Connect with us

Köşe Yazıları

Yaşlılık Geliyorum Demeden…

yazar

Published

on

Sevdiğim yazarlardan olan Ellen Berg’ in ‘’Zur Hölle Mit Seniorentellern!’’ kitabını okuduktan sonra bu yazıyı yazma fikri doğdu. Aslında Ellen Berg, oldukça esprili kitaplar yazar. Bu kitap da öyle idi ancak okuru oldukça düşündürecek bir konu ‘’yaşlılık’’ olduğu için beni çok etkiledi.

Kitabın kahramanı Lissy, 70 yaşında, hayatını oldukça aktif yaşayan trekking’ e giden, dans eden, bağımsızlığına düşkün bir kadın. Bir gece düşüp kalçasını kırınca, 3 kızı aniden onun hayatını temelden değiştirecek bir karar verirler. Hastanedeyken evini boşaltıp daha önceden onun için rezerve ettikleri huzurevine taşırlar. Lissy yürüyemediği ve bakıma muhtaç olduğu için istemese de gitmek zorunda kalır. Kitabın geri kalan kısmı oldukça esprili devam ediyor.

Kitabı bitirdikten sonra kendi kendime düşüncelere daldım. Ben yaşlılığımı nasıl geçirmek istiyordum? Birden Lissy gibi ani bir sürprizle karşılaşmak mı, önceden belirlenmiş bir yaşlılık mı daha uygun olurdu? Şaka bir yana ben de üç çocuk annesiyim ve bu tarz sürprizleri hiç sevmemJ Peki yaşlılık dönemimi nasıl geçireceğime kendim karar verebilir miyim? Ya aklım başımda olmazsa ne yaparım?

Zaman zaman sohbetler arasında şaka yollu, kimseye yük olmak istemediğimi huzurevine gidebileceğimi söylesem de acaba gerçekten isteyeceğim hayat bu mu? Bu konuda derin derin düşününce, bana çok da uygun olmayacağını görebiliyorum. Bağımsızlığına, özel yaşam alanına çok düşkün bir insanım. Kalabalıklar beni rahatsız ediyor kendimi iyi hissetmiyorum. Tabii artık daha özel yaşam alanı sunan daireler de oluyor huzurevi kapsamında. Ev temizliği, yemek, sağlık hizmeti alabiliyorsunuz ancak yine de kendi dört duvarınızda yaşayabiliyorsunuz.

Çocuklarımın evine gitmek ise şu anda gerçekten düşünmek istemediğim bir olasılık. Hem herkesin kendine göre bir yaşam tarzı var, hem de hayat şartları buna her zaman uygun olmayabiliyor.

Peki bu istekleri planlayıp, önceden çocuklarla konuşmak doğru olur mu? Bence çok da güzel olur. Böylece çocuklarımız ani bir kaza veya hastalık durumlarında ne yapacaklarını bilirler ve panik yaşamazlar. Tabii çocuk yazdığıma bakmayın, bu tarz planları konuşmak için çocuklarınızın da belirli bir yaşa gelmiş olması gerekirJ

Kafamda kendim için planladıklarımı genelleştirip madde madde yazdım. Belki benim gibi planlamayı sevenlere bir yardımı dokunabilir:

Önceden Düşünmek ve Karar Vermek:

Nasıl bir yaşlılık istiyorsunuz? Evde mi kalmak, bir bakım evine mi gitmek, yalnız mı yaşamak yoksa çocuklarınızla mı? Nelerden vazgeçebilir, nelerden vazgeçemezsiniz? Sağlık, bağımsızlık ve sosyal çevre gibi konuları netleştirmek önemli. Tabii bu seçimlerin maddi yönünü de önceden planlamak, o an geldiğinde sıkıntı yaşanmasını engeller.

Açık ve Erken İletişim:

Çocuklarınızla erken yaşta bu konuyu açık açık konuşmalısınız. Beklentilerinizi, korkularınızı ve tercihlerinizi anlatmalısınız. Böylece onlar da zamanı geldiğinde şaşırmazlar ve sizin ne istediğinizi bilirler. Hatta tüm seçimi onlara bırakmadığınız için mutlu bile olabilirler. Zira en zor karar, bir insanın hayatı hakkında alınan karardır.

Resmi Belgeler Hazırlamak:

Vasiyet, vekâletname (özellikle sağlık ve finansal konularda), bakım planı gibi belgeler düzenleyebilirsiniz. Bu belgeler, çocuklarınızın da elini kolaylaştırır. Belge olunca, uygulama şansı artar. Hatta arzu edilen cenaze bile önceden planlanabilir.

Onların da Fikirlerini Almak:

Çocuklarınızın hayat şartlarını da göz önünde bulundurmak önemli. Onlar da kendi hayatlarına göre bir denge kurmaya çalışacaklar. Empati kurarak ortak bir plan geliştirmek uzun vadede daha sağlıklı olur.

Alternatif Planlar Yapmak:

Hayat her zaman planlandığı gibi gitmeyebilir. Bunu kabul edip esnek birkaç alternatif plan oluşturmak lazım. Beklenmeyen durumlarda ne yapılacağı ailece konuşulup karara varılabilir.

Çocuklarla Nasıl Konuşmalı?

Doğru zamanı seçin

Konuşmak için sakin bir zaman ayarlayın. Bir bayram günü kalabalığında değil, mesela bir pazar kahvaltısından sonra ya da özel bir buluşmada. Herkesin rahat olduğu bir anda konuşmak hem konsantre olmayı, hem de fikir alışverişini kolaylaştırır.

Konuya sevgi ile, yumuşak bir giriş yapın

Direkt “Ben yaşlanınca ne olacak?” demek yerine şöyle bir giriş yapabilirsiniz:

„Ben sizinle gelecekteki hayatımla ilgili birkaç düşüncemi paylaşmak istiyorum. Bunu şimdiden konuşursak, herkesin içi rahat eder diye düşünüyorum.“

İstekleri açıkça ifade edin

Net ama yumuşak bir dille:

„Yaşlandığımda mümkün olduğunca kendi evimde yaşamak isterim.“

veya

„Eğer sağlığım kötüleşirse, profesyonel bir bakım evinde olmaktan rahatsızlık duymam.“

Önceliklerinizi anlatın

Size en önemli gelen şeyleri vurgulayın:

  • Bağımsızlık mı önemli?
  • Aile ile birlikte olmak mı?
  • Sağlık ve güvenlik mi?

Örnek:

„Benim için bağımsızlık önemli. Ancak güvende hissetmediğim bir durumda yardım istemekten çekinmem.“

Düşüncelere saygı duyun

Sadece kendi isteklerinizi belirtmekle kalmayın, onların da fikirlerini alın:

„Siz de bu konuda kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Bana destek olabileceğiniz bir planı birlikte oluşturmak isterim.“

Bu şekilde yapılacak konuşmalar hem çocuklarınızı bir şeye zorlamadığınızı, hem de kararlarınıza onları da ortak ettiğinizi hissettirir.

İsterseniz ilerleyen zamanda bir sağlık vekâletnamesi, bakım isteklerini içeren bir yazı veya vasiyet gibi şeyleri resmi hale getirebilirsiniziz.

Konuşmada bunu da yumuşak bir dille söyleyebilirsiniz:

„Belki ileride bazı belgeleri de hazırlayabiliriz ki işler kolaylaşsın.“

Teşekkür ve güven

Konuşmayı şöyle bitirmek güzel olur:

„Bunu sizinle konuşabildiğim için çok mutluyum. Sizi zor durumda bırakmak istemem. Sadece birbirimize güvenebileceğimizi bilmek bana yetiyor.“

Aile bireyleri ve çocuklarımız bu konuda karmaşık hisler içinde olabilir; ki bu da çok normaldir. Hiç bir çocuk ebeveyninin ölüm veya yaşlılık zamanını düşünmek istemez. Ama yaşlılık ve ölüm de hayat kadar gerçek şeyler ve bu hayatı nasıl planlıyorsak, bu dönemleri de planlamamız kadar doğal bir şey olamaz.

Peki yaşlılığı planladık ama bu iki ayağımızın üzerinde durabildiğimiz, günlük yaşamımızı olabildiğince sürdürebildiğimiz durumlar için geçerli. Peki ya halk arasında bunama olarak tabir edilen bir durumda olursak? Artık kendimizi ve çevremizi tanıyamayacak hale gelirsek? Bu durumda da yaşamak ister miyiz?

Çok sevdiğim, hayatı severek yaşayan, neşeli bir komşumuz 90 yaşlarının üzerinde Alzheimer oldu. Son yıllarını kim olduğunu, çevresindekilerin kim olduğunu bilmeden geçirdi. Ve bu durum gerçekten 5-6 yıl gibi uzun bir süre bu şekilde devam etti. Şu andan düşününce, böyle bir duruma gelirsem yaşamak istemem gibi geliyor. O halde hayatta olup olmamamın da ne kendime, ne aileme bir faydası olur diye düşünüyorum.

Peki bu durumda özgürce ölümü seçebilir miyim? Yanıtı: Evet!!! Henüz aklınız başınızdayken buna karar verdiyseniz, iyileşme şansı olmayan hastalık veya bunama gibi bir durumda kendi iradenizle erken ölümü seçebilirsiniz. Yıllarca eziyet çekmek ve başkalarına muhtaç olarak yaşamak mı, bir iğne olup veya bir ilaç alıp saniyeler içinde huzurla ölmek mi derseniz ikincisini seçerim kendi adıma.

İsviçre’ de bu işlemi gerçekleştiren pek çok yasal kuruluş var. Sizlerle birkaçının linklerini ve şartlarını özetle paylaşmak isterim:

Dignitas – To live with dignity – To die with dignity

Web sitesi: www.dignitas.ch

Merkez: Zürih, İsviçre

Özellikleri: Uluslararası üyelik kabul eder; hem İsviçre vatandaşlarına hem de yabancılara hizmet sunar. Tıbbi belgeler, psikolojik değerlendirme ve etik onay süreçleri içerir.

EXIT – Schweizerische Gesellschaft für Humanes Sterben

Web sitesi: www.exit.ch

Merkez: Zürih ve Romandie (Fransızca konuşulan bölge)

Özellikleri: Sadece İsviçre vatandaşlarına ve uzun süreli ikamet edenlere hizmet verir. Üyelik sistemiyle çalışır; etik ve tıbbi kriterler arar.

Lifecircle

Web sitesi: www.lifecircle.ch

Merkez: Basel, İsviçre

Özellikleri: Hem İsviçre vatandaşlarına hem de yabancılara hizmet sunar. Tıbbi belgeler, psikolojik değerlendirme ve etik onay süreçleri içerir.

Pegasos Swiss Association

Web sitesi: www.pegasos-association.com

Merkez: Basel, İsviçre

Özellikleri: Uluslararası başvuruları kabul eder. Daha hızlı ve sade bir süreç sunmayı amaçlar. Tıbbi belgeler ve etik onay süreçleri içerir.

Başvuru Süreci Hakkında Genel Bilgiler

Bu kuruluşlara başvururken genellikle aşağıdaki adımlar izlenir:

İlk İletişim: Kuruluşun web sitesinden veya e-posta yoluyla başvuru yapılır.

Tıbbi Belgeler: Başvuru sahibinin sağlık durumu ile ilgili belgeler talep edilir.

Değerlendirme: Tıbbi ve psikolojik değerlendirmeler yapılır.

Onay Süreci: Etik komite veya ilgili kurul tarafından başvuru değerlendirilir.

Planlama: Onay sonrası, süreçle ilgili detaylar planlanır.

Önemli Notlar

Yasal Durum: İsviçre’de yardımlı ötenazi belirli yasal çerçeveler içinde mümkündür. Ancak, her başvuru bireysel olarak değerlendirilir ve kabul edilip edilmeyeceği kuruluşun kriterlerine bağlıdır.

Psikolojik Destek: Bu tür kararlar ciddi psikolojik etkiler yaratabilir. Profesyonel destek almak önemlidir.

Aile ve Yakınlar: Sürece aile bireylerinin veya yakınların dahil edilmesi, duygusal destek açısından faydalı olabilir.

Eğer bu kuruluşlardan birine başvurmayı düşünüyorsanız, doğrudan resmi web siteleri üzerinden iletişime geçmeniz en doğru adım olacaktır. Her kuruluşun başvuru kriterleri ve süreçleri farklılık gösterebilir.

Önemli not: Bu linkler sadece bilgi verme amaçlı olup, reklam niteliği taşımamaktadır.

Hayatı planladığımız gibi, hayatın sonunu planlamak da hakkımız. Umarım yazım hayatının kontrolünü son ana kadar elinde tutmayı sevenlere bir rehber niteliğinde olmuştur.

Bu arada Ellen Berg’ in kitabını okumak isterseniz aşağıya linkini bırakıyorum:

https://amzn.to/4jQhKdx

  • Bu yazıda bir adet Amazon affiliate linki bulunmaktadır.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Sanayinin Anka Kuşu; Zehra Karakaş

yazar

Published

on

Bugün köşemi kadının gücüne ayırıyorum.

Aslında soru-cevap şeklinde ilerleyeceğimiz bir röportaj düşüncesiyle gitmiştim görüşmeye; fakat beni o kadar tatlı dilli ve sıcakkanlı bir Zehra Karakaş karşıladı ki… Sanki bir dostumla yıllar sonra bir araya gelmişiz de muhabbet ediyormuşuz gibi hissettim. Hantek Kalıp’ın kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan sadece başarılı bir iş kadını değil, aynı zamanda renkli kişiliği ile mekanı ısıtan bir ev sahibiydi. Sorularımı bir kenara bırakıp, bana ve hemcinslerime ilham olacak bir sohbetin tam ortasında buldum kendimi.

Sohbetimiz; Adapazarı’ndan İstanbul’a çalışmak için gelen ve alın teriyle biriktirdiği birkaç bileziği sermaye yaparak çalıştığı iş yerini devralan 24 yaşındaki genç bir kızın azim ve cesaret hikayesiyle başladı. Eşi Galip Bey ile yaptığı iş vesilesiyle tanışan Zehra Hanım, o günlerden bahsederken yaşadığı zorlukları o kadar samimi bir şekilde ifade etti ki; anlatırken hem güldüm hem düşündüm…

2005 yılı… Ekonomik krizin gölgesinde sadece hayatlarını değil, ayakta tutmaya çalıştıkları atölyelerini de birleştirmeye karar veren iki yürek. Otomotiv sektörüne üretim yapan o mütevazı dükkanda, 30 işçinin arasında tatlı bir telaş değil, aksine bitmek bilmeyen bir iş yükü var. Zehra Hanım işi konusunda oldukça titiz, vakit dar, işlerin yetişmesi lazım… Nikah saatine dakikalar kala, ellerindeki boya lekelerine aldırmadan jant kapaklarını boyamaya devam ediyordu. Nihayet nikah masasına oturduğunda, şahitlik koltuğunda bir yanda jant kapaklarını teslim almak için bekleyen o müşteri, diğer yanda ise nikah salonunun emektar çaycısı vardı. Bu nikah, alın terinin imzaya dönüştüğü bir an oldu.

Zehra Hanım hamilelik haberiyle içi içine sığmazken, hayatın en sert rüzgarıyla o akşamüzeri karşılaştı. Hamileliğin getirdiği mutluluğa haciz memurlarının gölgesi düştü. Atölyenin can damarı olan makineler birer birer sökülüp götürülürken bir devir de kapanıyordu. Bu, ilk iflastı. Galip Bey işçileri mağdur olmasın diye arabasını satıp maaşları ödedi; fakat yaşanan stres sağlığını olumsuz etkiledi.

Batmak, Zehra Hanım için hikayenin sonu değil, en zorlu bölümün başlangıcıydı. Hasta bir eş ve karnında büyüyen bir canla imkansızlığın ortasında anneliğine tutundu. Pusulası kızı Elif’in kalp atışları, hayat felsefesi ise „Zehra devam et!“ sloganıydı. Körfez’de tek makine ile üretime yeniden başladı. Doğum yaptıktan üç gün sonra işinin başına geçti; evladını ninnilerle değil, kırma makinelerinin sesiyle büyüttü. Tabii azmi ve emeği karşılıksız kalmadı; işler yoluna girdi, eşi toparladı.

STK başkanlıkları ve siyasetle olan bağı bu dönemde başladı. Evini Ankara’ya taşıdı fakat yoğun programlar sebebiyle işler aksadı, ekonomik olarak bir düşüş süreci başladı. Ve ardından pandemi… Bu süreçte herkes elinden geleni yaparken Zehra Hanım ve Galip Bey de boş durmak istemedi. Siperlik imalatına başladılar. Kalıplarını dahi kendilerinin ürettiği siperlikleri, Türkiye’nin dört bir yanındaki sağlık çalışanlarımıza bedelsiz (sadece cüzi bir kargo ücretiyle) göndererek destek oldular.

Pandeminin getirdiği zorlukları kariyer yolculuğuna yeni bir tecrübe olarak ekleyen Zehra Hanım, sadece kendi hikayesini yazmakla kalmıyor; Hantek Kalıp çatısı altında bir okul gibi çalışarak sektöre kazandırdığı kadın ve erkek personellerle geleceğin ustalarını yetiştirmeye devam ediyor.

Zehra Hanım, bugün erkek egemen bir sektörün sert koşullarında sanayici kimliğiyle dimdik ayakta. Şimdilerde ise Hantek Kalıp olarak, Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun başkanı olduğu TOBB’un tüm Türkiye’deki sanayici kadınlar için sağladığı istihdam projelerinin desteğiyle yeni bir heyecan içinde.Yaklaşık bir buçuk yıl sonra tamamlanacak yeni fabrika ile üretim kapasitesini artırıp ihracatla ülke ekonomisine değer katmayı hedefliyor

Sohbetimizin sonunda gençlere ve kadın girişimcilere tek bir öğüdü var: „Parayı yönetmeyi öğrenin.“

Hantek’ten ayrılırken yanımda sadece bir başarı hikayesi götürmüyorum; heybemde tutku, emek, dirayet ve azim var. Her şeye rağmen pes etmemenin ne demek olduğunu gördüm. En önemlisi de; „Ben zorlandım ama diğer kadınlar zorlanmasın,“ diyerek 350 sivil toplum platformunun kadın kolları genel başkanlığını üstlenen o güçlü kadınla tanışmış olmanın gururunu taşıyorum.

Yolun açık olsun Zehra Karakaş!

Yolun açık olsun Hantek Kalıp!

Continue Reading

Köşe Yazıları

Bir Ömür Nasıl Yaşanır

yazar

Published

on

Çok şanslıyım; çünkü bu ay tadına doyulmaz, harika kitaplar okudum. Oysa her zaman böyle olmaz.
Bazı aylar, büyük bir heyecanla elime aldığım, hakkında methiyeler düzülen kitaplar beni bir türlü içine çekmez; havadan mı, hâletiruhiyemden mi bilinmez, sayfalar arasında dolaşırken kendimi yavan bir ekmeği isteksizce kemiriyormuş gibi hissederim. Ben ne yazık ki bir kitabı yarıda bırakabilen okurlardan değilim. Bu yüzden elime gerçekten iyi bir kitap geçtiğinde, sanki kutsal bir hazine bulmuş gibi sevinirim. Mart ayı da benim için böyle bir aydı.

Tam da bu ay okuduğum kitaplar üzerine yazmalıyım diye düşünürken, dün Fatih Altaylı’nın uzun bir aradan sonra yeniden yayımlanan Teke Tek Bilim programını izledim. Celal Şengör ve İlber Ortaylı’nın, programla neredeyse özdeşleşmiş iki güçlü isim olarak yer aldığı bu yayın, bende başka bir kapı araladı. Bu ay kaybettiğimiz bu büyük ismi anmadan geçmek istemedim. Üstelik büyük bir keyifle okuduğum Bir Ömür Nasıl Yaşanır da yeniden zihnime düştü. Böylece bu yazıyı bu ayın kitaplarına değil, ardında derin bir düşünce ve büyük bir kültürel miras bırakan İlber Ortaylı’ya ayırmak istedim.

İlber Ortaylı yalnızca bir tarih profesörü, bir hoca, bir yazar ya da bir düşünür değildi; o, bilgiyi canlı tutan, okudukça derinleşen ve öğrendiklerini büyük bir iştahla topluma aktaran ender aydınlardan biriydi. Çok dilli bir dünyanın içinden gelen Ortaylı’nın, Türkçenin yanında Almanca, Rusça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Arapça, Farsça, Latince ve Osmanlı Türkçesiyle kurduğu ilişki, onun zihnini yalnızca büyütmedi, tarih anlatısını da benzersiz kıldı. Akademinin ciddiyetini halkın anlayacağı bir dile çevirebilmesi; ironiyi, zekâyı ve yer yer sert ama incelikli mizahı aynı cümlede buluşturabilmesi, İlber Ortaylı’yı yalnızca akademinin değil, bu memleketin ortak hafızasının da hocası yaptı. Tarihi kuru bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp yaşayan bir şuur alanına dönüştüren Ortaylı, ardında yalnızca kitaplar değil, düşünmeyi seven bir nesil için güçlü bir kültürel miras bıraktı.

“Bir Ömür Nasıl Yaşanır – Hayatta Doğru Seçimler İçin Öneriler”

Bir Ömür Nasıl Yaşanır, Yenal Bilgici’nin soruları etrafında şekillenen ve edebiyatta “nehir söyleşi” olarak adlandırılan; daha ilk sayfalardan itibaren sıradan bir söyleşi kitabının ötesine geçtiğini hissettiren bir eser. Çünkü Ortaylı burada yalnızca soruları yanıtlamıyor; bir ömrün nasıl daha anlamlı, daha donanımlı ve daha derinlikli yaşanabileceğine dair okurla güçlü bir düşünce ortaklığı kuruyor.

Kitabın en dikkat çekici yanı, hayatı tek bir pencereden değil; tarih, kültür, sanat, edebiyat, dil, seyahat ve insan terbiyesi gibi pek çok başlık üzerinden ele alması. Ortaylı’nın engin birikimi, bu söyleşi boyunca didaktik bir ağırlığa dönüşmeden, son derece akıcı ve yer yer sohbet hissi veren bir üslupla okura ulaşıyor. Bu yüzden kitap yalnızca bilgi veren bir metin olmuyor; aynı zamanda okuru düşünmeye, kendi hayatına dönüp bakmaya ve bazı önceliklerini yeniden tartmaya çağırıyor.

Ortaya çıkan şey, klasik bir soru-cevap kitabından çok daha fazlası: tecrübeyle, kültürle ve güçlü bir zihin disipliniyle örülmüş bir yaşam pusulası. Ortaylı, iyi yaşamanın yalnızca başarıdan ibaret olmadığını; merakla, okumayla, görgüyle, kendini geliştirme iradesiyle ve dünyaya açık kalabilme becerisiyle mümkün olduğunu hatırlatıyor. Bu yüzden Bir Ömür Nasıl Yaşanır, yalnızca bir dönemin değil, her dönemin okuruna seslenebilen; dönüp dönüp yeniden açılacak kıymetli kitaplardan biri olarak hafızada kalıyor.

Kitapla ilgili aldığım notlara yeniden göz atınca, altını ne çok çizmiş, ne çok şey not etmiş olduğumu fark ettim. Aradan geçen yedi yılda, Ortaylı’nın önerdiği pek çok şeyi hayatıma kattığımı görmek beni inanılmaz mutlu etti. Açıkçası bu kitap üzerine yazmak, beni biraz da kendi geçmişime dönüp bakmaya, kendi hayat muhasebemi yapmaya sevk etti. Tavsiye ettiği yerlerin birçoğunu bu süre içinde görme fırsatım oldu; Semerkant, Buhara, İsfahan ve Petra ise hâlâ listemde. Önerdiği kitapların büyük bölümünü okumuş olmak ise içimde ayrı bir sevinç uyandırdı.

İlber Ortaylı’ya atfedilen, “Sizden farklı düşünen insanların savlarını da dinleyin. Yalnız dikkat edin, cümlenin içerisinde ‘düşünen’ ibaresi var. Bu ayrımı iyi yapın.” sözüyle yazımı sonlandırırken; fikri olanlardan çok zikri olanların hüküm sürdüğü bu çağdan büyük bir düşünürün, gerçek bir aydının geçtiğinin altını bir kez daha çizmek isterim.

Saygıyla.

Continue Reading

Köşe Yazıları

İki Bayram, Bir Bahar

yazar

Published

on

Bayramlar, çocukluğuma dair tatlı telaşları hatırlatan muazzam zamanlardır. Bayram deyince yüreğimden uçurtmalar uçar gökyüzüne. Bu yıl takvimler; hem manevi bir arınma olan Ramazan Bayramı hem de baharın gelişini müjdeleyen, geniş bir coğrafyada kutlanan, Farsça „yeni gün“ anlamına gelen „Nevruz“ ile çifte bayram sevinci yaşattı.

„Nevruz“ denince çocukluğuma dair aklıma gelen iki şey var: Biri ateşin üzerinden atlamalarımız, diğeri ise annemle birlikte soğan kabuğuyla boyadığımız yumurtalar. Büyüdükçe öğrendim ki üzerinden atladığım ateş sadece eğlenceli bir oyun değil; kıştan kalan hastalıkları, kötülükleri ve ruhun üzerindeki ağırlıkları o ateşe bırakıp baharın taze enerjisiyle yenilenmek demekmiş. Boyadığımız yumurtalar ise doğumu ve üretkenliği ifade edermiş. Yumurtaları tokuşturma, „birlikte dayanışma ve güç birliği içinde yaşama“ niyetinin sembolüymüş.

​Tarihsel süreçte birçok millet için önemli bir yeri olan Nevruz Bayramı; Orta Asya, Türk toplulukları, İran, Anadolu ve Balkanlarda aynı tarihlerde, her toplumun kendine özgü bir nedene dayanarak kutladığı binlerce yıllık bir miras.

Türklerin zihninde 21 Mart sadece bir takvim yaprağı değil, yeniden doğuşun simgesidir. Ergenekon’dan demir dağları eriterek özgürlüğe kavuştukları gündür. Ergenekon’da sıkışıp kalan bir milletin demiri ateşle terbiye ederek kendine yeni bir yol açması, aslında insanın kendi içindeki engelleri aşma gücünün en somut sembolüdür.

​Pers kökenli Nevruz kutlamalarında ise aidiyeti hisseder insan. Firdevsi’nin eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanı olan Şehname’de geçen „Haft-Sin“ sofrasında, Fars alfabesinde „S“ harfi ile başlayan yedi temel öge kullanılır:

•Sabzeh: Filizlenmiş buğday, arpa veya mercimek (Yeniden doğuşu simgeler).

•Samanu: Buğday tohumundan yapılan tatlı, helva (Güç ve sabrı).

•Senjed: Kurutulmuş iğde (Aşk ve sevgiyi simgeler).

​•Sir: Sarımsak (İlaç ve şifayı simgeler).

•Sib: Elma (Güzellik ve sağlık).

•​Serkeh: Sirke (Olgunlaşma ve sabır).

​•Sumak: Kurutulmuş baharat (Gün doğumunun rengi).

Bu ögelerle beraber ayna, mumlar, para, sümbül ve Japon balığı figürü bulunan kaseler de kullanılır.

Görüyoruz ki Nevruz her kültürde aynı cümleyi çağrıştırıyor aslında: „Yeniden başlamak mümkündür.“ Sonuçta Nevruz; hangi coğrafyada, hangi adla kutlanırsa kutlansın, insanlığın kışa karşı kazandığı o büyük zaferin adıdır. Ateşin sıcaklığı kötülükleri yaksın, sofraların bereketi hanelerimizi sarsın. İçimizdeki uçurtmaların gökyüzünden hiç eksilmediği, yenilenmiş ve arınmış nice baharlara… Ramazan’ın huzuru ile baharın coşkusu birleştiğinde dualarımız bereket, adımlarımız barış, bakışlarımız ise hep o çocuksu bayram sabahları kadar taze kalsın.

Continue Reading
Advertisement

Trendler