Connect with us

Köşe Yazıları

Yaşlılık Geliyorum Demeden…

yazar

Published

on

Sevdiğim yazarlardan olan Ellen Berg’ in ‘’Zur Hölle Mit Seniorentellern!’’ kitabını okuduktan sonra bu yazıyı yazma fikri doğdu. Aslında Ellen Berg, oldukça esprili kitaplar yazar. Bu kitap da öyle idi ancak okuru oldukça düşündürecek bir konu ‘’yaşlılık’’ olduğu için beni çok etkiledi.

Kitabın kahramanı Lissy, 70 yaşında, hayatını oldukça aktif yaşayan trekking’ e giden, dans eden, bağımsızlığına düşkün bir kadın. Bir gece düşüp kalçasını kırınca, 3 kızı aniden onun hayatını temelden değiştirecek bir karar verirler. Hastanedeyken evini boşaltıp daha önceden onun için rezerve ettikleri huzurevine taşırlar. Lissy yürüyemediği ve bakıma muhtaç olduğu için istemese de gitmek zorunda kalır. Kitabın geri kalan kısmı oldukça esprili devam ediyor.

Kitabı bitirdikten sonra kendi kendime düşüncelere daldım. Ben yaşlılığımı nasıl geçirmek istiyordum? Birden Lissy gibi ani bir sürprizle karşılaşmak mı, önceden belirlenmiş bir yaşlılık mı daha uygun olurdu? Şaka bir yana ben de üç çocuk annesiyim ve bu tarz sürprizleri hiç sevmemJ Peki yaşlılık dönemimi nasıl geçireceğime kendim karar verebilir miyim? Ya aklım başımda olmazsa ne yaparım?

Zaman zaman sohbetler arasında şaka yollu, kimseye yük olmak istemediğimi huzurevine gidebileceğimi söylesem de acaba gerçekten isteyeceğim hayat bu mu? Bu konuda derin derin düşününce, bana çok da uygun olmayacağını görebiliyorum. Bağımsızlığına, özel yaşam alanına çok düşkün bir insanım. Kalabalıklar beni rahatsız ediyor kendimi iyi hissetmiyorum. Tabii artık daha özel yaşam alanı sunan daireler de oluyor huzurevi kapsamında. Ev temizliği, yemek, sağlık hizmeti alabiliyorsunuz ancak yine de kendi dört duvarınızda yaşayabiliyorsunuz.

Çocuklarımın evine gitmek ise şu anda gerçekten düşünmek istemediğim bir olasılık. Hem herkesin kendine göre bir yaşam tarzı var, hem de hayat şartları buna her zaman uygun olmayabiliyor.

Peki bu istekleri planlayıp, önceden çocuklarla konuşmak doğru olur mu? Bence çok da güzel olur. Böylece çocuklarımız ani bir kaza veya hastalık durumlarında ne yapacaklarını bilirler ve panik yaşamazlar. Tabii çocuk yazdığıma bakmayın, bu tarz planları konuşmak için çocuklarınızın da belirli bir yaşa gelmiş olması gerekirJ

Kafamda kendim için planladıklarımı genelleştirip madde madde yazdım. Belki benim gibi planlamayı sevenlere bir yardımı dokunabilir:

Önceden Düşünmek ve Karar Vermek:

Nasıl bir yaşlılık istiyorsunuz? Evde mi kalmak, bir bakım evine mi gitmek, yalnız mı yaşamak yoksa çocuklarınızla mı? Nelerden vazgeçebilir, nelerden vazgeçemezsiniz? Sağlık, bağımsızlık ve sosyal çevre gibi konuları netleştirmek önemli. Tabii bu seçimlerin maddi yönünü de önceden planlamak, o an geldiğinde sıkıntı yaşanmasını engeller.

Açık ve Erken İletişim:

Çocuklarınızla erken yaşta bu konuyu açık açık konuşmalısınız. Beklentilerinizi, korkularınızı ve tercihlerinizi anlatmalısınız. Böylece onlar da zamanı geldiğinde şaşırmazlar ve sizin ne istediğinizi bilirler. Hatta tüm seçimi onlara bırakmadığınız için mutlu bile olabilirler. Zira en zor karar, bir insanın hayatı hakkında alınan karardır.

Resmi Belgeler Hazırlamak:

Vasiyet, vekâletname (özellikle sağlık ve finansal konularda), bakım planı gibi belgeler düzenleyebilirsiniz. Bu belgeler, çocuklarınızın da elini kolaylaştırır. Belge olunca, uygulama şansı artar. Hatta arzu edilen cenaze bile önceden planlanabilir.

Onların da Fikirlerini Almak:

Çocuklarınızın hayat şartlarını da göz önünde bulundurmak önemli. Onlar da kendi hayatlarına göre bir denge kurmaya çalışacaklar. Empati kurarak ortak bir plan geliştirmek uzun vadede daha sağlıklı olur.

Alternatif Planlar Yapmak:

Hayat her zaman planlandığı gibi gitmeyebilir. Bunu kabul edip esnek birkaç alternatif plan oluşturmak lazım. Beklenmeyen durumlarda ne yapılacağı ailece konuşulup karara varılabilir.

Çocuklarla Nasıl Konuşmalı?

Doğru zamanı seçin

Konuşmak için sakin bir zaman ayarlayın. Bir bayram günü kalabalığında değil, mesela bir pazar kahvaltısından sonra ya da özel bir buluşmada. Herkesin rahat olduğu bir anda konuşmak hem konsantre olmayı, hem de fikir alışverişini kolaylaştırır.

Konuya sevgi ile, yumuşak bir giriş yapın

Direkt “Ben yaşlanınca ne olacak?” demek yerine şöyle bir giriş yapabilirsiniz:

„Ben sizinle gelecekteki hayatımla ilgili birkaç düşüncemi paylaşmak istiyorum. Bunu şimdiden konuşursak, herkesin içi rahat eder diye düşünüyorum.“

İstekleri açıkça ifade edin

Net ama yumuşak bir dille:

„Yaşlandığımda mümkün olduğunca kendi evimde yaşamak isterim.“

veya

„Eğer sağlığım kötüleşirse, profesyonel bir bakım evinde olmaktan rahatsızlık duymam.“

Önceliklerinizi anlatın

Size en önemli gelen şeyleri vurgulayın:

  • Bağımsızlık mı önemli?
  • Aile ile birlikte olmak mı?
  • Sağlık ve güvenlik mi?

Örnek:

„Benim için bağımsızlık önemli. Ancak güvende hissetmediğim bir durumda yardım istemekten çekinmem.“

Düşüncelere saygı duyun

Sadece kendi isteklerinizi belirtmekle kalmayın, onların da fikirlerini alın:

„Siz de bu konuda kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Bana destek olabileceğiniz bir planı birlikte oluşturmak isterim.“

Bu şekilde yapılacak konuşmalar hem çocuklarınızı bir şeye zorlamadığınızı, hem de kararlarınıza onları da ortak ettiğinizi hissettirir.

İsterseniz ilerleyen zamanda bir sağlık vekâletnamesi, bakım isteklerini içeren bir yazı veya vasiyet gibi şeyleri resmi hale getirebilirsiniziz.

Konuşmada bunu da yumuşak bir dille söyleyebilirsiniz:

„Belki ileride bazı belgeleri de hazırlayabiliriz ki işler kolaylaşsın.“

Teşekkür ve güven

Konuşmayı şöyle bitirmek güzel olur:

„Bunu sizinle konuşabildiğim için çok mutluyum. Sizi zor durumda bırakmak istemem. Sadece birbirimize güvenebileceğimizi bilmek bana yetiyor.“

Aile bireyleri ve çocuklarımız bu konuda karmaşık hisler içinde olabilir; ki bu da çok normaldir. Hiç bir çocuk ebeveyninin ölüm veya yaşlılık zamanını düşünmek istemez. Ama yaşlılık ve ölüm de hayat kadar gerçek şeyler ve bu hayatı nasıl planlıyorsak, bu dönemleri de planlamamız kadar doğal bir şey olamaz.

Peki yaşlılığı planladık ama bu iki ayağımızın üzerinde durabildiğimiz, günlük yaşamımızı olabildiğince sürdürebildiğimiz durumlar için geçerli. Peki ya halk arasında bunama olarak tabir edilen bir durumda olursak? Artık kendimizi ve çevremizi tanıyamayacak hale gelirsek? Bu durumda da yaşamak ister miyiz?

Çok sevdiğim, hayatı severek yaşayan, neşeli bir komşumuz 90 yaşlarının üzerinde Alzheimer oldu. Son yıllarını kim olduğunu, çevresindekilerin kim olduğunu bilmeden geçirdi. Ve bu durum gerçekten 5-6 yıl gibi uzun bir süre bu şekilde devam etti. Şu andan düşününce, böyle bir duruma gelirsem yaşamak istemem gibi geliyor. O halde hayatta olup olmamamın da ne kendime, ne aileme bir faydası olur diye düşünüyorum.

Peki bu durumda özgürce ölümü seçebilir miyim? Yanıtı: Evet!!! Henüz aklınız başınızdayken buna karar verdiyseniz, iyileşme şansı olmayan hastalık veya bunama gibi bir durumda kendi iradenizle erken ölümü seçebilirsiniz. Yıllarca eziyet çekmek ve başkalarına muhtaç olarak yaşamak mı, bir iğne olup veya bir ilaç alıp saniyeler içinde huzurla ölmek mi derseniz ikincisini seçerim kendi adıma.

İsviçre’ de bu işlemi gerçekleştiren pek çok yasal kuruluş var. Sizlerle birkaçının linklerini ve şartlarını özetle paylaşmak isterim:

Dignitas – To live with dignity – To die with dignity

Web sitesi: www.dignitas.ch

Merkez: Zürih, İsviçre

Özellikleri: Uluslararası üyelik kabul eder; hem İsviçre vatandaşlarına hem de yabancılara hizmet sunar. Tıbbi belgeler, psikolojik değerlendirme ve etik onay süreçleri içerir.

EXIT – Schweizerische Gesellschaft für Humanes Sterben

Web sitesi: www.exit.ch

Merkez: Zürih ve Romandie (Fransızca konuşulan bölge)

Özellikleri: Sadece İsviçre vatandaşlarına ve uzun süreli ikamet edenlere hizmet verir. Üyelik sistemiyle çalışır; etik ve tıbbi kriterler arar.

Lifecircle

Web sitesi: www.lifecircle.ch

Merkez: Basel, İsviçre

Özellikleri: Hem İsviçre vatandaşlarına hem de yabancılara hizmet sunar. Tıbbi belgeler, psikolojik değerlendirme ve etik onay süreçleri içerir.

Pegasos Swiss Association

Web sitesi: www.pegasos-association.com

Merkez: Basel, İsviçre

Özellikleri: Uluslararası başvuruları kabul eder. Daha hızlı ve sade bir süreç sunmayı amaçlar. Tıbbi belgeler ve etik onay süreçleri içerir.

Başvuru Süreci Hakkında Genel Bilgiler

Bu kuruluşlara başvururken genellikle aşağıdaki adımlar izlenir:

İlk İletişim: Kuruluşun web sitesinden veya e-posta yoluyla başvuru yapılır.

Tıbbi Belgeler: Başvuru sahibinin sağlık durumu ile ilgili belgeler talep edilir.

Değerlendirme: Tıbbi ve psikolojik değerlendirmeler yapılır.

Onay Süreci: Etik komite veya ilgili kurul tarafından başvuru değerlendirilir.

Planlama: Onay sonrası, süreçle ilgili detaylar planlanır.

Önemli Notlar

Yasal Durum: İsviçre’de yardımlı ötenazi belirli yasal çerçeveler içinde mümkündür. Ancak, her başvuru bireysel olarak değerlendirilir ve kabul edilip edilmeyeceği kuruluşun kriterlerine bağlıdır.

Psikolojik Destek: Bu tür kararlar ciddi psikolojik etkiler yaratabilir. Profesyonel destek almak önemlidir.

Aile ve Yakınlar: Sürece aile bireylerinin veya yakınların dahil edilmesi, duygusal destek açısından faydalı olabilir.

Eğer bu kuruluşlardan birine başvurmayı düşünüyorsanız, doğrudan resmi web siteleri üzerinden iletişime geçmeniz en doğru adım olacaktır. Her kuruluşun başvuru kriterleri ve süreçleri farklılık gösterebilir.

Önemli not: Bu linkler sadece bilgi verme amaçlı olup, reklam niteliği taşımamaktadır.

Hayatı planladığımız gibi, hayatın sonunu planlamak da hakkımız. Umarım yazım hayatının kontrolünü son ana kadar elinde tutmayı sevenlere bir rehber niteliğinde olmuştur.

Bu arada Ellen Berg’ in kitabını okumak isterseniz aşağıya linkini bırakıyorum:

https://amzn.to/4jQhKdx

  • Bu yazıda bir adet Amazon affiliate linki bulunmaktadır.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Sanayinin Anka Kuşu: Zehra Karakaş’ın Yeni Yolculuğu

yazar

Published

on

Sanayinin Anka Kuşuyla Yeniden

Kendisine daha önce “sanayinin anka kuşu” demiş; kalemim el verdiğince Zehra Hanım’ın zorlu mücadelesini ve başarılarını bir nebze de olsa sizlerle paylaşma fırsatı bulmuştum.

Bu kez ise başka bir vesileyle yollarımız yeniden kesişti.

Zehra Karakaş’ın İTO Meclis Üyesi adaylığı vesilesiyle düzenlenen davete, İsviçre’nin Sesi +41 Haber’i temsilen katıldım. Bir kadın ve hemcinsi olarak, o davette şahitlik ettiğim zarafet ve gurur dolu atmosferden biraz bahsetmek istiyorum.

Bir Davetten Daha Fazlası

Programa dahil olduğumda hissettiğim şey sadece bir buluşma değildi. Yılların birikimine dayanan bir emeğin, mücadelenin ve başarının etrafında toplanmış insanlar vardı.

Bir kadının tırnaklarıyla kazıyarak var olduğu sanayi dünyasında ulaştığı noktayı dostlarıyla ve meslektaşlarıyla paylaşmasına tanıklık etmek, benim için sıradan bir davetin çok ötesindeydi.

Masalardaki her tebrik, edilen her kelam bana ister istemez işin görünmeyen tarafını düşündürdü. Uykusuz geceleri, verilen zor kararları, yorulduğu hâlde devam etmeyi ve vazgeçmeyen bir iradeyi…

Kadının Dokunduğu Yerde

Program boyunca zihnimde hep aynı soru dolaştı:

Kadın eli değmeyen, kadının aklı ve estetiğiyle dokunmadığı bir sektör ne kadar ileri gidebilir?

Belki biraz kadınca bakıyorum meseleye ama kadının olduğu yerde başka bir bakış olduğuna inanıyorum.

Kadın emeği üretim süreçlerine yalnızca titizlik ve disiplin katmıyor. Bazen bir krize başka türlü yaklaşmayı, bazen kimsenin görmediği bir ayrıntıyı fark etmeyi, bazen de büyürken insana ve geleceğe başka bir yerden bakabilmeyi beraberinde getiriyor.

Bugüne kadar ortaya koyduğu mücadele ve vizyon da bana tam olarak bunu düşündürüyor.

Erkek egemen bir sektörün tam ortasında bir kadın olarak var kalabilmek, dahası zaman içinde yön veren bir konuma gelebilmek büyük bir cesaret ister.

Kalıpları kırmak, “yapamazsın” diyen bakışlara inat her gün yeniden üretmek kolay değildir.

Kadınların Sessizce Anladığı O Duygu

O gün zaman zaman davetteki kadınlara baktığımda gözlerinde başka bir gurur vardı.

Bir kadının verdiği mücadelenin karşılığını aldığını görmekten doğan, belki onunla aynı yolu yürümemiş olsak bile ne kadar zor bir yoldan geçtiğini anlayabildiğimiz o tanıdık duygu…

Sanırım kadınların birbirini bazen tek kelime etmeden anlayabilmesi de tam olarak böyle bir şey.

Bu yeni yolculuğu da yalnızca bir unvan ya da başarı basamağı olarak görmüyorum. Sanayiye, üretime ve iş dünyasına gönül veren kadınlar açısından da anlam taşıdığını düşünüyorum.

Çünkü bazen bir kadının açtığı kapıdan, yıllar sonra hiç tanımadığı başka kadınlar geçiyor.

Bazen bir kadının cesareti, başka bir kadına kendi cesaretini hatırlatıyor.

O gün davette bulunan kadınların gözlerindeki gururu biraz da bunun için kıymetli buldum.

İstanbul’dan İsviçre’ye Uzanan Hikâyeler

İsviçre’nin Sesi +41 Haber için İstanbul’dan kaleme aldığım yazılarda, Türkiye’den farklı hikâyeleri İsviçre’deki okurlarımıza ulaştırmayı önemsiyorum. Bu davette de yalnızca bir konuk olarak değil, burada yaşananları başka bir coğrafyadaki okurlarımıza taşıyan biri olarak bulunduğumu düşündüm.

Ama işin sonunda aslında coğrafyanın çok da önemi kalmıyor.

Dünyanın neresinde olursa olsun, bir kadının emeğinin karşılığını aldığını görmek, kendi alanında söz sahibi olması ve başka kadınlara cesaret vermesi aynı duyguyu hissettiriyor.

İstanbul’dan İsviçre’ye uzanan bu sayfalarda kadınların üretimde, sanayide ve karar mekanizmalarında daha görünür olduğu hikâyelere yer vermeyi de bu yüzden önemsiyorum.

Çünkü bir kadının açtığı yol yalnızca kendisine ait kalmıyor.

Bazen yanı başındaki bir kadına, bazen kilometrelerce ötede hiç tanımadığı başka bir kadına cesaret olabiliyor.

Sanayinin Anka Kuşunun Yolu Açık Olsun

O gün ben de bir kadın olarak başka bir kadının azmine, emeğine ve sanayiye kattığı değere tanıklık etmekten içten içe gurur duydum.

Kadın emeğinin hak ettiği değeri bulduğu, sanayide ve yönetim kademelerinde kadın sesinin daha gür çıktığı bir geleceğe olan inancımla…

Zehra Karakaş’a İTO Meclis Üyesi adaylığı yolculuğunda başarılar diliyor; ürettikleriyle, cesaretiyle ve duruşuyla kadınlara örnek olmaya devam etmesini temenni ediyorum.

Sanayinin anka kuşunun yolu açık olsun.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Okurunu Yüz Yıl Bekleyen Kitaplar

yazar

Published

on

Bir yazar düşünün. Bir eser ortaya çıkarıyor ama onu ne bir yayınevine gönderiyor ne de okurlarıyla buluşturuyor. Yazdığı metni bir kutuya bırakıyor ve tam 100 yıl sonrasına emanet ediyor. Üstelik kitabının basılacağı kağıdı üretecek ağaçlar henüz büyüyor.

Kulağa bir masal ya da bilim kurgu hikayesi gibi geliyor, değil mi? Oysa bütün bunlar gerçekten yaşanıyor.

Üstelik bu sıra dışı fikrin bir adı da var: Future Library (Geleceğin Kütüphanesi). 2014 yılında Norveç’in başkenti Oslo’da hayata geçirilen proje, tam 100 yıl sürecek bir sanat ve edebiyat çalışması. Bu projede, her yıl dünyanın farklı bir köşesinden bir yazar, daha önce yayımlanmamış bir eserini geleceğe emanet ediyor. Metinler 2114 yılına kadar kimse tarafından okunmayacak. O yıl geldiğinde ise 100 yazarın eserleri, proje için yetiştirilen ağaçlardan elde edilen kağıtlara basılarak okurlarla buluşacak.

Peki, bu sıra dışı fikrin arkasında kim var?

Katie Paterson. Doğa ve zaman arasındaki ilişkiyi çalışmalarının merkezine yerleştiren çağdaş bir sanatçı. Daha önce buzulların sesini telefon aracılığıyla dinlemeyi mümkün kılan bir çalışma yapmış, Beethoven’ın Ay Işığı Sonatı’nı radyo dalgalarıyla Ay’a gönderip yansıyan sinyaller üzerinden yeniden oluşturmuş. Anlayacağınız, zamanı ve mesafeleri alışılmışın dışında düşünmeyi seven biri. 

Future Library de onun bu yaklaşımının en güzel örneklerinden biri. Üstelik bu kez sanat eserini tamamlamak için bir insan ömrü bile yetmiyor.

Future Library – Geleceğin Kütüphanesi

Future Library, aslında bildiğimiz anlamda bir kütüphane değil. Oslo’nun kuzeyindeki Nordmarka ormanında yetişen 1.000 ladin ağacı ve şehir merkezindeki Deichman BjorvikaHalk Kütüphanesi’nde bulunan, Sessiz Oda (Silent Room) adı verilen özel bir mekandan oluşuyor. Ormanda geleceğin kitaplarının kağıdını üretecek ağaçlar büyürken, Sessiz Oda’da yazarların teslim ettiği eserler korunuyor.

Bir yanda kitaplara dönüşmeyi bekleyen ağaçlar, diğer yanda okurlarıyla buluşmayı bekleyen metinler. 

Peki, Hangi yazarların eserleri geleceğe bırakılıyor?

Projeye katılacak isimleri Future Library Trust adlı kurul belirliyor. Yazarların milliyetine, yaşına, yazdıkları dile ya da edebi türe ilişkin bir kısıtlama yok. Yazarlar roman, öykü, şiir ya da deneme ile katılabiliyor, eserlerinin uzunluğuna da kendileri karar veriyorlar. Tek koşul, projeye özel, daha önce yayımlanmamış bir metin hazırlamaları ve bu metnin 2114 yılına kadar gizli kalması.

Projeye ilk romanı teslim eden isim ise Damızlık Kızın Öyküsü başta olmak üzere pek çok önemli kitabın da yazarı Kanadalı yazar Margaret Atwood. Atwood, projeye ScribblerMoon başlıklı eseriyle katılıyor.

Atwood’un ardından edebiyat dünyasının önemli isimlerinden on iki yazar da projede yer alıyor. 2024 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Han Kang, Elif Şafak, David Mitchell, Karl OveKnausgard, Ocean Vuong bu isimlerden yalnızca birkaçı.

2026 yılında projeye davet edilen 13. isim ise Amerikalı sanatçı, Grammy ödüllü müzisyen ve yazar Laurie Anderson. Her yıl, yeni bir isimle bu edebiyat mirasına bir halka daha eklenmiş oluyor.

Projenin bir de çok güzel bir geleneği var. Her yıl Oslo yakınlarındaki Nordmarka ormanında eser teslim töreni düzenleniyor. Katılımcılar birlikte ormana doğru yürüyor, davetli yazar eserini kapalı bir şekilde teslim ediyor. Ardından edebiyat, doğa, zaman ve gelecek üzerine konuşmalar yapılıyor. Teslim edilen metin ise Sessiz Oda’daki yerini alıyor.

Bir kitap için yüz yıl bekleyiş

Ve gelelim beni bütün bu hikayede en çok düşündüren noktaya.

Günümüzde hemen her şey hız üzerine kurulu. Kitaplar yayımlandıkları hafta çok satanlar listesine giriyor, sosyal medyada konuşuluyor, ödül listelerinde yer buluyor. Sonra çoğu zaman birkaç ay içinde yerlerini yenilerine bırakıyorlar. Biz okurlar bazen henüz başlayamadığımız kitapların yanına yenilerini eklemekle meşgulüz.

Future Library ise bu hızın tam tersini işaret ediyor. Acele etmiyor. Bir kitabın hemen okunmasını, konuşulmasını, değerlendirilmesini beklemiyor. Hatta okurlarının henüz dünyaya gelmemiş olmasını bile mesele etmiyor.

Bir orman dikmek, henüz doğmamış okurlara kitap yazmak ve o eserleri bir asır boyunca korumayı taahhüt etmek.

Sanırım bu projenin en güzel tarafı, geleceğin nasıl olacağını bilmeden ona inanmak. Yüz yıl sonra insanların hala kitap okuyacağını, hikayelere ihtiyaç duyacağını, bir başkasının kelimelerinde kendinden bir parça bulacağını umut etmek.

Kim bilir, 2114 yılında bir okur bu kitaplardan birini eline aldığında, yüz yıl öncesinden gelen hangi cümle onun kalbine dokunacak?

Continue Reading

Köşe Yazıları

Bir Değer Gibi Hatırlanmak

yazar

Published

on

Ioanna Kuçuradi’nin İzinde

“Birisinin seni düşündüğünü bilmek önemli bir şeydir; çok sıcacık bir şeydir. İnsanlara zorlamadan sevgi örneklerini göstermek… Sevgi ne başarabiliyor ya da saygı ne başarabiliyor, güven ne başarabiliyor? Yani insanların neleri yapmalarına destek oluyor bu duygular? Duygular çok önemlidir; akıl ve duygu çatışmasından vazgeçmemiz gerekiyor.”

Bu ifadeler, insanlığa bıraktığı derin izlerin ardından geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Felsefe Profesörü Ioanna Kuçuradi’ye ait. Akılla duyguyu, değerlerle insanı birbirinden ayırmayan Ioanna Hanım’ın anısına saygıyla…

Kalabalıkların içinde birinin zihninde pat diye belirivermek…

Unutmaya bu kadar meyilli olduğumuz bir çağda, bir zihinde iz bırakabilmek ne kadar kıymetli! Bir ihtimal değil de bir değer gibi hatırlanmak…

“Aklıma geldin” sözlerini duyduğunda insanın içine yerleşen o ılık şefkat, belki de bu çağın en büyük lükslerinden biri. Hatırlanmak, var olduğunu hissettiren en naif sarılma biçimi.

Çevremize dönüp baktığımızda sevgi, saygı ve güven gibi kavramları bile birer zorunluluk, birer talep nesnesi hâline getirdik. Oysa zorlamadan verilen sevgi, dayatılmayan saygı ve kendiliğinden filizlenen güven, insanın içindeki potansiyeli ortaya çıkaran görünmez güçlerdir.

İnsan sevildiğini hissettiği yerde cesurlaşır. Hata yapmaktan daha az korkar, hayallerinin peşinden daha özgürce gidebilir. Güven yükü hafifletir; başkasına sırtını yaslayabileceğini bilen biri adımlarını daha kararlı atar. Saygı ise insana kendi benliğiyle var olma hakkı sunar. Belki de bütün bu duygular, insanın kendi sınırlarını aşmasını, “Asla yapamam” dediği eşikleri geçmesini sağlar.

Yıllardır bir efsaneye uyup içimizde bir savaş büyüttük. Aklı bir kefeye koyduk, duyguları ötekine… İkisini birbirine amansız düşman ettik. Mantığı yüceltip duyguları zayıflık saydık. Kalbimizin sesini kısıp susturmayı bilgelik zannettik.

Oysa bu sığ düşünce bizi duygu fakiri varlıklara dönüştürmekten başka ne işe yaradı?

Belki de kabul etmemiz gereken şu: Akıl yönü çizer; o yolda yürümek, engelleri aşmak ve gerçekten ilerlemek için gereken gücü ise çoğu zaman duygular verir.

Bu yüzden birinin sizi düşündüğünü, kalbinde ve zihninde bir yeriniz olduğunu bilmek önemlidir. Hatırlanmak önemlidir.

Akılla duyguyu birbirine düşman etmekten vazgeçelim. Bırakalım kalbimiz de konuşsun. Birini düşünmenin ve düşünüldüğünü bilmenin o şefkatli sıcaklığı içimizi kaplasın.

Çünkü insan belki de ancak sevginin, saygının ve güvenin dönüştürücü gücünü hissettiğinde, yalnızca ayakta kalmanın ötesine geçip gerçekten yaşamaya başlar.

Continue Reading

Trendler