Köşe Yazıları
Nezaket Dilinin Önemi
Öncelikle İsviçre’ nin sesi okurlarını selamlayarak yazıma başlamak isterim. Zaman zaman sevgili okurlara, önem verdiğim konularda yazılar yazacağım. Bunlar toplum ve aile yaşamı, sağlık veya kitap önerileri gibi yazılar olacak. İlk yazım olarak, kendi blog sayfamda da sıkça değindiğim nezaket dilinin öneminden bahsetmek istedim. Ne yazık ki nezaket dilini unuttuk ve günümüz dünyasının iletişim şekli gittikçe kabalaşmaya başladı. Oysa ki her insan kendisi ile nazik bir şekilde konuşulmasından mutluluk duyar. En azından ben öyle düşünüyorum. Modern olmak, yeni deyimle trend olmak kaba olmak olarak anlaşılmamalı.
Gelin hep birlikte nezaket dilinin neden önemli olduğuna bakalım. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.

Nezaket Dili Neden Önemlidir
Nezaket dili, iletişimdeki önemli bir unsurdur çünkü insanlar arasındaki etkileşimi olumlu bir şekilde yönlendirir. İşte nezaket dilinin iletişimdeki önemine dair bazı ana noktalar:
Saygı ve Höşgörü:
Nezaket dilinin kullanılması, karşılıklı saygıyı ve hoşgörüyü gösterir. İletişimdeki tarafların birbirlerini anladıklarını ve önemsediklerini hissettirir. Kaba bir tavır ve hitap şekli ise o insana ‘’sen benim için değersizsin’’ mesajı verir.
İyi İlişkilerin Oluşturulması:
Nezaket dili, insanlar arasında güçlü ve sağlıklı ilişkilerin oluşmasına yardımcı olur. İletişimdeki taraflar arasında samimi bir bağ kurulmasını sağlar.
Anlaşılabilirlik:
Nezaket dili, iletişimi daha net ve anlaşılır hale getirir. Duyguları ifade etme ve iletişim kurma sürecini kolaylaştırır. Dili doğru kullanmak, yanlış anlaşmaların da önüne geçer.
Olumsuz Durumların Azaltılması:
Nezaket dilinin kullanılması, çatışma ve gerilimleri azaltır. İletişimdeki taraflar arasında olası anlaşmazlıkları hafifletir ve olumsuz durumları önler. Özellikle yazarak bir mesaj ilettiğinizde, anında düzeltme şansınız olmayacağı için daha da dikkatli olmalısınız.
Empati ve Duyarlılık:
Nezaket dilinin kullanılması, empati ve duyarlılığı teşvik eder. İletişimdeki tarafların birbirlerini daha iyi anlamalarını sağlar ve duygusal bağ kurmalarına yardımcı olur.
Profesyonellik:
Nezaket dilinin kullanılması, iletişimde profesyonellik ve özveri hissi yaratır. İş dünyasında veya resmi durumlarda, nezaket dilinin kullanılması uygun davranışı yansıtır. Ayrıca iş dünyasında özellikle profesyonel bir mesafeyi korumak da çok önemlidir. 40 yıldır tanışıyormuşsunuz gibi bir samimiyet göstermek ve aşırı rahat tavırlar karşınızdaki kişiyi rahatsız edebilir.
Toplumsal Normların Yansıtılması:
Nezaket dilinin kullanılması, toplumsal normlara uygun davranışı yansıtır. İletişimde nezaket dili kullanmak, kültürel değerlere saygı göstermek anlamına gelir.
Sonuç olarak, nezaket dili iletişimde olumlu bir atmosfer yaratır, ilişkileri güçlendirir ve karşılıklı anlayışı artırır. Bu nedenle, nezaket dilini kullanmak, etkili ve sağlıklı iletişim için hayati öneme sahiptir. Profesyonel yaşamda artık iletişim uzmanlarından bir eğitim almak gibi bir şans var, ancak özel yaşam için doğru davranış şekillerini öğretmede ailelerin rolü çok önemli. Saygılı ve nazik bir iletişim, küçük yaşlarda öğrenilirse yaşam boyu kullanmak daha kolay olur.
Sevgi ve Saygılarımla
Derya Soygül
Köşe Yazıları
Bahçıvan Ve Ölüm
Edebiyatın büyülü bir kapısı vardır; içeri girdiğiniz anda hava değişir, zaman yavaşlar ve dışarının sesleri uzaklaşır. Bir kitabın ilk cümlesi ise bazen tek başına gövdenin yükünü taşır. O cümlede tüm hikayenin kokusu, tonu ve kaderi saklıdır.
Tolstoy, Anna Karenina’ya “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” diye başlar ve daha ilk satırda okuru o büyük trajediye hazırlar. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nin kapısını “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” diye aralar; okur daha o an kaybedilmiş bir mutluluğun yasına davet edildiğini hisseder. Bu cümleler sadece başlangıç değil; kitabın ipuçlarıdır.
İşte bu unutulmaz başlangıçlar arasında yer almayı hak edecek bir metinle karşılaştım: Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm’ü.
“Babam bir bahçıvandı, şimdi bir bahçe…”
Bu ilk cümle yalnızca bir ölüm haberinin edebi ifadesi değil; dönüşümün, kabullenişin ve çoğu zaman yüksek sesle söylenmeyen bir yasın en yalın hali.
Gospodinov, kanser teşhisi konulan bahçıvan babasının son günlerini, o kaçınılmaz vedayı ve geriye kalan sessizliği anlatırken bizi sadece bir hastalık hikayesine değil; aynı zamanda insanın geçmişiyle yüzleştiği, kaybedişin derin acısını hissettiği ve pişmanlıkların ağır yüküyle şekillenen bir yas sürecine götürür.
Bir Kaybın Anatomisi
Bu otobiyografik anlatıda bir yazarın kendi hayatının en zor virajını nasıl kelimelere döktüğüne tanıklık ediyoruz. Hastane odalarının soğukluğu, tıbbi raporların dili ve bedenin yavaşça terk edilişi bir yanda dururken; bahçenin kokusu, toprağın renkleri ve çiçeklerin sabrı diğer yanda durur. Kitabın en çarpıcı tespitlerinden biri, babasının epikriz raporunu okurken söylediği sözlerle gelir:
“Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur.”
Gospodinov’un babası bahçenin içinde yaşayan biridir; elleri topraktan, zihni çiçek soğanlarından, dili mevsimlerden oluşur. Fakat teşhis konduğunda babanın bedeni “ölüm kokan” kelimelerle kuşatılır.
Bu noktada Gospodinov, ölümü ani bir olay değil, yavaş yavaş yazılan bir roman gibi ele alır. Baba yürüyemez, konuşamaz, yeryüzündeki varlığını adeta bir çocuk sessizliğine indirger.
Vedanın Biçimi: Yok Oluş Değil, Form Değiştirme
Kitabın sonuna doğru ölüm artık bir bitiş değil, form değiştirme haline gelir. Toprağa verilen baba yok olmaz; çocukluğun tanığı, evin hafızası, bahçenin ruhu olarak kalır. Yazar, babasını toprağa verdiğinde yalnızca bir insanı değil, kendisini çocuk olarak hatırlayan son şahidi kaybetmenin ağırlığıyla yüzleşir.
Vedanın ardından Gospodinov, okuru daha derin bir yere çeker ve şu soruyla yüzleştirir:
“Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğumuz söylenebilir mi?”
Bu soru, kitabı bitirdiğinizde bile yakanızı bırakmaz. Çünkü anne ya da baba öldüğünde artık kimse bizi o ilk, o en saf halimizle hatırlamaz. Hatırlayan yoksa, o çocukluk hali nereye gider?
Köşe Yazıları
Karın Hatırlattıkları
Mevsim kış… İstanbul’a kar ha geldi ha gelecek derken gözlerimiz yollarda kaldı. Şu satırları yazarken meteoroloji uyarı veriyor; pazartesi İstanbul’a kar bekleniyor. Bu kez gerçekten gelir mi bilmem ama insan yine de umutlanıyor.
Karın insana yaşama sevinci veren bir tarafı olduğunu hep düşünürüm. Siz de böyle hissediyor musunuz, bilmiyorum. Gökyüzünden süzülen her bir kar tanesi beni unuttuğum çocukluğuma götürür; dokunsam eriyecek kadar narin, ama ruhumu ısıtacak kadar güçlü hatıralarıma…
Islak eldivenler, sızlayan parmaklar, kahkahalar eşliğinde yapılan kartopu savaşları… Buğulu camlara çizdiğimiz şekiller, kapının önüne yaptığımız kardan adam; burnu havuç, gözleri zeytin… Yokuştan kayarken hissettiğimiz o tarifsiz özgürlük duygusu… Sobanın sıcağı, üzerine koyduğumuz mandalinaların kokusu ve mutfaktan gelen kaynayan çaydanlığın fokurtusu…
Karın bir de insanı sakinleştiren, içini yumuşacık eden bir tarafı vardır. Yağmaya başladığında hayat sanki biraz durur. Trafik yavaşlar, işler ertelenir, insanlar istemeden de olsa soluklanır. Bu mecburi yavaşlama, koşturmaktan yorulmuş ruhlar için küçük bir mola gibidir.
Üstelik kar, yalnızca kalpleri değil, şehirleri de susturur. Kristallerinin arasındaki boşluklar sayesinde gürültüyü emer, sokakları bir örtü gibi sarar. İşte o an, insan “sessizliğin de bir sesi varmış” diye düşünür.
Bir de işin doğanın matematiği tarafı var ki, orası tam bir mucize… Altıgen kristal yapıya sahip kar taneleri, atmosferdeki yolculukları boyunca farklı sıcaklıklara, farklı nem oranlarına maruz kalarak şekillenir. Bu yüzden hiçbiri diğerine benzemez. Her biri tek, her biri eşsizdir… Tıpkı insanlar gibi.
Dilerim bu kış düşecek kar taneleri, yalnızca sokakları değil, içimizi de temizler. Bizi biraz çocukluğumuza, biraz da umuda yaklaştırır. Ve her soğuğun içinde, mutlaka saklı bir bahar olduğunu yeniden hatırlatır.


Köşe Yazıları
Sardalye Sokağı’na Yolculuk
Bazı anlar vardır; rüzgarın taşıdığı bir kokuda, sararmış bir kitabın satır aralarında ya da hiç beklemediğiniz bir köşe başında sizi yakalayıverir; içinde bulunduğunuz zamandan sizi alıp en savunmasız, en duru halinize, çocukluğunuza götürür. Geçtiğimiz günlerde ailece gerçekleştirdiğimiz Kaliforniya seyahatimizde ruhumun böylesine bir zaman sıçraması yaşayacağından habersizdim.
San Francisco’nun o meşhur 17-Mile Drive yolunda, Pasifik Okyanusu’nun eşsiz manzarasıyla sarhoş olmuş bir halde Monterey’e doğru yol alıyorduk. Planımız sadeydi: Bir gece Monterey’de konaklayacak, ardından Carmel-by-the-Sea ve oradan da Santa Barbara’ya gidecektik. Monterey, bizim için sadece rotadaki sıradan bir durak, yorgunluk atılacak bir ara istasyon gibiydi. Ancak hayat sanırım en büyük sürprizlerini en “bilinçsiz” tercihlerimizin içine saklıyor.
Otele yerleşip kendimizi Monterey’in merkezine attığımızda, bir anda John Steinbeck’in resimleri ile göz göze geldik. İşte o saniye zihnimde bir şimşek çaktı. Ayak bastığım yer sadece bir sahil kasabası değil, edebiyat tarihinin en kanlı-canlı sokağıydı: Sardalye Sokağı.
Bu farkındalıkla, 15 yaşımdaki halim elimden tuttu. Gözlerimin önüne; bana dünya klasiklerinin o büyülü kapısını aralayan sevgili Kenan Dayım geldi. Dayımın, elime o üçlemeyi tutuştururken yüzünde beliren o muzip ve heyecanlı ifadeyi hiç unutamam: “Yukarı Mahalle”, “Sardalye Sokağı” ve “Tatlı Perşembe”. Sanki sevdiği birine en kıymetli hazinesini devrediyor olmanın gururu ve o kişinin alacağı hazzı bilmenin verdiği o tatlı tebessümle bakmıştı bana.
Monterey’de, kitaptan sonra adı resmen “Cannery Row” olarak tescillenen o sokakta yürürken, sanki bir romanın sayfaları arasında ete kemiğe bürünmüş gibiydim. Sağımdan bir anda meşhur Doc çıkacakmış gibi geliyordu. Lee Chong’un bakkalında oturduğunu, Mack ve tayfasının az ötede bitmek bilmez çene çalmalarından birine daldığını hayal ediyordum. Eddie’nin La Ida’da arta kalan içkileri büyük bir titizlikle istifleyişini, grubun en çalışkanı Hazel’ın ise Doc için okyanus kıyısında deniz canlıları toplamasını izler gibiydim.
Adım adım ilerlediğim bu edebi rüyada, Monterey Körfezi’ne bakan o yamaca geldiğimde karşımda bir hayal değil, bir anıt duruyordu: Steven Whyte’ın imzasını taşıyan, gerçek boyutlarından biraz daha büyük dokuz insan figürüne ev sahipliği yapan Cannery Row Anıtı.
Kitabın karakterleri, o anın dondurulmuş bir karesi gibi karşımdaydı. Ed Ricketts bir deniz yıldızını incelerken, o tanıdık karakterler okyanus rüzgârını selamlıyordu. Anıtın en tepesinde ise bu koca dünyanın mimarı John Steinbeck, sanki bunca yıl sonra buraya kadar gelmiş olmamın ödülünü verircesine bana oradan göz kırpıyordu. Monterey, benim için artık sadece bir durak değil; bir çocukluk rüyası ve edebiyatın gerçekliğe galip geldiği o unutulmaz coğrafyanın adıydı.
John Steinbeck’in Monterey Üçlemesi
John Steinbeck, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’nde dünyaya gözlerini açtığında, aslında ölümsüz eserlerinin mikrokozmosunu da bulmuştu. O, Amerika’nın dışlananlarını, yoksullarını ve okyanusun kıyısına vurmuş kayıp ruhları biriktiriyordu.
Yazarlık dehası, 1935 yılında “Yukarı Mahalle” (Tortilla Flat) ile parladığında, dünya edebiyatı Monterey’in o engebeli yamaçlarında yaşayan sıradan insanların muazzam hikayeleriyle tanıştı. Steinbeck; Pulitzer ve Nobel ödülleriyle taçlanan o eşsiz gözlem yeteneğiyle, toplumsal adaleti ve dayanışmayı birer efsane gibi anlattı. Ancak benim için onun zirvesi, Monterey’in o kendine has kokusunu ve ruhunu iliklerimize kadar hissettirdiği o meşhur üçlemedir. Monterey’deki yaşamın o hüzünlü ama umut dolu portresini tam 19 yıla yayılan bir süreçte tamamladığı Yukarı Mahalle (1935), Sardalye Sokağı (1945) ve Tatlı Perşembe (1954).
Sardalye Sokağı: Bir Avuç Mutluluk ve Bolca Dostluk
Sardalye Sokağı, Monterey’de hayatın kıyısında kalmış ama insanlık sınavından tam not almış bir grup aylak ruhun sıcacık öyküsüdür. Hikaye, Horace Abbeville’in bakkal Lee Chong’a borcuna karşılık bir depo vermesi ve bu deponun zeki ama talihsiz Mack ile tayfasına yuva olmasıyla başlar. Sokağın kalbi, herkesin hayranlık duyduğu deniz biyoloğu Doc için atar. Mack ve arkadaşlarının, Doc’u mutlu etmek adına düzenlemek istedikleri o meşhur sürpriz doğum günü partisi, iyi niyetli bir kaosa dönüşürken aslında bize hayatın tüm karmaşasını ve güzelliğini sunar.
Steinbeck, toplumun dışladığı bu insanlara öyle sevecen yaklaşır ki, okurken kendinizi o dostluğun tam içinde bulursunuz. Mack ve tayfasının o hırpani ama onurlu dünyası, sokağın tozuna karışıp kalbinize işler.



-
Gündem1 yıl önceTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 yıl önceİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 yıl önceİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 yıl önceDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 yıl önceKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 yıl önceERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 yıl önceMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 yıl önceTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ



müjde dural
23 Nisan 2024 at 07:51
Öncelikle tekrar tebrik ediyorum. İlk yazı için harika bir konu seçmişsin. Nezaket dili, nazik olmak her zaman çok önemlidir. Belki kimi insanlar nezaketi başka bir şey sanıyor ne bileyim zayıflık, hakkını savunamamak, aptallık vs. artık akıllarına ne geliyorsa halbuki öyle değil, dün sosyal medyada bayat, küflü çikolata yüzünden bayağı bir olay oldu, sen de okumuşsundur; müşteri haklı olarak şikayet etmiş, firmanın CEO’su da ona nezaket dilinden çok uzakta, kaba bir yanıt vermişti. Ben bile şaşırdım, sonuç: CEO’luktan istifa etmek zorunda kaldı ve bol bol sosyal medyada linç edildi. (Gerçi firmanın sahibinin karısı mıymış neymiş? Ona bir şey olmaz) Tahminim bu kabalığının sebebi firmanın sahibi olmasıydı. Yoksa orada maaşla çalışan biri olsa böyle kaba yanıt vermezdi.Uzun yazıp başını ağrıtmayayım. Nezaket dili iyidir, güzeldir, zayıflık değildir.
Derya Soygül
24 Nisan 2024 at 22:38
Tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarır demişler☺️. Nezaket herkese iyi gelir. Hepimiz çevremize yayalım o bile yeter. Yorum için çok teşekkür ediyorum, sevgiler 🌺🌸
Recep Hilmi TUFAN | rehitu.com
23 Nisan 2024 at 08:52
Türkiye’den selamlar, yayın hayatınızda başarılar diliyorum…
Derya Soygül
24 Nisan 2024 at 22:39
Çok teşekkür ederim Recep bey 🙏
Derya
8 Mayıs 2024 at 23:04
Çok teşekkür ederim 🙏🙏🙏
Handan
24 Nisan 2024 at 16:17
Çok güzel ve önemli bir konuya değinmişsin, ne yazık ki nezaket zayıflık olarak algılanmaya başladı.
Derya
12 Mayıs 2024 at 14:34
Evet maalesef bu doğru. Güç saldırganlıkla özdeşleşti adeta.