Köşe Yazıları
Bir çift yıldız göz
Sessizliğinin içinden usul usul konuşuyor bizimle. Gözlerini dikip uzunca baktığında insan, o hipnotize edici derinlikte kaybolacakmış gibi hissediyor. Biz ona “occhi di stella” diyoruz, yani “yıldız gözlü” . İtalyan eşimin taktığı bu ismi ben de çok yakıştırıyorum ona. O rahat anlasın diye yavaş ve tane tane ama bir yandan da güzelim İtalyanca dilinin melodisinin de hakkını vermeye özen göstererek “occhi di stella” diye fısıldıyorum gözlerinin içine bakarken. Onaylayarak bakıyor bana, belli ki o da seviyor bu ismin tınısını. Tıpkı ona yakıştırdığımız, sayıları neredeyse 30’u bulan diğer isimler gibi bunu da hemen benimsiyor.

Kahverengi birer cam boncuğu andıran kocaman gözleri gökyüzünün bütün yıldızlarını içinde buluşturmuş gibi cömertçe parlıyor gözlerimin içine bakarken. İrlandalı kanının hakkını veren ateş kızıllığından kirpikleri de nasibini almış. Diplerde daha koyu kızıl başlayıp, uçlara doğru yumuşacık açılarak süzülüyorlar. Av köpeği olduğunu gözüpeklikle belli eden uzunca zarif burnunun ucundaki o kömür karası yuvarlak düğme hep ıslak. Etraftaki hiçbir kokuyu kaçırmamak icin sürekli olarak uçları bir açılıp bir kapanıyor.
Dublin’deki evimize ilk geldiği gece onu alt katta -aceleci ve oldukça acemice bir eğitme içgüdüsüyle- yalnız bırakıp yukarı çıkmaya hazırlanmıştım. Nasıl da zalimce! Ailesinden, kardeşlerinden ayrıldığı o zor geceyi onun için kolaylaştırmak varken eğitme telaşına kapılmak da neyin nesiydi. Daha o geceden belli etti güçlü kişiliğini, direndi, avazı çıktığı kadar havladı-sonunda beni aşağıda onun yanında yatmaya razı edene kadar.
COVID pandemisinin yeni başladığı zamanlardı ve biz İrlanda’ya henüz taşınmıştık. 6 ay gibi uzun bir süre boyunca evlerde kalma uygulaması ile Avrupa içinde rekor kıran Dublin’de, evimizin çevresinde yürüyüşler yaparak sakin bir pandemi dönemi geçiriyorduk. Alışılmış puslu İrlanda gökyüzünde bulutların arasından ansızın güneşin göz ucuyla baktığı bir Dublin öğleden sonrasında çalan telefonla sakin hayatımız değişti. Ailemize bir köpeğin katılmasını çok istediğimizi bilen İrlandalı bir arkadaşımız köpeğinin doğum yaptığını ve istersek bebeklerden birini bize ayırabileceğini söylediğinde heyecandan kalbim duracak sandım. Barınaklarda bu kadar bakılmaya muhtaç köpek varken bu şekilde köpek sahiplenmekten suçluluk duysam da evimizden dışarı adım atamadığımız o günlerde hayatımıza kendiliğinden girmek isteyen bu sürpriz misafir bizim kaderimizdi belli ki. Misafirimiz, kısıtlamalar biraz rahatladığında ancak 3 ay sonra yeni evine gelebildi. İsmi çoktan hazırdı: Grissino! Susamlı İtalyan çubuk krakerleri kadar gevrek kahverengi, albenili ve dinamik bir görüntüsü vardı.
İlk günden beri hiç de utangaç olmayan bir coşku ile girdiği yaşamımızda 3,5 yılını doldurdu. Bu süreçte o, serpilip 36 kiloluk zaptedilmesi güç bir ateş topuna dönüşürken, ben de onun varlığıyla yeni içsel yolculuklardan geçtim.
Hiç kontrol edemediği iç enerjisiyle birdenbire coşup, onaylamadığımız şeyleri yaptıktan hemen sonra pişmanlıkla özür dilercesine patisini uzattığında, eşimle ben sabahları birbirimize günaydın öpücüğü verdiğimizde kıskançlıktan çılgına dönmüş bir şekilde aramıza girmeye çalıştığında veya üzüntülü olduğumu hissettiğinde, hüzünlü gözlerle “seni anlıyorum” der gibi patisini uzatıp sabırla başımda beklediğinde bana bu dünyada sevginin ne kadar farklı şekillerinin olduğunu öğretti. Kısa sürede ailemizin üzerine titrenen elemanı oldu. Yerde uyuyakaldığında başı duvarın köşesine değmesin diye kafasının altına yastık sıkıştırdığımızda, bize bakan bir çift göz yüzünden boğazımızdan geçmeyen lokmalarımızı onunla paylaştığımızda, şimşekler çaktığında korkudan evde sığınacak bir köşe ararken onu teselli etmeye çalıştığımızda veya takıntısı olan tenis toplarından biri balkondan düştüğünde dünyasının yıkılmasına dayanamayıp, elimizde ne varsa hemen bırakıp topu aramaya gittiğimizde onun bize minnetle bakan gözlerinde dünyanın en güçlü sevgisini gördük.
…………………..
Sosyal medyada izlediğim o videonun etkisi günlerdir üzerimde.
Gözünü nefret ve kötülük bürümüş insanın elinin altında çırpınan cana kıyarken nasıl canavarlaştığını, adeta öldürme sarhoşluğu içinde kendinden geçişini gördüm.
Etrafta birikmiş kalabalığın içinde bulunan, yanında küçük kızı ile o vahşi anı film gibi izleyen annenin anneliğinden ne hayır gelebileceğini sorguladım. O küçük kızı uzanıp o dünyadan, o anneden uzaklaştırabilmek istedim çaresizce.
O yumuşacık beyaz cana kıyan adamın birkaç adım ötesinde hiçbir şeyi kaçırmamak için pürdikkat yakından izleyen erkek çocuğunun gözlerinde dünyanın bütün savaşlarını, kavgalarını, hırslarını gördüm.
Adına insan denen varlığın içine giren nefretin şiddeti ile iyice güçlenen kolların altında çırpınırken, küçük de olsa bir umutla nefes alabilmek için kafasını kaldıran köpeğin umutsuzca hareket eden bacaklarında utancı gördüm.
İnsanlığımdan utandım.
O canın başı hareketsizce yere değdiğinde benim de içimde umuda dair bir şeyler öldü.
Hayvanlara yapılan haksızlıklarla ilgili bugüne kadar izlediğimde, okuduğumda boğulacak gibi olup, insan olmanın hesabını kendi içimde vermeye çalıştığım anlarda verebildiğim tek içgüdüsel reaksiyonu verdim yine; köpeğime gidip sarıldım. Kızıl kadifeliğin içine yüzümü gömüp uzun uzun ağladım, endişe dolu bir çift “yıldız göz”ün derin derin bana bakarken, hüznümün sebebini anlamaya çalışıp bana yardım etmek istediğini bilmenin utancıyla.
Köşe Yazıları
Yanımdayken Neden Sosyal Medyadan Kutluyorum?
‘‘Eşim yanımda. Çocuğum yan koltukta oturuyor.
Ama doğum günü kutlaması sosyal medyada. Evlilik yıldönümünde uzun sevgi dolu bir mesajla eşe dosta onu nasıl sevdiğimi ilan ediyorum.‘‘
Artık bu manzara kimseye garip gelmiyor. Aksine, günümüzün en sıradan davranışlarından biri haline geldi. Özel günlerde ilk refleksimiz sarılmak değil, telefonu elimize almak. Peki neden?
Bir insan yanımızdayken, ona söyleyebileceğimiz bir “iyi ki varsın”ı neden başkalarının da görmesine ihtiyaç duyarak söylüyoruz?
Görülmeyen, yaşanmamış mı sayılıyor?
Sosyal medya bize şunu öğretti:
Görülmeyen, paylaşılmayan, beğenilmeyen an sanki eksik. Telefonu kaydırırken başkasının yaptığı bir paylaşımın benzerini yapmamışsak kendimizde bir eksiklik hissediyoruz.
Mutluluk artık yaşanan bir duygu olmaktan çıkıp, kanıtlanması gereken bir şeye dönüştü. Bir tebriğin değeri, karşıdaki kişinin hissettiğiyle değil; kaç kişinin gördüğüyle ölçülüyor.
“Bak ne kadar ilgiliyim.”
“Bak ne kadar mutlu bir ailemiz var.”
“Bak ben unutmam.”
Aslında mesaj, çoğu zaman yanımızdaki kişiye değil; izleyenlere gidiyor. Bu tarz paylaşımları yapmayanlara da garip gözüyle bakılıyor çoğu zaman. Hatta birkaç kez tanıdıklarım seni Instagram‘ da göremedik iyi misin diye sordular. Sanki orada yaşamımı sürdürmek zorundaymışım gibi.
Beğeniler yeni alkışlar oldu
Eskiden bir tebessüm yeterliydi.
Şimdi kalpler, yorumlar, paylaşımlar…
Beğeniler modern çağın alkışı. Ve insan farkında olmadan o alkışı bekliyor. Bir doğum günü mesajı, karşı taraf mutlu oldu mu diye değil; kaç beğeni aldı, kaç kişi gördü diye kontrol ediliyor.
Bu da bize özel olanı, başkalarının onayıyla değerli kılmaya mecbur hissi veriyor .
Mahremiyet vitrine çıktı
Aile, ilişki, sevgi…
Bir zamanlar en mahrem alanlarımızdı. Şimdi ise sosyal medyanın vitrini. En özel, en mahram anlarımız herkesin gözü önünde. Ne yedik, nereye gittik herkes her adımımızdan haberdar.
Paylaşmadığımızda sanki eksik seviyoruz, sanki yeterince ilgili değiliz. Oysa sevgi paylaşılmak zorunda değil; yaşanmak zorunda.
Ama sosyal medya yaşananı değil, gösterileni ödüllendiriyor.
Peki ya yanımızdaki kişi?
Yanımızdayken telefona yazılan bir tebrik, çoğu zaman göz göze söylenen bir cümleden daha çok ses getiriyor olabilir. Ama daha çok hissettiriyor mu? İlişkilerimiz bu şekilde daha mı iyi yürüyor?
Asıl soru şu:
- Kutlamayı kimin için yapıyoruz?
- Yanımızdaki insan için mi, yoksa başkalarının görmesi için mi?
Bazen en gerçek kutlama:
- Paylaşılmayan bir sarılma
- Hikâye olmayan bir gülüş
- Fotoğrafsız geçirilen birkaç dakikadır
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey bu:
Her özel an, herkese açık olmak zorunda değil.
Çünkü bazı mutluluklar sadece orada olanlar için güzeldir. Sadece ilgili olan kişilerin yaşaması gereken anlar vardır, başkaları bilmese de olur. Ve sosyal medyada gördüklerimiz her zaman gerçeği yansıtmaz.
Köşe Yazıları
Müziğin Ruhu Nereye Gitti?
Tam göz kapaklarım ağırlaşmış uykuya dalmak üzereydim ki, o tanıdık melodinin karşı koyamayacağım daveti ile gözlerimi açtım. Freddy Mercury, grubu Queen ile birlikte efsane şarkısı Bohemian Rhapsody’nin yıllardır ezbere bildiğim sözlerinin ilk kuplelerini kulağıma fısıldıyordu:
Is this the real life? Is this the fantasy? (Bu gerçek hayat mı ? Yoksa bir hayal mi?)
Caught in a landslide, no escape from reality (Bir felaketin ortasında kalakalmışım, gerçeklikten kaçış yok)
Heyecanla sesi sonuna kadar açtım.
Avusturya-İsviçre arasında, iki yanımız dağlarla çevrili bölgenin sessizliğiyle tezat, arabanın içi saniyeler içinde Queen’in o törensel ezgileri ile doldu. Anneme coşkulu bir sesle bu şarkının ve bu grubun müzik tarihinde ne kadar önemli olduğunu anlatırken ortaokul-lise yıllarıma gittim ve
müziğin hayatımızda vazgeçilmez bir şekilde ön planda olduğu,
hepimizin cebine biraz cep harçlığı girdiğinde listeler oluşturup ilk iş kaset doldurtmaya koştuğumuz,
Madonna, Michael Jackson, Prince, George Michael gibi isimlerle dünya pop müziğini keşfettiğimiz,
yılbaşı gecelerinde bile radyonun başına oturup yılın hitleri listesini dinlediğim,
hayatımda çok önemli bir yer kaplayan Kadıkoy Anadolu Lisesi’nden çıkan kaliteli müzik grupları ile Milliyet Liselerarası Müzik Yarışmaları’na katıldığımız,
okula servisle gidip gelirken dinlediğimiz müziklerin servis kültürünün en önemli rengi olduğu, Self Control çalarken camları sonuna kadar açarak bağıra bağıra hep birlikte Laura Branigan’a eşlik ettiğimiz,
daha sonraları radyodan müzik kliplerine terfi ettiğimiz,
MTV ve Kral Fm’in şimdilerde internetten indirilen şömine görseli gibi gün boyu ekranda sürekli açık olduğu,
Mazhar-Fuat-Özkan, Bon Jovi, U2, The Alan Parsons Project, Scorpions gibi gruplarla büyüdüğümüz,
ardından üniversite döneminde 90’ların pop müzikleriyle yatıp, onlarla kalktığımız, Duman, Mor ve Ötesi gibi dönemin parlayan gruplarını heyecanla keşfettiğimiz,
bir müzisyenle evli olmam ve onun stüdyosuna kayıt icin gelen şarkıcı ve besteciler nedeniyle Tarkan, Nil Karaibrahimgil, Hande Yener gibi isimlerin günlük hayatımın bir parçası olduğu,
eve tam istediğim gibi bir cd player ve muzik sistemi alıp en fazla birkaç yıl sonra dijital platformlara geçince tüm biriktirdiğim CD’lerimle birlikte hepsini üzülerek rafa kaldırdığım,
hep bir müzik enstrümanı çalmak istediğim için iş hayatına başladıktan sonra Okay Temiz’ in ritim atölyesinde bir yıl perküsyon dersleri aldığım ve sonunda bir çocukluk hayalimi gerçekleştirip sahnede tüm öğrencilerle konser verdiğimiz,
o müzik dolu yıllar birbiri ardına aklımdan geçiverdi.
Kişisel müzik tarihime baktığımda son 20 yıl içinde müzik zevkim, adım adım “caz”a evrilse de, müzik dünyasındaki gelişmeleri eskisi gibi değilse bile kendimce takip etme çabası içindeyim.
Çok kez kalem ile kaset sarmış, okuldan kaçıp Moda’daki çay bahçelerinde kulaklarında
walkman’lerle müzik dinlemiş, 90’larda CD’lere terfi etmiş, 2000’lerde iPod’ları görür görmez
benimsemiş, ardından da dijital platformlara ve “streaming”e uyum sağlamış bir neslin çocuğu olarak maceralı ve değişim dolu bir müzik yolculuğundan geçtiğimi düşünüyorum.
Bu yolculukta müzik herkes için hiç bugünkü kadar ulaşılabilir olmadı. Dünyada pek çok şeyde olduğu gibi müzikte de “bolluk” içindeyiz. Dinlemek istediğimiz her şarkı, her müzisyen, sanki bir sihirli değneğimiz varmışcasına elimizin altında beliriveriyor.
Eskiden sanatçı odaklı müzik dinler ve sevdiğimiz şarkıcının albümünün çıkmasını aylarca beklerken, artık dijital platformlarda “tür” odaklı müzik dinliyoruz. Bu da seçtiğimiz türlerin içinde hep daha iyisini arama, daha iyisine ulaşma avantajı sağlıyor.
Bazılarımız bir laptop, bir mikrofon ve birkaç yazılımla evde kendi müziğini yapıp anında paylaşıma sunabiliyor. Yaratma, üretme ve paylaşma ihtiyaçlarımızın tatmini açısından müthiş bir lüks!
Ayrıca maddi açıdan da müzik dinlemek eskisinden çok daha kolay. Dijital platformlardan birini seçip abone olduğumuzda dünyanın müziği, Indie’den, Soul’a, Blues’dan K-Pop’a emrimize amade. Biz ne yaparsak yapalım, nereye gidersek gidelim, müzik, hayatımızın arka planında sürekli devam eden bir akış halinde. Artık ne yeni çıkacak albümü beklemek durumundayız , ne de “acaba radyoda benim sevdiğim şarkı çalacak mı” diye merak ediyoruz.
Peki bu kadar avantaja sahip olduğumuz dijital çağda neden müziğin tadı eskisi gibi gelmiyor?
Bunca bolluğun ve teknolojinin olduğu ortamda çok tatmin edici eserlerin çıkmasını beklemek
normalken, müzik 30 yıl öncesine göre neden kulağa daha kalitesiz ve yüzeysel geliyor? Bunun benim müzik zevkim veya ilerleyen yaşımla birlikte beklentilerimin değişmesi ile ilgili olabileceğini düşünsem de, yaptığım sohbetlerden, okuduğum yazılardan bu konuda yalnız olmadığımı farkediyorum.
Elbette ki dinlediğim her şarkıda Bohemian Rhapsody’nin katmanlı müziğini, oradaki eşsiz senfoniyi aramıyorum! Ancak günümüzün popüler olan şarkılarında çoğunlukla gördüğümüz, gittikçe yalınlaşan müzik aletleri çeşitliliği, duygu derinliği barındırmayan düz altyapı ve melodiler, çoğu zaman birbirine benzeyen vokaller ve gitgide daha çok tekrar eden basit sözler oluyor.
Şarkı sözleri ile ilgili internette bakınırken, 2024’te Scientific Reports’ta yayınlanan, Innsbruck Üniversitesi’nden Dr. Eva Zangerle ve ekibi tarafından yapılmış bir çalışmayı görüyorum. 12.000 İngilizce şarkının dahil edilip analizlendiği bu çalışmada, popüler şarkı sözlerinin son 40 yılda giderek daha basit ve tekrarlayıcı hale geldiğinden ve aynı zamanda da gittikçe daha fazla öfke içerdiğinden bahsediliyor.
Tüm bunlar kalite algımızı etkilese de, benim en çok eksikliğini duyduğum müziğin zenginliğini hissettiren o “gruplar”. Hep daha iyisini üretmeye çalışan, stüdyolarda defalarca yaptıkları provalar ile konserlerde mükemmelliği hedefleyen, sahnede birlik hissini yansıtan ve duyguyu tüm derinliğiyle dinleyiciye geçirmeyi başaran o güzel gruplar. Bireysel müzik yapmanın bu kadar kolaylaştığı günümüz teknolojisinde sanırım grupların gitgide yok olması yeri doldurulmayacak bir eksiklik benim için. Benzer vokallerin, benzer altyapıların algoritmalar tarafından ödüllendirildiği bugünün dijital müzik dünyasında bir rock grubunun veya farklı müzik yapan müzisyenlerin parlaması veya dikkatimizi çekmesi de mucizeye dönüşüyor.
Bu yazıyı yazarken merak edip en popüler “streaming” platformunun son bir iki yılda en çok dinlenenler listelerine göz atıyorum. Bazı isimleri hayatımda duymamış olsam da objektif olarak dinleyip şans vermek istiyorum ama ardı ardına gelen benzer melodilerden içim sıkılıyor, kapatıyorum. Derken listede yıllar öncesinden o tanıdık ismi görüyorum, Sting’in The Police olduğu zamanlardan; “Every Breath You Take” (Aldığın her nefes) ! Heyecanla dinlemeye başlıyorum. Anında iç sıkıntım gidiyor, nefes aldığımı hissediyorum. Sanırım ben iflah olmaz bir “eski müzikçi”yim!



Köşe Yazıları
Ruhun en zarif sığınağı: Edebiyat ve Şiir
Bence edebiyatın ve şiirin insan ruhuna dokunan çok zarif bir tarafı var. Uzun uzun cümleler kurmak yerine; kısa cümleler yahut dizelerle birçok duyguyu anlatabilmesi hakikaten muazzam.
“Bazı insanlar hayatımıza bir bahar havasıyla girer; gülüşleri güneşli, kelimeleri tazedir. Biz onları o hâlleriyle tanır, sever, ‘güvenli’ ilan ederiz. Sonra zaman geçer; dünya döner, rüzgâr yön değiştirir ve o insan değişmeye başlar.” demek yerine; “Nasıl sevdiyse insan öyle kalmalı; değişmek mevsimlere yakışır.” denmiş.
Sezai Karakoç, “Ah benim körler ülkesinde ayna satan kalbim,” demiş. Anlaşılamamanın beyhude çabasına dikkat çekerken aynı zamanda hayal kırıklığı, mahcubiyet, kırgınlık; belki de bir mağlubiyet yaşadığını hissettirmek istemiş. “Kırgınım” demeden kırgınlığını, “mağlubum” demeden mağlubiyetini ve kendi değerini onu anlamayan bir pazarın ortasına çıkardığı için kendine olan o derin mahcubiyetini fısıldıyor satırlarında.
“Hayat kısa, kuşlar uçuyor,” dizelerinin sahibi Cemal Süreya ise bir nevi hayat felsefesinden bahsetmiş. “Hayat kısa” derken zaman biriminden ziyade bir hissiyattan, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir ömürden bahsetmiş. Buradaki mesele sadece kuşların uçması değil, uçan kuşları fark edecek bir ruha sahip olabilmek; yahut sırtımızdaki yükleri, hırsları veya dindiremediğimiz öfkeleri kuşların kanatlarında gökyüzüne gönderebilmektir. Bir anlık bir uçuş, bir bakışlık bir manzara ve ardından gelen o derin, sonsuz huzur…
“Ey benim bahtı yârim, gönlümün tahtı yârim / Yüzünde göz izi var, sana kim baktı yârim,” diyen Karacaoğlan, aşkın en saf hâlini işlemiş. Sevdiğini hayatının hem kaderi hem de hükümdarı ilan eden Karacaoğlan, yabancı bir bakışın o yüzde bir iz bırakacağını dile getirirken aslında aşkın o en insani zaafını fısıldamış: Paylaşamamak.
Benim en sevdiğim şiirlerden biri olan “Gülce”de ise Ömer Lütfi Mete şöyle der:”Ateşten, kalleşten, mızrakla gürzden
Dabbetülarz’dan, Deccal’dan, yedi düvelden
Korku nedir bilmeyen ben,
Tir tir titriyorum Gülce’den…
Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktan,
Nutkum tutuluyor, ürperiyorum…”
Şiirin tamamını okuduğunuzda bir şiirden ziyade bir teslimiyet beyanı okuyormuş hissine kapılırsınız. Fakat şiirin bu bölümünde şair, aslında korkunun tanımını yeniden yapar. Dünyevi tüm tehditlere, savaşlara, hatta kıyamet alametlerine karşı göğüs geren o mağrur ruhun, bir isim karşısında nasıl savunmasız kaldığını itiraf eder. Şair burada “korku” kelimesini bildiğimiz anlamıyla, yani bir kaçış dürtüsü olarak kullanmaz; aksine sevginin büyüklüğü karşısında duyulan o kutsal titreyişi anlatır. Birine “korkuyorum” demek, aslında ona “sen benim bütün savunma mekanizmalarımı yıkan tek güçsün” demektir. Bu, mağlubiyetin en asil hâli, iradenin artık kalbe devredildiği andır.
Bu sebeple edebiyat ve şiir yalnızca bir iletişim aracı değil, bir ruh aynasıdır. İnsanın kendi içindeki karmaşayı, fırtınaları ve baharları sadeleştirebilme sanatıdır. Uzun yollar yürümeye, bitmeyen açıklamalara gerek kalmadan; sadece bir mısranın eşiğinden geçerek kendimizi bulabiliriz. Ve kalp, çoğu zaman bir şairin ya da yazarın kaleminden dökülen o dizelerde/ satırlarda atar.



-
Gündem1 yıl önceTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 yıl önceİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 yıl önceİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 yıl önceDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 yıl önceKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 yıl önceERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 yıl önceMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 yıl önceTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


