Köşe Yazıları
Yaşlılık Geliyorum Demeden…
Sevdiğim yazarlardan olan Ellen Berg’ in ‘’Zur Hölle Mit Seniorentellern!’’ kitabını okuduktan sonra bu yazıyı yazma fikri doğdu. Aslında Ellen Berg, oldukça esprili kitaplar yazar. Bu kitap da öyle idi ancak okuru oldukça düşündürecek bir konu ‘’yaşlılık’’ olduğu için beni çok etkiledi.
Kitabın kahramanı Lissy, 70 yaşında, hayatını oldukça aktif yaşayan trekking’ e giden, dans eden, bağımsızlığına düşkün bir kadın. Bir gece düşüp kalçasını kırınca, 3 kızı aniden onun hayatını temelden değiştirecek bir karar verirler. Hastanedeyken evini boşaltıp daha önceden onun için rezerve ettikleri huzurevine taşırlar. Lissy yürüyemediği ve bakıma muhtaç olduğu için istemese de gitmek zorunda kalır. Kitabın geri kalan kısmı oldukça esprili devam ediyor.
Kitabı bitirdikten sonra kendi kendime düşüncelere daldım. Ben yaşlılığımı nasıl geçirmek istiyordum? Birden Lissy gibi ani bir sürprizle karşılaşmak mı, önceden belirlenmiş bir yaşlılık mı daha uygun olurdu? Şaka bir yana ben de üç çocuk annesiyim ve bu tarz sürprizleri hiç sevmemJ Peki yaşlılık dönemimi nasıl geçireceğime kendim karar verebilir miyim? Ya aklım başımda olmazsa ne yaparım?
Zaman zaman sohbetler arasında şaka yollu, kimseye yük olmak istemediğimi huzurevine gidebileceğimi söylesem de acaba gerçekten isteyeceğim hayat bu mu? Bu konuda derin derin düşününce, bana çok da uygun olmayacağını görebiliyorum. Bağımsızlığına, özel yaşam alanına çok düşkün bir insanım. Kalabalıklar beni rahatsız ediyor kendimi iyi hissetmiyorum. Tabii artık daha özel yaşam alanı sunan daireler de oluyor huzurevi kapsamında. Ev temizliği, yemek, sağlık hizmeti alabiliyorsunuz ancak yine de kendi dört duvarınızda yaşayabiliyorsunuz.
Çocuklarımın evine gitmek ise şu anda gerçekten düşünmek istemediğim bir olasılık. Hem herkesin kendine göre bir yaşam tarzı var, hem de hayat şartları buna her zaman uygun olmayabiliyor.
Peki bu istekleri planlayıp, önceden çocuklarla konuşmak doğru olur mu? Bence çok da güzel olur. Böylece çocuklarımız ani bir kaza veya hastalık durumlarında ne yapacaklarını bilirler ve panik yaşamazlar. Tabii çocuk yazdığıma bakmayın, bu tarz planları konuşmak için çocuklarınızın da belirli bir yaşa gelmiş olması gerekirJ
Kafamda kendim için planladıklarımı genelleştirip madde madde yazdım. Belki benim gibi planlamayı sevenlere bir yardımı dokunabilir:
Önceden Düşünmek ve Karar Vermek:
Nasıl bir yaşlılık istiyorsunuz? Evde mi kalmak, bir bakım evine mi gitmek, yalnız mı yaşamak yoksa çocuklarınızla mı? Nelerden vazgeçebilir, nelerden vazgeçemezsiniz? Sağlık, bağımsızlık ve sosyal çevre gibi konuları netleştirmek önemli. Tabii bu seçimlerin maddi yönünü de önceden planlamak, o an geldiğinde sıkıntı yaşanmasını engeller.
Açık ve Erken İletişim:
Çocuklarınızla erken yaşta bu konuyu açık açık konuşmalısınız. Beklentilerinizi, korkularınızı ve tercihlerinizi anlatmalısınız. Böylece onlar da zamanı geldiğinde şaşırmazlar ve sizin ne istediğinizi bilirler. Hatta tüm seçimi onlara bırakmadığınız için mutlu bile olabilirler. Zira en zor karar, bir insanın hayatı hakkında alınan karardır.
Resmi Belgeler Hazırlamak:
Vasiyet, vekâletname (özellikle sağlık ve finansal konularda), bakım planı gibi belgeler düzenleyebilirsiniz. Bu belgeler, çocuklarınızın da elini kolaylaştırır. Belge olunca, uygulama şansı artar. Hatta arzu edilen cenaze bile önceden planlanabilir.
Onların da Fikirlerini Almak:
Çocuklarınızın hayat şartlarını da göz önünde bulundurmak önemli. Onlar da kendi hayatlarına göre bir denge kurmaya çalışacaklar. Empati kurarak ortak bir plan geliştirmek uzun vadede daha sağlıklı olur.
Alternatif Planlar Yapmak:
Hayat her zaman planlandığı gibi gitmeyebilir. Bunu kabul edip esnek birkaç alternatif plan oluşturmak lazım. Beklenmeyen durumlarda ne yapılacağı ailece konuşulup karara varılabilir.
Çocuklarla Nasıl Konuşmalı?
Doğru zamanı seçin
Konuşmak için sakin bir zaman ayarlayın. Bir bayram günü kalabalığında değil, mesela bir pazar kahvaltısından sonra ya da özel bir buluşmada. Herkesin rahat olduğu bir anda konuşmak hem konsantre olmayı, hem de fikir alışverişini kolaylaştırır.
Konuya sevgi ile, yumuşak bir giriş yapın
Direkt “Ben yaşlanınca ne olacak?” demek yerine şöyle bir giriş yapabilirsiniz:
“Ben sizinle gelecekteki hayatımla ilgili birkaç düşüncemi paylaşmak istiyorum. Bunu şimdiden konuşursak, herkesin içi rahat eder diye düşünüyorum.”
İstekleri açıkça ifade edin
Net ama yumuşak bir dille:
“Yaşlandığımda mümkün olduğunca kendi evimde yaşamak isterim.”
veya
“Eğer sağlığım kötüleşirse, profesyonel bir bakım evinde olmaktan rahatsızlık duymam.”
Önceliklerinizi anlatın
Size en önemli gelen şeyleri vurgulayın:
- Bağımsızlık mı önemli?
- Aile ile birlikte olmak mı?
- Sağlık ve güvenlik mi?
Örnek:
“Benim için bağımsızlık önemli. Ancak güvende hissetmediğim bir durumda yardım istemekten çekinmem.”
Düşüncelere saygı duyun
Sadece kendi isteklerinizi belirtmekle kalmayın, onların da fikirlerini alın:
“Siz de bu konuda kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Bana destek olabileceğiniz bir planı birlikte oluşturmak isterim.”
Bu şekilde yapılacak konuşmalar hem çocuklarınızı bir şeye zorlamadığınızı, hem de kararlarınıza onları da ortak ettiğinizi hissettirir.
İsterseniz ilerleyen zamanda bir sağlık vekâletnamesi, bakım isteklerini içeren bir yazı veya vasiyet gibi şeyleri resmi hale getirebilirsiniziz.
Konuşmada bunu da yumuşak bir dille söyleyebilirsiniz:
“Belki ileride bazı belgeleri de hazırlayabiliriz ki işler kolaylaşsın.”
Teşekkür ve güven
Konuşmayı şöyle bitirmek güzel olur:
“Bunu sizinle konuşabildiğim için çok mutluyum. Sizi zor durumda bırakmak istemem. Sadece birbirimize güvenebileceğimizi bilmek bana yetiyor.”
Aile bireyleri ve çocuklarımız bu konuda karmaşık hisler içinde olabilir; ki bu da çok normaldir. Hiç bir çocuk ebeveyninin ölüm veya yaşlılık zamanını düşünmek istemez. Ama yaşlılık ve ölüm de hayat kadar gerçek şeyler ve bu hayatı nasıl planlıyorsak, bu dönemleri de planlamamız kadar doğal bir şey olamaz.
Peki yaşlılığı planladık ama bu iki ayağımızın üzerinde durabildiğimiz, günlük yaşamımızı olabildiğince sürdürebildiğimiz durumlar için geçerli. Peki ya halk arasında bunama olarak tabir edilen bir durumda olursak? Artık kendimizi ve çevremizi tanıyamayacak hale gelirsek? Bu durumda da yaşamak ister miyiz?
Çok sevdiğim, hayatı severek yaşayan, neşeli bir komşumuz 90 yaşlarının üzerinde Alzheimer oldu. Son yıllarını kim olduğunu, çevresindekilerin kim olduğunu bilmeden geçirdi. Ve bu durum gerçekten 5-6 yıl gibi uzun bir süre bu şekilde devam etti. Şu andan düşününce, böyle bir duruma gelirsem yaşamak istemem gibi geliyor. O halde hayatta olup olmamamın da ne kendime, ne aileme bir faydası olur diye düşünüyorum.
Peki bu durumda özgürce ölümü seçebilir miyim? Yanıtı: Evet!!! Henüz aklınız başınızdayken buna karar verdiyseniz, iyileşme şansı olmayan hastalık veya bunama gibi bir durumda kendi iradenizle erken ölümü seçebilirsiniz. Yıllarca eziyet çekmek ve başkalarına muhtaç olarak yaşamak mı, bir iğne olup veya bir ilaç alıp saniyeler içinde huzurla ölmek mi derseniz ikincisini seçerim kendi adıma.
İsviçre’ de bu işlemi gerçekleştiren pek çok yasal kuruluş var. Sizlerle birkaçının linklerini ve şartlarını özetle paylaşmak isterim:
Dignitas – To live with dignity – To die with dignity
Web sitesi: www.dignitas.ch
Merkez: Zürih, İsviçre
Özellikleri: Uluslararası üyelik kabul eder; hem İsviçre vatandaşlarına hem de yabancılara hizmet sunar. Tıbbi belgeler, psikolojik değerlendirme ve etik onay süreçleri içerir.
EXIT – Schweizerische Gesellschaft für Humanes Sterben
Web sitesi: www.exit.ch
Merkez: Zürih ve Romandie (Fransızca konuşulan bölge)
Özellikleri: Sadece İsviçre vatandaşlarına ve uzun süreli ikamet edenlere hizmet verir. Üyelik sistemiyle çalışır; etik ve tıbbi kriterler arar.
Lifecircle
Web sitesi: www.lifecircle.ch
Merkez: Basel, İsviçre
Özellikleri: Hem İsviçre vatandaşlarına hem de yabancılara hizmet sunar. Tıbbi belgeler, psikolojik değerlendirme ve etik onay süreçleri içerir.
Pegasos Swiss Association
Web sitesi: www.pegasos-association.com
Merkez: Basel, İsviçre
Özellikleri: Uluslararası başvuruları kabul eder. Daha hızlı ve sade bir süreç sunmayı amaçlar. Tıbbi belgeler ve etik onay süreçleri içerir.
Başvuru Süreci Hakkında Genel Bilgiler
Bu kuruluşlara başvururken genellikle aşağıdaki adımlar izlenir:
İlk İletişim: Kuruluşun web sitesinden veya e-posta yoluyla başvuru yapılır.
Tıbbi Belgeler: Başvuru sahibinin sağlık durumu ile ilgili belgeler talep edilir.
Değerlendirme: Tıbbi ve psikolojik değerlendirmeler yapılır.
Onay Süreci: Etik komite veya ilgili kurul tarafından başvuru değerlendirilir.
Planlama: Onay sonrası, süreçle ilgili detaylar planlanır.
Önemli Notlar
Yasal Durum: İsviçre’de yardımlı ötenazi belirli yasal çerçeveler içinde mümkündür. Ancak, her başvuru bireysel olarak değerlendirilir ve kabul edilip edilmeyeceği kuruluşun kriterlerine bağlıdır.
Psikolojik Destek: Bu tür kararlar ciddi psikolojik etkiler yaratabilir. Profesyonel destek almak önemlidir.
Aile ve Yakınlar: Sürece aile bireylerinin veya yakınların dahil edilmesi, duygusal destek açısından faydalı olabilir.
Eğer bu kuruluşlardan birine başvurmayı düşünüyorsanız, doğrudan resmi web siteleri üzerinden iletişime geçmeniz en doğru adım olacaktır. Her kuruluşun başvuru kriterleri ve süreçleri farklılık gösterebilir.
Önemli not: Bu linkler sadece bilgi verme amaçlı olup, reklam niteliği taşımamaktadır.
Hayatı planladığımız gibi, hayatın sonunu planlamak da hakkımız. Umarım yazım hayatının kontrolünü son ana kadar elinde tutmayı sevenlere bir rehber niteliğinde olmuştur.
Bu arada Ellen Berg’ in kitabını okumak isterseniz aşağıya linkini bırakıyorum:

- Bu yazıda bir adet Amazon affiliate linki bulunmaktadır.
Köşe Yazıları
Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi
Tarih boyunca insanlar, “Felsefe nedir?” sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki “zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı” denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, “Felsefe yolda olmaktır,” sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))
Fakat bu “yolda olma” hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak “takip et, beğen, paylaş” butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…
Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp “Hayat böyle,” derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.
Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki “Işık göz yakar,” kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.
Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, “Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!” dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine “gözlerinizin bozuk” olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.
Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün “bilgi kirliliği” ve “algı yönetimi” mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı “senin gibiler” konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.
Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki “gözü bozuk” ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.
Köşe Yazıları
“Dünyayuva”
Herkesin kişisel tarihine not düştüğü özel anlar vardır.
Geçtiğimiz hafta, ben de kendi tarihimde çok önemli bir yer tutacak, benim için çok özel bir gecenin hem tanığı hem de moderatörü olma ayrıcalığını yaşadım.
Benim için okumak hiçbir zaman yalnızca bir hobi olmadı; bir yön bulma biçimi, bir yol arkadaşlığı, bazen de insanın kendine açtığı sessiz bir kapı oldu. Kurumsal hayatıma “biraz soluklanayım, sonra dönerim” diyerek ara verdiğimde, bunun kısa bir mola olacağını sanıyordum. Kendimi kitaplarla çevrili bambaşka bir dünyanın içinde bulacağımı ve bu dünyanın beni böylesine zenginleştireceğini doğrusu tahmin etmiyordum.
Kendimi bildim bileli okurdum; ama çoğu zaman iş, annelik ve gündelik sorumluluklardan arta kalan vakitlerde. Oysa son üç yıldır kitaplarla kurduğum bağ bambaşka bir yere evrildi. Artık sabahları kahvem eşliğinde kendime ayırdığım “ben zamanı” kitaplarla başlıyor. Okuyorum, yazıyorum, araştırıyorum. Okuduklarımı hem Instagram hesabımda (ozdenevar) hem de bu köşede paylaşarak, bu yolculuğu yalnızca kendim için değil, başkalarıyla birlikte deneyimliyorum.
Kurduğum bu küçük edebiyat dünyasında kitap kulüpleri ise en güçlü eşlikçilerim. Birlikte okunan kitaplar üzerine konuşmak, farklı yorumları dinlemek, aynı metnin etrafında farklı hayatların buluşmasına tanıklık etmek adeta kolektif bir terapi. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü ile her ay gerçekleştirdiğimiz buluşmalar, yalnızca kitap konuşulan toplantılar değil; aynı zamanda bir edebi köprü kurduğumuz, kültürel bağlarımızı diri tuttuğumuz özel alanlar. Bu yolculukta son durağımız ise bir Yazar Buluşması oldu.
Kulübümüzün çok sevdiğimiz bir üyesini, kalemine hayran olduğumuz bir yazarı ağırladık bu buluşmada: Burcu Özer Katmer’i.
Burcu ile yollarımız, kitap kulübümüzün ilk kitabı olan ve onun da ilk romanı olan Kendine Ait ile kesişmişti. Bir çember kurup o kitabı konuştuğumuz, metinle birlikte kalplerimizi de açtığımız o günün üzerinden tam iki yıl geçmişken, bu kez çok daha özel bir buluşmada, yeni öykü kitabı Dünyayuva üzerine konuşmak için bir araya geldik.
Bu etkinlikte moderatör olarak yer almak benim için büyük bir onurdu. Kitaplarla kurduğum bu güçlü bağın, yalnızca bir okur olarak değil, edebiyatı paylaşan ve görünür kılan biri olarak sahneye taşınması tarifsiz bir duyguydu. Çok sevdiğim bir yazara, onun metinleri üzerine sorular sormak; okuduklarımı, düşündüklerimi ve hissettiklerimi kamusal bir alanda dile getirmek, edebiyatın bana sunduğu en kıymetli hediyelerden biriydi.
Dünyayuva: Kadınların Sessiz Hikayeleri
Dünyayuva yayımlandığı anda kitabı edinmiş, daha önce de Burcu’nun bu kitapta yer alan bazı öykülerini okuma şansı bulmuştum. Kitabı, keyifli bir yolculukta okumak üzere uçağa saklamayı planlarken, elime alır almaz kendimi öykülerin içinde kaybolmuş halde buldum.
Dünyayuva, sekiz öyküden oluşan; aidiyetin, kadınlığın ve “yuva” kavramının katmanlarına inen bir yolculuk. Bu öykülerde, fiziken ya da ruhen evini geride bırakmış, bilinmez kıyılara açılmış kadınlar var. Eskisi gibi devam edemeyen ama hayatın içinde kendine yeni bir yön bulmayı başaran kadınlar. Farklı coğrafyalardan, farklı hayatların içinden seslenen bu karakterler, aslında hepimizin içindeki kırılgan, cesur ve özgürleşmeye meyilli yanlara dokunuyor.
Kitabın ilk öyküsü Küçük Mavi Defter, 2024 yılında Rengin Göçmen Kadın Korosu Öykü Yarışması’nda birincilik ödülüne layık görülmüş. İkinci öykü ise Zürich Liest Festivali kapsamında düzenlenen Vorsatz yarışmasında ödül almış. Kitapta yer alan diğer öyküler de, sandıkların altında kalmış sayısız kadın hikayesinden birer iz taşıyor.
Burcu, aidiyet ve kadınlık temalarını işlediği bu metinlerde, kelimeleri adeta bir anahtar gibi kullanıyor. Yalnızca kendi sesini değil, öykülerinde hayat bulan kadınların sesini de özgür bırakıyor. Görünmeyeni görünür, duyulmayanı duyulur kılıyor. Kelimeleriyle kadınlara benliklerini ve içlerindeki gücü yeniden hatırlatıyor.
Her bir öykü, sessiz ama güçlü bir direncin kaydı gibi. Ve Katmer, biz okurları bu özgürleşme yolculuğunun yalnızca tanığı değil, doğrudan bir parçası haline getiriyor.


Köşe Yazıları
Yanımdayken Neden Sosyal Medyadan Kutluyorum?
‘‘Eşim yanımda. Çocuğum yan koltukta oturuyor.
Ama doğum günü kutlaması sosyal medyada. Evlilik yıldönümünde uzun sevgi dolu bir mesajla eşe dosta onu nasıl sevdiğimi ilan ediyorum.‘‘
Artık bu manzara kimseye garip gelmiyor. Aksine, günümüzün en sıradan davranışlarından biri haline geldi. Özel günlerde ilk refleksimiz sarılmak değil, telefonu elimize almak. Peki neden?
Bir insan yanımızdayken, ona söyleyebileceğimiz bir “iyi ki varsın”ı neden başkalarının da görmesine ihtiyaç duyarak söylüyoruz?
Görülmeyen, yaşanmamış mı sayılıyor?
Sosyal medya bize şunu öğretti:
Görülmeyen, paylaşılmayan, beğenilmeyen an sanki eksik. Telefonu kaydırırken başkasının yaptığı bir paylaşımın benzerini yapmamışsak kendimizde bir eksiklik hissediyoruz.
Mutluluk artık yaşanan bir duygu olmaktan çıkıp, kanıtlanması gereken bir şeye dönüştü. Bir tebriğin değeri, karşıdaki kişinin hissettiğiyle değil; kaç kişinin gördüğüyle ölçülüyor.
“Bak ne kadar ilgiliyim.”
“Bak ne kadar mutlu bir ailemiz var.”
“Bak ben unutmam.”
Aslında mesaj, çoğu zaman yanımızdaki kişiye değil; izleyenlere gidiyor. Bu tarz paylaşımları yapmayanlara da garip gözüyle bakılıyor çoğu zaman. Hatta birkaç kez tanıdıklarım seni Instagram‘ da göremedik iyi misin diye sordular. Sanki orada yaşamımı sürdürmek zorundaymışım gibi.
Beğeniler yeni alkışlar oldu
Eskiden bir tebessüm yeterliydi.
Şimdi kalpler, yorumlar, paylaşımlar…
Beğeniler modern çağın alkışı. Ve insan farkında olmadan o alkışı bekliyor. Bir doğum günü mesajı, karşı taraf mutlu oldu mu diye değil; kaç beğeni aldı, kaç kişi gördü diye kontrol ediliyor.
Bu da bize özel olanı, başkalarının onayıyla değerli kılmaya mecbur hissi veriyor .
Mahremiyet vitrine çıktı
Aile, ilişki, sevgi…
Bir zamanlar en mahrem alanlarımızdı. Şimdi ise sosyal medyanın vitrini. En özel, en mahram anlarımız herkesin gözü önünde. Ne yedik, nereye gittik herkes her adımımızdan haberdar.
Paylaşmadığımızda sanki eksik seviyoruz, sanki yeterince ilgili değiliz. Oysa sevgi paylaşılmak zorunda değil; yaşanmak zorunda.
Ama sosyal medya yaşananı değil, gösterileni ödüllendiriyor.
Peki ya yanımızdaki kişi?
Yanımızdayken telefona yazılan bir tebrik, çoğu zaman göz göze söylenen bir cümleden daha çok ses getiriyor olabilir. Ama daha çok hissettiriyor mu? İlişkilerimiz bu şekilde daha mı iyi yürüyor?
Asıl soru şu:
- Kutlamayı kimin için yapıyoruz?
- Yanımızdaki insan için mi, yoksa başkalarının görmesi için mi?
Bazen en gerçek kutlama:
- Paylaşılmayan bir sarılma
- Hikâye olmayan bir gülüş
- Fotoğrafsız geçirilen birkaç dakikadır
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey bu:
Her özel an, herkese açık olmak zorunda değil.
Çünkü bazı mutluluklar sadece orada olanlar için güzeldir. Sadece ilgili olan kişilerin yaşaması gereken anlar vardır, başkaları bilmese de olur. Ve sosyal medyada gördüklerimiz her zaman gerçeği yansıtmaz.
-
Gündem1 yıl önceTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 yıl önceİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 yıl önceİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 yıl önceDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 yıl önceKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 yıl önceERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 yıl önceMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 yıl önceTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


