan ile tabiat arasındaki bağı yeniden kuran bu eserlerin gelecekte edebiyatta daha fazla yer bulacağına inanıyor ve bu fikre umutla sarılıyorum.

Continue Reading
Advertisement

Trendler