Connect with us

Köşe Yazıları

„Ülkemde sığınmacı istemiyorum“ diyenler faşist midir?

yazar

Published

on

Dünyanın artık neredeyse en önemli güncel sorunlarından biri göç ve sığınmacılar. İnsanlar, yaşadıkları ülkelerde güvenli bir şekilde yaşamaktan mahrum bırakılıyor. Her gün bir kadına taciz veya tecavüz ya da gençler arasında kavga haberi okuyoruz. Türkiye’nin en gözde semtlerinden biri olan Yeşilköy sahilinde geçtiğimiz günlerde bir etkinlik düzenlenmiş ve kalabalık olunca o gün sığınmacılar sahile gelmemiş. Türkler, „Uzun zamandan sonra sahilde biz Türkler eğlenebiliyoruz,“ şeklinde paylaşımlar yapmışlar. Ne kadar acı, düşünebiliyor musunuz?

Ülkemde sığınmacı istemiyorum diyenler, sadece tiplerini veya saç şeklini beğenmedikleri için mi bu tarz isyanlarda bulunuyorlar sizce? Avrupa ülkelerinde de isyan eden halkın belirli korkuları ve kaygıları var. Bundan 10 yıl önce Avrupa’nın her ülkesinde kadınlar ve kızlar rahatça akşamları diledikleri yerde yalnız yürüyebiliyordu. Anneler kızları için endişelenmiyordu. Avrupa’nın birçok ülkesinde bahçeler vardır, güzel havalarda insanlar buralarda zaman geçirirdi. Ancak artık ne sahilde, ne göl kenarında, ne de yüzme havuzlarının bahçelerinde insanlar rahat değil.

Geçtiğimiz günlerde Kayseri’deki halkın ayaklanması provokasyon olabilir. Aralarında tahrik edenler de vardır. Ancak bu aslında Türkiye’nin nasıl bir ateşle oynadığını gösteren ve olabilecekleri işaret eden bir fragman.

Bir insan Keyfi ülkesini terkeder mi?

Göçmenler açısından da bakarsak: Bir insan, kendi ya da atalarının ömrünü geçirdiği bir ülkeyi keyfi olarak başka bir ülkeye gitmek için terk eder mi? Mecbur kalmadıkça gitmez. Düşünün, küçücük bir sırt çantanıza diplomanızı, hayatınızın o anından itibaren size lazım olabilecek en önemli belgeleri, bazı değerli eşyalarınızı alıp ülkenizi, atalarınızın yüzyıllarca yaşadığı toprakları terkedip, kucağınıza ya da sırtınıza bir ya da iki bebek veya çocuğunuzu alarak botlarla, dağları dereleri denizleri aşarak bilinmeyen bir yere sığınmak ve yaşam mücadelesi vermek zorunda kalacaksınız. Bunu ancak mecbur olan insanlar yapar. Ülkesinde saldırı, savaş, iç savaş gibi durumlar olanlar için kimsenin lafı yok.

Ancak bir de keyfi macera arayan, ekonomik koşullarını iyileştirmek için başka ülkelere gelen 20-25 yaşında çoğu gençler var. Yanlarında ne kadın ne çocuk. İşte bu gençler gittikleri her yerde kadınlara ve kızlara taciz, tecavüz ve her türlü sarkıntılığı yapıyor. Yerli halkta tecavüz ve taciz vakaları yok mu, elbette var. Ama istatistiklerde suç oranları ne yazık ki şu an her olayın başını çeken hep aynı ülke ve uyruklu kişiler.

Göçmenlere ve sığınmacılara kızmak belki gereksiz. Bunları yönetemeyen, halkla karşı karşıya getiren siyasilerin sorumluluğu. Ancak siyasilerin umursadığı yok. Halkın korkuyla yürüdüğü, geceleri kızının yolunu gözlediği annelerin yaşadıklarını o siyasiler ya da onların hanımları yaşamıyor. Kaos gibi, iyice gettolaşmış ve halkın ne oturmaya, ne dinlenmeye, ne de eğlenmeye gidemediği yerlere o siyasiler veya aileleri çocuklarıyla hiç uğramıyor. Helikopterle, uçakla üstünden geçiyorlar ancak. Ya da çakarlı araçlarla transit geçiyorlar.

Türkiye’de bir gerçek var ki, ne yazık ki sığınmacılar AB’ye karşı para alabilmek için bir koz olarak tutuluyor. Halkın ne yaşadığı, sığınmacıların ülkeye girdikten sonra ne yaşadığı kimsenin umrunda değil. Ne bir entegrasyon, ne eğitim planı ne de program var. Milyonlarca insan gelmiş, girmiş, hepsi bir şehire yerleşmiş hatta bir şehir oluşmuş. Kimsenin umrunda değil. Bayramlarda evlerine gidiyorlar, sonra gelip yeniden yerleştikleri yere. Arada bir Avrupa’ya ’salarız bak ha‘ gözdağı veriliyor sonra herkes işine dönüyor. Bugün il il sorun, hangi ilde kaç sığınmacı var diye, bir istatistik bile yoktur.

Halka bir de söylenen yalanlar var. Oysa bir tanı koyup, „bizim sığınmacı sorunumuz var“ denilmeli. Bu da denilmiyor. İsyan eden halka inat, „gerekirse yine alırız, gerekirse milyonlarca insanı yine ülkemize alırızü bu kadar milyar harcadık bu kadar milyar daha harcarız“ deniliyor.

Bir de kukla halk var. Oy verdikleri siyasiler sığınmacıları savunduğu sürece, onlar da aynı papağan gibi sosyal medyada bu siyasilerin savunuculuğunu yapıyor. Sığınmacılardan rahatsız olsalar bile yukarıdaki abileri ne söylerse onu tekrar ediyorlar. Ne zaman yukarıdakiler ağız değiştirirse, bunlar da anında ağız değiştiriyor. Hayatları boyunca kendi fikirleri olmamış kişiler. Trollerden bahsetmiyorum bile. Bunlar maaşlarını aldığı sürece ‚ülkede sığınmacı sorunu yok‘ diyorlar.

Bu Misafirlik Çok Uzadı

Türkiye’nin birçok şehri artık eski Türkiye gibi değil. Sokaklarda dolaşırken Türkleri görmek zorlaştı. Bu durum, yazıyı okuyan herkesin kolaylıkla sayabileceği onlarca şehirde geçerlidir.

Ülkemde sığınmacı istemiyorum diyenler artık „bu misafirlik uzun sürdü“ demek istiyor. Evime aldığım misafir aylarca kalacak, sonra ben ve çocuklarım evimizde huzursuz yaşayacağız, sonra sesimizi çıkarınca dayak yiyeceğiz. Bir şey dersek faşist olacağız, öyle mi? Geçin bunları.

Ülkeye 10-15 milyon sığınmacı gelmiş, ancak siyasiler „Efendim, 3 milyon yok, hepsi 5 milyon“ diyerek halkı kandırıyor. Bazen göstermelik yanına birkaç kameraman alıyorlar, ‚bakın gönderdik, gönderiyoruz‘ algısı vermek için. Şu an durum ap açık ülkenin demografik yapısını bozmak. Neyin projesiyse adını öyle koyabiliriz. Bir yerler bombalanıyor, o ülkenin içi boşaltılıyor, sonra insanlar başka bir ülkeye yönlendiriliyor. Avrupa için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Aynı tehlike Avrupa için de geçerli. Artık kadınlar ve kızlar yalnız dolaşamıyor. Türkiye’de sahillere gidemiyorlar. Ama alttan alıyorlar. Seslerini çıkarmıyorlar, ortam gerilmesin diye.

Aç, evi yurdu yıkılmış kocası savaşta ölmüş kadın, yetim çocuk, kimsesiz ve yaşlı bu insanlara kimsenin söyleyecek sözü yok. Ama iş öyle çığrından çıktı ki, artık kontrolden çıktı. Bu şekilde giderse Kayseri’deki fragmanın daha büyüğü başka şehirlerde de yaşanabilir.

“Sen göçmensin sığınmacıları niye eleştiriyorsun? ‚

Bir de şöyle bir kafa var: „Sen göçmensin, sen niye sığınmacılara karşı çıkıyorsun?“ Bu nasıl bir düşünce? Cahilce zihniyete laf anlatmaktan insan o kadar yoruluyor ki. Ben göçmen kökenliyim diye diğer göçmen kökenlilerin her yaptığı saygısızlığı hoş görmeli, susmalı mıyım? Ben Türküm diye Türklerin işlediği her türlü suça göz mü yummalıyım? Kürdüm diye Kürt kökenlilerin topluma verdiği her türlü zararı dile getirmemeli miyim? Müslümanım diye Müslümanların Müslümana yakışmayan türdeki olaylara karşı sessiz mi kalmalıyım? İsviçreliyim diye İsviçrelilerin her türlü aşırılığını mı hoş görmeliyim? Yabancıyım diye yabancıları kollamalı mıyım? Peki bunların yaptıklarının ilk zararını kim çekiyor, ilk hedef kim oluyor? Bir Müslüman olumsuz bir olaya karıştığında bütün Müslümanlar hedef oluyor. Türk pasaportlu birinin yaptığı bir olay manşet olunca tüm Türkler genelleme yapılıyor. Yabancı biri manşet olunca yine aynı şey yaşanıyor. Bu nasıl bir mantık? Eğer elma ile armudu ayırt edemiyorsan bu yazıyı okuma, sana da laf anlatacağız diye bizi uğraştırma. Türkiye’de de Avrupa’da da yabancı olduğu ülkede misafirliğini bilmeli. Ev sahibi de ev sahibine yakışanı yapmalı.

Demokratik haklar çerçevesinde tepki koymak, sokak protestoları dahil insanların memnuniyetsizliğini dile getirmesi çok doğal. Ancak hangi ülkede olursa olsun, bir konuda halk bir kitleye ceza vermeye kalkışmamalı. Kayseri’de yaşanan son olaylarda olduğu gibi, her önüne geleni yakıp yıkmamalı. Şiddet ve saldırı asla meşrulaştırılmamalı, gerekçesi ne olursa olsun. Devletin ve yetkililerin yapacağını halk yapmamalı.

Belki bu haber de ilgini çekebilir: „KÖŞE YAZILARI: ‚Korkuyoruz“ link

#KadınHakları #GüvenlikEndişesi #ÖzgürYaşam #KadınlarKorkuyor #SığınmacıSorunu #ToplumsalGüvenlik #KadınGüvenliği #İnsancaYaşamak #AvrupaKültürü #KadınCinayetleri #TecavüzHaberleri #avusturya #isviçre #almanya #avrupa #asyl #sığınmacılar

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Ben Kendimi En Çok Yanıldığım Yerlerde Tanıdım

yazar

Published

on

İnsan hayatı bazen radikal bir kararla güzergâh değiştirir. Bildiğin sokakları, selam verdiğin yüzleri geride bırakıp bir kentin hiç bilmediğin bir ucuna taşınmak; sadece adres değil, konfor alanını da geride bırakmaktır.

​Kısa süre önce İstanbul’un sınırına yakın bir semte taşındığımda tam olarak böyle hissediyordum. Hangi kasabın eti iyi, semt pazarı hangi gün kurulur bilmediğim, sıfırdan öğrenilmesi gereken bir bilmecenin ortasındaydım. Ama mahalle kültürü hâlâ diriydi burada; yabancısı olduğum bu yeri bana „ev“ kılacak şeyin esnaf sohbetlerinde saklı olduğu belliydi.

​Geçtiğimiz günlerde keşif turundayken yakındaki bir kuaför dükkânına adım attım. Amacım sadece küçük bir selam vermekti. Ayaküstü sohbet başlarken kapı açıldı ve içeriye adeta bir „rüzgâr“ girdi. 50’li yaşlarında, enerjisi mekâna sığmayan bir hanım… Dükkân sahibinin 20 yıllık dostuymuş; mekânın sahibi kadar rahat bir özgüvenle geçti sandalyeye.

​Sıcaklardan girdi lafa, torunların hengamesinden çıktı. İki evlilik, 5 çocuk, 11 torun sığdırmıştı hayatına. Ancak yüzündeki o canlı enerjinin arkasında, yılların yorgunluğu saklıydı. Sohbetin neşesini bir anda kesen o cümleyi döküverdi dudaklarından:

​“Ben kendimi en çok yanıldığım yerlerde tanıdım…“

​O an zaman durdu sanki. Çoğu zaman hayatı doğru kararlar ve kazanılan zaferlerle inşa ettiğimizi sanırız. Oysa insanı tamamlayan, sınırlarını çizen ve ona asıl şeklini veren; tam da güvenip yarı yolda kaldığı, doğru sandığı yanlışlara tutunduğu o sessiz yenilgi anlarıymış.

​Doğru kararlar, çoğu zaman başkalarından ödünç aldığımız düşünce kalıplarıdır. Yanılmak ise maskelerin düştüğü, insanın öz hakikatiyle pazarlıksız ve çıplak bir şekilde yüzleştiği o nadir anlardır. Yanıldığı yerleri bir mağlubiyet değil, dönüşüm durağı olarak görebilen insan olgunlaşır. Çünkü yanılgı, ne olmadığımızı gösterirken kim olduğumuza giden yoldaki çakıl taşlarını temizler. Yıkılan şey sadece yanlış bir fikir değil, yıllarca üzerimize giydiğimiz sahte bir kimliktir.

​Aramızdaki yaş farkı ya da hayata farklı pencerelerden bakıyor olmamız, aynı hakikatte buluşmamıza engel değildi. O gün anladım ki burayı bana „ev“ kılacak şey tanıdık esnaf yüzleri değil, hiç tanımadığım bir insanın yarasında kendi hakikatimi görme cesaretiydi.

​Dışarı adım attığımda sokaklar hâlâ yabancıydı ama elimde yeni bir pusula vardı. İnsan taşınırken sadece eşyalarını değil, hayal kırıklıklarından süzdüğü olgunluğu da yanında getiriyormuş. Meğer hayatın bana vermek istediği yeni bir evin anahtarı değil; yıllardır ertelediğim kendimle nihayet el sıkışma cesaretiymiş.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Başımız Dik, Kalbimiz Buruk

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Futbol bazen sadece skor değildir. Bazen 90 dakika boyunca verdiğiniz mücadele, kupadan daha fazla şey anlatır.

1980’li yıllardan bu yana İsviçre Millî Takımı’nı yakından takip eden biri olarak Kubilay Türkyılmaz’ın formasını giydiği yılları da, Murat Yakın’ın futbolculuk dönemini de izledim. Nice turnuvalar, nice hayal kırıklıkları ve güzel zaferler gördüm. Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki oyun anlayışı, takım ruhu ve büyük rakiplere karşı gösterilen cesaret açısından bu dönem, benim tanıklık ettiğim en özel dönemlerden biri oldu.

İsviçre Millî Takımı’nın turnuvaya vedası da tam böyleydi. Elbette üzüldük. Bir adım daha atılabilirdi, belki yarı final, belki final… Ama bitiş düdüğü çaldığında aklımda kalan ilk şey elenmek olmadı. Bu takımın ortaya koyduğu karakter oldu.

Turnuva başlamadan önce Murat Yakın en çok eleştirilen isimlerden biriydi. Kadro tercihleri sorgulandı, oyun planı tartışıldı. Ama o hiçbir zaman polemiklerin içine girmedi. Cevabını sahada verdi.

Bu takım koştu, mücadele etti, pes etmedi. Kimse tek başına yıldız olmaya çalışmadı. Herkes birbirinin açığını kapattı. Belki de bu turnuvada en çok hoşuma giden buydu.

Granit Xhaka yine gerçek bir kaptan gibi oynadı. Savunmada Akanji güven verdi. Kalede kim oynadıysa üzerine düşeni yaptı. Genç oyuncular ise geleceğe dair umut verdi.

Kupayı kazanamadık. Ama Avrupa’nın en güçlü takımlarından biri olduğumuzu bir kez daha gösterdik. Artık İsviçre’yi kimse “sürpriz takım” diye küçümseyemez.

Murat Yakın da bu takımın değişmesinde önemli pay sahibi. Sadece iyi bir takım kurmadı; oyuncularına özgüven kazandırdı. Büyük rakiplerden çekinmeyen bir Nati izledik. Bana göre Murat Yakın dönemindeki bu takım, İsviçre futbol tarihinin en olgun ve en karakterli takımlarından biri olarak hatırlanacaktır.

Evet, bugün biraz burukuz. Çünkü bu hikâyenin biraz daha devam etmesini isterdik. Ama üzülürken bile gurur duyabiliyorsak, demek ki doğru yoldayız.

Bazen kupayı kaldıran değil, sahadan başı dik ayrılan takım da alkışı hak eder.

Teşekkürler Murat Yakın.

Teşekkürler Nati.

Bu sadece bir veda değil, belki de yeni başarıların başlangıcıdır.

#MuratYakin#schweiz#isviçre#switerland#futbo

Continue Reading

Köşe Yazıları

Nazlı Eray’la Gerçek ve Hayal Arasında

yazar

Published

on

Yirmi yıldır neredeyse her yazı Bodrum’da geçiriyorum. Benim için tatil denildiğinde aklıma gelen ilk yer hep Bodrum oluyor. Denizin, güneşin ve hala saklı kalmayı başarabilmiş o güzel köşelerin tadını çıkarıyor; nefis deniz ürünleri ve mezeler eşliğinde tatilin hakkını vermeye çalışıyorum.

Son yıllarda ise Bodrum tatillerime küçük edebiyat ve sanat durakları da eklemeye başladım. Sergileri gezmek, bir söyleşiye katılmak, kitapların ve sanatın çevresinde vakit geçirmek beni en az deniz kadar mutlu ediyor. Bu yüzden Bodrum’a gelir gelmez kitap dostlarımdan bilgi aldım, biraz da Instagram’da gezindim ve kendime ziyaret edebileceğim sergilerden, söyleşilerden ve edebiyat buluşmalarından oluşan küçük bir liste hazırladım.

Karşıma çıkan ilk etkinlik, Bodrum’un yeni sanat mekanlarından Inspera Mini Sahne’de gerçekleşecek Nazlı Eray buluşması oldu. Kısmet adeta ayağıma geldi.

Yurt dışında yaşamaya başlayınca yazarlarla bir araya gelebileceğimiz etkinlikler insanın gözünde çok daha değerli hale geliyor. Bir yazarı dinleyebilmek, kitabının hikayesini kendi sesinden duyabilmek ve aynı salonda başka okurlarla buluşabilmek büyük bir ayrıcalık gibi geliyor. Bunu benim gibi göçmen kuşlar sanırım çok daha iyi anlayacaktır.

Nazlı Eray’ın kalemiyle tanışmam ise çok eskiye dayanmıyor. Canım kitap kulübüm @gocmenkitapseverler ‘in  kurucularından sevgili Melis Uluğtekin’in önerisiyle Orphee’yi almıştım. Melis, “Nazlı Eray, büyülü gerçekçiliğin Türkiye’deki en önemli isimlerinden biri ve bu kitap da muhakkak okunması gereken kült bir eser,” demişti. Kitabı okuduğumda gerçekten çok etkilenmiş, ardından yazarla ilgili küçük bir araştırma da yapmıştım.

Nazlı Eray Ankara’da doğmuş olsa da çocukluğu ve gençliği İstanbul’da geçmiş. Daha sonra bir gece treniyle Ankara’ya geliyor ve kendi anlatımıyla, geliş o geliş… Yıllarca Ankara’dan ayrılamıyor. Şehri ilk gördüğünde “İnsanlar burada nasıl yaşıyor?” diye düşünse de zamanla Ankara onun için bir tür hangara dönüşüyor. İnsanlarıyla, anılarıyla ve sokaklarıyla ona durmadan malzeme taşıyan büyük bir hikaye deposu oluyor. Yaklaşık beş yıl önce ise Ankara’dan ayrılarak Bodrum’a yerleşiyor.

Nazlı Eray’ın Edebiyat Evreni

Büyülü gerçekçiliğin Türk edebiyatındaki en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Nazlı Eray, öykü ve romanlarında gerçekle gerçek dışını öylesine ustalıkla iç içe geçiriyor ki okurken kendinizi “Böyle bir şey olur mu?” diye sorgularken bulmuyorsunuz. Tam tersine, o dünyanın kurallarını hemen kabul ediyor ve yazarın peşine takılıyorsunuz.

Edebiyat yolculuğuna öyküyle başlayan Nazlı Eray’ın kırkı aşkın basılmış eseri bulunuyor. İlk öyküsünü, Mösyö Hristo’yu henüz on altı yaşındayken yazıyor. Gençlik yıllarında Sait Faik Hikaye Armağanı’na birkaç kez başvuruyor ancak ödülü alamıyor. Jüriden bir tanıdığı bir gün ona, “Boşuna uğraşma, jüride enişten var; bu ödülü sana hiçbir zaman vermezler,” diyor. Günümüz Türkiye’sini düşününce insan bu hikayeye gülümsemeden edemiyor; şimdi olsa belki tam tersi yaşanırdı.

Nazlı Eray uzun yıllar boyunca Varlık dergisinde ve Cumhuriyet, Güneş, Radikal ile Akşam gazetelerinde yazmış; edebiyatın yanında siyasetle de aktif biçimde ilgilenmiş bir isim.

Yazarlığıyla ilgili anlattığı ayrıntılar ise en az kitapları kadar ilgi çekici. Örneğin özel bir yazı odası ya da yazı masası olmadığını söylüyor. Buna karşılık çok güzel kalemleri olduğunu özellikle vurguluyor. Belli ki bazı yazarların ihtiyacı büyük masalar ve düzenli odalarken, bazılarına yalnızca iyi bir kalem ve sınır tanımayan bir hayal gücü yetiyor.

“Yazarken insanları mutlu etmek istiyorum. Bir aydın olarak da elimden geleni yapıyorum,” diyen Nazlı Eray’ın edebiyata bakışında da bu iyimserlik ve sorumluluk duygusu hissediliyor.

Olmayanın Güncesi

Inspera’da Bodrum Nazlı Eray Okurları Grubu tarafından düzenlenen, Ceyda Yılmaz’ın moderatörlüğünde gerçekleşen etkinlikte Nazlı Eray, son kitabı Olmayanın Güncesi’nin doğuş hikayesini anlattı. Kitabın nasıl ortaya çıktığını, karakterlerini ve yazma sürecinde zihninde açılan kapıları dinlemek, kitabın dünyasına daha okumadan yaklaşmamı sağladı.

Olmayanın Güncesi’nin merkezinde kader var. Roman, adeta Kader Örümceği’nin ördüğü görünmez ağlarla ilerliyor.

Nazlı Eray, kitabın adından söz ederken anılara dikkat çekiyor. Yaşadığımızı sandığımız şeyler gerçekten yaşandı mı? Yoksa bazı anıları sonradan biz mi yarattık? Hafızamız bize ne kadar doğruyu anlatıyor? Olmayanın güncesi, belki de belleğin ve zihnin bize oynadığı oyunların bir yansıması.

Kitap, tam anlamıyla bir Nazlı Eray evreni. Okur, büyülü rüyaların rengarenk karnavalına davet ediliyor. Büyülü gerçekçiliğin kraliçesi bu kez gerçek bir kara büyüyü bozdurmaya çalışıyor; bunun için zamanda ve mekanda yolculuklara çıkıyor.

Toplu iğneler saplanmış bir voodoo bebeğinin peşinde ilerlerken Padişah Deli İbrahim’in Cinci Hoca’sından John F. Kennedy’ye, Nikola Tesla’dan Roman Polanski’ye kadar pek çok isim bu tuhaf ve büyüleyici dünyada bir resmigeçit yapıyor. Bazen üç dakikada üç yıl geçiyor, bazen zaman olduğu yerde duruyor. Nazlı Eray ise bütün bu yolculuk boyunca zamanı, belleği ve kaderi sorguluyor.

Bu macerada ona Kader Örümceği, Pişmiş Kelle ve gerçek ile hayal arasındaki sınırları durmadan ihlal eden birbirinden ilginç karakterler eşlik ediyor.

Inspera’daki buluşmadan çıktığımda kendimi gerçekle hayalin birbirine karıştığı, zamanı ve kaderi yeniden düşündüren tuhaf ama çok keyifli bir yolculuktan dönmüş gibi hissettim.

Bodrum’a bu kez yalnızca denizin, güneşin değil, Nazlı Eray’ın rengarenk dünyasının da tadı karıştı. Tatilime eklediğim bu ilk edebiyat durağı, bana yine aynı şeyi hatırlattı: Bazen bir şehri asıl unutulmaz kılan, hiç planlamadığınız anda karşınıza çıkan hikayelerdir.

Continue Reading
Advertisement

Trendler