Connect with us

Köşe Yazıları

„Her kadın kendi hikayesini anlatana kadar hikayemi tam olarak anlatmış olmayacağım”

yazar

Published

on

Burcu Özer Katmer

Yazar &Eğitmen

Röportajı gerçekleştiren : Özden Aliyagiç Uyar  

Londra’da Sosyalist Kadınlar Birliği bünyesinde kurulan ve Göçmen İşçiler Kültür Derneği’nde 2020 yılından bu yana faaliyetlerini sürdüren Rengin Kadın Korosu, sanatsal etkinlikleriyle göçmen kadınların kendilerini geliştirmeleri için çeşitli alanlar yaratıyor. Bunlardan biri bu sene ikincisi düzenlenen Rengin Göçmen Öykü Yarışması. Yazarların göçmen kadın olma koşuluyla katılım sağladığı yarışmada  ‘Küçük, Mavi Defter’ öyküsü ile Burcu Özer Katmer birinciliği paylaştı. Yarışmaya katılan yirmidört  öyküden derlenen kitap ise „Saklı Çekmece“ adı ile yayımlandı. 

Sevgili Burcu ile bu ödülün hikayesini konuşmak hem de onu yazmaya iten güç ve yazarlık yolculuğu hakkında konuşmak adına bir araya geldik. 

Özden Aliyagiç Uyar : “Sevgili Burcu, öncelikle ödülün için seni yürekten tebrik ederim. Göçmen bir kadın olarak yeni bir ülkede hayat kurmak, tutunmak ve ürettikleri ile takdir görmek büyük bir gurur olmalı. Aldığın ödülün detaylarına geçmeden önce, seni daha yakından tanımak isteriz. Bize biraz ‘Yazar Burcu’yu ve yazma serüvenini anlatabilir misin?” 

Burcu Özer Katmer: Ben küçüklükten itibaren yazan biriydim. Hatta çok küçük yaşlarımda Milliyet Sanat yarışmasına gönderdiğim şiirlerim vardı. Belki de yazmanın ilk temelleri o günlerde atıldı. Yazmak benim hep hayatımın içinde olan bir şeydi. Fakat hayat beni bir dönem farklı bir yöne götürdü ve üniversite sonrası kendimi kurumsal hayatın ve o dünyanın akışı içinde buldum. Yazmak tabi o dönemde de hayatımın içinde hep vardı fakat sadece kendimi ifade etme aracı olarak yazıyordum. Kurumsal hayattan ayrıldığım dönemde koçlukla ilgili aldığım eğitimler ve o alana yönelimim ile birlikte ilk defa 32 yaşında koçluk hakkında bir kitap yazdım. „Mutluluğu Arayanlar İçin“ kitabı kişinin kendine özel, mutluluk tanımını bulmaya yönelik olan bir koçluk kitabıydı. Bu benim de yazar olarak kendi arayışımın ve yazarak insanlara ulaşmanın ilk adımıydı aslında. Sonrasında tüm her şeyi geride bırakıp İsviçre’ye taşındığımda göçün etkisi ile kendimde bir duyguyu fark ettim. Hani kahramanın yolculuğunda kahraman bir zorlukla karşı karşıya kalır ve o zorluğu aşması için kahramanın eline bir sihirli güç verilir. Aslında o zaten kahramanın zaten içinde var olan bir güçtür ama onun sadece hatırlaması gerekir. Ben de yazmanın benim gücüm olabileceğini hissettim. 

ÖU:Rengin Kadın Korosu, kadın dayanışmasını güçlendiren ve ilham verici çalışmalara imza atan bir oluşum. Bu çalışmaların en anlamlılarından biri de Rengin Göçmen Öykü Yarışması. Peki, senin Rengin Göçmen Kadın Korosu ile yolun nasıl kesişti? Ayrıca, ödüle layık görülen hikayenden bize kısaca bahsedebilir misin?

BK:  Aslında Rengin Göçmen Öykü yarışmasında birincilik ödülüne layık görülen „Küçük, Mavi Defter“ benim profesyonel olarak yazdığım ilk öykü denemesi. „Kendine Ait“ romanından sonra yazdığım bir öyküydü. Rengin Göçmen Korosu’nu ve ortaya koydukları çalışmaları çok yakından takip ediyordum. Kadınların, özellikle kolektif bir kadın hareketinin parçası olan bir proje içinde olma fikri beni çok heyecanlandırdı. Öykü yarışmasının ilanını görünce bu öyküyü bu yarışmaya hemen gönderdim. 

„Küçük, Mavi Defter“ 40 yaşına giren bir kadının öyküsü. Türkiye’ de kurumsal hayatın içinde başarıdan başarıya koşan bir kadın Semin. Tüm bu başarı çabası içindeyken içinde git gide büyüyen boşluğu fark edemiyor. Kendi ile bağı kopuk bir kadın olarak eşi ve çocuğu ile günden güne koptuğunu ve aralarına bir uçurumun girdiğini de fark edemiyor. Sonra bir gün kırk yaşında tek başına bir yolculuğa çıkmaya karar veriyor. Kırka geçerken koşullanmış benliklerini öldürmesi  gerektiğini hissediyor. Ben artık kendimi yaşamak istiyorsam daha fazla „mış“ gibi yapamam, benden beklenilen kadınlar olamam, bu ölümü göze almalıyım diyor. Kırk yaşında artık kendini yaşamaya karar veriyor. Ve içindeki sahte benlikleri öldürmek için bir adım atıyor. Kendini özgürleştirirken kızını da özgürleştirmek istiyor. Bu aynı zamanda nesiller arası aktarılan koşullanmaları da ifade eden bir şey ve  biliyor ki kendini özgürleştirmeden ve sevmeden kızını da özgürleştiremeyecek ve kızına istediği sevgiyi sunamayacak. 

ÖA: Nasıl yazarsın; Bir yazma ritüelin var mı? 

BK: Yazılarımı bilgisayar ile yazıyorum. Bugün şu kadar süre yazmam gerek diye bilgisayarın başında oturmuyorum. Benim yazma ritüelim önce kendimi mevcut ve temiz bir kanal haline getirmek, oturmak ve geleni yazmak. Daha çok yazacağım şeyi gözlerimin

önüde görür ve ve onu yazar halde oluyorum. Önce mevcut olabilmek için nefes alıp veririm. Ana gelmek için mümkün olduğunca temiz bir zihin haline ulaşmaya çalışırım. Masanın başına otururum. Yazmak ilhamı bir nabız gibi gelir. Oturur; onu dinlerim ve bittiğinde masanın başından kalkarım. Saatlerce süren bir şey değildir benim için yazmak. Sonrasında edit süreci başlar.

ÖA: Yazdığın roman ve öykülerin ortaya çıkış süreci nasıl işliyor? Bize bu yaratım sürecinden biraz bahsedebilir misin?

BK: Ben çok sezgisel bir yerden yazıyorum. Şu an her şey kadınlar üzerinden akıyor.  Beliz Güçbilmez Hoca’nın dediği gibi hikayelerin ortak yolculuğunu oluşturan öykülerin bir temel meselesi olduğunu düşünüyorum. Bu çok organik bir şekilde oluşuyor. Sezgisel yazan birinde hikayeler çok planlı şekilde ortaya çıkmıyor. Göç romanında ben kadınları yazdım, örneğin önce Saliha karakteri ortaya çıktı. Saliha’yı dinlemeye başladım. Saliha bir kadın, derin bir meselesi var, göçmen. Sonrasında bütün hikaye Saliha’nın etrafında örülmeye başladı. Aslında şöyle demek doğru olabilir. Ben yazarlığı çok büyük ölçüde dinleme yolculuğu olarak görüyorum. Ben iyi bir dinleyiciyim. Bence bende yazmaya vesile olan şey de önce dinlemek. Merak ve yargısızca dinlemek. Beni kanal olarak seçmiş, benim

yaşadıklarımdan ve bugüne kadar çalıştığım onca kadının deneyimlerinden süzülüp ortaya çıkan hikayeler bunlar. Ben bu benim hikayem, bunu ben yarattım asla diyemiyorum.

Rengi Göçmen Korosu’nun da dediği gibi sandıkların altında kalmış onlarca kadın hikayeleri var. Ben her kadın kendi hikayesini anlatana kadar hiç bir zaman tam olarak hikayemi tam anlatmış olmayacağım. Audre Lord‘ „Tüm kadınlar özgür olana kadar ben özgür olmayacağım“ der. Ben de diyorum ki her bir kadının hikayesi anlatılana kadar hiçbirimizin hikayesi tam olarak anlatılmış olmayacak. Ben de o yüzden yarın ne olur bilmiyorum ama bugün hala kadın hikayelerini anlamak ve onları anlatmak istiyorum. 

„Benim amacım ortak insanlık deneyimini onurlandırmak. Benim amacın insanlara duyulduğunu hissettirmek“

ÖA: Öykü, roman, şiir senin için bu türler arasında bir önceliklendirme var mı?

BK: Ben türler ötesine inanıyorum. Bir hikaye anlatıcısı iseniz  ve ortak insanlık deneyimini onurlandırmak istiyorsanız içinde bulunduğunuz şartlarda neye akacaksa o şekilde form buluyor hikaye. Hangi kaba akacaksa oraya akıyor. Benim amacım insanlara duyulduğunu hissettirmek. Bu roman olur, öykü olur. Ben şöyle görüyorum; hikayeler beni ziyaret ediyor. Sonrasında kalemimle onları bir forma büründürüyorum. Burada ben sadece aracıyım, onları kelimelere döküyorum. Bir türü asla birinin önünde veya gerisinde asla görmüyorum.

ÖA: Hikayeler bana geliyor demiştin, Bu hikayeler sana nasıl ulaşıyor?

BK: Yukarıda da belirttiğim gibi şu an kadın hikayeleri temel alarak yazıyorum. Önce karakterler geliyor bana ve ben o karakterleri dinlemeye başlıyorum. Onları dinleyip onlara dair notlar almaya başlıyorum. Bir masada karşılıklı oturuyormuş gibi, nasıl gözüküyor, hayalleri, umutları neler, neler yaşamış, hayatının nasıl bir döneminde. Mesela Zürich Liest’de ödül alan  „Ayıp“ adlı öyküdeki Nihal karakteri de tam bu bu şekilde oluştu. Zurich Liest için yarışma duyurusunu gördüğümde o kadını dinlemeye başladım ve 4 gün içinde hikayesini yazdım.

ÖA: İlk romanın “Kendine Ait” bir göç hikayesi. Kadın temasını baz alarak göç temasını ve duygusunu da yoğunluklu olarak hikayelerinde işlediğini görüyorum. Göç öncesinde planladığın ve bunun üzerine yazmalıyım dediğin bir şey miydi?  

BK: Yazarak kendimi ifade etmek, yazarak var olmak benim için. Başlarken göçe dair bir şey yazmak planladığım bir şey değildi. Yazma yolculuğunun içinde bunu fark ettim. Ben görece iyi şartlarda göçen bir kadınım. Fakat benden önce göç eden insanların neler yaşadıkları üzerine bolca araştırma yaptım ve okudum. Aslında kolektif bir deneyimin bir parçası oldum diyebilirim. Göçerek göçle ilgili o kadar çok duygu ve deneyime açıldım ki… Önce hikayenin

fikri geldi sonra bunu yazarak ifade etmeliyim, bu göç hikayeleri onurlandırmalıyım dedim.

„Sürekli yolumuzu kaybetsek de tekrar tekrar kendini bulmanın yolculuğunu anlatmaya çalışıyorum“

ÖA: Yazarlık yolculuğunda göçmen olmanın sana kattığı en büyük etki ne oldu? Göçmen kimliğin, anlatım dilini, hikayelerinin temasını veya karakterlerini nasıl şekillendiriyor? Yazma sürecine nasıl bir derinlik ve perspektif kattığını bizimle paylaşabilir misin?

BK: Bir kadın hayatı boyu sürekli döngülerden geçiyor. Clarissa Estes’ in dediği gibi hayatın birçok alanında Yaşam, Ölüm, Yaşam döngülerinden geçiyoruz. Bu döngüyü bir kadın her ay yaşıyor aslında. Göç de insan yaşamına büyük etkisi olan bir deneyim. Hiç göç etmemiş bir

kadının bile yaş döngüleri ile birlikte yaşayacağı çok fazla yaşam, ölüm, yaşam döngüsü oluyor. Göç ise görece kendini güven altına aldığın, kendini bir şeyle tanımladığın, seçtiğin kimlikleri de budayan bir yerden geldiği için seni kendinle, kendi gerçeğinle, kendi açmazlarınla ve aynı zamanda kendi potansiyelinle baş başa bırakıyor. Ben mesela; “Göçmeseydim de ben bu kitapları yazardım” diyemem. Ama şunun da altını çizmek isterim, ben göçmen bir kadın olduğum için sadece göçen kadınların hikayesini yazıyor da değilim. Yazdığım karakterlerin kendi içinde temsili bir göç, sürekli bir içsel dönüşüm, yıkma ve yeniden yaratma eylemi var. İçinde yaşadığımız dünya düzeninde bir kadının kendini kayıp

hissetmesi, gücüyle bağlantısını yitirmesi o kadar kolay ki. Ben kaybolsak da tekrar tekrar kendimizi bulmanın yolculuğunu anlatmaya çalışıyorum aslında. Bu benim de yolculuğum. Ben de bir kadın olarak yolumu kaybedip kaybedip yeniden buluyorum.

ÖA: Göçmen kadınların hikayelerini yazmanın edebiyat dünyasında nasıl bir yeri olduğunu düşünüyorsun? Sence bu tür hikayeler, okuyucular üzerinde nasıl bir etki yaratıyor? Göçmen deneyimlerini anlatmanın, toplumsal farkındalık ve empati açısından nasıl bir rolü var?

B.K: Biz büyük bir göç dalgası yaşadık, yaşıyoruz ama henüz yarattığı etkilerin tümünü konuşabilir halde değiliz. Göçün ailelere nasıl yansıdığını tam olarak bilmiyoruz. Göçerken kariyerini bırakan, hayatını değiştirmek zorunda kalan çok kişinin hikayesini dinleme imkanı buldum. Göçmek bir seçim yapmak demek. Kadınlar özelinde konuşursak göçmen kadınların neler deneyimlediğini çok daha fazla konuşmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu aslında yaşadığımız hayatların iyi yönlerini göz ardı etmek değil, aynı zamanda bu hem yasımızı tutup, hem de minnettar olabilmek. Tek bir duygu yaşamak zorunda değiliz. Hatta yasımızı tutabilir, duygularımızı ağırlayabilirsek, bulunduğumuz yerde keyif alabileceğimiz şeylere de daha fazla açılabileceğimize inanıyorum. Bir duyguyu hissetmeyeyim derken diğerlerini de hissetmemeye başlıyor insan. Yaslarımızı geride bıraktığımız hikayeleri, bazen özlemimizi ( aile, geçmiş, sosyal hayat, Türkiye’de de sahip olduğun güç vs) güvenli alanlarda rahatlıkla konuşabilmeliyiz. Ben bu yüzden bu hikayeleri yazabilmek ve bu hikayeler onları okuyan kadınlar da bir etki bırakıyorsa oturup bunlar üzerine sonra da konuşmak istiyorum. Alan tutan kimliğimle, kadınların  önce kendileri, sonra birbirleri ile olan

bağlarını güçlendirmek için destek olmayı amaçlıyorum. Sadece yazmakla ilgili bir süreç de

değil. Bunu podcastler, eğitimler, etkinlikler ile de destekliyorum.

ÖA: Yazma sürecinde sana ilham veren belirli bir yazar veya kültürel miras var mı? Bu kişiler veya kültürler, yazma tarzını nasıl şekillendirdi?

BK: Herkes yaratıcı hayatını farklı formlarda ifade edebilir. Benim yaratıcı hayatımda, yazarak ifade etme yolculuğumda ruhsal annem Clarissa Estes olmuştur. “Kurtlarla Koşan Kadınlar” daki arketipsel yolculuk, yıllardır içinden tekrar tekrar geçtiğim, kitabın sayfalarını her açtığımda, kendimi her kayıp hissettiğimde, olduğum yerden elimin tutulduğunu hissettiğim bir yolculuk. Bu bana şu konuda da umut veriyor. Yıllar önce yazılmış, altmış yayınevi tarafından reddedilmiş bir kitabın, zamanlar ötesini geçip benim elimi tutması demek, benim de yazdıklarımın bir yerlerde bunları duymaya, kendini hatırlamaya ihtiyacı olan bir kadına el uzatabileceği anlamına geliyor. Bana bu umudu aşılayan en önemli isim Clarissa Estes’tir. “Kabilesini Arayan Kadınlar” podcastimi dinleyen kadınlarla birlikte “Kurtlarla Koşan Kadınlar”ı beraber okuduk. İki sene süren bir yolculuktu. Bu kitabın etrafında çok fazla kadınla bir araya geldik. O yüzden en büyük ilhamım odur benim.

ÖA: Şu ana kadar seni en derinden etkileyen hikaye/ler nedir? 

BK:  Kurtlarla Koşan Kadınlar’ da yer alan “Fok Kadın” ve bir çocuk hikayesi olarak düşünülen “Çirkin Ördek Yavrusu” en sevdiğim masallardan. Çirkin Ördek Yavrusunda aidiyet teması vardır. Ve aidiyet de benim temel meselelerimden biri. Aidiyete ait çok kıymetli şeyler verir. O hikaye tekrar sürümüzü bulma yolunda, yanlış yerde olan birinin ait olduğu sürüyü bulması için ona yola çıkma umudu veren güzel bir masaldır.

“Fok Kadın”  ise aslında tam da bizim yaşadığımız bir hikaye. Masal bu ya; bir gün bir fok kadın yeryüzüne çıkıyor ve bir avcı ile tanışıp bir çocuk doğuruyor. Avcı ona  yedi yıl sonra tekrar suya geri döneceğine dair söz veriyor. Fakat avcı sözünü yerine getirmiyor ve kadın kendi çocuğu ve ait olduğu dünya arasında bir seçim yapmaya zorlanıyor. En sonunda Fok Kadın çocuğunu bırakıp bu dünyayı terk ediyor ama çocuğuna iki dünyanın da kapılarını

aralıyor. Clarissa Estes şöyle diyor: “ Ruh ile egoyu evlendirdiğimiz bir yer vardır, oradan tin

çocuk doğar”.  Öyle bir denge bulmalıyız ki, hem ruhumuzun yaratmayı arzuladığımız şeylere yönelen, kendimize ait bir dünyamız olabilmeli; hem de dış dünyada sağlıklı bir benlik yaratabilmek için egomuzu doğru şekilde besleyebilmeliyiz. Çok zor olsa da ruhumuzu

yaşamaktan vazgeçmemeyi hatırlamamız gerekiyor. Çünkü bir kadın ruh dünyasından yani Fok Kadın gibi o su altından uzak kaldığında derisi kurumaya başlıyor. O kadın kuru bir kadın, katı bir kadın oluyor.

ÖA: Son zamanlarda severek okuduğun yazarlar kimler?

BK: Son zamanlarda çok severek okuduğum yazar ilk kitabı le Pulitzer ödülü de kazanan Jhumpa Lahiri. Yazarın Saçında Gün Işığı kitabını büyülenerek okudum. Lahiri, bana başka bir dilde yazmak konusunda da ilham veren bir isim. Hint asıllı yazar ABD’ de büyüyor, fakat  Hindistan kültürünü ve o toprağın insanlarının göç hikayelerini yazıyor. Kocası ile İtalya’ ya taşınıyor ve buraya taşındıktan sonra İtalyanca yazmaya başlıyor. “Roman Stories” adlı öykü kitabında Roma’da geçen göç hikayeleri var. Yazarla ilk olarak ödül aldığı öykü kitabı Dert Yorumcusu’ nda yer alan bir öyküsü ile tanışmıştım. Çocuklarını kaybeden Hint  asıllı bir çiftin hikayesini anlatıyordu. Güçlü dili ile hikayelerinde kültürlerarasılığa bolca yer veren bir yazar. Ben de çok severek okuyorum kitaplarını.

Çağdaş yazarlardan ilk aklıma gelen dostum Melisa Kesmez’in öyküleri. Onun öykülerini de çok severek okuyorum. 

ÖA: Son olarak önümüzdeki dönem için bizi neler bekliyor? Yolda olan yeni bir roman veya öykü kitabın var mı? 

BK:  Dünyanın farklı yerlerinde geçen kadın öykülerinden derlediğim öykü kitabını yeni bitirdim. Uzun keyifli bir yazma yolculuğu oldu benim için. Okurlarla buluşmasını heyecanla bekliyorum.

ÖA: Bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederim. Yeni öykü kitabın ve alacağın yeni ödüllerin üzerine tekrar konuşmak dileğiyle. 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Fındık, Üzüm, Mantar ve Melankoli

yazar

Published

on

Araba, yılankavi yollarda yavaşça yol alırken sağa mı yoksa sola mı bakacağımı şaşırıyorum. Sanki kocaman yemyeşil bir bulutun içini yararak yavaş yavaş ilerliyoruz. Yeşilin sadece rengi değil, kokusu da içimize dolsun diye arabanın camlarını sonuna kadar açıyoruz. Taze doğa kokusu içeriyi kaplar kaplamaz arabanın arkasındaki yatağında bunalmış olan köpeğimiz Grissino da kafasını kaldırıp hareketleniyor. Coşkulu bir merakla, elle çizilmiş gibi düzenli bir şekilde önümden geçen ovaları ve tepeleri seyre dalıyorum.

İtalya’nın Piemonte bölgesinin şaraplarıyla tanınan Langhe alt bölgesindeyiz. Konu şarap olunca, hele de UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan bir bölgedeysek, vadiler boyunca uzanan üzüm bağlarını görmek pek de şaşırtmıyor. Ne var ki bu yöre toprağının bereketi sadece üzümle sınırlı değil; bölge aynı zamanda dünyaca meşhur bir fındık cenneti!

Yol boyunca bir tarafta asmalar, bana güzelliklerinden emin kadınların duruşunu anımsatan özgüvenleriyle arzıendam ederken, hemen yanıbaşlarında mütevazi fındık ağaçları birbirlerine kenetlenmiş, kendi hallerinde yaşıyorlar sanki. Süslü asmalar, gözüme ne kadar estetik açıdan üzerinde çalışılmış, ölçülüp, biçilmiş görünüyorsa, ağırbaşlı fındık ağaçları da geniş, yuvarlak yapraklarıyla oluşturdukları koyu yeşil örtü ile bir o kadar doğal orman izlenimi veriyorlar. İçe dönük fındıklar ile dışa açık, yüzünü güneşe dönmüş üzümler ne kadar farklı mizaçtalar diye düşünüyorum. Oysa her ikisi de ayrı ayrı Langhe‘nin medarıiftiharı. Biri, bölgeye dünyanın en iyi kırmızı şarapları arasında gösterilen Barolo ve Barbaresco’yu hediye ederken (kıskanç rakibi Toskana duymasın!), diğeri de dünyaca ünlü çikolata markası olan Ferrero‘yu sunmuş. Ferrero firmasının hikayesi de epeyce ilham verici. II. Dünya Savaşı döneminde yaşanan kakao kıtlığı ve yüksek vergiler, Albalı akıllı pastacı Pietro Ferrero’yu, çikolatayı çoğaltabilmek için bölgede bolca bulunan Langhe fındıklarını kullanmaya yönlendirmiş. İlk olarak Giandujot adıyla katı olarak ürettiği bu fındık-çikolata karışımı, daha sonra 1960’larda hepimizin çok iyi bildiği Nutella’ya dönüşmüş ve dünyanın aklını başından almış! Buradan Türk “finduk“ larımıza da selam olsun, Ferrero’ya katkıları büyük çünkü Türkiye, İtalya için önemli bir tedarikçi.

Piemonte için sonbahar demek, şenlik demek

Eylül’ün başında olduğumuz için buralar hala yazı yaşıyor. Ancak daha önceki seyahatimden biliyorum, Ekim ayı geldi mi Piemonte’de, özellikle de Alba şehrinde, adeta bir düğmeye basılmış gibi üç ay boyunca devam edecek şenlikli bir dönem başlar. Bağ bozumu sonrası yeşilden, sarı ve kırmızıya değişen tonlarda, adeta bir renk cümbüşüne bürünen bereketli bölge toprağı dünyanın en pahalı yiyeceklerinden olan beyaz trüf mantarına (tartufo bianco) da ev sahipliği yapmaya başlar. Özel eğitimli köpeklerle trüf avları yapılır, restoranların menüleri trüf mantarlı lezzetler sunmaya başlar. Masanıza, elinde ceviz büyüklüğünde trüflerle gelen garsonlar, tabağınızı trüflü isteyip istemediğinizi sorar ve minik rende ile mantarda yapılan her hareket, tabağınızın bedeline anlamlı bir katkıda bulunur!

Bereketin içindeki melankoli

Bunca bereket nasıl olup da tek bir bölgede toplanmış, Langhe toprağı adeta kutsanmış toprak!” diye düşünürken, yeşil vadileri geride bırakıyor ve merakla beklediğim o küçük kasabaya varıyoruz. Alba’dan 30-40 dakikalık bir yolculukla ulaştığımız Santo Stefano Belbo, Langhe’nin sınırına yakın, tepede konumlanmış ufak bir köy. İsmini, içinden geçen Belbo nehrinden alıyor. İtalya’nın feodal döneminden kalma antik yapıların bir kısmı- örneğin kalenin bir kulesi- olduğu gibi korunmuş.

İtalya’nın melankolik yazarı olarak bilinen Cesare Pavese’nin doğup büyüdüğü ve Torino’da öğrenim görürken de yazları gelip ailesiyle çiftlik evinde kaldığı köy burası. Yolun sol tarafında sarı badanalı, mavi panjurlu çiftlik evini görüyorum. Heyecanla arabadan inip, kapısı açık bahçeden içeri giriyorum. Bahçede, evin hemen önünde, Pavese’nin bir büstü var. Ev, aile tarafından bir başkasına satıldığı için bugün Pavese’den kalan pek fazla iz yok. Tekrar arabaya binip en fazla bir kilometre mesafedeki Cesare Pavese Müzesi’ne (Fondazione Cesare Pavese) gidiyoruz. Sabahın erken saatleri olduğu için müze henüz açılmış, tek ziyaretçi benim. Bunun da verdiği ayrıcalıkla müze görevlisi zarif hanımefendinin bana hevesle ve detaylı bir şekilde bölümleri tanıtmasının keyfini çıkarıyorum. Pavese’nin el yazısı taslakları, kitaplarının orijinal basımları, özel notları, mektupları, fotoğrafları, okuduğu kitaplar ve İngilizce’den İtalyanca’ya çevirdiği kitapları bir bir gözden geçiriyorum. Neredeyse yüzlerce kez üstü çizilmiş el yazısı taslaklar bugün severek okuduğumuz romanların ne aşamalardan geçerek tamamlandığını hatırlatır bana hep. Şu anda okumakta olduğum Ay ve Şenlik Ateşi’nin manuskriptlerinin olduğu bölümde dalıp gidiyorum. Yazdıklarından ikna olmamış, defalarca kelimelerin üstünü çizip yeniden yazmış Pavese. O sırada ayrı bir cam bölümde 1932’de İngilizce’den İtalyanca’ya ilk kez çevirisini yaptığı Herman Melville’in klasiği Mobydick’in neredeyse 100 yıllık baskısını görüp heyecanlanıyorum. Derken sararmış bir kitap sayfasına el yazısıyla yazdığı kısa bir nota gözüm takılıyor:

“Sizleri affediyorum. Siz de beni affedin, olur mu? Ardımdan dedikodumu yapmayın.”

Uzun süre nottan gözümü alamıyorum.1950 yılında, 42 yaşındayken, tam da mesleğinin doruğunda, İtalya’da dönemin en önemli edebiyat ödülü Strega’yı almışken, Torino’da bir otel odasında başucundaki kitaba bu cümleleri yazarak intihar etmiş Cesare Pavese.   

Hüzünle geçen bir hayat

Doğa harikası olan bu bereketli topraklarda doğup büyümüş, yazma konusunda hayallerine ulaşmış, ayrıca çevirmenliği, edebiyat eleştirmenliğini ve yayın yönetmenliğini başarıyla yapmış, iki dünya savaşı arası yıllarda İtalya’da esen faşizm fırtınasında siyasi badireler atlatmış, hapis yatmış ve tüm zor şartlara rağmen edebiyatın, hayatın saldırılarına karşı bir savunma olduğuna kalpten inanmaya devam etmiş ancak bir türlü melankoliden kurtulamamış bir yazar Pavese.

Henüz sekiz yaşındayken babasını kaybetmesi, baskın karakterli ve sert mizaçlı annesiyle arasındaki kapanmayan mesafe, zaten içe dönük ve utangaç olan küçük Cesare’nin hayata karşı olan korku ve endişelerinin üstesinden gelebilmesine engel olmuş belki de. Eğitimine Torino’da zengin burjuva okulunda devam etse de kendine güveni hiçbir zaman tam oturmamış. Hele kadınlarla olan aşk ilişkileri…İşte bu konuda hep hüsran yaşamış genç Cesare. Daha ilk gençlik yıllarından itibaren kadınlar tarafından reddedilmiş. 1935’te bir başkasına gönderilmesi gereken mektupların kendisinde olması nedeniyle yargılanmış ve hapis cezasına çarptırılarak Calabria bölgesinde küçük bir köy olan Brancaleone’ye gönderilmiş. Buradaki tecrübesi ona Hapishane (Il Carcere) adlı uzun öyküsünü yazmada ilham olmuş olmasına ama, 1936 yılında tekrar Torino’ya döndüğünde duygusal olarak bağlı olduğu kadının evlenmiş olduğunu öğrenmiş.

Bir insan olgunluk çağına da gelse, çocukluk döneminin izleri ne kadar kuvvetli olabiliyor diye düşünüyorum. Doğduğumuz yer, köklerimiz, ailemiz…hepsi hayat boyu ne yaparsak yapalım aslında bizimleler. Cesare Pavese’nin hayatını inceledikçe bir yazar olarak tüm yazın yaşamında gençlik ve çocukluk döneminin etkisini ve önemini daha iyi anlıyorum. Yapıtlarında, yaşamının o dönemlerine gitmiş hep. Yaşamı boyunca, dünyaya ve diğer insanlara karşı kendisini hep yalnız hissetmiş. Belki de huzurun ve hafifliğin simgesi olan doğup büyüdüğü yer bir ana rahmi gibi ona güvenli gelmiş. Onun için ait olduğu yer olan “köy” duygusunu Ay ve Şenlik Ateşleri’nde şöyle ifade etmiş:

Çekip gitmek uğruna bile olsa bir köyü olsun ister insan. Köy demek yalnız olmamak demektir, insanında, bitkisinde, toprağında sana ait olan, sen yokken de orada kalıp seni bekleyen birşeyler olduğunu bilmektir.”

Müzeden hüzünlü ayrılıyorum. Arabanın camlarını tekrar sonuna kadar açıp temiz Piemonte havasını tüm gücümle ciğerlerime çekiyorum.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Bazı Vedalar Gül Kokar

yazar

Published

on

Denize karşı bir banka oturmuşum… Dalgalar kıyıya her vurduğunda sanki dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim ne varsa birer birer alıp götürüyor benden. İnsanın her şeyi bir kenara bırakıp sadece durabildiği, hayatı yalnızca izlemekle yetindiği o ender, o güzel anlardan biri işte.

Önümden insanlar gelip geçiyor. Kimi bir yere yetişmeye çalışırcasına telaşlı, kimi kendi halinde, kendi ritminde sakin… Onların hayatlarını dışarıdan bir seyirci gibi izlerken başımı gökyüzüne kaldırıyorum; yukarıda adeta görsel bir şölen var. Güneş, tüm kızıllığını gecenin durgun mavisine bırakıyor yavaşça.

Kucağımda bir kutu gül yapraklı lokum, elimde ise dumanı üstünde bol köpüklü bir Türk kahvesi… Gülün o zarif, incelikli kokusu kahvenin derin lezzetiyle birleşince zihnimde tarif edemediğim bir sükûnet yayılıyor. „Kokular ve tatlar hafızanın kapısını açar,“ derlerdi de pek inanmazdım; meğer ne kadar doğruymuş, bu bankta bir kez daha anlıyorum.

Zira insan zamanla kavrıyor ki gidenin ardından geriye kalan tek hakikat ruhumuza nakşolan hissiyattır. Hayatımızın bir yerinde yolumuzun kesiştiği, bakışıyla içimizi ısıtan, iki kelamıyla gönlümüzü ferahlatan o zarif ruhlar gidişleriyle bile ardında silinmez bir rayiha bırakır. Hani derler ya: „İnsan ancak bıraktığı izden ibarettir.“ Öyleyse izinizi güzelleştirin.

İşte bu yüzdendir ki bazı vedalar gül kokar… Gül kokan bir veda, insanın ruhunu örseleyen o karanlık yasa hiç benzemez. Hüzünlüdür evet ama yıkıcı değildir. İçinde ne öfke barındırır ne de pişmanlık… Bir kahve köpüğünde, akşamüstü serinliğinde gül kokusu eşliğinde beliren minnet duygusudur. Gidenin yokluğuna karalar bağlamak yerine, varlığı ile hayatımıza bıraktığı zarif izlere hürmettir.

Dalgalar kıyıya vurmaya devam ederken kahvemden son yudumu alıp fincanı bırakıyorum. Damağımda zarif bir gül tadı, yüzümde tatlı bir tebessümle akşamı karşılarken yüreğimde yolumun zarifliklere denk gelmesinin şükrünü taşıyorum.

Bir gün bu banktan kalkıp gittiğimde arkamda kırgınlık, öfke, acı değil; deniz meltemine karışan zarif bir gül kokusu kalması dileğiyle…

Continue Reading

Köşe Yazıları

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

“Aşı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar; bugün ise “İyi ki olmadın” diyorlar

Cemil Baysal

Korona döneminde aşıların olası yan etkilerine dikkat çeken sayısız paylaşım yaptım. Facebook hesabıma defalarca kısıtlama getirildi, paylaşımlarım engellendi. Buna rağmen susmadım. Telegram’da, WhatsApp’ta ve ulaşabildiğim her yerde gruplar kurdum. Hiçbir maddi ya da kişisel çıkarım olmadan, karşılaştığım bilgileri ve uyarıları insanlarla paylaşmaya çalıştım.

O dönemde birçok kişi, gazetelerde yayımlanan her haberi ve bakanların her açıklamasını tartışılmaz gerçek kabul ediyordu. Oysa yalnızca pandemide değil, her konuda sorgulamak gerekir. Bir haberi gazete yazdı diye doğru sayamayız. Haberi kim yaptı, kim yaptırdı, arkasında hangi ilişkiler ve çıkarlar var; bunları da sormalıyız. Gazetecilik yalnızca söyleneni aktarmak değil, söylenmeyeni araştırmaktır.

Bir anda pandemi çıktı, kısa süre içinde aşılar hayatımıza girdi. Normal koşullarda bir aşının araştırılması, denenmesi, onaylanması ve piyasaya sürülmesi yıllar alabilirken bu süreç olağanüstü hızla ilerledi. Küresel seferberlik, büyük finansman ve mevcut bilimsel çalışmalar süreci hızlandırmış olabilir. Fakat bu kadar hızlı alınan kararları sorgulamak neden suç sayılsın?

“Korona aşısı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar. Aşı sertifikamın olmadığını öğrenince benimle aynı masada oturmak istemeyenler bile oldu. Kimi, “Ben doktorum, insanların sağlığıyla oynuyorsun” dedi. Kimi de, “Sen devletlerden ve bakanlardan daha mı iyi biliyorsun? Devletler halkının kötülüğünü neden istesin?” diye çıkıştı.

Allah aşkına, siyasetçiler ne zamandan beri yalnızca insanların sağlığını ve çıkarını düşünüyor? Siyaset; iktidarın, ekonomik menfaatlerin ve çıkar çatışmalarının bulunduğu bir alan. Bu da başlı başına başka bir yazının konusu.

Sonra karantinaların sona erdiği açıklandı, maske zorunlulukları kaldırıldı. İnsanların aklında şu soru kaldı: Virüs bir gecede mi kaybolmuştu? Dün tehlikeli sayılan temas, ertesi gün nasıl olağan hâle gelmişti? Bilimsel gerekçeler, siyasi kararlar ve ekonomik zorunluluklar birbirinden yeterince ayrılmış mıydı?

Aradan yıllar geçti. Bugün çevremde “İyi ki aşı olmadın” diyen çok sayıda insan var. Bazıları aşı sonrasında başladığını düşündükleri sağlık sorunlarını anlatıyor. Ancak bunların aşıyla bağlantısını bilimsel ve hukuki olarak kanıtlamak kolay değil. Doktorlar çoğu zaman doğrudan bir bağ kurmuyor. Hukuk yolu açık deniliyor ama mağdur olduğunu düşünen kişiye, “Hadi, kanıtla” deniliyor.

Elbette sonradan ortaya çıkan her hastalığı aşıya bağlamak doğru değildir. Fakat insanların yaşadıklarını yok saymak ve sorularını susturmak da doğru değildir. İhtiyacımız olan; şeffaf araştırmalar, bağımsız denetim ve insanları küçümsemeden dinleyen bir sağlık sistemidir.

Bugün “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe üzülüyorum.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse, “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Virüsün varlığının ve hızla yayıldığının söylendiği o dönemde de bugün de bir kez bile grip olmadım. Elbette benim hastalanmamış olmam, virüsün var olmadığı veya başkalarının yaşadığı ağır hastalıkların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ancak kendi bedenim ve sağlığım hakkında verdiğim karar nedeniyle dışlanmayı da hiçbir zaman doğru bulmadım.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların kendi bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Bugün çıkıp “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe yalnızca üzülüyorum.

Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Continue Reading

Trendler