Connect with us

Köşe Yazıları

Zamanın Unutulduğu Mekanlar:Viyana Kahvehaneleri

yazar

Published

on

Daha içeri adım atmadan geniş pencerelerden kendini müjdeleyen kırmızılığa bir an önce kavuşmak için camlı kapıyı hevesle itiyorum. İçerisi aydınlık ve bu soğuk kış gününde insanın bir daha dışarı çıkmak istemeyeceği kadar sıcak. İştah açıcı tarçınlı sıcak kek kokusu, tat ve koku duyularımı hızla harekete geçiriyor. Sağlı sollu iki salondan sağdakine doğru yürüyorum. Kırmızı kadife koltuklar gözüme çok davetkar görünüyor. Salona hakim yumuşak bir köşeye yerleşiyorum. Duvarlardaki beyaz çerçevelerin içinden gülümseyen kırmızı kadife döşemeleri, beyaz çerçeveli aynaları, farklı ebatlarda altın varaklı tabloları ve tavandan sarkan zarif kristal avizeleri inceliyorum. Fonda caz nameleri mırıldanan Ella Fitzgerald olmasa, rahatlıkla 19. yüzyıla ışınlandığımı düşünebilirim. Beyaz bebe yakalı siyah bluzu ve fırfırlı önlüğü ile siyah beyaz filmlerden fırlamış gibi görünen güleryüzlü garsona bir “melange” (sütlü Viyana kahvesi) ile “apfelstrudel” (elmalı turta) siparişi veriyorum. Etrafı incelerken, acaba 1900’lerin başlarında Viyana kahvelerini “demokrasi kulüpleri” olarak tanımlamış olan, kitaplarını çok sevdiğim Avusturyalı yazar Stefan Zweig veya dönemin entelektüel ortamının önemli isimlerinden olan Sigmund Freud tam burada oturmuşlar mıdır diye düşüncelere dalıyor ve birkaç asır öncesinin Viyana’sını gözümün önünde canlandırmaya çalışıyorum.

Viyana’da Kahvehanelerin Altın Çağı

Haydi gelin birlikte bugün şehrin en kendine has özelliklerinden biri olan kahvehanelerin Viyana sahnesinde aktif rol oynamaya başladığı yıllara, 19. yüzyılın ikinci yarısına gidelim.

Viyana kahvehaneleri parlak dönemini yaşamaktadır. Yüzyılın ilk on yılında Napoleon’un, Avusturya’nın İngiltere ile ticaretini engellemesi nedeniyle beklenmedik şekilde fiyatlanan kahve çekirdekleri zor bir dönemden geçilmesine yol açsa da, ambargo biter bitmez Viyana kahvehaneleri tekrar taze kahve ve entelektüel Viyanalılar ile dolmaya başlar. 1800’lerin başında 80 olan kahvehane sayısı, 50 yıl sonra 300’e ulaşır.

Edebiyat ve Kahvehaneler

1890’a gelindiğinde kahvehaneler edebiyatla buluşmuştur. Yüksek tavanlı, mermer masalı barok salonlar, dönemin yazarlarının, sanatçılarının ve düşünürlerinin mekanlarına, belki de bir nevi “yazı odaları” na dönüşür. “Jung Wien” (Genç Viyana) adı verilen edebiyat grubu sık sık Café Griensteidl’de toplanıp edebiyattaki geleneksel estetik anlayışı eleştirir, savundukları modernizmi  tartışırlar. „Kaffeehausliteraten“  (Kahvehane yazarları) olarak da adlandırılan bu genç Viyanalılar’ın içinde Peter Altenberg, Karl Kraus, Arthur Schnitzler gibi isimler de vardır.

Viyana kahvehaneleri sadece edebiyatın tartışıldığı değil, aynı zamanda öğrenme, yenilenme ve haber alma yerleri kimliğine de bürünürler. O dönem için büyük yenilik yaparak 1720 yılında kahvehanede halka açık gazete sunmaya başlayan „Kramersche Kaffeehaus“un başlattığı akımla gazeteler, kahvehanelerin en önemli simgeleri içinde yerini alırlar. Kibar ve şık Viyanalılar, Thonet sandalyelere yerleşip siparişlerini verdikten sonra, bir köşede asılı olan gazetelerden birini seçer ve zaman kavramından özgürleşmiş şekilde  gazetelerin satırlarında kaybolurlar. İşletme sahipleri için gazetelerin özenle korunması konusu önemlidir; öyle köşeye atılmış ve hırpalanmış gazetelerin bulunduğu yerler değildir bu şık kahveler. “Zeitungsständer” (gazete sehpası veya tutucusu) adı verilen uzun, ahşap veya pirinç bir direğe sabitlenerek sergilenirler; böylece hem geniş sayfalı gazeteler küçük mermer masaların üzerinde rahatça okunur, hem de kahve lekelerinden ve hasarlardan mümkün oldukça uzak tutulurlar.

Garsonlar tarafından masalara getirilen siparişlerin sunumları ise ayrı bir övgüyü hakeder. Yıllar sonra dahi devam ettirilecek gelenek, her kahvehanede özenle uygulanır; her müşteriye kahve öncesi damağı temizlemek için küçük bir tepsi içinde bir bardak su ikramı yapılır. Habsburg hanedanından gelen bir gelenek olarak su bardağı üzerine ters olarak kapatılan kaşık ise bardağın yeni doldurulduğunun bir göstergesidir.

Müşterilere gösterilen bunca özen ve konfora rağmen, bu kahvehanelerde oturmak pek öyle masraflı da değildir. Stefan Zweig’ın “Dünün Dünyası” adlı eserinde bahsettiğine göre entelektüel tartışmalara hevesli gençler, uygun fiyatlı bir fincan kahveyle bu mekanlarda saatlerce oturup tartışır, yazılarını yazar, kart oyunları oynar, postalarını bu adreslerde temin eder ve en önemlisi de, sayısız gazete ve dergiye ulaşma fırsatını yakalarlar. Bu anlarda adeta zaman durur, hayat yavaş akar. Kristal avizelerin ışığında gölgeler uzar, defterler ilhamla dolar.

Ancak o yıllarda-özellikle de 19. yüzyılın ilk yarısında- dışardan bu kahvehanelerin içine bakan birinin görebileceği sahne oldukça düşündürücüdür. Yüksek tavanlı şık mekanlar sadece erkeklerle doludur! O yıllarda kadınlar pek çok yere olduğu gibi bu kahvehanelere de tek başlarına giremezler. Sadece Avusturya’da değil , ne yazık ki 19. yüzyıl Avrupası’nda genel olarak normal kabul edilen bir yaklaşımdır bu. Virginia Woolf bu konuyu ünlü eseri “Kendine Ait Bir Oda”da incelikli bir şekilde gözler önüne serer. Kitaptan, bir erkek görevlinin Woolf’u, ziyaret etmek istediği üniversite kitaplığının kapısında telaşla durdurup, hanımların ancak bir fakülteli eşliğinde veya tavsiye mektubu ile kitaplığa alınabileceğini söylediği satırlar aklıma geliyor. Woolf’un şu ifadesinin ne kadar anlamlı olduğunu düşünüyorum: “Kadınlar, yüzyıllardır erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü birer ayna görevini yerine getirmişlerdir.

Tarihler 1856’yı gösterdiğinde bu toplum ayıbı ve cinsiyet ayrımcılığı neyse ki sona ermiştir ve Viyana’nın şık giyimli zarif kadınları da artık tek başlarına kahvehanelere gidip bir fincan “melange” eşliğinde tatlıların keyfini çıkarır, en çok tercih ettikleri kahvelerin “stammgast”ları, yani müdavimleri olmaya başlarlar.

Osmanlı’nın Viyana’ya Hediyesi

Viyana kahveleri ile ilgili biz Türkleri ilgilendiren en ilginç konuya gelecek olursak..Bazı kaynaklara göre Viyana’nın “kahve şehri” haline gelmesi Osmanlı İmparatorluğu sayesinde gerçekleşir. Bu nasıl mümkün olmuş derseniz, gelin birlikte biraz daha eskilere; 17. yüzyıla gidelim.

Osmanlı’nın gücünün doruğunda oldugu yıllar. Kahve, bir yüzyıl kadar önce, 1517 yılında Osmanlı Yemen Valisi’nin Etiyopya’dan getirdiği kahve çekirdeklerini Sultan’a takdim etmesinin ardından, çoktan Osmanlı kültürüne girmiş, gündelik hayatın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Bu yoğun kokulu içeceğin en itibar gördüğü yer ise Osmanlı saraylarıdır. Uzak diyarlardan gelen çekirdekler kısa sürede, sarayda geliştirilen özel bir pişirilme ve sunum tarzıyla “Türk kahvesi”ne dönüşür. İkram için özenle İznik veya Kütahya çinisinden fincanlar üretilir. Kahvenin keyfini çıkarırken ellerin yanmasını engellemek adına fincanların etrafına kulp vazifesi gören gümüş veya altın bir zarf yerleştirilir. Sarayda yapılan kahve ikramı misafire gösterilen hürmetin bir tezahürü niteliğindedir, itibar görür, hafife alınmaz.

Biz gelelim bu itibarlı Türk kahvesinin Viyanalara nasıl ulaştığına. Bu konuda farklı kaynaklar ve rivayetler olsa da, sonuçta oklar hep Osmanlı’yı gösteriyor.

Viyana Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Kerstin Tomenendal tarafından yazılan ‘’Das Türkische Gesicht Wiens’’ (Viyana’nın Türk Yüzü)’nde anlatılana göre, 1665 yılında Kara Mehmet Paşa liderliğinde, içlerinde Evliya Çelebi’nin de yer aldığı 300 kişilik Viyana elçilik heyeti Viyana’ya gider. Avusturya İmparatorluğu tarafından heyete Leopoldstadt’ta bir yer hazırlanır. Kara Mehmet Paşa burayı 9 ay boyunca elçilik binası olarak kullanır. İşte Leopoldstadt’taki bu elçilik binalarında ve ‘’Schwarze Adler (Kara Kartal), ‘’Goldene Lamm’’ (Altın Kuzu) ve „Schwarze Bär“ (Siyah Ayı) gibi hanlarda soylular itinayla ağırlanırken ilk kez Türk kahvesi de ikram edilir.

Hüsranın Ardından Bırakılan İz

Köpüklü Türk kahvesi keyfi elçiliklerde ve saraylarda devam ededursun, Osmanlı İmparatorluğu bir yandan sınırlarını genişletme çabasındadır. 1529’da Kanuni Sultan Süleyman zamanında başarısızlıkla sonuçlanan 1.Viyana kuşatmasının ardından takvimler 1683’ü gösterdiğinde, bu kez IV. Mehmet tahttayken, Osmanlı, 2. kez Viyana’yı almayı hedefler. Ordunun başındaki Kara Mustafa Paşa’nın düşlerini süsleyen Viyana, önemli ticaret yollarının kesişim yerinde, stratejik değer taşıyan bir merkezdir. Hırslı bir komutan olan Kara Mustafa Paşa o zamana kadar sefere çıkmış olan en büyük orduya sahip olmasına rağmen, kuşatma sırasında ardarda yaptığı stratejik hatalara, çevre topraklarda kutsal koalisyonu oluşturan ülkelerin Viyana’nın yardımına koşmasının da eklenmesiyle birlikte Beç Kalesi’nde yenilgiye uğrar. Osmanlı ordusu geri çekilmek zorunda kalır.  

Hikayenin yenilgi sonrası kısmı ise ilginç. Rivayete göre, Osmanlı’nın Viyana’yı terk etmesinin ardından, etrafı kontrol eden askerler çuvallar dolusu kahve çekirdeklerini bulurlar. Bu kahverengi çekirdeklere bir anlam veremeyen askerler deve yemi oldukları sonucuna varıp, çuvalları yakmaya karar verirler.

Ancak Viyanalılar arasında kahve çekirdeklerini daha önceden tanıyan biri vardır: zamanında Belgrad’da görev yapmış komutan Georg Franz Kolschitzky. İmparatordan çuvalların savaş ganimeti olarak kendisine verilmesini talep eder. İşte böylece rivayete göre, Kolschitzky çekirdekleri öğütür, kavurur, süt ve şeker ile harmanlar ve bugün Viyanalıların meşhur kahvesi olan melange ortaya çıkar.

Viyana’da ilk kahvehanenin kim tarafından açıldığı konusunda ise kaynaklar iki ismi gösteriyor:

Bir rivayete göre ilk kahve “Zur blauen Flasche” (Mavi Şişe) adıyla Kolschitzky tarafından açılırken, başka kaynaklara göre 1685’de Yunan asıllı (farklı kaynaklara göre ise Ermeni bir ajan) Johannes Deodat, Haarmarkt’ta kendi evi olan yerde ilk resmi kahvehaneyi açar. 

Yüz yıl kadar sonra, 18’inci yüzyılın sonlarında Julis Meinl’in ilk kavrulmuş kahveyi endüstriyel olarak üretip satmasıyla asıl patlama yaşanır. Viyana’da ardarda kahvehaneler açılmaya başlar. Julius Meinl, kahvenin Osmanlı’dan geldiğini hatırlatan dünyaca ünlü “kahve içen fesli çocuk” logosunu yaptırır ve markanın ünü önce Viyana’ya, ardından dünyaya yayılır.

Somut Olmayan Kültürel Miras

Viyana kahvehane kültürü bugün UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiş durumda. Bu kahvehaneler kültürel anlamda o kadar değerli bulunmuş ki, UNESCO onları “tarih ve mekanın tüketildiği ama sadece kahvenin fatura edildiği yerler” tanımlamasıyla 2011 yılında “Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi”ne eklemiş. Bu tanımlama, kahvehanelerin yalnızca fiziksel mekanlar değil, bir yaşam biçimi, bir iletişim şekli ve bir kamusal kültür taşıyıcısı olduğunun adeta resmi bir teyidi gibi.

Sanat ve mimari ile göz dolduran, son derece estetik bir şehir olan Viyana, bana göre sadece kahvehaneleri için bile ziyaret etmeye değer.

Kimbilir belki de umutla karşıladığımız yeni yıl, bu tarihi kahveleri tanımak, bu özel mekanlarda zamanı dondurmak ve yüksek tavanlı odaların fısıltılarından ilham almak için bazılarımıza güzel bir fırsat yaratır.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Bazı Vedalar Gül Kokar

yazar

Published

on

Denize karşı bir banka oturmuşum… Dalgalar kıyıya her vurduğunda sanki dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim ne varsa birer birer alıp götürüyor benden. İnsanın her şeyi bir kenara bırakıp sadece durabildiği, hayatı yalnızca izlemekle yetindiği o ender, o güzel anlardan biri işte.

Önümden insanlar gelip geçiyor. Kimi bir yere yetişmeye çalışırcasına telaşlı, kimi kendi halinde, kendi ritminde sakin… Onların hayatlarını dışarıdan bir seyirci gibi izlerken başımı gökyüzüne kaldırıyorum; yukarıda adeta görsel bir şölen var. Güneş, tüm kızıllığını gecenin durgun mavisine bırakıyor yavaşça.

Kucağımda bir kutu gül yapraklı lokum, elimde ise dumanı üstünde bol köpüklü bir Türk kahvesi… Gülün o zarif, incelikli kokusu kahvenin derin lezzetiyle birleşince zihnimde tarif edemediğim bir sükûnet yayılıyor. „Kokular ve tatlar hafızanın kapısını açar,“ derlerdi de pek inanmazdım; meğer ne kadar doğruymuş, bu bankta bir kez daha anlıyorum.

Zira insan zamanla kavrıyor ki gidenin ardından geriye kalan tek hakikat ruhumuza nakşolan hissiyattır. Hayatımızın bir yerinde yolumuzun kesiştiği, bakışıyla içimizi ısıtan, iki kelamıyla gönlümüzü ferahlatan o zarif ruhlar gidişleriyle bile ardında silinmez bir rayiha bırakır. Hani derler ya: „İnsan ancak bıraktığı izden ibarettir.“ Öyleyse izinizi güzelleştirin.

İşte bu yüzdendir ki bazı vedalar gül kokar… Gül kokan bir veda, insanın ruhunu örseleyen o karanlık yasa hiç benzemez. Hüzünlüdür evet ama yıkıcı değildir. İçinde ne öfke barındırır ne de pişmanlık… Bir kahve köpüğünde, akşamüstü serinliğinde gül kokusu eşliğinde beliren minnet duygusudur. Gidenin yokluğuna karalar bağlamak yerine, varlığı ile hayatımıza bıraktığı zarif izlere hürmettir.

Dalgalar kıyıya vurmaya devam ederken kahvemden son yudumu alıp fincanı bırakıyorum. Damağımda zarif bir gül tadı, yüzümde tatlı bir tebessümle akşamı karşılarken yüreğimde yolumun zarifliklere denk gelmesinin şükrünü taşıyorum.

Bir gün bu banktan kalkıp gittiğimde arkamda kırgınlık, öfke, acı değil; deniz meltemine karışan zarif bir gül kokusu kalması dileğiyle…

Continue Reading

Köşe Yazıları

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

“Aşı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar; bugün ise “İyi ki olmadın” diyorlar

Cemil Baysal

Korona döneminde aşıların olası yan etkilerine dikkat çeken sayısız paylaşım yaptım. Facebook hesabıma defalarca kısıtlama getirildi, paylaşımlarım engellendi. Buna rağmen susmadım. Telegram’da, WhatsApp’ta ve ulaşabildiğim her yerde gruplar kurdum. Hiçbir maddi ya da kişisel çıkarım olmadan, karşılaştığım bilgileri ve uyarıları insanlarla paylaşmaya çalıştım.

O dönemde birçok kişi, gazetelerde yayımlanan her haberi ve bakanların her açıklamasını tartışılmaz gerçek kabul ediyordu. Oysa yalnızca pandemide değil, her konuda sorgulamak gerekir. Bir haberi gazete yazdı diye doğru sayamayız. Haberi kim yaptı, kim yaptırdı, arkasında hangi ilişkiler ve çıkarlar var; bunları da sormalıyız. Gazetecilik yalnızca söyleneni aktarmak değil, söylenmeyeni araştırmaktır.

Bir anda pandemi çıktı, kısa süre içinde aşılar hayatımıza girdi. Normal koşullarda bir aşının araştırılması, denenmesi, onaylanması ve piyasaya sürülmesi yıllar alabilirken bu süreç olağanüstü hızla ilerledi. Küresel seferberlik, büyük finansman ve mevcut bilimsel çalışmalar süreci hızlandırmış olabilir. Fakat bu kadar hızlı alınan kararları sorgulamak neden suç sayılsın?

“Korona aşısı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar. Aşı sertifikamın olmadığını öğrenince benimle aynı masada oturmak istemeyenler bile oldu. Kimi, “Ben doktorum, insanların sağlığıyla oynuyorsun” dedi. Kimi de, “Sen devletlerden ve bakanlardan daha mı iyi biliyorsun? Devletler halkının kötülüğünü neden istesin?” diye çıkıştı.

Allah aşkına, siyasetçiler ne zamandan beri yalnızca insanların sağlığını ve çıkarını düşünüyor? Siyaset; iktidarın, ekonomik menfaatlerin ve çıkar çatışmalarının bulunduğu bir alan. Bu da başlı başına başka bir yazının konusu.

Sonra karantinaların sona erdiği açıklandı, maske zorunlulukları kaldırıldı. İnsanların aklında şu soru kaldı: Virüs bir gecede mi kaybolmuştu? Dün tehlikeli sayılan temas, ertesi gün nasıl olağan hâle gelmişti? Bilimsel gerekçeler, siyasi kararlar ve ekonomik zorunluluklar birbirinden yeterince ayrılmış mıydı?

Aradan yıllar geçti. Bugün çevremde “İyi ki aşı olmadın” diyen çok sayıda insan var. Bazıları aşı sonrasında başladığını düşündükleri sağlık sorunlarını anlatıyor. Ancak bunların aşıyla bağlantısını bilimsel ve hukuki olarak kanıtlamak kolay değil. Doktorlar çoğu zaman doğrudan bir bağ kurmuyor. Hukuk yolu açık deniliyor ama mağdur olduğunu düşünen kişiye, “Hadi, kanıtla” deniliyor.

Elbette sonradan ortaya çıkan her hastalığı aşıya bağlamak doğru değildir. Fakat insanların yaşadıklarını yok saymak ve sorularını susturmak da doğru değildir. İhtiyacımız olan; şeffaf araştırmalar, bağımsız denetim ve insanları küçümsemeden dinleyen bir sağlık sistemidir.

Bugün “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe üzülüyorum.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse, “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Virüsün varlığının ve hızla yayıldığının söylendiği o dönemde de bugün de bir kez bile grip olmadım. Elbette benim hastalanmamış olmam, virüsün var olmadığı veya başkalarının yaşadığı ağır hastalıkların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ancak kendi bedenim ve sağlığım hakkında verdiğim karar nedeniyle dışlanmayı da hiçbir zaman doğru bulmadım.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların kendi bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Bugün çıkıp “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe yalnızca üzülüyorum.

Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Continue Reading

Köşe Yazıları

NE “ALMANCI” NE DE “GURBETÇİ”: PEKİ BİZ KİMİZ?

yazar

Published

on

Türkiye’de yaz aylarında yabancı plakalı bir araç görüldüğünde sürücüsü çoğu zaman hemen “Almancı” ilan edilir.

Plaka İsviçre’ye aitmiş, Avusturya’dan gelmiş, Hollanda, Belçika, Fransa veya İngiltere plakasıymış; pek fark etmez. Direksiyonunda Türkçe konuşan biri varsa o araç da sahibi de otomatik olarak “Almancı” olur.

Bu alışkanlık nereden geliyor?

Türkiye’den Avrupa’ya kitlesel işçi göçünün hafızamızdaki en güçlü adresi Almanya’dır. Türkiye ile Almanya arasında 1961 yılında imzalanan İşgücü Anlaşması’nın ardından çok sayıda vatandaşımız çalışmak üzere bu ülkeye gitti. Zamanla Almanya’ya giden bütün vatandaşlarımız için kullanılan “Almancı” sözü, yanlış biçimde Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşayan Türklere de yakıştırıldı.

Oysa İsviçre’de yaşayan biri Almancı değildir.

Avusturya’da yaşayan da, Hollanda’da doğan da, Belçika’da büyüyen de Almancı değildir. Almanya’da yaşayanların bile tamamını tek bir kalıba sokarak “Almancı” diye tanımlamak bugün ne kadar doğrudur, o da ayrıca tartışılmalıdır.

Çünkü artık karşımızda birkaç yıllığına çalışmaya gitmiş tek tip bir işçi topluluğu yok.

Aradan altmış yılı aşkın zaman geçti. Birinci kuşağın ardından ikinci, üçüncü, dördüncü, hatta bazı ailelerde beşinci kuşak yetişti. Bu insanlar yaşadıkları ülkelerde doğdu, okula gitti, meslek edindi, şirket kurdu, vergi ödedi, siyasete katıldı ve hayatını orada kurdu.

Peki “gurbetçi” sözü doğru mu?

Gurbet, insanın vatanından ve doğduğu yerden uzakta yaşamasıdır. İlk kuşak için bu kelimenin çok güçlü bir karşılığı vardı. Anadolu’nun bir köyünden veya kasabasından elinde tahta bavuluyla Avrupa’ya çalışmaya giden, ailesini ve memleketini geride bırakan insanlar gerçekten gurbetteydi.

Ancak İsviçre’de, Almanya’da, Avusturya’da veya Hollanda’da doğmuş bir insan için neresi gurbettir?

Doğduğu, büyüdüğü, eğitim aldığı, çalıştığı ve çocuklarını yetiştirdiği ülke mi; yoksa ailesinin yıllar önce ayrıldığı, kendisinin yalnızca tatillerde gördüğü Türkiye mi?

İsviçre’de doğup büyümüş biri olarak ben kimin gurbetçisiyim?

İsviçre benim doğduğum, eğitim aldığım, çalıştığım ve hayatımı kurduğum ülke. Türkiye ise ailemin köklerinin bulunduğu, dilini, kültürünü ve insanlarını sevdiğim ana vatanım.

Bunlardan birini seçmek zorunda değilim.

İnsan aynı anda iki ülkeye, iki kültüre ve iki toplumsal hafızaya bağlı olabilir. İsviçre’yi sevmek Türkiye’den vazgeçmek, Türkiye’ye bağlı olmak da İsviçre’ye yabancı olmak anlamına gelmez.

O hâlde doğru tanımlama nedir?

Tek ve herkesi kapsayan bir cevap yoktur.

Almanya’da yaşayan biri için “Almanya’daki Türk”, İsviçre’de yaşayan biri için “İsviçre’de yaşayan Türk” denilebilir. Vatandaşlığı da dikkate alınacaksa “Türkiye kökenli İsviçreli”, “Türkiye kökenli Alman” veya “çifte vatandaş” ifadeleri kullanılabilir.

Topluluğun tamamından söz ediliyorsa en doğru ve kapsayıcı tanımlar “yurt dışında yaşayan Türkler”, “Avrupa’daki Türk toplumu” veya kısaca “Avrupa Türkleri”dir. Nitekim resmî kurumlar da artık ağırlıklı olarak “yurt dışındaki vatandaşlarımız” ve “yurt dışında yaşayan Türkler” ifadelerini kullanıyor. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığına göre Avrupa’daki Türk toplumu artık “misafir işçi” statüsünden çıkmış, yaşadığı ülkelerin asli unsurlarından biri hâline gelmiştir.

İsimlendirme önemsiz bir ayrıntı değildir.

Çünkü “Almancı” sözü çoğu zaman yalnızca coğrafi bir yanlışlık taşımıyor; beraberinde bazı önyargıları da getiriyor:

“Parası çoktur.”

“Türkiye’yi bilmez.”

“Altındaki arabayla hava atmaya gelmiştir.”

“Bir ay tatil yapıp bize akıl verir.”

Öte yandan Avrupa’da da aynı insanlara zaman zaman “yabancı”, “göçmen” veya “Türk” denilerek yaşadıkları toplumun dışındaymış gibi davranılıyor.

Böylece bu insanlar Türkiye’ye geldiğinde “Almancı”, yaşadıkları ülkeye döndüğünde ise “yabancı” oluyor.

Peki bu insan tam olarak nereye ait?

Asıl sorun da burada başlıyor.

Bir insanın kimliğini yalnızca otomobilinin plakasına, pasaportunun rengine veya ailesinin yıllar önce çıktığı köye bakarak tanımlayamazsınız. Kimlik, tek kelimeye sığmayacak kadar çok katmanlıdır.

Yabancı plakalı her otomobil Almanya’dan gelmediği gibi, Avrupa’da yaşayan her Türk de “Almancı” değildir. Orada doğmuş ve bütün hayatını orada geçirmiş herkesi “gurbetçi” olarak tanımlamak da bugünün gerçeğini tam karşılamaz.

Elbette kendisini “gurbetçi” olarak tanımlayan ve bu kelimeye duygusal bir anlam yükleyen insanlara da saygı duymak gerekir. Mesele bir kelimeyi yasaklamak değil, kimseye istemediği bir kimliği dışarıdan dayatmamaktır.

Artık kelimelerimizi de gerçeklere göre güncellemenin zamanı geldi.

Bizler Almancı değiliz.

Hepimiz aynı anlamda gurbetçi de değiliz.

Bizler Almanya’da, İsviçre’de, Avusturya’da, Fransa’da, Hollanda’da, Belçika’da ve dünyanın daha birçok ülkesinde yaşayan; kökleri Türkiye’ye uzanan milyonlarca insanız.

Bazılarımız Türk vatandaşı, bazılarımız yaşadığımız ülkenin vatandaşı, bazılarımız ise çifte vatandaşız. Aramızda işçiler, işverenler, doktorlar, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler ve sporcular var.

Biz tek tip değiliz.

Bir otomobil plakasından, yaz tatilindeki birkaç haftadan veya yarım asır öncesinden kalmış bir kelimeden ibaret hiç değiliz.

Doğru ifade mi?

En sade şekliyle:

Yurt dışında yaşayan Türkler…

Ya da her insanı kendi gerçeğiyle tanımlamak:

İsviçre’deki Türk, Almanya’daki Türk, Türk kökenli İsviçreli, Türk kökenli Alman veya Avrupa Türkü…

Ama her yabancı plakalı araca bakıp “Almancı geldi” demek artık yalnızca eski bir alışkanlık değil, aynı zamanda yanlış bir tanımlamadır.

Çünkü plaka yabancı olabilir. Ama o aracın içindeki insan, size sandığınızdan çok daha yakındır.

Continue Reading

Trendler