Connect with us

Köşe Yazıları

Anadilim Olmadan Asla: Dil Üzerine Düşünceler

yazar

Published

on

Ülkemden uzakta yaşamaya başlayalı 12 yıl oldu. Heyecan, hayalkırıklığı, merak, öğrenme, mutluluk, üzüntü, minnet, hasret gibi birbirinden farklı duyguları tecrübe ettiğim oldukça uzun bir süre…

Belli bir yaştan sonra ülkesinden ayrı yaşamaya başlayanların çok iyi bildiği bir gerçek vardır; taşınma sebebimiz ne olursa olsun müphem bir özlem, gizli bir gölge gibi hep yanıbaşımızdadır. Diğer taraftan,  yelken açılan yeni coğrafyada keşfedilmeyi, üzerine emek verilmeyi bekleyen heyecanlı, aynı zamanda endişe uyandıran uzun bir liste vardır. Listenin tepesine de o ülkenin dili yerleşir çoğu zaman. Yeni kültüre uyum sağlayabilmenin bir koşulu-belki de en temeli- bir an önce o ülkenin dilini öğrenebilmektir. Hummalı bir telaş başlar; dil kursları, dijital uygulamalar, özel öğretmen, sohbet grupları derken yaşam koşturmasında çoğu zaman yabancı dilde bir türlü tam istenen seviyeye gelinmez. Bitmek bilmeyen, belki de yaşam boyu devam edecek bir süreçtir bu.

Dil ile ilişkim

“Dil” ile ilişkili kendi kişisel tarihime baktığımda Türkçe’yi doğru konuşmayı her zaman önemsediğimi, yabancı dil öğrenmeye ise ilk gençlik yıllarımda adeta bir hobi gibi ilgi duyduğumu hatırlıyorum. Benimle aynı tutkuyu paylaşan ve hepimiz yüzde yüz (!) Türk olduğumuz halde birkaç arkadaş birlikte, öğrenmeyi hedeflediğimiz dilde düzenli olarak telefon sohbetleri yaptığımızı, kelimeleri küçük kağıtlara yazıp etrafa yapıştırarak veya sayfalara ardarda yazarak ezberlemeye çalıştığımı anımsıyorum. Geçen zaman içinde beynin biriktirdikleri fazlasıyla çoğalınca kapasitesi mi azalıyor, yoksa öğrenme ve hafıza öncelikleri mi değişiyor- her ne, nasıl oluyorsa- yeni dil öğrenmek ve kelime ezberlemek de dünyanın en zorlu işlerinden biri olmaya başlıyor. Gençlikte bir hevesle taklit edilen havalı aksanlar, kendi anadilinden o dile yansıyan aksandan utanma duyguları, zaman içinde yerlerini niteliğe odaklanmaya bırakıveriyor. Kendini içerik açısından rahat ve doğru ifade edebilmenin insanın hayatına kattığı değer, olgunluk yıllarında şekilciliği önceliklendirmeyi de anlamsız kılıyor. 

Kelimelerle koşmak

İlk kez uluslararası iş ortamında çalışmaya başladığımda sabahın erken saatlerinden günün sonuna kadar yabancı dilde konuşmak ve düşünmek o kadar yorucu geldi ki, bu süreçte gözlemlediğim bir konu beni oldukça rahatsız etmeye başladı. Biz Türkler için Türkçemizi düzgün konuşmak ne kadar “tane tane” konuşmak demekse, çoğu Avrupalı ve özellikle de Amerikalı için de dillerini konuşmak kelimelerle koşmak demek! Kendi ölçütlerime göre, o iyi bildiğimi düşündüğüm İngilizce, çoğu iş arkadaşımın, işle ilgili teknik konular tartışılırken bile arkalarından birileri kovalıyormuş gibi hızlı konuşması ve cümleyi hızlıca tamamlamazsam dinlenme oranının da düşük olacağı endişesi yüzünden beni giderek yormaya başladı. Üstelik sadece İngilizce değil, eşimden dolayı geliştirmeye çalıştığım İtalyanca ve yaşadığım İsviçre’de farklı kantonların dilleri olduğu için ilerletmeye çalıştığım Almanca ve Fransızca için de aynı durum söz konusuydu. 

Benim beynim miydi yavaşlayan yoksa onlar hiç düşünmeden konuşacak kadar mı zekiydiler? Üstelik sadece iş arkadaşlarım ve yeni tanıştığım kişiler değil, televizyon programlarında izlediklerim ve haber sunucuları bile nefes molası vermeden konuşuyorlardı. Herkes söz birliği etmişçesine adeta maratona katılmış gibi birbiri ile kelimelerinin hızını yarıştırıyordu. O dönemde elimde sihirli bir “pause” düğmesi olsa “Herkes biraz sussun!” diyerek bütün dünyayı birkaç saniyeliğine susturmak isterdim herhalde.  

Yıllarca öğretmenlerimden ve aynı zamanda ilkokulda ilk öğretmenim de olan annemden duyduğum “Tane tane konuş” cümlesi, geldiğim bu yeni coğrafyada geçerli değil miydi? Tıpkı internette ilk birkaç saniye içinde ilgi çekemeyen videoların kapatılıp başkasına geçilmesi gibi, kelimelerim yeterince hızlı değilse karşımdaki kişinin ilgisi kaybolacak ve konuşan başka birine mi yönelecekti? 

Dil ve Kültür

Bu “dil” ikilemleri ile geçen ilk yılın ardından durumu sükunetle kabullendim. Aslında ne benim beynim çok yavaş, ne de onlar çok zekiydi. Durumun açıklaması tamamen kültür ve dil ilişkisiydi. Bir başka deyişle, bana böyle hissettiren, öğrenilenlerin ve tüm birikimlerin dilin konuşma biçimine yansımasıydı. Dil, çok zengin bir konu. Hatta bir toplumun kültürünün en önde gelen unsuru. Benim ilk deneyimim hız üzerine oldu. Ancak kültür-dil ilişkisi o kadar güçlü ki, dilin varlığını inceleyerek bir ulusun yaşadığı koşullar, inançları, gelenekleri ve tarih boyunca içinde bulunduğu kültür hareketleri hakkında bilgi edinebilmemiz mümkün. 

Jean-Jacques Rousseau, Dillerin Kökeni Üzerine Deneme’sinde Kuzey ve Güney dillerine değinir örneğin. Doğanın cömert olduğu güney iklimlerinde ihtiyaçların tutkulardan doğduğunu, doğanın cimri olduğu soğuk iklimlerde ise tutkuların ihtiyaçlardan doğduğunu vurgulayarak, güney dillerinin canlı, sesli, vurgulu ve yumuşak, kuzey dillerinin ise sert ve kulak tırmalayıcı olduğunu belirtir. İtalyan diline yakın ve Almanca’ya hala mesafeli duran biri olarak buna katılmamam mümkün değil. Ancak Rousseau’nun fikirlerinin içinde benim en hoşuma giden, Türklerle ve konuşmayla ilgili olan bölüm: 

Bir Frenk, çok söz  sarf etmek icin çırpınıp durur, bedenini sıkıntıya sokarken, bir Türk, piposunu bir an için ağzından çıkarır, kısık sesle iki kelime söyler ve bir cümleyle onu ezer.” 

18. yüzyılda Fransız bir düşünürün “Türk” algısı kulağa oldukça karizmatik geliyor doğrusu!  

12 yıllık yurt dışı tecrübem sonucunda benim dillerle ilgili geldiğim noktaya dönecek olursak, galiba yabancı dilleri konuşma şeklimi de kendi kültürüme adapte ederek hızdan arındırdım. Kelimelerin hakkını vermeden koşmak yerine Türkçe gibi sakin ve tane tane konuşmak bana çok daha gerçek geliyor, varsın “Yabancı dilleri Türkçe aksanlı konuşuyor” desinler! 

Anadilim olmadan asla…

Herşeyin ötesinde, yurtdışında farklı kültürlerle geçen bu yıllar en çok da şu konu üzerine düşünmemi sağladı; insan kaç dil öğrenirse öğrensin, istediği kadar akıcı konuşabildiğine inansın, hiçbir yabancı dil, anadilin verdiği konforu, keyfi ve zenginliği vermiyor. 

Anadil insanın kültürü demek. İnsanın varoluşunu ifade edebilmesi, düşüncelerini dile getirebilmesi, hislerini yansıtabilmesi, şarkılarla efkarlanıp, şiirlerle umutlanması sadece anadilde tam karşılığını buluyor. 

Anadil paylaşım demek. Dost sıcaklığını hissedebilmek, doyumsuz sohbetlere dalabilmek bile anadilde daha anlamlı. İletişim kurma şeklimizi, seçtiğimiz kelimeleri,  hatta vücut dilimizi bile anadilimiz belirliyor. 

Anadil bir milletin kimliği demek. 

Anadilim, kim olduğumu ve özümü de bana hatırlatıyor. Geçtiğimiz haftasonu, üyesi olduğum İsviçre Türk Edebiyat Kulübü tarafından düzenlenen Şairler Limanı adlı etkinlik bunu bana bir kez daha hatırlattı. Nazım Hikmet’in dizeleriyle duygulanıp, onun şiirlerinden bestelenen şarkılarla coştuğumuz gecede,  hepimizi bir arada tutan ve dostluğumuzu pekiştiren en önemli bağ anadilimizdi. Dizeler kelimelerle canlandı, bizimle bütünleşti, şarkıların sözleri bizleri Zürih Gölü’nden Türkiye’nin binbir köşesine, anılarımıza götürdü. 

Kalplerimizi sıcacık yapan bu duyguyu hangi yabancı dil yaratabilir bu hayatta? 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Bazı Vedalar Gül Kokar

yazar

Published

on

Denize karşı bir banka oturmuşum… Dalgalar kıyıya her vurduğunda sanki dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim ne varsa birer birer alıp götürüyor benden. İnsanın her şeyi bir kenara bırakıp sadece durabildiği, hayatı yalnızca izlemekle yetindiği o ender, o güzel anlardan biri işte.

Önümden insanlar gelip geçiyor. Kimi bir yere yetişmeye çalışırcasına telaşlı, kimi kendi halinde, kendi ritminde sakin… Onların hayatlarını dışarıdan bir seyirci gibi izlerken başımı gökyüzüne kaldırıyorum; yukarıda adeta görsel bir şölen var. Güneş, tüm kızıllığını gecenin durgun mavisine bırakıyor yavaşça.

Kucağımda bir kutu gül yapraklı lokum, elimde ise dumanı üstünde bol köpüklü bir Türk kahvesi… Gülün o zarif, incelikli kokusu kahvenin derin lezzetiyle birleşince zihnimde tarif edemediğim bir sükûnet yayılıyor. „Kokular ve tatlar hafızanın kapısını açar,“ derlerdi de pek inanmazdım; meğer ne kadar doğruymuş, bu bankta bir kez daha anlıyorum.

Zira insan zamanla kavrıyor ki gidenin ardından geriye kalan tek hakikat ruhumuza nakşolan hissiyattır. Hayatımızın bir yerinde yolumuzun kesiştiği, bakışıyla içimizi ısıtan, iki kelamıyla gönlümüzü ferahlatan o zarif ruhlar gidişleriyle bile ardında silinmez bir rayiha bırakır. Hani derler ya: „İnsan ancak bıraktığı izden ibarettir.“ Öyleyse izinizi güzelleştirin.

İşte bu yüzdendir ki bazı vedalar gül kokar… Gül kokan bir veda, insanın ruhunu örseleyen o karanlık yasa hiç benzemez. Hüzünlüdür evet ama yıkıcı değildir. İçinde ne öfke barındırır ne de pişmanlık… Bir kahve köpüğünde, akşamüstü serinliğinde gül kokusu eşliğinde beliren minnet duygusudur. Gidenin yokluğuna karalar bağlamak yerine, varlığı ile hayatımıza bıraktığı zarif izlere hürmettir.

Dalgalar kıyıya vurmaya devam ederken kahvemden son yudumu alıp fincanı bırakıyorum. Damağımda zarif bir gül tadı, yüzümde tatlı bir tebessümle akşamı karşılarken yüreğimde yolumun zarifliklere denk gelmesinin şükrünü taşıyorum.

Bir gün bu banktan kalkıp gittiğimde arkamda kırgınlık, öfke, acı değil; deniz meltemine karışan zarif bir gül kokusu kalması dileğiyle…

Continue Reading

Köşe Yazıları

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

“Aşı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar; bugün ise “İyi ki olmadın” diyorlar

Cemil Baysal

Korona döneminde aşıların olası yan etkilerine dikkat çeken sayısız paylaşım yaptım. Facebook hesabıma defalarca kısıtlama getirildi, paylaşımlarım engellendi. Buna rağmen susmadım. Telegram’da, WhatsApp’ta ve ulaşabildiğim her yerde gruplar kurdum. Hiçbir maddi ya da kişisel çıkarım olmadan, karşılaştığım bilgileri ve uyarıları insanlarla paylaşmaya çalıştım.

O dönemde birçok kişi, gazetelerde yayımlanan her haberi ve bakanların her açıklamasını tartışılmaz gerçek kabul ediyordu. Oysa yalnızca pandemide değil, her konuda sorgulamak gerekir. Bir haberi gazete yazdı diye doğru sayamayız. Haberi kim yaptı, kim yaptırdı, arkasında hangi ilişkiler ve çıkarlar var; bunları da sormalıyız. Gazetecilik yalnızca söyleneni aktarmak değil, söylenmeyeni araştırmaktır.

Bir anda pandemi çıktı, kısa süre içinde aşılar hayatımıza girdi. Normal koşullarda bir aşının araştırılması, denenmesi, onaylanması ve piyasaya sürülmesi yıllar alabilirken bu süreç olağanüstü hızla ilerledi. Küresel seferberlik, büyük finansman ve mevcut bilimsel çalışmalar süreci hızlandırmış olabilir. Fakat bu kadar hızlı alınan kararları sorgulamak neden suç sayılsın?

“Korona aşısı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar. Aşı sertifikamın olmadığını öğrenince benimle aynı masada oturmak istemeyenler bile oldu. Kimi, “Ben doktorum, insanların sağlığıyla oynuyorsun” dedi. Kimi de, “Sen devletlerden ve bakanlardan daha mı iyi biliyorsun? Devletler halkının kötülüğünü neden istesin?” diye çıkıştı.

Allah aşkına, siyasetçiler ne zamandan beri yalnızca insanların sağlığını ve çıkarını düşünüyor? Siyaset; iktidarın, ekonomik menfaatlerin ve çıkar çatışmalarının bulunduğu bir alan. Bu da başlı başına başka bir yazının konusu.

Sonra karantinaların sona erdiği açıklandı, maske zorunlulukları kaldırıldı. İnsanların aklında şu soru kaldı: Virüs bir gecede mi kaybolmuştu? Dün tehlikeli sayılan temas, ertesi gün nasıl olağan hâle gelmişti? Bilimsel gerekçeler, siyasi kararlar ve ekonomik zorunluluklar birbirinden yeterince ayrılmış mıydı?

Aradan yıllar geçti. Bugün çevremde “İyi ki aşı olmadın” diyen çok sayıda insan var. Bazıları aşı sonrasında başladığını düşündükleri sağlık sorunlarını anlatıyor. Ancak bunların aşıyla bağlantısını bilimsel ve hukuki olarak kanıtlamak kolay değil. Doktorlar çoğu zaman doğrudan bir bağ kurmuyor. Hukuk yolu açık deniliyor ama mağdur olduğunu düşünen kişiye, “Hadi, kanıtla” deniliyor.

Elbette sonradan ortaya çıkan her hastalığı aşıya bağlamak doğru değildir. Fakat insanların yaşadıklarını yok saymak ve sorularını susturmak da doğru değildir. İhtiyacımız olan; şeffaf araştırmalar, bağımsız denetim ve insanları küçümsemeden dinleyen bir sağlık sistemidir.

Bugün “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe üzülüyorum.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse, “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Virüsün varlığının ve hızla yayıldığının söylendiği o dönemde de bugün de bir kez bile grip olmadım. Elbette benim hastalanmamış olmam, virüsün var olmadığı veya başkalarının yaşadığı ağır hastalıkların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ancak kendi bedenim ve sağlığım hakkında verdiğim karar nedeniyle dışlanmayı da hiçbir zaman doğru bulmadım.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların kendi bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Bugün çıkıp “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe yalnızca üzülüyorum.

Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Continue Reading

Köşe Yazıları

NE “ALMANCI” NE DE “GURBETÇİ”: PEKİ BİZ KİMİZ?

yazar

Published

on

Türkiye’de yaz aylarında yabancı plakalı bir araç görüldüğünde sürücüsü çoğu zaman hemen “Almancı” ilan edilir.

Plaka İsviçre’ye aitmiş, Avusturya’dan gelmiş, Hollanda, Belçika, Fransa veya İngiltere plakasıymış; pek fark etmez. Direksiyonunda Türkçe konuşan biri varsa o araç da sahibi de otomatik olarak “Almancı” olur.

Bu alışkanlık nereden geliyor?

Türkiye’den Avrupa’ya kitlesel işçi göçünün hafızamızdaki en güçlü adresi Almanya’dır. Türkiye ile Almanya arasında 1961 yılında imzalanan İşgücü Anlaşması’nın ardından çok sayıda vatandaşımız çalışmak üzere bu ülkeye gitti. Zamanla Almanya’ya giden bütün vatandaşlarımız için kullanılan “Almancı” sözü, yanlış biçimde Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşayan Türklere de yakıştırıldı.

Oysa İsviçre’de yaşayan biri Almancı değildir.

Avusturya’da yaşayan da, Hollanda’da doğan da, Belçika’da büyüyen de Almancı değildir. Almanya’da yaşayanların bile tamamını tek bir kalıba sokarak “Almancı” diye tanımlamak bugün ne kadar doğrudur, o da ayrıca tartışılmalıdır.

Çünkü artık karşımızda birkaç yıllığına çalışmaya gitmiş tek tip bir işçi topluluğu yok.

Aradan altmış yılı aşkın zaman geçti. Birinci kuşağın ardından ikinci, üçüncü, dördüncü, hatta bazı ailelerde beşinci kuşak yetişti. Bu insanlar yaşadıkları ülkelerde doğdu, okula gitti, meslek edindi, şirket kurdu, vergi ödedi, siyasete katıldı ve hayatını orada kurdu.

Peki “gurbetçi” sözü doğru mu?

Gurbet, insanın vatanından ve doğduğu yerden uzakta yaşamasıdır. İlk kuşak için bu kelimenin çok güçlü bir karşılığı vardı. Anadolu’nun bir köyünden veya kasabasından elinde tahta bavuluyla Avrupa’ya çalışmaya giden, ailesini ve memleketini geride bırakan insanlar gerçekten gurbetteydi.

Ancak İsviçre’de, Almanya’da, Avusturya’da veya Hollanda’da doğmuş bir insan için neresi gurbettir?

Doğduğu, büyüdüğü, eğitim aldığı, çalıştığı ve çocuklarını yetiştirdiği ülke mi; yoksa ailesinin yıllar önce ayrıldığı, kendisinin yalnızca tatillerde gördüğü Türkiye mi?

İsviçre’de doğup büyümüş biri olarak ben kimin gurbetçisiyim?

İsviçre benim doğduğum, eğitim aldığım, çalıştığım ve hayatımı kurduğum ülke. Türkiye ise ailemin köklerinin bulunduğu, dilini, kültürünü ve insanlarını sevdiğim ana vatanım.

Bunlardan birini seçmek zorunda değilim.

İnsan aynı anda iki ülkeye, iki kültüre ve iki toplumsal hafızaya bağlı olabilir. İsviçre’yi sevmek Türkiye’den vazgeçmek, Türkiye’ye bağlı olmak da İsviçre’ye yabancı olmak anlamına gelmez.

O hâlde doğru tanımlama nedir?

Tek ve herkesi kapsayan bir cevap yoktur.

Almanya’da yaşayan biri için “Almanya’daki Türk”, İsviçre’de yaşayan biri için “İsviçre’de yaşayan Türk” denilebilir. Vatandaşlığı da dikkate alınacaksa “Türkiye kökenli İsviçreli”, “Türkiye kökenli Alman” veya “çifte vatandaş” ifadeleri kullanılabilir.

Topluluğun tamamından söz ediliyorsa en doğru ve kapsayıcı tanımlar “yurt dışında yaşayan Türkler”, “Avrupa’daki Türk toplumu” veya kısaca “Avrupa Türkleri”dir. Nitekim resmî kurumlar da artık ağırlıklı olarak “yurt dışındaki vatandaşlarımız” ve “yurt dışında yaşayan Türkler” ifadelerini kullanıyor. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığına göre Avrupa’daki Türk toplumu artık “misafir işçi” statüsünden çıkmış, yaşadığı ülkelerin asli unsurlarından biri hâline gelmiştir.

İsimlendirme önemsiz bir ayrıntı değildir.

Çünkü “Almancı” sözü çoğu zaman yalnızca coğrafi bir yanlışlık taşımıyor; beraberinde bazı önyargıları da getiriyor:

“Parası çoktur.”

“Türkiye’yi bilmez.”

“Altındaki arabayla hava atmaya gelmiştir.”

“Bir ay tatil yapıp bize akıl verir.”

Öte yandan Avrupa’da da aynı insanlara zaman zaman “yabancı”, “göçmen” veya “Türk” denilerek yaşadıkları toplumun dışındaymış gibi davranılıyor.

Böylece bu insanlar Türkiye’ye geldiğinde “Almancı”, yaşadıkları ülkeye döndüğünde ise “yabancı” oluyor.

Peki bu insan tam olarak nereye ait?

Asıl sorun da burada başlıyor.

Bir insanın kimliğini yalnızca otomobilinin plakasına, pasaportunun rengine veya ailesinin yıllar önce çıktığı köye bakarak tanımlayamazsınız. Kimlik, tek kelimeye sığmayacak kadar çok katmanlıdır.

Yabancı plakalı her otomobil Almanya’dan gelmediği gibi, Avrupa’da yaşayan her Türk de “Almancı” değildir. Orada doğmuş ve bütün hayatını orada geçirmiş herkesi “gurbetçi” olarak tanımlamak da bugünün gerçeğini tam karşılamaz.

Elbette kendisini “gurbetçi” olarak tanımlayan ve bu kelimeye duygusal bir anlam yükleyen insanlara da saygı duymak gerekir. Mesele bir kelimeyi yasaklamak değil, kimseye istemediği bir kimliği dışarıdan dayatmamaktır.

Artık kelimelerimizi de gerçeklere göre güncellemenin zamanı geldi.

Bizler Almancı değiliz.

Hepimiz aynı anlamda gurbetçi de değiliz.

Bizler Almanya’da, İsviçre’de, Avusturya’da, Fransa’da, Hollanda’da, Belçika’da ve dünyanın daha birçok ülkesinde yaşayan; kökleri Türkiye’ye uzanan milyonlarca insanız.

Bazılarımız Türk vatandaşı, bazılarımız yaşadığımız ülkenin vatandaşı, bazılarımız ise çifte vatandaşız. Aramızda işçiler, işverenler, doktorlar, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler ve sporcular var.

Biz tek tip değiliz.

Bir otomobil plakasından, yaz tatilindeki birkaç haftadan veya yarım asır öncesinden kalmış bir kelimeden ibaret hiç değiliz.

Doğru ifade mi?

En sade şekliyle:

Yurt dışında yaşayan Türkler…

Ya da her insanı kendi gerçeğiyle tanımlamak:

İsviçre’deki Türk, Almanya’daki Türk, Türk kökenli İsviçreli, Türk kökenli Alman veya Avrupa Türkü…

Ama her yabancı plakalı araca bakıp “Almancı geldi” demek artık yalnızca eski bir alışkanlık değil, aynı zamanda yanlış bir tanımlamadır.

Çünkü plaka yabancı olabilir. Ama o aracın içindeki insan, size sandığınızdan çok daha yakındır.

Continue Reading

Trendler