Köşe Yazıları
Nedir şu İtalya’nın yarattığı büyü?

“Büyü” kelimesini kullanmam öylesine değil; haritada bile kendini topuklu çizme ile ayrıcalıklı bir şekilde ifade etmiş bu ülkenin tüm dünyaya yaydığı bir “aura”sı, bir “büyü”sü var çünkü. “Yurtdışında nereye gitmek istersin?” sorusuna çoğunlukla verilen yanıt ve hemen herkesin hayatında en az bir kez görmeyi hayal ettiği bir ülke İtalya.
İtalya temasını işleyen bazı filmleri gördüğümde aklıma hep şu gelir: dünyada böyle bir ülke olmasaydı, pek çok kişi için kendi yaşadığı yer neresi olursa olsun orada bir yerlerde tatlı bir hayatın mümkün olduğuna dair umut da daha az olurdu galiba. Çokça refah ancak fazlaca karanlık gökyüzü altında yaşamaktan bunalmış, tutku hasreti içindeki kuzey ülkeleri sakinleri mesela; bir gün her şeyi bırakıp tembel ve tutkulu İtalya güneşinin altına yerleşme umutlarının yerini başka ne alırdı?
Bir ülke düşünün ki zihinlerdeki algısı estetik, lezzet, tarih, sanat, doğa, moda, sıcakkanlı insanlar, yaşama sevinci ve müzikli bir dil kavramlarının hepsini birden içersin. Bavulunda hayatın tüm renklerini bir arada barındıran bir karakter İtalya. İtalyanları ise nerede olursa olsun görür görmez tanımak mümkün. Elleri kolları şıkır şıkır takılarla dolu, denizde bile süsünden ödün vermeyen, kimi zaman çaçaron, her ortamda kendilerini ifade etmekten çekinmeyen bakımlı kadınlar ile estetik zevklerini giyimlerine yansıtan, nasıl göründüklerini ve başkalarının ne düşündüğünü oldukça önemseyen, saçlarının aklaşma hızıyla aynı oranda canlı renkli gözlüklere geçiş yapan erkekler. Bu gürültülü, neşeli ve süslü millet, çocukları söz konusu olduğunda ise şaşırtacak kadar temkinli ve özenli. İtalyan annelerin Türk anneleriyle yarışabilir kapasitede baskın olan anaçlık duyguları farkedilmeyecek gibi değil. Çocukları üzerinde kontrolü ele almayı seven bu annelerin “onu yapma, hızlı koşma, köpeğe yaklaşma, denizde fazla açılma” şeklindeki bağırışları sokaklarda ve plajlarda İtalya’nın karakteristik gürültüsünün doğal bir parçası adeta. Kırsal bölgelere ve küçük şehirlere doğru gittikçe kadınlarda süsün göreceli azalmasıyla birlikte, belki de filmlerin çoğumuzun zihninde oluşturduğu “uzun bir masada kalabalık aileye makarna servisi yapan İtalyan mamma” görüntüsünün gerçek olma potansiyeli de artıyor. Yıllar önce üç kız arkadaş birlikte ev kiralayarak on gün kaldığımız unutulmaz Amalfi sahilleri tatilimizde gördüğüm şişman ve hafif bıyıklı ev sahibemiz aklıma geliveriyor bunu yazarken. Üç katlı eski aile evinin en üst katını bize kiralayıp, eve geç dönersek hangi kapıdan gireceğimizi, neleri yapıp neleri yapamayacağımızı sıkı sıkı tembihlemişti üç genç kızı karşısında görünce. O, çiçekli elbisesi ile el kol hareketleri ile konuşurken “demek ki İtalya sadece süslü kadınlardan ibaret değil” diye geçmişti aklımdan.
Söz konusu olan mutfak olduğunda İtalyan kadını ve Anadolu kadını arasındaki benzerlik insana kendini evinde hissettiriyor. Sicilya’da doğup uzun yaşamlarını orada geçiren ve bir kaç yıl önce ardarda kaybettiğimiz eşimin yaşlı halaları Franca Hala ve Sarina Hala’yı ilk kez ziyarete gittiğimizde misafirlerini layıkıyla ağırlamak için günler önceden mutfağa girip hazırlık yapmaya başlamaları, bahçeden topladıkları rezene ile yaptıkları ev makarnası ve kurdukları mükemmel sofra beni hem etkilemiş, hem de cok tanıdık gelmişti. Sicilya’dan söz açılınca elbette deniz, tarih ve lezzet kokulu bu muhteşem adanın lezzetli mutfağını da övmeden geçmek olmaz; adanın her noktasından gerçekten de farklı bir lezzet fışkırıyor.
Bulunduğu cografyanın hediyelerinden tatmin edici miktarda nasibini almiş bir ülke İtalya. Ülke ambleminde de yer alan zeytin ve meşe ağaçları ülkenin her tarafında insanın karşısına çıkıyor. Ama amblemde yer almasalar da Toskana’nın zarif selvilerini de unutmamak lazım. Uçsuz bucaksız Toskana ovalarına mağrur bir şekilde sıra sıra dizilen uzun boylu selviler benim her zaman favorilerim.
İtalya deyince zihnimde beliren sayısız imge var. İlk aklıma gelen daracık sokaklarda dolaştığım eski şehirler. Bazen bir araba geçmeye calışsa sıkışıp kalacağı kadar dar olan sokaklarda yürürken ansızın karşıma çıkan en iddiasız “Osteria”da kareli masa örtüleri üzerinde yenen şaşırtıcı lezzetler. Fondaki tarihi binalarla tatlı bir tezat oluşturacak şekilde caddelerde vızır vızır uçuşan rengarenk “Vespa”lar, irili ufaklı “piazza”lar (meydanlar), görkemli kilise ve katedraller, avlular, yüksek tavanlı otel odaları, her köşebaşında insanı içeri davet eden barlarda ayakta ama telaşsızca içilen espresso’lar, kaçmaya çalışsam da ısrarla peşimi bırakmayan “bombolone”ler (içi genellikle krema dolgulu bir nevi donut) ve çeşit çeşit kruvasanlar ile dolu karbonhidrat cenneti pastaneler-İtalyanların deyimiyle “bar” lar- güneş gözlükleri ile her daim havalı görünmeyi başaran İtalyan jandarması “carabinieri”ler, “alt tarafı hepsi makarna işte” düşüncesi insanın aklından geçse de üzerine adeta bir literatür oluşturulabilecek sayıda farklı makarna çeşitleri, dünyanın en lezzetli şarapları, köpeğim Grissino’nun hiçbirini kaçırmadığı her köşede ve meydanda karşımıza çıkan tarihi çeşmeler, portakal renkli “Aperol Spritz”ler, günün her saati ama özellikle yazlık yerlerde geceleri yemekten sonra adet olan “gelato”lar (dondurma) ile kendine özgü ve hep yaşama umuduyla dolu İtalya!
Benim kendisiyle olan hikayeme gelince, bir ilk görüşte aşk değil bizimkisi. Daha doğru bir ifadeyle güzel yüzünü görmeden önce sesiyle büyüledi beni İtalya. Dilinin müziğine aşık olup konuşabilmeyi istediğimde yirmibeş yaşımı henüz tamamlamıştım. İş için gerekli olabilir diye rasyonel bir sebeple öğrendiğim ciddi mizaçlı, tutkusuz Almanca’dan sonra asıl sevdiğime kaçmak gibi bir şeydi benim için İtalyanca’yı hayatıma sokma kararı. Vakitsizlik ve diğer önceliklerden dolayı öğrenme sürecim yıllara yayılsa da, beş yıl sonra aldığım bir aylık bursla gittiğim Floransa’da dili geliştirmekten çok Floransa şehrinin tarihi büyüsüne kapılıp Toskana şarapları ve mutfağıyla dopdolu bir ay geçirsem de, İtalyanca ile ilişkimiz yıllar içinde artarak devam etti. Bir gün bir İtalyan’la evlenip ikinci vatandaşlığımı müjdeleyen pasaportumda “Italiana” yazacağını söyleseler kendim de inanmazdım sanırım.
Nikahımıza ev sahipliği yaptığı için de bende özel bir yeri var İtalya’nın. Piemonte Bölgesi’nde Orta Gölü’nün kıyısında konumlanmış ufacık tarihi bir kasaba olan Orta San Giulio sadece bize çekici görünmemiş anlaşılan, özellikle Milano çevresinde yaşayanların evlenmek için seçtikleri romantik bir kasaba olduğunu öğreniyorum sonradan. Ama beni Orta Gölü hakkında en çok şaşırtan ise yine sonradan öğrendiğim Nietzsche hikayesi oldu. Yirmili yaşlarımdayken hayat hikayesini okuyup ilginç bulduğum Rus şair ve yazar Lou Andreas-Salomé’nin o dönemin entelektüel çevresindeki pek çok erkeği olduğu gibi Nietzsche’yi de ne kadar etkilediğini Irvin Yalom’un Nietzsche Ağladığında adlı kitabını okuyanlar hatırlarlar. Meğerse Nietzsche’nin aşkına hiç karşılık vermeyen Salomé ve ünlü filozof küçük bir grup olarak çıktıkları İtalya gezisi sırasında genç Lou’nun annesini atlatıp Orta Gölü’nde romantik birkaç saat geçirmişler. Söylentilere göre filozof genç kadına bu romantik ortamda evlenme teklifi de eder ama reddedilir.
Böyle hikayelere sahne olan bu ilham dolu ülke benim hayatımda da pek çok hikayeme tanıklık etti yıllar içinde. İlk kitabımın sonunu bir türlü tamamlayamadığımda Sicilya’nın Agrigento kırsalı bana son sözü yazmada ilham oldu. Yalnız yaşadığım ve özel hayat-iş hayat dengemin şaştığı bir dönemde ilk kez tecrübe ettiğim yalnız tatilim için yine İtalya’nın ilham dolu bir şehrini; bilgili (la Dotta) , kırmızı (la Rossa) ve şişman (la Grassa) olarak tanınan Bologna’yı seçtim. Bu zengin lakaplı şehrin “şişman” sıfatı tahmin edileceği gibi lezzetli mutfağından geliyor. Bu leziz şehirde geçirdiğim o birkaç günde gittiğim yemek kursunda öğrendiğim taze makarna yapımı ile dönüşte aileme ve arkadaşlarıma az ziyafet çekip hava atmadım! Babamın hayalini gerçekleştirip Venedik’e ailece yaptığımız gezinin tadı ise dün gibi aklımda. Ailede kayıplar başladığında bu anıları insan hiçbirşeye degişmiyor. Sardunya adası eşimin doğup büyüdüğü yer olduğu için ne sanslıyım ki hemen her yıl gittiğimiz tatil bölgemiz oldu. Ancak bu turkuaz ada başlıbaşına bir yazıyı hakeder.
Hangi bölgesine, hangi şehrine gidersem gideyim her seferinde sürprizleri ile şaşırtmaya devam ediyor beni İtalya. Tam “burası mutfağıyla ünlü, bundan daha leziz şehir olmaz” dediğim bir yere gittikten sonra, bambaşka şehirlerde bambaşka lezzetler karşıladı beni. Ülkeyi daha iyi tanıdıkça ve kitaplarda yazılı olan yerler ile Italo Calvino, Dino Buzzati, Cesare Pavese, Luigi Pirandello gibi sevdiğim yazarların büyüdüğü veya yaşadığı şehirleri kendi gözümle gördükçe hepsi daha bir anlam kazandı, kişiliğe büründü benim için. İtalyan Kültür’e gittiğim yıllarda adını uzaktan duyduğum Beyoğlu’ndaki “Casa Garibaldi” binasının ismi o günlerde bana pek birşey ifade etmezken, bugün ülkenin siyasi birliğini sağlamış İtalyanların ulusal kahramanı Giuseppe Garibaldi, her meydanda gördüğüm görkemli heykeli ile gözümde canlı bir kimliğe dönüşmüş durumda.
Sevdiğim coğrafya ile akrabalık bağı da oluşunca kaç kere gittiğimi hatırlayamıyorum bile bu ülkeye. Şu anda da bu yazıyı çizmenin tam ortalarından , ülkenin yeşil kalbi Umbria’dan yazıyorum. Kaldığımız otel tam bir doğa oteli. Odamızın ahşap balkonu uçsuz bucaksız görünen yeşilli sarılı ovalarla, yeşil tepelerin arasından ışıldayan Trasimeno Gölü’ne bakıyor. Söylentiye göre Andersen’in meşhur çirkin ördek masalına da ilham olmuş Trasimeno Gölü ünlü masalcının bir gezisi sırasında. Buranın yeşili el değmemiş bir yeşil. Dün gece ormanın karanlıklarından bir hayvanın keskin çığlıklarını dinledik, muhtemelen bir kurttu. Gölün etrafında irili ufaklı çok sayıda ortaçağdan kalma kasaba var. Dün, ömrünü bu bölgenin başkenti olan Perugia’da geçirmiş olan arkadaşımız Gianni’nin bizi götürdüğü eski Perugia şehri manzaralı bir restoranda ülkenin en iyi mutfaklarından biri olan Umbria mutfağını tattık. Bölgenin şarapları, mercimeği (Castelluccio di Norcia) ve trüf mantarı çok meşhur. İşin doğrusu Piemonte’nin beyaz mantarından sonra burası tam bir siyah trüf mantarı cenneti, festivali bile var. İtalya, sürprizleri hiç bitmeyen ülke. Gianni’nin anlattığına göre Perugia Caz Festivali ve Sagra Musicale Umbra festivali her yıl müzikseverleri bölgeye çekiyor. Perugia kendisi zaten başlıbaşına bir güzellik iken, sonraki günlerde etrafındaki kasabaların her birinin ayrı birer hazine olduğunu görüp büyüleniyorum. Kaprisli, biraz sinirli ve oldukça havalı kızkardeşi Toskana’ya kıyasla mütevazi, rustik, elinden iş gelen sağıklı ve gürbüz bir doğa adamı Umbria bana göre. Yüzyıllar boyunca Montaigne’den Charles Dickens’a , Hermann Hesse’den Virginia Woolf’a kadar çok sayıda yazara ilham olmuş bir bölge olduğunu duyunca hiç şaşırmıyorum. Zümrüt yeşili uçsuz bucaksız tepeleri, sarı yeşil ovaları, üzüm bağları ve olağanüstü mimarisi ile o kadar büyüleyici ki… Ayrıca bu güzel bölgenin yetiştirdiği dillere destan bir güzellik de var; Monica Bellucci bu kasabalardan birinde , Citta di Castello’da doğmuş. Kasabalıların gururu olduğuna şüphem yok.
İtalya gibi zengin bir konu hakkında yazmaya başlayınca sonu gelmiyor bir türlü. Biz yolculuğumuzun ikinci büyülü kısmına, Sardunya’ya geçerken ben de yazımı burada noktalamak istiyorum. Beni bu ülkede büyüleyen herşeyi yazamadım bile, yolda düşünmeye devam edeceğim. Peki sizin için İtalya’nın büyüsü ne sizce?
Köşe Yazıları
Women’s Prize 2026’nın Kazananı: Muhabbet
Dün tüm edebiyat dünyasının ve okurseverlerin kulağı Women’s Prize ödüllerindeydi. Kısa listede birbirinden güçlü kitaplar vardı; ama içlerinden biri kitap kulübümüzde özellikle çok konuşulmuştu: 30 hafta boyunca New York Times çoksatanlar listesinde zirvede kalan, 2026 PEN/Hemingway En İyi Roman Ödülü’nü de kazanan Muhabbet. Virginia Evans’ın edebiyat dünyasında oldukça ses getiren romanı, dün Women’s Prize for Fiction 2026 ödülünü de kazanarak başarısına bir yenisini ekledi.
Türkçeye Ergin Kaptan tarafından çevrilen ve Mayıs ayında April Yayıncılık etiketiyle Türk okurlarla buluşan Muhabbet’i ben de vakit kaybetmeden İsviçre’ye getirttim. Uzakta yaşayınca insanın duası biraz da şuna dönüşüyor: Kitap getirenleriniz çok olsun. 🙂
Muhabbet’i okumaya başladığımda, açıkçası ilk sayfalarda bu kadar konuşulmasına anlamlandıramadım. Fakat sayfalar ilerledikçe kitabın ritmine alıştım; başta sade ve hatta fazla sakin görünen hikayenin, aslında yavaş yavaş derinleştiğini fark ettim. Bu kitap hızlı akan, büyük kırılmalarla ilerleyen bir roman değil. Daha çok yavaş yavaş içine çeken, sakinliğiyle merak uyandıran, okudukça insanın kalbine yerleşen kitaplardan. Bir süre sonra Muhabbet, benim için mektuba ve mektuplaşmaya yazılmış incelikli bir övgüye dönüştü.
Romanın ruhunu en iyi anlatan cümlelerden biri de sanırım şu:
“İnsanın başkalarına gönderdiği mektuplar, karşılığında aldığı cevaplar, muhteşem bir yapbozun parçaları gibi, hatta daha iyi bir benzetmeyle uzun bir zincirin halkaları gibidir.”
Gerçekten de Muhabbet, tam bu cümlenin izinde ilerliyor. Birbirine eklenen, kimi zaman yıllar sonra karşılığını bulan, kimi zaman cevapsız kalan mektuplar aracılığıyla büyüyen içten bir hikaye bu. Virginia Evans, mektubu yalnızca bir anlatım biçimi olarak kullanmıyor; onu karakterlerin birbirine tutunma, geçmişle hesaplaşma ve hayata yeniden yaklaşma yolu haline getiriyor.
Romanın merkezinde, 73 yaşındaki Sybil var. Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri de Sybil’in asla kusursuz çizilmemiş olması. Zaman zaman inatçı, zaman zaman haksız, bazen geçmişe fazlasıyla tutunan, bazen de kendi yalnızlığının içinde kaybolan bir kadınla karşılaşıyoruz. Ama onu bu kadar sahici kılan da tam olarak bu.
1955 ile 2012 yılları arasında yazılmış mektuplardan oluşan roman; Sybil’in hayatı etrafında yalnızlığı, dostluğu, kayıpları, aile bağlarını, yaş almanın getirdiği kırılganlığı, bir yere ait olma isteğini ve kitaplarla kurulan o özel bağı sade ama etkileyici bir dille anlatıyor.
Bugün her şeyin hızla tüketildiği, iletişimin birkaç kelimeye, birkaç simgeye sıkıştığı bir çağda yaşıyoruz. Belki de en çok eksikliğini hissettiğimiz şey, birbirimize gerçekten değen cümleler kurabilmek. Muhabbet, mektupların satır aralarından bana tam da bunu hatırlattı. Okurken bir yandan da içimden, “Ben kime yazardım?” diye geçirdim.
Women’s Prize’ın Doğuşu: Kadınların Edebiyattaki Sesi
Muhabbet’in Women’s Prize for Fiction 2026 ile gündeme gelen başarısını anlamlı kılan şeylerden biri de Virginia Evans’ın kadınların hikayelerine bakışı. Kitabı kısa listeye kaldıktan sonra Evans’a, kadın yazarların eserlerini kutlamanın neden önemli olduğu soruluyor.
Evans bu soruya, “Biz kadınlar dünyanın tarihini bedenlerimizde taşırız,” diyerek yanıt veriyor. Kadınların; sohbet, sevgi, ilişkiler, dikkat ve özen aracılığıyla hikayeleri yalnızca anlatma değil, onları koruma ve yaşatma gücüne de sahip olduğunu söylüyor.
Ona göre kadınların hikayeleri, çoğu zaman anlatılan büyük hikayelerin görünmeyen yüzü, iç sesi ya da arka planı. Evans, kadınların bakış açılarını, acılarını, bilgeliğini; taşkın, coşkulu, sancılı ve parlak duygu ve düşüncelerini duymak istediğini ifade ediyor.
Evans’ın bu sözleri, yalnızca Muhabbet’in ruhunu değil, Women’s Prize’ın var oluş nedenini de çok iyi anlatıyor aslında. Çünkü bu ödülün ortaya çıkış hikayesi de en az kazanan kitaplar kadar dikkat çekici.
Women’s Prize, İngilizce yazan kadın yazarların edebi başarılarını görünür kılmak ve edebiyat dünyasındaki cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekmek amacıyla 1996’dan beri verilen önemli bir edebiyat ödülü.
Ödülün doğuşunda ise oldukça çarpıcı bir kırılma noktası var: 1991 yılında Booker Ödülü’nün kısa listesinde tek bir kadın yazarın bile yer almaması. Üstelik o yıl yayımlanan romanların önemli bir bölümü kadın yazarlar tarafından kaleme alınmışken, bu yokluk edebiyat dünyasında neredeyse fark edilmiyor.
Women’s Prize’ın kurucu ortaklarından Kate Mosse’nin bu konudaki saptaması çok çarpıcı: Asıl mesele yalnızca listede kadınların olmaması değil, kimsenin bunu fark etmemesiydi.
İşte Women’s Prize tam da bu görünmezliği kırmak için doğuyor. 1996’da hayata geçen ödül, zamanla yalnızca bir tepki olmaktan çıkıp İngilizce yazan kadın yazarlar için dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden birine dönüşüyor
Women’s Prize’ın otuz yıla yaklaşan serüveni, kadın yazarların yalnızca kurgu alanında değil, “otorite” ve “uzmanlık” gerektiren kurgu dışı alanda da daha görünür olmasını sağladı. Bu amaçla 2024’te ilk kez Women’s Prize for Non-Fiction ödülü verilmeye başlandı ve bu dalın ilk kazananı Doppelganger adlı eseriyle Naomi Klein oldu.
Bu yıl ise ülkemizden çok değerli bir isim, Ece Temelkuran, Nation of Strangers: Rebuilding Home in the 21st Century adlı kitabıyla Women’s Prize for Non-Fiction listesinde yer aldı. Göç, aidiyet, ev kavramı ve 21. yüzyılda birlikte yaşama fikri üzerine düşünen bu kitabın böylesi önemli bir ödül kapsamında anılması, bence ayrıca kıymetliydi.
2026 Women’s Prize for Non-Fiction ödülünün kazananı ise The Finest Hotel in Kabul: A People’s History of Afghanistan adlı kitabıyla Lyse Doucet oldu. Böylece Women’s Prize, yalnızca kadınların kurmaca dünyadaki sesini değil; tarih, hafıza, politika, göç ve toplumsal tanıklık gibi alanlardaki sözünü de görünür kılmaya devam ediyor.


Köşe Yazıları
Eve dön! Şarkıya dön! Kalbime dön!
Hayat, ucu bucağı görünmeyen bir umman; bizlerse o devasa mavilikte menzilini arayan birer seyyahız. Doğamız gereği her birimiz sığınacak güvenli bir limanın, fırtınanın ortasında sıcaklığını hissettirecek bir evin ya da bize „ev“ hissi veren bir yüreğin arayışı içindeyiz. Son birkaç yıldır, önceleri içsel bir çekimle, şimdilerde ise tam bir farkındalıkla nerede bir liman bulduysam oraya uğramadan, tabiri caizse demirlemeden geçemiyorum.
Benim deniz tutkum; kıyıya vuran dalgaların neşesinden, yaz güneşinin sıcaklığından ya da kumsalda şemsiye altında kitap okumaktan ibaret değil. Ben bu muazzam varlığın bütününe sevdalıyım; hırçınlığına, karanlığına ve hatta fırtınalarına bile…
Fakat en çok deniz fenerlerini seviyorum. Zifiri karanlığın ortasında, yolunu kaybetmişlere rehber olan yalnız ve vakur kadim dostlarım. Zaman zaman kendimi o fenerin ışığında yolunu bulmaya çalışan bir gemi gibi hissediyorum; bazen o geminin üzerinde salınarak yol aldığı dipsiz bir derya, bazen de deniz feneri. Hangisiyim, henüz ben de bilmiyorum. Bildiğim tek şey; insanla deniz arasındaki o göz ardı edilemeyecek benzerlik.
Her ikisi de dışarıdan bakıldığında hafif dalgalı, sakin birer yüzeyden ibaret; oysa derinliklerinde keşfedilmeyi bekleyen bambaşka alemler barındırıyor.
İçimizdeki dalgalar kabardığında, yani en öfkeli anlarımızda çekeriz dünyanın dikkatini. Herkes üzerimize çöken o devasa dalgaların boyutuyla ilgilenir. İnsanlar dehşete düşer, yargılar veya korkar. Ya da fırtına dindikten sonra, ruhumuzun kıyısına vuran o çer çöpü, kırgınlıkları, hırpalanmış kelimeleri ve darmadağın olmuş anıları görürler. Dünyanın gözünde bu enkaz, sadece bir yıkımın ve kusurun kanıtıdır. Oysa kimse bilmez ki, o amansız fırtınalar aslında içimizi temizlemek içindir. Ruh; kendi derinliklerinde biriken tortulardan, yüklerden kurtulmak ve arınmak için hırçınlaşır. Kıyıya vuran her çer çöp, aslında içsel bir temizliğin kanıtıdır.
İşte tam o enkazın ortasında, dalgaların yorulduğu ve fırtınanın çekildiği o arafta İsmet Özel dizeleri yetişir imdada:
Burada kalamazsın, başa dönemezsin
ama dön
Eve dön!
Şarkıya dön!
Kalbine dön!
Fırtınanın kopardığı o gürültü bittiğinde, geriye sadece bu acımasız ama bir o kadar da şefkatli hakikat kalır. Olduğun yerde duramazsın, çünkü artık o eski sen değilsin; dalgalar seni hırpaladı, değiştirdi. Başa da dönemezsin, çünkü zamanın suları geriye akmaz. Ama yine de bir yere dönmek zorundasın. Gitmek, arınmak ve nihayetinde ait olduğun yeri bulmak zorundasın.
Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!
Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!
İsmet Özel’in bu çağrısı, fırtınanın savurduğu ruhlarımızın pusulasıdır aslında. Şarkı, ruhun unuttuğu o saf melodidir; kalp, limanın ta kendisidir; ev ise aidiyettir. Kalbe, eve ve şarkıya dönmek bir kaçış değil, asıl varış noktasına doğru atılan adımdır.
Yazının başında, „Zaman zaman kendimi o fenerin ışığında yolunu bulmaya çalışan bir gemi gibi hissediyorum; bazen o geminin üzerinde salınarak yol aldığı dipsiz bir derya, bazen de deniz feneri.“ demiştim. Aslında biz, o muazzam döngünün tamamıyız. Kendi karanlığımızda kaybolan gemi de biziz, içimizi temizlemek için hırçınlaşan o fırtınalı derya da… Ve nihayetinde, en zifiri gecelerde kendi ruhumuzun rotasını çizen o yalnız ama vakur deniz feneri de yine bizden başkası değil.
Dalgalar yorulduysa, fırtına dindiyse ve içindeki o kadim fener yeniden görünür olduysa, artık yola çıkma vaktidir. Yol uzun, umman derin; ama fenerin ışığı her zamankinden daha aydınlık.
Şarkıya, kalbine ve o en güvenli limana…
Eve dönme vakti


Köşe Yazıları
Maison de Victor Hugo: Bir Yazarın İzleri
Victor Hugo’nun, ne zaman karşıma çıksa beni durup düşündüren bir sözü var: “Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız; ya okumaya değer şeyler yazın, ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın.”
Bu cümle bana hep insanın ardında ne bırakacağını düşündürür. Yazdıklarımız, okuduklarımız, gördüğümüz yerler, biriktirdiğimiz anlar. Hepsi zamanla içimizde bir yere yerleşiyor ve belki de anlatacaklarımızı çoğaltıyor. Ben de bu yüzden hem daha çok okumaya hem de elimden geldiğince daha çok yolculuk etmeye çalışıyorum. Çünkü okudukça dünyayı başka gözlerle görüyor, gördükçe de yazıya dönüşebilecek yeni izler biriktiriyorum.
Geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiğim Paris gezimde bu sefer, uzun zamandır görmek istediğim edebi bir durağın peşine düştüm: Maison de Victor Hugo. Paris’in en güzel meydanlarından Place des Vosges’da yer alan bu ev, müze olarak ziyaret edilebiliyor. Hugo, yaklaşık 280 metrekarelik bu dairede 1832’den 1848’e kadar, yani 16 yıl yaşamış; burası onun hayatında en uzun süre kaldığı evlerden biri olmuş. Victor Hugo’nun bir dönem yaşadığı bu evi ziyaret etmek, benim için sıradan bir müze gezisinden çok daha fazlasıydı. Kitaplarıyla tanıdığım bir yazarın yaşadığı odalarda dolaşmak, penceresinden baktığı meydana ve ağaçlara bakmak, kendi tasarladığı yazı masasının önünde durmak; yıllardır okuduğum cümlelerin arkasındaki insanı biraz daha yakından hissetmek gibiydi.
Hepimiz Victor Hugo’yu çoğunlukla Sefiller ya da Notre Dame’ın Kamburu ile tanırız. Oysa evini gezerken, duvarlardaki notları okurken, eşyalarının ve yaşamına dair izlerin arasında dolaşırken bu eserlerin ardında yalnızca büyük bir romancı değil; şair, oyun yazarı, ressam, sürgün görmüş bir aydın ve politik duruşuyla çağının vicdanı olmaya çalışan güçlü bir insan olduğunu fark ettim.
Victor Marie Hugo
Victor Hugo, tam adıyla Victor Marie Hugo, 26 Şubat 1802’de Fransa’da doğdu. Babasının Napolyon ordusunda görev yapması nedeniyle çocukluğu farklı şehirlerin ve ülkelerin izleriyle şekillendi. Anne ve babasının ilişkisindeki kopuşun ardından annesiyle birlikte Paris’te yaşamaya başladı. Eğitimini burada sürdürdü, hukuk okudu; fakat onun asıl yolu çok erken yaşlarda edebiyata çıktı.
Romantizm akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Hugo güçlü bir düşünce insanıydı. 1827’de yazdığı Cromwell oyununun önsözü, Fransız romantizminin önemli metinlerinden biri kabul edildi. 1830’da sahnelenen Hernani ile büyük bir çıkış yaptı.
Hugo’nun ilk romanı Notre Dame’ın Kamburu, 1831’de yayımlandı ve kısa sürede Avrupa’da büyük ilgi gördü. Roman yalnızca edebi bir başarı elde etmekle kalmadı; Notre Dame Katedrali’ne ve Paris’in tarihi yapılarına yönelik ilgiyi de artırdı.
Hugo’nun eserlerinde Paris yalnızca bir arka plan değil; neredeyse yaşayan bir karakter. Ona göre Paris, kalabalıkların buluştuğu bir halk şehri olduğu kadar, düşünceyi aydınlatan büyük bir merkez.
1830’ların başında Hugo, toplumsal sefalet ve adaletsizlik üzerine büyük bir roman tasarlamaya başladı. Bu fikir yıllar içinde büyüdü, değişti, olgunlaştı. Yaklaşık on yedi yıllık bir emeğin ardından eser, 1862’de Sefiller adıyla yayımlandı. Jean Valjean’ın hikayesi üzerinden yoksulluğu, merhameti, vicdanı ve adalet arayışını anlattı. Sefiller yalnızca bir roman değil; insanın değişebilme ihtimaline, toplumun acımasızlığına ve merhametin dönüştürücü gücüne dair büyük bir metindir.
Victor Hugo’nun daha az bilinen ama çok etkileyici yönlerinden biri de resimle kurduğu bağdır. Büyük yazar aynı zamanda üretken bir ressamdı; yaşamı boyunca yaklaşık 3500 çizim yaptığı söylenir. Genellikle küçük ölçekte, kağıt üzerine çalışır; kahverengi ve siyah mürekkepleri tercih ederdi. Malzeme bulamadığında kömür tozu, lamba isi, kahve telvesi gibi gündelik şeyleri kullanır, hatta kimi zaman kendi kanıyla bile çizimler yaptığı anlatılır. Hugo, dünyayı bazen romanlarla, bazen şiirlerle, bazen de karanlık ve güçlü çizgilerle anlatan çok yönlü bir sanatçıydı.
Hugo’nun hayatı edebiyat ve sanatla sınırlı kalmadı; politik duruşu da en az eserleri kadar belirleyiciydi. 1848 Devrimi’nin ardından cumhuriyetçi fikirlere yaklaştı. Özgürlük, adalet ve insan hakları onun için yalnızca romanlarında işlediği temalar değil, hayatta da savunduğu değerlerdi.
Bu duruş, onu III. Napolyon ile karşı karşıya getirdi. Napolyon Bonaparte’ın 1851’de gerçekleştirdiği askeri darbeye açıkça karşı çıktı ve bu yüzden Fransa’dan ayrılmak zorunda kaldı. Önce Brüksel’e, ardından Jersey Adası’na gitti; daha sonra Guernsey’e yerleşti. 1859’da çıkarılan genel afla Fransa’ya dönebilecek olmasına rağmen, III. Napolyon iktidarda olduğu sürece dönmeyi reddetti.
Victor Hugo’yu güçlü kılan yanlardan biri de kalemini insan hakları için kullanmasıydı. Edebi kariyerinin başından itibaren en temel ahlaki duruşlarından biri idam cezasına karşı çıkması oldu. Bu konudaki en bilinen eserlerinden biri, 1829’da yayımlanan Bir İdam Mahkûmunun Son Günüdür. Hugo bu romanda, idama mahkum edilmiş bir insanın son saatlerini anlatarak ölüm cezasının insanlık dışı yönünü okurun vicdanına taşımaya çalışır. Kalemini yalnızca edebiyat için değil, toplumsal adalet için de kullanan Hugo; sanatçıların telif haklarının korunması için mücadele etti, ölüm cezasının kaldırılması için yazılar yazdı, konuşmalar yaptı. Bugünün diliyle söylersek, Hugo yalnızca yazan değil; yazdıklarıyla dünyaya itiraz eden bir aydındı.
1870’te III. Napolyon iktidarı sona erince Paris’e döndü ve büyük bir coşkuyla karşılandı. Artık yalnızca Fransa’nın en büyük yazarlarından biri değil, sürgünde de susmamış bir özgürlük savunucusuydu.
Victor Hugo, 22 Mayıs 1885’te, 83 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi ulusal bir törenle kaldırıldı ve Paris’teki Pantheon’a defnedildi. Bugün hala yalnızca Sefillerin ya da Notre Dame’ın Kamburunun yazarı olarak değil; edebiyatı vicdanla, adaletle ve insan onuruyla buluşturan büyük bir isim olarak yaşamaya devam ediyor.
Maison de Victor Hugo’dan çıkarken aklımda en çok şu duygu kaldı: Bir yazarı yalnızca kitaplarıyla tanımak başka, o kitapların doğduğu hayatın izlerine yaklaşmak bambaşka. Hugo’nun odalarında dolaşırken, eserlerinin ardında yalnızca büyük bir edebi yetenek değil; yaşadığı çağla hesaplaşan, haksızlığa itiraz eden ve insanı bütün çelişkileriyle anlamaya çalışan büyük bir hayat olduğunu hissettim.
Kendi sözünü en çok kendi yaşamıyla doğrulayan yazarlardan biri belki de Victor Hugo. Okumaya değer şeyler yazdı. Yazılmaya değer bir hayat yaşadı.







-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


