Köşe Yazıları
İlham Veren Hikayeler – Kubilay Kızıldenizli
Bana ilham veren hikayelerde bugünkü konuğum 28 yıllık arkadaşım Kubilay Kızıldenizli. Kubilay, 7 çocuklu Adanalı bir ailenin en küçüğü olarak dünyaya gelmiş. İnci gibi el yazısıyla evin harcamalarını tek tek defterine işleyen ve oğluna “erkek adam borcunu asla unutmaz” desturunu ezberletmiş bir baba ile, 14 yaşlarında evlendirilip, 7 çocuğun ardından 30’larında çoktan olgunluk çağına gelmiş bir annenin el bebek, gül bebek oğulları olarak büyümüş.
Kubilay’la yıllar önce aynı ilaç firmasında bir süre birlikte çalıştık. O zamanlar ben henüz çok genç bir Ürün Müdürü iken, Kubilay da çiçeği burnunda bir Satış Müdürü idi. Daha sonra ikimizin de çalıştığı şirketler değişse de, arkadaşlığımız kopmadı ve bugünlere kadar geldi.
Kubilay, ilaç sektöründe farklı şirketlerde ve farklı yöneticilik pozisyonlarında geçen 30 yıllık başarılı bir kariyerin ardından emekli olunca, asıl tutkusuna- Ziraat Mühendisliği’ne dönmüş. Ama ne dönüş! Bir de üstüne Tarım Ekonomisi master’ı yaparak! Bugün, Kızılçiftlik adını verdiği çiftliğinde, iyi tarım uygulamalarına odaklanarak ve çiftçilere danışmanlık yaparak, onu 100 yaşına kadar yaşatacağına inandığı tutkuyla bağlı olduğu işi yapıyor.
Sevgili Kubilay, üniversite eğitimini Ziraat Mühendisliği olarak yapmışken ilaç sektöründe çalışmaya başladın. Tercihin neden bu yönde oldu?
Bu konuda en sondan başa doğru birkaç şey söyleyeyim. Master yaparken hocam Prof. Şule Turhan bana şu teklifle geldi : “Bizim Tarım Ekonomisi öğrenci topluluğumuz var, onlara kariyer günlerinde konuşma yapar mısın?”. “Olur ama sizi şaşırtabilirim” dedim, “Zaten tersini beklemiyorum” dedi. Rahmetli İlber Ortaylı’nın kitabına atıfla “Bu Hayat Nasıl Yaşanmalı” diye bir başlık attım. Ve konuşmama şöyle başladım: “Benden duyacaklarınız sizleri şaşırtabilir ama benim hatalarımdan öğrenmenizi isterim. Aslında karşınızda başarısız biri duruyor. Çünkü 35 sene önce yapılması gereken bir şeyi şimdi yapıyorum. Burada bir başarısızlığın tespiti var. 1987’de mezun olduğumda bu master’ı yapsaydım size ilham olmayacaktı ama şu anda büyük bir kaybın karşılığı oldu”.
Sonra şöyle devam ettim: “Okulu bitirdim, iş arıyorum. Devlet İşletmeleri’ne işe giremiyoruz, her yıl TUS benzeri bir sınavımız vardı ancak Özal döneminde kapatıldı. Daha önceleri Tarım Bakanlığı sınav açardı ve sınavı geçenler görevlendirilirdi. Biz de gazeteleri açıp bulabildiğimiz her ilana başvurduk. Master yapınca bir alanda genç yaşta uzmanlaşmış oluyorsunuz, örneğin ben tarla bitkileri bölümü öğrencisi olarak pamuk üzerine çalışabilirdim; buğday, mısır, yem bitkileri, yonca, kenevir, keten gibi alanlarda uzmanlaşmış biri olarak bir çok yerde pamuk konusunda tez yazdım diyerek iş bulma şansım vardı. Ama benim gibi düz ziraat mühendisi olan birinin şansı yoktu. Genel ziraat bilgisi ile kim sizi seçerse oraya gidersiniz. Sadece nerede iş varsa oraya koşuyorsunuz. Ben de kim işe aldıysa oraya gittim. 40 yıl sonra master yapan birinden ilham alacağınız bir şey yok aslında , asıl ilhamı siz bugün kendiniz master yapmak, konunuzda uzmanlaşmak için almalısınız. Yoksa hayat sizi nereye götürmek isterse oraya gidersiniz. Bunun da yolu, bir alanda uzmanlaşmak.” Konuşmamın ana konusu buydu. Ama 60 yaşından sonra bunu yapınca da ilham oluyor. Şöyle düşünebilir gençler : “O bu yaşta yapmış , demek ki biz gençken yapabiliriz.”
Kesinlikle, herkesin “Yeter, artık oturayım” dediği zamanda sen sil baştan başlamışsın. Tren kaçmış ama treni tekrar yakalayabilirim demişsin.
Kendi alanımda master yapmadım. Orada öğreneceğim çok şey yok. Çok kaynak toplayıp, bilgiyi sentezleyip kendine bir ürün seçersen (ben üzümü seçtim) o alanda çok hızlı gelişmen mümkün. Eksikleri kendin tamamlıyorsun. 40 sene önce bu yoktu. Kaynak da yoktu. Bilgiye ulaşmak zordu. Şimdi yapay zeka ile tartışıyorum. “Şu konuda literatür derlemesi yap” diyorum. Eskiden ancak bir hocayı bulup ne okuyalım diye sorardık veya kütüphaneye giderdik. Ama şimdi kaynağa ulaşmak kolay. İki ayrı yapay zeka ile karşılıklı arama yapıp eşleşenleri alıyorum. Konuya vakıfsan yanlışı yakalarsın ama örneğin ben tarih alanında fikrini sormam, sadece kaynak sorarım ve kendim yorumlarım.
Uzmanlaşmak için neden Tarım Ekonomisi’ni seçtin?
Tarım ekonomisini seçtim çünkü ekonomiyi bilmezsen ticaret yapma şansın yok. Tarım ürünü nasıl pazarlanır, pazarlama kanalları nelerdir veya çok yıllık bir bitkide planlama neye göre yapılmalı (çok yıllık bitkiler hemen ürün vermezler, örneğin üzüm için 3 yıl, zeytin için 7-8 yıl, şeftali için 5 yıl beklemek gerek), kaç yılda sana geri döner gibi konuları hesaplayabilmen lazım.
Uzun yıllar çalıştığım şirketlerden ayrılarak yeni bir hayat kurdum. Acele etmedim. Küçük bir yer aldım, yaklaşık 1 dönümlük. İçine de ahşap bir ev yaptım, önce orada birkaç deneme ile başladım. Aşık olduğum sebzelerden biri enginardır benim, tat olarak değil ama. Tat olarak taze fasulye. Ama enginarın kendisi o kadar güzel ki! Bir enginar bahçesine uzaktan baktığında sanki uzaylılar var zannedersin; ET gibi yeşil kafalı yaratıklar gibi görünürler. Enginar ona saygı duymanı sağlar, dizlerinle seni yere çöktürür çünkü enginarın etrafındaki bütün vejetatif sürgünleri sökmen gerekir. Yemyeşildir, hiç beklemediğin anda o kadar hızlı gelişir ki! Şimdi bir ay içinde burada enginar hasatı olacak. Coğrafi işaretli bir enginarımız var- Bursa Hasanağa enginarı. Bugünden sonra 6 hafta sürer. Daha hiç bir enginarda kafa oluşmadı, nüvesi bile yok. Ama birdenbire, bir ay içinde, kocaman bir şeye dönüşüverir.
Enginarın zaten ömrü de kısa, değil mi?
3 hafta içinde topluyorum, bitiyor. Türkiye’deki enginarlar çok yıllık ve kökeni Kaliforniya’dır. Bayrampaşa enginarı diye geçer ama asıl kökeni Kaliforniya’dır. İlk olarak İstanbul’da Bayrampaşa’da yetiştirilmiş, sonra Bursa’ya taşınmış, Hasanağa’da coğrafi işaret almış. İklimine ve toprağına uyum sağlayan başka bir çeşidi, yani alt grupları var. Gerçekten de buradaki köylüler iyi yetiştiriyor, lifsiz harikulade enginarlar var. Enginarı denedim ben ama portakal, limon gibi meyve ağaçlarına hiç ilgi duymadım. Zeytini ayırıyorum, onu bir başka yere koyuyorum. Mesela güzel, kocaman şeftalilerim olsun diye bir isteğim olmadı hiç -ama güzel şeftalilerim, güzel elmalarım da var burada. Ben böyle daha içli dışlı olacağım şeyleri sevdim.
Meltem, Abbot’ta çalışırken bir dergi çıkarırdık: Anadolu Dergisi. Arkadaşlar benimle röportaj yapmışlardı. Şöyle bir ölüm istiyorum demiştim o röportajda-sene 1999-2000; “Bir akşamüstü, güneş batmamış ama devrilmiş, asma yapraklarının arasından onu görüyorsun. Öylece, üzüm sıralarının arasında ölmeyi isterim” demiştim ta o zamanlar. Üzüme karşı Hitit Uygarlığı’nın da getirdiği bir etkilenme var galiba, onları çok okudum çünkü. Bizim bereket simgemiz zeytin falan denir ama üzüm, zeytinle yarışacak kadar uzun ömürlü olmasa da bereketli bir üründür çünkü Anadolu’nun tanrıçası üzümdür. Bereket tanrıçası heykellerini bilirsin değil mi, hani bir sürü memesi vardır. Onların her biri üzümdür. Hititler’den etkilendiğimi düşünüyorum çünkü Adana’da asma ile pek ilgim yoktu. Evimizde bir asma vardı ama modern tarımı kastediyorum daha çok. Burada önce iki sıra yaptım, olacak mı diye baktım. Üzüm 800 metreye kadar her iklime adapte olur. Ama az, ama çok verir ama yaşar. 3 yılımı aldı bu, sonra geçen yıl dedim ki artık buranın tamamını üzüm yapacağım. Geçtiğimiz 10 gün gittim bu iş için yapılmış profesyonel materyalleri aldım. Üzüm sıralarını bilirsin, sıra sıradır, başlarda demir T direkler vardır, onların arasında da teller gider. O aslında telli terbiye sistemidir. Terbiye ederken ilk iki yıl hiç ellemezsin, kendisi yukarı doğru uzar. Birinci yılın sonunda yeteri kadar çıktıysa, onu tellere yatırır dolar, istediğin şekli verirsin. Amacımız bir; boy hizamızda onunla calışalım, iki; tellere doğru yapraklarını ve dallarını yönlendirelim, ortası açık kalsın, rüzgar girsin ve mantar hastalıkları oluşmasın. Bu arada, mantar hastalıkları bitkiler aleminin en korkunç düşmanlarıdır, mantarlar bitkileri çok severler. 9 gün bu konuda çalıştım, onları kurdum, bununla ilgili küçük de bir video çektim. Hassas tarım yapmak istiyorum, nem sensörleri yerleştirdim kablosuz. Sulamayı yine bu nem sensörlerine bağladım. Toprak nemi yüzde 20’ye düşüyorsa başla, 30’da kes, 20’ye düşünce başla, 30’da yeniden kes şeklindeki sistemi kablosuz olarak kurdum. Bunları araştırıp satın aldım ve kendim kurdum ki, bir problem çıktığı zaman da anında çözebileyim.
Ne güzel deneyimler! Seni sahaya bağlayanlar nelerdir? Orada seni en çok şaşırtan, öğrenmeni sağlayan tecrübelerin neler oldu?
Bak bitkilerden mesela neyi öğreniyorsun; bir bebeğin yetişmesi gibi sabırla, her yıl o sürgünü bekliyorsun. O yıl don olduysa donlardan etkilendi mi, etkilenmedi mi diye takip ediyorsun. Buruşuk bir kumaş gibi çıkıyor ve inanılmaz şekilde büyüyüp yaprağa dönüşüyor. O yaprak belli bir büyüklüğe gelince çiçeklenme başlıyor çünkü çiçeğin kalitesini belirleyecek olan yaprak-yani fotosentez. Ondan önce toprak ısısının belli bir raddeye ulaşması lazım- 10-12 derece gibi-ki kökler uyansın, kök hücreleri aktifleşsin. Kök hücreleri aktifleşince suyu emmeye başlıyor. Su, iletim demetlerinden yukarı doğru çıkıyor. Yaprak sürgün uyanmaya başlar, ardından bitki, fotosenteze başlar- bu sefer karşılıklı. Bir yandan suyu köklerden alırken, bir yandan da köklere şeker gönderir-bildiğimiz glikoz üretir yani fotosentezde.
Bu süreç bana sabrı öğretiyor, sabırla bekliyorsun çünkü. O sürgüne her gün gidip bakıyorsun. Mesela bu dönem yağmur-sıcak-yağmur-sıcak derken tam mantar hastalıklarının fırlama dönemi. Şu an 10-18 derece arası ve Türkiye mantar cenneti.
Ne kadar sürüyor bu mantar sezonu?
Türlerine göre değişmekle birlikte 30 derecenin üzerine doğru mantarlar durur; bazıları 18’in üzerinde, bazıları 30’un üzerinde durur- ta sonbahara kadar. O yüzden de farklı hastalıklar farklı dönemde karşına çıkar. Ama yine bitkiye dönecek olursak, onların gelişimini izlerken sabretmeyi öğreniyorsun çünkü elinde onları büyütecek başka cihaz yok. Yani “ben yaptım, oldu” demiyorsun. Ve öğreniyorsun; şu mevsimde sürgünler başlar, şu ayda çiçeği olacak, şu ayda meyvesi olacak, şu ayda olgunlaşacak ve bu aylarda da – fenolojik gelişim diyoruz biz ona -şu hastalıklar çıkacak diyorsun. Ama bunu bahçeye gitmeden görme şansın yok. Tecrübeli çiftçilerimiz arazilerini hep gezerler; çok büyükse bir araçla, küçükse yürüyerek. Eli, o yavrusunun hep üzerinde olmalıdır, bu bir sabır ve bu sabrı her yıl yeniden yaşıyorsun.
Bir de bitkiler bana şunu öğretti; “Ben buyum” diyorlar, yani “Malzemem bu, bu malzemeyi fazla karıştırma, fazla şey bekleme ama benim ihtiyaçlarımı da karşıla- işte gübre vs gibi”.
Bir de Meltemciğim, her dönemde farklı şey istiyor, mesela bu dönemde azot ister-yani yeşil aksamın gelişebilmesi için azota ihtiyaç duyar. Çiçeklenmeye doğru giderken fosfor ister daha çok, mesela meyve oluşum döneminde potasyum ver bana der. Meyvenin kalibresini belirleyen potasyum ve bunlara eşlik eden 15-20 tane iz element var. Bu iz elementlerle birlikte gelişim evrelerinde istediğini vermen lazım. Tıpkı hani çocuklar için folik asitin beyin gelişimindeki önemi anlatılır- o dönem verdin verdin- burada da benzer bir durum var. Bitkilerin gelişimi de tıpkı insanlar gibi. Bu süreç, acele etmemeyi öğretiyor çünkü başka aşamalara geçildiğinde, bitkilerin başka ihtiyaçları gündeme geliyor.
Aslında tam da bu yaşlara uygun bir şey değil mi, gençken insan ne kadar sabredebilir onu bilemiyorum. Bu yaşların tecrübesi olması sebebiyle de anlamlı bence senin için.
Evet, evet.
Peki çiftçilerden bahsettin ya, onlarla temas halindesin tabi, bir de gönüllü danışmanlık yapıyorsun. Buradaki motivasyon neydi senin için, nasıl karar verdin? Eksikleri mi gördün, yoksa “benim tatminim budur” mu dedin?
İşe yaradığımı düşünüyorum. En önemlisi o. Hani şu Maslow’un ihtiyaç hiyerarşisinde en tepede kendini gerçekleştirmek vardır ya… Bazı şeyleri zaman planına koyuyorum ancak iki şeyi koymuyorum; kim beni ararsa şuraya bir bakalım derse, ben işimi gücümü bırakıp mutlaka gidiyorum. Ama tabi ancak kendi bitkilerimle ilgili bir şey varsa. Ben ilaçlama yapmıyorum. Gübreleme ya da çapalama, budama, bunları saymıyorum. Onun dışında hemen gidiyorum. Oradan da öğreniyorum. Mesela benim alanım tarla bitkileri, ben meyveci değilim ama şu anda meyveyle uğraşıyorum. Bu dönemde kayısıda çil hastalığı diye bir hastalık görülür. Bu hastalığı da geçen hafta öğrendim. Önce yapraklarda siyah bir nokta çıkar, sonra etrafında açık renkli bir hale oluşur (zeytindeki halkalı lekede de benzer bir durum vardır, o da iç içe geçmiş iki halkadır). Şimdi ben gösterdiklerinde bunu gördüm, “Bana izin ver, birkaç saat sonra seninle konuşacağım” dedim ve hocamı aradım, “Bunun şu hastalık olduğunu düşünüyorum, doğru mu ?” dedim, “Doğru” dedi. Gittim bilgiyi verdim. “Ben olsam buna ilaçlama yapmam ama sen ticari iş yapıyorsun, pestisit kullanacaksın başka çaren yok. Bu yıl bu pestisiti kullan, gelecek yıl seninle bunu organik olarak çözeriz, onu konuşalım” dedim. Çünkü bunu engelleyecek, hasarı azaltacak yöntemler var. Hiç bir şeyi de sıfıra indirmek de mümkün değil. Bana bahçe öğretiyor, tarla öğretiyor. Herşeyden önemlisi insanlarla ilişki kuruyorum; sıcacık eli nasırlı abiler, amcalar, ya da kardeşler. Ama atadan gördüklerini uygulama eğilimleri çok yüksek.
Şimdi tam da onu soracaktım- çiftçinin üretim şeklini değiştirmek çok kolay bir şey olmasa gerek, onları ikna etmek için nasıl bir yol izliyorsun?
Bilmediğini öğretebiliyorsun, bildiğini sandığını değiştiremiyorsun. Pragmatik aslında bizim Türk köylümüz, mutlaka görecek. Yani adama sen kendi bahçende onu göstereceksin. Tutuculuğunun aslında iki nedeni var. Bir tanesi “Ben biliyorum” ama daha da önemlisi ürünü riske atmak istememesi. “Ben bu bilgimle her yıl iki ton alıyorum” diyor mesela. Ama yeni bir şey uygulaması aynı zamanda onu kaybetmesi, borca batması demek, ailesini geçindirememesi demek. Birincisi birey olarak bana güvenmeleri lazım, ikincisi de asıl devletin örnek çiftliklerle bu işi çözüyor olması lazım. Ayrıca bu çiftliklere sürekli olarak köylüleri götürüp ağacın, bitkinin başında bunları anlatması, “Bak biz böyle yaptık, şöyle oldu, bu kadar ürün aldık” demesi gerekir. Geçmiş yıllarda zaman zaman Tarım Bakanlığı bunları yapmış, yani örnek çiftçi geliştirilmesi konusunda çalışmış. Gelişmeye açık, biraz mürekkep yalamış insanları eğitmek daha kolay oluyor, o eski geleneksel metotların değiştirilmesini sağlamak ancak bu şekilde mümkün. Bir başka risk-mesela çok üzülürüm bu konuya- köylü, ilacın üzerindeki önergeyi (prospektüs bilgisi) uygulamıyor. 1 tonluk ilaçlama deposuna 300 ml koyacaksın denen önergede o, 600 koyuyor.
Köylü kendi doğrusu neyse onu uyguluyor yani.
Fazla vereyim çözülsün diyor. Ama öyle olmuyor tabi, doğa böyle işlemiyor. O noktada çiftçiyi iyi tarım uygulamaları ile tanıştırmak, sertifikalı tohum kullanmak, bütün yönergelere uymak önemli. Şimdi biz pestisitleri tarımdan tamamen çekersek dünya nüfusunu besleyemeyiz- yani aç kalırız.
Yani şart mı pestisitleri tutmak? Hepimizin eleştirdiği bir konu ya bu.
Şöyle; dozunda ve zamanında uygularsan genelde sorun yok, yan etkiler yüksek dozda ortaya çıkıyor. Şimdi tarım ilaçlarında şu tür araştırmalar var, önemli olan hasattan önce son uygulama süreleri. Kimi ilaç hasattan en son 15 gün önce vermelisin der, kimi ilaç 3 ay der-meyveler öyledir. Sen şimdi hasata 1 hafta kala, üstelik de yüksek doz verirsen bütün sofralara pestisitli meyveyi göndermiş olursun. Bunların yarılanma ömürleri üzerinden gider bu hesaplamalar. 15 gün sonra olması gereken maksimum miktarın altına inecek diye bakılır, hesaplar hep bunun üzerinden gider. İyi tarım uygulamalarından kastettiğimiz de odur.
Bir de yayıcı yapıştırıcılar var. Bu yayıcı yapıştırıcılar, ilaçların bitkinin yaprak ve dallarına iyice yapışmasını sağlayıp, rüzgar veya farklı iklim koşullarında kalım sürelerini uzatıyor. Bunların hep yasaklanması lazım. Birincisi o. İkincisi de pestisit kullanımında gerçekten ticari amaçlarla üretilenleri bir tarafa bırakıp, uygulanması gerektiği anda uygulamayı sağlayacak bir eğitim programına ihtiyacı var Türk çiftçisinin.
Devlet desteği konusunu da sormak isterim. Nasıl bir devlet desteği var? Doğru yerlere dokunabiliyorlar mı, yoksa çok büyük bir boşluk mu var?
Devlet desteği var ama yeterli değil. Birincisi o. Ziraat Odası’na kayıt olacaksın, oradan bir belge alıp, o belgeyi götürüp, Tarım Bakanlığı Tarım İşletmesi’ne, bağlı bulunduğun ilçe müdürlüklerine ürünlerini kayıt ettireceksin, bundan sonra devlet desteği ufak tefek başlıyor. Ama o kadar az ki bunlar, mesela dönüme 100 TL gübre desteği veriliyor, işte mazot desteği veriyor diyelim. Bugün mesela öyle kötü dönemden geçiyoruz ki şu anda Meltem, körfez kapandı ama dünyadaki gübre üretiminin yüzde 40’lara yakını o bölgeden elde ediliyor. İran bu konuda çok önemli kaynak, körfez ülkeleri de. E şimdi gübre fiyatları artacak, mazot dün 75 TL idi Türkiye’de- dizel yakıt yani, traktörler dizel yakıt kullanır. Bunlar maliyet artışı demek. Ve herşeyden önemlisi de, tamam maliyet artsın, çiftçi bunu kullansın ama çiftçi bunu kendi istediği fiyata satamıyor. Yani şöyle düşün; ürünü sen üretiyorsun, fiyatını sen belirleyemiyorsun.
Türkiye’deki tarımın temel sorunları nelerdir? Sen gelecekten umutlu musun, önümüzdeki yıl için nasıl bir tablo öngörüyorsun?
Türk tarımının günlük değil yapısal sorunları var, bu bir. Yüzde 80’i küçük aile işletmeleri, 5-40 dönüm arasında arazisi olan çiftçiler, 20 baş ineği olan insanlar diye düşün. 20 baş, 30 baş, 40 baş inek zenginlik demektir yani. Arazilerin küçük parçalara ayrılmış oluşu, işlenmesinin ekonomik olmayışı da sorun- mesela 5 dönüm arazi bir aileyi geçindiremez. O zaman köylü topraktan kopuyor, arazi boş kalıyor. İşlenmeyen araziler var. Bu yıl devlet “Bir önlem alacağım, istenmeyen arazileri ben kiraya vereceğim” dedi, başarılı olup olmadıkları konusunda hiçbir fikrim yok. Mesela köyden böyle bir bilgi hiç gelmedi, “Benim arazimi devlet kiraya verdi” falan demiyor kimse, anlatabiliyor muyum? Bir iyi niyet var ama organizasyonel yapıyı kurma konusu epey sıkıntılı. Sonra hobi bahçeciliği Türkiye’de pandemiden sonra arttı ama bahçeler eve dönüşmeye başladı. Ayrıca Türkiye bir traktör mezarlığı. Yılda 40 saat çalışıyor traktörler sadece. Çünkü her 20 dönüm arazisi olanın traktörü var. Birinin 20 dönüm arazisi var, traktörü var, öbürünün 15 dönüm arazisi var, yine traktörü var. Halbuki bütün bu alanı tek bir traktörle işleyebilirsin. Bir traktörle 500 dönüm araziyi sürebilirsin kolaylıkla. Ama 500 dönüm arazi, 30 parçada her birinin traktörü var. Burada benim önerim arazi işletme kooperatiflerinin oluşturulması. Bu sosyalist sistemde vardı.
Peki tarımda üretim nasıl artırılabilir ?
Birincisi ekonomik olmalı. Türkiye tarımı ekonomik işlemiyor. Mesela bizim bahçelerimizde mekanizasyon işlemiyor -tarladan bahsetmiyorum tabi, tarlada yüzde yüz mekanizasyon var şu anda. Sürmek için ve hasat için araçlar var ama bahçecilikte mekanizasyon işlemiyor. Mesela İspanya’daki zeytinliklerde daha bodur tipi zeytinler yaptılar, Türkiye’ye de geldi o zeytin çeşitleri. Hasat makinaları, ya da budama makinaları ağacı altına alıp geçerken, budamasını yapıyor. Ama Türkiye’de her bir ağacı tek tek budamak zorundasın. İşçilik maliyeti korkunç. Mesela zeytincilikte en büyük maliyet budama ve toplamadır.
Peki bu makinaların temini bu kadar zor mu?
E bahçelerini buna göre yapman lazım. O tren kaçmış bir kez. Mesela Suudi Arabistan 20 milyon tane zeytin ağacı dikti, böyle yapıyor. Dünyanın en büyük zeytinyağı üretim tesislerinden biri o bölgede kuruldu. 20 milyon ağacı yağa çeviriyorlar.
Türkiye bir çok alanda liderliğini kaybedecek, üretimde İspanya başta geliyor, yanlış hatırlamıyorsam biz 3. veya 4.’yüz. Türkiye’de mesela fındığı kaybediyoruz, dünya lideriyiz biliyorsun ama liderliği kaybediyoruz. Demek istediğim şu; üretimin verimliliğini artırmanın yolu öncelikle ölçekten geçiyor. İkincisi de, ölçekle birlikte tarımsal girdiyi azaltmak gerekiyor. Sadece traktörü sürme olarak düşünme, ilaçlama yapacaksın-aynı tipte ürün desenleri bunlar, işte buğday ekimi. Zaten hepsine aynı ilaçlar verilecek, bir defada ilaçlamış oluyorsun ama tek makinayla. Ve tek bir işçilikle, ayrı ayrı mazot harcamıyorsun, ayrı ayrı makina amortismanına kaynak ayırmıyorsun. Ayrı ayrı işçi görevlendirmek zorunda kalmıyorsun. Dolayısıyla önce ölçek olacak. Ayrıca, devletin su ekonomisini sağlamak için havza başlı üretim planlaması yapması lazım. Su yönetim planları yapılmalı. Mesela şimdi şükür, Konya’da mısır ekimine desteği kaldırdılar. Mısır çok su harcar, Konya’da mısır ekiminin yasaklanması lazım. Yeraltı suyu, yerine konabilen bir şey değildir bugünden yarına. Biz hep bin yıllık, on bin yıllık antik suları kullanıyoruz, 300-400 metreden su çekiliyor. Kocaman 20 metre obruklar düşün, adamın evinin yanında obruk var. Su boşaldıkça o alanlarda çökme başlıyor. Adamın evi de çökebilir. Dayanıklı kayalıklı yapılar değil oralar, su boşaldıkça ağırlığı taşıyamıyor, kalkerler çöküyor. Su ekonomisi için havza başına üretim, yani bu havzadaki suyun sulayabileceği miktarda üretim gerekiyor. O bölgeye uygun ürünlerin seçilerek uygun bir üretim planlaması yapılmalı. Makro ölçekli şeylerden bahsediyorum şu anda. Mikro düzeyde bakarsan da, çiftçi eğitimi ve pestisit eğitimi mutlaka verilmeli. Yani biz bunu kullanıyoruz, evet (ben kullanmıyorum bu arada, pestisitsiz idare ediyorum ve gayet de güzel gidiyor) ama bu devrimsel bir şey. Benim arazim küçük sonuçta, bunu büyük alanlarda belli bir sıraya koyarak, azalan miktarlara getirerek yapmak lazım.
Ama organik tarımın bir hayal olduğunu söyleyebilirim.
Ne açıdan hayal?
Organik tarımın mevzuatını okuduğun zaman görüyorsun ki ancak Atlas Okyanusu’nun ortasındaki bir adada yapabilirsin bunu. Yani kendi ihtiyacını karşılamak için.
Niye hala bu kadar popüler peki?
Çünkü beyaz yakalılarımız bu ürünlere para vermeyi çok seviyor! Orada bir niş pazar hedefi var. O pazara ürün sağlıyor. Bir organik çiftlik deniyor, içinde herşey var. Bu kadar ürünü yetiştirme şansları yok. Sağdan soldan toplayıp getiriyorlar bunları. Toplananların da organik olup olmadığını bilmiyoruz.
Bir tüketim tuzağı diyebilir miyiz yani organik ürünlere?
Bir yönüyle tüketim tuzağı. Sen bahçende domates yetiştirirken hiçbir şey kullanmayabilirsin, onun beneklerine falan da razısındır. Şimdi diyelim Meltem markete gidiyor, raflara bakıyor. Üzerinde hiç leke olmayan meyve var, bir de üzerinde lekeler olan meyve var. Meltem hangisini satın alır önce ona bakacaksın, sonrasını konuşuruz. İkincisi, organik ürünler pahalı ve belli bir tüketici kitlesine hitap ediyor- yüzde 5 gibi. İstanbul’da beyaz yakalı arkadaşların çoğu online alışverişlerini öyle yapıyor ancak aldıkları ürün tarif edilen ürün değil.
Bunu öğrenmemiz çok iyi oldu.
Organik ürün üretmek mümkün ama dünyanın sorunlarını çözebilecek olan şey organik ürün değil, iyi tarım uygulamaları, yerinde kullanma. Mesela akşam saatlerinde ilaçlama yapın deriz çünkü bal arıları artık yuvalarına çekilirler yani ortada faydalı böcek kalmaz. Yani sadece bitki var ve sen varsın. Rüzgarlı havalarda ilaçlama yapmayın deriz, niye? Hedefin dışına gitmesin, başka yerlere gidip başka yerleri zehirlemesin diye ve yine sadece mecbursanız kullanın deriz.
Mesela basit bir nokta var, mantar hastalıkları çok ciddi hastalıklardır. Bizim bakırlı ilaçlar dediğimiz ilaçlar vardır-organik tarımda da kullanılırlar- belki isim olarak bordo bulamacını duymuşsundur, kireç ve bakır karışımıdır. Bunları hasattan sonra sonbaharda, yaprak dökümünün ardından meyve ağaçlarına uygularsan, yine kışın ortasında bir ilaçlama daha yapıp, yazın da, ilkbaharda da sürgün vermeden yine bu ilaçlamayı yaparsan, mantarlar girip ağacında hastalık yaratamıyor. Yani ağacı bakırlı bir bileşikle kaplıyorsun, bu da koruyucu bir tabaka oluyor.
Sonra bir de zararlı mücadelesi var; böcekler gibi. Kaolin kili denen bir organik bileşik var, bildiğimiz kil. Aynı zamanda seramik sanayinde de kullanılır. İlk kez Çinliler tespit etmişler. Türkiye’de de var kaolin yatakları. Kaolin kiliyle bitkilerini korursan, bitkinin rengi beyazımsı renge dönüyor. Mesela zararlı, yeşil bekliyor ya, diyelim zeytin sineği ya da güvesi zeytine doğru uçuyor ama son anda “yav bu bizim zeytin değil” diyor geçip gidiyor!
Çok hoş, doğal yanıltma.
Tabii. İkincisi, akıllı bir zeytin sineği ya da güve olduğunu düşünelim. Konduğu anda hayvanın sağına, soluna, bacaklarına falan bulaşıyor, yumurta bırakmasını engelliyor. Doğal mücadele ediyorsun.
Bunlar zor işlemler mi peki?
Hayır, ilacı nasıl püskürtüyorsan bunu da öyle püskürtüyorsun.
Peki bu konuda bilinç mi yok, neden yaygınlaşamıyor?
İşte geleneksel tarım, bir de şu yeşil devrimin –İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hani yeşil devrim diye çıktı ya azot, fosfor, potasyum gübrelemesi ve pestisit kullanımı- bize hediyesi. Bilinçsiz tek yanlı yapmak söz konusu. Kullanan çiftçi “İlaç attım öldürdüm” diyor mesela. Öbüründe de diyorsun ki “Bu da bunu veriyor sana” ama göremiyor. Anlatıyorsun inanmıyor. Sıkıntı burada.
Bu bile başlı başına bir iş, senin gibi bilinçli ve eğitimli kişilerin diğerlerini yönlendirmesi konusu.
Şimdi ben mesela hafif tomurcuklar belirmeye başladığında kaolin kiliyle ilaçlama yapacağım çiçeklenmeden önce. Çiçeklenme bittikten sonra bir daha kaolin kili vereceğim. Yağmur yağmazsa sorun yok, yağmurda yıkanıyor doğal madde ya. Sezonda 3 kez bu uygulamayı yaparsam zararlı mücadelesinde çok ciddi bir başarı elde ediyorum. İkincisi, bir de tuzaklar var pestisit yerine kullanacağın.
Belki görmüşsündür ağaçlarda bu tuzakları, oraya zararlıları çeker. Bazılarının üstüne üre konuyor veya sanayi tipi üretimler de var. Kokusu onları çekiyor ve cezbediyor, şişenin içine girince de çıkamıyorlar. Evet öldürüyorsun yani o kadar da çevreci olma şansımız yok, çünkü öbür türlü de ölüyorlar. Ama kaolin kili hakkında çok araştırma okudum bununla ilgili, zararlı mücadelesinde bizim iyi tarım uygulamaları içersinde kalan önemli bir mücadele aracı ama yeteri kadar Türkiye’de yaygınlaşmış değil. Bilinçli ciftçi bunu yapıyor. Bir de bu, aynı zamanda meyvenin yanmasını da engelliyor, örneğin narda çatlamalar olur görmüşsündür, onların birinci nedeni aşırı sulama, ikinci nedeni de güneş yanıkları nedeniyle kabuğun kuruması ve çatlamasıdır. Meyvelerdeki çatlamaların önemli bir nedeni yanlış sulama ve güneş yanıklarıdır. Mesela bitkilerin gövdelerini ve dallarını yanıklardan korur, ışığı yansıtır, 5-6 derece civarında bitkinin ısısını düşürür, bu çok önemli bir şey. Yine Temmuz- Ağustos’ta, 35 derece üzerindeki sıcaklarda, fotosentez yavaşlar, yani solunum yavaşlar. Su kaybını engellemek için bitki kendini kıtlığa doğru çeker, burada fotosentezin de aktif olarak devam etmesini sağlamış oluyorsun.
Gerçekten ilham verici bilgiler Kubilay. Peki iyi tarım senin için ne demektir diye sorsam?
İlk soruda iyi tarım benim için toplumun ihtiyaçlarını karşılayan ve sofrasına pestisitsiz ürün gönderen tarımdır. Bu kadar. Ama ihtiyaçları karşılayabilecek tarım biçimi, bu iyi tarım uygulamaları ile olabilecek bir şey. Organik tarımla bunu karşılamak mümkün değil, herkes ölür açlıktan, nüfusun yarısı gider yani 3-5 yıl içinde.
Tarım politikalarını yeniden tasarlayacak olsan önereceğin ilk 3 değişiklik ne olurdu?
Tek bir şey yapardım; yaptırımı olan üretim kooperatifleri kurmak. Yani yaptırım dediğim şu; bölgeler düzeyinde mesela bir havza diyelim veya Bursa bölgesini 3 üretim bölgesine ayırdık diyelim; buralardaki toprağı işlemeyi, hasatı hep birlikte yapacak, girdiyi azaltacak üretim kooperatifleri kurardım. Üretici değil bak- üretim kooperatifleri.
Halihazırda yok mu peki?
Yok. Mesela zeytinciler kooperatifi Marmara Birlik var ama üretici ona ürününü satar, o kadar. Burada o üretimi planlayacak bir merkezi akıl, o bölgelerde aynı çeşit ürünü üretecek çiftçileri birleştiren ve arazileri bir araya toplayan bir yöntem uygulamak isterdim. Üretim kooperatifi-üretici değil. Üretim dediğimiz zaman bütün girdileri hesaplayacak, toplam organik madde miktarına varana kadar göz önünde bulunduracak, hasat ekimini bu kooperatif arazileri ile hep birlikte yapacak, imecenin merkezinde olduğu kooperatifler. Biz Bulgaristan’ın 50 yıl gerisindeyiz. Türkiye’ye göç eden Türkler’le konuşun, orada tarımla ilgili inanılmaz güzel meslek liseleri kurmuşlar ve kooperatifler aracılığıyla tüm arazileri işlemişler. Köylünün traktörü yok, biçerdöveri yok.
Peki sen bu konuya önayak olabilir misin?
Bunun için burada daha çok kök salmak lazım. O biraz uzun bir süreç, devlet eliyle yürütülebilecek bir şey bu. Ya da burada 10 tane kafa dengi büyük arazisi olan işçiyle birleşip bu işi yapabilirsin. Çiftçilere daha henüz “Şu ilacı şu şekilde kulan” dediğimiz zaman bile ulaşamıyoruz. Yani üretim kooperatifi kurmak ve tarımı Türkiye’nin ihtiyaçlarına göre planlamak diyebilirim. O döneme kadar da bütün çiftçileri koruyacak sözleşmeli üretim yaptırmak çiftçinin çıkarları açısından önemli olurdu.
Seni diğer ziraat mühendislerinden ayıran temel yaklaşımın nedir?
Biz mühendisler bilimin dediğini yapıyoruz. Beni diğerlerinden ayıran diyemem ama ben bilimi rehber alıyorum yaptığım her şeyde. Hocam bile söylese gerçekten doğru mu, saha bilgisini içeriyor mu diye kontrol ediyorum. Merak diyebiliriz belki. Hepsinden değil ama bir bölümünden ayıracak şey bilimsel merak diyebilirim. O yüzden Kızılçiftlik You Tube kanalını kurdum. Orada okumadığım, bilmediğim hiç bir şeyi yapmıyorum ve paylaşmıyorum.
Kanalın da müthiş bu arada, tebrik ederim.
Teşekkürler. Bir çiftçi, bir ziraat kanalı -küçük bir alan diye bakalım ona biz- 4200’leri geçti şu anda. Amacım bu yılın sonunda 10 binlere ulaşmak, ütopik gibi görünüyor ama ben yine de amacıma ulaşmak istiyorum.
Eski bir satışçı olrak hedefleri büyük koyalım diyorsun!
Peki gençlerle ilgili de konuşalım mı biraz, gençlerin tarıma ilgisi düşük deniyor, bu doğru mu? Böyle bir algı varsa bunu değiştirmek mümkün mü?
Doğru, bu algıyı şöyle değiştirebiliriz; tarım aslında en nitelikli insana ihtiyaç duyulan bir alan. Tarım, bir tohumu atıp büyümesini izlemek değil, o tohumla birlikte, onun gelişimi ile birlikte çalışmak demek. Bu da çok derinlikli bir ilgi gerektiriyor. İkincisi, çok büyük bir toplumsal sorumluluk aynı zamanda. Yani içinden çıktığın topluma karşı da bir sorumluluk, onunla birlikte hareket etmek, çünkü onunla birlikte hareket ettiğin zaman nitelikli ürünler elde ediyorsun- bu da çocuğunun ya da yeni nesillerin sofrasına sağlıklı besinlerin gitmesi demek. Yani benim bu konuda söyleyebileceğim budur. Mesela ziraat algısı 20 sene önceki gibi değil. Bütün teknolojiyi uygulayabildiğin bir alan ve bu dijital altyapıyla çalışan adamlar da mühendisler.
Dijitalleşme işe yarıyor ve kullanılıyor o halde tarımda.
Evet, hem hayvancılıkta, hem bitki yetiştiriciliği alanında kullanılıyor ve su tasarrufu başta olmak üzere su ve gübre gibi bir çok konuda tasarruf etmeni sağlıyor, hem de işgücünü düşürüyor. Sana başka şeyler üzerinde düşünme imkanı yaratıyor. Dijital dünya tarlanda senin için çalışırken, o işi yönetirken, sen bir sonraki yılı planlama şansına sahip oluyorsun. Hassas tarım konusunu ayrıca seninle konuşmak isterim Meltem, hassas tarım dünyanın geleceği ve yine iyi tarım uygulamalari içinde. Bunu uygularsan daha az pestisit kullanırsın. İnsektisit dediğimiz böcek ilaçlarını daha az kullanırsın, daha az gübreyi bitkinin zaman diliminde ulaştırmış olursun. Hassas tarım bunları yapıyor. Bak benim arazimde hiç kablo yok ama her şey birbiri ile konuşuyor. Benimki küçük bir yer, bir buçuk dönüm. Ben bunu burada modelledim, asıl amacım bu bağı çok büyütmek, mesela yaban mersini üretmek ve yine bunlar hep hassas tarımla yürüyen konular. Yani araziyi ve bitkiyi okuyan sistemlerle bunu yapan şeyler var. Bu hem ölçeği büyütmeye olanak sağlıyor, hem de bütün araziyi okuyabiliyor. Daha “drone”ları hiç konuşmadık bile! Uydudan araziyi görmek ve bitki hastalıklarını tespit etmek mümkün. Mesela çiftçi gübreyi alıyor, ilacı püskürtüyor ama bazı yerlerin ihtiyacı yok. Bunu drone teknolojisi ile, yani araziyi okuma teknolojileri ile de görebiliyorsun. Hassas tarım inanılmaz bir şey ve nitelikli insan gücüne ihtiyaç duyuyor. Kendini geliştiren, okuyan, öğrenen kişiye ihtiyaç var.
O halde tarımın geleceği hassas tarımdır diyebilir miyiz?
Zaten dünyada artık bütün gelişmiş ülkelerde öyle yürüyor, bizde de çok güzel örnekleri var. Büyük ölçekli yerlerde- mesela Adana’da bazı yerlerde- var. Eski toprak ağalarının eğitim görmüş çocukları, büyük topraklı (10 bin, 20 bin dönümlük) köylüler hassas tarımla çalışıyorlar ve yaşadıkları yerlerde tabloyu değiştirdiler. Küçük ölçekte bunu yapabilmen mümkün değil, ilk değiştireceğim şey ölçek olurdu. Biraz önceki sorduğun soruyla bağlantılı olarak söylüyorum.
Beni yaşatacak olan da o. Ben 100 yaşımı göreceğim. Bu işte sabrı öğreniyorsun, negatif elektriklenmeyi atıyorsun. Araziye girdiğim anda akşam oluyor, hiç bilmiyorum nasıl geçtiğini. Kendimi bitkinin dibinde buluyorum perişan halde, sonra da “Ya bu sen değilsin, sen plaza böceğiydin” diyorum (gülüyor). Kafamda şapka, yerde oturup gülüyorum kendi kendime. Orada bağda kalınca 4-5 gün kimseyi görmüyorum. Benim bekçilerim var: Toros’la Toprak. Toros erkek köpeğim, tam bizim gibidir, hiçbir işe yaramaz! Ama Toprak hep beni izler. Ben sendelediğim zaman yanıma koşar, ben nereye gidersem gideyim hep takip eder. 20-25 metreden fazla uzaklaşmamı istemez, bir dolanır gelir tabi arasıra ama aklı hep bendedir.
Bu arada Türkiye’de bu yıl gerçekten tarımsal üretim parlayacak, inanılmaz yağış var, güzel yağış. Su sıkıntımız olacak gibi değil, barajlar dolu. Umuyorum Temmuz ve Ağustos’ta birer defa da yağsa yeter. 10-12 milimetrekareye yağışı toprak emer, fazlası toprağın üzerinden akar. 10-12 milimetre yağarsa birer defa da olsa zeytinlerimize de iyi gelir çünkü onlar sulanmıyor. Yani genel olarak iyi bir yıl. Dünya için savaşlar nedeniyle kötü ama tarım açısından Türkiye’de güzel bir yıl.
Türkiye adına bu umut dolu kelimeleri duymak çok güzel oldu, buna hepimizin ihtiyacı var doğrusu.
Kubilaycığım, bu güzel bilgileri paylaştığın için çok teşekkür ederim. Hevesin, bilgin, tutkun hiç sönmesin. Uygulamaya, öğretmeye, başkalarına ilham olmaya hep devam etmeni dilerim.







Köşe Yazıları
Başımız Dik, Kalbimiz Buruk
Cemil Baysal
Futbol bazen sadece skor değildir. Bazen 90 dakika boyunca verdiğiniz mücadele, kupadan daha fazla şey anlatır.
1980’li yıllardan bu yana İsviçre Millî Takımı’nı yakından takip eden biri olarak Kubilay Türkyılmaz’ın formasını giydiği yılları da, Murat Yakın’ın futbolculuk dönemini de izledim. Nice turnuvalar, nice hayal kırıklıkları ve güzel zaferler gördüm. Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki oyun anlayışı, takım ruhu ve büyük rakiplere karşı gösterilen cesaret açısından bu dönem, benim tanıklık ettiğim en özel dönemlerden biri oldu.
İsviçre Millî Takımı’nın turnuvaya vedası da tam böyleydi. Elbette üzüldük. Bir adım daha atılabilirdi, belki yarı final, belki final… Ama bitiş düdüğü çaldığında aklımda kalan ilk şey elenmek olmadı. Bu takımın ortaya koyduğu karakter oldu.
Turnuva başlamadan önce Murat Yakın en çok eleştirilen isimlerden biriydi. Kadro tercihleri sorgulandı, oyun planı tartışıldı. Ama o hiçbir zaman polemiklerin içine girmedi. Cevabını sahada verdi.
Bu takım koştu, mücadele etti, pes etmedi. Kimse tek başına yıldız olmaya çalışmadı. Herkes birbirinin açığını kapattı. Belki de bu turnuvada en çok hoşuma giden buydu.
Granit Xhaka yine gerçek bir kaptan gibi oynadı. Savunmada Akanji güven verdi. Kalede kim oynadıysa üzerine düşeni yaptı. Genç oyuncular ise geleceğe dair umut verdi.
Kupayı kazanamadık. Ama Avrupa’nın en güçlü takımlarından biri olduğumuzu bir kez daha gösterdik. Artık İsviçre’yi kimse “sürpriz takım” diye küçümseyemez.
Murat Yakın da bu takımın değişmesinde önemli pay sahibi. Sadece iyi bir takım kurmadı; oyuncularına özgüven kazandırdı. Büyük rakiplerden çekinmeyen bir Nati izledik. Bana göre Murat Yakın dönemindeki bu takım, İsviçre futbol tarihinin en olgun ve en karakterli takımlarından biri olarak hatırlanacaktır.
Evet, bugün biraz burukuz. Çünkü bu hikâyenin biraz daha devam etmesini isterdik. Ama üzülürken bile gurur duyabiliyorsak, demek ki doğru yoldayız.
Bazen kupayı kaldıran değil, sahadan başı dik ayrılan takım da alkışı hak eder.
Teşekkürler Murat Yakın.
Teşekkürler Nati.
Bu sadece bir veda değil, belki de yeni başarıların başlangıcıdır.
#MuratYakin#schweiz#isviçre#switerland#futbo

Köşe Yazıları
Nazlı Eray’la Gerçek ve Hayal Arasında
Yirmi yıldır neredeyse her yazı Bodrum’da geçiriyorum. Benim için tatil denildiğinde aklıma gelen ilk yer hep Bodrum oluyor. Denizin, güneşin ve hala saklı kalmayı başarabilmiş o güzel köşelerin tadını çıkarıyor; nefis deniz ürünleri ve mezeler eşliğinde tatilin hakkını vermeye çalışıyorum.
Son yıllarda ise Bodrum tatillerime küçük edebiyat ve sanat durakları da eklemeye başladım. Sergileri gezmek, bir söyleşiye katılmak, kitapların ve sanatın çevresinde vakit geçirmek beni en az deniz kadar mutlu ediyor. Bu yüzden Bodrum’a gelir gelmez kitap dostlarımdan bilgi aldım, biraz da Instagram’da gezindim ve kendime ziyaret edebileceğim sergilerden, söyleşilerden ve edebiyat buluşmalarından oluşan küçük bir liste hazırladım.
Karşıma çıkan ilk etkinlik, Bodrum’un yeni sanat mekanlarından Inspera Mini Sahne’de gerçekleşecek Nazlı Eray buluşması oldu. Kısmet adeta ayağıma geldi.
Yurt dışında yaşamaya başlayınca yazarlarla bir araya gelebileceğimiz etkinlikler insanın gözünde çok daha değerli hale geliyor. Bir yazarı dinleyebilmek, kitabının hikayesini kendi sesinden duyabilmek ve aynı salonda başka okurlarla buluşabilmek büyük bir ayrıcalık gibi geliyor. Bunu benim gibi göçmen kuşlar sanırım çok daha iyi anlayacaktır.
Nazlı Eray’ın kalemiyle tanışmam ise çok eskiye dayanmıyor. Canım kitap kulübüm @gocmenkitapseverler ‘in kurucularından sevgili Melis Uluğtekin’in önerisiyle Orphee’yi almıştım. Melis, “Nazlı Eray, büyülü gerçekçiliğin Türkiye’deki en önemli isimlerinden biri ve bu kitap da muhakkak okunması gereken kült bir eser,” demişti. Kitabı okuduğumda gerçekten çok etkilenmiş, ardından yazarla ilgili küçük bir araştırma da yapmıştım.
Nazlı Eray Ankara’da doğmuş olsa da çocukluğu ve gençliği İstanbul’da geçmiş. Daha sonra bir gece treniyle Ankara’ya geliyor ve kendi anlatımıyla, geliş o geliş… Yıllarca Ankara’dan ayrılamıyor. Şehri ilk gördüğünde “İnsanlar burada nasıl yaşıyor?” diye düşünse de zamanla Ankara onun için bir tür hangara dönüşüyor. İnsanlarıyla, anılarıyla ve sokaklarıyla ona durmadan malzeme taşıyan büyük bir hikaye deposu oluyor. Yaklaşık beş yıl önce ise Ankara’dan ayrılarak Bodrum’a yerleşiyor.
Nazlı Eray’ın Edebiyat Evreni
Büyülü gerçekçiliğin Türk edebiyatındaki en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Nazlı Eray, öykü ve romanlarında gerçekle gerçek dışını öylesine ustalıkla iç içe geçiriyor ki okurken kendinizi “Böyle bir şey olur mu?” diye sorgularken bulmuyorsunuz. Tam tersine, o dünyanın kurallarını hemen kabul ediyor ve yazarın peşine takılıyorsunuz.
Edebiyat yolculuğuna öyküyle başlayan Nazlı Eray’ın kırkı aşkın basılmış eseri bulunuyor. İlk öyküsünü, Mösyö Hristo’yu henüz on altı yaşındayken yazıyor. Gençlik yıllarında Sait Faik Hikaye Armağanı’na birkaç kez başvuruyor ancak ödülü alamıyor. Jüriden bir tanıdığı bir gün ona, “Boşuna uğraşma, jüride enişten var; bu ödülü sana hiçbir zaman vermezler,” diyor. Günümüz Türkiye’sini düşününce insan bu hikayeye gülümsemeden edemiyor; şimdi olsa belki tam tersi yaşanırdı.
Nazlı Eray uzun yıllar boyunca Varlık dergisinde ve Cumhuriyet, Güneş, Radikal ile Akşam gazetelerinde yazmış; edebiyatın yanında siyasetle de aktif biçimde ilgilenmiş bir isim.
Yazarlığıyla ilgili anlattığı ayrıntılar ise en az kitapları kadar ilgi çekici. Örneğin özel bir yazı odası ya da yazı masası olmadığını söylüyor. Buna karşılık çok güzel kalemleri olduğunu özellikle vurguluyor. Belli ki bazı yazarların ihtiyacı büyük masalar ve düzenli odalarken, bazılarına yalnızca iyi bir kalem ve sınır tanımayan bir hayal gücü yetiyor.
“Yazarken insanları mutlu etmek istiyorum. Bir aydın olarak da elimden geleni yapıyorum,” diyen Nazlı Eray’ın edebiyata bakışında da bu iyimserlik ve sorumluluk duygusu hissediliyor.
Olmayanın Güncesi
Inspera’da Bodrum Nazlı Eray Okurları Grubu tarafından düzenlenen, Ceyda Yılmaz’ın moderatörlüğünde gerçekleşen etkinlikte Nazlı Eray, son kitabı Olmayanın Güncesi’nin doğuş hikayesini anlattı. Kitabın nasıl ortaya çıktığını, karakterlerini ve yazma sürecinde zihninde açılan kapıları dinlemek, kitabın dünyasına daha okumadan yaklaşmamı sağladı.
Olmayanın Güncesi’nin merkezinde kader var. Roman, adeta Kader Örümceği’nin ördüğü görünmez ağlarla ilerliyor.
Nazlı Eray, kitabın adından söz ederken anılara dikkat çekiyor. Yaşadığımızı sandığımız şeyler gerçekten yaşandı mı? Yoksa bazı anıları sonradan biz mi yarattık? Hafızamız bize ne kadar doğruyu anlatıyor? Olmayanın güncesi, belki de belleğin ve zihnin bize oynadığı oyunların bir yansıması.
Kitap, tam anlamıyla bir Nazlı Eray evreni. Okur, büyülü rüyaların rengarenk karnavalına davet ediliyor. Büyülü gerçekçiliğin kraliçesi bu kez gerçek bir kara büyüyü bozdurmaya çalışıyor; bunun için zamanda ve mekanda yolculuklara çıkıyor.
Toplu iğneler saplanmış bir voodoo bebeğinin peşinde ilerlerken Padişah Deli İbrahim’in Cinci Hoca’sından John F. Kennedy’ye, Nikola Tesla’dan Roman Polanski’ye kadar pek çok isim bu tuhaf ve büyüleyici dünyada bir resmigeçit yapıyor. Bazen üç dakikada üç yıl geçiyor, bazen zaman olduğu yerde duruyor. Nazlı Eray ise bütün bu yolculuk boyunca zamanı, belleği ve kaderi sorguluyor.
Bu macerada ona Kader Örümceği, Pişmiş Kelle ve gerçek ile hayal arasındaki sınırları durmadan ihlal eden birbirinden ilginç karakterler eşlik ediyor.
Inspera’daki buluşmadan çıktığımda kendimi gerçekle hayalin birbirine karıştığı, zamanı ve kaderi yeniden düşündüren tuhaf ama çok keyifli bir yolculuktan dönmüş gibi hissettim.
Bodrum’a bu kez yalnızca denizin, güneşin değil, Nazlı Eray’ın rengarenk dünyasının da tadı karıştı. Tatilime eklediğim bu ilk edebiyat durağı, bana yine aynı şeyi hatırlattı: Bazen bir şehri asıl unutulmaz kılan, hiç planlamadığınız anda karşınıza çıkan hikayelerdir.





Köşe Yazıları
Doğanın Ruhunu Ne Kadar Hissedebiliyoruz?
Başımı gökyüzüne doğru kaldırdığımda anaç şefkatiyle beni adeta kucaklayan yeşil dallarını görüyorum. Haziran’ın ilk günlerinde erkenden bastırmış yaz sıcağından odamın balkonunun gölgesine sığınınca bu heybetli dostla karşılaşmak ne ferahlatıcı!
Onun Fethiye civarında sık görülen “kızılçam”lardan biri olduğunu tahmin ediyorum. İsmi çok da önemli değil aslında, tatil beldesinde kaldığım tüm hafta boyunca benden cömertçe gölgesini esirgemeyen bu dev çam ağacının, terastan gökyüzüne her baktığımda beni sarmaladığını bilmek, adeta ‘Ben buradayım, merak etme!’ diye fısıldayan varlığını hissetmek, gölgesinde kitap okuyup uyuklamak, şaşırtıcı derecede huzur veriyor.
Tatilin son günü “Bir daha gelirsem yine senin dallarına yakın hissedeceğim bir odada kalacağım” diye fısıldıyorum ben de ona. Beni anladığını ve hissettiğini bilerek ayrılıyorum oradan.
Ağaçların Gizli Yaşamı
Ağaçların birer ruhu olduğuna inanır mısınız? Yoksa “Bunlar benim için fazla spritüel, ben bilimden şaşmam” mı derdiniz? Cevabınız hangi yönde olursa olsun Peter Wohlleben’in “Ağaçların Gizli Yaşamı” isimli kitabını okumanızı öneririm. Ormancılığa yıllarını vermiş olan Wohlleben’in ağaçlara olan tutkusu, daha ilk sayfayı çevirdiğiniz andan itibaren kendini hissettiriyor. Wohlleben, yaptığı çalışmalarda ağaçların acıyı hissedebildiğini, hafızaları olduğunu, hatta-hepimize şaşırtıcı gelse de- çocuklarıyla beraber yaşayan ebeveynler olduklarını tecrübe etmiş. Bütün bu mucizevi bilgileri paylaştığı kitabını okuduktan sonra benim için zaten etkileyici olan ağaçlar, büyüleyici varlıklar haline geldiler.
Kitabın ardından dinlediğim, kitapla aynı isimdeki podcast’de, Deniz Yüce Başarır ve bölümün sürpriz konuğu, Eczacılık Fakültesi ve ilaç sektöründen arkadaşım Pelin’in ağaçlar üzerine yaptıkları sohbet ise tadına doyulmayacak bir bilgi ve ilham kaynağı oldu benim için.
Hiçbir Şey Tesadüf Değil
Yaşadığımız deneyimlerin hayatımızın içinde aniden yer bulmaları da, zamanlamaları da tesadüf olmuyor. Tatile geldiğim yazın bu ilk günlerinde, odamın balkonunu kucaklayan dev çam ağacının gölgesinde okumayı seçtiğim kitabın da tesadüf olmadığını düşünüyorum. Üyesi olduğum, bana ilham verip ufkumu açan Kelime Gezginleri Edebiyat Kulübü sayesinde tanıştığım yazar Gamze Güller’in “En Çok Onu Sevdim-Dokunulmamış Her Şey” isimli şahane romanını okurken, bir yandan da tepemdeki heybetli dostuma dalıp gidiyorum.
Kitapta, zamanın, eşyanın ve doğanın ruhunu hissetmeye çalışan başkahraman Asuman, taşındığı eski ev ile kuvvetli bir bağ kurar. Her metrekareden gökyüzüne yükselen beton kulelere mesafeli duran, anısı ve hafızası olan binalara, yok olmakta olan ağaçlara kendini yakın hisseden Asuman için ev, zamanla, adeta yaşayan bir varlık haline gelir. O, eve iyi davrandıkça, ev de ona kucak açar, iyi davranır. Sabah güneşinin salonda ilerleyişini izler, mutfak tezgahının mermer dokusunu hisseder, borulardan gelen seslere alışır. En çok da pencere önündeki, dalları salona uzanan erik ağacına odaklanır; ağacın dallarına tüneyen kuşların farklı saatlerdeki ötüşlerini bile ayırt etmeye başlar. Apartmandakiler dairelere uzanan dallarını kesmeye karar verdiklerinde erik ağacının iç yakan çığlıklarını sadece Asuman duyar. Onun acısını derisinin altında hisseder. Kolsuz kanatsız haliyle erik ağacı o eski erik ağacı değildir artık. Kuşların da sesi kesilir. Asuman için apartman öksüz kalmıştır.
Edebiyat ve Kadim Bilgi
Edebiyatı bunun için seviyorum! İnsanlık tarihinde var olan hemen hemen her duygunun, her bilginin edebiyatta etkileyici bir yansımasını görmemiz mümkün.
Yüzyıllardır birçok kültür, din ve felsefi gelenek, yalnızca insanların değil, hayvanların, bitkilerin, dağların, nehirlerin, taşların ve hatta tüm evrenin bir tür ruha sahip olduğunu ileri sürer.
Animizm anlayışına göre evrende tamamen cansız hiçbir şey yokken, Şamanik geleneklerde her ağacın, her hayvanın, her dağın bir ruhu olduğuna inanılır.
Doğu’nun büyük öğretilerinde de benzer izler görmek mümkündür. Hindu düşüncesinde tüm varlığın özünde aynı ilahi kaynağın bulunduğu söylenir. Bir insanla bir ağacı, bir kuşla bir nehri birbirinden tamamen ayrı görmek bir yanılsamadır.
Tasavvufun derinliklerine indiğimizde de benzer bilgiyle karşılaşırız. Vahdet-i Vücud öğretisine göre tüm varlık ilahi bir hakikatin tezahürüdür. Bir kuşun ötüşünde, akan suyun sesinde veya rüzgârın uğultusunda ilahi bir nefes hissedilir.
Doğaya ruh atfetmek bu kadar eski ve yaygın bir gelenekken, edebiyatçılar da sadece doğanın değil, eşyaların bile insanların duygularını, anılarını ve zamanın izlerini taşıdıklarını hissedip, eserlerine yansıtırlar.
Örneğin Türk Edebiyatı’nın en büyük isimlerinden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde saatler, mobilyalar ve eski eşyalar adeta canlıdır. Evler, yaşayan hafıza mekânlarıdır.
Tanpınar’ın en sevdiğim eseri “Huzur”da Mümtaz, eski İstanbul evlerine ve eşyalara baktığında yalnızca onları görmez; o nesnelerin içinde geçmiş kuşakların hayatlarını da hisseder.
Özellikle “Mahur Beste” ve “Sahnenin Dışındakiler”de eski konaklar, geçmiş zamanın somutlaşmış hali olarak karşımıza çıkarlar.
Hayatlarımızın içindeki kullandığımız eşyalar da adeta geçmiş ile bugün arasında bir köprü görevi görmez mi? Örneğin bir masa, kimbilir etrafında yapılmış hangi sohbetlerin, yaşanmış hangi sevinçlerin ve kayıpların tanığıdır! Onları zamanın hafızanın ve yok olmuş hayatların şahitleri olarak görmemek ve dile gelip konuşsalar kimbilir neler anlatırlardı diye düşünmemek elde değil.
Nitekim son aylarda okuduğum kitaplarda, bitkilerin veya cansız varlıkların ağzından anlatılmış hikayeler karşıma çıkıyor ve anlatım güçleriyle beni kalbimden vuruyorlar.
Clara Dupont-Monod’un “Taşların Anlattığı” kitabında anlatıcı, yıllarca ailenin her duygusuna tanık olmuş avludaki kızıl taşlar.
Angola’lı yazar José Eduardo Agualusa’nın romanı “Bukalemunlar Kitabı”nda anlatıcı, etkileyici bir geko.
Elif Şafak’ın “Kayıp Ağaçlar Adası”nda ise zaman zaman hikayeyi incir ağacının ağzından dinliyoruz. Bana göre hikayenin en dokunaklı yerleri de ağacın duygularına ve yaşanmışlıklarına tanık olduğumuz bu bölümler.
Teknolojinin hızlandığı, maneviyatın hayatımızdan gittikçe uzaklaştığı bu çağda, kadim bilgeliğin sesine, kadim bilgeliği yaşatan, eşyanın, doğanın ve tüm varlığın bir ruh taşıdığını hatırlatan edebi eserlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var galiba. Duyarlı ve derin yazarların sayısı arttıkça- ne sevindirici bir durum ki- insanın doğa ile ilişkisi de edebiyatta daha fazla yer almaya başladı. Bir doğasever ve edebiyatsever olarak, insan ile tabiat arasındaki bağı yeniden kuran bu eserlerin gelecekte edebiyatta daha fazla yer bulacağına inanıyor ve bu fikre umutla sarılıyorum.
-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


