Köşe Yazıları
„Her kadın kendi hikayesini anlatana kadar hikayemi tam olarak anlatmış olmayacağım”
Burcu Özer Katmer
Yazar &Eğitmen
Röportajı gerçekleştiren : Özden Aliyagiç Uyar
Londra’da Sosyalist Kadınlar Birliği bünyesinde kurulan ve Göçmen İşçiler Kültür Derneği’nde 2020 yılından bu yana faaliyetlerini sürdüren Rengin Kadın Korosu, sanatsal etkinlikleriyle göçmen kadınların kendilerini geliştirmeleri için çeşitli alanlar yaratıyor. Bunlardan biri bu sene ikincisi düzenlenen Rengin Göçmen Öykü Yarışması. Yazarların göçmen kadın olma koşuluyla katılım sağladığı yarışmada ‘Küçük, Mavi Defter’ öyküsü ile Burcu Özer Katmer birinciliği paylaştı. Yarışmaya katılan yirmidört öyküden derlenen kitap ise „Saklı Çekmece“ adı ile yayımlandı.
Sevgili Burcu ile bu ödülün hikayesini konuşmak hem de onu yazmaya iten güç ve yazarlık yolculuğu hakkında konuşmak adına bir araya geldik.
Özden Aliyagiç Uyar : “Sevgili Burcu, öncelikle ödülün için seni yürekten tebrik ederim. Göçmen bir kadın olarak yeni bir ülkede hayat kurmak, tutunmak ve ürettikleri ile takdir görmek büyük bir gurur olmalı. Aldığın ödülün detaylarına geçmeden önce, seni daha yakından tanımak isteriz. Bize biraz ‘Yazar Burcu’yu ve yazma serüvenini anlatabilir misin?”
Burcu Özer Katmer: Ben küçüklükten itibaren yazan biriydim. Hatta çok küçük yaşlarımda Milliyet Sanat yarışmasına gönderdiğim şiirlerim vardı. Belki de yazmanın ilk temelleri o günlerde atıldı. Yazmak benim hep hayatımın içinde olan bir şeydi. Fakat hayat beni bir dönem farklı bir yöne götürdü ve üniversite sonrası kendimi kurumsal hayatın ve o dünyanın akışı içinde buldum. Yazmak tabi o dönemde de hayatımın içinde hep vardı fakat sadece kendimi ifade etme aracı olarak yazıyordum. Kurumsal hayattan ayrıldığım dönemde koçlukla ilgili aldığım eğitimler ve o alana yönelimim ile birlikte ilk defa 32 yaşında koçluk hakkında bir kitap yazdım. „Mutluluğu Arayanlar İçin“ kitabı kişinin kendine özel, mutluluk tanımını bulmaya yönelik olan bir koçluk kitabıydı. Bu benim de yazar olarak kendi arayışımın ve yazarak insanlara ulaşmanın ilk adımıydı aslında. Sonrasında tüm her şeyi geride bırakıp İsviçre’ye taşındığımda göçün etkisi ile kendimde bir duyguyu fark ettim. Hani kahramanın yolculuğunda kahraman bir zorlukla karşı karşıya kalır ve o zorluğu aşması için kahramanın eline bir sihirli güç verilir. Aslında o zaten kahramanın zaten içinde var olan bir güçtür ama onun sadece hatırlaması gerekir. Ben de yazmanın benim gücüm olabileceğini hissettim.
ÖU:Rengin Kadın Korosu, kadın dayanışmasını güçlendiren ve ilham verici çalışmalara imza atan bir oluşum. Bu çalışmaların en anlamlılarından biri de Rengin Göçmen Öykü Yarışması. Peki, senin Rengin Göçmen Kadın Korosu ile yolun nasıl kesişti? Ayrıca, ödüle layık görülen hikayenden bize kısaca bahsedebilir misin?
BK: Aslında Rengin Göçmen Öykü yarışmasında birincilik ödülüne layık görülen „Küçük, Mavi Defter“ benim profesyonel olarak yazdığım ilk öykü denemesi. „Kendine Ait“ romanından sonra yazdığım bir öyküydü. Rengin Göçmen Korosu’nu ve ortaya koydukları çalışmaları çok yakından takip ediyordum. Kadınların, özellikle kolektif bir kadın hareketinin parçası olan bir proje içinde olma fikri beni çok heyecanlandırdı. Öykü yarışmasının ilanını görünce bu öyküyü bu yarışmaya hemen gönderdim.
„Küçük, Mavi Defter“ 40 yaşına giren bir kadının öyküsü. Türkiye’ de kurumsal hayatın içinde başarıdan başarıya koşan bir kadın Semin. Tüm bu başarı çabası içindeyken içinde git gide büyüyen boşluğu fark edemiyor. Kendi ile bağı kopuk bir kadın olarak eşi ve çocuğu ile günden güne koptuğunu ve aralarına bir uçurumun girdiğini de fark edemiyor. Sonra bir gün kırk yaşında tek başına bir yolculuğa çıkmaya karar veriyor. Kırka geçerken koşullanmış benliklerini öldürmesi gerektiğini hissediyor. Ben artık kendimi yaşamak istiyorsam daha fazla „mış“ gibi yapamam, benden beklenilen kadınlar olamam, bu ölümü göze almalıyım diyor. Kırk yaşında artık kendini yaşamaya karar veriyor. Ve içindeki sahte benlikleri öldürmek için bir adım atıyor. Kendini özgürleştirirken kızını da özgürleştirmek istiyor. Bu aynı zamanda nesiller arası aktarılan koşullanmaları da ifade eden bir şey ve biliyor ki kendini özgürleştirmeden ve sevmeden kızını da özgürleştiremeyecek ve kızına istediği sevgiyi sunamayacak.
ÖA: Nasıl yazarsın; Bir yazma ritüelin var mı?
BK: Yazılarımı bilgisayar ile yazıyorum. Bugün şu kadar süre yazmam gerek diye bilgisayarın başında oturmuyorum. Benim yazma ritüelim önce kendimi mevcut ve temiz bir kanal haline getirmek, oturmak ve geleni yazmak. Daha çok yazacağım şeyi gözlerimin
önüde görür ve ve onu yazar halde oluyorum. Önce mevcut olabilmek için nefes alıp veririm. Ana gelmek için mümkün olduğunca temiz bir zihin haline ulaşmaya çalışırım. Masanın başına otururum. Yazmak ilhamı bir nabız gibi gelir. Oturur; onu dinlerim ve bittiğinde masanın başından kalkarım. Saatlerce süren bir şey değildir benim için yazmak. Sonrasında edit süreci başlar.
ÖA: Yazdığın roman ve öykülerin ortaya çıkış süreci nasıl işliyor? Bize bu yaratım sürecinden biraz bahsedebilir misin?
BK: Ben çok sezgisel bir yerden yazıyorum. Şu an her şey kadınlar üzerinden akıyor. Beliz Güçbilmez Hoca’nın dediği gibi hikayelerin ortak yolculuğunu oluşturan öykülerin bir temel meselesi olduğunu düşünüyorum. Bu çok organik bir şekilde oluşuyor. Sezgisel yazan birinde hikayeler çok planlı şekilde ortaya çıkmıyor. Göç romanında ben kadınları yazdım, örneğin önce Saliha karakteri ortaya çıktı. Saliha’yı dinlemeye başladım. Saliha bir kadın, derin bir meselesi var, göçmen. Sonrasında bütün hikaye Saliha’nın etrafında örülmeye başladı. Aslında şöyle demek doğru olabilir. Ben yazarlığı çok büyük ölçüde dinleme yolculuğu olarak görüyorum. Ben iyi bir dinleyiciyim. Bence bende yazmaya vesile olan şey de önce dinlemek. Merak ve yargısızca dinlemek. Beni kanal olarak seçmiş, benim
yaşadıklarımdan ve bugüne kadar çalıştığım onca kadının deneyimlerinden süzülüp ortaya çıkan hikayeler bunlar. Ben bu benim hikayem, bunu ben yarattım asla diyemiyorum.
Rengi Göçmen Korosu’nun da dediği gibi sandıkların altında kalmış onlarca kadın hikayeleri var. Ben her kadın kendi hikayesini anlatana kadar hiç bir zaman tam olarak hikayemi tam anlatmış olmayacağım. Audre Lord‘ „Tüm kadınlar özgür olana kadar ben özgür olmayacağım“ der. Ben de diyorum ki her bir kadının hikayesi anlatılana kadar hiçbirimizin hikayesi tam olarak anlatılmış olmayacak. Ben de o yüzden yarın ne olur bilmiyorum ama bugün hala kadın hikayelerini anlamak ve onları anlatmak istiyorum.
„Benim amacım ortak insanlık deneyimini onurlandırmak. Benim amacın insanlara duyulduğunu hissettirmek“
ÖA: Öykü, roman, şiir senin için bu türler arasında bir önceliklendirme var mı?
BK: Ben türler ötesine inanıyorum. Bir hikaye anlatıcısı iseniz ve ortak insanlık deneyimini onurlandırmak istiyorsanız içinde bulunduğunuz şartlarda neye akacaksa o şekilde form buluyor hikaye. Hangi kaba akacaksa oraya akıyor. Benim amacım insanlara duyulduğunu hissettirmek. Bu roman olur, öykü olur. Ben şöyle görüyorum; hikayeler beni ziyaret ediyor. Sonrasında kalemimle onları bir forma büründürüyorum. Burada ben sadece aracıyım, onları kelimelere döküyorum. Bir türü asla birinin önünde veya gerisinde asla görmüyorum.
ÖA: Hikayeler bana geliyor demiştin, Bu hikayeler sana nasıl ulaşıyor?
BK: Yukarıda da belirttiğim gibi şu an kadın hikayeleri temel alarak yazıyorum. Önce karakterler geliyor bana ve ben o karakterleri dinlemeye başlıyorum. Onları dinleyip onlara dair notlar almaya başlıyorum. Bir masada karşılıklı oturuyormuş gibi, nasıl gözüküyor, hayalleri, umutları neler, neler yaşamış, hayatının nasıl bir döneminde. Mesela Zürich Liest’de ödül alan „Ayıp“ adlı öyküdeki Nihal karakteri de tam bu bu şekilde oluştu. Zurich Liest için yarışma duyurusunu gördüğümde o kadını dinlemeye başladım ve 4 gün içinde hikayesini yazdım.
ÖA: İlk romanın “Kendine Ait” bir göç hikayesi. Kadın temasını baz alarak göç temasını ve duygusunu da yoğunluklu olarak hikayelerinde işlediğini görüyorum. Göç öncesinde planladığın ve bunun üzerine yazmalıyım dediğin bir şey miydi?
BK: Yazarak kendimi ifade etmek, yazarak var olmak benim için. Başlarken göçe dair bir şey yazmak planladığım bir şey değildi. Yazma yolculuğunun içinde bunu fark ettim. Ben görece iyi şartlarda göçen bir kadınım. Fakat benden önce göç eden insanların neler yaşadıkları üzerine bolca araştırma yaptım ve okudum. Aslında kolektif bir deneyimin bir parçası oldum diyebilirim. Göçerek göçle ilgili o kadar çok duygu ve deneyime açıldım ki… Önce hikayenin
fikri geldi sonra bunu yazarak ifade etmeliyim, bu göç hikayeleri onurlandırmalıyım dedim.
„Sürekli yolumuzu kaybetsek de tekrar tekrar kendini bulmanın yolculuğunu anlatmaya çalışıyorum“
ÖA: Yazarlık yolculuğunda göçmen olmanın sana kattığı en büyük etki ne oldu? Göçmen kimliğin, anlatım dilini, hikayelerinin temasını veya karakterlerini nasıl şekillendiriyor? Yazma sürecine nasıl bir derinlik ve perspektif kattığını bizimle paylaşabilir misin?
BK: Bir kadın hayatı boyu sürekli döngülerden geçiyor. Clarissa Estes’ in dediği gibi hayatın birçok alanında Yaşam, Ölüm, Yaşam döngülerinden geçiyoruz. Bu döngüyü bir kadın her ay yaşıyor aslında. Göç de insan yaşamına büyük etkisi olan bir deneyim. Hiç göç etmemiş bir
kadının bile yaş döngüleri ile birlikte yaşayacağı çok fazla yaşam, ölüm, yaşam döngüsü oluyor. Göç ise görece kendini güven altına aldığın, kendini bir şeyle tanımladığın, seçtiğin kimlikleri de budayan bir yerden geldiği için seni kendinle, kendi gerçeğinle, kendi açmazlarınla ve aynı zamanda kendi potansiyelinle baş başa bırakıyor. Ben mesela; “Göçmeseydim de ben bu kitapları yazardım” diyemem. Ama şunun da altını çizmek isterim, ben göçmen bir kadın olduğum için sadece göçen kadınların hikayesini yazıyor da değilim. Yazdığım karakterlerin kendi içinde temsili bir göç, sürekli bir içsel dönüşüm, yıkma ve yeniden yaratma eylemi var. İçinde yaşadığımız dünya düzeninde bir kadının kendini kayıp
hissetmesi, gücüyle bağlantısını yitirmesi o kadar kolay ki. Ben kaybolsak da tekrar tekrar kendimizi bulmanın yolculuğunu anlatmaya çalışıyorum aslında. Bu benim de yolculuğum. Ben de bir kadın olarak yolumu kaybedip kaybedip yeniden buluyorum.
ÖA: Göçmen kadınların hikayelerini yazmanın edebiyat dünyasında nasıl bir yeri olduğunu düşünüyorsun? Sence bu tür hikayeler, okuyucular üzerinde nasıl bir etki yaratıyor? Göçmen deneyimlerini anlatmanın, toplumsal farkındalık ve empati açısından nasıl bir rolü var?
B.K: Biz büyük bir göç dalgası yaşadık, yaşıyoruz ama henüz yarattığı etkilerin tümünü konuşabilir halde değiliz. Göçün ailelere nasıl yansıdığını tam olarak bilmiyoruz. Göçerken kariyerini bırakan, hayatını değiştirmek zorunda kalan çok kişinin hikayesini dinleme imkanı buldum. Göçmek bir seçim yapmak demek. Kadınlar özelinde konuşursak göçmen kadınların neler deneyimlediğini çok daha fazla konuşmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu aslında yaşadığımız hayatların iyi yönlerini göz ardı etmek değil, aynı zamanda bu hem yasımızı tutup, hem de minnettar olabilmek. Tek bir duygu yaşamak zorunda değiliz. Hatta yasımızı tutabilir, duygularımızı ağırlayabilirsek, bulunduğumuz yerde keyif alabileceğimiz şeylere de daha fazla açılabileceğimize inanıyorum. Bir duyguyu hissetmeyeyim derken diğerlerini de hissetmemeye başlıyor insan. Yaslarımızı geride bıraktığımız hikayeleri, bazen özlemimizi ( aile, geçmiş, sosyal hayat, Türkiye’de de sahip olduğun güç vs) güvenli alanlarda rahatlıkla konuşabilmeliyiz. Ben bu yüzden bu hikayeleri yazabilmek ve bu hikayeler onları okuyan kadınlar da bir etki bırakıyorsa oturup bunlar üzerine sonra da konuşmak istiyorum. Alan tutan kimliğimle, kadınların önce kendileri, sonra birbirleri ile olan
bağlarını güçlendirmek için destek olmayı amaçlıyorum. Sadece yazmakla ilgili bir süreç de
değil. Bunu podcastler, eğitimler, etkinlikler ile de destekliyorum.
ÖA: Yazma sürecinde sana ilham veren belirli bir yazar veya kültürel miras var mı? Bu kişiler veya kültürler, yazma tarzını nasıl şekillendirdi?
BK: Herkes yaratıcı hayatını farklı formlarda ifade edebilir. Benim yaratıcı hayatımda, yazarak ifade etme yolculuğumda ruhsal annem Clarissa Estes olmuştur. “Kurtlarla Koşan Kadınlar” daki arketipsel yolculuk, yıllardır içinden tekrar tekrar geçtiğim, kitabın sayfalarını her açtığımda, kendimi her kayıp hissettiğimde, olduğum yerden elimin tutulduğunu hissettiğim bir yolculuk. Bu bana şu konuda da umut veriyor. Yıllar önce yazılmış, altmış yayınevi tarafından reddedilmiş bir kitabın, zamanlar ötesini geçip benim elimi tutması demek, benim de yazdıklarımın bir yerlerde bunları duymaya, kendini hatırlamaya ihtiyacı olan bir kadına el uzatabileceği anlamına geliyor. Bana bu umudu aşılayan en önemli isim Clarissa Estes’tir. “Kabilesini Arayan Kadınlar” podcastimi dinleyen kadınlarla birlikte “Kurtlarla Koşan Kadınlar”ı beraber okuduk. İki sene süren bir yolculuktu. Bu kitabın etrafında çok fazla kadınla bir araya geldik. O yüzden en büyük ilhamım odur benim.
ÖA: Şu ana kadar seni en derinden etkileyen hikaye/ler nedir?
BK: Kurtlarla Koşan Kadınlar’ da yer alan “Fok Kadın” ve bir çocuk hikayesi olarak düşünülen “Çirkin Ördek Yavrusu” en sevdiğim masallardan. Çirkin Ördek Yavrusunda aidiyet teması vardır. Ve aidiyet de benim temel meselelerimden biri. Aidiyete ait çok kıymetli şeyler verir. O hikaye tekrar sürümüzü bulma yolunda, yanlış yerde olan birinin ait olduğu sürüyü bulması için ona yola çıkma umudu veren güzel bir masaldır.
“Fok Kadın” ise aslında tam da bizim yaşadığımız bir hikaye. Masal bu ya; bir gün bir fok kadın yeryüzüne çıkıyor ve bir avcı ile tanışıp bir çocuk doğuruyor. Avcı ona yedi yıl sonra tekrar suya geri döneceğine dair söz veriyor. Fakat avcı sözünü yerine getirmiyor ve kadın kendi çocuğu ve ait olduğu dünya arasında bir seçim yapmaya zorlanıyor. En sonunda Fok Kadın çocuğunu bırakıp bu dünyayı terk ediyor ama çocuğuna iki dünyanın da kapılarını
aralıyor. Clarissa Estes şöyle diyor: “ Ruh ile egoyu evlendirdiğimiz bir yer vardır, oradan tin
çocuk doğar”. Öyle bir denge bulmalıyız ki, hem ruhumuzun yaratmayı arzuladığımız şeylere yönelen, kendimize ait bir dünyamız olabilmeli; hem de dış dünyada sağlıklı bir benlik yaratabilmek için egomuzu doğru şekilde besleyebilmeliyiz. Çok zor olsa da ruhumuzu
yaşamaktan vazgeçmemeyi hatırlamamız gerekiyor. Çünkü bir kadın ruh dünyasından yani Fok Kadın gibi o su altından uzak kaldığında derisi kurumaya başlıyor. O kadın kuru bir kadın, katı bir kadın oluyor.
ÖA: Son zamanlarda severek okuduğun yazarlar kimler?
BK: Son zamanlarda çok severek okuduğum yazar ilk kitabı le Pulitzer ödülü de kazanan Jhumpa Lahiri. Yazarın Saçında Gün Işığı kitabını büyülenerek okudum. Lahiri, bana başka bir dilde yazmak konusunda da ilham veren bir isim. Hint asıllı yazar ABD’ de büyüyor, fakat Hindistan kültürünü ve o toprağın insanlarının göç hikayelerini yazıyor. Kocası ile İtalya’ ya taşınıyor ve buraya taşındıktan sonra İtalyanca yazmaya başlıyor. “Roman Stories” adlı öykü kitabında Roma’da geçen göç hikayeleri var. Yazarla ilk olarak ödül aldığı öykü kitabı Dert Yorumcusu’ nda yer alan bir öyküsü ile tanışmıştım. Çocuklarını kaybeden Hint asıllı bir çiftin hikayesini anlatıyordu. Güçlü dili ile hikayelerinde kültürlerarasılığa bolca yer veren bir yazar. Ben de çok severek okuyorum kitaplarını.
Çağdaş yazarlardan ilk aklıma gelen dostum Melisa Kesmez’in öyküleri. Onun öykülerini de çok severek okuyorum.
ÖA: Son olarak önümüzdeki dönem için bizi neler bekliyor? Yolda olan yeni bir roman veya öykü kitabın var mı?
BK: Dünyanın farklı yerlerinde geçen kadın öykülerinden derlediğim öykü kitabını yeni bitirdim. Uzun keyifli bir yazma yolculuğu oldu benim için. Okurlarla buluşmasını heyecanla bekliyorum.
ÖA: Bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederim. Yeni öykü kitabın ve alacağın yeni ödüllerin üzerine tekrar konuşmak dileğiyle.

Köşe Yazıları
Başımız Dik, Kalbimiz Buruk
Cemil Baysal
Futbol bazen sadece skor değildir. Bazen 90 dakika boyunca verdiğiniz mücadele, kupadan daha fazla şey anlatır.
1980’li yıllardan bu yana İsviçre Millî Takımı’nı yakından takip eden biri olarak Kubilay Türkyılmaz’ın formasını giydiği yılları da, Murat Yakın’ın futbolculuk dönemini de izledim. Nice turnuvalar, nice hayal kırıklıkları ve güzel zaferler gördüm. Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki oyun anlayışı, takım ruhu ve büyük rakiplere karşı gösterilen cesaret açısından bu dönem, benim tanıklık ettiğim en özel dönemlerden biri oldu.
İsviçre Millî Takımı’nın turnuvaya vedası da tam böyleydi. Elbette üzüldük. Bir adım daha atılabilirdi, belki yarı final, belki final… Ama bitiş düdüğü çaldığında aklımda kalan ilk şey elenmek olmadı. Bu takımın ortaya koyduğu karakter oldu.
Turnuva başlamadan önce Murat Yakın en çok eleştirilen isimlerden biriydi. Kadro tercihleri sorgulandı, oyun planı tartışıldı. Ama o hiçbir zaman polemiklerin içine girmedi. Cevabını sahada verdi.
Bu takım koştu, mücadele etti, pes etmedi. Kimse tek başına yıldız olmaya çalışmadı. Herkes birbirinin açığını kapattı. Belki de bu turnuvada en çok hoşuma giden buydu.
Granit Xhaka yine gerçek bir kaptan gibi oynadı. Savunmada Akanji güven verdi. Kalede kim oynadıysa üzerine düşeni yaptı. Genç oyuncular ise geleceğe dair umut verdi.
Kupayı kazanamadık. Ama Avrupa’nın en güçlü takımlarından biri olduğumuzu bir kez daha gösterdik. Artık İsviçre’yi kimse “sürpriz takım” diye küçümseyemez.
Murat Yakın da bu takımın değişmesinde önemli pay sahibi. Sadece iyi bir takım kurmadı; oyuncularına özgüven kazandırdı. Büyük rakiplerden çekinmeyen bir Nati izledik. Bana göre Murat Yakın dönemindeki bu takım, İsviçre futbol tarihinin en olgun ve en karakterli takımlarından biri olarak hatırlanacaktır.
Evet, bugün biraz burukuz. Çünkü bu hikâyenin biraz daha devam etmesini isterdik. Ama üzülürken bile gurur duyabiliyorsak, demek ki doğru yoldayız.
Bazen kupayı kaldıran değil, sahadan başı dik ayrılan takım da alkışı hak eder.
Teşekkürler Murat Yakın.
Teşekkürler Nati.
Bu sadece bir veda değil, belki de yeni başarıların başlangıcıdır.
#MuratYakin#schweiz#isviçre#switerland#futbo

Köşe Yazıları
Nazlı Eray’la Gerçek ve Hayal Arasında
Yirmi yıldır neredeyse her yazı Bodrum’da geçiriyorum. Benim için tatil denildiğinde aklıma gelen ilk yer hep Bodrum oluyor. Denizin, güneşin ve hala saklı kalmayı başarabilmiş o güzel köşelerin tadını çıkarıyor; nefis deniz ürünleri ve mezeler eşliğinde tatilin hakkını vermeye çalışıyorum.
Son yıllarda ise Bodrum tatillerime küçük edebiyat ve sanat durakları da eklemeye başladım. Sergileri gezmek, bir söyleşiye katılmak, kitapların ve sanatın çevresinde vakit geçirmek beni en az deniz kadar mutlu ediyor. Bu yüzden Bodrum’a gelir gelmez kitap dostlarımdan bilgi aldım, biraz da Instagram’da gezindim ve kendime ziyaret edebileceğim sergilerden, söyleşilerden ve edebiyat buluşmalarından oluşan küçük bir liste hazırladım.
Karşıma çıkan ilk etkinlik, Bodrum’un yeni sanat mekanlarından Inspera Mini Sahne’de gerçekleşecek Nazlı Eray buluşması oldu. Kısmet adeta ayağıma geldi.
Yurt dışında yaşamaya başlayınca yazarlarla bir araya gelebileceğimiz etkinlikler insanın gözünde çok daha değerli hale geliyor. Bir yazarı dinleyebilmek, kitabının hikayesini kendi sesinden duyabilmek ve aynı salonda başka okurlarla buluşabilmek büyük bir ayrıcalık gibi geliyor. Bunu benim gibi göçmen kuşlar sanırım çok daha iyi anlayacaktır.
Nazlı Eray’ın kalemiyle tanışmam ise çok eskiye dayanmıyor. Canım kitap kulübüm @gocmenkitapseverler ‘in kurucularından sevgili Melis Uluğtekin’in önerisiyle Orphee’yi almıştım. Melis, “Nazlı Eray, büyülü gerçekçiliğin Türkiye’deki en önemli isimlerinden biri ve bu kitap da muhakkak okunması gereken kült bir eser,” demişti. Kitabı okuduğumda gerçekten çok etkilenmiş, ardından yazarla ilgili küçük bir araştırma da yapmıştım.
Nazlı Eray Ankara’da doğmuş olsa da çocukluğu ve gençliği İstanbul’da geçmiş. Daha sonra bir gece treniyle Ankara’ya geliyor ve kendi anlatımıyla, geliş o geliş… Yıllarca Ankara’dan ayrılamıyor. Şehri ilk gördüğünde “İnsanlar burada nasıl yaşıyor?” diye düşünse de zamanla Ankara onun için bir tür hangara dönüşüyor. İnsanlarıyla, anılarıyla ve sokaklarıyla ona durmadan malzeme taşıyan büyük bir hikaye deposu oluyor. Yaklaşık beş yıl önce ise Ankara’dan ayrılarak Bodrum’a yerleşiyor.
Nazlı Eray’ın Edebiyat Evreni
Büyülü gerçekçiliğin Türk edebiyatındaki en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Nazlı Eray, öykü ve romanlarında gerçekle gerçek dışını öylesine ustalıkla iç içe geçiriyor ki okurken kendinizi “Böyle bir şey olur mu?” diye sorgularken bulmuyorsunuz. Tam tersine, o dünyanın kurallarını hemen kabul ediyor ve yazarın peşine takılıyorsunuz.
Edebiyat yolculuğuna öyküyle başlayan Nazlı Eray’ın kırkı aşkın basılmış eseri bulunuyor. İlk öyküsünü, Mösyö Hristo’yu henüz on altı yaşındayken yazıyor. Gençlik yıllarında Sait Faik Hikaye Armağanı’na birkaç kez başvuruyor ancak ödülü alamıyor. Jüriden bir tanıdığı bir gün ona, “Boşuna uğraşma, jüride enişten var; bu ödülü sana hiçbir zaman vermezler,” diyor. Günümüz Türkiye’sini düşününce insan bu hikayeye gülümsemeden edemiyor; şimdi olsa belki tam tersi yaşanırdı.
Nazlı Eray uzun yıllar boyunca Varlık dergisinde ve Cumhuriyet, Güneş, Radikal ile Akşam gazetelerinde yazmış; edebiyatın yanında siyasetle de aktif biçimde ilgilenmiş bir isim.
Yazarlığıyla ilgili anlattığı ayrıntılar ise en az kitapları kadar ilgi çekici. Örneğin özel bir yazı odası ya da yazı masası olmadığını söylüyor. Buna karşılık çok güzel kalemleri olduğunu özellikle vurguluyor. Belli ki bazı yazarların ihtiyacı büyük masalar ve düzenli odalarken, bazılarına yalnızca iyi bir kalem ve sınır tanımayan bir hayal gücü yetiyor.
“Yazarken insanları mutlu etmek istiyorum. Bir aydın olarak da elimden geleni yapıyorum,” diyen Nazlı Eray’ın edebiyata bakışında da bu iyimserlik ve sorumluluk duygusu hissediliyor.
Olmayanın Güncesi
Inspera’da Bodrum Nazlı Eray Okurları Grubu tarafından düzenlenen, Ceyda Yılmaz’ın moderatörlüğünde gerçekleşen etkinlikte Nazlı Eray, son kitabı Olmayanın Güncesi’nin doğuş hikayesini anlattı. Kitabın nasıl ortaya çıktığını, karakterlerini ve yazma sürecinde zihninde açılan kapıları dinlemek, kitabın dünyasına daha okumadan yaklaşmamı sağladı.
Olmayanın Güncesi’nin merkezinde kader var. Roman, adeta Kader Örümceği’nin ördüğü görünmez ağlarla ilerliyor.
Nazlı Eray, kitabın adından söz ederken anılara dikkat çekiyor. Yaşadığımızı sandığımız şeyler gerçekten yaşandı mı? Yoksa bazı anıları sonradan biz mi yarattık? Hafızamız bize ne kadar doğruyu anlatıyor? Olmayanın güncesi, belki de belleğin ve zihnin bize oynadığı oyunların bir yansıması.
Kitap, tam anlamıyla bir Nazlı Eray evreni. Okur, büyülü rüyaların rengarenk karnavalına davet ediliyor. Büyülü gerçekçiliğin kraliçesi bu kez gerçek bir kara büyüyü bozdurmaya çalışıyor; bunun için zamanda ve mekanda yolculuklara çıkıyor.
Toplu iğneler saplanmış bir voodoo bebeğinin peşinde ilerlerken Padişah Deli İbrahim’in Cinci Hoca’sından John F. Kennedy’ye, Nikola Tesla’dan Roman Polanski’ye kadar pek çok isim bu tuhaf ve büyüleyici dünyada bir resmigeçit yapıyor. Bazen üç dakikada üç yıl geçiyor, bazen zaman olduğu yerde duruyor. Nazlı Eray ise bütün bu yolculuk boyunca zamanı, belleği ve kaderi sorguluyor.
Bu macerada ona Kader Örümceği, Pişmiş Kelle ve gerçek ile hayal arasındaki sınırları durmadan ihlal eden birbirinden ilginç karakterler eşlik ediyor.
Inspera’daki buluşmadan çıktığımda kendimi gerçekle hayalin birbirine karıştığı, zamanı ve kaderi yeniden düşündüren tuhaf ama çok keyifli bir yolculuktan dönmüş gibi hissettim.
Bodrum’a bu kez yalnızca denizin, güneşin değil, Nazlı Eray’ın rengarenk dünyasının da tadı karıştı. Tatilime eklediğim bu ilk edebiyat durağı, bana yine aynı şeyi hatırlattı: Bazen bir şehri asıl unutulmaz kılan, hiç planlamadığınız anda karşınıza çıkan hikayelerdir.





Köşe Yazıları
Doğanın Ruhunu Ne Kadar Hissedebiliyoruz?
Başımı gökyüzüne doğru kaldırdığımda anaç şefkatiyle beni adeta kucaklayan yeşil dallarını görüyorum. Haziran’ın ilk günlerinde erkenden bastırmış yaz sıcağından odamın balkonunun gölgesine sığınınca bu heybetli dostla karşılaşmak ne ferahlatıcı!
Onun Fethiye civarında sık görülen “kızılçam”lardan biri olduğunu tahmin ediyorum. İsmi çok da önemli değil aslında, tatil beldesinde kaldığım tüm hafta boyunca benden cömertçe gölgesini esirgemeyen bu dev çam ağacının, terastan gökyüzüne her baktığımda beni sarmaladığını bilmek, adeta ‘Ben buradayım, merak etme!’ diye fısıldayan varlığını hissetmek, gölgesinde kitap okuyup uyuklamak, şaşırtıcı derecede huzur veriyor.
Tatilin son günü “Bir daha gelirsem yine senin dallarına yakın hissedeceğim bir odada kalacağım” diye fısıldıyorum ben de ona. Beni anladığını ve hissettiğini bilerek ayrılıyorum oradan.
Ağaçların Gizli Yaşamı
Ağaçların birer ruhu olduğuna inanır mısınız? Yoksa “Bunlar benim için fazla spritüel, ben bilimden şaşmam” mı derdiniz? Cevabınız hangi yönde olursa olsun Peter Wohlleben’in “Ağaçların Gizli Yaşamı” isimli kitabını okumanızı öneririm. Ormancılığa yıllarını vermiş olan Wohlleben’in ağaçlara olan tutkusu, daha ilk sayfayı çevirdiğiniz andan itibaren kendini hissettiriyor. Wohlleben, yaptığı çalışmalarda ağaçların acıyı hissedebildiğini, hafızaları olduğunu, hatta-hepimize şaşırtıcı gelse de- çocuklarıyla beraber yaşayan ebeveynler olduklarını tecrübe etmiş. Bütün bu mucizevi bilgileri paylaştığı kitabını okuduktan sonra benim için zaten etkileyici olan ağaçlar, büyüleyici varlıklar haline geldiler.
Kitabın ardından dinlediğim, kitapla aynı isimdeki podcast’de, Deniz Yüce Başarır ve bölümün sürpriz konuğu, Eczacılık Fakültesi ve ilaç sektöründen arkadaşım Pelin’in ağaçlar üzerine yaptıkları sohbet ise tadına doyulmayacak bir bilgi ve ilham kaynağı oldu benim için.
Hiçbir Şey Tesadüf Değil
Yaşadığımız deneyimlerin hayatımızın içinde aniden yer bulmaları da, zamanlamaları da tesadüf olmuyor. Tatile geldiğim yazın bu ilk günlerinde, odamın balkonunu kucaklayan dev çam ağacının gölgesinde okumayı seçtiğim kitabın da tesadüf olmadığını düşünüyorum. Üyesi olduğum, bana ilham verip ufkumu açan Kelime Gezginleri Edebiyat Kulübü sayesinde tanıştığım yazar Gamze Güller’in “En Çok Onu Sevdim-Dokunulmamış Her Şey” isimli şahane romanını okurken, bir yandan da tepemdeki heybetli dostuma dalıp gidiyorum.
Kitapta, zamanın, eşyanın ve doğanın ruhunu hissetmeye çalışan başkahraman Asuman, taşındığı eski ev ile kuvvetli bir bağ kurar. Her metrekareden gökyüzüne yükselen beton kulelere mesafeli duran, anısı ve hafızası olan binalara, yok olmakta olan ağaçlara kendini yakın hisseden Asuman için ev, zamanla, adeta yaşayan bir varlık haline gelir. O, eve iyi davrandıkça, ev de ona kucak açar, iyi davranır. Sabah güneşinin salonda ilerleyişini izler, mutfak tezgahının mermer dokusunu hisseder, borulardan gelen seslere alışır. En çok da pencere önündeki, dalları salona uzanan erik ağacına odaklanır; ağacın dallarına tüneyen kuşların farklı saatlerdeki ötüşlerini bile ayırt etmeye başlar. Apartmandakiler dairelere uzanan dallarını kesmeye karar verdiklerinde erik ağacının iç yakan çığlıklarını sadece Asuman duyar. Onun acısını derisinin altında hisseder. Kolsuz kanatsız haliyle erik ağacı o eski erik ağacı değildir artık. Kuşların da sesi kesilir. Asuman için apartman öksüz kalmıştır.
Edebiyat ve Kadim Bilgi
Edebiyatı bunun için seviyorum! İnsanlık tarihinde var olan hemen hemen her duygunun, her bilginin edebiyatta etkileyici bir yansımasını görmemiz mümkün.
Yüzyıllardır birçok kültür, din ve felsefi gelenek, yalnızca insanların değil, hayvanların, bitkilerin, dağların, nehirlerin, taşların ve hatta tüm evrenin bir tür ruha sahip olduğunu ileri sürer.
Animizm anlayışına göre evrende tamamen cansız hiçbir şey yokken, Şamanik geleneklerde her ağacın, her hayvanın, her dağın bir ruhu olduğuna inanılır.
Doğu’nun büyük öğretilerinde de benzer izler görmek mümkündür. Hindu düşüncesinde tüm varlığın özünde aynı ilahi kaynağın bulunduğu söylenir. Bir insanla bir ağacı, bir kuşla bir nehri birbirinden tamamen ayrı görmek bir yanılsamadır.
Tasavvufun derinliklerine indiğimizde de benzer bilgiyle karşılaşırız. Vahdet-i Vücud öğretisine göre tüm varlık ilahi bir hakikatin tezahürüdür. Bir kuşun ötüşünde, akan suyun sesinde veya rüzgârın uğultusunda ilahi bir nefes hissedilir.
Doğaya ruh atfetmek bu kadar eski ve yaygın bir gelenekken, edebiyatçılar da sadece doğanın değil, eşyaların bile insanların duygularını, anılarını ve zamanın izlerini taşıdıklarını hissedip, eserlerine yansıtırlar.
Örneğin Türk Edebiyatı’nın en büyük isimlerinden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde saatler, mobilyalar ve eski eşyalar adeta canlıdır. Evler, yaşayan hafıza mekânlarıdır.
Tanpınar’ın en sevdiğim eseri “Huzur”da Mümtaz, eski İstanbul evlerine ve eşyalara baktığında yalnızca onları görmez; o nesnelerin içinde geçmiş kuşakların hayatlarını da hisseder.
Özellikle “Mahur Beste” ve “Sahnenin Dışındakiler”de eski konaklar, geçmiş zamanın somutlaşmış hali olarak karşımıza çıkarlar.
Hayatlarımızın içindeki kullandığımız eşyalar da adeta geçmiş ile bugün arasında bir köprü görevi görmez mi? Örneğin bir masa, kimbilir etrafında yapılmış hangi sohbetlerin, yaşanmış hangi sevinçlerin ve kayıpların tanığıdır! Onları zamanın hafızanın ve yok olmuş hayatların şahitleri olarak görmemek ve dile gelip konuşsalar kimbilir neler anlatırlardı diye düşünmemek elde değil.
Nitekim son aylarda okuduğum kitaplarda, bitkilerin veya cansız varlıkların ağzından anlatılmış hikayeler karşıma çıkıyor ve anlatım güçleriyle beni kalbimden vuruyorlar.
Clara Dupont-Monod’un “Taşların Anlattığı” kitabında anlatıcı, yıllarca ailenin her duygusuna tanık olmuş avludaki kızıl taşlar.
Angola’lı yazar José Eduardo Agualusa’nın romanı “Bukalemunlar Kitabı”nda anlatıcı, etkileyici bir geko.
Elif Şafak’ın “Kayıp Ağaçlar Adası”nda ise zaman zaman hikayeyi incir ağacının ağzından dinliyoruz. Bana göre hikayenin en dokunaklı yerleri de ağacın duygularına ve yaşanmışlıklarına tanık olduğumuz bu bölümler.
Teknolojinin hızlandığı, maneviyatın hayatımızdan gittikçe uzaklaştığı bu çağda, kadim bilgeliğin sesine, kadim bilgeliği yaşatan, eşyanın, doğanın ve tüm varlığın bir ruh taşıdığını hatırlatan edebi eserlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var galiba. Duyarlı ve derin yazarların sayısı arttıkça- ne sevindirici bir durum ki- insanın doğa ile ilişkisi de edebiyatta daha fazla yer almaya başladı. Bir doğasever ve edebiyatsever olarak, insan ile tabiat arasındaki bağı yeniden kuran bu eserlerin gelecekte edebiyatta daha fazla yer bulacağına inanıyor ve bu fikre umutla sarılıyorum.
-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


