Sosyal Medya

Köşe Yazıları

İLHAM VEREN HİKAYELER: Fuat Sevimay

yazar

Yayınlayan

on

İlham veren kişilerle yaptığım röportajlarda bugünkü konuğum benim için yeri çok ayrı olan bir isim, Yazar-Çevirmen Fuat Sevimay.

Fuat, bana ilham veren bir yazar, ama aynı zamanda da Kadıköy Anadolu Lisesi’nden arkadaşım ve okulumuzun gururu. Yazarlık yolculuğunda attığı emin adımlar, artarak sürdürdüğü başarıları tam bir esin kaynağı. Çeşitli dergilerde yayımlanan öykülerini derlediği Ara Nağme kitabı 2014 Orhan Kemal Öykü Ödülü’ne layık görüldü. Haydar Paşa’nın Evi isimli çocuk kitabı Ankara Mimarlar Odası Kent Öyküleri Yarışması’nda birincilik alırken, Kapalıçarşı adlı romanı ise Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışması’nda ödül kazandı. Ayrıca Kadıköy Anadolu Lisesi tarafından 2015 yılında Kristal Martı ödülüne layık görüldü. Başarılı yazarlık kariyerinin yanısıra aynı zamanda çok değerli eserlere imzasını atmış bir çevirmen Fuat Sevimay. İngilizce’den James Joyce, Henry James ve Oscar Wilde, İtalyanca’dan Luigi Pirandello ve Italo Svevo eserlerinin çevirilerini gerçekleştirdi. Literature Ireland ve Trinity Colleqe’in desteği ve kazandığı bursla Dublin’de James Joyce’un Finnegans Wake eserinin çevirisi üzerine çalıştı ve eser 2016’da Finnegan Uyanması adıyla yayımlanarak 2017 Talât Sait Halman Çeviri Ödülü’ne layık görüldü.

Fuat Sevimay’ın bendeki yeri çok ayrı çünkü kitap yazmaya karar verdiğimde ilk danıştığım ve bittiğinde de ilk okuttuğum, yapıcı yorumlarını aldığım, bana “devam et” onayını veren kişi. Köşemde konuğum olması benim için büyük onur.

Fuat, hoşgeldin. Yazar kimliğinle ilgili sorularıma başlamadan önce genel olarak Fuat’ı neler düşündürür, endişelendirir, neler sevindirip, mutlu eder diye sormak istiyorum sana.

Belki çok klişe olacak ama memleket haline, dünya haline endişelenip üzülüyorum. Siyasi bir şey de söylemek istemiyorum, bir de son kitabım Bata Çıka devlet mevzularına kaydığı için hiç oralardan konuşmak istemiyorum ama hakikaten artık şaşkınlık içindeyiz ya da şaşırmamayı öğrendik-ki o da en kötüsü. İster İsrail, ister İran de, ister Türkiye’de yaşananlar, ister Amerika’da yaşananlar de, her yere baktığımızda aslında bunun bir gerilimin sonucu olduğunu görüyoruz. Bir yandan korkunç bir emperyalizm ve kapitalizm yıllardır, 2. Dünya Savaşı’ndan beri dünyaya hakim. Diğer taraftan insanlığın büyük itirazları ve gerginliği var. Dünya siyasi açıdan saçma sapan bir tıkanma haline gelmiş durumda, faşizm üstümüze çörekleniyor. Geçen gün bambaşka bir konuda bir makale yazdım ve bir anda şunu deme ihtiyacı hissettim: “Batı Yakası’nda yeni hiçbir şey yok”. Tıpkı romandaki gibi hiçbir şey değişmiyor dünyada. Ama hemen arkasından aynı makalede “Batı Yakası’nda değişen çok şey var” diye de ekledim. Yeni çok şey var çünkü sürekli bir sürü mecradan, insandan ve toplumdan çok güçlü itirazlar geliyor. İnsanın bu çalkantısına hem şaşırıyor, hem şaşırmıyorum. Bunlar üzüyor ve anlatırken artık yoruyor.  

Neye sevindim, bugün hava güzel, denize girdim. (gülüyor) Artık kişisel tavrım şöyle: örneğin deniz çarşaf gibiyse ne güzel diyor, seviniyorum.

Seni o kadar iyi anlıyorum ki. Umarım ülkemiz için de, dünya için de olumlu şeyler görelim.

İnşallah, ben umutluyum. Ancak sanki iki ileri, bir geri gidiyoruz gibi. Şu an herhalde bir gerideyiz, hatta belki iki, belki üç oldu. Fazla geri gittik, sıkışan kaplar kanunu gibi; bu kadar gerilim bir şekilde patlıyor, işte o zamanları yaşıyoruz.

Dünya da öyle, hep şunu diyorum: bazen Bata Çıka için söyleşilerde distopya mı diye soruyorlar. Gerçek dünyada olacak şey mi bu diyorlar. Ya diyorum, arkadaşlar, şu an dünyanın en büyük gücünü bir soytarı yönetiyor. Sadece liderlerden bahsetmiyorum aslında. Egemen erkte de olağanüstü sıkışan bir hikaye var ve böyle soytarılar- soytarı olduğunu bilen,  tepeden tırnağa takım elbise gibi giyinmiş tipler- her yerde, ABD’de, Türkiye’de, İtalya’da , Almanya’da. İlla ki siyasal liderlerden bahsetmiyorum bu arada, iş hayatında da aynı durum. Böyle bir yere vardık. Ama aynı şeyi tekrar edeceğim, bunun karşısında insanlar “of be, yeter artık” demek veya sessiz kalmak yerine sokağa dökülüyorlar. ABD’de olsun, İngiltere’de olsun, Sırbistan’da olsun, Gazze için gösteriler düzenliyorlar. O itirazlar çok canlılığı koruyor. Bakalım ne olacak. Bu şekilde düşünmekte fayda var. Biz de öyle doğru tarafta-en azından durmaya- devam edeceğiz.  

Aslında Bata Çıka’ya daha sonra gelecektim ama sen bahsetmiş oldun. Ben çok beğendim kitabını. Kısacık bir romanda gerçekten çok güncel konulara değinmişsin ve bunu da bağırmadan yapmışsın. Bence de distopya değil, günümüzün gerçeği aslında. Ayrıca sanırım planlı bir durum da değil ama Türkiye’de gündemin çok canlı olduğu bir sırada kitabın çıkması çok manidar olmadı mı sence de?

Çok oldu, hatta yayınevi ile de bunu konuştuk. Bu benim altı, yedi yıldır kafamda olan bir hikayeydi, zamanını bekliyordu. Bu bir Türkiye romanı değil bir kere, onu net olarak söylemem lazım. O gemi İstanbul Limanı’ndan çıkmış bir gemi olabileceği gibi, Marsilya Limanı’ndan çıkmış bir gemi de olabilir. Ya da Tokyo’dan cıkmış da olabilir. Bu bir dünya romanı. O gemi aslında her ülkenin gemisi olabilir. Fakat dünyadaki bu sıkışma 30 yıldır var ve bu sıkışma ile birlikte vatandaş nezdinde devletin ne ifade ettiğini, iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğunu kafamda döndürüyordum. Fakat yazım süreci tabi ki geçen sene, yani 2024’te yazdım. Bittiği zaman da, yani 2024 sonları gibi, yayınevine  gönderdim, editörlük süreci vs derken Mart’ta yayınlanması planlandı. Ancak Türkiye’de malum süreçler olunca yayınevi “Bekleyelim mi?” diye sordu. Beklemeye hiç gerek yok dedim. Bir de gündem de çok uygun. Bazıları “Bunları gördünüz de mi yazdınız” diye de soruyor. Yok canım, kahin olmaya gerek yok, şu tarihte şu oldu, bu oldu falan diye düşünmeye de gerek yok. Hatta şuradan örnek vereyim Meltem; mesela Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar, dev bir roman bence.

Benim de çok sevdiğim bir romandır, müthiş!

O romanla ilgili onu bir yerlerde anlatırken ben hep şunu derim, bu bir Osmanlı Cumhuriyet kırılması ve oradaki bizim kimlik meselemizdir. Fakat her zaman şunu da eklerim: bu romanı bu toprakların, bu coğrafyanın, Türkiye’nin romanı olarak okumamıza gerek yok. Dünyanın hangi zaman diliminde, nerede bir büyük kırılım varsa, Saatleri Ayarlama Enstitüsü onun da romanı olabilir. Yani Ekim Devrimi’nin de, Fransız Devrimi’nin de romanı olabilir. Devrim olmasına da gerek yok. Herhangi bir toplumda insanların alışageldiği bir kimlikten bambaşka bir kimliğe geçişini, olumlu ve olumsuz yanlarıyla, güzellikleriyle, çağdaşlığıyla ama bir yandan da “Ne oluyor arkadaş ya” sorusuyla yaşanan herşeyi anlatır aslında Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Bata Çıka ile kıyaslamıyorum aman yanlış anlaşılmasın. Belki başka bir romandan da örnek verebilirim, ama bir romanın karakterlerinin de, çatışmasının da, çelişkisinin de, dönüşümünün de doğru bir yere oturması lazım. Ben bunları yapmaya çalışıyorum. Fakat genelde gözardı edilen veya ıskalanan “mekan” gibi bir mevzu daha var, ben buna çok kafa yorduğum için iyi yaptığımı düşünüyorum-ukalalık gibi olmasın ama (gülüyor).

Nedir o?

Ritm” meselesi. Romanda da, öyküde de ritm meselesi. Ritm meselesi deyince sanki işte sözcüklerden ritm duyacağız gibi algılanır ama hiç alakası yok aslında.  

Akış mı?

Akış, evet. Yani olayın duygusuna göre cümlelerin sözcüklerin yapısı. Olayın duygusuna göre diyalog mu, eylem cümlesi mi seçtin vs gibi. Bazen yekpare blok cümleler, sonra böyle daha atağa geçen cümleler gibi. Ders gibi olmasın ama bu ritm meselesine kafa yoruyorum ben ve mümkün mertebe metnime de yansıtmaya çalışıyorum. Bu sadece edebiyatta olan bir şey değil, mesela iyi bir tiyatro eserinde de aynı durum vardır. İşte bir olay akar, bu Ahmetmiş, bu Ayşeymiş, işte şöyle bir mesele var, dekor şöyleymiş, araya “es”ler verilir. Bu da ritmdir aslında. Bu, okura tamamen bir düşünme alanı sağlar. Aynı şey sinemada da vardır. Edebiyatta da uygulanan bir şeydir bu. Bunu da elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum. Ama bunlar dediğim gibi edebiyatın unsurları.

Onun dışında bir de her romanın bir “merkez” derdi vardır, işte Bata Çıka’nın derdi devlet-vatandaş ilişkisi. İşte bir önceki kitabım Aziz Nikola’nın derdi “kimlik” meselesiydi. Neyiz, ne olduk, ya da ne olmadık ve neden olmadık gibi…İşte Kapalıçarşı’nın meselesi “mekan”dı. E, Bendeniz James Joyce’un derdi zaten James Joyce, Anarşik’in meselesi “sistem”. Aslında her romanda bir yandan o edebi unsurla birlikte, bir de merkez dert var. Tabi ki hepsinin bir “bunu irdelemek, ya da derinleştirmek istiyorum” dediği bir derdi var.

Bata Çıka ile ilgili olarak sen şimdi bahsedince aklıma geldi. Orada bir de değişik bir tarz denemişsin galiba- ya da ben kaçırmış olabilirim önceki kitaplarında belki. Karakterlerin diyaloglarının arasına  bir üçüncü ses giriyor, yazarın sesi gibi de sanki ama değil. Mesela Çarkçıbaşı bir şey söylüyor, bu ses onu eleştiriyor. Bu, ilk defa denediğin bir tarz mı?

Meltem, bunu Aziz Nikola’da yapmaya başladım. Çok sevdim ve Bata Çıka’da da sürdürüyorum. Bu benim keşfettiğim bir alan değil ama yenilikçi bir üslup. Yani çok da fazla kullanılan bir üslup değil. Şundan dolayı; diyelim yazmaya başladık, öyküler falan yazıyoruz. Yol almaya başlamış kişilerden “ben anlatıcı”, “tanrı anlatıcı”, “sen anlatıcı” diye duyarız. Bunların hepsi çok güzel. Bir zaman sonra şunu farkettim, tam da senin farkettiğin gibi, mesela ikimiz şu anda konuşuyoruz ya, Meltem soru sordu, dedi ki “Fuat, bunu neden yapıyorsun”. Sonra tırnak içinde olmayan bir yorum geliyor. O Meltem’e de ait olabilir, Fuat’a da ait olabilir, okura da ait olabilir.

Sanki bir üçüncü kişi izliyor gibi, değil mi?

Evet üçüncü kişi. Tam ense kökünden izleyen, olaya o anda şahit olan, sanki o da bizle beraber anlıyormuş gibi, bazen de itirazları olan bir kişi. O gelen soruya -yani yanlış anlama akış şu anda öyle geldiği için (gülüyor)- “Meltem dur ya şimdi, bu sorulacak soru mu” diyen, anlatabiliyor muyum? Ya da “Çok güzel sordun, ben de onu çok merak ediyordum” gibi. Yani onu Fuat söylemiyor, tam da bir üçüncü göz; hani sinemada, tiyatroda artık olmaz ama eski meddah anlatılarında biri bir şey anlatır,  örneğin kahvede karşısındaki tipler de şöyle der “Güzel anlattı değil mi, ben de beğendim”. Sanki olaya dahil olan bir üçüncü göz var, anlatıcı olan bir üçüncü göz.

Ayrıca bir işlevi daha var ve buna bayılıyorum.

Hangi işlev acaba?

Hani diyalogların dışında iç monolog vardır ya, “Meltem bunları bunları düşünüyor, Fuat bunları, bunları düşünüyor” şeklinde. Bir de şu vardır; hani demin hayat gibi olmalı demiştim, işte tam buna uydu şimdi. Diyaloğun içinde sen bir şey sorarsın, ben ona ağzımdan dökülen bir cevap veririm, ancak bir de zihnimden geçenler vardır. 

İç ses değil mi? Derinlerdeki o iç ses.

İç ses.  Ya da iki kişi konuşurken benim, mekandaki üçüncü kişi olarak çıkan sesim olabilir. İşte bunları yansıtabilmek adına Aziz Nikola’da yapmaya baslamıştım bunu. Çünkü Aziz Nikola bir yandan da bir yol hikayesi. Yani tarihin içinde Türkiye’den, Akdeniz’den başlayıp Yunanistan, İtalya, Finlandiya’ya varana kadar coğrafyanın içinde bir yol hikayesi. Ve tüm bu yol hikayesinin içinde arkeolog Aziz’le, Noel Baba Santa Nikola’nın sanki hep yanında, ense köklerinde, onların da tam olarak farkında olmadıkları biri anlatıyor sürekli. Doğrudan düşünen, “Şimdi gemilerde şunu yapıyorlar…” şeklinde. O düşünceyi aktarması açısından da, hayatın tam da seyircisi olması açısından da bu anlatı şeklini çok sevdim. Herhalde başka romanlarda da yaparım çünkü çok işe yarıyor. Bazıları da sevmiyor. Diğeri çok daha kolay okura geçmesi açısından. Okur şöyle diyebiliyor; “Haa, Ayşe şunu dedi, Ahmet şöyle cevap  verdi”, tamam bitti gitti. Bu ise, biraz kafa karıştırıcı. Ancak birçok dost okura, ilk elden okuyan kişilere sorduğumda çok güzel görüşler geldi, o yüzden bunda ısrar edeceğim.  

Bana da çok güzel geldi. Dinamiklik katmış romana. Dediğin gibi bazen bir tını hissediyorsun karakterlerden birinde, örneğin diyelim ki o anda biraz ukalaca geliyor bir karakterin diğer karaktere söylediği, ve o anda okuyucunun aklından geçiyor bu. Bir sonraki paragrafta o üçüncü sesten onu duymak, “Evet ya, bak ben de öyle düşünmüş, böyle hissetmiştim” dedirtiyor.

Evet, çünkü karşısındaki olsa onu öyle diyecek. Zihinlerde  akıyor ama diyemiyor. Yıllardır anlattığım, çevirmeni olduğum James Joyce her bölümde farklı üslup dener ve  bunu müthiş bir şekilde izah eder. Der ki: “Bir üslupla anlatsam diğer hepsini ıskalamış olurum”. Hayatımız öyle değil. Sen farklısın, ben farklıyım. Diyelim Meltem’in üslubuyla anlatır, ama ee Fuat var, Fatma var. Onların üslupları da var. Kişileri geçtim, Meltem’in saat 6’sıyla, 9’u aynı değil. O yüzden aslında duygularımız nasıl dalgalıysa, o anlatı üslubunun da değişmesi doğal. Uykuya dalarkenki bir karakterin anlatısıyla, başka bir duygudaki karakterin anlatısı tabi ki aynı olamaz, olmamalı. Diğeri kolay, çünkü diğeri cepte. Daha çok satılır, daha kolay okunur, var öyle romanlar. Ben hiç de hazzetmiyorum. Malesef sakıza dönmüş, klişeye dönmüş şeyler haline geliyor. Ama böyle yenilikçi farklı şeyleri deneyen metinleri çok seviyorum. Ben de kıyısında dolaşmaya çalışıyorum, o yüzden bunu yakalayıp da “Evet ya, bu çok tatlı niye böyle yapmayayım ki?” dediğimde öyle yazmaktan hiç sakınmıyorum.

Genel olarak yeni bir romana nasıl hazırlanırsın? Biraz paylaşır mısın?

Ben bütün bir taslağı kafamda hazırlayıp bitirmek istiyorum. Orada karakterleri çok iyi tanıyıp, neden öyle davrandıklarını, o bolümde neden farklı davranacaklarını, mekanda neler kullanacağımı, olayın nereye gideceğini bitirip, sonra yazmaya girişiyorum. Sonra da o yazma süreci kısa sürüyor aslında bende. Fakat bu böyle bir Allah’ın emri, Fuat mevzuyu çözmüş gibi bir durum değil tabi (gülüyor). Mesela çok sevdiğim bir yazar arkadaşım var, o tam tersini yapıyor. Kafasında kabaca karakterler, olayın akışı iyi kötü belirgin oluyor ama herhangi bir taslak olmadan. Yazıyor, yazıyor, sonra onun içinden çok tatlı bir bütün çıkartıyor. Romanlarını da çok seviyorum. Bir başkası da başka türlü yapıyor, o yüzden bunun bir kuralı da yok aslında. Tıpkı hayatta herhangi bir işte olduğu gibi. Hani ögretmenizdir örneğin, bir öğretmen böyle anlatırken, diğeri farklı şekilde anlatır. Kendimizi tanımak gibi yaklaşmak lazım bu üslup konusuna da. Ben bir muhendis veya bir mimar gibi önce kurayım, sonra kafam rahat gitsin ve ne olacağına dair aklım karışmasın istiyorum, bunu seviyorum.

Onun dışında biraz önce Bata Çıka ya da başka romanı için söylediğim gibi, bende niyet ettim Allah rızası için bir roman yazayım gibi bir durum olmuyor. Hani en başta bahsetmiştim ya, yazmak “Ben de sanatçı olacağım, ben de yazar olacağım” demek için değildir. Ben mutlu olayım, oturup bir roman yazayım diye yazılmaz. Aslında toplumla bir şeyi paylaşıyoruz, toplumda bir tartışmayı açıyoruz  ve bunun da aslında çok uzun zaman insanın kafasında dolaşması gerektiğini düşünüyorum. O yüzden bir romanı yazmadan önce, örneğin Bata Çıka için diyelim , devlet nedir, vatandaş nedir, insanların nezdinde toplumun nezdinde devlet neyi temsil eder diye kafamda gezdiriyorum. Bunun okumalarını yapıyorum. Tamamen kuramsal okumalardan bahsediyorum. Ya da konu kimlik meselesi ise, hangi romandan ne alabilirim diyorum. Benim kimliğe bakışım ne, ya da başka yazarların, başka insanların -yazar ve sanatçı olmasına da gerek yok-görüşleri nedir. Bütün bunlar dolaşıyor aslında kafamda. Hazırlık dediğimiz biraz da bu mevzu. Altıncı roman oldu bu şekilde, yedinciyi de yazdım hazır şu anda, iki-üç tane daha yazdım kafamda taslakları hazır şu anda.

Şu soru çok gelir, benim sevmediğim sorulardan biridir. “Bunu ne kadar zamanda yazdınız, ne kadar zamanda çevirdiniz?” De ki 5 ayda, de ki 5 yılda yazdım. Ne çıktığı önemlidir. Yazma ile ilgili sanki mutlak bir süresi varmış gibi bir algı olabiliyor. Mesai gibi tıpkı, sabah 9’da gittim, akşam 6’da çıktım şeklinde. Yazmak dediğimiz eylem klavye başındaki mesele değil, klavye işin sadece yüzde 10’u. Hani 11 değil, buna eminim, en azından kendi deneyimimden. Asıl yüzde 90’ı kafada hazırlama. Ya da bitirip metnin içinden çıktıktan sonra, bütün o düzeltmeler ve “Bunu yapmak istiyordum ama bu olmamış, bu karakteri şöyle mi yapsam” demeler vs vs. O yüzden aslında bir romanla siz yaşamıyorsanız, o karakterlerle, o sorunla kafanızda yaşamıyorsanız, “Heves ettim, ne zamandır da yazmadım, herkes yazıyor. Ben de yazdım” şeklinde olmuyor. Sizin gerçekten o konuya, o dert edindiğiniz şeye çok duyarlı olmanız lazım. Duyarlı olduğunuz şeyi kafanızda gezdirmeniz, notlar almanız lazım. Oradan sonra siz bu emeği verirseniz ilham geliyor. İlham dediğimiz şey, o fikir, eğer kendinizi hazırladıysanız geliyor. Yok hazırlamadıysanız, ya bir roman yazayım, bir öykü yazayım şeklinde olmuyor. O zaman herkesin yazdığı gibi tekrar eden şeyler çıkıyor. Hani Nazım Hikmet der ya “Yetmişinde bile, mesela zeytin dikeceksin…..” , gerçekten dert edinerek, gerçekten doğru ve önemli bir şey yaptığınızı düşünerek girmemiz lazım konuya. Benim hazırlığım kendimce böyle.

Bir de seninle ilgili ben şunu merak ediyorum: kendini anlattığın eski röportajlarında bahsettiğin bir şey var, ilk okuduğumdan beri aklımdadır. Can sıkıntısından yazıya başlamak nasıl oluyor? Bu gerçekten böyle mi?

Bunu söylediğimden dolayı utanıyorum (gülüyor). Yok, yok, işin şakası bir yana, gerçekten de böyle. Gerçekten de benim yaşlarımda olan bir sürü arkadaşımda diğer şekilde olmuş, can sıkıntısından falan başlamamışlar. 15 yaşında, 20 yaşında başlıyorlar. O zamanlar bende olmamış. Gerçekten can sıkıntısından başladı ama hani demin ilham için söylediğim ya da bir romana başlamak için söylediğim gibi, ben işi biraz da espriye vurmak istiyorum.

Farkındayım. Peki eskiden, daha genç olduğun zamanlarda içinde böyle bir kıpırtı hiç yok muydu? Veya vardı da bastırmış mıydın?

Şunu anlatmaya çalışıyorum Meltem, hani bir roman icin beslemek, hani onu kafada 5 yıl, 3 yıl, ne kadarsa,  döndürmekten bahsettim ya, işte sen gerçekten o emeği verdiysen geliyor dedim ya, bende o 37 yaşında tamamen can sıkıntısından “Ya bir öykü yazsam güzel olur, ya dur bakalım” ile başladı. Ama şunu hem kendi deneyimimden, hem başka iyi yazan arkadaşların deneyiminden çok rahatlıkla söyleyebilirim; siz ömrünüz boyunca bir şeylere duyarlıysanız, o “can sıkıntısı” doğru bir şeylere evriliyor. Ömrünüz boyunca hayata bakışınızda- illa bir şey yazacağım diye değil, aklınızda yazmak olmayabilir- emeğe karşı duyarlıysanız, örneğin kadın meselesine karşı duyarlıysanız, hayatınızı da zaten öyle yaşıyorsanız, zaten 17, 23 veya 35 yaşında yazmanıza gerek yok. Gerçekten duyarlıysanız ve içinizde bir şeylerle birlikte kelime haznesi de biriktiyse, yazmaya karar verdiğinizde o geliyor. Öteki türlü hayatınız boyunca hiçbir şeye duyarlı olmamışsanız, yazmaya karar verdim, niyet ettim, yazmaya başlamam lazım veya işte, onun da kitabı var, o da öykü yazıyormuş, dur ben de yazsam diye giriyorsanız, kusura bakmayın olmaz.

Bazen bizim arkadaşlarımızdan da “Ya ne güzel, ben de yazsam” diyenler oluyor ama bakıyorum- bunu da eleştirmek için söylemiyorum-sorunlara duyarlı değil, başka bir hayat yaşamış. Buna hiçbir itirazım yok ama o başka bir hayatın üstüne, hani pastanın üstüne çilek koyar gibi, bunu koymaya çalışıyor. Arkadaşım -biraz da hani sinirlendim-sanatı, sanatçıyı yüceltmek için değil ama gerçekten de yazar aslında ancak ömrü boyunca bir daha karşılaşmayacağı bir işçinin, bir insanın veya bir kadının derdine duyarlı olduğu için onu doğru bir yere oturtabilir.

Evet, can sıkıntısı ile başladım , iyi ki de öyle olmuş. Ama ben örneğin Kapalıçarşı’ya, mekana 15 yaşında bakmışım, yani 20 yaşında da emek konusunda duyarlıydım. İnsanlar niye böyle vs diye o zaman da düşünüyordum. 25 yaşıma geldiğimde başka bir konuyu düşünüyordum. O tarihte yazmanıza gerek yok ama zihninizi, duygunuzu, kalbinizi böyle beslediyseniz yazmaya başladığınızda o yetenek bir şekilde ortaya çıktığında da evet diyor, sana geldim Fuat, sana geldim Meltem fikir olarak, çünkü sen kendini  besledin, hayatta da besledin. Ben mevzuya biraz böyle bakıyorum. O yüzden nasıl başlarsa başlasın hayatta kendimizi bir şekilde beslemiş olmamız lazım.

Peki insan kendini ne zaman yazar hisseder? Senin bu konudaki kişisel tecrüben nedir?  

Bendeki karşılığı şöyle, ben nicelik olarak bakmıyorum. Örneğin bir roman yazarsınız, vardır öyle… Onat Kutlar, İshak’ı yazmış ve ben daha ne yapayım demiş. Nicelik açısından bakarsak tek bir roman sonuçta. Öykü kitabı yok. Ben kendimde şunu hissetmiştim; iki, üç roman oldu, işte öykü kitapları oldu, araya bir iki çeviri girdi, yayınlandı vs. Bunu güzel bir laf etmek için değil, bütün samimiyetimle söylüyorum. Hani şöyle sorular gelir ya “Yazar olarak bu konuda ne düşünuyorsun” vs. Ben şöyle cevap veririm: “Ya Latife Abla (Tekin) yazarsa ben bir durayım bakayım.” Ben yazarsam o bambaşka bir şey. Örneğin rahmetli Selim İleri, veya hani İhsan Oktay Anar…

Bende oldu dediğim, oldum mu bilmiyorum ama, hani en azından kendi içimde “Fuat, oluyor galiba” dediğim zaman şudur: hatırı sayılır sayıda iyi okurun, 50 kişi, 100 kişi örneğin “Ya Fuat, Bata Çıka’da şöyle yapmışsın, Kaptan’la Çarkçıbaşı arasında şöyle bir çatışma kurmuşsun, çok hoşuma gitti. Kapalıçarşı’da şu beni çok etkiledi, vs vs” demeleri. O zaman yazar hissediyorum. Hani az önce sanatın işlevi sorgulamaktır dedim ya, bir takım insanların sorgulamaları ve bir şeylerle kıyaslamaları üzerinden yazdığım şeylerin bir karşılığı var ve belli sayıda insanda bu oluşmaya başlamış, yayılıyor. Galiba yazar oluyorum diye hissediyorum. Bendeki karşılığı bu. Yani bir derdim vardı,  bunu ortaya döktüm ve bu döktüğüm şey insanların kafasında gerçekten de o sanatın işlevinin yapması gereken şekilde bir sorgulama yaratmış. Söyleşilerde konuşuyoruz, mesaj gönderiyorlar vs. Bendeki karşılığı bu. Bir yazar tek bir romanla müthiş bir tartışma başlatabilir örneğin. Ama başka bir yazarın on tane romanı, beş tane öykü kitabı vardır ancak ortada tartışılacak bir şey yoktur. O yüzden, bu geri dönüş, benim için yazarlığın en önemli verisi.

O zaman hemen şunu sorabilir miyim: kitaplarının içinde bu geri dönüşü en fazla hangisinde yaşadın?

Kapalıçarşı. Yok, bir dakika yanılıyorum, enteresan. Ama önce Kapalıçarşı ile ilgili söyleyeceğimi söyleyeyim. Türkiye’de şu ana kadar en çok okunan, basılan roman o oldu. Ancak yurtdışından da dönüşler oluyor. Örneğin Hindistan’dan birisi yazıyor, Fuat Bey, Mr. Fuat diye, bir gün Sırbistan’dan biri yazıyor vs vs. En çok dolaşan, nicelik olarak en çok okura ulaşan da şu ana kadar “Anarşik” belki. Ancak enteresandır, hani hayal kurmak bedava, yazdığım çocuk kitapları en çok okunan kitaplarımdır ve onlarla okullarda söyleşi yapma imkanım da oldu. Çok tatlı bir deneyim. O gençlerin, çocukların kafası gerçekten olağanüstü.

Bir de ödüllü yazar olma kavramı var. Sen daha kendini “yazar” hissetmeden “ödüllü” hissettin. Bir de aldığın ödüller öyle böyle değil, önemli ödüller.

Edebiyat dünyasının bana orada bir kıyağı var. Sen dedin ya, can sıkıntısından başlamışsın diye, bana canım sıkılıyor diye ödül verdiler (gülüyor).

Cidden, işte o can sıkıntısından yazdığım öykü, bir mimarlar odasının yarışmasında ödül alınca ben havaya girdim. İyi ki de girmişim, çok sağolsunlar. Şunu söyleme ihtiyacını her zaman hissediyorum Meltem; hem kendi tecrübemden, hem de bir sürü başka dostum, arkadaşım ve gençlerin deneyimlerinden. İşte Yaşar Nabi ödülleri açıklandı, çok değerli, yıllardır özellikle gençlere belli bir yaş altına veriliyor. İşte sen bir öykü yazmışsın, kendini mutlu hissediyorsun ama bu kendi kendine de değilmiş, bak gerçekten de bu konuya kafa yoran birileri de bunu takip ediyormuş. Bu duygu çok önemli.

Teyid edilmiş olmak değil mi?

Tabi ki. Tam da öyle. Ama şunu da üzülerek söylemek isterim. Ödüller ne mutlak iyiye ve doğruya teşvik edicidir, ne de mutlak tukakadır. Tukaka dediğim kısmını da söyleyeyim. Özellikle kendi edebiyat serüvenimde gördüğüm, başka insanları da tanıyıp, yayınevlerini izlediğimde gözlemlediğim bir durum. Mevzu ticarileştiğinde, hacim arttığında, önemli gördüğümüz bazı ödüllerde büsbütün dostlar alışverişte görsün durumu olabiliyor. Tabi ki hepsi mi, değil. Aman yanlış anlaşılmasın. Ancak çok sevimsiz gördüğümüz bazı şeyler de olabiliyor. Bütün o teşvik edici taraflarının yanısıra, çok sevimsiz, saçma sapan durumlar da olabiliyor. Örneğin bandrol hırsızı olan bir yayınevine ısrarla iki, üç yıldır ödül veriliyor. Ve bu hiç konuşulmuyor. Çünkü bandrol hırsızı yayınevi x, y, z mecralarında ilan veriyor. Bunlar da konuşulmuor. Ama tekrar edeyim, ne tukaka, ne olağanüstü, ödül kurumu belki de işin magazin kısmı ve en az konuşmamız gereken şey. “Ödüllü yazarım”.  Ben, bu söylendiği zaman, ya da o sıfat konduğu zaman rahatsız olurum. Ödülsüz olsam ne olur?

Ne kadar güzel bir şey bunu böyle içselleştirebilmen. İnsanız, teyid edilme, beğenilme, takdir edilme, ne iş yaparsak yapalım doğamızda var ve bu çok önemli diye düşünüyorum. Ancak bunun üstüne çıkabildiğimiz anda kendimizi gerçekten gerçekleştiriyoruz  ve sen de bu noktadasın anladığım kadarıyla. Bu müthiş bir şey. Ben dışarıdan senin hikayene baktığımda, gördüğüm resim bana inanılmaz geliyor. Bir kere belli bir yaştan sonra başlamış olman. Bir de biraz önce anlattığın duruma kirlilik diyeceğim izin verirsen, ki bu durum her sektörde ve alanda var. O kirliliğin içine girmeden, o naif Fuat Sevimay yazar halinle müthiş ödüller aldın. Mesela Orhan Kemal ödülü, Ahmet Hamdi Tanpınar ödülü. Sıradan ödüller de değil. Böyle başlamış olmanın sana verdiği müthiş bir motivasyon vardır elbette. Bakıyorum, Fuat Sevimay sanki 40 yıllık yazarlar gibi, on yıllarca süredir edebiyat dünyasında gibi geliyor bana. Ancak şöyle bir hesapladığımda 15 yıl topu topu. Bu kadar zamanda bunca işi nasıl yaptın? Bunca okurun sevgisini nasıl kazandın? Bu çok takdire değer bir durum bence.

Meltem, o konuda tevazu göstermeyeceğim. Bana sosyal medyada falan mütevazi yazar deniyor, bu konuda mütevazilik göstermeyeyim. Ben çalışkanım. Yani başka bir konuda çok tembel olabilirim. İstemediğim bir konuda hayatta yerimden kıpırdatamazsınız ama sevdiğim şeyde de elimden geleni yaparım. Ben edebiyatı seviyorum.

Bazen soruyorlar, işte yeni romanın çıktı ne hissediyorsun diye. Valla diyorum, bir şey hissetmiyorum. Tabi ki yeni roman çıksın diye emek veriyoruz, uğraşıyoruz. Kendi deneyimimde bence en olağanüstü ödül bir şeye kafa yormak. Demin konuştuk ya bir roman nasıl çıkıyor diye, ölye böyle, taslak maslak işte giriştik, yazdık. Bir an var, bir şey yapmak istiyorduk, bu roman da onun için vardı. Bir tartışma, bir nokta…Şuradan anlatmak, dili boyle kurmak istiyorum… Bunların hepsine kafa yoruyorum. Kaçıncı soru bilmiyorum artık, 10. mu, 11. mi. Bir an geliyor, “Evet ya, oldu!” diyor insan. Dünyanın en güzel ödülü bu. Kimse de vermiyor bunu. İnsan kendi kendine veriyor.

Ne müthiş bir tatmin!

Bir çay içiyorsun, ya da ne biliyim bir rakı. Kendine ısmarlıyorsun. Hani artık her yazara sorulur yazma ritüellerin var mi diye. Ben de sorulduğunda diyorum ki, bir tek ritüelim var. Bir romanın içinden çıktığımı düşündüğüm zaman kendi kendime ödül veriyor ve Kuzguncuk İskelesi’nde gidip tek başıma bir öğlen rakısı içiyorum. Aa diyorum, güzel oldu. Bundan daha güzel bir ödül yok. Aslında daha güzeli de var, o da şu; okurlardan gelenler. Bayburt’ta birisi Meltem’in kitabını okumuş, Antalya’da, Batman’da birileri yazmış, biri birine tavsiye etmiş, ordan görmüş vs vs. Bundan daha güzel bir ödül yok. Diğer ödüller tabi ki çok güzel, aman yanlış anlaşılmasın, onlardan dolayı çok mutluyum. Adınız Fakir Bayburt’la anılıyor, ne bileyim Talat Sait Halman’la anılıyor, bu tabi ki çok güzel. Ancak bir noktadan sonra sadece ve sadece metnin esas olduğunu, roman çıkartmanın esas olduğunu farkettiğimizde kendimizi doğru yere koyuyoruz. Metin esastır. Leyla Erbil hiç bir ödüle katılmamış,  çok da doğru yapmış. Leyla Erbil’den bahsediyoruz! Belki de Leyla Erbil olmak, olabilmek ya da ona heves etmek…Buralardan bakmayı daha çok seviyorum ben.

Çok güzel! Peki tatminler yaşadıkça,  yazdıkça, yazdıklarınla ilgili okuyucularından geribildirim geldikçe hep daha iyi olmalıyım kaygısı yaşıyor musun? “Ya ben bundan daha iyisini yapabilir miyim, ya aşağı düşerse kalite olarak?” Var mı böyle endişelerin?

Tabi ki. Kim olduğunu hatırlamıyorum, dünya yazarlarından birinin bir lafı vardı, Marquez olabilir, şöyle der: “Yeni bir romanda kaygı yaşamıyorsanız yazmayın.”

Her roman büyük bir kaygı. Her roman hiçbir şekilde, ben oldum, altı tane yazdım, göğsümde sektirerek yazarım vs vs demek değildir. Tam tersi, kendinizle ilgili duygunuz varsa o zaman o kaygıyı iyi ki yaşıyorsunuz. Ben bunu her zaman yaşamayı çok isterim çünkü çok da motive edici bir şey aslında. Hep söylediğim bir şey var, hani biraz önce yetenekten ve calışmaktan bahsetmiştik ya, herkesin yazar olmasına gerek yok. Yazmakla ilgilenen birçok arkadaşıma, dostuma söylediğim bir şey vardır; neyi yapamadığını farketmek çok büyük bir erdem. “Ben burayı yapamamışım, bu karakterde bir arıza var, bu mekan böyle değil”, ya da “dil böyle akmamalıydı, burayı yapamamışım” diyebilmek müthiş. O yüzden bu kaygıyı, tam da bizi o hatadan uzak tutan bu kaygıyı, her zaman bir dost olarak yanımızda tutmamız lazım. Ne zamana kadar? İsmet Baba’da rakıyı içince bir kenara bırakabiliriz. (gülüyor)

Harikasın! Peki son dönemlerde seni etkileyen bir kitap oldu mu, mesela 2024 veya 2025’in son yarısında desem?

Ya şöyle bir şey oldu, ayıp da olacak ama. Ne ayıp olacak, hadi anlatayım. Bir arkadaşla tanıştık. Başka bir vesileyle, ben bir tiyatro metni yazmaya da uğraşıyorum. Onunla ilgili bir çalışma yapıyorum. Böyle haddimi aşan bir durum var.

Aa öyle mi, büyük haber! Çok da güzel yapacağına eminim.

Bana şans dile.  Ulysses’i tiyatro oyununa çevirmek istiyorum. Onunla ilgili çalakalem, kör topal yapmayayım diye orada bir arkadaşla tanıştım, onun da öykü kitapları var. Herhalde çok  az insan adını biliyordur: Özgür Kayım. Öykülerini okudum, iki kitabı varmış. Birini okudum,  samimiyetle anlatacağım, aa gene bir arkadaşın öykü kitabı var, bir bakayım dedim. Genelde de yüzde 80, 90 vasat, hani ayıp olmasın diye okuyorsun falan. Bir öyküsünü okudum, ya dedim, çok güzel. Çok değişik bir kafadan girmiş, mesela baş karakteri bile bir bayrak satıcısı. Hani vardır ya Türk bayrağı satıcısı, Galatasaray bayrağı satıcısı falan. Cok enteresan, işlemeye çok uygun. Böyle bir karakteri çok ilginç bir yere koymuş. Sonra bir öyküsünü daha okudum. Hani olur ya, bir tane tutturursun ama ikinci nasıldır acaba dersin. İkinci öyküsü de çok güzel ,diğer öyküsü de çok güzel. Öyküde hani bir İsmail Güzelsoy’u biliyoruz, bir Başar Başarır’ı ben alsam ne olur,  almasam ne olur. Ama böyle öyküde bilmediğimiz, özellikle heyecan verici bir isim gördüğümde çok mutlu oluyorum. En yakın zamanda son üç aydır  beni çok heyecanlandıran isimlerden birisi de Özgür. Ya hep böyle Türk yazar konuştuk, Alan Paul Lynch’in Peygamber’in Son Şarkısı da çok heyecanlandırdı beni örneğin.

Fuat, çok teşekkür ediyorum nefis bir sohbet oldu, sorularımı içtenlikle cevapladın.  Yeni kitaplarını ve özellikle tiyatro metnini heyecanla bekliyoruz.

Ben çok teşekkür ederim çok keyifliydi, hem seni görmek, hem de söyleşi.  

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Sardalye Sokağı’na Yolculuk

yazar

Yayınlayan

on

Bazı anlar vardır; rüzgarın taşıdığı bir kokuda, sararmış bir kitabın satır aralarında ya da hiç beklemediğiniz bir köşe başında sizi yakalayıverir; içinde bulunduğunuz zamandan sizi alıp en savunmasız, en duru halinize, çocukluğunuza götürür. Geçtiğimiz günlerde ailece gerçekleştirdiğimiz Kaliforniya seyahatimizde ruhumun böylesine bir zaman sıçraması yaşayacağından habersizdim.

 San Francisco’nun o meşhur 17-Mile Drive yolunda, Pasifik Okyanusu’nun eşsiz manzarasıyla sarhoş olmuş bir halde Monterey’e doğru yol alıyorduk. Planımız sadeydi: Bir gece Monterey’de konaklayacak, ardından Carmel-by-the-Sea ve oradan da Santa Barbara’ya gidecektik. Monterey, bizim için sadece rotadaki sıradan bir durak, yorgunluk atılacak bir ara istasyon gibiydi. Ancak hayat sanırım en büyük sürprizlerini en “bilinçsiz” tercihlerimizin içine saklıyor.

 Otele yerleşip kendimizi Monterey’in merkezine attığımızda, bir anda John Steinbeck’in resimleri ile göz göze geldik. İşte o saniye zihnimde bir şimşek çaktı. Ayak bastığım yer sadece bir sahil kasabası değil, edebiyat tarihinin en kanlı-canlı sokağıydı: Sardalye Sokağı.

Bu farkındalıkla, 15 yaşımdaki halim elimden tuttu. Gözlerimin önüne; bana dünya klasiklerinin o büyülü kapısını aralayan sevgili Kenan Dayım geldi. Dayımın, elime o üçlemeyi tutuştururken yüzünde beliren o muzip ve heyecanlı ifadeyi hiç unutamam: “Yukarı Mahalle”, “Sardalye Sokağı” ve “Tatlı Perşembe”. Sanki sevdiği birine en kıymetli hazinesini devrediyor olmanın gururu ve o kişinin alacağı hazzı bilmenin verdiği o tatlı tebessümle bakmıştı bana.

 Monterey’de, kitaptan sonra adı resmen “Cannery Row” olarak tescillenen o sokakta yürürken, sanki bir romanın sayfaları arasında ete kemiğe bürünmüş gibiydim. Sağımdan bir anda meşhur Doc çıkacakmış gibi geliyordu. Lee Chong’un bakkalında oturduğunu, Mack ve tayfasının az ötede bitmek bilmez çene çalmalarından birine daldığını hayal ediyordum. Eddie’nin La Ida’da arta kalan içkileri büyük bir titizlikle istifleyişini, grubun en çalışkanı Hazel’ın ise Doc için okyanus kıyısında deniz canlıları toplamasını izler gibiydim.

 Adım adım ilerlediğim bu edebi rüyada, Monterey Körfezi’ne bakan o yamaca geldiğimde karşımda bir hayal değil, bir anıt duruyordu: Steven Whyte’ın imzasını taşıyan, gerçek boyutlarından biraz daha büyük dokuz insan figürüne ev sahipliği yapan Cannery Row Anıtı.

 Kitabın karakterleri, o anın dondurulmuş bir karesi gibi karşımdaydı. Ed Ricketts bir deniz yıldızını incelerken, o tanıdık karakterler okyanus rüzgârını selamlıyordu. Anıtın en tepesinde ise bu koca dünyanın mimarı John Steinbeck, sanki bunca yıl sonra buraya kadar gelmiş olmamın ödülünü verircesine bana oradan göz kırpıyordu. Monterey, benim için artık sadece bir durak değil; bir çocukluk rüyası ve edebiyatın gerçekliğe galip geldiği o unutulmaz coğrafyanın adıydı.

John Steinbeck’in Monterey Üçlemesi

 John Steinbeck, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’nde dünyaya gözlerini açtığında, aslında ölümsüz eserlerinin mikrokozmosunu da bulmuştu. O, Amerika’nın dışlananlarını, yoksullarını ve okyanusun kıyısına vurmuş kayıp ruhları biriktiriyordu.

 Yazarlık dehası, 1935 yılında “Yukarı Mahalle” (Tortilla Flat) ile parladığında, dünya edebiyatı Monterey’in o engebeli yamaçlarında yaşayan sıradan insanların muazzam hikayeleriyle tanıştı. Steinbeck; Pulitzer ve Nobel ödülleriyle taçlanan o eşsiz gözlem yeteneğiyle, toplumsal adaleti ve dayanışmayı birer efsane gibi anlattı. Ancak benim için onun zirvesi, Monterey’in o kendine has kokusunu ve ruhunu iliklerimize kadar hissettirdiği o meşhur üçlemedir. Monterey’deki yaşamın o hüzünlü ama umut dolu portresini tam 19 yıla yayılan bir süreçte tamamladığı Yukarı Mahalle (1935), Sardalye Sokağı (1945) ve Tatlı Perşembe (1954).

Sardalye Sokağı: Bir Avuç Mutluluk ve Bolca Dostluk

 Sardalye Sokağı, Monterey’de hayatın kıyısında kalmış ama insanlık sınavından tam not almış bir grup aylak ruhun sıcacık öyküsüdür. Hikaye, Horace Abbeville’in bakkal Lee Chong’a borcuna karşılık bir depo vermesi ve bu deponun zeki ama talihsiz Mack ile tayfasına yuva olmasıyla başlar. Sokağın kalbi, herkesin hayranlık duyduğu deniz biyoloğu Doc için atar. Mack ve arkadaşlarının, Doc’u mutlu etmek adına düzenlemek istedikleri o meşhur sürpriz doğum günü partisi, iyi niyetli bir kaosa dönüşürken aslında bize hayatın tüm karmaşasını ve güzelliğini sunar.

 Steinbeck, toplumun dışladığı bu insanlara öyle sevecen yaklaşır ki, okurken kendinizi o dostluğun tam içinde bulursunuz. Mack ve tayfasının o hırpani ama onurlu dünyası, sokağın tozuna karışıp kalbinize işler.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Zamanın Unutulduğu Mekanlar:Viyana Kahvehaneleri

yazar

Yayınlayan

on

Daha içeri adım atmadan geniş pencerelerden kendini müjdeleyen kırmızılığa bir an önce kavuşmak için camlı kapıyı hevesle itiyorum. İçerisi aydınlık ve bu soğuk kış gününde insanın bir daha dışarı çıkmak istemeyeceği kadar sıcak. İştah açıcı tarçınlı sıcak kek kokusu, tat ve koku duyularımı hızla harekete geçiriyor. Sağlı sollu iki salondan sağdakine doğru yürüyorum. Kırmızı kadife koltuklar gözüme çok davetkar görünüyor. Salona hakim yumuşak bir köşeye yerleşiyorum. Duvarlardaki beyaz çerçevelerin içinden gülümseyen kırmızı kadife döşemeleri, beyaz çerçeveli aynaları, farklı ebatlarda altın varaklı tabloları ve tavandan sarkan zarif kristal avizeleri inceliyorum. Fonda caz nameleri mırıldanan Ella Fitzgerald olmasa, rahatlıkla 19. yüzyıla ışınlandığımı düşünebilirim. Beyaz bebe yakalı siyah bluzu ve fırfırlı önlüğü ile siyah beyaz filmlerden fırlamış gibi görünen güleryüzlü garsona bir “melange” (sütlü Viyana kahvesi) ile “apfelstrudel” (elmalı turta) siparişi veriyorum. Etrafı incelerken, acaba 1900’lerin başlarında Viyana kahvelerini “demokrasi kulüpleri” olarak tanımlamış olan, kitaplarını çok sevdiğim Avusturyalı yazar Stefan Zweig veya dönemin entelektüel ortamının önemli isimlerinden olan Sigmund Freud tam burada oturmuşlar mıdır diye düşüncelere dalıyor ve birkaç asır öncesinin Viyana’sını gözümün önünde canlandırmaya çalışıyorum.

Viyana’da Kahvehanelerin Altın Çağı

Haydi gelin birlikte bugün şehrin en kendine has özelliklerinden biri olan kahvehanelerin Viyana sahnesinde aktif rol oynamaya başladığı yıllara, 19. yüzyılın ikinci yarısına gidelim.

Viyana kahvehaneleri parlak dönemini yaşamaktadır. Yüzyılın ilk on yılında Napoleon’un, Avusturya’nın İngiltere ile ticaretini engellemesi nedeniyle beklenmedik şekilde fiyatlanan kahve çekirdekleri zor bir dönemden geçilmesine yol açsa da, ambargo biter bitmez Viyana kahvehaneleri tekrar taze kahve ve entelektüel Viyanalılar ile dolmaya başlar. 1800’lerin başında 80 olan kahvehane sayısı, 50 yıl sonra 300’e ulaşır.

Edebiyat ve Kahvehaneler

1890’a gelindiğinde kahvehaneler edebiyatla buluşmuştur. Yüksek tavanlı, mermer masalı barok salonlar, dönemin yazarlarının, sanatçılarının ve düşünürlerinin mekanlarına, belki de bir nevi “yazı odaları” na dönüşür. “Jung Wien” (Genç Viyana) adı verilen edebiyat grubu sık sık Café Griensteidl’de toplanıp edebiyattaki geleneksel estetik anlayışı eleştirir, savundukları modernizmi  tartışırlar. “Kaffeehausliteraten”  (Kahvehane yazarları) olarak da adlandırılan bu genç Viyanalılar’ın içinde Peter Altenberg, Karl Kraus, Arthur Schnitzler gibi isimler de vardır.

Viyana kahvehaneleri sadece edebiyatın tartışıldığı değil, aynı zamanda öğrenme, yenilenme ve haber alma yerleri kimliğine de bürünürler. O dönem için büyük yenilik yaparak 1720 yılında kahvehanede halka açık gazete sunmaya başlayan “Kramersche Kaffeehaus”un başlattığı akımla gazeteler, kahvehanelerin en önemli simgeleri içinde yerini alırlar. Kibar ve şık Viyanalılar, Thonet sandalyelere yerleşip siparişlerini verdikten sonra, bir köşede asılı olan gazetelerden birini seçer ve zaman kavramından özgürleşmiş şekilde  gazetelerin satırlarında kaybolurlar. İşletme sahipleri için gazetelerin özenle korunması konusu önemlidir; öyle köşeye atılmış ve hırpalanmış gazetelerin bulunduğu yerler değildir bu şık kahveler. “Zeitungsständer” (gazete sehpası veya tutucusu) adı verilen uzun, ahşap veya pirinç bir direğe sabitlenerek sergilenirler; böylece hem geniş sayfalı gazeteler küçük mermer masaların üzerinde rahatça okunur, hem de kahve lekelerinden ve hasarlardan mümkün oldukça uzak tutulurlar.

Garsonlar tarafından masalara getirilen siparişlerin sunumları ise ayrı bir övgüyü hakeder. Yıllar sonra dahi devam ettirilecek gelenek, her kahvehanede özenle uygulanır; her müşteriye kahve öncesi damağı temizlemek için küçük bir tepsi içinde bir bardak su ikramı yapılır. Habsburg hanedanından gelen bir gelenek olarak su bardağı üzerine ters olarak kapatılan kaşık ise bardağın yeni doldurulduğunun bir göstergesidir.

Müşterilere gösterilen bunca özen ve konfora rağmen, bu kahvehanelerde oturmak pek öyle masraflı da değildir. Stefan Zweig’ın “Dünün Dünyası” adlı eserinde bahsettiğine göre entelektüel tartışmalara hevesli gençler, uygun fiyatlı bir fincan kahveyle bu mekanlarda saatlerce oturup tartışır, yazılarını yazar, kart oyunları oynar, postalarını bu adreslerde temin eder ve en önemlisi de, sayısız gazete ve dergiye ulaşma fırsatını yakalarlar. Bu anlarda adeta zaman durur, hayat yavaş akar. Kristal avizelerin ışığında gölgeler uzar, defterler ilhamla dolar.

Ancak o yıllarda-özellikle de 19. yüzyılın ilk yarısında- dışardan bu kahvehanelerin içine bakan birinin görebileceği sahne oldukça düşündürücüdür. Yüksek tavanlı şık mekanlar sadece erkeklerle doludur! O yıllarda kadınlar pek çok yere olduğu gibi bu kahvehanelere de tek başlarına giremezler. Sadece Avusturya’da değil , ne yazık ki 19. yüzyıl Avrupası’nda genel olarak normal kabul edilen bir yaklaşımdır bu. Virginia Woolf bu konuyu ünlü eseri “Kendine Ait Bir Oda”da incelikli bir şekilde gözler önüne serer. Kitaptan, bir erkek görevlinin Woolf’u, ziyaret etmek istediği üniversite kitaplığının kapısında telaşla durdurup, hanımların ancak bir fakülteli eşliğinde veya tavsiye mektubu ile kitaplığa alınabileceğini söylediği satırlar aklıma geliyor. Woolf’un şu ifadesinin ne kadar anlamlı olduğunu düşünüyorum: “Kadınlar, yüzyıllardır erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü birer ayna görevini yerine getirmişlerdir.

Tarihler 1856’yı gösterdiğinde bu toplum ayıbı ve cinsiyet ayrımcılığı neyse ki sona ermiştir ve Viyana’nın şık giyimli zarif kadınları da artık tek başlarına kahvehanelere gidip bir fincan “melange” eşliğinde tatlıların keyfini çıkarır, en çok tercih ettikleri kahvelerin “stammgast”ları, yani müdavimleri olmaya başlarlar.

Osmanlı’nın Viyana’ya Hediyesi

Viyana kahveleri ile ilgili biz Türkleri ilgilendiren en ilginç konuya gelecek olursak..Bazı kaynaklara göre Viyana’nın “kahve şehri” haline gelmesi Osmanlı İmparatorluğu sayesinde gerçekleşir. Bu nasıl mümkün olmuş derseniz, gelin birlikte biraz daha eskilere; 17. yüzyıla gidelim.

Osmanlı’nın gücünün doruğunda oldugu yıllar. Kahve, bir yüzyıl kadar önce, 1517 yılında Osmanlı Yemen Valisi’nin Etiyopya’dan getirdiği kahve çekirdeklerini Sultan’a takdim etmesinin ardından, çoktan Osmanlı kültürüne girmiş, gündelik hayatın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Bu yoğun kokulu içeceğin en itibar gördüğü yer ise Osmanlı saraylarıdır. Uzak diyarlardan gelen çekirdekler kısa sürede, sarayda geliştirilen özel bir pişirilme ve sunum tarzıyla “Türk kahvesi”ne dönüşür. İkram için özenle İznik veya Kütahya çinisinden fincanlar üretilir. Kahvenin keyfini çıkarırken ellerin yanmasını engellemek adına fincanların etrafına kulp vazifesi gören gümüş veya altın bir zarf yerleştirilir. Sarayda yapılan kahve ikramı misafire gösterilen hürmetin bir tezahürü niteliğindedir, itibar görür, hafife alınmaz.

Biz gelelim bu itibarlı Türk kahvesinin Viyanalara nasıl ulaştığına. Bu konuda farklı kaynaklar ve rivayetler olsa da, sonuçta oklar hep Osmanlı’yı gösteriyor.

Viyana Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Kerstin Tomenendal tarafından yazılan ‘’Das Türkische Gesicht Wiens’’ (Viyana’nın Türk Yüzü)’nde anlatılana göre, 1665 yılında Kara Mehmet Paşa liderliğinde, içlerinde Evliya Çelebi’nin de yer aldığı 300 kişilik Viyana elçilik heyeti Viyana’ya gider. Avusturya İmparatorluğu tarafından heyete Leopoldstadt’ta bir yer hazırlanır. Kara Mehmet Paşa burayı 9 ay boyunca elçilik binası olarak kullanır. İşte Leopoldstadt’taki bu elçilik binalarında ve ‘’Schwarze Adler (Kara Kartal), ‘’Goldene Lamm’’ (Altın Kuzu) ve “Schwarze Bär” (Siyah Ayı) gibi hanlarda soylular itinayla ağırlanırken ilk kez Türk kahvesi de ikram edilir.

Hüsranın Ardından Bırakılan İz

Köpüklü Türk kahvesi keyfi elçiliklerde ve saraylarda devam ededursun, Osmanlı İmparatorluğu bir yandan sınırlarını genişletme çabasındadır. 1529’da Kanuni Sultan Süleyman zamanında başarısızlıkla sonuçlanan 1.Viyana kuşatmasının ardından takvimler 1683’ü gösterdiğinde, bu kez IV. Mehmet tahttayken, Osmanlı, 2. kez Viyana’yı almayı hedefler. Ordunun başındaki Kara Mustafa Paşa’nın düşlerini süsleyen Viyana, önemli ticaret yollarının kesişim yerinde, stratejik değer taşıyan bir merkezdir. Hırslı bir komutan olan Kara Mustafa Paşa o zamana kadar sefere çıkmış olan en büyük orduya sahip olmasına rağmen, kuşatma sırasında ardarda yaptığı stratejik hatalara, çevre topraklarda kutsal koalisyonu oluşturan ülkelerin Viyana’nın yardımına koşmasının da eklenmesiyle birlikte Beç Kalesi’nde yenilgiye uğrar. Osmanlı ordusu geri çekilmek zorunda kalır.  

Hikayenin yenilgi sonrası kısmı ise ilginç. Rivayete göre, Osmanlı’nın Viyana’yı terk etmesinin ardından, etrafı kontrol eden askerler çuvallar dolusu kahve çekirdeklerini bulurlar. Bu kahverengi çekirdeklere bir anlam veremeyen askerler deve yemi oldukları sonucuna varıp, çuvalları yakmaya karar verirler.

Ancak Viyanalılar arasında kahve çekirdeklerini daha önceden tanıyan biri vardır: zamanında Belgrad’da görev yapmış komutan Georg Franz Kolschitzky. İmparatordan çuvalların savaş ganimeti olarak kendisine verilmesini talep eder. İşte böylece rivayete göre, Kolschitzky çekirdekleri öğütür, kavurur, süt ve şeker ile harmanlar ve bugün Viyanalıların meşhur kahvesi olan melange ortaya çıkar.

Viyana’da ilk kahvehanenin kim tarafından açıldığı konusunda ise kaynaklar iki ismi gösteriyor:

Bir rivayete göre ilk kahve “Zur blauen Flasche” (Mavi Şişe) adıyla Kolschitzky tarafından açılırken, başka kaynaklara göre 1685’de Yunan asıllı (farklı kaynaklara göre ise Ermeni bir ajan) Johannes Deodat, Haarmarkt’ta kendi evi olan yerde ilk resmi kahvehaneyi açar. 

Yüz yıl kadar sonra, 18’inci yüzyılın sonlarında Julis Meinl’in ilk kavrulmuş kahveyi endüstriyel olarak üretip satmasıyla asıl patlama yaşanır. Viyana’da ardarda kahvehaneler açılmaya başlar. Julius Meinl, kahvenin Osmanlı’dan geldiğini hatırlatan dünyaca ünlü “kahve içen fesli çocuk” logosunu yaptırır ve markanın ünü önce Viyana’ya, ardından dünyaya yayılır.

Somut Olmayan Kültürel Miras

Viyana kahvehane kültürü bugün UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiş durumda. Bu kahvehaneler kültürel anlamda o kadar değerli bulunmuş ki, UNESCO onları “tarih ve mekanın tüketildiği ama sadece kahvenin fatura edildiği yerler” tanımlamasıyla 2011 yılında “Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi”ne eklemiş. Bu tanımlama, kahvehanelerin yalnızca fiziksel mekanlar değil, bir yaşam biçimi, bir iletişim şekli ve bir kamusal kültür taşıyıcısı olduğunun adeta resmi bir teyidi gibi.

Sanat ve mimari ile göz dolduran, son derece estetik bir şehir olan Viyana, bana göre sadece kahvehaneleri için bile ziyaret etmeye değer.

Kimbilir belki de umutla karşıladığımız yeni yıl, bu tarihi kahveleri tanımak, bu özel mekanlarda zamanı dondurmak ve yüksek tavanlı odaların fısıltılarından ilham almak için bazılarımıza güzel bir fırsat yaratır.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Mevzu İnsan, Mevzi Gönül

yazar

Yayınlayan

on

Hayat, görünmez ipliklerle örülmüş devasa bir dokumadır. Bu dokumanın en hassas ipi ise gönül ipliğidir. İnsan dünyaya sadece gözleriyle değil; durduğu yerin hikâyesiyle, durduğu yerin ruhuyla bakar. Bazen durduğumuz yer o kadar karanlıktır ki önümüzde yalnızca gri duvarları görürüz. Gökyüzünün maviliğini, kuşları ve yemyeşil ormanları unutur; duvarların kaderimiz olduğuna inanırız. Oysa “Mevzimiz, mevzumuzu belirler”. Yani gönlümüz nereyi mesken tuttuyse dünyayı oradan seyrederiz.

“Mevzi”, aynı zamanda durulan saf demektir. Durduğunuz yer; kimin yanında olduğunuzu, kime karşı durduğunuzu ve neyi savunduğunuzu belirler. Eğer mevziniz kırgınlıklar üzerine kuruluysa, mevzunuz hep haksızlıklardan ibaret olur; geçmişe dönüp dönüp “Neden ben?” sorusunun cevabını ararken bulursunuz kendinizi. Eğer mevziniz kin, hırs ve bencillikse mevzunuz ya savunma ya da çatışma olur. Çünkü gördüğünüz tek şey rakipler, düşmanlıklar ve engellerdir. Ruh, burada kendi ipliğine dolanır ve boğulur.

Oysa gönül ipliğini merhametle eğiren, hakikatle dokuyan ve sevdayla bağlayan bir ruhun mevzusu; bir çocuğun tebessümü, bir kuşun kanat çırpışı, bir çiçeğin betonu delerek büyüme çabası olur. İnsan, bir çocuğun tebessümünde saflığı ve masumiyeti yakalarken; çiçeğin betonu aşarak büyüme çabasında içindeki yaşama isteğinin direncini fark eder. Artık hayattan öylece geçip gitmez; bizzat yaşamaya şahitlik eder.

İnsan bazen yorulur, olduğu yere çöker kalır. Çöktüğü yer, o insanın yeni mevzisidir artık. Fakat bu çöküş bir bitiş değil, yeni bir başlangıçtır. İnsan, bu mevzide kendi çıplak hâliyle karşılaşır. Artık mevzusu başkaları değil; mevzu kendisidir. Gönül ipliği, tam da burada kopmadan yeniden düğümlenir.

Gönül ipliği, insanın hayattaki anlam pusulasıdır. Gönül ipliği koptuğunda insanın mevzisi de savrulmaya başlar. Mevzisi savrulanın mevzusu, kuru gürültüden ibarettir. Duracağı yeri bilmeyen insanın hayat ritmi kaybolur; ipi kopmuş bir uçurtma gibi rüzgâr nereye eserse oraya sürüklenir. Nerede duracağını bilemeyen insan, bir süre sonra içsel bir boşluğa mahkûm olur. Ancak şu da bir gerçektir ki insan, en çok kaybolduğunu sandığı anda bulur kendini.

Nihayetinde mevzimiz neresi olursa olsun; ipi kopmuş bir uçurtma olmak da, kökleri derinlere uzanan bir çınar olmak da bizim elimizdedir. Unutmadan: Yol biter, mekân değişir; ama gönül ipliği sağlam olanın hikâyesi asla yarım kalmaz.

Haberin Devamını Oku

Trendler