Connect with us

Köşe Yazıları

Sanayinin Anka Kuşu; Zehra Karakaş

yazar

Published

on

Bugün köşemi kadının gücüne ayırıyorum.

Aslında soru-cevap şeklinde ilerleyeceğimiz bir röportaj düşüncesiyle gitmiştim görüşmeye; fakat beni o kadar tatlı dilli ve sıcakkanlı bir Zehra Karakaş karşıladı ki… Sanki bir dostumla yıllar sonra bir araya gelmişiz de muhabbet ediyormuşuz gibi hissettim. Hantek Kalıp’ın kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan sadece başarılı bir iş kadını değil, aynı zamanda renkli kişiliği ile mekanı ısıtan bir ev sahibiydi. Sorularımı bir kenara bırakıp, bana ve hemcinslerime ilham olacak bir sohbetin tam ortasında buldum kendimi.

Sohbetimiz; Adapazarı’ndan İstanbul’a çalışmak için gelen ve alın teriyle biriktirdiği birkaç bileziği sermaye yaparak çalıştığı iş yerini devralan 24 yaşındaki genç bir kızın azim ve cesaret hikayesiyle başladı. Eşi Galip Bey ile yaptığı iş vesilesiyle tanışan Zehra Hanım, o günlerden bahsederken yaşadığı zorlukları o kadar samimi bir şekilde ifade etti ki; anlatırken hem güldüm hem düşündüm…

2005 yılı… Ekonomik krizin gölgesinde sadece hayatlarını değil, ayakta tutmaya çalıştıkları atölyelerini de birleştirmeye karar veren iki yürek. Otomotiv sektörüne üretim yapan o mütevazı dükkanda, 30 işçinin arasında tatlı bir telaş değil, aksine bitmek bilmeyen bir iş yükü var. Zehra Hanım işi konusunda oldukça titiz, vakit dar, işlerin yetişmesi lazım… Nikah saatine dakikalar kala, ellerindeki boya lekelerine aldırmadan jant kapaklarını boyamaya devam ediyordu. Nihayet nikah masasına oturduğunda, şahitlik koltuğunda bir yanda jant kapaklarını teslim almak için bekleyen o müşteri, diğer yanda ise nikah salonunun emektar çaycısı vardı. Bu nikah, alın terinin imzaya dönüştüğü bir an oldu.

Zehra Hanım hamilelik haberiyle içi içine sığmazken, hayatın en sert rüzgarıyla o akşamüzeri karşılaştı. Hamileliğin getirdiği mutluluğa haciz memurlarının gölgesi düştü. Atölyenin can damarı olan makineler birer birer sökülüp götürülürken bir devir de kapanıyordu. Bu, ilk iflastı. Galip Bey işçileri mağdur olmasın diye arabasını satıp maaşları ödedi; fakat yaşanan stres sağlığını olumsuz etkiledi.

Batmak, Zehra Hanım için hikayenin sonu değil, en zorlu bölümün başlangıcıydı. Hasta bir eş ve karnında büyüyen bir canla imkansızlığın ortasında anneliğine tutundu. Pusulası kızı Elif’in kalp atışları, hayat felsefesi ise „Zehra devam et!“ sloganıydı. Körfez’de tek makine ile üretime yeniden başladı. Doğum yaptıktan üç gün sonra işinin başına geçti; evladını ninnilerle değil, kırma makinelerinin sesiyle büyüttü. Tabii azmi ve emeği karşılıksız kalmadı; işler yoluna girdi, eşi toparladı.

STK başkanlıkları ve siyasetle olan bağı bu dönemde başladı. Evini Ankara’ya taşıdı fakat yoğun programlar sebebiyle işler aksadı, ekonomik olarak bir düşüş süreci başladı. Ve ardından pandemi… Bu süreçte herkes elinden geleni yaparken Zehra Hanım ve Galip Bey de boş durmak istemedi. Siperlik imalatına başladılar. Kalıplarını dahi kendilerinin ürettiği siperlikleri, Türkiye’nin dört bir yanındaki sağlık çalışanlarımıza bedelsiz (sadece cüzi bir kargo ücretiyle) göndererek destek oldular.

Pandeminin getirdiği zorlukları kariyer yolculuğuna yeni bir tecrübe olarak ekleyen Zehra Hanım, sadece kendi hikayesini yazmakla kalmıyor; Hantek Kalıp çatısı altında bir okul gibi çalışarak sektöre kazandırdığı kadın ve erkek personellerle geleceğin ustalarını yetiştirmeye devam ediyor.

Zehra Hanım, bugün erkek egemen bir sektörün sert koşullarında sanayici kimliğiyle dimdik ayakta. Şimdilerde ise Hantek Kalıp olarak, Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun başkanı olduğu TOBB’un tüm Türkiye’deki sanayici kadınlar için sağladığı istihdam projelerinin desteğiyle yeni bir heyecan içinde.Yaklaşık bir buçuk yıl sonra tamamlanacak yeni fabrika ile üretim kapasitesini artırıp ihracatla ülke ekonomisine değer katmayı hedefliyor

Sohbetimizin sonunda gençlere ve kadın girişimcilere tek bir öğüdü var: „Parayı yönetmeyi öğrenin.“

Hantek’ten ayrılırken yanımda sadece bir başarı hikayesi götürmüyorum; heybemde tutku, emek, dirayet ve azim var. Her şeye rağmen pes etmemenin ne demek olduğunu gördüm. En önemlisi de; „Ben zorlandım ama diğer kadınlar zorlanmasın,“ diyerek 350 sivil toplum platformunun kadın kolları genel başkanlığını üstlenen o güçlü kadınla tanışmış olmanın gururunu taşıyorum.

Yolun açık olsun Zehra Karakaş!

Yolun açık olsun Hantek Kalıp!

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Fındık, Üzüm, Mantar ve Melankoli

yazar

Published

on

Araba, yılankavi yollarda yavaşça yol alırken sağa mı yoksa sola mı bakacağımı şaşırıyorum. Sanki kocaman yemyeşil bir bulutun içini yararak yavaş yavaş ilerliyoruz. Yeşilin sadece rengi değil, kokusu da içimize dolsun diye arabanın camlarını sonuna kadar açıyoruz. Taze doğa kokusu içeriyi kaplar kaplamaz arabanın arkasındaki yatağında bunalmış olan köpeğimiz Grissino da kafasını kaldırıp hareketleniyor. Coşkulu bir merakla, elle çizilmiş gibi düzenli bir şekilde önümden geçen ovaları ve tepeleri seyre dalıyorum.

İtalya’nın Piemonte bölgesinin şaraplarıyla tanınan Langhe alt bölgesindeyiz. Konu şarap olunca, hele de UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan bir bölgedeysek, vadiler boyunca uzanan üzüm bağlarını görmek pek de şaşırtmıyor. Ne var ki bu yöre toprağının bereketi sadece üzümle sınırlı değil; bölge aynı zamanda dünyaca meşhur bir fındık cenneti!

Yol boyunca bir tarafta asmalar, bana güzelliklerinden emin kadınların duruşunu anımsatan özgüvenleriyle arzıendam ederken, hemen yanıbaşlarında mütevazi fındık ağaçları birbirlerine kenetlenmiş, kendi hallerinde yaşıyorlar sanki. Süslü asmalar, gözüme ne kadar estetik açıdan üzerinde çalışılmış, ölçülüp, biçilmiş görünüyorsa, ağırbaşlı fındık ağaçları da geniş, yuvarlak yapraklarıyla oluşturdukları koyu yeşil örtü ile bir o kadar doğal orman izlenimi veriyorlar. İçe dönük fındıklar ile dışa açık, yüzünü güneşe dönmüş üzümler ne kadar farklı mizaçtalar diye düşünüyorum. Oysa her ikisi de ayrı ayrı Langhe‘nin medarıiftiharı. Biri, bölgeye dünyanın en iyi kırmızı şarapları arasında gösterilen Barolo ve Barbaresco’yu hediye ederken (kıskanç rakibi Toskana duymasın!), diğeri de dünyaca ünlü çikolata markası olan Ferrero‘yu sunmuş. Ferrero firmasının hikayesi de epeyce ilham verici. II. Dünya Savaşı döneminde yaşanan kakao kıtlığı ve yüksek vergiler, Albalı akıllı pastacı Pietro Ferrero’yu, çikolatayı çoğaltabilmek için bölgede bolca bulunan Langhe fındıklarını kullanmaya yönlendirmiş. İlk olarak Giandujot adıyla katı olarak ürettiği bu fındık-çikolata karışımı, daha sonra 1960’larda hepimizin çok iyi bildiği Nutella’ya dönüşmüş ve dünyanın aklını başından almış! Buradan Türk “finduk“ larımıza da selam olsun, Ferrero’ya katkıları büyük çünkü Türkiye, İtalya için önemli bir tedarikçi.

Piemonte için sonbahar demek, şenlik demek

Eylül’ün başında olduğumuz için buralar hala yazı yaşıyor. Ancak daha önceki seyahatimden biliyorum, Ekim ayı geldi mi Piemonte’de, özellikle de Alba şehrinde, adeta bir düğmeye basılmış gibi üç ay boyunca devam edecek şenlikli bir dönem başlar. Bağ bozumu sonrası yeşilden, sarı ve kırmızıya değişen tonlarda, adeta bir renk cümbüşüne bürünen bereketli bölge toprağı dünyanın en pahalı yiyeceklerinden olan beyaz trüf mantarına (tartufo bianco) da ev sahipliği yapmaya başlar. Özel eğitimli köpeklerle trüf avları yapılır, restoranların menüleri trüf mantarlı lezzetler sunmaya başlar. Masanıza, elinde ceviz büyüklüğünde trüflerle gelen garsonlar, tabağınızı trüflü isteyip istemediğinizi sorar ve minik rende ile mantarda yapılan her hareket, tabağınızın bedeline anlamlı bir katkıda bulunur!

Bereketin içindeki melankoli

Bunca bereket nasıl olup da tek bir bölgede toplanmış, Langhe toprağı adeta kutsanmış toprak!” diye düşünürken, yeşil vadileri geride bırakıyor ve merakla beklediğim o küçük kasabaya varıyoruz. Alba’dan 30-40 dakikalık bir yolculukla ulaştığımız Santo Stefano Belbo, Langhe’nin sınırına yakın, tepede konumlanmış ufak bir köy. İsmini, içinden geçen Belbo nehrinden alıyor. İtalya’nın feodal döneminden kalma antik yapıların bir kısmı- örneğin kalenin bir kulesi- olduğu gibi korunmuş.

İtalya’nın melankolik yazarı olarak bilinen Cesare Pavese’nin doğup büyüdüğü ve Torino’da öğrenim görürken de yazları gelip ailesiyle çiftlik evinde kaldığı köy burası. Yolun sol tarafında sarı badanalı, mavi panjurlu çiftlik evini görüyorum. Heyecanla arabadan inip, kapısı açık bahçeden içeri giriyorum. Bahçede, evin hemen önünde, Pavese’nin bir büstü var. Ev, aile tarafından bir başkasına satıldığı için bugün Pavese’den kalan pek fazla iz yok. Tekrar arabaya binip en fazla bir kilometre mesafedeki Cesare Pavese Müzesi’ne (Fondazione Cesare Pavese) gidiyoruz. Sabahın erken saatleri olduğu için müze henüz açılmış, tek ziyaretçi benim. Bunun da verdiği ayrıcalıkla müze görevlisi zarif hanımefendinin bana hevesle ve detaylı bir şekilde bölümleri tanıtmasının keyfini çıkarıyorum. Pavese’nin el yazısı taslakları, kitaplarının orijinal basımları, özel notları, mektupları, fotoğrafları, okuduğu kitaplar ve İngilizce’den İtalyanca’ya çevirdiği kitapları bir bir gözden geçiriyorum. Neredeyse yüzlerce kez üstü çizilmiş el yazısı taslaklar bugün severek okuduğumuz romanların ne aşamalardan geçerek tamamlandığını hatırlatır bana hep. Şu anda okumakta olduğum Ay ve Şenlik Ateşi’nin manuskriptlerinin olduğu bölümde dalıp gidiyorum. Yazdıklarından ikna olmamış, defalarca kelimelerin üstünü çizip yeniden yazmış Pavese. O sırada ayrı bir cam bölümde 1932’de İngilizce’den İtalyanca’ya ilk kez çevirisini yaptığı Herman Melville’in klasiği Mobydick’in neredeyse 100 yıllık baskısını görüp heyecanlanıyorum. Derken sararmış bir kitap sayfasına el yazısıyla yazdığı kısa bir nota gözüm takılıyor:

“Sizleri affediyorum. Siz de beni affedin, olur mu? Ardımdan dedikodumu yapmayın.”

Uzun süre nottan gözümü alamıyorum.1950 yılında, 42 yaşındayken, tam da mesleğinin doruğunda, İtalya’da dönemin en önemli edebiyat ödülü Strega’yı almışken, Torino’da bir otel odasında başucundaki kitaba bu cümleleri yazarak intihar etmiş Cesare Pavese.   

Hüzünle geçen bir hayat

Doğa harikası olan bu bereketli topraklarda doğup büyümüş, yazma konusunda hayallerine ulaşmış, ayrıca çevirmenliği, edebiyat eleştirmenliğini ve yayın yönetmenliğini başarıyla yapmış, iki dünya savaşı arası yıllarda İtalya’da esen faşizm fırtınasında siyasi badireler atlatmış, hapis yatmış ve tüm zor şartlara rağmen edebiyatın, hayatın saldırılarına karşı bir savunma olduğuna kalpten inanmaya devam etmiş ancak bir türlü melankoliden kurtulamamış bir yazar Pavese.

Henüz sekiz yaşındayken babasını kaybetmesi, baskın karakterli ve sert mizaçlı annesiyle arasındaki kapanmayan mesafe, zaten içe dönük ve utangaç olan küçük Cesare’nin hayata karşı olan korku ve endişelerinin üstesinden gelebilmesine engel olmuş belki de. Eğitimine Torino’da zengin burjuva okulunda devam etse de kendine güveni hiçbir zaman tam oturmamış. Hele kadınlarla olan aşk ilişkileri…İşte bu konuda hep hüsran yaşamış genç Cesare. Daha ilk gençlik yıllarından itibaren kadınlar tarafından reddedilmiş. 1935’te bir başkasına gönderilmesi gereken mektupların kendisinde olması nedeniyle yargılanmış ve hapis cezasına çarptırılarak Calabria bölgesinde küçük bir köy olan Brancaleone’ye gönderilmiş. Buradaki tecrübesi ona Hapishane (Il Carcere) adlı uzun öyküsünü yazmada ilham olmuş olmasına ama, 1936 yılında tekrar Torino’ya döndüğünde duygusal olarak bağlı olduğu kadının evlenmiş olduğunu öğrenmiş.

Bir insan olgunluk çağına da gelse, çocukluk döneminin izleri ne kadar kuvvetli olabiliyor diye düşünüyorum. Doğduğumuz yer, köklerimiz, ailemiz…hepsi hayat boyu ne yaparsak yapalım aslında bizimleler. Cesare Pavese’nin hayatını inceledikçe bir yazar olarak tüm yazın yaşamında gençlik ve çocukluk döneminin etkisini ve önemini daha iyi anlıyorum. Yapıtlarında, yaşamının o dönemlerine gitmiş hep. Yaşamı boyunca, dünyaya ve diğer insanlara karşı kendisini hep yalnız hissetmiş. Belki de huzurun ve hafifliğin simgesi olan doğup büyüdüğü yer bir ana rahmi gibi ona güvenli gelmiş. Onun için ait olduğu yer olan “köy” duygusunu Ay ve Şenlik Ateşleri’nde şöyle ifade etmiş:

Çekip gitmek uğruna bile olsa bir köyü olsun ister insan. Köy demek yalnız olmamak demektir, insanında, bitkisinde, toprağında sana ait olan, sen yokken de orada kalıp seni bekleyen birşeyler olduğunu bilmektir.”

Müzeden hüzünlü ayrılıyorum. Arabanın camlarını tekrar sonuna kadar açıp temiz Piemonte havasını tüm gücümle ciğerlerime çekiyorum.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Bazı Vedalar Gül Kokar

yazar

Published

on

Denize karşı bir banka oturmuşum… Dalgalar kıyıya her vurduğunda sanki dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim ne varsa birer birer alıp götürüyor benden. İnsanın her şeyi bir kenara bırakıp sadece durabildiği, hayatı yalnızca izlemekle yetindiği o ender, o güzel anlardan biri işte.

Önümden insanlar gelip geçiyor. Kimi bir yere yetişmeye çalışırcasına telaşlı, kimi kendi halinde, kendi ritminde sakin… Onların hayatlarını dışarıdan bir seyirci gibi izlerken başımı gökyüzüne kaldırıyorum; yukarıda adeta görsel bir şölen var. Güneş, tüm kızıllığını gecenin durgun mavisine bırakıyor yavaşça.

Kucağımda bir kutu gül yapraklı lokum, elimde ise dumanı üstünde bol köpüklü bir Türk kahvesi… Gülün o zarif, incelikli kokusu kahvenin derin lezzetiyle birleşince zihnimde tarif edemediğim bir sükûnet yayılıyor. „Kokular ve tatlar hafızanın kapısını açar,“ derlerdi de pek inanmazdım; meğer ne kadar doğruymuş, bu bankta bir kez daha anlıyorum.

Zira insan zamanla kavrıyor ki gidenin ardından geriye kalan tek hakikat ruhumuza nakşolan hissiyattır. Hayatımızın bir yerinde yolumuzun kesiştiği, bakışıyla içimizi ısıtan, iki kelamıyla gönlümüzü ferahlatan o zarif ruhlar gidişleriyle bile ardında silinmez bir rayiha bırakır. Hani derler ya: „İnsan ancak bıraktığı izden ibarettir.“ Öyleyse izinizi güzelleştirin.

İşte bu yüzdendir ki bazı vedalar gül kokar… Gül kokan bir veda, insanın ruhunu örseleyen o karanlık yasa hiç benzemez. Hüzünlüdür evet ama yıkıcı değildir. İçinde ne öfke barındırır ne de pişmanlık… Bir kahve köpüğünde, akşamüstü serinliğinde gül kokusu eşliğinde beliren minnet duygusudur. Gidenin yokluğuna karalar bağlamak yerine, varlığı ile hayatımıza bıraktığı zarif izlere hürmettir.

Dalgalar kıyıya vurmaya devam ederken kahvemden son yudumu alıp fincanı bırakıyorum. Damağımda zarif bir gül tadı, yüzümde tatlı bir tebessümle akşamı karşılarken yüreğimde yolumun zarifliklere denk gelmesinin şükrünü taşıyorum.

Bir gün bu banktan kalkıp gittiğimde arkamda kırgınlık, öfke, acı değil; deniz meltemine karışan zarif bir gül kokusu kalması dileğiyle…

Continue Reading

Köşe Yazıları

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

“Aşı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar; bugün ise “İyi ki olmadın” diyorlar

Cemil Baysal

Korona döneminde aşıların olası yan etkilerine dikkat çeken sayısız paylaşım yaptım. Facebook hesabıma defalarca kısıtlama getirildi, paylaşımlarım engellendi. Buna rağmen susmadım. Telegram’da, WhatsApp’ta ve ulaşabildiğim her yerde gruplar kurdum. Hiçbir maddi ya da kişisel çıkarım olmadan, karşılaştığım bilgileri ve uyarıları insanlarla paylaşmaya çalıştım.

O dönemde birçok kişi, gazetelerde yayımlanan her haberi ve bakanların her açıklamasını tartışılmaz gerçek kabul ediyordu. Oysa yalnızca pandemide değil, her konuda sorgulamak gerekir. Bir haberi gazete yazdı diye doğru sayamayız. Haberi kim yaptı, kim yaptırdı, arkasında hangi ilişkiler ve çıkarlar var; bunları da sormalıyız. Gazetecilik yalnızca söyleneni aktarmak değil, söylenmeyeni araştırmaktır.

Bir anda pandemi çıktı, kısa süre içinde aşılar hayatımıza girdi. Normal koşullarda bir aşının araştırılması, denenmesi, onaylanması ve piyasaya sürülmesi yıllar alabilirken bu süreç olağanüstü hızla ilerledi. Küresel seferberlik, büyük finansman ve mevcut bilimsel çalışmalar süreci hızlandırmış olabilir. Fakat bu kadar hızlı alınan kararları sorgulamak neden suç sayılsın?

“Korona aşısı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar. Aşı sertifikamın olmadığını öğrenince benimle aynı masada oturmak istemeyenler bile oldu. Kimi, “Ben doktorum, insanların sağlığıyla oynuyorsun” dedi. Kimi de, “Sen devletlerden ve bakanlardan daha mı iyi biliyorsun? Devletler halkının kötülüğünü neden istesin?” diye çıkıştı.

Allah aşkına, siyasetçiler ne zamandan beri yalnızca insanların sağlığını ve çıkarını düşünüyor? Siyaset; iktidarın, ekonomik menfaatlerin ve çıkar çatışmalarının bulunduğu bir alan. Bu da başlı başına başka bir yazının konusu.

Sonra karantinaların sona erdiği açıklandı, maske zorunlulukları kaldırıldı. İnsanların aklında şu soru kaldı: Virüs bir gecede mi kaybolmuştu? Dün tehlikeli sayılan temas, ertesi gün nasıl olağan hâle gelmişti? Bilimsel gerekçeler, siyasi kararlar ve ekonomik zorunluluklar birbirinden yeterince ayrılmış mıydı?

Aradan yıllar geçti. Bugün çevremde “İyi ki aşı olmadın” diyen çok sayıda insan var. Bazıları aşı sonrasında başladığını düşündükleri sağlık sorunlarını anlatıyor. Ancak bunların aşıyla bağlantısını bilimsel ve hukuki olarak kanıtlamak kolay değil. Doktorlar çoğu zaman doğrudan bir bağ kurmuyor. Hukuk yolu açık deniliyor ama mağdur olduğunu düşünen kişiye, “Hadi, kanıtla” deniliyor.

Elbette sonradan ortaya çıkan her hastalığı aşıya bağlamak doğru değildir. Fakat insanların yaşadıklarını yok saymak ve sorularını susturmak da doğru değildir. İhtiyacımız olan; şeffaf araştırmalar, bağımsız denetim ve insanları küçümsemeden dinleyen bir sağlık sistemidir.

Bugün “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe üzülüyorum.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse, “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Virüsün varlığının ve hızla yayıldığının söylendiği o dönemde de bugün de bir kez bile grip olmadım. Elbette benim hastalanmamış olmam, virüsün var olmadığı veya başkalarının yaşadığı ağır hastalıkların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ancak kendi bedenim ve sağlığım hakkında verdiğim karar nedeniyle dışlanmayı da hiçbir zaman doğru bulmadım.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların kendi bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Bugün çıkıp “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe yalnızca üzülüyorum.

Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Continue Reading

Trendler