Köşe Yazıları
İLHAM VEREN HİKAYELER: Fuat Sevimay
İlham veren kişilerle yaptığım röportajlarda bugünkü konuğum benim için yeri çok ayrı olan bir isim, Yazar-Çevirmen Fuat Sevimay.
Fuat, bana ilham veren bir yazar, ama aynı zamanda da Kadıköy Anadolu Lisesi’nden arkadaşım ve okulumuzun gururu. Yazarlık yolculuğunda attığı emin adımlar, artarak sürdürdüğü başarıları tam bir esin kaynağı. Çeşitli dergilerde yayımlanan öykülerini derlediği Ara Nağme kitabı 2014 Orhan Kemal Öykü Ödülü’ne layık görüldü. Haydar Paşa’nın Evi isimli çocuk kitabı Ankara Mimarlar Odası Kent Öyküleri Yarışması’nda birincilik alırken, Kapalıçarşı adlı romanı ise Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışması’nda ödül kazandı. Ayrıca Kadıköy Anadolu Lisesi tarafından 2015 yılında Kristal Martı ödülüne layık görüldü. Başarılı yazarlık kariyerinin yanısıra aynı zamanda çok değerli eserlere imzasını atmış bir çevirmen Fuat Sevimay. İngilizce’den James Joyce, Henry James ve Oscar Wilde, İtalyanca’dan Luigi Pirandello ve Italo Svevo eserlerinin çevirilerini gerçekleştirdi. Literature Ireland ve Trinity Colleqe’in desteği ve kazandığı bursla Dublin’de James Joyce’un Finnegans Wake eserinin çevirisi üzerine çalıştı ve eser 2016’da Finnegan Uyanması adıyla yayımlanarak 2017 Talât Sait Halman Çeviri Ödülü’ne layık görüldü.
Fuat Sevimay’ın bendeki yeri çok ayrı çünkü kitap yazmaya karar verdiğimde ilk danıştığım ve bittiğinde de ilk okuttuğum, yapıcı yorumlarını aldığım, bana “devam et” onayını veren kişi. Köşemde konuğum olması benim için büyük onur.
Fuat, hoşgeldin. Yazar kimliğinle ilgili sorularıma başlamadan önce genel olarak Fuat’ı neler düşündürür, endişelendirir, neler sevindirip, mutlu eder diye sormak istiyorum sana.
Belki çok klişe olacak ama memleket haline, dünya haline endişelenip üzülüyorum. Siyasi bir şey de söylemek istemiyorum, bir de son kitabım Bata Çıka devlet mevzularına kaydığı için hiç oralardan konuşmak istemiyorum ama hakikaten artık şaşkınlık içindeyiz ya da şaşırmamayı öğrendik-ki o da en kötüsü. İster İsrail, ister İran de, ister Türkiye’de yaşananlar, ister Amerika’da yaşananlar de, her yere baktığımızda aslında bunun bir gerilimin sonucu olduğunu görüyoruz. Bir yandan korkunç bir emperyalizm ve kapitalizm yıllardır, 2. Dünya Savaşı’ndan beri dünyaya hakim. Diğer taraftan insanlığın büyük itirazları ve gerginliği var. Dünya siyasi açıdan saçma sapan bir tıkanma haline gelmiş durumda, faşizm üstümüze çörekleniyor. Geçen gün bambaşka bir konuda bir makale yazdım ve bir anda şunu deme ihtiyacı hissettim: “Batı Yakası’nda yeni hiçbir şey yok”. Tıpkı romandaki gibi hiçbir şey değişmiyor dünyada. Ama hemen arkasından aynı makalede “Batı Yakası’nda değişen çok şey var” diye de ekledim. Yeni çok şey var çünkü sürekli bir sürü mecradan, insandan ve toplumdan çok güçlü itirazlar geliyor. İnsanın bu çalkantısına hem şaşırıyor, hem şaşırmıyorum. Bunlar üzüyor ve anlatırken artık yoruyor.
Neye sevindim, bugün hava güzel, denize girdim. (gülüyor) Artık kişisel tavrım şöyle: örneğin deniz çarşaf gibiyse ne güzel diyor, seviniyorum.
Seni o kadar iyi anlıyorum ki. Umarım ülkemiz için de, dünya için de olumlu şeyler görelim.
İnşallah, ben umutluyum. Ancak sanki iki ileri, bir geri gidiyoruz gibi. Şu an herhalde bir gerideyiz, hatta belki iki, belki üç oldu. Fazla geri gittik, sıkışan kaplar kanunu gibi; bu kadar gerilim bir şekilde patlıyor, işte o zamanları yaşıyoruz.
Dünya da öyle, hep şunu diyorum: bazen Bata Çıka için söyleşilerde distopya mı diye soruyorlar. Gerçek dünyada olacak şey mi bu diyorlar. Ya diyorum, arkadaşlar, şu an dünyanın en büyük gücünü bir soytarı yönetiyor. Sadece liderlerden bahsetmiyorum aslında. Egemen erkte de olağanüstü sıkışan bir hikaye var ve böyle soytarılar- soytarı olduğunu bilen, tepeden tırnağa takım elbise gibi giyinmiş tipler- her yerde, ABD’de, Türkiye’de, İtalya’da , Almanya’da. İlla ki siyasal liderlerden bahsetmiyorum bu arada, iş hayatında da aynı durum. Böyle bir yere vardık. Ama aynı şeyi tekrar edeceğim, bunun karşısında insanlar “of be, yeter artık” demek veya sessiz kalmak yerine sokağa dökülüyorlar. ABD’de olsun, İngiltere’de olsun, Sırbistan’da olsun, Gazze için gösteriler düzenliyorlar. O itirazlar çok canlılığı koruyor. Bakalım ne olacak. Bu şekilde düşünmekte fayda var. Biz de öyle doğru tarafta-en azından durmaya- devam edeceğiz.
Aslında Bata Çıka’ya daha sonra gelecektim ama sen bahsetmiş oldun. Ben çok beğendim kitabını. Kısacık bir romanda gerçekten çok güncel konulara değinmişsin ve bunu da bağırmadan yapmışsın. Bence de distopya değil, günümüzün gerçeği aslında. Ayrıca sanırım planlı bir durum da değil ama Türkiye’de gündemin çok canlı olduğu bir sırada kitabın çıkması çok manidar olmadı mı sence de?
Çok oldu, hatta yayınevi ile de bunu konuştuk. Bu benim altı, yedi yıldır kafamda olan bir hikayeydi, zamanını bekliyordu. Bu bir Türkiye romanı değil bir kere, onu net olarak söylemem lazım. O gemi İstanbul Limanı’ndan çıkmış bir gemi olabileceği gibi, Marsilya Limanı’ndan çıkmış bir gemi de olabilir. Ya da Tokyo’dan cıkmış da olabilir. Bu bir dünya romanı. O gemi aslında her ülkenin gemisi olabilir. Fakat dünyadaki bu sıkışma 30 yıldır var ve bu sıkışma ile birlikte vatandaş nezdinde devletin ne ifade ettiğini, iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğunu kafamda döndürüyordum. Fakat yazım süreci tabi ki geçen sene, yani 2024’te yazdım. Bittiği zaman da, yani 2024 sonları gibi, yayınevine gönderdim, editörlük süreci vs derken Mart’ta yayınlanması planlandı. Ancak Türkiye’de malum süreçler olunca yayınevi “Bekleyelim mi?” diye sordu. Beklemeye hiç gerek yok dedim. Bir de gündem de çok uygun. Bazıları “Bunları gördünüz de mi yazdınız” diye de soruyor. Yok canım, kahin olmaya gerek yok, şu tarihte şu oldu, bu oldu falan diye düşünmeye de gerek yok. Hatta şuradan örnek vereyim Meltem; mesela Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar, dev bir roman bence.
Benim de çok sevdiğim bir romandır, müthiş!
O romanla ilgili onu bir yerlerde anlatırken ben hep şunu derim, bu bir Osmanlı Cumhuriyet kırılması ve oradaki bizim kimlik meselemizdir. Fakat her zaman şunu da eklerim: bu romanı bu toprakların, bu coğrafyanın, Türkiye’nin romanı olarak okumamıza gerek yok. Dünyanın hangi zaman diliminde, nerede bir büyük kırılım varsa, Saatleri Ayarlama Enstitüsü onun da romanı olabilir. Yani Ekim Devrimi’nin de, Fransız Devrimi’nin de romanı olabilir. Devrim olmasına da gerek yok. Herhangi bir toplumda insanların alışageldiği bir kimlikten bambaşka bir kimliğe geçişini, olumlu ve olumsuz yanlarıyla, güzellikleriyle, çağdaşlığıyla ama bir yandan da “Ne oluyor arkadaş ya” sorusuyla yaşanan herşeyi anlatır aslında Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Bata Çıka ile kıyaslamıyorum aman yanlış anlaşılmasın. Belki başka bir romandan da örnek verebilirim, ama bir romanın karakterlerinin de, çatışmasının da, çelişkisinin de, dönüşümünün de doğru bir yere oturması lazım. Ben bunları yapmaya çalışıyorum. Fakat genelde gözardı edilen veya ıskalanan “mekan” gibi bir mevzu daha var, ben buna çok kafa yorduğum için iyi yaptığımı düşünüyorum-ukalalık gibi olmasın ama (gülüyor).
Nedir o?
“Ritm” meselesi. Romanda da, öyküde de ritm meselesi. Ritm meselesi deyince sanki işte sözcüklerden ritm duyacağız gibi algılanır ama hiç alakası yok aslında.
Akış mı?
Akış, evet. Yani olayın duygusuna göre cümlelerin sözcüklerin yapısı. Olayın duygusuna göre diyalog mu, eylem cümlesi mi seçtin vs gibi. Bazen yekpare blok cümleler, sonra böyle daha atağa geçen cümleler gibi. Ders gibi olmasın ama bu ritm meselesine kafa yoruyorum ben ve mümkün mertebe metnime de yansıtmaya çalışıyorum. Bu sadece edebiyatta olan bir şey değil, mesela iyi bir tiyatro eserinde de aynı durum vardır. İşte bir olay akar, bu Ahmetmiş, bu Ayşeymiş, işte şöyle bir mesele var, dekor şöyleymiş, araya “es”ler verilir. Bu da ritmdir aslında. Bu, okura tamamen bir düşünme alanı sağlar. Aynı şey sinemada da vardır. Edebiyatta da uygulanan bir şeydir bu. Bunu da elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum. Ama bunlar dediğim gibi edebiyatın unsurları.
Onun dışında bir de her romanın bir “merkez” derdi vardır, işte Bata Çıka’nın derdi devlet-vatandaş ilişkisi. İşte bir önceki kitabım Aziz Nikola’nın derdi “kimlik” meselesiydi. Neyiz, ne olduk, ya da ne olmadık ve neden olmadık gibi…İşte Kapalıçarşı’nın meselesi “mekan”dı. E, Bendeniz James Joyce’un derdi zaten James Joyce, Anarşik’in meselesi “sistem”. Aslında her romanda bir yandan o edebi unsurla birlikte, bir de merkez dert var. Tabi ki hepsinin bir “bunu irdelemek, ya da derinleştirmek istiyorum” dediği bir derdi var.
Bata Çıka ile ilgili olarak sen şimdi bahsedince aklıma geldi. Orada bir de değişik bir tarz denemişsin galiba- ya da ben kaçırmış olabilirim önceki kitaplarında belki. Karakterlerin diyaloglarının arasına bir üçüncü ses giriyor, yazarın sesi gibi de sanki ama değil. Mesela Çarkçıbaşı bir şey söylüyor, bu ses onu eleştiriyor. Bu, ilk defa denediğin bir tarz mı?
Meltem, bunu Aziz Nikola’da yapmaya başladım. Çok sevdim ve Bata Çıka’da da sürdürüyorum. Bu benim keşfettiğim bir alan değil ama yenilikçi bir üslup. Yani çok da fazla kullanılan bir üslup değil. Şundan dolayı; diyelim yazmaya başladık, öyküler falan yazıyoruz. Yol almaya başlamış kişilerden “ben anlatıcı”, “tanrı anlatıcı”, “sen anlatıcı” diye duyarız. Bunların hepsi çok güzel. Bir zaman sonra şunu farkettim, tam da senin farkettiğin gibi, mesela ikimiz şu anda konuşuyoruz ya, Meltem soru sordu, dedi ki “Fuat, bunu neden yapıyorsun”. Sonra tırnak içinde olmayan bir yorum geliyor. O Meltem’e de ait olabilir, Fuat’a da ait olabilir, okura da ait olabilir.
Sanki bir üçüncü kişi izliyor gibi, değil mi?
Evet üçüncü kişi. Tam ense kökünden izleyen, olaya o anda şahit olan, sanki o da bizle beraber anlıyormuş gibi, bazen de itirazları olan bir kişi. O gelen soruya -yani yanlış anlama akış şu anda öyle geldiği için (gülüyor)- “Meltem dur ya şimdi, bu sorulacak soru mu” diyen, anlatabiliyor muyum? Ya da “Çok güzel sordun, ben de onu çok merak ediyordum” gibi. Yani onu Fuat söylemiyor, tam da bir üçüncü göz; hani sinemada, tiyatroda artık olmaz ama eski meddah anlatılarında biri bir şey anlatır, örneğin kahvede karşısındaki tipler de şöyle der “Güzel anlattı değil mi, ben de beğendim”. Sanki olaya dahil olan bir üçüncü göz var, anlatıcı olan bir üçüncü göz.
Ayrıca bir işlevi daha var ve buna bayılıyorum.
Hangi işlev acaba?
Hani diyalogların dışında iç monolog vardır ya, “Meltem bunları bunları düşünüyor, Fuat bunları, bunları düşünüyor” şeklinde. Bir de şu vardır; hani demin hayat gibi olmalı demiştim, işte tam buna uydu şimdi. Diyaloğun içinde sen bir şey sorarsın, ben ona ağzımdan dökülen bir cevap veririm, ancak bir de zihnimden geçenler vardır.
İç ses değil mi? Derinlerdeki o iç ses.
İç ses. Ya da iki kişi konuşurken benim, mekandaki üçüncü kişi olarak çıkan sesim olabilir. İşte bunları yansıtabilmek adına Aziz Nikola’da yapmaya baslamıştım bunu. Çünkü Aziz Nikola bir yandan da bir yol hikayesi. Yani tarihin içinde Türkiye’den, Akdeniz’den başlayıp Yunanistan, İtalya, Finlandiya’ya varana kadar coğrafyanın içinde bir yol hikayesi. Ve tüm bu yol hikayesinin içinde arkeolog Aziz’le, Noel Baba Santa Nikola’nın sanki hep yanında, ense köklerinde, onların da tam olarak farkında olmadıkları biri anlatıyor sürekli. Doğrudan düşünen, “Şimdi gemilerde şunu yapıyorlar…” şeklinde. O düşünceyi aktarması açısından da, hayatın tam da seyircisi olması açısından da bu anlatı şeklini çok sevdim. Herhalde başka romanlarda da yaparım çünkü çok işe yarıyor. Bazıları da sevmiyor. Diğeri çok daha kolay okura geçmesi açısından. Okur şöyle diyebiliyor; “Haa, Ayşe şunu dedi, Ahmet şöyle cevap verdi”, tamam bitti gitti. Bu ise, biraz kafa karıştırıcı. Ancak birçok dost okura, ilk elden okuyan kişilere sorduğumda çok güzel görüşler geldi, o yüzden bunda ısrar edeceğim.
Bana da çok güzel geldi. Dinamiklik katmış romana. Dediğin gibi bazen bir tını hissediyorsun karakterlerden birinde, örneğin diyelim ki o anda biraz ukalaca geliyor bir karakterin diğer karaktere söylediği, ve o anda okuyucunun aklından geçiyor bu. Bir sonraki paragrafta o üçüncü sesten onu duymak, “Evet ya, bak ben de öyle düşünmüş, böyle hissetmiştim” dedirtiyor.
Evet, çünkü karşısındaki olsa onu öyle diyecek. Zihinlerde akıyor ama diyemiyor. Yıllardır anlattığım, çevirmeni olduğum James Joyce her bölümde farklı üslup dener ve bunu müthiş bir şekilde izah eder. Der ki: “Bir üslupla anlatsam diğer hepsini ıskalamış olurum”. Hayatımız öyle değil. Sen farklısın, ben farklıyım. Diyelim Meltem’in üslubuyla anlatır, ama ee Fuat var, Fatma var. Onların üslupları da var. Kişileri geçtim, Meltem’in saat 6’sıyla, 9’u aynı değil. O yüzden aslında duygularımız nasıl dalgalıysa, o anlatı üslubunun da değişmesi doğal. Uykuya dalarkenki bir karakterin anlatısıyla, başka bir duygudaki karakterin anlatısı tabi ki aynı olamaz, olmamalı. Diğeri kolay, çünkü diğeri cepte. Daha çok satılır, daha kolay okunur, var öyle romanlar. Ben hiç de hazzetmiyorum. Malesef sakıza dönmüş, klişeye dönmüş şeyler haline geliyor. Ama böyle yenilikçi farklı şeyleri deneyen metinleri çok seviyorum. Ben de kıyısında dolaşmaya çalışıyorum, o yüzden bunu yakalayıp da “Evet ya, bu çok tatlı niye böyle yapmayayım ki?” dediğimde öyle yazmaktan hiç sakınmıyorum.
Genel olarak yeni bir romana nasıl hazırlanırsın? Biraz paylaşır mısın?
Ben bütün bir taslağı kafamda hazırlayıp bitirmek istiyorum. Orada karakterleri çok iyi tanıyıp, neden öyle davrandıklarını, o bolümde neden farklı davranacaklarını, mekanda neler kullanacağımı, olayın nereye gideceğini bitirip, sonra yazmaya girişiyorum. Sonra da o yazma süreci kısa sürüyor aslında bende. Fakat bu böyle bir Allah’ın emri, Fuat mevzuyu çözmüş gibi bir durum değil tabi (gülüyor). Mesela çok sevdiğim bir yazar arkadaşım var, o tam tersini yapıyor. Kafasında kabaca karakterler, olayın akışı iyi kötü belirgin oluyor ama herhangi bir taslak olmadan. Yazıyor, yazıyor, sonra onun içinden çok tatlı bir bütün çıkartıyor. Romanlarını da çok seviyorum. Bir başkası da başka türlü yapıyor, o yüzden bunun bir kuralı da yok aslında. Tıpkı hayatta herhangi bir işte olduğu gibi. Hani ögretmenizdir örneğin, bir öğretmen böyle anlatırken, diğeri farklı şekilde anlatır. Kendimizi tanımak gibi yaklaşmak lazım bu üslup konusuna da. Ben bir muhendis veya bir mimar gibi önce kurayım, sonra kafam rahat gitsin ve ne olacağına dair aklım karışmasın istiyorum, bunu seviyorum.
Onun dışında biraz önce Bata Çıka ya da başka romanı için söylediğim gibi, bende niyet ettim Allah rızası için bir roman yazayım gibi bir durum olmuyor. Hani en başta bahsetmiştim ya, yazmak “Ben de sanatçı olacağım, ben de yazar olacağım” demek için değildir. Ben mutlu olayım, oturup bir roman yazayım diye yazılmaz. Aslında toplumla bir şeyi paylaşıyoruz, toplumda bir tartışmayı açıyoruz ve bunun da aslında çok uzun zaman insanın kafasında dolaşması gerektiğini düşünüyorum. O yüzden bir romanı yazmadan önce, örneğin Bata Çıka için diyelim , devlet nedir, vatandaş nedir, insanların nezdinde toplumun nezdinde devlet neyi temsil eder diye kafamda gezdiriyorum. Bunun okumalarını yapıyorum. Tamamen kuramsal okumalardan bahsediyorum. Ya da konu kimlik meselesi ise, hangi romandan ne alabilirim diyorum. Benim kimliğe bakışım ne, ya da başka yazarların, başka insanların -yazar ve sanatçı olmasına da gerek yok-görüşleri nedir. Bütün bunlar dolaşıyor aslında kafamda. Hazırlık dediğimiz biraz da bu mevzu. Altıncı roman oldu bu şekilde, yedinciyi de yazdım hazır şu anda, iki-üç tane daha yazdım kafamda taslakları hazır şu anda.
Şu soru çok gelir, benim sevmediğim sorulardan biridir. “Bunu ne kadar zamanda yazdınız, ne kadar zamanda çevirdiniz?” De ki 5 ayda, de ki 5 yılda yazdım. Ne çıktığı önemlidir. Yazma ile ilgili sanki mutlak bir süresi varmış gibi bir algı olabiliyor. Mesai gibi tıpkı, sabah 9’da gittim, akşam 6’da çıktım şeklinde. Yazmak dediğimiz eylem klavye başındaki mesele değil, klavye işin sadece yüzde 10’u. Hani 11 değil, buna eminim, en azından kendi deneyimimden. Asıl yüzde 90’ı kafada hazırlama. Ya da bitirip metnin içinden çıktıktan sonra, bütün o düzeltmeler ve “Bunu yapmak istiyordum ama bu olmamış, bu karakteri şöyle mi yapsam” demeler vs vs. O yüzden aslında bir romanla siz yaşamıyorsanız, o karakterlerle, o sorunla kafanızda yaşamıyorsanız, “Heves ettim, ne zamandır da yazmadım, herkes yazıyor. Ben de yazdım” şeklinde olmuyor. Sizin gerçekten o konuya, o dert edindiğiniz şeye çok duyarlı olmanız lazım. Duyarlı olduğunuz şeyi kafanızda gezdirmeniz, notlar almanız lazım. Oradan sonra siz bu emeği verirseniz ilham geliyor. İlham dediğimiz şey, o fikir, eğer kendinizi hazırladıysanız geliyor. Yok hazırlamadıysanız, ya bir roman yazayım, bir öykü yazayım şeklinde olmuyor. O zaman herkesin yazdığı gibi tekrar eden şeyler çıkıyor. Hani Nazım Hikmet der ya “Yetmişinde bile, mesela zeytin dikeceksin…..” , gerçekten dert edinerek, gerçekten doğru ve önemli bir şey yaptığınızı düşünerek girmemiz lazım konuya. Benim hazırlığım kendimce böyle.
Bir de seninle ilgili ben şunu merak ediyorum: kendini anlattığın eski röportajlarında bahsettiğin bir şey var, ilk okuduğumdan beri aklımdadır. Can sıkıntısından yazıya başlamak nasıl oluyor? Bu gerçekten böyle mi?
Bunu söylediğimden dolayı utanıyorum (gülüyor). Yok, yok, işin şakası bir yana, gerçekten de böyle. Gerçekten de benim yaşlarımda olan bir sürü arkadaşımda diğer şekilde olmuş, can sıkıntısından falan başlamamışlar. 15 yaşında, 20 yaşında başlıyorlar. O zamanlar bende olmamış. Gerçekten can sıkıntısından başladı ama hani demin ilham için söylediğim ya da bir romana başlamak için söylediğim gibi, ben işi biraz da espriye vurmak istiyorum.
Farkındayım. Peki eskiden, daha genç olduğun zamanlarda içinde böyle bir kıpırtı hiç yok muydu? Veya vardı da bastırmış mıydın?
Şunu anlatmaya çalışıyorum Meltem, hani bir roman icin beslemek, hani onu kafada 5 yıl, 3 yıl, ne kadarsa, döndürmekten bahsettim ya, işte sen gerçekten o emeği verdiysen geliyor dedim ya, bende o 37 yaşında tamamen can sıkıntısından “Ya bir öykü yazsam güzel olur, ya dur bakalım” ile başladı. Ama şunu hem kendi deneyimimden, hem başka iyi yazan arkadaşların deneyiminden çok rahatlıkla söyleyebilirim; siz ömrünüz boyunca bir şeylere duyarlıysanız, o “can sıkıntısı” doğru bir şeylere evriliyor. Ömrünüz boyunca hayata bakışınızda- illa bir şey yazacağım diye değil, aklınızda yazmak olmayabilir- emeğe karşı duyarlıysanız, örneğin kadın meselesine karşı duyarlıysanız, hayatınızı da zaten öyle yaşıyorsanız, zaten 17, 23 veya 35 yaşında yazmanıza gerek yok. Gerçekten duyarlıysanız ve içinizde bir şeylerle birlikte kelime haznesi de biriktiyse, yazmaya karar verdiğinizde o geliyor. Öteki türlü hayatınız boyunca hiçbir şeye duyarlı olmamışsanız, yazmaya karar verdim, niyet ettim, yazmaya başlamam lazım veya işte, onun da kitabı var, o da öykü yazıyormuş, dur ben de yazsam diye giriyorsanız, kusura bakmayın olmaz.
Bazen bizim arkadaşlarımızdan da “Ya ne güzel, ben de yazsam” diyenler oluyor ama bakıyorum- bunu da eleştirmek için söylemiyorum-sorunlara duyarlı değil, başka bir hayat yaşamış. Buna hiçbir itirazım yok ama o başka bir hayatın üstüne, hani pastanın üstüne çilek koyar gibi, bunu koymaya çalışıyor. Arkadaşım -biraz da hani sinirlendim-sanatı, sanatçıyı yüceltmek için değil ama gerçekten de yazar aslında ancak ömrü boyunca bir daha karşılaşmayacağı bir işçinin, bir insanın veya bir kadının derdine duyarlı olduğu için onu doğru bir yere oturtabilir.
Evet, can sıkıntısı ile başladım , iyi ki de öyle olmuş. Ama ben örneğin Kapalıçarşı’ya, mekana 15 yaşında bakmışım, yani 20 yaşında da emek konusunda duyarlıydım. İnsanlar niye böyle vs diye o zaman da düşünüyordum. 25 yaşıma geldiğimde başka bir konuyu düşünüyordum. O tarihte yazmanıza gerek yok ama zihninizi, duygunuzu, kalbinizi böyle beslediyseniz yazmaya başladığınızda o yetenek bir şekilde ortaya çıktığında da evet diyor, sana geldim Fuat, sana geldim Meltem fikir olarak, çünkü sen kendini besledin, hayatta da besledin. Ben mevzuya biraz böyle bakıyorum. O yüzden nasıl başlarsa başlasın hayatta kendimizi bir şekilde beslemiş olmamız lazım.
Peki insan kendini ne zaman yazar hisseder? Senin bu konudaki kişisel tecrüben nedir?
Bendeki karşılığı şöyle, ben nicelik olarak bakmıyorum. Örneğin bir roman yazarsınız, vardır öyle… Onat Kutlar, İshak’ı yazmış ve ben daha ne yapayım demiş. Nicelik açısından bakarsak tek bir roman sonuçta. Öykü kitabı yok. Ben kendimde şunu hissetmiştim; iki, üç roman oldu, işte öykü kitapları oldu, araya bir iki çeviri girdi, yayınlandı vs. Bunu güzel bir laf etmek için değil, bütün samimiyetimle söylüyorum. Hani şöyle sorular gelir ya “Yazar olarak bu konuda ne düşünuyorsun” vs. Ben şöyle cevap veririm: “Ya Latife Abla (Tekin) yazarsa ben bir durayım bakayım.” Ben yazarsam o bambaşka bir şey. Örneğin rahmetli Selim İleri, veya hani İhsan Oktay Anar…
Bende oldu dediğim, oldum mu bilmiyorum ama, hani en azından kendi içimde “Fuat, oluyor galiba” dediğim zaman şudur: hatırı sayılır sayıda iyi okurun, 50 kişi, 100 kişi örneğin “Ya Fuat, Bata Çıka’da şöyle yapmışsın, Kaptan’la Çarkçıbaşı arasında şöyle bir çatışma kurmuşsun, çok hoşuma gitti. Kapalıçarşı’da şu beni çok etkiledi, vs vs” demeleri. O zaman yazar hissediyorum. Hani az önce sanatın işlevi sorgulamaktır dedim ya, bir takım insanların sorgulamaları ve bir şeylerle kıyaslamaları üzerinden yazdığım şeylerin bir karşılığı var ve belli sayıda insanda bu oluşmaya başlamış, yayılıyor. Galiba yazar oluyorum diye hissediyorum. Bendeki karşılığı bu. Yani bir derdim vardı, bunu ortaya döktüm ve bu döktüğüm şey insanların kafasında gerçekten de o sanatın işlevinin yapması gereken şekilde bir sorgulama yaratmış. Söyleşilerde konuşuyoruz, mesaj gönderiyorlar vs. Bendeki karşılığı bu. Bir yazar tek bir romanla müthiş bir tartışma başlatabilir örneğin. Ama başka bir yazarın on tane romanı, beş tane öykü kitabı vardır ancak ortada tartışılacak bir şey yoktur. O yüzden, bu geri dönüş, benim için yazarlığın en önemli verisi.
O zaman hemen şunu sorabilir miyim: kitaplarının içinde bu geri dönüşü en fazla hangisinde yaşadın?
Kapalıçarşı. Yok, bir dakika yanılıyorum, enteresan. Ama önce Kapalıçarşı ile ilgili söyleyeceğimi söyleyeyim. Türkiye’de şu ana kadar en çok okunan, basılan roman o oldu. Ancak yurtdışından da dönüşler oluyor. Örneğin Hindistan’dan birisi yazıyor, Fuat Bey, Mr. Fuat diye, bir gün Sırbistan’dan biri yazıyor vs vs. En çok dolaşan, nicelik olarak en çok okura ulaşan da şu ana kadar “Anarşik” belki. Ancak enteresandır, hani hayal kurmak bedava, yazdığım çocuk kitapları en çok okunan kitaplarımdır ve onlarla okullarda söyleşi yapma imkanım da oldu. Çok tatlı bir deneyim. O gençlerin, çocukların kafası gerçekten olağanüstü.
Bir de ödüllü yazar olma kavramı var. Sen daha kendini “yazar” hissetmeden “ödüllü” hissettin. Bir de aldığın ödüller öyle böyle değil, önemli ödüller.
Edebiyat dünyasının bana orada bir kıyağı var. Sen dedin ya, can sıkıntısından başlamışsın diye, bana canım sıkılıyor diye ödül verdiler (gülüyor).
Cidden, işte o can sıkıntısından yazdığım öykü, bir mimarlar odasının yarışmasında ödül alınca ben havaya girdim. İyi ki de girmişim, çok sağolsunlar. Şunu söyleme ihtiyacını her zaman hissediyorum Meltem; hem kendi tecrübemden, hem de bir sürü başka dostum, arkadaşım ve gençlerin deneyimlerinden. İşte Yaşar Nabi ödülleri açıklandı, çok değerli, yıllardır özellikle gençlere belli bir yaş altına veriliyor. İşte sen bir öykü yazmışsın, kendini mutlu hissediyorsun ama bu kendi kendine de değilmiş, bak gerçekten de bu konuya kafa yoran birileri de bunu takip ediyormuş. Bu duygu çok önemli.
Teyid edilmiş olmak değil mi?
Tabi ki. Tam da öyle. Ama şunu da üzülerek söylemek isterim. Ödüller ne mutlak iyiye ve doğruya teşvik edicidir, ne de mutlak tukakadır. Tukaka dediğim kısmını da söyleyeyim. Özellikle kendi edebiyat serüvenimde gördüğüm, başka insanları da tanıyıp, yayınevlerini izlediğimde gözlemlediğim bir durum. Mevzu ticarileştiğinde, hacim arttığında, önemli gördüğümüz bazı ödüllerde büsbütün dostlar alışverişte görsün durumu olabiliyor. Tabi ki hepsi mi, değil. Aman yanlış anlaşılmasın. Ancak çok sevimsiz gördüğümüz bazı şeyler de olabiliyor. Bütün o teşvik edici taraflarının yanısıra, çok sevimsiz, saçma sapan durumlar da olabiliyor. Örneğin bandrol hırsızı olan bir yayınevine ısrarla iki, üç yıldır ödül veriliyor. Ve bu hiç konuşulmuyor. Çünkü bandrol hırsızı yayınevi x, y, z mecralarında ilan veriyor. Bunlar da konuşulmuor. Ama tekrar edeyim, ne tukaka, ne olağanüstü, ödül kurumu belki de işin magazin kısmı ve en az konuşmamız gereken şey. “Ödüllü yazarım”. Ben, bu söylendiği zaman, ya da o sıfat konduğu zaman rahatsız olurum. Ödülsüz olsam ne olur?
Ne kadar güzel bir şey bunu böyle içselleştirebilmen. İnsanız, teyid edilme, beğenilme, takdir edilme, ne iş yaparsak yapalım doğamızda var ve bu çok önemli diye düşünüyorum. Ancak bunun üstüne çıkabildiğimiz anda kendimizi gerçekten gerçekleştiriyoruz ve sen de bu noktadasın anladığım kadarıyla. Bu müthiş bir şey. Ben dışarıdan senin hikayene baktığımda, gördüğüm resim bana inanılmaz geliyor. Bir kere belli bir yaştan sonra başlamış olman. Bir de biraz önce anlattığın duruma kirlilik diyeceğim izin verirsen, ki bu durum her sektörde ve alanda var. O kirliliğin içine girmeden, o naif Fuat Sevimay yazar halinle müthiş ödüller aldın. Mesela Orhan Kemal ödülü, Ahmet Hamdi Tanpınar ödülü. Sıradan ödüller de değil. Böyle başlamış olmanın sana verdiği müthiş bir motivasyon vardır elbette. Bakıyorum, Fuat Sevimay sanki 40 yıllık yazarlar gibi, on yıllarca süredir edebiyat dünyasında gibi geliyor bana. Ancak şöyle bir hesapladığımda 15 yıl topu topu. Bu kadar zamanda bunca işi nasıl yaptın? Bunca okurun sevgisini nasıl kazandın? Bu çok takdire değer bir durum bence.
Meltem, o konuda tevazu göstermeyeceğim. Bana sosyal medyada falan mütevazi yazar deniyor, bu konuda mütevazilik göstermeyeyim. Ben çalışkanım. Yani başka bir konuda çok tembel olabilirim. İstemediğim bir konuda hayatta yerimden kıpırdatamazsınız ama sevdiğim şeyde de elimden geleni yaparım. Ben edebiyatı seviyorum.
Bazen soruyorlar, işte yeni romanın çıktı ne hissediyorsun diye. Valla diyorum, bir şey hissetmiyorum. Tabi ki yeni roman çıksın diye emek veriyoruz, uğraşıyoruz. Kendi deneyimimde bence en olağanüstü ödül bir şeye kafa yormak. Demin konuştuk ya bir roman nasıl çıkıyor diye, ölye böyle, taslak maslak işte giriştik, yazdık. Bir an var, bir şey yapmak istiyorduk, bu roman da onun için vardı. Bir tartışma, bir nokta…Şuradan anlatmak, dili boyle kurmak istiyorum… Bunların hepsine kafa yoruyorum. Kaçıncı soru bilmiyorum artık, 10. mu, 11. mi. Bir an geliyor, “Evet ya, oldu!” diyor insan. Dünyanın en güzel ödülü bu. Kimse de vermiyor bunu. İnsan kendi kendine veriyor.
Ne müthiş bir tatmin!
Bir çay içiyorsun, ya da ne biliyim bir rakı. Kendine ısmarlıyorsun. Hani artık her yazara sorulur yazma ritüellerin var mi diye. Ben de sorulduğunda diyorum ki, bir tek ritüelim var. Bir romanın içinden çıktığımı düşündüğüm zaman kendi kendime ödül veriyor ve Kuzguncuk İskelesi’nde gidip tek başıma bir öğlen rakısı içiyorum. Aa diyorum, güzel oldu. Bundan daha güzel bir ödül yok. Aslında daha güzeli de var, o da şu; okurlardan gelenler. Bayburt’ta birisi Meltem’in kitabını okumuş, Antalya’da, Batman’da birileri yazmış, biri birine tavsiye etmiş, ordan görmüş vs vs. Bundan daha güzel bir ödül yok. Diğer ödüller tabi ki çok güzel, aman yanlış anlaşılmasın, onlardan dolayı çok mutluyum. Adınız Fakir Bayburt’la anılıyor, ne bileyim Talat Sait Halman’la anılıyor, bu tabi ki çok güzel. Ancak bir noktadan sonra sadece ve sadece metnin esas olduğunu, roman çıkartmanın esas olduğunu farkettiğimizde kendimizi doğru yere koyuyoruz. Metin esastır. Leyla Erbil hiç bir ödüle katılmamış, çok da doğru yapmış. Leyla Erbil’den bahsediyoruz! Belki de Leyla Erbil olmak, olabilmek ya da ona heves etmek…Buralardan bakmayı daha çok seviyorum ben.
Çok güzel! Peki tatminler yaşadıkça, yazdıkça, yazdıklarınla ilgili okuyucularından geribildirim geldikçe hep daha iyi olmalıyım kaygısı yaşıyor musun? “Ya ben bundan daha iyisini yapabilir miyim, ya aşağı düşerse kalite olarak?” Var mı böyle endişelerin?
Tabi ki. Kim olduğunu hatırlamıyorum, dünya yazarlarından birinin bir lafı vardı, Marquez olabilir, şöyle der: “Yeni bir romanda kaygı yaşamıyorsanız yazmayın.”
Her roman büyük bir kaygı. Her roman hiçbir şekilde, ben oldum, altı tane yazdım, göğsümde sektirerek yazarım vs vs demek değildir. Tam tersi, kendinizle ilgili duygunuz varsa o zaman o kaygıyı iyi ki yaşıyorsunuz. Ben bunu her zaman yaşamayı çok isterim çünkü çok da motive edici bir şey aslında. Hep söylediğim bir şey var, hani biraz önce yetenekten ve calışmaktan bahsetmiştik ya, herkesin yazar olmasına gerek yok. Yazmakla ilgilenen birçok arkadaşıma, dostuma söylediğim bir şey vardır; neyi yapamadığını farketmek çok büyük bir erdem. “Ben burayı yapamamışım, bu karakterde bir arıza var, bu mekan böyle değil”, ya da “dil böyle akmamalıydı, burayı yapamamışım” diyebilmek müthiş. O yüzden bu kaygıyı, tam da bizi o hatadan uzak tutan bu kaygıyı, her zaman bir dost olarak yanımızda tutmamız lazım. Ne zamana kadar? İsmet Baba’da rakıyı içince bir kenara bırakabiliriz. (gülüyor)
Harikasın! Peki son dönemlerde seni etkileyen bir kitap oldu mu, mesela 2024 veya 2025’in son yarısında desem?
Ya şöyle bir şey oldu, ayıp da olacak ama. Ne ayıp olacak, hadi anlatayım. Bir arkadaşla tanıştık. Başka bir vesileyle, ben bir tiyatro metni yazmaya da uğraşıyorum. Onunla ilgili bir çalışma yapıyorum. Böyle haddimi aşan bir durum var.
Aa öyle mi, büyük haber! Çok da güzel yapacağına eminim.
Bana şans dile. Ulysses’i tiyatro oyununa çevirmek istiyorum. Onunla ilgili çalakalem, kör topal yapmayayım diye orada bir arkadaşla tanıştım, onun da öykü kitapları var. Herhalde çok az insan adını biliyordur: Özgür Kayım. Öykülerini okudum, iki kitabı varmış. Birini okudum, samimiyetle anlatacağım, aa gene bir arkadaşın öykü kitabı var, bir bakayım dedim. Genelde de yüzde 80, 90 vasat, hani ayıp olmasın diye okuyorsun falan. Bir öyküsünü okudum, ya dedim, çok güzel. Çok değişik bir kafadan girmiş, mesela baş karakteri bile bir bayrak satıcısı. Hani vardır ya Türk bayrağı satıcısı, Galatasaray bayrağı satıcısı falan. Cok enteresan, işlemeye çok uygun. Böyle bir karakteri çok ilginç bir yere koymuş. Sonra bir öyküsünü daha okudum. Hani olur ya, bir tane tutturursun ama ikinci nasıldır acaba dersin. İkinci öyküsü de çok güzel ,diğer öyküsü de çok güzel. Öyküde hani bir İsmail Güzelsoy’u biliyoruz, bir Başar Başarır’ı ben alsam ne olur, almasam ne olur. Ama böyle öyküde bilmediğimiz, özellikle heyecan verici bir isim gördüğümde çok mutlu oluyorum. En yakın zamanda son üç aydır beni çok heyecanlandıran isimlerden birisi de Özgür. Ya hep böyle Türk yazar konuştuk, Alan Paul Lynch’in Peygamber’in Son Şarkısı da çok heyecanlandırdı beni örneğin.
Fuat, çok teşekkür ediyorum nefis bir sohbet oldu, sorularımı içtenlikle cevapladın. Yeni kitaplarını ve özellikle tiyatro metnini heyecanla bekliyoruz.
Ben çok teşekkür ederim çok keyifliydi, hem seni görmek, hem de söyleşi.

Köşe Yazıları
Gustav Klimt’in Dünyasına Kısa Bir Yolculuk
Bir süredir şehirleri gezerken yalnızca müzelerin, meydanların ya da turistik rotaların peşine düşmüyorum. O şehrin hafızasını taşıyan hikayelere de kulak veriyorum.
Yaşadıkları dönemin ruhunu taşıyan eserleri görmek, o yıllara damga vuran mimari yapıları keşfetmek ve en çok da bütün bunların ardındaki hikayeleri dinlemek beni o şehre biraz daha yaklaştırıyor. Bir şehri, ona iz bırakmış insanların gözünden tanımak, sanki o şehrin kapısını içeriden aralamak gibi. Viyana gezimde de peşine düştüğüm isim Gustav Klimt oldu.
Gustav Klimt’in hayatı aslında tam bir dönüşüm hikayesi. 1862’de Viyana’da, altın gravür ustası bir babanın oğlu olarak dünyaya geliyor. Henüz on dört yaşındayken Viyana Sanat ve Zanaat Okulu’na kabul ediliyor. Bugün özgür, erotik ve sıra dışı resimleriyle tanıdığımız Klimt, sanat hayatına oldukça akademik ve geleneksel bir eğitimle başlıyor.
Kariyerinin ilk yıllarında saraylar, tiyatrolar ve kamusal yapılar için dekoratif resimler yapıyor. 1888’de İmparator Franz Joseph tarafından Altın Liyakat Haçı ile de ödüllendiriliyor. Henüz genç yaşta devletin takdir ettiği, önemli siparişler alan saygın bir ressam haline geliyor.
Ama Klimt’in asıl hikayesi tam da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra kendisine sunulan bu güvenli ve saygın sanatçı kimliğinin dışına çıkıyor.
Viyana Üniversitesi için hazırladığı Felsefe, Tıp ve Hukuk adlı resimler dönemin ahlak anlayışını altüst ediyor. Çıplak bedenlerin yer aldığı erotizm dolu bu eserler büyük tepki çekiyor. Tartışma sanat çevrelerini aşıp kamuoyuna kadar taşınıyor. Klimt ise geri adım atmıyor. Sipariş için aldığı parayı geri ödüyor ve resmi kurumların kendisine ne çizmesi gerektiğini söylemesine izin vermemeyi seçiyor.
Tam da bu dönemde bir grup sanatçıyla birlikte Viyana Secession’unu kuruyor ve ilk başkanı oluyor. Akademilerin ve geleneksel sanat kurumlarının çizdiği sınırları kırmayı amaçlayan bu hareket, Art Nouveau sanat akımının gelişmesinin de en önemli adımlarından biri oluyor.
Devletle yolları ayrılırken Viyana sosyetesi Klimt’e kapılarını sonuna kadar açıyor. Varlıklı aileler, özellikle de dönemin güçlü ve zengin aileleri portrelerini ona yaptırmak için sıraya giriyor. Kısa sürede ünü Viyana sınırlarını aşıyor ve Avrupa sanat çevrelerinde konuşulan bir isme dönüşüyor.
Ve Klimt denince kadınlardan söz etmemek neredeyse imkansız. Hayatı boyunca hiç evlenmiyor ama çok sayıda kadınla ilişkisi olduğu biliniyor. Ölümünden sonra farklı kadınlar tarafından onun çocuğu olduğu ileri sürülen on dört çocuk ortaya çıkıyor. Atölyesi de en az özel hayatı kadar sıra dışı. Çalışırken çevresinde sürekli çıplak modeller ve onlarca kedi bulunuyor.
Sonra o meşhur altın geliyor.
Altın gravür ustası bir babanın oğlu olan Klimt’in altına duyduğu ilgi tesadüf değil. İtalya seyahatlerinde, özellikle Ravenna’da gördüğü Bizans mozaiklerinin etkisiyle altın varağı modern resmin merkezine taşıyor. Altını yalnızca bir süsleme unsuru olarak değil, resmin bütün yüzeyini ve etkisini değiştiren bir malzeme olarak kullanıyor. Judith, Adele Bloch Bauer ve tabii ki Kiss, bu dönemin en unutulmaz eserleri arasına giriyor.
Üstelik Klimt’in hikayesi ölümüyle de bitmiyor. Nazi döneminde Yahudi koleksiyonerlerin sahip olduğu çok sayıda Klimt eseri zorla el değiştiriyor. Savaşın son günlerinde, 1945’te eserlerinin bir bölümünün saklandığı Immendorf Şatosu yanıyor. Bu yangında yaklaşık 200 Klimt eserinin yok olduğu öne sürülüyor. Bu büyük kayıp nedeniyle Klimt’in eserlerinin önemli bir bölümü günümüze ulaşamıyor.
Ben de yaşadığı dönemin nevi şahsına münhasır sanatçılarından biri olan Klimt’in, savaşların ve zamanın içinden günümüze ulaşmayı başaran eserlerini görmek için soluğu Viyana’nın en görkemli Barok yapılarından biri olan Belvedere Sarayı’nda alıyorum.
Daha bahçesine adım atar atmaz insanı başka bir zamana taşıyan bir ihtişam karşılıyor. Kusursuzca düzenlenmiş bahçeler, heykeller, havuzlar ve karşıda bütün zarafetiyle yükselen saray. Viyana’nın o eski görkemini daha kapıdan içeri girmeden hissetmeye başlıyorsunuz. Ama benim için bu kez sarayın kendisinden çok, içeride beni bekleyen Klimt önemli. Çünkü birazdan, yıllardır kitaplarda ve ekranlarda gördüğüm o altın dünyanın tam karşısında duracağım.
Usul usul salonları gezerken Klimt’in farklı dönemlerine ait eserleri birbiri ardına çıkıyor karşıma. Sonja Knips’in zarif portresi, Fritza Riedler, yarım kalmış Adam and Eve, çiçeklerle bezeli Cottage Garden with Sunflowers ve Attersee günlerinden izler taşıyan manzaraları. Klimt’in yalnızca altınlardan ve kadın portrelerinden ibaret olmadığını, doğaya ve renge bambaşka bir gözle baktığını da burada daha iyi anlıyorum.
Kiss: Zamanı Aşan Bir Öpücük
Salonları usul usul gezerken, her eserin önünde biraz daha oyalanarak Klimt’in dünyasının içine çekiliyorum. Sonra orta salona geldiğimde kalabalığın toplandığı o tabloyu görüyorum. Daha ilk anda altının içinden birbirine sarılmış iki beden çekiyor beni kendine. Karşımda Kiss var. Yıllardır kitaplarda, afişlerde, kartpostallarda defalarca gördüğüm bir eser ama insan karşısında durunca neden zamanın ötesine geçtiğini daha iyi anlıyor.
Klimt, tartışmasız en ünlü eseri olan Kiss’i altın döneminin zirvesinde, 1907-1908 yıllarında yapıyor. Önceki yıllarda geliştirdiği desenler, altın kullanımı, Bizans mozaiklerinden aldığı ilham ve kadın bedenine duyduğu ilgi sanki bu tabloda tek bir yerde buluşuyor. Gerçek altın varak kullandığı eser, ilk bakışta bir tablodan çok mücevher ya da değerli taşlarla işlenmiş büyük bir sanat objesini andırıyor.
Çiçeklerle kaplı bir zeminin üzerinde, altın bir halkanın içine alınmış iki aşık neredeyse tek bir bedene dönüşmüş durumda. Kadın ve erkeği birbirinden ayıran en belirgin şey giysilerindeki desenler. Erkek kadını dudaklarından değil yanağından öpüyor; bütün o yakınlığa rağmen sahnede erotizmden çok dingin, hatta kutsal bir sevgi hissi var.
Eserdeki çiftin Klimt ve hayatındaki en önemli kadınlardan Emilie Flöge olabileceği yıllardır konuşuluyor. Hatta erkek figürünün Klimt’in kendisi olduğu, yani tablonun dolaylı bir otoportre niteliği taşıdığı da ileri sürülüyor. Ancak Klimt bu figürlerin kimliğini hiçbir zaman açıkça doğrulamadığı için bütün bunlar yorum olarak kalıyor. Belki de Kiss’i bu kadar zamansız yapan şey de tam burada saklı. Karşımızdaki iki kişinin kim olduğundan çok, Klimt’in aşkı herkesin kendinden bir şey bulabileceği evrensel bir görüntüye dönüştürmesi.
Tablonun hikayesi de en az kendisi kadar ilginç. Klimt eseri herhangi bir özel sipariş almadan yapıyor ve 1908’de ilk kez “Aşıklar” adıyla sergiliyor. Daha sergi devam ederken Avusturya devleti eseri satın alıyor. 1909’da ise bugün bütün dünyanın bildiği adına kavuşuyor: Kiss. Ve o günden bugüne, ait olduğu yerde, Belvedere’nin en kıymetli eserlerinden biri olarak duruyor.
Ben, bazen kitaplar aracılığıyla, bazen de gezip gördüğüm şehirlerde bir yazar evi veya müze ile onlarca hayata konuk oluyorum. Bazen bir yazarın cümlesinde, bazen bir ressamın tuvalinde, bazen de yüz yıl öncesinden kalmış bir sarayın sessizliğinde başka bir zamana geçiyorum.
Belvedere’nin salonlarında dolaşıp Klimt’in tablolarının büyüsüne kapılmışken yine aynı şeyi hissediyorum: Ben yalnızca gezmiyorum, zamanın içinde dolaşıyorum. Ben bir zaman yolcusuyum.:)


Köşe Yazıları
Üsküdar’da Zamanı Durduran Mekân:Bahtiyar Sahaf ile Söyleşi
istanbul denince akla genelde hiç durmayan bir karmaşa ve şehir gürültüsü gelir. Oysa Üsküdar’ın tam kalbinde öyle bir yer var ki Mimar Sinan imzalı o zamansız eserlerin gölgesinde, şehrin tüm gürültüsünü ve karmaşasını dışarıda bırakıyor: Tarihin ve eski kitap kokularının harmanlandığı Üsküdar Sahaflar Çarşısı.
„Kitaplar geçmişin unutulmuş seslerini saklar,“ der Rilke. O seslerin peşine düşüp Bahtiyar Sahaf’ın kapısını çaldım; unutulmuş mektupların, kenarına not düşülmüş sevdaların ve tarihin tozlu raflarında bekleşen insan hikâyelerinin izini sürelim istedim. Bir sahaf dükkânının bir mektebe, bir mektubun koca bir tarihe dönüştüğü bu samimi söyleşiyle sizleri baş başa bırakıyorum.
1. İsmail Bahtiyar İstekli, namıdiğer Bahtiyar Sahaf kimdir? Bize kendinizden bahsedebilir misiniz?
— Yaklaşık kırk yıldır sahaflık yapıyorum. Kadıköy’de başlayan yolculuğum, son 4-5 yıldır Üsküdar’da devam ediyor. Halen Üsküdar Sahaflar Derneği Başkanlığı görevini yürütüyorum. Kitabı, kitap okumayı halkımıza sevdirmeye çalışan, işi gücü kitap olan bir fakirim.
2. Sahaf olmaya nasıl karar verdiniz? Mesleki yolculuğunuz nasıl başladı?
— Ben karar vererek sahaflığa başlamadım; kitap merakım, kitap sevgim ve okuma alışkanlığım beni bu işin içine yavaş yavaş çekti. İstanbul’a üniversiteyi kazanarak geldim. Kitaba olan tutkum yolumu sahaflara düşürdü. Sahaflara gidip gelirken kitaba olan merakım bir şekilde işin içine girmeme yol açtı. Bu işe başlarken yalnız değildim. Birkaç yurt arkadaşımla beraber 90 yılının başında sokakta sergicilik yaparak başladık. Yine aynı dönemde, o dönemin en önemli sahaf çarşılarından biri olan Kadıköy Akmar Pasajı’nda dükkân açarak sahaflığa başlamış olduk.
3. „Arkeologluk ve sahaflık birbirine benzer meslekler.“ şeklinde bir yorumunuz var. Sahaflık ile arkeoloji arasındaki bu benzerlikten hareketle, bugüne kadar elinizden geçen en heyecan verici ya da en önemli eser hangisiydi?
— Yıllar önce dile getirdiğim bir benzetmeydi bu. Hakikaten de yaptığımız iş arkeoloji ile çok benzerlik gösteriyor. Toplumda birtakım eski kitap, evrak vb. malzemeler birikiyor. Özellikle köklü ailelerde dededen, büyük dededen, yüzyıllar öncesinden devreden belgeler ve kitaplar tarihsel bir birikim oluşturuyor. Sahaflar olarak bizler bunları titizlikle inceleyip içerisinden mühim vesikaları ortaya çıkarıyoruz. Bu sebeple sahafları „kâğıt arkeologu“ olarak tanımlayabiliriz.
Nitekim yıllar içinde elimden çok kıymetli evraklar geçti; kimini aldım sattım, kimini de satmaya kıyamayıp kendime sakladım. Mesela Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirildikten sonra Alatini Köşkü’nden Mahmud Şevket Paşa’ya yazdığı iki sayfalık mektup elime ulaştığında hissettiğim heyecan tarifsizdi. Yine Abdülhamid’in hanımlarının Mahmud Şevket Paşa’ya yazdığı mektuplar, Enver Paşa’nın mektupları gibi fevkalade müstesna parçalarla buluştu yolum. Bunları Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığına devrettim.
4. Meslek hayatınız boyunca iz bırakan, „Keşke hikâyesini tam olarak öğrenebilseydim.“ dediğiniz bir kitap ya da belge oldu mu?
— Elime geçen her malzemenin önce hikâyesini öğrenirim; ne olduğunu tam anlamadan, ruhunu kavramadan satmam. Bu benim temel ilkemdir. Ama bu bilince ulaşmamın arkasında, mesleğin ilk yıllarından kalma derin bir ukde yatar.
İzmir’de bir sahafta Ahlâk-ı Alâî’nin bir nüshasına rastlamıştım. Üzerindeki tarih, literatürde „yazılış tarihi“ olarak geçen zamandan tam 20 yıl öncesini işaret ediyordu. Üstelik Mısırlı Mehmet Ali Paşa’ya takdim edilmiş özel bir nüshaydı bu.
O dönem meslekte ilk yıllarım… Hem tecrübesizlik hem fiyattaki yükseklik sebebiyle almadım/alamadım. O nüshayı alıp incelemek, bu işteki sırra vakıf olmak isterdim.
5. Bir sahafın en büyük yeteneği bilgi midir, sezgi mi? Nadir bir eserin veya belgenin değerini belirlerken piyasasından ziyade hissiyatınız nasıl devreye girer?
— Sezgi çok önemli. Eski bir mektup ya da resmî bir vesika geldiğinde, daha ilk bakışta onun arkasında nasıl bir hikâye veya değer saklı olduğuna dair güçlü bir hissiyat uyanıyor bende. Ancak sadece sezgiyle yol alamazsınız; bu hissin mutlaka tarihsel bilgi, belge okuma yeteneği ve donanımla desteklenmesi gerekir.
Zaman içerisinde bazı kriterler oluştu bende. Örneğin savaşla ilgili bir asker malzemesi gördünüz; hangi dönemde, hangi cephede görev yapıldığını bildiğinizde o objenin potansiyelini az çok kestirebiliyorsunuz. Ya da bir vefatın ardından önünüze gelen bir terekeyi düşünün… Bırakılan evraktan ve eşyadan o insanın bir müftü mü, subay mı, şair mi, yoksa bir politikacı mı olduğunu; hangi tarih aralığında ne kıymette eserler toplamış olabileceğini okuyabiliyorsunuz. Tabii bu zamanla, tecrüyle oturan bir bakış açısı.
Bu yüzden birisi bana gelip „Elimizde kitaplar var, satmak istiyoruz.“ dediğinde, doğrudan kitaplara bakmadan önce „Bu kişinin mesleği neydi?“ diye sorarım. Ailenin şeceresini ve geçmişini öğrendiğiniz an, o evden veya kütüphaneden nelerin çıkabileceğini az çok öngörürsünüz. Bazen ufak tefek yanılmalar, sürprizler elbette oluyor ama genel olarak daha ilk anda doğru teşhisi koyabiliyorsunuz.
6. Eskimez yazı (Osmanlıca) ile okur-yazar olmak bir sahaf olarak dünyanıza ve mesleğinize neler kattı; size nasıl ufuklar açtı?
— Bir sahaf olarak geldiğim yeri ve meslekte katettiğim tüm mesafeyi Osmanlıca bilmeme borçluyum diyebilirim. Harf İnkılabı’nın ardından yazı sisteminin değişmesi, insanımızla eski yazılı metinler arasına derin bir mesafe koydu. Bugün pek çok kişi dedesinden, babasından kalan bir mektubu, kitabı ya da evrakı ne yazık ki okuyamıyor.
Hiç unutamadığım bir hatıram var: Bir gün kitaplarına bakmam için bir eve davet edilmiştim. Ortadaki evraklar arasında 1930’lu yıllardan kalma Osmanlıca mektuplar dikkatimi çekti. Şöyle bir inceleyip kimden kime yazıldığını söyleyince ev sahibi kadın büyük bir şaşkınlıkla, „Aaa, babam anneme yazmış!“ dedi. Mektuplardan birini ona okuduğumda gözlerindeki şaşkınlığı unutamam: „Babam askerdi; son derece sert, disiplinli bir adamdı. Anneme böyle romantik mektuplar yazabileceği hiç aklıma gelmezdi…“
Eskisi kadar sık olmasa da bugün hâlâ bu tür belgeler, günlükler, hatıratlar ve mektuplar karşımıza çıkıyor. Ne var ki bu metinleri çözebilen sahaf arkadaşlarımızın sayısı oldukça az. Oysa elinize eski bir belge aldığınızda sadece yazıyı okumak yetmez; onun kim tarafından, hangi dönemde yazıldığını, muhtevasının tarihî bir kıymet taşıp taşımadığını ve kimin işine yarayacağını teşhis edebilmelisiniz. Yani Osmanlıca bilgisini güçlü bir genel kültür ve donanımla desteklemek şart. Ben elime geçen malzemeyi doğru analiz edip nerede, nasıl değerlendireceğime bu sayede karar verdim. Bir kısmını kendi çalışmalarımda değerlendirirken, bir kısmını da değerlendirebilecek kıymetli ellere teslim ettim. Böylece hem kendim için hem de mesleğim adına kıymetli bir hafızanın korunmasına vesile oldum.
7. Yayın dünyasına kazandırdığınız eserlere baktığımızda geniş bir arşiv görüyoruz: Fatma Cevdet Hanım’dan İhsan Bey’e Yakılmamış Mektuplar, Bir Teğmenin Doğu Cephesi Günlüğü, 1915 Gelibolu Harbi Günlüğü, Osmanlı’nın Unutulan Son Zaferi Kûtülamâre, Çanakkale Cephe Gerisinde Savaş ve İstanbul’da Savaş Günleri bunlardan bazıları… Bunların dışında yayımlanmış veya okurla buluşmayı bekleyen başka eserleriniz var mıdır?
— Listede yer alan eserlerin yanı sıra Mehmet Ali Fetgeri Bey’in Birinci Dünya Savaşı dönemini anlatan İstanbul’dan Basra’ya Harp ve Seyahat Günlüğü adlı hatıratı da var. Elime ulaşan arşiv malzemesi vesilesiyle yayına hazırladığım eserlerin büyük kısmı savaş yıllarına ait. Örneğin Fatma Cevdet Hanım’dan İhsan Bey’e Yakılmamış Mektuplar da tam olarak o dönemin ruhunu taşıyor.
Bu belgeleri incelerken vardığım en belirgin sonuç şu oldu: Osmanlı’nın son dönemleri ile yeni cumhuriyetin kuruluş sancılarının yaşandığı o yıllarda, insanlar fevkalade tarihî bir eşikten geçtiklerinin bilincindeydiler. Bu hisle, tanık oldukları olayları günlükler ve mektuplar aracılığıyla titizlikle kaydetmişler. Bugün o satırların arasından çok kıymetli tarihsel detaylar çıkarabiliyoruz.
Şu sıralar yine benzer bir hatırat üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyorum; Filistin cephesinde, Gazze ve Kudüs civarında İngilizlere karşı savaşmış bir yedek subayın (ihtiyat zabıt vekilinin) anılarını kitaplaştırma sürecindeyim. Elimde belgelenmeyi bekleyen daha pek çok hatırat var, fırsat buldukça hepsini okurla buluşturmayı hedefliyorum.
8. Tüm bu nitelikli külliyatı ortaya çıkaran o derin birikimin yanında, bir de mesleğin bugün dönüştüğü biçim var. Artık internetten eski kitap toplayıp satan herkes kendine sahaf diyor. Sizce „eski usul sahaf“ olmak ile günümüzdeki kitap tüccarlığı arasındaki asıl ayrım nedir?
— Piyasada çok sayıda sahaf var ama hepsini bir tutamayız. Zira her sahafın meşrebi de mesleğini icra ediş biçimi de zamana ve şartlara göre değişkenlik gösterir. Eğer özel bir merakınız ve bir gayretiniz yoksa sahaflık, ikinci el kitap alıp satan bir esnaflıktan öteye geçmez. Ancak o merak bir tutkuya dönüşürse sahaflığın şekli de mahiyeti de değişir.
Sahaflığı zamanın şartları belirliyor. 1950’lerden önce farklı bir sahaflık anlayışı vardı; Osmanlı’nın değişik dönemlerinde de yine farklı sahaflık biçimleri söz konusuydu. İlk ortaya çıkışından itibaren sahaflık, değişen şartlarla birlikte dönüşüm gösterdi. Matbaanın icadı, matbu kitap dönemi, yayıncı ve sahaf ilişkisi gibi etkenler bu değişimi yönlendirdi.
Fakat „eski usul sahaflık“ denince 1950’ler ile 1990’lar arasındaki dönemi kastedebiliriz. Bu dönemin sahaflığı, ağırlıklı olarak Osmanlı bakiyesi eserlerin el değiştirmesiyle şekillendi. Çuvallarla ve kamyonlarla gelen eski harfli kitapların piyasada dolaşıma girdiği bir dönemdi bu. Gelen bu eserlerin bir kısmı iç piyasada değerlendirilirken bir kısmı da yabancılar tarafından alınıp satılıyordu.
90’lardan sonra bu kaynaklar doğal olarak azaldı. Dolayısıyla sahaflık da kendine yeni mecralar aradı. Osmanlıca bir esere bugün ne yazık ki sadece bir merak objesi olarak bakılıyor; alıp okumak ya da Osmanlıca öğrenmek isteyenlerin sayısı yok denecek kadar az. Kıymetli yazmalar, mühim evraklar, efemeralar artık dükkân vitrinlerinde müşterisini beklemiyor; daha çok antikacılar, müzayedeler ya da el altından doğrudan meraklısına yapılan servislerle el değiştiriyor. Geniş kitlelere hitap eden sahaflık ise yerini ikinci el kitap satıcılığına bıraktı. Bu değişim sahaflığın niteliğini farklılaştırsa da yeni kitapları okurla uygun fiyatla buluşturması bakımından hâlâ kültür hayatımızın önemli bir parçasıdır.
9. Eskiden sahaflar sadece kitap satılan yerler değil; yazarların, şairlerin, entelektüellerin buluşup fikrî sohbetler ettiği mekânlardı. Bahtiyar Sahaf’ın bugün hâlâ bu ruhu muhafaza ettiğini görüyoruz. Günümüz dünyasında bu kültürü nasıl koruyabildiniz?
— Açıkçası bulunduğumuz mekân, konumu ve alıp sattığımız eserlerin niteliği bu ortamın kendiliğinden oluşmasına zemin hazırlıyor. Çünkü sahaf dükkânları sadece bir alışveriş mekânı değil; bir nevi mektebin yan kolu gibidir. Buraya gelen öğrenciler bir şey satın almasalar bile raflardaki eserleri inceleyerek bir fikir sahibi olabiliyor, burada vakit geçiren insanlarla sohbet ederek çok kıymetli bilgiler edinebiliyorlar.
Bize zaman zaman piyasada kolay kolay bulunmayan nadir eserler gelir. Araştırmacılar, akademisyenler, yazarlar ya da hocalar almayacak olsalar bile sırf o eseri görmek için uğrarlar. Çünkü esere temas etmek, onu görmek bile öğrenmenin önemli bir parçasıdır. İşi kültür üretmek ve bunu çoğaltmak olan insanlar dükkânda karşılaşınca kendiliğinden çok güzel bir sohbet ortamı doğuyor. Dışarıdan gelen herkes de bu sohbetin bir parçası olabiliyor. Okur burada sevdiği yazarla karşılaşabiliyor; yazarlar, araştırmacılar ve farklı alanlardan koleksiyonerler birbirleriyle tanışıp bilgi alışverişinde bulunuyor. Özetle burası sadece ticaretin yapıldığı bir yer değil; sohbetin, muhabbetin ve kültürün paylaşıldığı canlı bir mekân.
10. Dışarıdaki dünyada hüküm süren gürültü ve hızdan sonra dükkânınıza adım atmak insanın ruhuna huzur veriyor. Siz modern dedikleri bu çağda kalbinizin nahifliğini ve sakinliğinizi neye borçlusunuz?
— Bu durum benden kaynaklanmıyor; kitaplarımdan ve alıp sattığım şeylerden kaynaklanıyor.
11. Bugün sahaflık mesleğini merak eden gençlere vereceğiniz en samimi tavsiye ve en büyük uyarı ne olurdu?
— Geçmişi, kitabı, eski yazılı kaynakları gerçekten sevenler yapsın bu işi. „Sevmeden de olsa bir işim olsun.“ düşüncesiyle kimse girmesin. Merakla, sevgiyle, aşkla yapılabilecek bir meslek bu. Zengin olmak isteyen hiç niyetlenmesin bile; nitekim tarihte sahaflık yaparak zengin olmuş tek bir kişi bile göremezsiniz. Bu iş insanı aç bırakmaz, geçindirir; ama her şeyden önce büyük bir sevgi işidir. Aşkla yapmak isteyen buyursun gelsin; hem çok başarılı olur hem de işinden keyif alır, mutlu olur. Ama sadece kazancı düşünerek giren insan mutsuz olur; çünkü çok kazandıran bir meslek değildir. Hele ki kitaba olan ilginin günden güne düştüğü şu zamanda, işleri çok daha zor olacaktır.
Heyecanımı sezip daha ilk anda „Bir kahve içelim,“ diyerek yüreğimi ferahlatan Bahtiyar Sahaf ile geçirdiğim vakit, sadece bir röportaj değil; ruhunda kitap kokusu taşıyan bir dost ile hemhâl olmak gibiydi.
Boş vakitlerinde İstanbul’un renklerini ve kedilerini fotoğraflayan Bahtiyar Bey ile sohbetimizde, kendisi gibi Kadıköy’de sahaf olan eşi Hayrunnisa Hanım’ın zarafetle kulaklarını çınlattık. Sohbetin en tatlı tanığı ise bir poşetin içinde mışıl mışıl uyuyan kedisi Lütfü oldu. Bu muazzam atmosfere veda etmek hiç kolay olmadı. Üsküdar’ın Mimar Sinan imzalı o zamansız gölgesinden ayrılıp yeniden şehrin uğultusuna adım atarken arkamda kırk yıllık bir emeğin aşka dönüştüğü muazzam bir vakit bıraktım.
Bahtiyar Sahaf’ın kapısından çıkarken Rilke’nin o sözü zihnimde bir kez daha yankılandı: „Kitaplar geçmişin sesini saklar,“ evet; ama o sesleri duymak için kitaba değil, ruhunda kitap kokusu taşıyan insanlara ihtiyaç vardır.

Köşe Yazıları
Fındık, Üzüm, Mantar ve Melankoli
Araba, yılankavi yollarda yavaşça yol alırken sağa mı yoksa sola mı bakacağımı şaşırıyorum. Sanki kocaman yemyeşil bir bulutun içini yararak yavaş yavaş ilerliyoruz. Yeşilin sadece rengi değil, kokusu da içimize dolsun diye arabanın camlarını sonuna kadar açıyoruz. Taze doğa kokusu içeriyi kaplar kaplamaz arabanın arkasındaki yatağında bunalmış olan köpeğimiz Grissino da kafasını kaldırıp hareketleniyor. Coşkulu bir merakla, elle çizilmiş gibi düzenli bir şekilde önümden geçen ovaları ve tepeleri seyre dalıyorum.
İtalya’nın Piemonte bölgesinin şaraplarıyla tanınan Langhe alt bölgesindeyiz. Konu şarap olunca, hele de UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan bir bölgedeysek, vadiler boyunca uzanan üzüm bağlarını görmek pek de şaşırtmıyor. Ne var ki bu yöre toprağının bereketi sadece üzümle sınırlı değil; bölge aynı zamanda dünyaca meşhur bir fındık cenneti!
Yol boyunca bir tarafta asmalar, bana güzelliklerinden emin kadınların duruşunu anımsatan özgüvenleriyle arzıendam ederken, hemen yanıbaşlarında mütevazi fındık ağaçları birbirlerine kenetlenmiş, kendi hallerinde yaşıyorlar sanki. Süslü asmalar, gözüme ne kadar estetik açıdan üzerinde çalışılmış, ölçülüp, biçilmiş görünüyorsa, ağırbaşlı fındık ağaçları da geniş, yuvarlak yapraklarıyla oluşturdukları koyu yeşil örtü ile bir o kadar doğal orman izlenimi veriyorlar. İçe dönük fındıklar ile dışa açık, yüzünü güneşe dönmüş üzümler ne kadar farklı mizaçtalar diye düşünüyorum. Oysa her ikisi de ayrı ayrı Langhe‘nin medarıiftiharı. Biri, bölgeye dünyanın en iyi kırmızı şarapları arasında gösterilen Barolo ve Barbaresco’yu hediye ederken (kıskanç rakibi Toskana duymasın!), diğeri de dünyaca ünlü çikolata markası olan Ferrero‘yu sunmuş. Ferrero firmasının hikayesi de epeyce ilham verici. II. Dünya Savaşı döneminde yaşanan kakao kıtlığı ve yüksek vergiler, Albalı akıllı pastacı Pietro Ferrero’yu, çikolatayı çoğaltabilmek için bölgede bolca bulunan Langhe fındıklarını kullanmaya yönlendirmiş. İlk olarak Giandujot adıyla katı olarak ürettiği bu fındık-çikolata karışımı, daha sonra 1960’larda hepimizin çok iyi bildiği Nutella’ya dönüşmüş ve dünyanın aklını başından almış! Buradan Türk “finduk“ larımıza da selam olsun, Ferrero’ya katkıları büyük çünkü Türkiye, İtalya için önemli bir tedarikçi.
Piemonte için sonbahar demek, şenlik demek
Eylül’ün başında olduğumuz için buralar hala yazı yaşıyor. Ancak daha önceki seyahatimden biliyorum, Ekim ayı geldi mi Piemonte’de, özellikle de Alba şehrinde, adeta bir düğmeye basılmış gibi üç ay boyunca devam edecek şenlikli bir dönem başlar. Bağ bozumu sonrası yeşilden, sarı ve kırmızıya değişen tonlarda, adeta bir renk cümbüşüne bürünen bereketli bölge toprağı dünyanın en pahalı yiyeceklerinden olan beyaz trüf mantarına (tartufo bianco) da ev sahipliği yapmaya başlar. Özel eğitimli köpeklerle trüf avları yapılır, restoranların menüleri trüf mantarlı lezzetler sunmaya başlar. Masanıza, elinde ceviz büyüklüğünde trüflerle gelen garsonlar, tabağınızı trüflü isteyip istemediğinizi sorar ve minik rende ile mantarda yapılan her hareket, tabağınızın bedeline anlamlı bir katkıda bulunur!
Bereketin içindeki melankoli
“Bunca bereket nasıl olup da tek bir bölgede toplanmış, Langhe toprağı adeta kutsanmış toprak!” diye düşünürken, yeşil vadileri geride bırakıyor ve merakla beklediğim o küçük kasabaya varıyoruz. Alba’dan 30-40 dakikalık bir yolculukla ulaştığımız Santo Stefano Belbo, Langhe’nin sınırına yakın, tepede konumlanmış ufak bir köy. İsmini, içinden geçen Belbo nehrinden alıyor. İtalya’nın feodal döneminden kalma antik yapıların bir kısmı- örneğin kalenin bir kulesi- olduğu gibi korunmuş.
İtalya’nın melankolik yazarı olarak bilinen Cesare Pavese’nin doğup büyüdüğü ve Torino’da öğrenim görürken de yazları gelip ailesiyle çiftlik evinde kaldığı köy burası. Yolun sol tarafında sarı badanalı, mavi panjurlu çiftlik evini görüyorum. Heyecanla arabadan inip, kapısı açık bahçeden içeri giriyorum. Bahçede, evin hemen önünde, Pavese’nin bir büstü var. Ev, aile tarafından bir başkasına satıldığı için bugün Pavese’den kalan pek fazla iz yok. Tekrar arabaya binip en fazla bir kilometre mesafedeki Cesare Pavese Müzesi’ne (Fondazione Cesare Pavese) gidiyoruz. Sabahın erken saatleri olduğu için müze henüz açılmış, tek ziyaretçi benim. Bunun da verdiği ayrıcalıkla müze görevlisi zarif hanımefendinin bana hevesle ve detaylı bir şekilde bölümleri tanıtmasının keyfini çıkarıyorum. Pavese’nin el yazısı taslakları, kitaplarının orijinal basımları, özel notları, mektupları, fotoğrafları, okuduğu kitaplar ve İngilizce’den İtalyanca’ya çevirdiği kitapları bir bir gözden geçiriyorum. Neredeyse yüzlerce kez üstü çizilmiş el yazısı taslaklar bugün severek okuduğumuz romanların ne aşamalardan geçerek tamamlandığını hatırlatır bana hep. Şu anda okumakta olduğum Ay ve Şenlik Ateşi’nin manuskriptlerinin olduğu bölümde dalıp gidiyorum. Yazdıklarından ikna olmamış, defalarca kelimelerin üstünü çizip yeniden yazmış Pavese. O sırada ayrı bir cam bölümde 1932’de İngilizce’den İtalyanca’ya ilk kez çevirisini yaptığı Herman Melville’in klasiği Mobydick’in neredeyse 100 yıllık baskısını görüp heyecanlanıyorum. Derken sararmış bir kitap sayfasına el yazısıyla yazdığı kısa bir nota gözüm takılıyor:
“Sizleri affediyorum. Siz de beni affedin, olur mu? Ardımdan dedikodumu yapmayın.”
Uzun süre nottan gözümü alamıyorum.1950 yılında, 42 yaşındayken, tam da mesleğinin doruğunda, İtalya’da dönemin en önemli edebiyat ödülü Strega’yı almışken, Torino’da bir otel odasında başucundaki kitaba bu cümleleri yazarak intihar etmiş Cesare Pavese.
Hüzünle geçen bir hayat
Doğa harikası olan bu bereketli topraklarda doğup büyümüş, yazma konusunda hayallerine ulaşmış, ayrıca çevirmenliği, edebiyat eleştirmenliğini ve yayın yönetmenliğini başarıyla yapmış, iki dünya savaşı arası yıllarda İtalya’da esen faşizm fırtınasında siyasi badireler atlatmış, hapis yatmış ve tüm zor şartlara rağmen edebiyatın, hayatın saldırılarına karşı bir savunma olduğuna kalpten inanmaya devam etmiş ancak bir türlü melankoliden kurtulamamış bir yazar Pavese.
Henüz sekiz yaşındayken babasını kaybetmesi, baskın karakterli ve sert mizaçlı annesiyle arasındaki kapanmayan mesafe, zaten içe dönük ve utangaç olan küçük Cesare’nin hayata karşı olan korku ve endişelerinin üstesinden gelebilmesine engel olmuş belki de. Eğitimine Torino’da zengin burjuva okulunda devam etse de kendine güveni hiçbir zaman tam oturmamış. Hele kadınlarla olan aşk ilişkileri…İşte bu konuda hep hüsran yaşamış genç Cesare. Daha ilk gençlik yıllarından itibaren kadınlar tarafından reddedilmiş. 1935’te bir başkasına gönderilmesi gereken mektupların kendisinde olması nedeniyle yargılanmış ve hapis cezasına çarptırılarak Calabria bölgesinde küçük bir köy olan Brancaleone’ye gönderilmiş. Buradaki tecrübesi ona Hapishane (Il Carcere) adlı uzun öyküsünü yazmada ilham olmuş olmasına ama, 1936 yılında tekrar Torino’ya döndüğünde duygusal olarak bağlı olduğu kadının evlenmiş olduğunu öğrenmiş.
Bir insan olgunluk çağına da gelse, çocukluk döneminin izleri ne kadar kuvvetli olabiliyor diye düşünüyorum. Doğduğumuz yer, köklerimiz, ailemiz…hepsi hayat boyu ne yaparsak yapalım aslında bizimleler. Cesare Pavese’nin hayatını inceledikçe bir yazar olarak tüm yazın yaşamında gençlik ve çocukluk döneminin etkisini ve önemini daha iyi anlıyorum. Yapıtlarında, yaşamının o dönemlerine gitmiş hep. Yaşamı boyunca, dünyaya ve diğer insanlara karşı kendisini hep yalnız hissetmiş. Belki de huzurun ve hafifliğin simgesi olan doğup büyüdüğü yer bir ana rahmi gibi ona güvenli gelmiş. Onun için ait olduğu yer olan “köy” duygusunu Ay ve Şenlik Ateşleri’nde şöyle ifade etmiş:
“Çekip gitmek uğruna bile olsa bir köyü olsun ister insan. Köy demek yalnız olmamak demektir, insanında, bitkisinde, toprağında sana ait olan, sen yokken de orada kalıp seni bekleyen birşeyler olduğunu bilmektir.”
Müzeden hüzünlü ayrılıyorum. Arabanın camlarını tekrar sonuna kadar açıp temiz Piemonte havasını tüm gücümle ciğerlerime çekiyorum.






-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi3 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi3 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre3 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


