Köşe Yazıları
„Ülkemde sığınmacı istemiyorum“ diyenler faşist midir?
Dünyanın artık neredeyse en önemli güncel sorunlarından biri göç ve sığınmacılar. İnsanlar, yaşadıkları ülkelerde güvenli bir şekilde yaşamaktan mahrum bırakılıyor. Her gün bir kadına taciz veya tecavüz ya da gençler arasında kavga haberi okuyoruz. Türkiye’nin en gözde semtlerinden biri olan Yeşilköy sahilinde geçtiğimiz günlerde bir etkinlik düzenlenmiş ve kalabalık olunca o gün sığınmacılar sahile gelmemiş. Türkler, „Uzun zamandan sonra sahilde biz Türkler eğlenebiliyoruz,“ şeklinde paylaşımlar yapmışlar. Ne kadar acı, düşünebiliyor musunuz?
Ülkemde sığınmacı istemiyorum diyenler, sadece tiplerini veya saç şeklini beğenmedikleri için mi bu tarz isyanlarda bulunuyorlar sizce? Avrupa ülkelerinde de isyan eden halkın belirli korkuları ve kaygıları var. Bundan 10 yıl önce Avrupa’nın her ülkesinde kadınlar ve kızlar rahatça akşamları diledikleri yerde yalnız yürüyebiliyordu. Anneler kızları için endişelenmiyordu. Avrupa’nın birçok ülkesinde bahçeler vardır, güzel havalarda insanlar buralarda zaman geçirirdi. Ancak artık ne sahilde, ne göl kenarında, ne de yüzme havuzlarının bahçelerinde insanlar rahat değil.
Geçtiğimiz günlerde Kayseri’deki halkın ayaklanması provokasyon olabilir. Aralarında tahrik edenler de vardır. Ancak bu aslında Türkiye’nin nasıl bir ateşle oynadığını gösteren ve olabilecekleri işaret eden bir fragman.
Bir insan Keyfi ülkesini terkeder mi?
Göçmenler açısından da bakarsak: Bir insan, kendi ya da atalarının ömrünü geçirdiği bir ülkeyi keyfi olarak başka bir ülkeye gitmek için terk eder mi? Mecbur kalmadıkça gitmez. Düşünün, küçücük bir sırt çantanıza diplomanızı, hayatınızın o anından itibaren size lazım olabilecek en önemli belgeleri, bazı değerli eşyalarınızı alıp ülkenizi, atalarınızın yüzyıllarca yaşadığı toprakları terkedip, kucağınıza ya da sırtınıza bir ya da iki bebek veya çocuğunuzu alarak botlarla, dağları dereleri denizleri aşarak bilinmeyen bir yere sığınmak ve yaşam mücadelesi vermek zorunda kalacaksınız. Bunu ancak mecbur olan insanlar yapar. Ülkesinde saldırı, savaş, iç savaş gibi durumlar olanlar için kimsenin lafı yok.
Ancak bir de keyfi macera arayan, ekonomik koşullarını iyileştirmek için başka ülkelere gelen 20-25 yaşında çoğu gençler var. Yanlarında ne kadın ne çocuk. İşte bu gençler gittikleri her yerde kadınlara ve kızlara taciz, tecavüz ve her türlü sarkıntılığı yapıyor. Yerli halkta tecavüz ve taciz vakaları yok mu, elbette var. Ama istatistiklerde suç oranları ne yazık ki şu an her olayın başını çeken hep aynı ülke ve uyruklu kişiler.
Göçmenlere ve sığınmacılara kızmak belki gereksiz. Bunları yönetemeyen, halkla karşı karşıya getiren siyasilerin sorumluluğu. Ancak siyasilerin umursadığı yok. Halkın korkuyla yürüdüğü, geceleri kızının yolunu gözlediği annelerin yaşadıklarını o siyasiler ya da onların hanımları yaşamıyor. Kaos gibi, iyice gettolaşmış ve halkın ne oturmaya, ne dinlenmeye, ne de eğlenmeye gidemediği yerlere o siyasiler veya aileleri çocuklarıyla hiç uğramıyor. Helikopterle, uçakla üstünden geçiyorlar ancak. Ya da çakarlı araçlarla transit geçiyorlar.
Türkiye’de bir gerçek var ki, ne yazık ki sığınmacılar AB’ye karşı para alabilmek için bir koz olarak tutuluyor. Halkın ne yaşadığı, sığınmacıların ülkeye girdikten sonra ne yaşadığı kimsenin umrunda değil. Ne bir entegrasyon, ne eğitim planı ne de program var. Milyonlarca insan gelmiş, girmiş, hepsi bir şehire yerleşmiş hatta bir şehir oluşmuş. Kimsenin umrunda değil. Bayramlarda evlerine gidiyorlar, sonra gelip yeniden yerleştikleri yere. Arada bir Avrupa’ya ’salarız bak ha‘ gözdağı veriliyor sonra herkes işine dönüyor. Bugün il il sorun, hangi ilde kaç sığınmacı var diye, bir istatistik bile yoktur.
Halka bir de söylenen yalanlar var. Oysa bir tanı koyup, „bizim sığınmacı sorunumuz var“ denilmeli. Bu da denilmiyor. İsyan eden halka inat, „gerekirse yine alırız, gerekirse milyonlarca insanı yine ülkemize alırızü bu kadar milyar harcadık bu kadar milyar daha harcarız“ deniliyor.
Bir de kukla halk var. Oy verdikleri siyasiler sığınmacıları savunduğu sürece, onlar da aynı papağan gibi sosyal medyada bu siyasilerin savunuculuğunu yapıyor. Sığınmacılardan rahatsız olsalar bile yukarıdaki abileri ne söylerse onu tekrar ediyorlar. Ne zaman yukarıdakiler ağız değiştirirse, bunlar da anında ağız değiştiriyor. Hayatları boyunca kendi fikirleri olmamış kişiler. Trollerden bahsetmiyorum bile. Bunlar maaşlarını aldığı sürece ‚ülkede sığınmacı sorunu yok‘ diyorlar.
Bu Misafirlik Çok Uzadı
Türkiye’nin birçok şehri artık eski Türkiye gibi değil. Sokaklarda dolaşırken Türkleri görmek zorlaştı. Bu durum, yazıyı okuyan herkesin kolaylıkla sayabileceği onlarca şehirde geçerlidir.
Ülkemde sığınmacı istemiyorum diyenler artık „bu misafirlik uzun sürdü“ demek istiyor. Evime aldığım misafir aylarca kalacak, sonra ben ve çocuklarım evimizde huzursuz yaşayacağız, sonra sesimizi çıkarınca dayak yiyeceğiz. Bir şey dersek faşist olacağız, öyle mi? Geçin bunları.
Ülkeye 10-15 milyon sığınmacı gelmiş, ancak siyasiler „Efendim, 3 milyon yok, hepsi 5 milyon“ diyerek halkı kandırıyor. Bazen göstermelik yanına birkaç kameraman alıyorlar, ‚bakın gönderdik, gönderiyoruz‘ algısı vermek için. Şu an durum ap açık ülkenin demografik yapısını bozmak. Neyin projesiyse adını öyle koyabiliriz. Bir yerler bombalanıyor, o ülkenin içi boşaltılıyor, sonra insanlar başka bir ülkeye yönlendiriliyor. Avrupa için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Aynı tehlike Avrupa için de geçerli. Artık kadınlar ve kızlar yalnız dolaşamıyor. Türkiye’de sahillere gidemiyorlar. Ama alttan alıyorlar. Seslerini çıkarmıyorlar, ortam gerilmesin diye.
Aç, evi yurdu yıkılmış kocası savaşta ölmüş kadın, yetim çocuk, kimsesiz ve yaşlı bu insanlara kimsenin söyleyecek sözü yok. Ama iş öyle çığrından çıktı ki, artık kontrolden çıktı. Bu şekilde giderse Kayseri’deki fragmanın daha büyüğü başka şehirlerde de yaşanabilir.
“Sen göçmensin sığınmacıları niye eleştiriyorsun? ‚
Bir de şöyle bir kafa var: „Sen göçmensin, sen niye sığınmacılara karşı çıkıyorsun?“ Bu nasıl bir düşünce? Cahilce zihniyete laf anlatmaktan insan o kadar yoruluyor ki. Ben göçmen kökenliyim diye diğer göçmen kökenlilerin her yaptığı saygısızlığı hoş görmeli, susmalı mıyım? Ben Türküm diye Türklerin işlediği her türlü suça göz mü yummalıyım? Kürdüm diye Kürt kökenlilerin topluma verdiği her türlü zararı dile getirmemeli miyim? Müslümanım diye Müslümanların Müslümana yakışmayan türdeki olaylara karşı sessiz mi kalmalıyım? İsviçreliyim diye İsviçrelilerin her türlü aşırılığını mı hoş görmeliyim? Yabancıyım diye yabancıları kollamalı mıyım? Peki bunların yaptıklarının ilk zararını kim çekiyor, ilk hedef kim oluyor? Bir Müslüman olumsuz bir olaya karıştığında bütün Müslümanlar hedef oluyor. Türk pasaportlu birinin yaptığı bir olay manşet olunca tüm Türkler genelleme yapılıyor. Yabancı biri manşet olunca yine aynı şey yaşanıyor. Bu nasıl bir mantık? Eğer elma ile armudu ayırt edemiyorsan bu yazıyı okuma, sana da laf anlatacağız diye bizi uğraştırma. Türkiye’de de Avrupa’da da yabancı olduğu ülkede misafirliğini bilmeli. Ev sahibi de ev sahibine yakışanı yapmalı.
Demokratik haklar çerçevesinde tepki koymak, sokak protestoları dahil insanların memnuniyetsizliğini dile getirmesi çok doğal. Ancak hangi ülkede olursa olsun, bir konuda halk bir kitleye ceza vermeye kalkışmamalı. Kayseri’de yaşanan son olaylarda olduğu gibi, her önüne geleni yakıp yıkmamalı. Şiddet ve saldırı asla meşrulaştırılmamalı, gerekçesi ne olursa olsun. Devletin ve yetkililerin yapacağını halk yapmamalı.
Belki bu haber de ilgini çekebilir: „KÖŞE YAZILARI: ‚Korkuyoruz“ link
#KadınHakları #GüvenlikEndişesi #ÖzgürYaşam #KadınlarKorkuyor #SığınmacıSorunu #ToplumsalGüvenlik #KadınGüvenliği #İnsancaYaşamak #AvrupaKültürü #KadınCinayetleri #TecavüzHaberleri #avusturya #isviçre #almanya #avrupa #asyl #sığınmacılar
Köşe Yazıları
NE “ALMANCI” NE DE “GURBETÇİ”: PEKİ BİZ KİMİZ?
Türkiye’de yaz aylarında yabancı plakalı bir araç görüldüğünde sürücüsü çoğu zaman hemen “Almancı” ilan edilir.
Plaka İsviçre’ye aitmiş, Avusturya’dan gelmiş, Hollanda, Belçika, Fransa veya İngiltere plakasıymış; pek fark etmez. Direksiyonunda Türkçe konuşan biri varsa o araç da sahibi de otomatik olarak “Almancı” olur.
Bu alışkanlık nereden geliyor?
Türkiye’den Avrupa’ya kitlesel işçi göçünün hafızamızdaki en güçlü adresi Almanya’dır. Türkiye ile Almanya arasında 1961 yılında imzalanan İşgücü Anlaşması’nın ardından çok sayıda vatandaşımız çalışmak üzere bu ülkeye gitti. Zamanla Almanya’ya giden bütün vatandaşlarımız için kullanılan “Almancı” sözü, yanlış biçimde Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşayan Türklere de yakıştırıldı.
Oysa İsviçre’de yaşayan biri Almancı değildir.
Avusturya’da yaşayan da, Hollanda’da doğan da, Belçika’da büyüyen de Almancı değildir. Almanya’da yaşayanların bile tamamını tek bir kalıba sokarak “Almancı” diye tanımlamak bugün ne kadar doğrudur, o da ayrıca tartışılmalıdır.
Çünkü artık karşımızda birkaç yıllığına çalışmaya gitmiş tek tip bir işçi topluluğu yok.
Aradan altmış yılı aşkın zaman geçti. Birinci kuşağın ardından ikinci, üçüncü, dördüncü, hatta bazı ailelerde beşinci kuşak yetişti. Bu insanlar yaşadıkları ülkelerde doğdu, okula gitti, meslek edindi, şirket kurdu, vergi ödedi, siyasete katıldı ve hayatını orada kurdu.
Peki “gurbetçi” sözü doğru mu?
Gurbet, insanın vatanından ve doğduğu yerden uzakta yaşamasıdır. İlk kuşak için bu kelimenin çok güçlü bir karşılığı vardı. Anadolu’nun bir köyünden veya kasabasından elinde tahta bavuluyla Avrupa’ya çalışmaya giden, ailesini ve memleketini geride bırakan insanlar gerçekten gurbetteydi.
Ancak İsviçre’de, Almanya’da, Avusturya’da veya Hollanda’da doğmuş bir insan için neresi gurbettir?
Doğduğu, büyüdüğü, eğitim aldığı, çalıştığı ve çocuklarını yetiştirdiği ülke mi; yoksa ailesinin yıllar önce ayrıldığı, kendisinin yalnızca tatillerde gördüğü Türkiye mi?
İsviçre’de doğup büyümüş biri olarak ben kimin gurbetçisiyim?
İsviçre benim doğduğum, eğitim aldığım, çalıştığım ve hayatımı kurduğum ülke. Türkiye ise ailemin köklerinin bulunduğu, dilini, kültürünü ve insanlarını sevdiğim ana vatanım.
Bunlardan birini seçmek zorunda değilim.
İnsan aynı anda iki ülkeye, iki kültüre ve iki toplumsal hafızaya bağlı olabilir. İsviçre’yi sevmek Türkiye’den vazgeçmek, Türkiye’ye bağlı olmak da İsviçre’ye yabancı olmak anlamına gelmez.
O hâlde doğru tanımlama nedir?
Tek ve herkesi kapsayan bir cevap yoktur.
Almanya’da yaşayan biri için “Almanya’daki Türk”, İsviçre’de yaşayan biri için “İsviçre’de yaşayan Türk” denilebilir. Vatandaşlığı da dikkate alınacaksa “Türkiye kökenli İsviçreli”, “Türkiye kökenli Alman” veya “çifte vatandaş” ifadeleri kullanılabilir.
Topluluğun tamamından söz ediliyorsa en doğru ve kapsayıcı tanımlar “yurt dışında yaşayan Türkler”, “Avrupa’daki Türk toplumu” veya kısaca “Avrupa Türkleri”dir. Nitekim resmî kurumlar da artık ağırlıklı olarak “yurt dışındaki vatandaşlarımız” ve “yurt dışında yaşayan Türkler” ifadelerini kullanıyor. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığına göre Avrupa’daki Türk toplumu artık “misafir işçi” statüsünden çıkmış, yaşadığı ülkelerin asli unsurlarından biri hâline gelmiştir.
İsimlendirme önemsiz bir ayrıntı değildir.
Çünkü “Almancı” sözü çoğu zaman yalnızca coğrafi bir yanlışlık taşımıyor; beraberinde bazı önyargıları da getiriyor:
“Parası çoktur.”
“Türkiye’yi bilmez.”
“Altındaki arabayla hava atmaya gelmiştir.”
“Bir ay tatil yapıp bize akıl verir.”
Öte yandan Avrupa’da da aynı insanlara zaman zaman “yabancı”, “göçmen” veya “Türk” denilerek yaşadıkları toplumun dışındaymış gibi davranılıyor.
Böylece bu insanlar Türkiye’ye geldiğinde “Almancı”, yaşadıkları ülkeye döndüğünde ise “yabancı” oluyor.
Peki bu insan tam olarak nereye ait?
Asıl sorun da burada başlıyor.
Bir insanın kimliğini yalnızca otomobilinin plakasına, pasaportunun rengine veya ailesinin yıllar önce çıktığı köye bakarak tanımlayamazsınız. Kimlik, tek kelimeye sığmayacak kadar çok katmanlıdır.
Yabancı plakalı her otomobil Almanya’dan gelmediği gibi, Avrupa’da yaşayan her Türk de “Almancı” değildir. Orada doğmuş ve bütün hayatını orada geçirmiş herkesi “gurbetçi” olarak tanımlamak da bugünün gerçeğini tam karşılamaz.
Elbette kendisini “gurbetçi” olarak tanımlayan ve bu kelimeye duygusal bir anlam yükleyen insanlara da saygı duymak gerekir. Mesele bir kelimeyi yasaklamak değil, kimseye istemediği bir kimliği dışarıdan dayatmamaktır.
Artık kelimelerimizi de gerçeklere göre güncellemenin zamanı geldi.
Bizler Almancı değiliz.
Hepimiz aynı anlamda gurbetçi de değiliz.
Bizler Almanya’da, İsviçre’de, Avusturya’da, Fransa’da, Hollanda’da, Belçika’da ve dünyanın daha birçok ülkesinde yaşayan; kökleri Türkiye’ye uzanan milyonlarca insanız.
Bazılarımız Türk vatandaşı, bazılarımız yaşadığımız ülkenin vatandaşı, bazılarımız ise çifte vatandaşız. Aramızda işçiler, işverenler, doktorlar, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler ve sporcular var.
Biz tek tip değiliz.
Bir otomobil plakasından, yaz tatilindeki birkaç haftadan veya yarım asır öncesinden kalmış bir kelimeden ibaret hiç değiliz.
Doğru ifade mi?
En sade şekliyle:
Yurt dışında yaşayan Türkler…
Ya da her insanı kendi gerçeğiyle tanımlamak:
İsviçre’deki Türk, Almanya’daki Türk, Türk kökenli İsviçreli, Türk kökenli Alman veya Avrupa Türkü…
Ama her yabancı plakalı araca bakıp “Almancı geldi” demek artık yalnızca eski bir alışkanlık değil, aynı zamanda yanlış bir tanımlamadır.
Çünkü plaka yabancı olabilir. Ama o aracın içindeki insan, size sandığınızdan çok daha yakındır.

Köşe Yazıları
Nadas Zamanı
Çocuktum. Uçsuz bucaksız tarlaların arasından usul usul ilerliyorduk. Yeşilin binbir tonunun hakim olduğu bir yerde büyüdüğüm için, yol boyunca karşıma çıkan o kahverengi tarlalar çok ilgimi çekmişti. Araba ağır ağır ilerlerken ben de kahvenin farklı tonlarının birbirine karıştığı, yer yer öbek öbek duran toprağa uzun uzun bakmıştım. Sonra çocuk aklımla anneme dönüp, “Bu toprak neden ölmüş?” diye sormuştum. İşte “nadasa bırakmak” sözünü ilk kez o gün öğrendim.
Annem, toprağın yeniden verimlenebilmesi, daha güçlü ve daha bereketli ürün verebilmesi için bazen dinlenmesi gerektiğini anlatmıştı. Toprağın hiçbir şey üretmiyormuş gibi göründüğü o zamanın aslında boşuna geçmediğini; tam tersine, kendini yeniden toparladığı bir dönem olduğunu.
Bu kelimeyi de, doğanın bana o gün öğrettiği bu küçük mucizeyi de çok sevmiştim.
Belki de o günden sonra “nadasa bırakmak” benim için yalnızca toprağa ait bir şey olmadı. Zaman zaman çok zorlandığımda, içimden hiçbir şey yapmak gelmediğinde, kendimi zorlamak yerine ruhumu da nadasa bırakmayı öğrendim. Biraz susmayı, biraz geri çekilmeyi, hiçbir şey üretmeden de var olabilmeyi.
Kafamda, hayata geçirmek istediğim projelerin tohumlarının atılacağı bir yaz planlamıştım. Bodrum’da, balkonumdan görünen palmiye ve hurma ağaçlarına karşı; cırcır böceklerinin eşlik ettiği, kahvenin kokusunun sabahın serinliğine karıştığı sabahlarda bol bol yazıp okuyacağım bir yaz.
Ama olmadı.
Ruhumla bedenim bu kez aynı ritimde ilerlemedi. Başlamam gerektiğini düşündüğüm, hatta uzun zamandır hayalini kurduğum o projeye başlayamadım. Araştırmalarım için yanımda getirdiğim kaynaklar bir köşede öylece kaldı. Mental ve fiziksel olarak oldukça yoğun geçen bir senenin ardından zihnim resmen “pause” tuşuna bastı. Ben de bu kez o sese kulak verdim. Her şeyi biraz ana bıraktım; kendime de hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığım bir alan açtım. Ve bol bol yüzdüğüm, ailemle ve dostlarımla saatlerce konuştuğum, kahkahaların eksik olmadığı, güzel sofralara oturduğum, bol bol dans ettiğim, çokça sevildiğim bir yaz geçirdim. Araya, benim alışık olduğum temponun epey altında birkaç kitap sıkıştırdım elbette. Ama ilk kez belki de bunun hesabını tutmadım.
Dingin, yavaş ve biraz da şifa gibi bir yazdı.
Simi’de Küçük Bir Tesadüf
Bu sakinliğin arasına, her sene yaptığımız gibi küçük bir kaçamak da sıkıştırdık ve yine Yunan adalarından birine geçtik. Bu kez ruh halime de pek uygun düşen, sakinliğime sakinlik katan bir yer seçtim.
Simi’ye ilk kez 19 yıl önce gitmiştim. O küçücük, rengarenk evleriyle aklımın bir köşesinde yer etmiş, yıllar boyunca da güzelliği de dilime pelesenk olmuş bir yerdi bu küçük ada. Bu kez sevdiceğimle yeniden oradaydım. Otelden 5 -6 adımda denize ulaştığımız, sessizliğin ve yavaşlığın tadını çıkardığımız üç dört gün geçirdik.
Bu küçük kaçamak bana yalnızca güzel anılar değil, tatlı bir alışkanlığın da başlangıcını bıraktı. Gittiğim otellerde yapmayı sevdiğim şeylerden biri, kütüphane varsa kitaplara göz atmaktır. Kaldığımız otelde de odamın yolu üzerinde minicik bir kitaplık vardı. Kitaplığı fark eder etmez raflara göz gezdirdim. Derken kitapların arasından Türkçe bir kitap gözüme ilişti. Matt Haig’in Gece Yarısı Treni sanki raftan bana göz kırpıyordu.
Kitabı elime alıp kapağını çevirdiğimde içinde küçük bir not buldum. O birkaç satır nedense günümü öyle güzelleştirdi ki… Hiç tanımadığım birinin, belki de aylar önce bıraktığı minicik bir iz, hiç beklemediğim bir anda bana ulaştı.
Ben de bu küçük zincire bir halka eklemek istedim. Yanımda okuyup bitirdiğim başka bir kitabın içine, onu bulan kişinin yüzünde belki küçücük bir tebessüm oluşturacak bir not yazıp kitaplığa bıraktım. Bir Türk okur denk gelir de iletişime geçmek ister diye Instagram hesabımı da ekledim. Bakarsınız bir gün “direct message” arkadaşı oluveririz.
Benim için yazın en tatlı anılarından biri oldu bu. Hatta şimdiden karar verdim; bundan sonra gittiğim otellerde, uygun bir kitaplık bulursam geride bir kitap ve birkaç satır bırakmak istiyorum. Kim bilir, belki siz de bir gün denemek istersiniz.
Ve Türkiye için hala yazın ortası sayılabilecek bir tarihte, eğitim öğretim hayatı sebebiyle, Zürih’e, ikinci evime dönüş yaptım. Tabii ki böyle güzel bir yazı geride bırakıp dönmek kolay olmadı.Ama döndüğümde fark ettim ki nadasa bıraktığım zihnimde küçük küçük filizler görünmeye başlamış bile.
Aklımın bir köşesinde bekleyen fikirler yeniden ses vermeye, içimde bir şeyler yavaş yavaş kıpırdanmaya başladı. Bu kez acelem yok. Kendime verdiğim bu molanın bana nasıl döneceğini merak ediyorum sadece. Şimdilik biraz akıştayım, biraz da olacakları izliyorum:)



Köşe Yazıları
Köprüden Önce Son Çıkış
Uzun yolları çok seviyorum; tren, araba, otobüs vasıta fark etmeksizin dışarıda kilometreler akıp giderken insan kendi iç dünyasına da sefer yapmaya başlıyor. Geçtiğimiz günlerde arabayla yaptığım bir yolculuk sırasında „Köprüden önce son çıkış“ tabelası ilişti gözüme. Bu tabela ruhumda sayfalar dolusu paragrafa dönüştü.
İnsan hayatı için çok çarpıcı bir cümle: „Köprüden önce son çıkış.“
Köprüye girmeden önceki o son metreler, ruhun en hararetli çatışma alanı gibi. Bir yanda geçmişin ağırlığı, pişmanlıklar, kaçırılmış fırsatlar, zamanında söylenmemiş cümleler, yanlış şeritte heba edilen yıllar… Ve bir aydınlanma: „Buraya kadar yanlış gelmiş olabilirsin.“ O an gözün dikiz aynasına iliştiğinde geride bıraktığın yıllar keşkelerin gölgesinde kalır, kaçırdığın sapakları düşünüp için sızlar.
Köprüden önceki son çıkışı fark etmek ama artık o sapağa giremeyecek kadar hızlanmış olmak… Bazen de direksiyonu kıracak gücü bulamayıp o kaçınılmaz köprüye doğru sürüklenmek. Yol devam eder ve insanı en olgunlaştıran durakla yüzleşirsin: Kabulleniş. Kabulleniş, yenilgi demek değildir; yanlış kararların, hayatın getirdiği tüm virajların yükünü omuzlayıp „Evet, yolum buymuş“ diyebilme olgunluğudur. O tabela bize durmayı değil, olduğumuz haliyle yola devam etmeyi öğretir.
Ve tam o sınır çizgisinde, direksiyonu tutan ellerimizde beliren o son duygu: Cesaret. Çünkü köprüden önceki son çıkışı pas geçtikten sonra seni neyle karşılaşacağını bilmediğin sisli bir karşı yaka bekler… Geri gitme ihtimalin kalmadığında gaza basıp bilinmeyene doğru ilerlemek tam anlamıyla yürek işidir. Pişmanlıklarını heybene koyup kabullenişi yan koltuğuna oturtarak o köprüye sürmek; hayatın tüm belirsizliğine adeta meydan okumak gibidir.
Uzun yolların en güzel yanı sadece varılacak yeri değil, ruhumuzdaki sapakları ve virajları da göstermesi. Bir gün o levha ile göz göze gelirseniz yavaşlayın ve iç sesinizi dinleyin. Geride kalan keşkelerinizi yük değil tecrübe görün, pişmanlıklarınızla helalleşin ve o köprüden karşıya geçecek cesareti göğsünüzde hissedin.
Kim bilir, belki de hayat o son çıkışı kaçırdıktan sonra başlar.
-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi3 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


