Connect with us

Köşe Yazıları

„Ülkemde sığınmacı istemiyorum“ diyenler faşist midir?

yazar

Published

on

Dünyanın artık neredeyse en önemli güncel sorunlarından biri göç ve sığınmacılar. İnsanlar, yaşadıkları ülkelerde güvenli bir şekilde yaşamaktan mahrum bırakılıyor. Her gün bir kadına taciz veya tecavüz ya da gençler arasında kavga haberi okuyoruz. Türkiye’nin en gözde semtlerinden biri olan Yeşilköy sahilinde geçtiğimiz günlerde bir etkinlik düzenlenmiş ve kalabalık olunca o gün sığınmacılar sahile gelmemiş. Türkler, „Uzun zamandan sonra sahilde biz Türkler eğlenebiliyoruz,“ şeklinde paylaşımlar yapmışlar. Ne kadar acı, düşünebiliyor musunuz?

Ülkemde sığınmacı istemiyorum diyenler, sadece tiplerini veya saç şeklini beğenmedikleri için mi bu tarz isyanlarda bulunuyorlar sizce? Avrupa ülkelerinde de isyan eden halkın belirli korkuları ve kaygıları var. Bundan 10 yıl önce Avrupa’nın her ülkesinde kadınlar ve kızlar rahatça akşamları diledikleri yerde yalnız yürüyebiliyordu. Anneler kızları için endişelenmiyordu. Avrupa’nın birçok ülkesinde bahçeler vardır, güzel havalarda insanlar buralarda zaman geçirirdi. Ancak artık ne sahilde, ne göl kenarında, ne de yüzme havuzlarının bahçelerinde insanlar rahat değil.

Geçtiğimiz günlerde Kayseri’deki halkın ayaklanması provokasyon olabilir. Aralarında tahrik edenler de vardır. Ancak bu aslında Türkiye’nin nasıl bir ateşle oynadığını gösteren ve olabilecekleri işaret eden bir fragman.

Bir insan Keyfi ülkesini terkeder mi?

Göçmenler açısından da bakarsak: Bir insan, kendi ya da atalarının ömrünü geçirdiği bir ülkeyi keyfi olarak başka bir ülkeye gitmek için terk eder mi? Mecbur kalmadıkça gitmez. Düşünün, küçücük bir sırt çantanıza diplomanızı, hayatınızın o anından itibaren size lazım olabilecek en önemli belgeleri, bazı değerli eşyalarınızı alıp ülkenizi, atalarınızın yüzyıllarca yaşadığı toprakları terkedip, kucağınıza ya da sırtınıza bir ya da iki bebek veya çocuğunuzu alarak botlarla, dağları dereleri denizleri aşarak bilinmeyen bir yere sığınmak ve yaşam mücadelesi vermek zorunda kalacaksınız. Bunu ancak mecbur olan insanlar yapar. Ülkesinde saldırı, savaş, iç savaş gibi durumlar olanlar için kimsenin lafı yok.

Ancak bir de keyfi macera arayan, ekonomik koşullarını iyileştirmek için başka ülkelere gelen 20-25 yaşında çoğu gençler var. Yanlarında ne kadın ne çocuk. İşte bu gençler gittikleri her yerde kadınlara ve kızlara taciz, tecavüz ve her türlü sarkıntılığı yapıyor. Yerli halkta tecavüz ve taciz vakaları yok mu, elbette var. Ama istatistiklerde suç oranları ne yazık ki şu an her olayın başını çeken hep aynı ülke ve uyruklu kişiler.

Göçmenlere ve sığınmacılara kızmak belki gereksiz. Bunları yönetemeyen, halkla karşı karşıya getiren siyasilerin sorumluluğu. Ancak siyasilerin umursadığı yok. Halkın korkuyla yürüdüğü, geceleri kızının yolunu gözlediği annelerin yaşadıklarını o siyasiler ya da onların hanımları yaşamıyor. Kaos gibi, iyice gettolaşmış ve halkın ne oturmaya, ne dinlenmeye, ne de eğlenmeye gidemediği yerlere o siyasiler veya aileleri çocuklarıyla hiç uğramıyor. Helikopterle, uçakla üstünden geçiyorlar ancak. Ya da çakarlı araçlarla transit geçiyorlar.

Türkiye’de bir gerçek var ki, ne yazık ki sığınmacılar AB’ye karşı para alabilmek için bir koz olarak tutuluyor. Halkın ne yaşadığı, sığınmacıların ülkeye girdikten sonra ne yaşadığı kimsenin umrunda değil. Ne bir entegrasyon, ne eğitim planı ne de program var. Milyonlarca insan gelmiş, girmiş, hepsi bir şehire yerleşmiş hatta bir şehir oluşmuş. Kimsenin umrunda değil. Bayramlarda evlerine gidiyorlar, sonra gelip yeniden yerleştikleri yere. Arada bir Avrupa’ya ’salarız bak ha‘ gözdağı veriliyor sonra herkes işine dönüyor. Bugün il il sorun, hangi ilde kaç sığınmacı var diye, bir istatistik bile yoktur.

Halka bir de söylenen yalanlar var. Oysa bir tanı koyup, „bizim sığınmacı sorunumuz var“ denilmeli. Bu da denilmiyor. İsyan eden halka inat, „gerekirse yine alırız, gerekirse milyonlarca insanı yine ülkemize alırızü bu kadar milyar harcadık bu kadar milyar daha harcarız“ deniliyor.

Bir de kukla halk var. Oy verdikleri siyasiler sığınmacıları savunduğu sürece, onlar da aynı papağan gibi sosyal medyada bu siyasilerin savunuculuğunu yapıyor. Sığınmacılardan rahatsız olsalar bile yukarıdaki abileri ne söylerse onu tekrar ediyorlar. Ne zaman yukarıdakiler ağız değiştirirse, bunlar da anında ağız değiştiriyor. Hayatları boyunca kendi fikirleri olmamış kişiler. Trollerden bahsetmiyorum bile. Bunlar maaşlarını aldığı sürece ‚ülkede sığınmacı sorunu yok‘ diyorlar.

Bu Misafirlik Çok Uzadı

Türkiye’nin birçok şehri artık eski Türkiye gibi değil. Sokaklarda dolaşırken Türkleri görmek zorlaştı. Bu durum, yazıyı okuyan herkesin kolaylıkla sayabileceği onlarca şehirde geçerlidir.

Ülkemde sığınmacı istemiyorum diyenler artık „bu misafirlik uzun sürdü“ demek istiyor. Evime aldığım misafir aylarca kalacak, sonra ben ve çocuklarım evimizde huzursuz yaşayacağız, sonra sesimizi çıkarınca dayak yiyeceğiz. Bir şey dersek faşist olacağız, öyle mi? Geçin bunları.

Ülkeye 10-15 milyon sığınmacı gelmiş, ancak siyasiler „Efendim, 3 milyon yok, hepsi 5 milyon“ diyerek halkı kandırıyor. Bazen göstermelik yanına birkaç kameraman alıyorlar, ‚bakın gönderdik, gönderiyoruz‘ algısı vermek için. Şu an durum ap açık ülkenin demografik yapısını bozmak. Neyin projesiyse adını öyle koyabiliriz. Bir yerler bombalanıyor, o ülkenin içi boşaltılıyor, sonra insanlar başka bir ülkeye yönlendiriliyor. Avrupa için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Aynı tehlike Avrupa için de geçerli. Artık kadınlar ve kızlar yalnız dolaşamıyor. Türkiye’de sahillere gidemiyorlar. Ama alttan alıyorlar. Seslerini çıkarmıyorlar, ortam gerilmesin diye.

Aç, evi yurdu yıkılmış kocası savaşta ölmüş kadın, yetim çocuk, kimsesiz ve yaşlı bu insanlara kimsenin söyleyecek sözü yok. Ama iş öyle çığrından çıktı ki, artık kontrolden çıktı. Bu şekilde giderse Kayseri’deki fragmanın daha büyüğü başka şehirlerde de yaşanabilir.

“Sen göçmensin sığınmacıları niye eleştiriyorsun? ‚

Bir de şöyle bir kafa var: „Sen göçmensin, sen niye sığınmacılara karşı çıkıyorsun?“ Bu nasıl bir düşünce? Cahilce zihniyete laf anlatmaktan insan o kadar yoruluyor ki. Ben göçmen kökenliyim diye diğer göçmen kökenlilerin her yaptığı saygısızlığı hoş görmeli, susmalı mıyım? Ben Türküm diye Türklerin işlediği her türlü suça göz mü yummalıyım? Kürdüm diye Kürt kökenlilerin topluma verdiği her türlü zararı dile getirmemeli miyim? Müslümanım diye Müslümanların Müslümana yakışmayan türdeki olaylara karşı sessiz mi kalmalıyım? İsviçreliyim diye İsviçrelilerin her türlü aşırılığını mı hoş görmeliyim? Yabancıyım diye yabancıları kollamalı mıyım? Peki bunların yaptıklarının ilk zararını kim çekiyor, ilk hedef kim oluyor? Bir Müslüman olumsuz bir olaya karıştığında bütün Müslümanlar hedef oluyor. Türk pasaportlu birinin yaptığı bir olay manşet olunca tüm Türkler genelleme yapılıyor. Yabancı biri manşet olunca yine aynı şey yaşanıyor. Bu nasıl bir mantık? Eğer elma ile armudu ayırt edemiyorsan bu yazıyı okuma, sana da laf anlatacağız diye bizi uğraştırma. Türkiye’de de Avrupa’da da yabancı olduğu ülkede misafirliğini bilmeli. Ev sahibi de ev sahibine yakışanı yapmalı.

Demokratik haklar çerçevesinde tepki koymak, sokak protestoları dahil insanların memnuniyetsizliğini dile getirmesi çok doğal. Ancak hangi ülkede olursa olsun, bir konuda halk bir kitleye ceza vermeye kalkışmamalı. Kayseri’de yaşanan son olaylarda olduğu gibi, her önüne geleni yakıp yıkmamalı. Şiddet ve saldırı asla meşrulaştırılmamalı, gerekçesi ne olursa olsun. Devletin ve yetkililerin yapacağını halk yapmamalı.

Belki bu haber de ilgini çekebilir: „KÖŞE YAZILARI: ‚Korkuyoruz“ link

#KadınHakları #GüvenlikEndişesi #ÖzgürYaşam #KadınlarKorkuyor #SığınmacıSorunu #ToplumsalGüvenlik #KadınGüvenliği #İnsancaYaşamak #AvrupaKültürü #KadınCinayetleri #TecavüzHaberleri #avusturya #isviçre #almanya #avrupa #asyl #sığınmacılar

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

İLHAM VEREN HİKAYELER:

yazar

Published

on

Deniz Yüce Başarır

İlham veren kişilerle yaptığım röportajlarda bugünkü konuğum

sanatın her daim içinde olan, çok yönlü kişiliği ve yetenekleriyle bana ilham veren bir isim,  Deniz Yüce Başarır.

İstanbul’da doğan Başarır, Özel İstanbul Alman Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümünü bitirdi. Öğrencilik yıllarından başlayarak seslendirme ve seslendirme çevirileri yaptı. TRT 2’de yayımlanan “Okudukça” programına metin yazarlığı ve dış ses seslendirmesiyle başlayan televizyonculuk hayatını, Show TV’de yarışma koordinatörlüğü ve CNN TÜRK’te yayımlanan “Kitapça” adlı programın yapımcılığı ve sunuculuğuyla sürdürdü. Çeşitli belgeseller için metinler yazdı, reklam yazarlığı yaptı. 2002 yılında Editör olarak girdiği Doğan Kitap’tan 2016 yılında Yayın Direktörü olarak ayrıldı. 2016 Haziranı’nda Hep Kitap adlı yayınevinin kurucuları arasında yer aldı. İlk kitabı “Perde Kapanmasa Görecektiniz”  2021’de yayımlandı. Ayrıca çeşitli tiyatro oyun çevirilerine imza attı. Kitap da seslendiren Başarır, Storytel’de birçok kitabın sesi olarak ve “Ben Okurum” adlı podcast’iyle dinleyicilerle buluşuyor.

Merhaba Deniz Hanım, hoşgeldiniz. Sizin oldukça zengin bir  öz geçmişiniz, çok yönlü bir kişiliğiniz var. Hangisinden başlasak bilemiyorum; seslendirme sanatçısınız, çevirmensiniz, podcast yapıyorsunuz, yayımcısınız. Ancak artık yayımcılıkla direkt ilginiz yok, değil mi?

Yapmıyorum. Hayır, ben de sizin kurumsal hayatı bırakmanız gibi çok memnunum bıraktığım için (gülüyor). 2016’da Doğan Kitap‘tan ayrıldım ben. Doğan Kitap’ın Yayın Direktörü‘ydüm. Oradaki zamanımı tamamladığımı düşündüm. Nasıl söyleyeyim, potansiyelimin yeterince değerlendirilmediğini düşündüm, yıllardır oradaydım zaten.  Ve bakalım ne yaparım diyerek ayrıldım. Şu anda çok memnunum ve yayımcılığın şu döneminde de yeniden yayımcılığa dönmek gibi bir şey hiç aklımdan geçmiyor açıkçası.

O kadar çok alanda aktif ve başarılısınız ki, yayımcılığı aramamanızı anlayabiliyorum. Bu arada seslendirmeye başladığınızda 19 yaşındaymışsınız. Birkaç röportajınızı okudum. Babanız Kâmran Yüce’nin etkisi oldu sanırım bu konuda. Hikayenizi sizden dinleyelim mi?

Tabii ki. Babam, ben 19 yaşındayken, Boğaziçi Üniversitesi’ne girdiğim yıl vefat etti. Bir trafik kazasında kaybettik onu. Her zaman seslendirme konusunda bana “Gel bak bir dene, bence yeteneklisin” derdi. Daha ilkokul birinci sınıftan itibaren şiir okumalarında beni düzelterek, şu tonlama şöyle yapılır, bu böyle yapılır şeklinde beni yönlendirdi. Ben aslında 6 yaşımdan 19 yaşıma kadar bu anlamda bir eğitim aldım.

Çok kıymetli bu anlattığınız.

Evet, doğru. 19 yaşında onu kaybedince TRT Seslendirme Yönetmenleri “Baban çok isterdi senin seslendirme yapmanı. Gel bir dene” dediler. Ben önce tabii ki çekindim. Çünkü bu işi daha önce hiç yapmamışım. Üniversiteye yeni girmişim, bir de babam ölmüş. Fakat, gittim. Ve gidiş o gidiş. Sonuçta yavaş yavaş, küçük, “rabarba” denilen kalabalıklara giriyorsunuz. Sonra bir cümle veriyorlar. Çok kısa sürede bana genç kız rolleri verildi. Özellikle hızlı konuşan genç kızlara çok uygun olduğumu düşündüler. Zaman içinde başrollere çıktım, bir sürü dizide ve filmde seslendirme yaptım. Seslendirme böyle başladı. TRT koridorlarında sıramızı beklerdik. Bir yandan da TRT 2’nin programları yapılıyor. Orada bir sürü insanla tanıştım. Mesela o zamanlar Can Kozanoğlu’nun sunduğu, Sevinç Yeşiltaş’ın yapımcılığını üstlendiği yine kitaplarla ilgili “Okudukça” adlı bir program vardı TRT 2’de. Onun, önce dış seslerini okumaya, sonra metinlerini yazmaya başladım. Öyle öyle de televizyonculuğa doğru ilerledim. Önce özel televizyonlar geldi, Show TV’de yarışma koordinatörlüğü yaptım bir dönem. Sonra oradan ayrıldım, belgeseller yaptım. Sonra tekrar CNN Türk’e girdim, orada “Kitapça” adlı programı hem hazırladım, hem de sundum. Eşim Başar Başarır’la da orada tanıştım ve onunla evlenince oradan ayrıldım. Daha sonra da yayımcılık ve Doğan Kitap macerası başladı diyebilirim.

Ne kadar zengin geçmişiniz var. Ben seslendirmeyi sordum, altından neler çıktı!

Hepsi birbirine bağlı olduğu için, ben artık alıştım. Böyle hepsini birbirine bağlı bir şekilde anlatıyorum (gülüyor).

Ama hepsi de birbirini zenginleştiriyor gerçekten. Podcast’inizin fragmanında da diyorsunuz ya, “Okurum, her açıdan okurum” İlk duyduğumda dedim ki, “Evet, gerçekten her açıdan okur Deniz Hanım”. Okudukça programından bahsettiniz; kaç yaşındaydınız o zaman?

Gençtim tabii. 19-20’de seslendirmeye başladığıma göre, herhalde 23-24’ten itibaren dış seslerini seslendirmeye başladım. 27-28’lerde metinlerini de yazıyordum.

Peki, iyi bildiğimiz karakterleri de seslendirdiniz diye düşünüyorum. İlk olarak, aklınıza gelen hangi karakter var?

Herhalde ilk olarak “Şöhret” (Fame) dizisindeki Doris vardı, en bilinenlerden, herkesin hatırlama ihtimali olan odur. İstanbul Televizyonu’nun seslendirdiği projelerde hep genç bir kadro vardı. Ben de oradaki kıvırcık saçlı oyuncu olan Doris’i seslendirirdim. Hem çok severek seslendirdiğim, hem ekip olarak çok eğlenceli bulduğum tatlı bir diziydi.

Şahane. Bir anlamda yazmaya da girmişsiniz orada metin yazarlığıyla anladığım kadarıyla. Simdi aslında benim çok merak ettiğim bir başka alan da yazmak. Hem çok iyi bir okursunuz hem de bu kadar zengin bir geçmiş olunca insanın aklına “Peki yazıyor mu?” demek geliyor. Sizin basılmış bir kitabınız da var: “Perde Kapanmasa Görecektiniz”. Biraz ondan bahsedelim mi?

Okumaya olduğu kadar yazmaya da her zaman ilgim vardı aslına bakarsanız. Ama yazar olacağım gibi bir iddiam da hiçbir zaman olmadı. Yazmayla ilişkim öyle bir şey değildi. Ben galiba hep, amaca yönelik yazma konusunda yetenekli olduğumu düşünmüşümdür. Hani bir kurgu yaratayım, kurgunun matematiğine hakim olayım, oradan hayal gücümle başka bir şey yaratayım gibi bir durum değil. Ama şimdi, instagram paylaşımlarımı zaman zaman küçük hikaye gibi yazdığımda, herkes yine kitap yazsana diyor. Tek kitabım, aslında tam pandemi döneminde yazdığım, o da tamamen bir tesadüf aslına bakarsanız. Babam Kâmran Yüce kent oyuncularının kurucularındandı. Kent oyuncularının Harbiye’deki binası Kenter Tiyatrosu İstanbul Belediyesi tarafından satın alındı, orayı tiyatro olarak kullanacaklardı. Ama bu bir türlü gerçekleşemedi. Ve haberler “Yıldız Kenter’in tiyatrosunu belediye satın aldı” şeklinde çıktı. Orası sadece Yıldız Kenter’in tiyatrosu değildi. Yani Yıldız Hanım oranın lideriydi, itici gücüydü ama orası bir sürü insanın emeği olan bir tiyatroydu, bir anonim şirketti ve kurucuları arasında babam da vardı. Ayrıca sadece babam için değil, Müşfik Kenter, Şükran Güngör gibi oranın temel taşları olan insanlar da yok sayıldı haberlerde. Dedim ki, ben bu hikayeyi anlatmalıyım. Tabii, müthiş bir de arşiv çalışması gerekiyordu. Kenter Tiyatrosu‘nun arşivi bizim evdedir. Çünkü babam o tiyatronun sadece oyuncusu değildi; basınla ilişkilerini yürütürdü, dergisini çıkarırdı. Aslında her şeyi yapan, içeride de çalışan kişiydi. Ama yine de o arşivi taramak, her şeyi düzenlemek lazım. Bu fikir gelince hemen eşim Başar’a gittim, o müthiş arşivcidir. Dedim ki “Ben kitap yazacağım, sen de arşiv için bana yardım eder misin?”Adamcağız yeni uyanmış. Baktı, baktı ve “Ederim” dedi! Ve böylece, İstanbul Belediyesi yayınlarına fikri götürdük. Onlar da çok hoş karşıladılar. Bayağı sıkı bir çalışmayla, bir buçuk yıl içinde 2021’de çıktı kitap.

O zaman siz pandemiyi çok verimli geçirmişsiniz.

Evet, yukarıda ben kitap yazarken, aşağıda da Başar kitap yazıyordu. Pandemide biz bayağı aktiftik, ikimiz de birer kitap çıkardık.

Harika bir fikir gelmiş aklınıza ve çok da güzel şekilde gerçekleştirmişsiniz. Perde Kapanmasa Görecektinizi’i okumak almak isteyenler nereden temin edebilirler?

Şu anda en kolay İstanbul Kitapçısı‘nın online sitesinden temin edilebilir. Her yerde dağıtıldı başlangıçta. Ama şimdi, tabii ki belediye ile ilgili işler sorun olunca o yayınevi de sorunlu oldu.

Peki, herkes size soruyordur. Ben de soracağım; başka kitap yazma fikriniz, hayaliniz var mı?

Hayalim yok. Yine böyle fikir gelirse yazarım. Benim bir kitap yazacağım gibi bir hedefim olmadı, içimden geldi ve yazdım. Gene olursa gene yazarım tabii. Mesela çocuk kitapları yayımcısı arkadaşlarım ısrarla yazsana dediler. Bir düşündüm, bir hikaye de buldum ama sonra öyle o kadar heyecanlanmadığımı farkettim. Evet, heyecanlanmadan bir iş yapamıyorum.

Aslında siz hikaye anlatıcısısınız bir yandan. Okuduğunuz kitapları çok güzel anlatıyorsunuz. Konuklarınızla çok keyifli sohbet ediyorsunuz. Kendinizi de güzel anlatıyorsunuz. Başta dedim ya, fragmanınızdaki o bölüm bile öyle başlıyor, insanın kendini ifade etmesiyle. Peki, seslendirme konusuna dönecek olursak, size seslendirme sanatçısı mı demeliyim, doğru ifade hangisi Deniz Hanım?

Seslendirme sanatçısı çok yerleşmiş bir deyim ama aynı zamanda seslendirme oyuncusu da diyorlar ve şimdi onu yerleştirmeye çalışıyorlar. Ben seslendirme sanatçıları günlerinden kalmayım, o bana güzel geliyor. Seslendirme sanatçısı herkese denir mi? Bana mesela, nasıl seslendirme sanatçısı olunur diye o kadar çok soru geliyor ki. Ben 60 yaşındayım, bu işi 40 yıldır yapıyorum. Benim avantajım özellikle sesli kitap konusunda oldu. Sanırım sadece seslendirme yapmıyorum. Çok kitap okuyan bir insan olduğum için kitapları hem anlayıp hem anlatmak için okuyorum. Her bir kelimenin tonlamasının nerede olduğunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Metnin içine girmek, metnin önüne geçmemek önemli. Biraz önce söylediğiniz o hikaye anlatıcılığı biraz burada da var aslında. Metni anlatan, aktaran kişiyim ben. Ne kendi üstün yeteneklerimi ispatlamak için, ne de öne çıkmak için yapıyorum bu işi. Dolayısıyla çok keyif alıyorum. Zaten kitap okumayı çok seviyorum. O kitabı birilerine aktarmaktan da ayrı bir keyif alıyorum. Kendimi tatmin edecek kadar iyi olursa da mutlu oluyorum açıkçası.

Çok hoş. Ben de son derece amatör bir şekilde kitap seslendirmesi yapıyorum. GETEM’i bilirsiniz, görme engelliler için dijital kütüphane. Onlar için -bir süredir ara vermekle birlikte- birkaç yıldır okuma yapıyorum. Fakat bu kısıtlı tecrübemde bile gördüm ki, gerçekten hiç kolay bir iş değil. Doğru nefes çok önemli, mesela ben bazen nefessiz kaldığımı fark ediyorum.

Evet, tabii. Onlar hep işte eğitim ve tecrübe ile ilgili.

Evet, evet, bu nedenle çok tebrik ediyorum sizi. Ses tonunun da önemli olduğunu düşünüyorum. Mesela sizin sesiniz çok canlı. Bence seslendirmeye gerçekten çok yakışıyor.

Teşekkür ederim.

Seslendirme yapmak metni okuma biçiminizi de bir şekilde değiştiriyor mu diye sormak isterim. Siz biraz bahsettiniz aslında.

Aslında galiba tam tersi. Seslendirmemi, kitaplara ve metinlere bakışım değiştiriyor olabilir. Ben önüme gelen metni öylesine ezbere okumaktan yana değilim. Yazarın orada ne demek istediğini geçirmek isterim. Metinlere zaten analitik bakmaya alışmış bir gözüm olduğu için bu, seslendirmeye de yansıyor olabilir belki.

Peki, kitap dinlemek mi, okumak mı? Artık elimizin altında Storytel gibi kanallar da var. Dinlemek, kitap okumanın verdiği keyfi verir mi? Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

Genellikle evdeysem elime alıp okumayı tercih ediyorum. Ama yürüyüşlerde, araba kullanırken hep sesli kitap dinliyorum. Artık neredeyse hiç müzik dinlemiyorum galiba! Ama oturup bir kitap okuyorsam, onu elimde okumayı tercih ederim. E-kitap da değil, elimde basılı kitap olmasını daha çok seviyorum. İş için, örneğin i-pad’den çok metin okumuşluğum var, bunu yayımcılık dönemimde çok yaptım. Ama şimdi keyfim için veya iş için olsun, genellikle elimde okuyorum.

Evet, tamamen katılıyorum size. Ancak “Ben konsantre olamıyorum, dikkatim dağılıyor” diyen de çok. Başlarda ben de öyleydim ama insanın kendini bu konuda geliştirebildiğini gördüm. Zaman içinde dikkati sağlıyorsunuz, odaklanmayı da öğreniyorsunuz. Aslında ön yargı yapmadan biraz üzerinde çalışmak gerekiyor diye düşünüyorum. Seslendiren de çok önemli tabii.

Evet, sizin seslendireni kendinize yakın bulmanız ve seslendirmenin de diksiyonunun iyi olması, akıcı olması önemli. Ama araştırmalar artık okumakla dinlemenin aslında çok da birbirinden farklı olmadığını gösteriyorlar, dolayısıyla o okumak daha iyi, dinlemek öyle değil savları da çürüyor gitgide. Ama dediğiniz çok doğru. Benim psikoloji bölümünden bir okul arkadaşım çocuk kitapları yazarıdır. “Ben hiç dinleyemiyorum” diyordu bundan 4,5 yıl önce. Zaman içinde ben ona bir kitap önerdiğimde, sesli kitabı var mı diye sormaya başladı. Çünkü dediğiniz gibi bir alışma meselesi bu. Konsantrasyon da öyle. Tabii dinleme zamanlaması kişiden kişiye değişir. Mesela ben denedim, yemek yaparken dinleyemiyorum. Aklım yaptığım işe kayıyor ama daha tek düzey işlerde-yürümek, araba kullanmak ve ütü gibi-rahat dinliyorum. Ama mesela metroda dinleyemiyorum, kitap okuyorum. Yani herkesin kendine göre değişik zamanlaması ve seçimi var. Ama okumakla dinlemek çok da farklı değil bence.

Evet, bu araştırmalardan bahsetmeniz de çok güzel oldu. Çünkü zaten okuma oranı düşüyor gençlerde, en azından okuyamayanlar dinlemeyi seçebilirler.

Ne kadar dinliyorlar, ondan emin değilim ama inşallah (gülüyor).

En çok kısa metinler, kısa videolar dinleniyor. Ama bizler gibi okumayı sevenler için ben şöyle bakıyorum; ortalama ömrümüz zaten ne kadar ki, çok istesek de kaç kitap okuyabiliriz! Sonra yaşlandıkça gözlerin bozulması gerçeği de var. Ben okurken günü ikiye bölüyorum; gözlerimi kullanarak okuduğum kitaplar ve bir iş yaparken dinlediğim, bana eşlik eden kitaplar.

Tabii, dinlemek ulaşabildiğiniz kitabın sayısını kesinlikle arttırıyor.

Kesinlikle, o nedenle sizler gibi seslendirme sanatçılarına da buradan teşekkürler tekrardan. Bence çok önemli bir iş yapıyorsunuz.

Sağolun, sağolun.

Biraz da okuma konusuna ve podcast’e girelim mi? Podcast’inizi takip ediyorum. Aslında iki podcast’iniz var, bir tanesi pandemide başlattığınız, Ben Okurum. O herhalde 100. bölümlerde değil mi?

138’inci bölümle 7’nci sezonu bitirdik.

Oo, harikasınız. Bir röportajınızda- galiba 100’üncü yıl için Başar Bey’le yaptığınızdı- bir soru gelmişti size hatırlıyorum: “Başta hayal etmiş miydiniz böyle olacağını?” şeklinde. Siz de evet demiştiniz. Biraz bu hayal kısmından bahseder misiniz? Ne yaparsak yapalım büyük hayaller kurmak çok değerli, öyle değil mi?

Evet. Bu podcast meselesi Türkiye’de yavaş yavaş yaygınlaşmaya başladığı zamanlarda biz Başar’la birlikte, Can‘la (Kozanoğlu) Mirgün’ün (Cabas) ilk sayfasına katılmıştık. Onlar Storytel’in ilk sponsorluk yaptığı isimlerdi. Sonra Nilay (Örnek) “Nasıl Olunur”u yapmaya başladı. Tabi başka podcaster arkadaşlar da var ama benim o dönemde de sürekli takip edebildiklerim yine bunlardı. Storytel’in Türkiye müdürü Berk’le ben bu konuda ne yapabilirim diye sohbet ederken benim, İstanbul’la ilgili bir şey yapma fikrimden Berk çok emin olamadı. Sonra Başar’a anlattığımda o da “Haklıymış, sen kitaplarla ilgili bir şey yapmalısın. Kendi yeteneklerinin hepsini bir araya getiren bir şey olmalı bence. Hani başka kimsenin o kadar şeyi bir arada yapamayacağı bir şey” dedi. Ben de düşündüm ve parçalı bir şey yapmaya karar verdim. Hem seslendirme tarafımı kullanarak kitaplardan bölümler okuyayım, hem de insanlarla söyleyişi yapmayı sevdiğim için bir kitap üzerine söyleşi yapayım dedim. Kendi kitapları olmasın ama. Çünkü bir tanıtıma doğru kaysın da istemiyordum. Onu, Kitapça’da yaptım yıllarca. O zaman onların yazmadığı, sevdikleri ya da benim önerdiğim kitaplar hakkında konuşalım dedim. Araştırmayı ve yazmayı da sevdiğim için alıntılarla, parçalı bir format çıktı ortaya. Bunun bir de adı var; “Narrative Podcast” deniyor. Bu format biraz önce söylediğiniz hikaye anlatıcılığına da giriyor aslında. Topluca o kitabı çeşitli yönleriyle anlatan, hem biriyle karşılıklı konuşulan, hem de aynı zamanda benim kendi perspektifimi de işin içine koyan bir format oluşturduk. İsmi ne olsun derken “ Ben Okurum” olsun dedim. Her iki tarafa birden gidiyor, hem ben kendim “okur”um, hem bunu dinleyecekler “okur”.

Tam da öyle algılıyoruz dinlerken; hem biz, hem siz.

Evet, aynen öyle. Ben podcast’i, podcast işini çok seviyorum. Ben Okurum’u da ayrıca çok seviyorum tabii.

Podcast’leri görsel olarak da video şeklinde yayınlama konusunda siz ne düşünüyorsunuz?

Elim Kalem de Tutar Kadeh de’nin 2’nci sezonunda öyle yaptık. Ayfer (Tunç), Mine (Söğüt), Aylin Balboa, Gaye Boralıoğlu ve Sibel (K.Türker) ile o dokuz bölümü görüntülü yaptık. Aynı zamanda benim Youtube kanalımda da var.

Peki Elim Kalem de Tutar Kadeh de devam edecek mi bundan sonra?

O proje durdu çünkü sponsoru Mey Diageo idi. Mey Diageo genel müdürü değişti. Onlar Sibel Can’a sponsor olmayı tercih ediyorlar (gülüyor). Mey Diageo eski Ceo’su Levent Bey çok vizyon sahibi bir insandı. Ve Elim Kalem de Tutar Kadeh de gerçekten Levent Bey’in sayesinde çıkmış bir projedir.

Ben Okurum devam ama, değil mi? Onunla ilgili bir sayı yok kafanızda sanırım.

Yok, hayır. Ben Okurum’u Storytel sponsorluğunda yapıyorum. Ömrümün sonuna kadar, Storytel durdukça ve destek oldukça da yaparım. Hani çok sıkılır mıyım bilmiyorum ama sıkılınacak bir proje değil. Yazları ara veriyorum çünkü çok yoğun. Bakmayın şimdi orada bir saat, bir buçuk saat içinde tüketilen şeyin aslında arkasında çok büyük bir emek var. Bu tarz narrative yaptığınız zaman, iki kişinin sohbet ettiği formata kıyasla çok daha emek ve araştırma istiyor. Örneğin eski bir kitap olsun; Uğultulu Tepeler diyelim. Zamanında okumuşum ama tabii ki tekrar okuyorum. Ayrıca Uğultulu Tepeler‘le ilgili ne olabilir, Bronte’nin hayatı, işte o bölge burası, şurası şeklinde araştırma yapıyorum. İşin içine o bilgiler de girdiği için bir kitap için bazen beş kitap okumuş gibi oluyorum. Ama çok keyif alarak yapıyorum. Yazın ara verirsem ancak şarj oluyorum. Temmuz’dan Eylül ortasına kadar iki, iki buçuk aylık bir “es” veriyorum.

Enerjiniz hiç bitmesin. Biz okurlar sizi dinlemekten çok memnunuz. Bu arada kitapların hızına yetişmek de kolay değil. Sürekli yeni kitaplar çıkıyor. Ben Okurum gibi programları dinleyebilme olanağımızın olması çok güzel. Size kitap kulüpleri hakkındakı düşüncenizi de sormak isterim. Ben mesela başlarda biraz önyargılıyken, içine girdikten sonra kitap kulüplerinin beni inanılmaz zenginleştirdiğimi farkettim. Sizin de ne düşündüğünüzü duymak isterim. Hiç katıldınız mı mesela bir kulübe?

Evet, evet, bir ara “gather-in” diye bir platform vardı Mehmet Ali Alabora’nın yaptığı. Orada bir dönem yaptım kitap kulübü de. Ancak sonra devam etmedim, çünkü ben yaptığım işi biraz fazla ciddiye alarak yapıyorum. Ve artık 60 yaşındayım. Kendime de vakit ayırabilmek istiyorum. Dolayısıyla Ben Okurum zaten bir yoğunluk yaratıyor. Seslendirmeler de var zaten. Çok da dağılmak istemiyorum. Çok çeşitli platformlar açıldı bu alanda ve sağolsunlar hep gel kitap kulübü yap diyorlar ama ben kitap kulübüne kendim moderatör olma konusunda mesafeliyim. Zevk almadım değil, aldım ama mesela akşam toplanılıyor. Ayda bir gecenizi ona vereceksiniz, bazen o 2-3 gece de olabilir. Mesela Eylül’ünkiler (Görmüş) 4 geceye çıkabiliyor. Biraz da gençlere göre gibi de geliyor. Sonuç olarak kitap kulüplerinin hem yayıncılık sektörü, hem de okur için faydalı olduğunu düşünüyorum. Kitap kulüplerindeki tartışmaların normal, uygar bir düzeyde kitap üzerinden süren tartışmalar olması bile Türk toplumu için faydalıdır bence.

Yapay zeka (YZ) günümüzde malum, pek çok mesleği tehdit eder durumda. Siz konuşurken sizin mesleğinizi tehdit etmez diye düşündüm ama sizin öngörünüz nedir bu konuda?

Seslendirmeyi edecektir. Mesela yurtdışında da Storytel’de de YZ seslendirmeleri var İngilizce olarak, Türkçe var mı bilmiyorum. Seslendirmeyi edecektir. Storytel’deki arkadaşlarım beni “Deniz Hanım sizi etmez” diye kandırıyorlar ama (gülüyor) bence hepimizi tehdit eder. Yani hepimizi ilgilendiriyor ama gençler için zor bu iş. Ben bu işlerin kaymağını yedim diyeyim. Maddi olarak değil de, tatmin duygusu olarak, yaptığım işler olarak. Yoksa bu işler öyle insana deli gibi para da kazandırmıyor, biz o kaymağı yiyen insanlar değiliz (gülüyor). Ama tatmin duygusu olarak tüm yaptığım işlerin kaymağını yedim ama bundan sonra değişecek. Aynı zevki verir mi? Bizim seslendirmelerimiz YZ’nın eline geçtiği müddetçe-ki geçiyor, o da kendini geliştirecek, düzeltecek. Dolayısıyla bence bu tip işler için de kesinlikle tehlike olacak elbette. Yapacak bir şey yok, zaman değişecek. Siz de zamanın içinden kendinizin artılarını toplaya toplaya yeni bir şeyler bulacaksınız. Hayat böyle bir şey çünkü.

Evet, hepimiz için. Ben aslında Podcast’leriniz için söylemiştim tehdit olmaz diye.

Podcast’ler için olmaz herhalde, evet.

Zaten sizin ömür boyu devam etmek istediğiniz alan podcast ve Ben Okurum, değil mi?

Seslendirmeye de devam etmek isterim elbette, sesim yaşlanırsa onu bilmiyorum tabii. Artık altmışta yaşlanmadı, inşallah yaşlanmaz (gülüyor).

Bazı sesler galiba hiç yaşlanmıyor. Sizin sesiniz böyle bence. Aktif, dinamik ve canlı.

İnşallah, nefesimiz yettikçe.

Kitaplara baktığımızda sizinle ortak sevdiğimiz bir kitap var. Sanırım Ben Okur’un ilk kitaplarından biriydi sizin için. Peter Wohlleben‘dan Ağaçların Gizli Yaşamı bahsettiğim kitap.

Ah evet, 4’üncü ya da 5’inci bölümdü galiba.

Bir diğer ilk kitaplardan biri de Muriel Barbery‘nin Kirpinin Zarafeti romanı, doğru mu?

Evet, doğru. Onu Nermin Yıldırım ile konuşmuştuk.

Benim de iki yıl önce İsviçre Türk Edebiyat Kulübü‘ne önerdiğim, en sevdiğim kitaplardan biridir. Buradan güzel kulübümüzü de anmış olayım.

Çok güzel kitaptır.

Size hep soruluyordur ama yapacak bir şey yok, ben yine soracağım. Favori yazar ve favori kitaplarınız hangileri acaba?

Aa, evet. Ben de hep aynı şeyleri söylüyor olabilirim (gülüyor)

Olsun. Bizim şu anda röportajımızı okuyacaklar belki ilk kez duyacaklar. Özellikle İsviçre’deki gençleri çok önemsiyorum Deniz Hanım. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü’müzün kurucularından değilim ama kurucusu Dilek Evran’ı ve tüm yönetim ekibimizi çok takdir ediyorum çünkü kulübün misyonlarından biri de İsviçre’de yaşayan Türk gençlerini Türkçe kitap okumaya teşvik etmek. Bu açıdan sosyal medyada yaptığımız her paylaşım etkili. Bizim bu röportajımızın da umarım onlara bir katkısı olur. Mesela gençlere, 20 yaşındaki bir okura, ilk önereceğiniz 3 kitap diyelim mi? Bir de orta yaşlara, bizlere önereceğiniz ilk 3 kitap ne olurdu?

Hem bizlere, hem gençlere her zaman her yerde önerdiğim Hermann Hesse’nin Narziss ve Goldmund’unu buradan da önermek isterim. Bence hayat yolculuğunda aslında ne kadar değişirsek değişelim bazı ilişkilerin temel ilişkiler olduğunu ve kişilik farklılıklarının da aslında dostlukta negatif değil, pozitif olabileceğini gençlere de gösterebilecek bir eser olduğunu düşünüyorum.

Gençler dediğimiz zaman ben Paul Auster’ı tanısınlar isterim. Mesela Yaşar Kemal’den İnce Memed’i okusunlar isterim. Çünkü gençlerin yabancı edebiyata ilgisi daha yüksek. Sonuç olarak, yabancı dünya, Avrupa, Amerika bizim edebiyatımıza ağır basıyor, daha dolaşımda görülüyor gençler açısından şu anda. Ama en azından bazı yazarları kaçırmamaları gerektiğini düşünüyorum. Yaşar Kemal de bunlardan biri. Daha genç, daha dinamik yazarlar var dünya edebiyatından da. Belki onları da tanımak onlar için iyi olabilir. Mesela Agota Kristof hoşlarına gidebilir diye düşünüyorum. İtalyan yazar Veronica Raimo‘nun geçenlerde Türkçe’de yayınlanan ikinci kitabı Beni Yazma’yı okudum. İlk kitabı ise Yalan Dolan. Tam da gençlerin rahat rahat okuyabileceği ve kendilerine ait bir şeyler bulabileceği yazarlardan olduğunu düşünüyorum.

Bizim yaşlarımız meselesine gelecek olursak, Adalet Ağaoğlu’nu okumadıysa mesela bizim yaşlarımıza da gelip biri, Dar Zamanlar üçlemesini (Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi ve Yarın) okumasını kesinlikle isterim. Aynı zamanda Leyla Erbil’i bizim yaşlarımızdaki okurların kaçırmamasını tavsiye ederim. Hani böyle daha klasik, klasik düşünüyorum şu anda.

Dünya edebiyatından da, klasikleri geçmişler midir acaba diye düşünüyorum. Klasiklerden geçmedikleri varsa, örneğin bir Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ı olabilir.

Yine, klasik sayabiliriz artık, hani modern klasik diyebileceğimiz Proust‘u okumak diyebilirim. Artık orta yaşlılar için zamanı gelmiş olabilir (gülüyor).

Çağdaş Türk yazarlardan kimleri önerirsiniz? Çok iyi çağdaş isimlerimiz var, değil mi?

Tabii var, çok var ama onlardan ayırt etmek benim için daha zor. Ama yani şimdi Başar Başarır’ı söyleyeyim (gülüyor). Mahir’i söyleyebilirim, Mahir Ünsal Eriş. Kemal Varol’u söyleyebilirim. Nermin’i söyleyebilirim, Nermin Yıldırım’ı. Gaye Boralıoğlu’nu söyleyebilirim. Ayfer tabii ki, Ayfer Tunç. Sibel Türker’i söyleyebilirim. Sibel Türker’i daha keşfetmemiş olanlar yoğunlukta olabilir çünkü. Sibel benim çok sevdiğim yazarlardan biridir, her romanında başka bir dil tutturup, her seferinde de aynı etkiyi yaratabilen yazarlardan biridir. Tanımadılarsa tanımalarını isterim. Dediğim gibi, söylenecek bir sürü isim var ama şimdilik bunları söylemiş olayım.

Harika isimler verdiniz. Çok teşekkür ederim. Sizin gibi tecrübeli bir okurdan öneriler almak güzel.Gerisi gençlere kalmış, biraz da takip etsinler, öyle değil mi?

Evet, etsinler inşallah.

Bir kaç sürprizli soruyla bitirmek isterim. Diyelim kendinizle ilgili bir roman yazacaksınız, hayatınızın hangi dönemini böyle bir romana dönüştürmek isterdiniz?

Çocukluk olurdu.

Sizin hakkınızda insanların yanlış bildiği bir şey var mı sizce? Duyduğunuz, rastladığınız…

Ben çok neşeli ve böyle zengin gösteren bir insanım (gülüyor). Hani böyle hiç bir derdi yokmuş da, her şeyi halledermiş, her şeyi takmazmış, vurdum duymazmış gibi görünürüm. Öyle değilimdir aslında. Gayet endişeli, kaygılı yanlarım vardır ama bunların bir şekilde hayatımı engellememesi için kendi kendimle çok uğraşırım. Neşe ve kahkaha benim biraz savunma mekanizmamdır ve savunma mekanizması olduğunu anlamayanlar olabilir diye düşünüyorum.

Sizin birkaç şapkanız var. Bunların hepsinden biraz bahsettik; yayımcılık, seslendirme sanatçılığı, çevirmenlik, belki televizyonculuk, podcast yapmak, iyi bir okur olmak ve yazmak. Tekrar başa dönecek olsanız hayatınızda ve size bir şans verilse bunlardan hangisini seçerdiniz?

Ay yine hepsini birden yapmak isterdim herhalde (gülüyor).

İlkini seç deseler, yine seslendirme ile mi başlardınız?

Evet. Hayatımı oturtana kadar böyle düşünmedim aslında. Seslendirme ile başlamanın benim için bir dezavantaj olduğunu düşündüğüm dönemler oldu. Herkes işe girdi okuldan mezun olunca, ben seslendirme yapmaya devam ettim. Show TV’de yarışma koordinatörlüğü yaptım ama o da kısa sürdü. Seslendirme daha rahat bir iş, o zaman fena değildi, paramı da kazanıyorum. Çalışma saatlerim bir nevi kendime göre, memuriyet değil en azından. Bunlara alıştım ve kurumsal hayata hiç uyum sağlayamayacağım diye düşündüm. Bu bir dezavantaj olabilirdi benim için. Ama zaman içinde seslendirme benim için bir dezavantaj olmaktan çıkıp, bir avantaj olmaya başladı. Yayımcılık yaparken- ki o kurumsal hayat- benim elimde her zaman istediğim anda gidebileceğim bir serbest işim oldu. İstemediğim koşullarda durmama şansını bana veren en önemli etkenlerden biri elimdeki seslendirme mesleğidir. Bu çizgide, kendimle ilgili bazı yerleri-özellikle televizyonculukla ilgili- erken bıraktığımı düşündüğüm dönemler oldu. Ama şimdi dönüp yine baktığımda, artık ülkede televizyonculuk diye bir şey kalmadığını görüyorum. Dolayısıyla aslında gençlere bu anlamda söylenecek en anlamlı şey şu herhalde; su akıyor yolunu buluyor, sizin karşınızda çıkan fırsatları iyi değerlendirmeniz önemli oluyor. İyi çalışmak, kendini göstermek önemli. Bizim dönemimiz aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz dönemiydi. Şimdi insanlar daha çok kendilerini pazarlıyorlar, o ayrı. Ama ben hala işinizi iyi yaptığınız müddetçe restinizi çekme şansınızın da olduğunu, dolayısıyla en azından kendinizi daha tatmin eden bir hayat yaşayacağınızı düşünüyorum. Çok mu geri kafalı bir fikir bu bilmiyorum ama hala öyle düşünüyorum.

Ben de sizin gibi düşünüyorum ama yaşlarımızın yakın olmasından da kaynaklanıyor olabilir  (karşılıklı gülüşmeler).

Evet, olabilir.

Pek çok şeyi, hayal ettiğiniz konuları gerçekleştirmişsiniz diye anlıyorum hayatınıza bakınca. Pek çok tatmini yaşamışsınız mesleki anlamda. Hala şu konuda hayalimi gerçekleştiremedim dediğiniz bir şey var mı hayatta?

Yok aslında, yok galiba. Televizyonculuk düşünürdüm, yaptım. Yayımcılık yaptım, bir kitabım da oldu. Seslendirmeyi çok seviyorum. Podcast hayalim yoktu tabii, podcast diye bir şey yoktu. Ama sonuç olarak hepsini birleştiren bir şey podcast. Televizyonculuk gibi de bir yandan, o da bir çeşit yayımcılık. Dolayısıyla galiba yok.

Çok güzel. Ben bu bölümde ilham aldığım kişilere yer veriyorum ve başta dediğim gibi, siz de benim ilham aldığım kişilerden birisiniz. Siz kimlerden ilham alırsınız, aklınıza gelen birileri var mı?  

Kitabımı yazdığım zaman iyice fark ettim, ilk ilhamlar insanın ailesinden geliyor. Bir açıdan babamdan ilham almışım, bir yerden de annemden ilham almışım. Babam tabii bir sanatçı olduğu için mesleğiyle çok ilham verici bir insandı. Aynı zamanda insanlarla olan ilişkileriyle, sosyalliği ile, kültürlülüğüyle, okuma tutkusuyla. Ama aynı zamanda da annemin orada dengeleyici bir gücü var. Okutmadıkları halde kendini hayata atış biçimi bana ilham vermiştir. Yani, bunları bu yaşlara geldiğimde daha iyi anlıyorum. Ve de, kitap yazdığımda da bazı şeyler benim kafamda daha oturdu. Yazmak insanın kafasında bazı şeylerin daha iyi oturmasını sağlar ya, günlük tutmak gibi mesela. Sanırım ailemden çok ilham aldım. Ve tabii bir sürü yazardan, yazdıklarından, yazış biçimlerinden, benim yolumu çizen aydınlatan, Adalet Ağaoğlu’ndan tutun, Füruzan’a kadar bir sürü insanın hayatta duruş biçimleri bana ilham olmuştur. Yani özellikle kadın yazarlar için söylüyorum bunu. Çünkü kadınların kadınlara sadece yanında durarak, elini tutarak destek olduğunu düşünmüyorum. Her bulunduğu çağı aşan kadın, her bulunduğu çağın koşullarına meydan okuyan kadın, bence kendinden sonra gelen jenerasyondaki her kadına, her alanda destek olmuştur. Ben, yazarla, edebiyatla ilgilendim. Ee, ne bileyim işte, kızıma da Marie Curie destek oluyor aslında kaç yüzyıl öncesinden. Dolayısıyla ben, kendi yolunu açan, çağa ayak uydurmak yerine meydan okuyan kadınların hepsinin, hepimize ilham verdiğini düşünüyorum.

Harikasınız, nefis bir kapanış mesajı oldu. Bu güzel ve samimi sohbet için çok teşekkür ederim Deniz Hanım.

Rica ederim.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Sanayinin Anka Kuşu: Zehra Karakaş’ın Yeni Yolculuğu

yazar

Published

on

Sanayinin Anka Kuşuyla Yeniden

Kendisine daha önce “sanayinin anka kuşu” demiş; kalemim el verdiğince Zehra Hanım’ın zorlu mücadelesini ve başarılarını bir nebze de olsa sizlerle paylaşma fırsatı bulmuştum.

Bu kez ise başka bir vesileyle yollarımız yeniden kesişti.

Zehra Karakaş’ın İTO Meclis Üyesi adaylığı vesilesiyle düzenlenen davete, İsviçre’nin Sesi +41 Haber’i temsilen katıldım. Bir kadın ve hemcinsi olarak, o davette şahitlik ettiğim zarafet ve gurur dolu atmosferden biraz bahsetmek istiyorum.

Bir Davetten Daha Fazlası

Programa dahil olduğumda hissettiğim şey sadece bir buluşma değildi. Yılların birikimine dayanan bir emeğin, mücadelenin ve başarının etrafında toplanmış insanlar vardı.

Bir kadının tırnaklarıyla kazıyarak var olduğu sanayi dünyasında ulaştığı noktayı dostlarıyla ve meslektaşlarıyla paylaşmasına tanıklık etmek, benim için sıradan bir davetin çok ötesindeydi.

Masalardaki her tebrik, edilen her kelam bana ister istemez işin görünmeyen tarafını düşündürdü. Uykusuz geceleri, verilen zor kararları, yorulduğu hâlde devam etmeyi ve vazgeçmeyen bir iradeyi…

Kadının Dokunduğu Yerde

Program boyunca zihnimde hep aynı soru dolaştı:

Kadın eli değmeyen, kadının aklı ve estetiğiyle dokunmadığı bir sektör ne kadar ileri gidebilir?

Belki biraz kadınca bakıyorum meseleye ama kadının olduğu yerde başka bir bakış olduğuna inanıyorum.

Kadın emeği üretim süreçlerine yalnızca titizlik ve disiplin katmıyor. Bazen bir krize başka türlü yaklaşmayı, bazen kimsenin görmediği bir ayrıntıyı fark etmeyi, bazen de büyürken insana ve geleceğe başka bir yerden bakabilmeyi beraberinde getiriyor.

Bugüne kadar ortaya koyduğu mücadele ve vizyon da bana tam olarak bunu düşündürüyor.

Erkek egemen bir sektörün tam ortasında bir kadın olarak var kalabilmek, dahası zaman içinde yön veren bir konuma gelebilmek büyük bir cesaret ister.

Kalıpları kırmak, “yapamazsın” diyen bakışlara inat her gün yeniden üretmek kolay değildir.

Kadınların Sessizce Anladığı O Duygu

O gün zaman zaman davetteki kadınlara baktığımda gözlerinde başka bir gurur vardı.

Bir kadının verdiği mücadelenin karşılığını aldığını görmekten doğan, belki onunla aynı yolu yürümemiş olsak bile ne kadar zor bir yoldan geçtiğini anlayabildiğimiz o tanıdık duygu…

Sanırım kadınların birbirini bazen tek kelime etmeden anlayabilmesi de tam olarak böyle bir şey.

Bu yeni yolculuğu da yalnızca bir unvan ya da başarı basamağı olarak görmüyorum. Sanayiye, üretime ve iş dünyasına gönül veren kadınlar açısından da anlam taşıdığını düşünüyorum.

Çünkü bazen bir kadının açtığı kapıdan, yıllar sonra hiç tanımadığı başka kadınlar geçiyor.

Bazen bir kadının cesareti, başka bir kadına kendi cesaretini hatırlatıyor.

O gün davette bulunan kadınların gözlerindeki gururu biraz da bunun için kıymetli buldum.

İstanbul’dan İsviçre’ye Uzanan Hikâyeler

İsviçre’nin Sesi +41 Haber için İstanbul’dan kaleme aldığım yazılarda, Türkiye’den farklı hikâyeleri İsviçre’deki okurlarımıza ulaştırmayı önemsiyorum. Bu davette de yalnızca bir konuk olarak değil, burada yaşananları başka bir coğrafyadaki okurlarımıza taşıyan biri olarak bulunduğumu düşündüm.

Ama işin sonunda aslında coğrafyanın çok da önemi kalmıyor.

Dünyanın neresinde olursa olsun, bir kadının emeğinin karşılığını aldığını görmek, kendi alanında söz sahibi olması ve başka kadınlara cesaret vermesi aynı duyguyu hissettiriyor.

İstanbul’dan İsviçre’ye uzanan bu sayfalarda kadınların üretimde, sanayide ve karar mekanizmalarında daha görünür olduğu hikâyelere yer vermeyi de bu yüzden önemsiyorum.

Çünkü bir kadının açtığı yol yalnızca kendisine ait kalmıyor.

Bazen yanı başındaki bir kadına, bazen kilometrelerce ötede hiç tanımadığı başka bir kadına cesaret olabiliyor.

Sanayinin Anka Kuşunun Yolu Açık Olsun

O gün ben de bir kadın olarak başka bir kadının azmine, emeğine ve sanayiye kattığı değere tanıklık etmekten içten içe gurur duydum.

Kadın emeğinin hak ettiği değeri bulduğu, sanayide ve yönetim kademelerinde kadın sesinin daha gür çıktığı bir geleceğe olan inancımla…

Zehra Karakaş’a İTO Meclis Üyesi adaylığı yolculuğunda başarılar diliyor; ürettikleriyle, cesaretiyle ve duruşuyla kadınlara örnek olmaya devam etmesini temenni ediyorum.

Sanayinin anka kuşunun yolu açık olsun.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Okurunu Yüz Yıl Bekleyen Kitaplar

yazar

Published

on

Bir yazar düşünün. Bir eser ortaya çıkarıyor ama onu ne bir yayınevine gönderiyor ne de okurlarıyla buluşturuyor. Yazdığı metni bir kutuya bırakıyor ve tam 100 yıl sonrasına emanet ediyor. Üstelik kitabının basılacağı kağıdı üretecek ağaçlar henüz büyüyor.

Kulağa bir masal ya da bilim kurgu hikayesi gibi geliyor, değil mi? Oysa bütün bunlar gerçekten yaşanıyor.

Üstelik bu sıra dışı fikrin bir adı da var: Future Library (Geleceğin Kütüphanesi). 2014 yılında Norveç’in başkenti Oslo’da hayata geçirilen proje, tam 100 yıl sürecek bir sanat ve edebiyat çalışması. Bu projede, her yıl dünyanın farklı bir köşesinden bir yazar, daha önce yayımlanmamış bir eserini geleceğe emanet ediyor. Metinler 2114 yılına kadar kimse tarafından okunmayacak. O yıl geldiğinde ise 100 yazarın eserleri, proje için yetiştirilen ağaçlardan elde edilen kağıtlara basılarak okurlarla buluşacak.

Peki, bu sıra dışı fikrin arkasında kim var?

Katie Paterson. Doğa ve zaman arasındaki ilişkiyi çalışmalarının merkezine yerleştiren çağdaş bir sanatçı. Daha önce buzulların sesini telefon aracılığıyla dinlemeyi mümkün kılan bir çalışma yapmış, Beethoven’ın Ay Işığı Sonatı’nı radyo dalgalarıyla Ay’a gönderip yansıyan sinyaller üzerinden yeniden oluşturmuş. Anlayacağınız, zamanı ve mesafeleri alışılmışın dışında düşünmeyi seven biri. 

Future Library de onun bu yaklaşımının en güzel örneklerinden biri. Üstelik bu kez sanat eserini tamamlamak için bir insan ömrü bile yetmiyor.

Future Library – Geleceğin Kütüphanesi

Future Library, aslında bildiğimiz anlamda bir kütüphane değil. Oslo’nun kuzeyindeki Nordmarka ormanında yetişen 1.000 ladin ağacı ve şehir merkezindeki Deichman BjorvikaHalk Kütüphanesi’nde bulunan, Sessiz Oda (Silent Room) adı verilen özel bir mekandan oluşuyor. Ormanda geleceğin kitaplarının kağıdını üretecek ağaçlar büyürken, Sessiz Oda’da yazarların teslim ettiği eserler korunuyor.

Bir yanda kitaplara dönüşmeyi bekleyen ağaçlar, diğer yanda okurlarıyla buluşmayı bekleyen metinler. 

Peki, Hangi yazarların eserleri geleceğe bırakılıyor?

Projeye katılacak isimleri Future Library Trust adlı kurul belirliyor. Yazarların milliyetine, yaşına, yazdıkları dile ya da edebi türe ilişkin bir kısıtlama yok. Yazarlar roman, öykü, şiir ya da deneme ile katılabiliyor, eserlerinin uzunluğuna da kendileri karar veriyorlar. Tek koşul, projeye özel, daha önce yayımlanmamış bir metin hazırlamaları ve bu metnin 2114 yılına kadar gizli kalması.

Projeye ilk romanı teslim eden isim ise Damızlık Kızın Öyküsü başta olmak üzere pek çok önemli kitabın da yazarı Kanadalı yazar Margaret Atwood. Atwood, projeye ScribblerMoon başlıklı eseriyle katılıyor.

Atwood’un ardından edebiyat dünyasının önemli isimlerinden on iki yazar da projede yer alıyor. 2024 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Han Kang, Elif Şafak, David Mitchell, Karl OveKnausgard, Ocean Vuong bu isimlerden yalnızca birkaçı.

2026 yılında projeye davet edilen 13. isim ise Amerikalı sanatçı, Grammy ödüllü müzisyen ve yazar Laurie Anderson. Her yıl, yeni bir isimle bu edebiyat mirasına bir halka daha eklenmiş oluyor.

Projenin bir de çok güzel bir geleneği var. Her yıl Oslo yakınlarındaki Nordmarka ormanında eser teslim töreni düzenleniyor. Katılımcılar birlikte ormana doğru yürüyor, davetli yazar eserini kapalı bir şekilde teslim ediyor. Ardından edebiyat, doğa, zaman ve gelecek üzerine konuşmalar yapılıyor. Teslim edilen metin ise Sessiz Oda’daki yerini alıyor.

Bir kitap için yüz yıl bekleyiş

Ve gelelim beni bütün bu hikayede en çok düşündüren noktaya.

Günümüzde hemen her şey hız üzerine kurulu. Kitaplar yayımlandıkları hafta çok satanlar listesine giriyor, sosyal medyada konuşuluyor, ödül listelerinde yer buluyor. Sonra çoğu zaman birkaç ay içinde yerlerini yenilerine bırakıyorlar. Biz okurlar bazen henüz başlayamadığımız kitapların yanına yenilerini eklemekle meşgulüz.

Future Library ise bu hızın tam tersini işaret ediyor. Acele etmiyor. Bir kitabın hemen okunmasını, konuşulmasını, değerlendirilmesini beklemiyor. Hatta okurlarının henüz dünyaya gelmemiş olmasını bile mesele etmiyor.

Bir orman dikmek, henüz doğmamış okurlara kitap yazmak ve o eserleri bir asır boyunca korumayı taahhüt etmek.

Sanırım bu projenin en güzel tarafı, geleceğin nasıl olacağını bilmeden ona inanmak. Yüz yıl sonra insanların hala kitap okuyacağını, hikayelere ihtiyaç duyacağını, bir başkasının kelimelerinde kendinden bir parça bulacağını umut etmek.

Kim bilir, 2114 yılında bir okur bu kitaplardan birini eline aldığında, yüz yıl öncesinden gelen hangi cümle onun kalbine dokunacak?

Continue Reading

Trendler