Köşe Yazıları
Anadilim Olmadan Asla: Dil Üzerine Düşünceler
Ülkemden uzakta yaşamaya başlayalı 12 yıl oldu. Heyecan, hayalkırıklığı, merak, öğrenme, mutluluk, üzüntü, minnet, hasret gibi birbirinden farklı duyguları tecrübe ettiğim oldukça uzun bir süre…
Belli bir yaştan sonra ülkesinden ayrı yaşamaya başlayanların çok iyi bildiği bir gerçek vardır; taşınma sebebimiz ne olursa olsun müphem bir özlem, gizli bir gölge gibi hep yanıbaşımızdadır. Diğer taraftan, yelken açılan yeni coğrafyada keşfedilmeyi, üzerine emek verilmeyi bekleyen heyecanlı, aynı zamanda endişe uyandıran uzun bir liste vardır. Listenin tepesine de o ülkenin dili yerleşir çoğu zaman. Yeni kültüre uyum sağlayabilmenin bir koşulu-belki de en temeli- bir an önce o ülkenin dilini öğrenebilmektir. Hummalı bir telaş başlar; dil kursları, dijital uygulamalar, özel öğretmen, sohbet grupları derken yaşam koşturmasında çoğu zaman yabancı dilde bir türlü tam istenen seviyeye gelinmez. Bitmek bilmeyen, belki de yaşam boyu devam edecek bir süreçtir bu.
Dil ile ilişkim
“Dil” ile ilişkili kendi kişisel tarihime baktığımda Türkçe’yi doğru konuşmayı her zaman önemsediğimi, yabancı dil öğrenmeye ise ilk gençlik yıllarımda adeta bir hobi gibi ilgi duyduğumu hatırlıyorum. Benimle aynı tutkuyu paylaşan ve hepimiz yüzde yüz (!) Türk olduğumuz halde birkaç arkadaş birlikte, öğrenmeyi hedeflediğimiz dilde düzenli olarak telefon sohbetleri yaptığımızı, kelimeleri küçük kağıtlara yazıp etrafa yapıştırarak veya sayfalara ardarda yazarak ezberlemeye çalıştığımı anımsıyorum. Geçen zaman içinde beynin biriktirdikleri fazlasıyla çoğalınca kapasitesi mi azalıyor, yoksa öğrenme ve hafıza öncelikleri mi değişiyor- her ne, nasıl oluyorsa- yeni dil öğrenmek ve kelime ezberlemek de dünyanın en zorlu işlerinden biri olmaya başlıyor. Gençlikte bir hevesle taklit edilen havalı aksanlar, kendi anadilinden o dile yansıyan aksandan utanma duyguları, zaman içinde yerlerini niteliğe odaklanmaya bırakıveriyor. Kendini içerik açısından rahat ve doğru ifade edebilmenin insanın hayatına kattığı değer, olgunluk yıllarında şekilciliği önceliklendirmeyi de anlamsız kılıyor.
Kelimelerle koşmak
İlk kez uluslararası iş ortamında çalışmaya başladığımda sabahın erken saatlerinden günün sonuna kadar yabancı dilde konuşmak ve düşünmek o kadar yorucu geldi ki, bu süreçte gözlemlediğim bir konu beni oldukça rahatsız etmeye başladı. Biz Türkler için Türkçemizi düzgün konuşmak ne kadar “tane tane” konuşmak demekse, çoğu Avrupalı ve özellikle de Amerikalı için de dillerini konuşmak kelimelerle koşmak demek! Kendi ölçütlerime göre, o iyi bildiğimi düşündüğüm İngilizce, çoğu iş arkadaşımın, işle ilgili teknik konular tartışılırken bile arkalarından birileri kovalıyormuş gibi hızlı konuşması ve cümleyi hızlıca tamamlamazsam dinlenme oranının da düşük olacağı endişesi yüzünden beni giderek yormaya başladı. Üstelik sadece İngilizce değil, eşimden dolayı geliştirmeye çalıştığım İtalyanca ve yaşadığım İsviçre’de farklı kantonların dilleri olduğu için ilerletmeye çalıştığım Almanca ve Fransızca için de aynı durum söz konusuydu.
Benim beynim miydi yavaşlayan yoksa onlar hiç düşünmeden konuşacak kadar mı zekiydiler? Üstelik sadece iş arkadaşlarım ve yeni tanıştığım kişiler değil, televizyon programlarında izlediklerim ve haber sunucuları bile nefes molası vermeden konuşuyorlardı. Herkes söz birliği etmişçesine adeta maratona katılmış gibi birbiri ile kelimelerinin hızını yarıştırıyordu. O dönemde elimde sihirli bir “pause” düğmesi olsa “Herkes biraz sussun!” diyerek bütün dünyayı birkaç saniyeliğine susturmak isterdim herhalde.
Yıllarca öğretmenlerimden ve aynı zamanda ilkokulda ilk öğretmenim de olan annemden duyduğum “Tane tane konuş” cümlesi, geldiğim bu yeni coğrafyada geçerli değil miydi? Tıpkı internette ilk birkaç saniye içinde ilgi çekemeyen videoların kapatılıp başkasına geçilmesi gibi, kelimelerim yeterince hızlı değilse karşımdaki kişinin ilgisi kaybolacak ve konuşan başka birine mi yönelecekti?
Dil ve Kültür
Bu “dil” ikilemleri ile geçen ilk yılın ardından durumu sükunetle kabullendim. Aslında ne benim beynim çok yavaş, ne de onlar çok zekiydi. Durumun açıklaması tamamen kültür ve dil ilişkisiydi. Bir başka deyişle, bana böyle hissettiren, öğrenilenlerin ve tüm birikimlerin dilin konuşma biçimine yansımasıydı. Dil, çok zengin bir konu. Hatta bir toplumun kültürünün en önde gelen unsuru. Benim ilk deneyimim hız üzerine oldu. Ancak kültür-dil ilişkisi o kadar güçlü ki, dilin varlığını inceleyerek bir ulusun yaşadığı koşullar, inançları, gelenekleri ve tarih boyunca içinde bulunduğu kültür hareketleri hakkında bilgi edinebilmemiz mümkün.
Jean-Jacques Rousseau, Dillerin Kökeni Üzerine Deneme’sinde Kuzey ve Güney dillerine değinir örneğin. Doğanın cömert olduğu güney iklimlerinde ihtiyaçların tutkulardan doğduğunu, doğanın cimri olduğu soğuk iklimlerde ise tutkuların ihtiyaçlardan doğduğunu vurgulayarak, güney dillerinin canlı, sesli, vurgulu ve yumuşak, kuzey dillerinin ise sert ve kulak tırmalayıcı olduğunu belirtir. İtalyan diline yakın ve Almanca’ya hala mesafeli duran biri olarak buna katılmamam mümkün değil. Ancak Rousseau’nun fikirlerinin içinde benim en hoşuma giden, Türklerle ve konuşmayla ilgili olan bölüm:
“Bir Frenk, çok söz sarf etmek icin çırpınıp durur, bedenini sıkıntıya sokarken, bir Türk, piposunu bir an için ağzından çıkarır, kısık sesle iki kelime söyler ve bir cümleyle onu ezer.”
18. yüzyılda Fransız bir düşünürün “Türk” algısı kulağa oldukça karizmatik geliyor doğrusu!
12 yıllık yurt dışı tecrübem sonucunda benim dillerle ilgili geldiğim noktaya dönecek olursak, galiba yabancı dilleri konuşma şeklimi de kendi kültürüme adapte ederek hızdan arındırdım. Kelimelerin hakkını vermeden koşmak yerine Türkçe gibi sakin ve tane tane konuşmak bana çok daha gerçek geliyor, varsın “Yabancı dilleri Türkçe aksanlı konuşuyor” desinler!
Anadilim olmadan asla…
Herşeyin ötesinde, yurtdışında farklı kültürlerle geçen bu yıllar en çok da şu konu üzerine düşünmemi sağladı; insan kaç dil öğrenirse öğrensin, istediği kadar akıcı konuşabildiğine inansın, hiçbir yabancı dil, anadilin verdiği konforu, keyfi ve zenginliği vermiyor.
Anadil insanın kültürü demek. İnsanın varoluşunu ifade edebilmesi, düşüncelerini dile getirebilmesi, hislerini yansıtabilmesi, şarkılarla efkarlanıp, şiirlerle umutlanması sadece anadilde tam karşılığını buluyor.
Anadil paylaşım demek. Dost sıcaklığını hissedebilmek, doyumsuz sohbetlere dalabilmek bile anadilde daha anlamlı. İletişim kurma şeklimizi, seçtiğimiz kelimeleri, hatta vücut dilimizi bile anadilimiz belirliyor.
Anadil bir milletin kimliği demek.
Anadilim, kim olduğumu ve özümü de bana hatırlatıyor. Geçtiğimiz haftasonu, üyesi olduğum İsviçre Türk Edebiyat Kulübü tarafından düzenlenen Şairler Limanı adlı etkinlik bunu bana bir kez daha hatırlattı. Nazım Hikmet’in dizeleriyle duygulanıp, onun şiirlerinden bestelenen şarkılarla coştuğumuz gecede, hepimizi bir arada tutan ve dostluğumuzu pekiştiren en önemli bağ anadilimizdi. Dizeler kelimelerle canlandı, bizimle bütünleşti, şarkıların sözleri bizleri Zürih Gölü’nden Türkiye’nin binbir köşesine, anılarımıza götürdü.
Kalplerimizi sıcacık yapan bu duyguyu hangi yabancı dil yaratabilir bu hayatta?
İsviçre
İSVİÇRE’Yİ NE CENNET YAPIN NE DE YAŞANMAZ GÖSTERİN: İNSANLARA HAYAL SATMAYIN
İsviçre güzel bir ülke. Ama kusursuz değil.
Türkiye’nin sorunları var. Ama yaşanmaz bir ülke de değil.
Cemil Baysal instagram Link
Son dönemde sosyal medyada dikkatimi çeken bir “İsviçre güzellemesi” var.
“Ölmeden önce mutlaka görmeniz gereken ülke…”
“Bir günlük maaşımla iPhone alıyorum.”
“Bir haftalık maaşımla araba alıyorum.”
“Türkiye’de bir saat çalışan ne alıyor, İsviçre’de bir saat çalışan ne alıyor?”
Videoların ardı arkası kesilmiyor.
Bir de İsviçre’ye daha yeni gelmiş, ülkenin gerçekleriyle ve zorluklarıyla henüz yeterince karşılaşmamış bazı sosyal medya fenomenleri var. Onları dinlediğinizde İsviçre’de hayatın neredeyse hiçbir olumsuz tarafı olmadığını düşünüyorsunuz.
Son yıllarda sosyal medyada yeni bir akım oluştu. İsviçre’ye henüz yeni gelmiş, ülkeyi yeterince tanımamış, çalışma hayatını, vergisini, sigorta sistemini, kiralarını, bürokrasisini ve günlük yaşamın zorluklarını henüz gerçekten deneyimlememiş kişiler, kısa sürede “İsviçre uzmanı” kesiliyor.
Kimisi evlilik yoluyla oturum almış, kimisi başka bir sebeple ülkeye gelmiş. Nasıl geldiği önemli değil. Önemli olan, daha ülkeyi yaşamadan her konuda kesin hükümler vermeye başlamaları.
Videoların konusu da genellikle aynı:
“İsviçre’de bir saatlik maaşla şunu alırsın.”
“Bir günlük maaşla iPhone alınıyor.”
“Türkiye’de asgari ücretle bunlar alınamaz.”
Böyle paylaşımları gördüğümde aklıma hep aynı soru geliyor:
Türkiye’de yaşayan, ekonomik sıkıntılar içinde kendisine Avrupa’da yeni bir hayat kurmanın yollarını arayan insanlara sadece güzel tarafları göstererek elinize ne geçiyor?
Maaşı anlatıyorsanız gideri de anlatın
“İsviçre’de 6 bin frank maaş alıyorum” demek kolay.
Peki kira?
Sağlık sigortası?
Vergi?
Elektrik?
Telefon ve internet?
Ulaşım?
Market alışverişi?
Çocukların giderleri?
Kreş?
Araba varsa sigortası, vergisi, otoparkı, servisi?
Ay sonunda o maaştan geriye ne kalıyor?
Bunları da anlatın.
Çünkü satın alma gücü, yalnızca bir iPhone’un fiyatını maaşa bölerek hesaplanmaz.
“Bir günlük maaşımla telefon alıyorum” türünden kıyaslamalar sosyal medyada güzel izlenme getirir, takipçi kazandırır ama ekonomik hayat böyle ölçülmez.
İnsanların bir aylık gelirine bakarken bir aylık yaşam maliyetine de bakmak gerekir.
Elbette İsviçre’nin yüksek alım gücü birçok üründe avantaj sağlıyor. Bunu kimse inkâr edemez. Ancak bir ülkeyi sadece iPhone fiyatıyla, market arabasıyla veya saatlik ücretle anlatmak, gerçeğin sadece küçük bir bölümünü göstermektir.
Çünkü o videolarda çoğu zaman yüksek kiralar yoktur.
Zorunlu sağlık sigortası yoktur.
Vergiler yoktur.
Çocuk bakım maliyetleri yoktur.
Yaşlılık sistemi, emeklilik planlaması, mesleki eğitim, iş disiplini ve yıllarca verilen emek yoktur.
Sadece hoş görünen taraf gösterilir.
40 yıldır bu ülkede yaşıyorum
Ben yaklaşık 40 yıldır İsviçre’de yaşıyorum. Yaklaşık 25 yıldır da gazetecilik yapıyorum.
Dolayısıyla İsviçre hakkında konuşurken bu ülkeyi kötülemek gibi bir derdim olamaz.
Hatta şunu da açıkça söyleyeyim: İsviçre hakkında birkaç kelam edecek, bu ülkenin dününü, bugününü, iyi ve kötü taraflarını anlatacak insanlar varsa, kendimi bu kişilerin başında görenlerden biriyim.
Çünkü ben İsviçre’yi birkaç aylık ya da birkaç yıllık sosyal medya deneyiminden tanımıyorum. Bu ülkede yaklaşık 40 yıl yaşadım; eğitiminden çalışma hayatına, ekonomisinden sosyal sistemine, göçmenlerin yaşadığı sorunlardan toplumdaki değişimlere kadar pek çok döneme bizzat tanıklık ettim. Yaklaşık 25 yıldır da gazeteci olarak İsviçre’yi takip ediyor, araştırıyor ve yazıyorum.
Ancak galiba bizim de bir hatamız oldu. Bizler yeterince konuşmadık, anlatmadık.
Biz sustukça meydan, İsviçre’ye daha dün gelmiş, henüz bu ülkenin çalışma hayatını, sistemini, zorluklarını ve gerçeklerini yeterince deneyimlememiş kişilere kaldı.
Böyle olunca da İsviçre, yıllardır burada yaşayanların tecrübeleriyle değil, ülkeye yeni gelmiş bazı kişilerin birkaç aylık gözlemleri ve sosyal medya videolarıyla tanınmaya başladı.
Benim itirazım tam da buna.
Yeni gelen elbette gördüğünü anlatacak. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak gördüğü birkaç güzel manzarayı, yaptığı birkaç market alışverişini veya aldığı ilk maaşı bütün İsviçre’nin gerçeğiymiş gibi sunmak başka bir şeydir.
İsviçre’yi gerçekten anlamak için burada biraz yaşamak gerekir.
Çalışmak gerekir.
Vergi ödemek gerekir.
Sağlık sigortası faturası görmek gerekir.
Ev aramak gerekir.
İşsiz kalmanın ne demek olduğunu görmek gerekir.
Çocuk büyütmek, bürokrasiyle uğraşmak, sosyal hayata karışmak ve yıllar içerisinde sistemin hem güçlü hem de zayıf taraflarını yaşamak gerekir.
O nedenle bundan sonra biraz daha fazla konuşmak ve anlatmak gerektiğini düşünüyorum.
Ama ne İsviçre’yi kötülemek için ne de göklere çıkarmak için.
Olduğu gibi anlatmak için.
Tam tersine…
İsviçre güzel bir ülke.
Güvenli, düzenli, sakin, doğası muhteşem.
Kuralları büyük ölçüde işliyor. Kurumlarına güven yüksek. Çalışan, sistemin kurallarına uyan ve hayatını doğru planlayan insanlar için sunduğu önemli imkânlar var.
Bu ülkede yaşamanın birçok avantajı bulunduğunu inkâr etmek haksızlık olur.
Ama benim itirazım İsviçre’nin güzelliklerinin anlatılmasına değil.
Tek taraflı anlatılmasına.
Çünkü hayat burada da Instagram videolarındaki 30 saniyelik görüntülerden ibaret değil.
Sosyal medya ne yazık ki gerçeği değil, duymak istediğimizi seviyor
İşin bir başka tarafı daha var.
Sürekli İsviçre güzellemesi yapan bir sosyal medya fenomeni yarın çıkıp “Arkadaşlar, İsviçre’de şu konu gerçekten zor” dese bu kez kendi takipçilerinin bir bölümünden tepki görebiliyor.
Çünkü takipçi kitlesi zamanla belirli bir hikâyeyi duymak istiyor:
“Avrupa mükemmel.”
“İsviçre cennet.”
“Burada herkes zengin.”
Bu hikâye izleniyor.
Takipçi getiriyor.
Etkileşim getiriyor.
Ve sonunda bazı içerik üreticileri gerçeği anlatmak yerine takipçilerinin duymak istediği şeyleri anlatmaya başlıyor.
İşte tehlike burada.
Bunun bir nedeni de sosyal medyanın algoritmasıdır.
Türkiye’deki takipçiler doğal olarak Avrupa’daki yaşamı merak ediyor. Sürekli “İsviçre harika, Türkiye berbat” mesajı veren içerikler daha fazla beğeni ve etkileşim alabiliyor. Fakat aynı kişiler İsviçre’nin zorluklarından, sistemin eksik yönlerinden veya burada yaşamanın ağır sorumluluklarından bahsetmeye başladığında ilgi de azalabiliyor.
Çünkü insanlar çoğu zaman hayalini duymak istiyor, gerçeği değil.
Benim durumum ise biraz farklı.
Beni takip edenlerin büyük bölümü İsviçre’de yaşayan insanlardan oluşuyor. Onlar burada her gün aynı hayatı yaşıyor. Yazdığım bir bilginin doğru mu yanlış mı olduğunu anında anlayabiliyorlar.
Bu nedenle sadece güzel tarafları anlatarak veya sadece olumsuzlukları büyüterek güven kazanmanız mümkün değildir.
35 bin frank maaş, emeklilere tatil parası…
Geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan bir sokak röportajı bunun güzel örneklerinden biriydi.
Bir amca İsviçre’de aylık 35 bin frank civarında kazancından söz ediyor, emeklilere tatil ve yol parası verildiğini anlatıyor, belirli bir gelirin altında kalanlara devletin destek verdiğinden bahsediyordu.
Mikrofonu tutan muhabir bile bir noktadan sonra şaşkınlığını gizleyemeyip yaklaşık olarak, “Amca, sen bize resmen cenneti anlatıyorsun” diyordu.
İsviçre’de yaşayanların önemli bir bölümü ise bu videoları izlediğinde doğal olarak tepki gösteriyor.
Çünkü kendi yaşadığı İsviçre ile anlatılan İsviçre arasında büyük fark görüyor.
Elbette İsviçre’de ayda 35 bin frank kazanan vardır.
100 bin frank kazanan da vardır.
Ayda bir milyon frank kazanan da vardır.
Ama mesele şu:
Kaç kişi?
Bir ülkenin yaşam standardını toplumun çok küçük bir kesiminin kazancıyla anlatamazsınız.
Nasıl ki Türkiye’ye bir-iki haftalığına tatile gittiğinizde kafelerin dolu, restoranlarda yer bulmanın zor olduğunu görüp “Türkiye’de herkes zengin” demek yanlışsa, İsviçre’de birkaç yüksek maaşlı insanı örnek gösterip “Burada herkes böyle yaşıyor” demek de aynı derecede yanlıştır.
Her ülkede belli bir zengin kesim var.
Nasıl Türkiye’yi yalnızca Boğaz’daki yalılarda yaşayanlara bakarak anlatmak doğru değilse, İsviçre’yi de ayda on binlerce frank kazanan küçük bir kesim üzerinden anlatmak doğru değildir.
Gerçek İsviçre daha sıradan
İsviçre’de yaşayan insanların çok büyük bölümü sabah kalkıyor, işe gidiyor, maaşını alıyor, kirasını ödüyor, sağlık sigortasını ödüyor, vergisini düşünüyor, alışverişini yapıyor ve ay sonundaki hesabını ona göre yapıyor.
4, 5, 6 bin frank civarında maaşlarla hayatını sürdüren çok sayıda insan var.
Eğer bir ailede karı-koca çalışıyorsa toplam gelir yükseliyor ve birçok aile gerçekten iyi bir yaşam standardına ulaşabiliyor.
İsviçre’nin en önemli avantajlarından biri de zaten burada:
Ortalama bir gelirle, doğru şartlar altında düzenli ve güvenli bir hayat kurabilmek.
Bunu söylemek İsviçre’yi küçümsemek değildir.
Tam tersine, bence ülkenin gerçek başarısı budur.
Herkesin 35 bin frank kazanması değil; geniş bir kesimin çalışarak belirli bir yaşam standardını sürdürebilmesidir.
Ama bunun yanında konut sıkıntısını, yüksek kiraları, sağlık sigortası primlerini, çocuk bakım maliyetlerini, yalnızlığı, sosyal hayata uyum zorluklarını ve yabancı biri olarak karşılaşabileceğiniz sorunları da anlatmak gerekir.
Türkiye ile İsviçre’yi bir iPhone üzerinden kıyaslayamazsınız
Türkiye ile İsviçre arasında elbette satın alma gücü farkları var.
Bunu inkâr etmenin anlamı yok.
Ama iki ülkenin yaşamını yalnızca “Kaç saat çalışırsan iPhone alırsın?” hesabıyla karşılaştırmak da bana göre anlamsız.
Türkiye’nin başka avantajları var.
Sosyal hayatı, insan ilişkileri, aile bağları, hizmet sektöründeki kolaylıkları, yaşamın dinamizmi…
İsviçre’nin başka avantajları var.
Güvenlik, düzen, gelir seviyesi, altyapı, doğa, çalışma şartları, sosyal sistem ve öngörülebilirlik…
İki ülkenin de eksileri var.
İnsan nerede yaşayacağına karar verirken telefonun fiyatına değil, hayatın tamamına bakmalı.
“Avrupa bitti” diyenler de ayrı bir uç
Bir tarafta İsviçre’yi ve Avrupa’yı cennet gibi anlatanlar var.
Diğer tarafta ise Türkiye’ye tatile giden sokak mikrofonlarına konuşanlardan yıllardır aynı hikâyeyi dinliyoruz:
“Avrupa bitti.”
“Almanya battı.”
“Millet aç.”
“Bir kilo domates 30 euro.”
“Avrupa bizi kıskanıyor.”
Bu tür sokak röportajlarını da hayretle izliyorum.
İnsan bazen gerçekten, “Nasıl olsa karşıdaki araştırmayacak, ne söylesek inanacak” diye mi düşünüyorlar, merak ediyorum.
Avrupa’nın sorunları yok mu?
Elbette var.
Ekonomik sorunları var.
Göç ve entegrasyon tartışmaları var.
Konut sıkıntısı var.
Hayat pahalılığı var.
Sağlık sisteminde sorunlar var.
Emeklilik sistemlerinin geleceği tartışılıyor.
Ama bunları anlatmak başka, “Avrupa tamamen bitti” diye gerçek dışı bir tablo çizmek başka.
Ben ne Avrupa’yı batıranları anlayabiliyorum ne de Avrupa’yı uçurup cennete çevirenleri.
İkisi de gerçeğe zarar veriyor.
Ben yıllardır aynı şeyi söylüyorum:
İsviçre ne kusursuz bir cennet…
Ne de yaşanmaz bir ülke…
Türkiye de sadece kötü yanları olan bir ülke değil.
Her ülkenin güçlü ve zayıf tarafları vardır.
Gazeteciliğin görevi de sosyal medyada alkış toplamak değil, gerçeğin tamamını göstermektir.
Çünkü gerçek; ne sadece övgüdür ne de sadece eleştiridir.
Gerçek, ikisinin tam ortasındadır.
Türkiye’deki arkadaşlarıma ve ailelere bir sözüm var
Özellikle Türkiye’de yaşayan ve Avrupa’ya gelmeyi düşünen arkadaşlara, gençlere ve ailelere şunu söylemek istiyorum:
Sosyal medyada gördüğünüz birkaç video üzerinden hayatınızla ilgili büyük kararlar vermeyin.
Ne “Avrupa bitti, sakın gelmeyin” diyenlere hemen inanın ne de “Buraya gelir gelmez hayatınız kurtulacak” diyenlere.
Araştırın.
İşinizi araştırın.
Maaşınızı araştırın.
Kiranızı araştırın.
Sağlık sigortasını araştırın.
Oturum şartlarını araştırın.
Çocuklarınız varsa okul ve kreş sistemini araştırın.
Ve en önemlisi, brüt maaşı değil ay sonunda elinizde kalacak parayı hesaplayın.
Çünkü sosyal medya videosunu çeken kişi sizin hayatınızın sorumluluğunu taşımayacak.
Siz taşıyacaksınız.
Birkaç yıl sonra gerçeklerle karşılaşınca…
Yıllar içinde Avrupa’ya büyük beklentilerle gelen çok insan gördüm.
İlk zamanlar her şey yeni ve güzel geliyor.
Sonra hayat başlıyor.
İş bulma süreci, dil, bürokrasi, kira, sigorta, vergiler, çocukların uyumu, sosyal çevre oluşturma…
Bir iki yıl sonra insan yaşadığı ülkeyi gerçekten tanımaya başlıyor.
Ve bazılarının o zaman söylediği cümleyi de çok duydum:
“Bize böyle anlatmamışlardı.”
İşte benim itirazım buna.
İnsanların umutlarıyla oynamamak gerekiyor.
Güzellikleri anlatın, ama gerçeği de saklamayın
İsviçre’nin dağlarını gösterin.
Göllerini gösterin.
Trenlerini, düzenini, temizliğini, güvenliğini anlatın.
İyi maaşları da anlatın.
Çalışana sunduğu imkânları da anlatın.
Ama kirayı da söyleyin.
Sağlık sigortasını da söyleyin.
Vergiyi de söyleyin.
Kreş parasını da söyleyin.
İş bulmanın herkes için kolay olmadığını da söyleyin.
Dil bilmeden yaşamanın zorluklarını da anlatın.
Yalnızlığı da anlatın.
Çünkü gerçek gazetecilik de gerçek sosyal medya da bence budur:
İnsanlara duymak istediklerini değil, bilmeleri gerekenleri anlatmak.
İsviçre güzel bir ülke.
Ama cennet değil.
Türkiye’nin sorunları var.
Ama cehennem de değil.
Hayat hiçbir ülkede 30 saniyelik bir Reels videosuna sığacak kadar basit değil.
O nedenle ricam basit:
Ne aşırı övün ne de yerin dibine sokun.
İyisini de anlatın, kötüsünü de.
Ve özellikle Avrupa’da yeni bir hayat kurma umuduyla sizi izleyen insanlara hayal satmayın.
Çünkü bugün attığınız video size birkaç bin takipçi kazandırabilir.
Ama yarın gerçeklerle karşılaşan bir insanın söyleyeceği ilk söz de şu olabilir:
“Bize neden gerçeği anlatmadınız?”
Yapmayın.
İnsanlara gerçeği anlatın.
Kendinize de sövdürmeyin.

Köşe Yazıları
Ben Kendimi En Çok Yanıldığım Yerlerde Tanıdım
İnsan hayatı bazen radikal bir kararla güzergâh değiştirir. Bildiğin sokakları, selam verdiğin yüzleri geride bırakıp bir kentin hiç bilmediğin bir ucuna taşınmak; sadece adres değil, konfor alanını da geride bırakmaktır.
Kısa süre önce İstanbul’un sınırına yakın bir semte taşındığımda tam olarak böyle hissediyordum. Hangi kasabın eti iyi, semt pazarı hangi gün kurulur bilmediğim, sıfırdan öğrenilmesi gereken bir bilmecenin ortasındaydım. Ama mahalle kültürü hâlâ diriydi burada; yabancısı olduğum bu yeri bana „ev“ kılacak şeyin esnaf sohbetlerinde saklı olduğu belliydi.
Geçtiğimiz günlerde keşif turundayken yakındaki bir kuaför dükkânına adım attım. Amacım sadece küçük bir selam vermekti. Ayaküstü sohbet başlarken kapı açıldı ve içeriye adeta bir „rüzgâr“ girdi. 50’li yaşlarında, enerjisi mekâna sığmayan bir hanım… Dükkân sahibinin 20 yıllık dostuymuş; mekânın sahibi kadar rahat bir özgüvenle geçti sandalyeye.
Sıcaklardan girdi lafa, torunların hengamesinden çıktı. İki evlilik, 5 çocuk, 11 torun sığdırmıştı hayatına. Ancak yüzündeki o canlı enerjinin arkasında, yılların yorgunluğu saklıydı. Sohbetin neşesini bir anda kesen o cümleyi döküverdi dudaklarından:
“Ben kendimi en çok yanıldığım yerlerde tanıdım…“
O an zaman durdu sanki. Çoğu zaman hayatı doğru kararlar ve kazanılan zaferlerle inşa ettiğimizi sanırız. Oysa insanı tamamlayan, sınırlarını çizen ve ona asıl şeklini veren; tam da güvenip yarı yolda kaldığı, doğru sandığı yanlışlara tutunduğu o sessiz yenilgi anlarıymış.
Doğru kararlar, çoğu zaman başkalarından ödünç aldığımız düşünce kalıplarıdır. Yanılmak ise maskelerin düştüğü, insanın öz hakikatiyle pazarlıksız ve çıplak bir şekilde yüzleştiği o nadir anlardır. Yanıldığı yerleri bir mağlubiyet değil, dönüşüm durağı olarak görebilen insan olgunlaşır. Çünkü yanılgı, ne olmadığımızı gösterirken kim olduğumuza giden yoldaki çakıl taşlarını temizler. Yıkılan şey sadece yanlış bir fikir değil, yıllarca üzerimize giydiğimiz sahte bir kimliktir.
Aramızdaki yaş farkı ya da hayata farklı pencerelerden bakıyor olmamız, aynı hakikatte buluşmamıza engel değildi. O gün anladım ki burayı bana „ev“ kılacak şey tanıdık esnaf yüzleri değil, hiç tanımadığım bir insanın yarasında kendi hakikatimi görme cesaretiydi.
Dışarı adım attığımda sokaklar hâlâ yabancıydı ama elimde yeni bir pusula vardı. İnsan taşınırken sadece eşyalarını değil, hayal kırıklıklarından süzdüğü olgunluğu da yanında getiriyormuş. Meğer hayatın bana vermek istediği yeni bir evin anahtarı değil; yıllardır ertelediğim kendimle nihayet el sıkışma cesaretiymiş.
Köşe Yazıları
Başımız Dik, Kalbimiz Buruk
Cemil Baysal
Futbol bazen sadece skor değildir. Bazen 90 dakika boyunca verdiğiniz mücadele, kupadan daha fazla şey anlatır.
1980’li yıllardan bu yana İsviçre Millî Takımı’nı yakından takip eden biri olarak Kubilay Türkyılmaz’ın formasını giydiği yılları da, Murat Yakın’ın futbolculuk dönemini de izledim. Nice turnuvalar, nice hayal kırıklıkları ve güzel zaferler gördüm. Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki oyun anlayışı, takım ruhu ve büyük rakiplere karşı gösterilen cesaret açısından bu dönem, benim tanıklık ettiğim en özel dönemlerden biri oldu.
İsviçre Millî Takımı’nın turnuvaya vedası da tam böyleydi. Elbette üzüldük. Bir adım daha atılabilirdi, belki yarı final, belki final… Ama bitiş düdüğü çaldığında aklımda kalan ilk şey elenmek olmadı. Bu takımın ortaya koyduğu karakter oldu.
Turnuva başlamadan önce Murat Yakın en çok eleştirilen isimlerden biriydi. Kadro tercihleri sorgulandı, oyun planı tartışıldı. Ama o hiçbir zaman polemiklerin içine girmedi. Cevabını sahada verdi.
Bu takım koştu, mücadele etti, pes etmedi. Kimse tek başına yıldız olmaya çalışmadı. Herkes birbirinin açığını kapattı. Belki de bu turnuvada en çok hoşuma giden buydu.
Granit Xhaka yine gerçek bir kaptan gibi oynadı. Savunmada Akanji güven verdi. Kalede kim oynadıysa üzerine düşeni yaptı. Genç oyuncular ise geleceğe dair umut verdi.
Kupayı kazanamadık. Ama Avrupa’nın en güçlü takımlarından biri olduğumuzu bir kez daha gösterdik. Artık İsviçre’yi kimse “sürpriz takım” diye küçümseyemez.
Murat Yakın da bu takımın değişmesinde önemli pay sahibi. Sadece iyi bir takım kurmadı; oyuncularına özgüven kazandırdı. Büyük rakiplerden çekinmeyen bir Nati izledik. Bana göre Murat Yakın dönemindeki bu takım, İsviçre futbol tarihinin en olgun ve en karakterli takımlarından biri olarak hatırlanacaktır.
Evet, bugün biraz burukuz. Çünkü bu hikâyenin biraz daha devam etmesini isterdik. Ama üzülürken bile gurur duyabiliyorsak, demek ki doğru yoldayız.
Bazen kupayı kaldıran değil, sahadan başı dik ayrılan takım da alkışı hak eder.
Teşekkürler Murat Yakın.
Teşekkürler Nati.
Bu sadece bir veda değil, belki de yeni başarıların başlangıcıdır.
#MuratYakin#schweiz#isviçre#switerland#futbo

-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


