Connect with us

Köşe Yazıları

GEÇMİŞE YOLCULUK…

yazar

Published

on

Nüshoş’un Hikayesi…

Geçenlerde İsviçre’nin Sesi sayfasında bu köşede yazdığım ilk yazım, bu günlerdeki ruh halim yüzünden biraz üzüntülü oldu. Aslında bu kez eğlenceli bir yazı yazmak için oturdum bilgisayarın başına.

Ancak, farkında olmadan elim, eski yazılarıma gitti. (her şeyi sürekli yazan biriyim) Annemin fotoğraflarına henüz bakamıyorum, videolarını henüz izleyemiyorum. Ama nedense, bu yazıyı birden okumak geldi içimden.

Bugünkü aklımla okuyunca bir baktım ki, aslında her şey ile bağlantılı bir yolculuk hikayesi. Hem annemin gidişi, hem annemin göçmenliği, hem bizlerin göçmenliği… O yüzden bu kısa hikayemi paylaşabilir miyim ? diye Cemil beye sordum. Sağ olsun o da kabul etti.

Hikaye dediysem, hikaye değil.

Biz İsviçre’ye taşınmadan bir yıl önce (bu arada, o sıra, taşınma diye bir gündemimiz yoktu), annemin ve kaç kuşak atalarının memleketi olan Bulgaristan’a onu götürmek fikri, hep içimdeydi ama birden yoğunlaştı.  Doğup, 17 yaşına kadar yaşadığı yeri,  ona bir kez daha göstermek ve eşim ve çocuklarıma, annemin doğduğu toprakların hikayesini yerinde anlatmak istedim. Annemin tepkisini bilmiyordum, babamın sağlığında birkaç kez söylediğimde gitmek istememişti. Ama bu kez söylediğimde gözlerinin parladığını gördüm.

Eşim, kızım ve oğlum da bu fikre bayıldılar. Annemin kuzeni Belma abla, bize eşlik edebileceğini söyleyince de, harika, çok keyifli bir seyahat yaptık. Sofia, Filibe(Plovdiv) , Peştere (Peştera)…

Bu yolculuğumuzun hemen dönüşünde Peştera gezimizi, tüm gerçekliğiyle yazdığım gezi notlarımı sizlerle, onların anısına paylaşmak istiyorum. (Çünkü geçen bu yedi yıl içinde, Belma ablayı, eşini ve annemi kaybettik.)

Çayınızı yanınıza alıp, hüzünle değil, bir kavuşma hikayesi gibi, gülümseyerek okursanız, ruhları şad olur….

Bu arada her zaman böyle hüzünlü değilim inanın, hatta bazıları beni çok komik bile bulurJ ‘’

Bizim deyişimizle Peştere, Bulgarların deyişiyle Peştera’ya geldik.

Hepimiz heyecandan tir tir titriyoruz. Elim ayağım tutmuyor. Ben böyle isem, kim bilir annemin içinde  nasıl fırtınalar kopuyordur. Eşim arabayı kullanıyor, ama arabanın içinde o kadar çok bağırıp çağırıyoruz ki, nereye gideceğini şaşırıyor.

 Annem sürekli ay aynı, hiç değişmemiş, şuaraya gidelim, şurası bak Seyfi abimlerin evi, şurası dayımın evi, bak buradan işte gece ormana kaçıyorduk, deyip duruyor.

Sonunda ben; anne lütfen önce saat kulesine gidelim, diyerek son noktayı koyuyorum.

-A evet diyor annem.

– Kafamı kaldı, tabii önce oraya gidelim.  Zaten bizim ev saat kulesine bakıyor.

-Evet diyorum,  çocukluğumdan bugüne, onca hikaye, hep saat kulesinin etrafında geçti. Orman yolu, saat kulesi, sizin ev, hepsi aynı yerde…

Eşim şaşırıyor.  -Sen nerden biliyorsun.

-Ben bu hikayelerle büyüdüm. Hiç gelmedim ama sanırım arabadan insem her yeri, herkesin evini bulabilirim.

Kızım gülüyor; – O kadar da değildir herhalde.

 -Eh diyorum, nerdeyse…

Annemlerin evinin karşısında arabayı park ediyoruz. Türkiye plakalı bir araba gelip, birinin kapısının önüne park edince ister istemez, etrafın ilgisini çekiyor. Sokakta oynayan çocuklar bakıyor,  kimse bir şey sormuyor, biz de bir şey söylemiyoruz. Kimsenin konuşacak hali yok.

Saat kulesi biraz tepede,- anne sen oraya çıkamazsın- diyorum. Annem bana öyle bir bakıyor ki, ‘bilsem ki öleceğim, gene de oraya çıkacağım’ deyişini duyuyorum. Ama sanırım sesli söylemedi, bugün iletişimi konuşarak değil, kafamın içinde yapıyorum. Sanırım farklı bir boyuta geçtim ve bundan böyle telepatik iletişim kuracağım. Bu kısa arada onu düşünüyorum.

Annemin diz problemi vs, hepsi geçmiş, 1950 yılında 17 yaşındaki Nüshet olmuş, keklik gibi sekiyor. Sanırım gerçekten bir zaman sekmesi oldu. Biz şu an 1950 yılındayız. Annemin peşinden saat kulesine doğru koşuyorum ama yetişemiyorum. Sonunda çıktım, fotoğraf çekmeyi bile unutabilirim. İstanbul’a döndüğümüzde, en çok bundan pişman olacağım, biliyorum. Ama heyecanla yaşarken, fotoğraf çekmek, o anı kaçırmak gibi geliyor bana. Ama yine de Allahtan akıl ediyorum. Çünkü aramızda hiç kimse fotoğraf çekme meraklısı değil. Anı kaçırmayalım derdinde herkes. İş bana kalıyor.

Tepeden eve doğru bakıyoruz..

 Bütün hikayelerin üstünden geçiyoruz

-Kekeleyen arkadaşına, takma adı bu ağaçta mı takılmıştı diyorum, ‘’yuva yuvası’’. Birden kuş yuvasını görünce,  çocukcağız heyecanla – aa bak yuva yuvası- diyor. Ve adam büyüyüp gidiyor ve herkes adama hala yuva yuvası diyor, adını kimse hatırlamıyor bile.. Ne komik ve de bazıları için kötü. Galatasaray Lisesi’ndeki isim takma adeti, buradan mı gelmiş diyorum, Demir’e bakarak.

-Niye bana bakıyorsun, şükür ki benim takma adım yok diyor.

– Aslında varmış da, çok tutmamış Allahtan. O da-neyse ki- diye onaylıyor-, gülerek

– A evet diyor annem . Hatırladın mı?

-Hatırlamaz olur muyum. Birisi bir şeyi yanlış söylemeye görsün, sizin kasabanın diline düşüyor ve o laf, o kişinin takma adı oluyor. Anneannem ve sen, o kadar çok kişinin takma ad hikayesini anlattınız ki bana..

Benim dinlediğim tüm masallar, annemin ve anneannemin Bulgaristan’daki yaşam hikayelerinden oluşuyor. Yazılı olmasa da sözlü tarih aktarımı var ailede diyorum, içimden gülerek.

-Meşhur ev burası mı . ?

-Evet, diyor annem.

– Meşhur ev burası. Anneannemin evi. Babam evlenince onların yanına taşınıyor. Birlikte yaşarken anneannemle babam burada bir ufak kırgınlık yaşamışlardı ve babam evi terk etmiş, üç gün amcamlarda kalmıştı, çok iyi hatırlıyorum .

 -Evet hep anlatırdı anneannem.

-Peki diyorum, ondan öncesine gidelim, anneannemin babası, yani dedenin anneannemi çağırıp; ‘kızım biliyorsun, seni iki kişi istiyor, sen hangisini istiyorsun’ diye sorduğu kapı ağzı burası mı?

-Evet diyor annem,  gülüyor . Evet burası.

 -1931 yılı için deden epey modernmiş. Kızına açıkça fikrini soruyor.

-Tabii diyor, dedem ben sevdiğimi alamadım, karımı sevdim, ama içimde uhde kaldı. O yüzden kendime söz verdim, kızım olursa, kimi severse ona vereceğim diye, diyor. Diğer isteyen çok zengin, babam ise, öksüz. Annesi babası ölmüş, ağabeyi ile birlikte yaşıyor. Ama çok yakışıklı, gözü pek, çalışkan, çok eğlenceli.

-Evet diyorum. Hatırlamaz mıyım Osman dedemi. Ut çalışını hatırlıyorum. Bana o zaman çok uzun gelen masada, benim ağzıma almayacağım sakatatlar pişirir, gömlekli ciğer yapardı.  Aklımda hep o masalar kalmış. Bize de muhteşem köfteler yapardı. Bir de şarap içerdi..
-Evet diyor annem.

-Çok eğlenceliydi babam, anneme göre, fazla eğlenceliydi. Hayatı çok ciddiye almazdı. Annem, babam öldükten sonra, sanki onun yerine, eğlenceli tarafa geçti. Babamın sağlığında daha ciddiydi.

-Ama yine de o zaman ‘’yediğim soğan olsun, sardığım Osman olsun’ demiş babasına, diyorum gülerek. İnsan bari sadece Osman der. Kafiye bile yapmış. İçinde komik bir taraf hep varmış.

-Evet diyor annem,  sevmişler birbirlerini.

-Ya diyorum fazla sevmişler, babası da çok sevmiş ki damadını, fazla serbest bırakmış ikisini, nişanlıyken… diyorum.

-Annem tamam o konulara girmeyelim şimdi diyerek susturuyor beni.

-Koşar adım inmeye başlıyor saat kulesinden aşağıya, bugün annemi tutabilmek imkansız.  Ben de peşinden ona yetişmeye çalışıyorum.

-İstikamet nereye Nüshoş diyorum. Genç kızken anneme  Nüshoş derdim. Büyüyüp, hayatı daha fazla ciddiyetle yaşamaya başladığım zaman Nüshoş demeyi bıraktım sanırım. Ama bazen keyifli olduğum zamanlarda, yine Nüshoş derim. Sanırım bugün hepimiz çok keyifliyiz.

Can korkusuyla, her şeyini arkada bırakıp, koşar adım terk ettiğin,  doğup büyüdüğün topraklara, bütün bir hayatı yaşayıp, tam 66 yıl sonra, nerdeyse hayatının son çeyreğinde dönmek tuhaf bir his olsa gerek.  Orada yaşadığın günleri hatırlamak, sanki yeniden yaşıyormuş gibi hissetmek, çok garip bir duygu olmalı. Sanırım bu konuda annemi hiçbir zaman anlayamayacağım.

 Benim memleketim – heh işte burası diyeceğim bir şehir yok. Her yer biraz, ama hiçbir yer tam değil. Annem özellikle mi böyle bir hayat yaşamama neden oldu, bilmiyorum. Belki sadece bir yere ait hissedersem ve oradan ayrılmak zorunda kalırsam çok büyük yıkım yaşayacağımı düşündü ve benim kendimi her yere çabucak ait hissedebilmemi sağlamaya çalıştı.

Nerden mi buraya geldim. Ben doğduğum Eskşehir’de, nerdeyse hiç yaşamadım. Hep farklı şehirlerde yaşadım.  Annemin de babamın da gidecekleri bir memleketleri olmadığı için, kendimi bir şehre tam ait hissedemedim. Bu yüzden birçok kez kötü hissettiğimi ve keşke bizimde bir memleketimiz olsaydı dediğimi hatırlıyorum. Ve kızımın aynı yerde doğup, aynı yerde okuyup, aynı yerde yaşaması ve kendisini oraya ait hissetmesi için çok uğraştım.

-İşte orman burası.  Bak dediğim gibi, tam ilk evimizin dibi, evimizle arasında iki metre bile mesafe yok. Sağda yolun tepesinde de saat kulesi. İşte bu yokuş var ya, orman yolu. Kışın hep buz tutardı ve buradan kayardım. Babam bana paten yapmıştı, patenlerle benden iyi kimse kayamazdı. Ah canım Ahmet’im, canım kardeşim ne yarışlar yapardık onunla burada. Ben kazanınca bozulurdu hep.

– Hadi buradan sizin Türkiye’ye gelmeden önce yeni yaptırdığınız evinize gidelim. Anneannem onun için  15 yıl ağladım derdi, bir göreyim şu evi.

-Evet annem çok ağladı o ev için.  Çünkü yeni bitmişti, tam içine taşındık, ondan sonra da Türkiye’ye taşınma işi çıktı. Annem aslında istemedi Türkiye’ye taşınmayı. Ama o Bulgar Doktor bana aşık olunca, babam çok korktu. Beni kaçırırlar, evlenirim,  sonra da bir gün onlar Türkiye’ye döner,  ben de burada kalırım diye. Zaten göç dalgası da vardı, baskılar da epey artmıştı. 2. Dünya savaşı, Rusların işgali, savaş zamanı yaşadığımız acılar, uzun geceler ormanda sabahlamalarımız, hepsi çok tazeydi. Zaman zaman Bulgar komşularımız da etraftan etkileniyorlar, bize korku dolu anlar yaşatıyorlardı.

-Evet dedim, hatırlıyorum. Bir gece, Ayten teyzemin arkadaşı sayesinde öğrenmişsiniz, o gece gelip size baskın yapacaklarını.

-Ayten’in arkadaşı, evde gizli konuşmaları duymuş.  Okulda gelip Ayten’e, bu gece gelip sizi kesecek babamlar demiş. Ayten’de okuldan döndüğünde ağlayarak, İvan’ın babası ile arkadaşları akşam gelip hepimizi keseceklermiş dedi. Biz de bütün geceyi tüm mahalle ormanın en diplerinde saklanarak geçirmiştik. Acaip bir korku ve çok tuhaf bir his. Kendi evinde, kendi toprağındasın ama seni istemiyorlar. Çok ağır bir duygu. Hrant Dink vurulduğunda, o yüzden herkesten çok üzüldüm. Kendi evinde, kendi toprağında, muhtemelen öldürenden çok daha buralı, ama onu birileri kendi toprağında istemiyor. Bu nasıl bir çelişkidir, nasıl bir histir, yaşamayan bilemez.’

Anneannemin evi, işte bütün çocukluğumda her bir metre karesini anlattığı, her bir santimetrekaresini bildiğim ev. Annemle koşuyoruz, annem heyecanla;  -Burası teyzemlerin taraf, bak komşu kapı. Burada zaten bütün evler, gördüğün gibi arkadan birbirine geçişlidir, bütün evlerin arka kapılarından birbirine geçer, en sonunda da ormana çıkarsın. Böyle inşa edilmiş.

-Yani bu korku uzun yıllar varmış diyorum.

-Sanırım diyor annem. O zaman biz daha çok hepimiz, birbirimizle komşuyuz, akrabayız diye öyle olduğunu düşünürdüm. Ya da hiç bir şey düşünmezdik. Ama kaçış zamanlarında çok işlevsel olduğunu bilirdik. Ormana kaçışımız hep aynı olurdu. Hemen haber uçurulur ve gece çöker çökmez, tabanca, tüfek, kazma, kürek ne varsa yüklenilirdi., Kadınlar ekmek, peksimet, biraz su ve kalın battaniyeleri alır, nerdeyse bir ruh sessizliğinde gizlice ormana kaçılırdı.

 Şuanda annemin ruhunun içindeyim yine geçiş yaşadım,  bana eskiden anlattığı gibi değil anlatışı, sadece anlatıyor, şu anki aşırı mutluluğu, geçmişte yaşadığı acıları tedavi ediyor . Sanki o  acıların üzerine bir merhem sürüldü ve hepsi geçti.

-Bak anneannem için bu yeri yapmıştı babam.

-Oooo kaptan köşkü gibi diyorum.

-Ya evet diyor, babam bir daha anneannemlerin evinde yaşamak istemeyip kendi evini yapınca, anneannem de bizim yanımıza taşınmıştı, babam ona yaptı orayı.

-Çok hoşmuş.

-Bu arada Bahçede  çok büyük değilmiş diyorum.

Annem gülüyor.- Evet aklımda farklı yer etmiş.

-Ah diyorum, burası, bahçedeki merdivenin başı…

 Burnumun direği sızlıyor. Bu söz ne kadar doğru bir cümle. İnsanın burnunun direği var ve sızlaması çok acayip bir his. Hayatta birkaç kez oldu. İşte şimdi yine oldu.

Annemin gözleri dalıyor. -Anladın değil mi neresi olduğunu…

-Evet diyorum. Seyfi amcanın kızı Gülnehar ablanın bulup, bize seneler sonra getirdiği fotoğrafın çekildiği yer.

 Fotoğraf gözümün önünde. Tuhaf işte , yine aynı şey oldu…  o güne gittim, hepsinin seslerini duyabiliyorum, koşuşturmalarını her şeyi…,

Fotoğrafın çekildiği andayım, teyzemlerin gülüşmelerini  duyuyorum,. Zamanda yolculuk mümkünmüş, kanıtlandı benim için. O fotoğrafta ben yokum, fotoğraf şu an  İstanbul’da, Şu an 2016 yılındayız Fotoğraf 1950 yılında çekildi. Ama ben ordayım şuan…

-Hadi gel oğlum Ahmet diyor Tıflı nine,

-Biriniz geliyor, öbürünüz gidiyor. . Nüshet, Fiyat, Ayten hadi gelin kızanlarım ..

Herkes koşturuyor, Seyfi amca sesleniyor, sesini duyuyorum.

– Hatice hala hadi gel, bak herkes geldi.

Anneannem içerden bağırıyor

–  Geldim Seyfi geldim, dur saçıma  bir file takayım.

Dedemin sesini duyuyorum,

 -Hanım, hanım gel, sen her halinle güzelsin.

Anneannemin iç sesi karışıyor araya,  ‘evime doyamayacağım, bu adam kafasına koydu. Kafasına bir şey koyduğunda da yapar. Bırakıp gideceğiz, doyamadan gideceğiz, bu fotoğraf  hatıra kalacak evimden, tek hatıra.’

Hissediyor her şeyi, ruhu her şeyi biliyor.

-Hadi herkes tamam mı diyor Seyfi amca, çekiyorum…

Birden Demir sesleniyor.

–  Hayat, evlerin bu kadar dibine gelip, duvarlardan sarkıp, içeri bakıyorsunuz, ayıp olacak, eğer içerde birileri varsa.  Kapıyı çalsaydık.  

Evin etrafında ne kadar zaman geçirdik hatırlamıyorum. Arka taraftaki elma ağacının, erik ağacının bile aynı kalması, inanılır gibi değil. Bana Yunanistan’dan doğduğu topraklara, İstanbul’a gelip, bırakın evini, ağacını bulmasını, koskoca bir semti bile bulamayan İstanbullu Rumları hatırlatıyor. Onları düşününce ne kadar şanslıyız diyorum içimden.

Her şeyi, orada doğup, yaşamış annem değil, anlatılan hikayelerden ben bile bulabilirim. Nasıl bunu başarmışlar diyorum içimden. Tabii Bulgaristan küçük,  ekonomisi gelişmemiş o yüzden denilir hemen. Ama tabii ki Paris’e, Londra’ya veya herhangi bir Avrupa şehrine bakınca yine de utanmamız şart. İkinci dünya savaşında bombardımana uğramış şehirler bile,  bizden iyi korunabilmişken, bizim tarihimizi ve doğamızı katletmemiz inanılır gibi değil diye düşünüp, içim sıkışıyor biran. Ama şuan hiçbir şey canımı sıkmamalı, konumuz başka.

Annem Demir’e sesleniyor

. – Demircim gel sana benim okuduğum Rüştiye’yi göstereyim

 Uzun yıllardır, öğrenci olmadığı için kapalı olduğunu öğreniyoruz. Hikayeler ne kadar benzer. İstanbul’da öğrencisizlikten kapanan Ermeni okullarını, Rum okullarını düşünüyorum. İçim burkuluyor. Hikayeler hep aynı, isimler, yerler farklı olsa da. En acı olan da, acılardan hiç ders almamak diye düşünüyorum. Ne acı, bana yurt dışında birisi sormuştu Yunanca biliyor musun diye? Çok şaşırmıştım yoo dedim. Şaşırdığımı görünce, İstanbul’da çok Yunanlı vardır, biraz biliyorsundur diye düşündüm demişti. O gün ve sonraki günler çok düşündüm. Ne acıdır ki, İngilizce, Fransızca, Almanca biliriz. Hatta İspanyolca ve İtalyanca bir sürü kelime biliriz de, bir tek kelime Ermenice, Kürtçe, Rumca bilmeyiz. Uzun zaman bunun için çok utandım. Merhaba, teşekkür ederim, nasılsın bunları bile bilmem. Bir arada yaşayan insanların birbirinin dilini öğrenmesi, yemeğini, adetini, kültürünü öğrenmesi ne zamanki zenginlik olarak algılanacak, işte  o zaman,  ülke olarak, dünya olarak hepimiz boyut atlayacağız herhalde. Birbirimizden korkmayı, nefreti değil, birbirimizi sevmeyi ve birlikte güçlü olmayı öğreneceğiz.

Annem Rüştiye anılarına başladı, ne çok dinlemiştim bu anılar. Şimdi hepsi daha bir anlam kazandı. Her şeyi böyle aynı kalmış görünce, kendi kendime gülüyorum . Annem ne kadar güzel anlatmış, kafamda nasıl canlandırdıysam, her şeyin aynı kaldığını düşünüyorum, sanki daha önceki hallerini bilirmişim gibi. Ama annem de aynı her şey, zaman durmuş gibi diyor. Belki de durmuştur. Kim bilir.

-Buradan dere kenarına, çarşıya gidelim diyorum. Tıflı ninenin anneanneme, derdin olursa kimseye anlatamadığın, gel bu dere kenarına, dereye anlat, bütün derdini alır, götürür kuş gibi hafiflersin dediği yere gidelim.

-Evet, diyor annem.

– Meydana gidelim. Dere de orada zaten. O gürül gürül akan dere, uzun zaman rüyalarıma girerdi. Bayılırdım dere kenarına ve o meydanda oturup dereyi seyretmeye.

Meydana geldiğimizde bende şaşırıyorum, ne kadar güzel bir meydan burası. Çarşı içi, dükkanlar, çok sevimli. Mağazada satılanlara bakınca,  biraz zaman gerçekten durmuş gibi hissettiğimi anlamış annem.

-Kusura bakma da burayı, İstanbul ile kıyaslama . Burası küçük bir kasaba.  Küçük bir kasabaya göre değerlendir diyor. Ama yine anlamadım, yüksek sesle mi söyledi, yoksa ben iç sesini mi duydum.

– Öykü gel bakalım martenitsa var mı, hatıra alalım. Ve tabii çibritsa da, diye sesleniyorum kızıma….

Çocukluğumda Bulgaristan’dan gelen akrabalar getirir, bazen de birileriyle yollarlardı. -Annemin yakasına takıp, baharda  dere boyunda  kızlı erkekli, arkadaşlarıyla yürüdüğü yollardan bizde geçelim, yakamızda martenitsalarla diyorum gülerek.

Annem ilk kez değişen bir şey gördü. Derenin suyu azalmış,  

-Bizim zamanımızda çağlayan gibiydi, şimdi, minik dere olmuş dedi.

-Doğrusun, benim anılarımda da hep çağlayan şeklindeydi dedim gülerek.

Gerçekten şaşırtıcı, bu kadar yeşil bir yer uzun zamandır görmedim. Her yer orman, her yer ağaç ve yeşillik. Ona rağmen derenin suyu azaldıysa, vay bizim halimize dedim içimden. Yani ormanını koruyan ülkeleri bile kuraklık vuruyorsa, bizim halimiz nice olur, ülke olarak.  Bugün buna bile üzülemeyeceğim. Bugün üzülmek, endişelenmek yok. Bugün çok özel bir gün. Coşku ve mutluluk var.

Belma ablanın tuhaf ayak sürmesine  rağmen, annemin kararlı ısrarı ile tren garına doğru yürüyoruz.

Annemin arkasından sessizce yürürken, birden korkunç çığlıklar duymaya başlıyorum, sanki boğulacakmış gibi hissediyorum. Nefesim kesiliyor. Ilık güneşli bir bahar günüyken, birden acayip boğucu bir hava çöküyor etrafımıza.

Korkunç…

Bir sürü insan kalabalığı, iğne atsan yere düşmez bu kalabalıkta. Acaip bir uğultu var, bir taraftan yoğun iç çekiçleri duyuyorum, diğer taraftan yürek parçalanması, hepsini duyuyorum, hissediyorum, yaşıyorum. Korkunç uğultu devam ediyor, büyük, yoğun  bir sızı var, burun direğinin sızlaması neymiş, bu yürek sızısının yanında…Taa içimde derinlerde duyuyorum, anlat derseniz, anlatamam, yaşıyorum, hatta ben tamamen o sızı oldum şuanda..

Korkunç, nasıl oldu bu?, ne yapacağım, bundan sonra böyle mi yaşayacağım?. Zamanda geri mi gittim yine . Ne oldu bana,? Annem bunları mı yaşadı.. Ne kadar korkunç bir manzara.

 Bu manzarayı sadece ben mi görüyorum?, Öykü ile Can da görüyor mu?

Peştera’da tren istasyonundayız. Annem, ben, kızım ve oğlum. Bir de mihmandarımız sevgili Belma abla. Annemin kuzeni. O getirdi buraya bizi. Onun burada yazlık evi var. Hiç bağı kopmadığı için, Bulgarcayı ana dili olarak çok akıcı kullanıyor. Her yeri biliyor, herkesi tanıyor. Onunla geldik Bulgaristan’a. Peştera’ya.

Yol boyu hep konuşmuştuk, İstanbul’dan buraya arabayla geldiğimiz için, bolca vaktimiz vardı. Hepsini konuştuk. Annemlerin evinin hala aynı durduğunu biliyoruz. Rüştiye’ye , dereboyuna-meydana gideceğiz. Saat kulesine çıkacağız. Annemin halasının kızı hala Peştere’de yaşıyor. Ama Alzheimer olmuş maalesef, neredeyse son günleri diyorlar. Gelini bakıyor, gidip onu göreceğiz.

Her şeyi konuşmuştuk. Ama tren istasyonu, hiç yoktu planda. Yolda da hiç adı geçmedi. Sadece Peştera’ya gelince, bir iki kez, laf arasında annem Belma ablaya, tren garına gitmek istiyorum dedi. Belma abla da, sanki pek taraftar değilmiş gibi, önce duymamış gibi yaptı. Annem ısrarcı olunca da,  kapalı oralar, bir şey de yok zaten, gidip ne yapacaksın Nüshet ablacım dedi.

Ama annem gayet, kararlı ve net bir şekilde, şimdi tren garına gidiyoruz diyerek yürümeye başlayınca, hepimiz onu takip ettik. Sadece eşim yok yanımızda, o arabayı almaya gitti.  Annem dönüşte, yorulunca binmesi için.

Ama tren istasyonuna gelişimizin bu kadar dramatik olacağını, bana yine, zamanda yolculuk yaptıracağını hiç düşünmemiştim.

Tren istasyonundan ayrılış, veda sahnesini, ne annem,  ne de anneannem bana anlatmamıştı. Onların  anlatılarında, tren yarı yoldayken, bulundukları kompartımandan, trenin ikiye ayrılması ile eşyalarının ve içine sakladıkları  altınların, öbür vagonda kalması ve  onların beş parasız, sadece üzerlerindeki giysilerle, Türkiye’ye dramatik giriş yapmaları vardı . Hiç tren istasyonundan dramatik bir ayrılış yoktu.. Bu da nerden çıktı şimdi…

Çarşı, dere kenarı, çocukluğumdan beri, anneannemin, annemin, Tıflı ninenin hikayelerinin geçtiği meydan, orman, şehir gözümde aynen hayal ettiğim gibi.

1950 Yılında donmuş kalmış. 1950 yılı için hayli gelişmiş, 2016 yılı için bir hayli eski moda. Ama hiç çirkin değil.

 Çok ilginç. Annem;- buradan Bursa’ya gittiğimizde, hele İnegöl’e gittiğimizde nasıl korkunç gelmişti dedi ilk kez. Ama anayurdumuza geldik diye çok mutluyduk tabii. Fakat burada alıştığımız hiç bir şey yoktu. Ben burada Rüştiye’de okumuştum.  Kızlı erkekli arkadaşlarımızla, çarşı içinde akşam üstleri yürüyüşe çıkar, dolaşır, sohbet ederdik. İnegöl’e geldiğimizde bırak arkadaşlarla dışarıya çıkmayı, ferecesiz çıkmak bile başlı başına dertti. Çarşıya, gezmeye genç kızların yalnız başına gitmesi gibi bir konu, kimsenin aklına dahi gelmezdi. Böyle bir istek de yoktu, şikayet de, ihtiyaç da. Oysa ben bambaşka bir şekilde yaşamıştım, farklı şeylerden zevk alıyordum. Ama vatan toprağımıza gelmiştik. Son yıllarda, hangi gece gelip, bizi kesecekler korkusu olmadan yaşayacaktık. İnanılmaz güzel gelmişti. Ne bıraktıklarımızı, ne kaybettiklerimizi, ne elimizde hiçbir şeysiz ortada kalakalmamızı, hiçbir şeyi sorgulamamıştık.

Hep bunları duymuştum. Garda trene binme, ayrılış sahnesinin bu kadar trajik olduğunu, hiç kimse, hiçbir zaman anlatmadı.

Sadece dere kenarında annemin, birkaç kez şimdi tren garına gidelim deyip, Belma ablanın da ayak sürmesinden hafif işkillenmiştim.

Daha sonra tren garına yürürken de, annem sürekli konuştu. Ki, bu hiç iyiye işaret değildir. Annem, tıpkı benim ondan kopyaladığım gibi, stresli ve heyecanlı olduğu zamanlarda çok konuşur. Konuşmaya başladı. Ancak ne ben onu duyuyordum, ne de o ne konuştuğunun farkında. Derinlerden ara sıra Belma ablanın sesi geliyor, ama onun da ne dediğini anlamıyordum. Etraftan korkunç bir uğultu geliyor. Herkes ağlıyor, hıçkırıklar, sessiz bağırışlar, uzun kucaklaşmalardaki iç çekiş sesleri, bunların hepsini duyuyorum, ne oluyor, ciddi bir gürültü var. Belma abla orası tamamen boş, kullanılmıyor, ne yapacaksın gidip de demişti. Peki bu gürültü neyin nesi. 

Birden tren garının binasının önüne geldik, bağırışlar, ağlamalar, hıçkırıklar, dayanılacak gibi değil. Başım çatlayacak gibi katlanamıyorum. Çıldıracağım, dayanılmaz buna diyorum.

O an durup çevreme, tekrar bakıyorum, hiç kimse yok, her yer bomboş.

Birden o etraftaki o hüzünlü bomboşlukla beraber, hıçkırıklarla ağlamaya başlıyorum. O ana kadar hiç ağlamamış olan ve bu konuda hiç ama hiç konuşmamış olan annem – ki ilk kez böyle ağladığını görüyorum- avazı çıktığı kadar bağırıyor, bağırıyor, ağlıyor, bize bakan oğlum ve kızım da birden bire avazları çıktıkları kadar ağlamaya başlıyorlar.

Belma abla sessizce gelip, anneme sarılıyor, birbirlerine sarılmışlar, annem hala avaz avaz ağlayıp bağırıyor. Oğlum kızım hepimiz avaz avaz bağırıp ağlıyoruz. Arabayı park edip, gelen eşim ne olduğunu anlamamış, bize öylece bakıyor, soru sormaması gerektiğinin farkında.

Orada ne kadar kaldık, ne kadar ağladık, hatırlamıyorum.

Etraf bomboş, bizim ağlamalarımızla benim kafamdaki sesler hepsi çok güzel bir ahenkle birleşti. Sanki birbirinin içine geçmiş ve daha önce kırık olan dişli gelip, yerine oturmuş ve yeniden yağlanıp bakımı yapılmış gibi, ahenkle dönüyor dişliler. Sanki bir el tutmuş döndürüyor …. Neyin dişlisi bilmiyorum, ama bir dişli dönüyor.

Öylece kaldık orada.

 Sonra birden annem sustu, hiç bir şey demeden arkasını dönüp, tren istasyonundan çıktı. Yüzünü gözünü silen bizlerde onu takip ettik.

Birden tüm sesler kesildi, etraf inanılmaz sessiz. Sessizliği ben bozdum.

-Belma abla, şu meydanda börek, çay var demiştin değil mi? Gidip börek yiyip, çay içelim mi?

-A tabii Gültencim, her şey var orda. isterseniz, ızgara falan da yapıyorlar, bira, şarap da var. Bulgar ev yapımı şaraplar.

Kendimi bazen çok dünyalı hissetmemin nedenlerinden biridir, her durumda, en üzüntülü, hasta, depresif vs. her türlü anımda, İngiliz yanım varmış gibi; would you like some cup of tea? diyesim gelir. Bir bardak çay, her derde devadır benim için. Ve şu an hepimizi çay iyileştirir, buna eminim.

Süper dedi eşim de, hadi o çay bahçesine gidelim. Hiç bir şey olmamış, orada avaz avaz ağlayan, kafasının içinde 5 Eylül 1950 gününü yeniden yaşayan ben değilmişim gibi, bir an bütün gücüm geri geldi, o kalabalık kafamdan sessizce gitti.

Çay bahçesine oturup, glütenmiş, kiloymuş vs hiç düşünmeden muhteşem börekleri, yanında çayla birlikte, bir güzel mideye indirdik. Hiç kimse konuşmadı.

Sessizce çay içip, böreklerimizi yedikten sonra, derin bir iç çekerek eşime döndüm ;  -Şimdi ev yapımı bir kadeh Bulgar şarabı içebiliriz…Ne dersin?

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Zamanın Değişen Yüzü, Değişmeyen Ağırlığı

yazar

Published

on

Yazı: instagram > Cemil Baysal

Cemil Baysal instagram Cemil Baysal

Tarihin sayfaları bazen tek bir kareye sığar ve o kareler, bugün sosyal medyanın hızlı akışında aniden gözümüzün önüne düşerek kelimelerin anlatmakta yetersiz kaldığı derin bir insanlık gerçeğini yüzümüze çarpar. Sırtında taşıdığı yükün yalnızca fiziksel bir ağırlık değil, bir dönemin inşa ettiği hiyerarşik düzen olduğunu anlatan o bakışlar; insan onurunun, gücün ve sömürünün kesiştiği o kırılgan çizgiyi gözler önüne seriyor.

Bugünün dünyasında önceki kuşaklardan Z ve Alfa nesline kadar hangi harfle ya da isimle tanımlanırsa tanımlansın, yeni nesillerin çoğu o dönemlerin doğrudan tanığı değil; o günlerin ağırlığını ve sömürünün çıplak acısını tam olarak bilmiyor.

Peki bugün, bir asır sonra ne değişti?

Aradan geçen koca bir yüzyılda yöntemler inceldi, kullanılan araçlar dijitalleşti ve modern dünyanın vitrini göz alıcı bir estetikle donatıldı. Ancak en büyük yanılsama da tam burada başlıyor: Politikacıların kürsülerden dillerinden düşürmediği o süslü hak, hukuk ve adalet güzellemeleri; sahaya, sokaklara ve mazlum coğrafyaların gerçekliğine indiğinde koca bir sessizliğe ve uygulanmayan vaatlere dönüşüyor. Kağıt üzerinde parlatılan evrensel ilkeler, küresel çıkarların ve güç dengelerinin karşısında yine ilk feda edilen değerler oluyor.

Dün bedenleri ezen açık sömürünün yerini, bugün modern dünyanın görünmeyen yükleri aldı. Küresel refah dengesizliklerinin ve sessiz emeğin omuzlarında yükselen o konfor, artık algoritmaların, yapay zekânın ve veri madenciliğinin biçimlendirdiği yeni bir tahakküm düzeniyle iç içe geçiyor. Siyasetin ve gücün dili ne kadar medeni, teknolojinin vitrini ne kadar kusursuz görünürse görünsün; birilerinin rahatı için birilerinin görünmez yükler taşımak zorunda kaldığı o adaletsiz düzen sadece kabuk değiştirerek varlığını koruyor.

Geçmişin bu derin yarasına bakarken kuru bir öfke üretmek yerine köklü bir vicdan muhasebesi yapmak gerekiyor. Medeniyet; süslü siyasi nutuklarla, gökdelenlerin yüksekliğiyle, algoritmaların işlem kapasitesiyle veya teknolojinin hızıyla değil; insanın insanı ezmediği, hiçbir insanın bir başkasının basamağı haline gelmediği samimi bir adalet ve ortak vicdan inşa edebilmekle ölçülür. Dünün sırtlara yüklenen açık acılarına bakıp bugünün görünmeyen, dijitalleşen ve maskelenen eşitsizliklerini kalbimizle hissedebildiğimiz gün, insanlık asıl sınavını vermiş olacak.

#İnsanOnuru#KüreselEşitsizlik#Adalet#HumanDignity#GlobalInequality

Continue Reading

Gündem

İsviçre’de “Evlilik Cezası”: Emeklilikte İki Artı İki Neden Dört Etmiyor?

yazar

Published

on

Çalışırken 1+1=2; emeklilikte ise evli çiftler için 1+1=1,5 ediyor.

Cemil Baysal http://instagram.com/cemil_baysal

40 yılı aşkın süredir İsviçre’de yaşıyorum. Bu ülkenin düzenini, refahını ve güçlü sosyal devlet anlayışını yakından biliyorum. Amacım kesinlikle İsviçre’yi kötülemek değil; iyi işleyen bu sistemin içinde yıllardır tartışılan, insanları mağdur eden bir adaletsizliğe dikkat çekmek.

Bazen çevremdeki emeklilerle oturup sohbet ederken açıkça soruyorum:

“Bu hayat pahalılığında nasıl geçiniyorsunuz?”

Cevap neredeyse her zaman aynı:

“Her şeyden tasarruf ediyoruz. Boğazımızdan kısıyor, sosyal hayattan vazgeçiyor ve her kuruşun hesabını yapıyoruz…”

Bu sıkıntı yalnızca İsviçre’ye özgü değil. Almanya, Hollanda ve Avrupa’nın birçok ülkesinde insanlar, emeklilik yaşı yaklaşırken Türkiye, İspanya, Yunanistan veya Tayland gibi yaşam maliyetlerinin daha düşük olduğu ülkelere taşınma planları yapıyor.

Ancak ülke değiştirmek de sanıldığı kadar kolay değil. Vergilendirme ve sağlık sigortası koşulları gidilecek ülkeye, vatandaşlığa ve ikili anlaşmalara göre değişiyor. İsviçre’de geçimini sağlayamayan emeklilere verilen Ergänzungsleistungen ise yurt dışına taşınıldığında devam etmiyor.

İnsanlar böylece İsviçre’deki yüksek yaşam maliyetleri ile yurt dışında kaybedecekleri sosyal güvenceler arasında kalıyor. İnsanın gençliğini, emeğini, vergisini ve primini verdiği ülkeden yaşlılığında geçinememe korkusuyla ayrılmayı düşünmesi ne kadar acı!

Prim Alırken İki Kişi, Aylık Öderken Bir Buçuk Kişi

İsviçre’de yıllardır siyasetin gündeminden düşmeyen bir sorun var:

“Heiratsstrafe”, yani evlilik cezası.

Karı koca çalışma hayatları boyunca ayrı ayrı çalışıyor ve kazançları üzerinden ayrı ayrı AHV primi ödüyor. Primler maaş bordrolarından kesilirken her iki eş de bağımsız birer sigortalı olarak değerlendiriliyor.

Başka bir ifadeyle, primler alınırken kadın da erkek de ayrı birer kişi. Ancak emeklilik zamanı geldiğinde evli çiftin toplam AHV aylığı yüzde 150 tavanıyla sınırlandırılıyor.

Sistem prim toplarken eşleri iki kişi, emekli aylığını öderken adeta bir buçuk kişi olarak görüyor.

Matematik Ortada: Rakamlar Ne Söylüyor?

2026 itibarıyla rakamlar şöyle:

  • Tek kişi için azami AHV aylığı: 2.520 CHF
  • Nikâhsız yaşayan iki kişinin toplam azami aylığı: 5.040 CHF
  • Resmî evli çiftin toplam azami aylığı: 3.780 CHF
Medeni durumKişi başına azami aylıkİki kişinin toplam azami aylığı
Nikâhsız birlikte yaşayan2.520 CHF5.040 CHF
Resmî evli çiftOransal olarak sınırlandırılır3.780 CHF

İki hane arasındaki azami fark ayda tam 1.260 CHF.

Aralık 2026’da ilk kez ödenecek 13. AHV aylığı da hesaba katıldığında, yıllık azami fark 16.380 CHF’ye ulaşacak.

Burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekir: Bu rakamlar, her iki kişinin de azami AHV aylığına hak kazandığı örnek için geçerlidir. Eksiksiz prim ödemiş olmak tek başına azami aylığı garanti etmez. AHV aylığı; prim süresi, çalışma hayatındaki ortalama gelir ile eğitim ve bakım kredilerine göre hesaplanır.

Ancak şartları aynı olan iki çift arasında yalnızca resmî nikâh nedeniyle böylesine büyük bir fark oluşması adil midir?

Gerekçe olarak evli çiftlerin aynı evde yaşadığı ve giderlerini paylaştığı söyleniyor. Fakat nikâhsız çiftler de aynı çatıyı, kirayı, mutfağı, elektriği ve ısınma giderlerini paylaşıyor.

Onlar iki ayrı kişi kabul edilirken, evli çiftler neden bir buçuk kişi sayılıyor?

Vergideki “Evlilik Cezası” İçin Halk Kararını Verdi

Evli çiftlerin karşılaştığı dezavantaj yalnızca AHV ile sınırlı değildi. Mevcut vergi sisteminde eşlerin gelirleri birlikte hesaplandığı için, özellikle her iki eşin de çalıştığı bazı evli çiftler nikâhsız çiftlere göre daha yüksek vergi ödeyebiliyor.

Ancak İsviçre halkı bu konuda önemli bir karar verdi. Bireysel vergilendirme yasası, 8 Mart 2026’daki halk oylamasında yüzde 54,23 “evet” oyuyla kabul edildi.

Yeni sistemle birlikte evli kişiler de gelirlerini ayrı ayrı beyan edecek. Düzenlemenin en geç 2032’de yürürlüğe girmesi öngörülüyor.

Böylece vergilendirmede medeni durumdan kaynaklanan farklılıkların giderilmesi yönünde önemli bir adım atılmış oldu. Şimdi benzer bir adalet beklentisi, AHV’deki yüzde 150 evli çift tavanı için de devam ediyor.

“Kâğıt Üzerinde Boşanmak” Çözüm mü?

Sistemin oluşturduğu ekonomik baskı nedeniyle bazı çiftlerin emeklilik öncesinde resmî olarak boşandığı ancak aynı evde birlikte yaşamaya devam ettiği sıkça konuşuluyor.

Bunun ne kadar yaygın olduğuna ilişkin resmî bir istatistik bulunmuyor. Fakat insanların böyle bir yöntemi düşünmesi bile sorunun ciddiyetini göstermeye yetiyor.

Üstelik boşanmak kusursuz bir çözüm değil. İki kişinin de otomatik olarak azami AHV aylığı alacağı anlamına gelmiyor. Miras hakları, dul aylığı, mal paylaşımı ve 2. Sütun birikimlerinin bölüşülmesi bakımından ciddi hukuki ve mali sonuçlar doğurabiliyor.

İnsanların hak ettiklerini düşündükleri aylığı alabilmek için 30–40 yıllık evliliklerini kâğıt üzerinde bitirmeyi akıllarından geçirmeleri, sistemin vicdanını sorgulatması gereken bir durumdur.

3. Sütun Yoksa, Ev Kiraysa Nasıl Geçinilecek?

Kendine ait evi, yeterli birikimi ve 3. Sütun’u olmayan; 2. Sütun’dan da güçlü bir gelir elde edemeyen emekli bir çiftin yalnızca AHV aylığıyla İsviçre’de insanca geçinebilmesi neredeyse imkânsız.

Kira, iki kişinin zorunlu sağlık sigortası primleri, elektrik, ısınma, vergi, ulaşım ve mutfak masrafları alt alta yazıldığında para ay bitmeden tükenebiliyor.

İşte İsviçre’nin güçlü ve takdir edilmesi gereken sosyal devlet anlayışı burada devreye giriyor: Geliri temel ihtiyaçlarını karşılamayan emeklilere Ergänzungsleistungen, yani tamamlayıcı ödemeler sunuluyor.

Bu bir sadaka, lütuf veya klasik anlamda sosyal yardım değildir. Şartları karşılayan kişilere tanınmış yasal bir haktır. Bu desteğin bulunması, İsviçre sosyal güvenlik sisteminin en güçlü yönlerinden biridir.

Ancak başka bir gerçeği de konuşmak zorundayız: Yeterli 2. ve 3. Sütun geliri bulunmayan birçok emeklinin Ergänzungsleistungen olmadan İsviçre’de temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaması, normal AHV aylıklarının yeterliliğini ciddi biçimde sorgulatıyor.

Emeklilerin de dışarıda bir kahve içmeye, torunlarına küçük bir hediye almaya, dostlarıyla buluşmaya ve yılda birkaç gün dinlenmeye hakkı var. İnsan ömrü yalnızca kira, sağlık sigortası ve market faturası ödemekten ibaret olmamalı.

İsviçre’yi karalamak değil; güzel ve güçlü taraflarını takdir ederken eksik ve adil olmayan yönlerini de açıkça konuşmak gerekir.

Konu aslında oldukça önemli ve hassas. Her yönüyle ele almaya kalksak neredeyse roman yazmamız gerekir. Kısa yazınca “Şunları unutmuşsunuz, bunları yazmamışsınız” deniliyor; biraz ayrıntılı yazınca da “Çok uzun olmuş” eleştirisi geliyor. Bu nedenle önemli olan, verilmek istenen temel mesajı doğru anlamaktır.

Prim öderken iki kişi olarak değerlendirilen eşler, emeklilikte neden bir buçuk kişi muamelesi görüyor?

Sizce bu sistem adil mi? Kendine ait evi bulunmayan ve kirada yaşayan emekli bir çift, yalnızca AHV aylığıyla İsviçre’de geçinebilir mi?

Buyurun, görüşlerinizi ve tecrübelerinizi yorumlarda paylaşın.

Continue Reading

İsviçre

İSVİÇRE’Yİ NE CENNET YAPIN NE DE YAŞANMAZ GÖSTERİN: İNSANLARA HAYAL SATMAYIN

yazar

Published

on

İsviçre güzel bir ülke. Ama kusursuz değil.
Türkiye’nin sorunları var. Ama yaşanmaz bir ülke de değil.

Cemil Baysal instagram Link

Son dönemde sosyal medyada dikkatimi çeken bir “İsviçre güzellemesi” var.

“Ölmeden önce mutlaka görmeniz gereken ülke…”

“Bir günlük maaşımla iPhone alıyorum.”

“Bir haftalık maaşımla araba alıyorum.”

“Türkiye’de bir saat çalışan ne alıyor, İsviçre’de bir saat çalışan ne alıyor?”

Videoların ardı arkası kesilmiyor.

Bir de İsviçre’ye daha yeni gelmiş, ülkenin gerçekleriyle ve zorluklarıyla henüz yeterince karşılaşmamış bazı sosyal medya fenomenleri var. Onları dinlediğinizde İsviçre’de hayatın neredeyse hiçbir olumsuz tarafı olmadığını düşünüyorsunuz.

Son yıllarda sosyal medyada yeni bir akım oluştu. İsviçre’ye henüz yeni gelmiş, ülkeyi yeterince tanımamış, çalışma hayatını, vergisini, sigorta sistemini, kiralarını, bürokrasisini ve günlük yaşamın zorluklarını henüz gerçekten deneyimlememiş kişiler, kısa sürede “İsviçre uzmanı” kesiliyor.

Kimisi evlilik yoluyla oturum almış, kimisi başka bir sebeple ülkeye gelmiş. Nasıl geldiği önemli değil. Önemli olan, daha ülkeyi yaşamadan her konuda kesin hükümler vermeye başlamaları.

Videoların konusu da genellikle aynı:

“İsviçre’de bir saatlik maaşla şunu alırsın.”

“Bir günlük maaşla iPhone alınıyor.”

“Türkiye’de asgari ücretle bunlar alınamaz.”

Böyle paylaşımları gördüğümde aklıma hep aynı soru geliyor:

Türkiye’de yaşayan, ekonomik sıkıntılar içinde kendisine Avrupa’da yeni bir hayat kurmanın yollarını arayan insanlara sadece güzel tarafları göstererek elinize ne geçiyor?

Maaşı anlatıyorsanız gideri de anlatın

“İsviçre’de 6 bin frank maaş alıyorum” demek kolay.

Peki kira?

Sağlık sigortası?

Vergi?

Elektrik?

Telefon ve internet?

Ulaşım?

Market alışverişi?

Çocukların giderleri?

Kreş?

Araba varsa sigortası, vergisi, otoparkı, servisi?

Ay sonunda o maaştan geriye ne kalıyor?

Bunları da anlatın.

Çünkü satın alma gücü, yalnızca bir iPhone’un fiyatını maaşa bölerek hesaplanmaz.

“Bir günlük maaşımla telefon alıyorum” türünden kıyaslamalar sosyal medyada güzel izlenme getirir, takipçi kazandırır ama ekonomik hayat böyle ölçülmez.

İnsanların bir aylık gelirine bakarken bir aylık yaşam maliyetine de bakmak gerekir.

Elbette İsviçre’nin yüksek alım gücü birçok üründe avantaj sağlıyor. Bunu kimse inkâr edemez. Ancak bir ülkeyi sadece iPhone fiyatıyla, market arabasıyla veya saatlik ücretle anlatmak, gerçeğin sadece küçük bir bölümünü göstermektir.

Çünkü o videolarda çoğu zaman yüksek kiralar yoktur.

Zorunlu sağlık sigortası yoktur.

Vergiler yoktur.

Çocuk bakım maliyetleri yoktur.

Yaşlılık sistemi, emeklilik planlaması, mesleki eğitim, iş disiplini ve yıllarca verilen emek yoktur.

Sadece hoş görünen taraf gösterilir.

40 yıldır bu ülkede yaşıyorum

Ben yaklaşık 40 yıldır İsviçre’de yaşıyorum. Yaklaşık 25 yıldır da gazetecilik yapıyorum.

Dolayısıyla İsviçre hakkında konuşurken bu ülkeyi kötülemek gibi bir derdim olamaz.

Hatta şunu da açıkça söyleyeyim: İsviçre hakkında birkaç kelam edecek, bu ülkenin dününü, bugününü, iyi ve kötü taraflarını anlatacak insanlar varsa, kendimi bu kişilerin başında görenlerden biriyim.

Çünkü ben İsviçre’yi birkaç aylık ya da birkaç yıllık sosyal medya deneyiminden tanımıyorum. Bu ülkede yaklaşık 40 yıl yaşadım; eğitiminden çalışma hayatına, ekonomisinden sosyal sistemine, göçmenlerin yaşadığı sorunlardan toplumdaki değişimlere kadar pek çok döneme bizzat tanıklık ettim. Yaklaşık 25 yıldır da gazeteci olarak İsviçre’yi takip ediyor, araştırıyor ve yazıyorum.

Ancak galiba bizim de bir hatamız oldu. Bizler yeterince konuşmadık, anlatmadık.

Biz sustukça meydan, İsviçre’ye daha dün gelmiş, henüz bu ülkenin çalışma hayatını, sistemini, zorluklarını ve gerçeklerini yeterince deneyimlememiş kişilere kaldı.

Böyle olunca da İsviçre, yıllardır burada yaşayanların tecrübeleriyle değil, ülkeye yeni gelmiş bazı kişilerin birkaç aylık gözlemleri ve sosyal medya videolarıyla tanınmaya başladı.

Benim itirazım tam da buna.

Yeni gelen elbette gördüğünü anlatacak. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak gördüğü birkaç güzel manzarayı, yaptığı birkaç market alışverişini veya aldığı ilk maaşı bütün İsviçre’nin gerçeğiymiş gibi sunmak başka bir şeydir.

İsviçre’yi gerçekten anlamak için burada biraz yaşamak gerekir.

Çalışmak gerekir.

Vergi ödemek gerekir.

Sağlık sigortası faturası görmek gerekir.

Ev aramak gerekir.

İşsiz kalmanın ne demek olduğunu görmek gerekir.

Çocuk büyütmek, bürokrasiyle uğraşmak, sosyal hayata karışmak ve yıllar içerisinde sistemin hem güçlü hem de zayıf taraflarını yaşamak gerekir.

O nedenle bundan sonra biraz daha fazla konuşmak ve anlatmak gerektiğini düşünüyorum.

Ama ne İsviçre’yi kötülemek için ne de göklere çıkarmak için.

Olduğu gibi anlatmak için.

Tam tersine…

İsviçre güzel bir ülke.

Güvenli, düzenli, sakin, doğası muhteşem.

Kuralları büyük ölçüde işliyor. Kurumlarına güven yüksek. Çalışan, sistemin kurallarına uyan ve hayatını doğru planlayan insanlar için sunduğu önemli imkânlar var.

Bu ülkede yaşamanın birçok avantajı bulunduğunu inkâr etmek haksızlık olur.

Ama benim itirazım İsviçre’nin güzelliklerinin anlatılmasına değil.

Tek taraflı anlatılmasına.

Çünkü hayat burada da Instagram videolarındaki 30 saniyelik görüntülerden ibaret değil.

Sosyal medya ne yazık ki gerçeği değil, duymak istediğimizi seviyor

İşin bir başka tarafı daha var.

Sürekli İsviçre güzellemesi yapan bir sosyal medya fenomeni yarın çıkıp “Arkadaşlar, İsviçre’de şu konu gerçekten zor” dese bu kez kendi takipçilerinin bir bölümünden tepki görebiliyor.

Çünkü takipçi kitlesi zamanla belirli bir hikâyeyi duymak istiyor:

“Avrupa mükemmel.”

“İsviçre cennet.”

“Burada herkes zengin.”

Bu hikâye izleniyor.

Takipçi getiriyor.

Etkileşim getiriyor.

Ve sonunda bazı içerik üreticileri gerçeği anlatmak yerine takipçilerinin duymak istediği şeyleri anlatmaya başlıyor.

İşte tehlike burada.

Bunun bir nedeni de sosyal medyanın algoritmasıdır.

Türkiye’deki takipçiler doğal olarak Avrupa’daki yaşamı merak ediyor. Sürekli “İsviçre harika, Türkiye berbat” mesajı veren içerikler daha fazla beğeni ve etkileşim alabiliyor. Fakat aynı kişiler İsviçre’nin zorluklarından, sistemin eksik yönlerinden veya burada yaşamanın ağır sorumluluklarından bahsetmeye başladığında ilgi de azalabiliyor.

Çünkü insanlar çoğu zaman hayalini duymak istiyor, gerçeği değil.

Benim durumum ise biraz farklı.

Beni takip edenlerin büyük bölümü İsviçre’de yaşayan insanlardan oluşuyor. Onlar burada her gün aynı hayatı yaşıyor. Yazdığım bir bilginin doğru mu yanlış mı olduğunu anında anlayabiliyorlar.

Bu nedenle sadece güzel tarafları anlatarak veya sadece olumsuzlukları büyüterek güven kazanmanız mümkün değildir.

35 bin frank maaş, emeklilere tatil parası…

Geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan bir sokak röportajı bunun güzel örneklerinden biriydi.

Bir amca İsviçre’de aylık 35 bin frank civarında kazancından söz ediyor, emeklilere tatil ve yol parası verildiğini anlatıyor, belirli bir gelirin altında kalanlara devletin destek verdiğinden bahsediyordu.

Mikrofonu tutan muhabir bile bir noktadan sonra şaşkınlığını gizleyemeyip yaklaşık olarak, “Amca, sen bize resmen cenneti anlatıyorsun” diyordu.

İsviçre’de yaşayanların önemli bir bölümü ise bu videoları izlediğinde doğal olarak tepki gösteriyor.

Çünkü kendi yaşadığı İsviçre ile anlatılan İsviçre arasında büyük fark görüyor.

Elbette İsviçre’de ayda 35 bin frank kazanan vardır.

100 bin frank kazanan da vardır.

Ayda bir milyon frank kazanan da vardır.

Ama mesele şu:

Kaç kişi?

Bir ülkenin yaşam standardını toplumun çok küçük bir kesiminin kazancıyla anlatamazsınız.

Nasıl ki Türkiye’ye bir-iki haftalığına tatile gittiğinizde kafelerin dolu, restoranlarda yer bulmanın zor olduğunu görüp “Türkiye’de herkes zengin” demek yanlışsa, İsviçre’de birkaç yüksek maaşlı insanı örnek gösterip “Burada herkes böyle yaşıyor” demek de aynı derecede yanlıştır.

Her ülkede belli bir zengin kesim var.

Nasıl Türkiye’yi yalnızca Boğaz’daki yalılarda yaşayanlara bakarak anlatmak doğru değilse, İsviçre’yi de ayda on binlerce frank kazanan küçük bir kesim üzerinden anlatmak doğru değildir.

Gerçek İsviçre daha sıradan

İsviçre’de yaşayan insanların çok büyük bölümü sabah kalkıyor, işe gidiyor, maaşını alıyor, kirasını ödüyor, sağlık sigortasını ödüyor, vergisini düşünüyor, alışverişini yapıyor ve ay sonundaki hesabını ona göre yapıyor.

4, 5, 6 bin frank civarında maaşlarla hayatını sürdüren çok sayıda insan var.

Eğer bir ailede karı-koca çalışıyorsa toplam gelir yükseliyor ve birçok aile gerçekten iyi bir yaşam standardına ulaşabiliyor.

İsviçre’nin en önemli avantajlarından biri de zaten burada:

Ortalama bir gelirle, doğru şartlar altında düzenli ve güvenli bir hayat kurabilmek.

Bunu söylemek İsviçre’yi küçümsemek değildir.

Tam tersine, bence ülkenin gerçek başarısı budur.

Herkesin 35 bin frank kazanması değil; geniş bir kesimin çalışarak belirli bir yaşam standardını sürdürebilmesidir.

Ama bunun yanında konut sıkıntısını, yüksek kiraları, sağlık sigortası primlerini, çocuk bakım maliyetlerini, yalnızlığı, sosyal hayata uyum zorluklarını ve yabancı biri olarak karşılaşabileceğiniz sorunları da anlatmak gerekir.

Türkiye ile İsviçre’yi bir iPhone üzerinden kıyaslayamazsınız

Türkiye ile İsviçre arasında elbette satın alma gücü farkları var.

Bunu inkâr etmenin anlamı yok.

Ama iki ülkenin yaşamını yalnızca “Kaç saat çalışırsan iPhone alırsın?” hesabıyla karşılaştırmak da bana göre anlamsız.

Türkiye’nin başka avantajları var.

Sosyal hayatı, insan ilişkileri, aile bağları, hizmet sektöründeki kolaylıkları, yaşamın dinamizmi…

İsviçre’nin başka avantajları var.

Güvenlik, düzen, gelir seviyesi, altyapı, doğa, çalışma şartları, sosyal sistem ve öngörülebilirlik…

İki ülkenin de eksileri var.

İnsan nerede yaşayacağına karar verirken telefonun fiyatına değil, hayatın tamamına bakmalı.

“Avrupa bitti” diyenler de ayrı bir uç

Bir tarafta İsviçre’yi ve Avrupa’yı cennet gibi anlatanlar var.

Diğer tarafta ise Türkiye’ye tatile giden sokak mikrofonlarına konuşanlardan yıllardır aynı hikâyeyi dinliyoruz:

“Avrupa bitti.”

“Almanya battı.”

“Millet aç.”

“Bir kilo domates 30 euro.”

“Avrupa bizi kıskanıyor.”

Bu tür sokak röportajlarını da hayretle izliyorum.

İnsan bazen gerçekten, “Nasıl olsa karşıdaki araştırmayacak, ne söylesek inanacak” diye mi düşünüyorlar, merak ediyorum.

Avrupa’nın sorunları yok mu?

Elbette var.

Ekonomik sorunları var.

Göç ve entegrasyon tartışmaları var.

Konut sıkıntısı var.

Hayat pahalılığı var.

Sağlık sisteminde sorunlar var.

Emeklilik sistemlerinin geleceği tartışılıyor.

Ama bunları anlatmak başka, “Avrupa tamamen bitti” diye gerçek dışı bir tablo çizmek başka.

Ben ne Avrupa’yı batıranları anlayabiliyorum ne de Avrupa’yı uçurup cennete çevirenleri.

İkisi de gerçeğe zarar veriyor.

Ben yıllardır aynı şeyi söylüyorum:

İsviçre ne kusursuz bir cennet…

Ne de yaşanmaz bir ülke…

Türkiye de sadece kötü yanları olan bir ülke değil.

Her ülkenin güçlü ve zayıf tarafları vardır.

Gazeteciliğin görevi de sosyal medyada alkış toplamak değil, gerçeğin tamamını göstermektir.

Çünkü gerçek; ne sadece övgüdür ne de sadece eleştiridir.

Gerçek, ikisinin tam ortasındadır.

Türkiye’deki arkadaşlarıma ve ailelere bir sözüm var

Özellikle Türkiye’de yaşayan ve Avrupa’ya gelmeyi düşünen arkadaşlara, gençlere ve ailelere şunu söylemek istiyorum:

Sosyal medyada gördüğünüz birkaç video üzerinden hayatınızla ilgili büyük kararlar vermeyin.

Ne “Avrupa bitti, sakın gelmeyin” diyenlere hemen inanın ne de “Buraya gelir gelmez hayatınız kurtulacak” diyenlere.

Araştırın.

İşinizi araştırın.

Maaşınızı araştırın.

Kiranızı araştırın.

Sağlık sigortasını araştırın.

Oturum şartlarını araştırın.

Çocuklarınız varsa okul ve kreş sistemini araştırın.

Ve en önemlisi, brüt maaşı değil ay sonunda elinizde kalacak parayı hesaplayın.

Çünkü sosyal medya videosunu çeken kişi sizin hayatınızın sorumluluğunu taşımayacak.

Siz taşıyacaksınız.

Birkaç yıl sonra gerçeklerle karşılaşınca…

Yıllar içinde Avrupa’ya büyük beklentilerle gelen çok insan gördüm.

İlk zamanlar her şey yeni ve güzel geliyor.

Sonra hayat başlıyor.

İş bulma süreci, dil, bürokrasi, kira, sigorta, vergiler, çocukların uyumu, sosyal çevre oluşturma…

Bir iki yıl sonra insan yaşadığı ülkeyi gerçekten tanımaya başlıyor.

Ve bazılarının o zaman söylediği cümleyi de çok duydum:

“Bize böyle anlatmamışlardı.”

İşte benim itirazım buna.

İnsanların umutlarıyla oynamamak gerekiyor.

Güzellikleri anlatın, ama gerçeği de saklamayın

İsviçre’nin dağlarını gösterin.

Göllerini gösterin.

Trenlerini, düzenini, temizliğini, güvenliğini anlatın.

İyi maaşları da anlatın.

Çalışana sunduğu imkânları da anlatın.

Ama kirayı da söyleyin.

Sağlık sigortasını da söyleyin.

Vergiyi de söyleyin.

Kreş parasını da söyleyin.

İş bulmanın herkes için kolay olmadığını da söyleyin.

Dil bilmeden yaşamanın zorluklarını da anlatın.

Yalnızlığı da anlatın.

Çünkü gerçek gazetecilik de gerçek sosyal medya da bence budur:

İnsanlara duymak istediklerini değil, bilmeleri gerekenleri anlatmak.

İsviçre güzel bir ülke.

Ama cennet değil.

Türkiye’nin sorunları var.

Ama cehennem de değil.

Hayat hiçbir ülkede 30 saniyelik bir Reels videosuna sığacak kadar basit değil.

O nedenle ricam basit:

Ne aşırı övün ne de yerin dibine sokun.

İyisini de anlatın, kötüsünü de.

Ve özellikle Avrupa’da yeni bir hayat kurma umuduyla sizi izleyen insanlara hayal satmayın.

Çünkü bugün attığınız video size birkaç bin takipçi kazandırabilir.

Ama yarın gerçeklerle karşılaşan bir insanın söyleyeceği ilk söz de şu olabilir:

“Bize neden gerçeği anlatmadınız?”

Yapmayın.

İnsanlara gerçeği anlatın.

Kendinize de sövdürmeyin.

Continue Reading

Trendler