Connect with us

Köşe Yazıları

„Ülkemde sığınmacı istemiyorum“ diyenler faşist midir?

yazar

Published

on

Dünyanın artık neredeyse en önemli güncel sorunlarından biri göç ve sığınmacılar. İnsanlar, yaşadıkları ülkelerde güvenli bir şekilde yaşamaktan mahrum bırakılıyor. Her gün bir kadına taciz veya tecavüz ya da gençler arasında kavga haberi okuyoruz. Türkiye’nin en gözde semtlerinden biri olan Yeşilköy sahilinde geçtiğimiz günlerde bir etkinlik düzenlenmiş ve kalabalık olunca o gün sığınmacılar sahile gelmemiş. Türkler, „Uzun zamandan sonra sahilde biz Türkler eğlenebiliyoruz,“ şeklinde paylaşımlar yapmışlar. Ne kadar acı, düşünebiliyor musunuz?

Ülkemde sığınmacı istemiyorum diyenler, sadece tiplerini veya saç şeklini beğenmedikleri için mi bu tarz isyanlarda bulunuyorlar sizce? Avrupa ülkelerinde de isyan eden halkın belirli korkuları ve kaygıları var. Bundan 10 yıl önce Avrupa’nın her ülkesinde kadınlar ve kızlar rahatça akşamları diledikleri yerde yalnız yürüyebiliyordu. Anneler kızları için endişelenmiyordu. Avrupa’nın birçok ülkesinde bahçeler vardır, güzel havalarda insanlar buralarda zaman geçirirdi. Ancak artık ne sahilde, ne göl kenarında, ne de yüzme havuzlarının bahçelerinde insanlar rahat değil.

Geçtiğimiz günlerde Kayseri’deki halkın ayaklanması provokasyon olabilir. Aralarında tahrik edenler de vardır. Ancak bu aslında Türkiye’nin nasıl bir ateşle oynadığını gösteren ve olabilecekleri işaret eden bir fragman.

Bir insan Keyfi ülkesini terkeder mi?

Göçmenler açısından da bakarsak: Bir insan, kendi ya da atalarının ömrünü geçirdiği bir ülkeyi keyfi olarak başka bir ülkeye gitmek için terk eder mi? Mecbur kalmadıkça gitmez. Düşünün, küçücük bir sırt çantanıza diplomanızı, hayatınızın o anından itibaren size lazım olabilecek en önemli belgeleri, bazı değerli eşyalarınızı alıp ülkenizi, atalarınızın yüzyıllarca yaşadığı toprakları terkedip, kucağınıza ya da sırtınıza bir ya da iki bebek veya çocuğunuzu alarak botlarla, dağları dereleri denizleri aşarak bilinmeyen bir yere sığınmak ve yaşam mücadelesi vermek zorunda kalacaksınız. Bunu ancak mecbur olan insanlar yapar. Ülkesinde saldırı, savaş, iç savaş gibi durumlar olanlar için kimsenin lafı yok.

Ancak bir de keyfi macera arayan, ekonomik koşullarını iyileştirmek için başka ülkelere gelen 20-25 yaşında çoğu gençler var. Yanlarında ne kadın ne çocuk. İşte bu gençler gittikleri her yerde kadınlara ve kızlara taciz, tecavüz ve her türlü sarkıntılığı yapıyor. Yerli halkta tecavüz ve taciz vakaları yok mu, elbette var. Ama istatistiklerde suç oranları ne yazık ki şu an her olayın başını çeken hep aynı ülke ve uyruklu kişiler.

Göçmenlere ve sığınmacılara kızmak belki gereksiz. Bunları yönetemeyen, halkla karşı karşıya getiren siyasilerin sorumluluğu. Ancak siyasilerin umursadığı yok. Halkın korkuyla yürüdüğü, geceleri kızının yolunu gözlediği annelerin yaşadıklarını o siyasiler ya da onların hanımları yaşamıyor. Kaos gibi, iyice gettolaşmış ve halkın ne oturmaya, ne dinlenmeye, ne de eğlenmeye gidemediği yerlere o siyasiler veya aileleri çocuklarıyla hiç uğramıyor. Helikopterle, uçakla üstünden geçiyorlar ancak. Ya da çakarlı araçlarla transit geçiyorlar.

Türkiye’de bir gerçek var ki, ne yazık ki sığınmacılar AB’ye karşı para alabilmek için bir koz olarak tutuluyor. Halkın ne yaşadığı, sığınmacıların ülkeye girdikten sonra ne yaşadığı kimsenin umrunda değil. Ne bir entegrasyon, ne eğitim planı ne de program var. Milyonlarca insan gelmiş, girmiş, hepsi bir şehire yerleşmiş hatta bir şehir oluşmuş. Kimsenin umrunda değil. Bayramlarda evlerine gidiyorlar, sonra gelip yeniden yerleştikleri yere. Arada bir Avrupa’ya ’salarız bak ha‘ gözdağı veriliyor sonra herkes işine dönüyor. Bugün il il sorun, hangi ilde kaç sığınmacı var diye, bir istatistik bile yoktur.

Halka bir de söylenen yalanlar var. Oysa bir tanı koyup, „bizim sığınmacı sorunumuz var“ denilmeli. Bu da denilmiyor. İsyan eden halka inat, „gerekirse yine alırız, gerekirse milyonlarca insanı yine ülkemize alırızü bu kadar milyar harcadık bu kadar milyar daha harcarız“ deniliyor.

Bir de kukla halk var. Oy verdikleri siyasiler sığınmacıları savunduğu sürece, onlar da aynı papağan gibi sosyal medyada bu siyasilerin savunuculuğunu yapıyor. Sığınmacılardan rahatsız olsalar bile yukarıdaki abileri ne söylerse onu tekrar ediyorlar. Ne zaman yukarıdakiler ağız değiştirirse, bunlar da anında ağız değiştiriyor. Hayatları boyunca kendi fikirleri olmamış kişiler. Trollerden bahsetmiyorum bile. Bunlar maaşlarını aldığı sürece ‚ülkede sığınmacı sorunu yok‘ diyorlar.

Bu Misafirlik Çok Uzadı

Türkiye’nin birçok şehri artık eski Türkiye gibi değil. Sokaklarda dolaşırken Türkleri görmek zorlaştı. Bu durum, yazıyı okuyan herkesin kolaylıkla sayabileceği onlarca şehirde geçerlidir.

Ülkemde sığınmacı istemiyorum diyenler artık „bu misafirlik uzun sürdü“ demek istiyor. Evime aldığım misafir aylarca kalacak, sonra ben ve çocuklarım evimizde huzursuz yaşayacağız, sonra sesimizi çıkarınca dayak yiyeceğiz. Bir şey dersek faşist olacağız, öyle mi? Geçin bunları.

Ülkeye 10-15 milyon sığınmacı gelmiş, ancak siyasiler „Efendim, 3 milyon yok, hepsi 5 milyon“ diyerek halkı kandırıyor. Bazen göstermelik yanına birkaç kameraman alıyorlar, ‚bakın gönderdik, gönderiyoruz‘ algısı vermek için. Şu an durum ap açık ülkenin demografik yapısını bozmak. Neyin projesiyse adını öyle koyabiliriz. Bir yerler bombalanıyor, o ülkenin içi boşaltılıyor, sonra insanlar başka bir ülkeye yönlendiriliyor. Avrupa için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Aynı tehlike Avrupa için de geçerli. Artık kadınlar ve kızlar yalnız dolaşamıyor. Türkiye’de sahillere gidemiyorlar. Ama alttan alıyorlar. Seslerini çıkarmıyorlar, ortam gerilmesin diye.

Aç, evi yurdu yıkılmış kocası savaşta ölmüş kadın, yetim çocuk, kimsesiz ve yaşlı bu insanlara kimsenin söyleyecek sözü yok. Ama iş öyle çığrından çıktı ki, artık kontrolden çıktı. Bu şekilde giderse Kayseri’deki fragmanın daha büyüğü başka şehirlerde de yaşanabilir.

“Sen göçmensin sığınmacıları niye eleştiriyorsun? ‚

Bir de şöyle bir kafa var: „Sen göçmensin, sen niye sığınmacılara karşı çıkıyorsun?“ Bu nasıl bir düşünce? Cahilce zihniyete laf anlatmaktan insan o kadar yoruluyor ki. Ben göçmen kökenliyim diye diğer göçmen kökenlilerin her yaptığı saygısızlığı hoş görmeli, susmalı mıyım? Ben Türküm diye Türklerin işlediği her türlü suça göz mü yummalıyım? Kürdüm diye Kürt kökenlilerin topluma verdiği her türlü zararı dile getirmemeli miyim? Müslümanım diye Müslümanların Müslümana yakışmayan türdeki olaylara karşı sessiz mi kalmalıyım? İsviçreliyim diye İsviçrelilerin her türlü aşırılığını mı hoş görmeliyim? Yabancıyım diye yabancıları kollamalı mıyım? Peki bunların yaptıklarının ilk zararını kim çekiyor, ilk hedef kim oluyor? Bir Müslüman olumsuz bir olaya karıştığında bütün Müslümanlar hedef oluyor. Türk pasaportlu birinin yaptığı bir olay manşet olunca tüm Türkler genelleme yapılıyor. Yabancı biri manşet olunca yine aynı şey yaşanıyor. Bu nasıl bir mantık? Eğer elma ile armudu ayırt edemiyorsan bu yazıyı okuma, sana da laf anlatacağız diye bizi uğraştırma. Türkiye’de de Avrupa’da da yabancı olduğu ülkede misafirliğini bilmeli. Ev sahibi de ev sahibine yakışanı yapmalı.

Demokratik haklar çerçevesinde tepki koymak, sokak protestoları dahil insanların memnuniyetsizliğini dile getirmesi çok doğal. Ancak hangi ülkede olursa olsun, bir konuda halk bir kitleye ceza vermeye kalkışmamalı. Kayseri’de yaşanan son olaylarda olduğu gibi, her önüne geleni yakıp yıkmamalı. Şiddet ve saldırı asla meşrulaştırılmamalı, gerekçesi ne olursa olsun. Devletin ve yetkililerin yapacağını halk yapmamalı.

Belki bu haber de ilgini çekebilir: „KÖŞE YAZILARI: ‚Korkuyoruz“ link

#KadınHakları #GüvenlikEndişesi #ÖzgürYaşam #KadınlarKorkuyor #SığınmacıSorunu #ToplumsalGüvenlik #KadınGüvenliği #İnsancaYaşamak #AvrupaKültürü #KadınCinayetleri #TecavüzHaberleri #avusturya #isviçre #almanya #avrupa #asyl #sığınmacılar

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Nazlı Eray’la Gerçek ve Hayal Arasında

yazar

Published

on

Yirmi yıldır neredeyse her yazı Bodrum’da geçiriyorum. Benim için tatil denildiğinde aklıma gelen ilk yer hep Bodrum oluyor. Denizin, güneşin ve hala saklı kalmayı başarabilmiş o güzel köşelerin tadını çıkarıyor; nefis deniz ürünleri ve mezeler eşliğinde tatilin hakkını vermeye çalışıyorum.

Son yıllarda ise Bodrum tatillerime küçük edebiyat ve sanat durakları da eklemeye başladım. Sergileri gezmek, bir söyleşiye katılmak, kitapların ve sanatın çevresinde vakit geçirmek beni en az deniz kadar mutlu ediyor. Bu yüzden Bodrum’a gelir gelmez kitap dostlarımdan bilgi aldım, biraz da Instagram’da gezindim ve kendime ziyaret edebileceğim sergilerden, söyleşilerden ve edebiyat buluşmalarından oluşan küçük bir liste hazırladım.

Karşıma çıkan ilk etkinlik, Bodrum’un yeni sanat mekanlarından Inspera Mini Sahne’de gerçekleşecek Nazlı Eray buluşması oldu. Kısmet adeta ayağıma geldi.

Yurt dışında yaşamaya başlayınca yazarlarla bir araya gelebileceğimiz etkinlikler insanın gözünde çok daha değerli hale geliyor. Bir yazarı dinleyebilmek, kitabının hikayesini kendi sesinden duyabilmek ve aynı salonda başka okurlarla buluşabilmek büyük bir ayrıcalık gibi geliyor. Bunu benim gibi göçmen kuşlar sanırım çok daha iyi anlayacaktır.

Nazlı Eray’ın kalemiyle tanışmam ise çok eskiye dayanmıyor. Canım kitap kulübüm @gocmenkitapseverler ‘in  kurucularından sevgili Melis Uluğtekin’in önerisiyle Orphee’yi almıştım. Melis, “Nazlı Eray, büyülü gerçekçiliğin Türkiye’deki en önemli isimlerinden biri ve bu kitap da muhakkak okunması gereken kült bir eser,” demişti. Kitabı okuduğumda gerçekten çok etkilenmiş, ardından yazarla ilgili küçük bir araştırma da yapmıştım.

Nazlı Eray Ankara’da doğmuş olsa da çocukluğu ve gençliği İstanbul’da geçmiş. Daha sonra bir gece treniyle Ankara’ya geliyor ve kendi anlatımıyla, geliş o geliş… Yıllarca Ankara’dan ayrılamıyor. Şehri ilk gördüğünde “İnsanlar burada nasıl yaşıyor?” diye düşünse de zamanla Ankara onun için bir tür hangara dönüşüyor. İnsanlarıyla, anılarıyla ve sokaklarıyla ona durmadan malzeme taşıyan büyük bir hikaye deposu oluyor. Yaklaşık beş yıl önce ise Ankara’dan ayrılarak Bodrum’a yerleşiyor.

Nazlı Eray’ın Edebiyat Evreni

Büyülü gerçekçiliğin Türk edebiyatındaki en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Nazlı Eray, öykü ve romanlarında gerçekle gerçek dışını öylesine ustalıkla iç içe geçiriyor ki okurken kendinizi “Böyle bir şey olur mu?” diye sorgularken bulmuyorsunuz. Tam tersine, o dünyanın kurallarını hemen kabul ediyor ve yazarın peşine takılıyorsunuz.

Edebiyat yolculuğuna öyküyle başlayan Nazlı Eray’ın kırkı aşkın basılmış eseri bulunuyor. İlk öyküsünü, Mösyö Hristo’yu henüz on altı yaşındayken yazıyor. Gençlik yıllarında Sait Faik Hikaye Armağanı’na birkaç kez başvuruyor ancak ödülü alamıyor. Jüriden bir tanıdığı bir gün ona, “Boşuna uğraşma, jüride enişten var; bu ödülü sana hiçbir zaman vermezler,” diyor. Günümüz Türkiye’sini düşününce insan bu hikayeye gülümsemeden edemiyor; şimdi olsa belki tam tersi yaşanırdı.

Nazlı Eray uzun yıllar boyunca Varlık dergisinde ve Cumhuriyet, Güneş, Radikal ile Akşam gazetelerinde yazmış; edebiyatın yanında siyasetle de aktif biçimde ilgilenmiş bir isim.

Yazarlığıyla ilgili anlattığı ayrıntılar ise en az kitapları kadar ilgi çekici. Örneğin özel bir yazı odası ya da yazı masası olmadığını söylüyor. Buna karşılık çok güzel kalemleri olduğunu özellikle vurguluyor. Belli ki bazı yazarların ihtiyacı büyük masalar ve düzenli odalarken, bazılarına yalnızca iyi bir kalem ve sınır tanımayan bir hayal gücü yetiyor.

“Yazarken insanları mutlu etmek istiyorum. Bir aydın olarak da elimden geleni yapıyorum,” diyen Nazlı Eray’ın edebiyata bakışında da bu iyimserlik ve sorumluluk duygusu hissediliyor.

Olmayanın Güncesi

Inspera’da Bodrum Nazlı Eray Okurları Grubu tarafından düzenlenen, Ceyda Yılmaz’ın moderatörlüğünde gerçekleşen etkinlikte Nazlı Eray, son kitabı Olmayanın Güncesi’nin doğuş hikayesini anlattı. Kitabın nasıl ortaya çıktığını, karakterlerini ve yazma sürecinde zihninde açılan kapıları dinlemek, kitabın dünyasına daha okumadan yaklaşmamı sağladı.

Olmayanın Güncesi’nin merkezinde kader var. Roman, adeta Kader Örümceği’nin ördüğü görünmez ağlarla ilerliyor.

Nazlı Eray, kitabın adından söz ederken anılara dikkat çekiyor. Yaşadığımızı sandığımız şeyler gerçekten yaşandı mı? Yoksa bazı anıları sonradan biz mi yarattık? Hafızamız bize ne kadar doğruyu anlatıyor? Olmayanın güncesi, belki de belleğin ve zihnin bize oynadığı oyunların bir yansıması.

Kitap, tam anlamıyla bir Nazlı Eray evreni. Okur, büyülü rüyaların rengarenk karnavalına davet ediliyor. Büyülü gerçekçiliğin kraliçesi bu kez gerçek bir kara büyüyü bozdurmaya çalışıyor; bunun için zamanda ve mekanda yolculuklara çıkıyor.

Toplu iğneler saplanmış bir voodoo bebeğinin peşinde ilerlerken Padişah Deli İbrahim’in Cinci Hoca’sından John F. Kennedy’ye, Nikola Tesla’dan Roman Polanski’ye kadar pek çok isim bu tuhaf ve büyüleyici dünyada bir resmigeçit yapıyor. Bazen üç dakikada üç yıl geçiyor, bazen zaman olduğu yerde duruyor. Nazlı Eray ise bütün bu yolculuk boyunca zamanı, belleği ve kaderi sorguluyor.

Bu macerada ona Kader Örümceği, Pişmiş Kelle ve gerçek ile hayal arasındaki sınırları durmadan ihlal eden birbirinden ilginç karakterler eşlik ediyor.

Inspera’daki buluşmadan çıktığımda kendimi gerçekle hayalin birbirine karıştığı, zamanı ve kaderi yeniden düşündüren tuhaf ama çok keyifli bir yolculuktan dönmüş gibi hissettim.

Bodrum’a bu kez yalnızca denizin, güneşin değil, Nazlı Eray’ın rengarenk dünyasının da tadı karıştı. Tatilime eklediğim bu ilk edebiyat durağı, bana yine aynı şeyi hatırlattı: Bazen bir şehri asıl unutulmaz kılan, hiç planlamadığınız anda karşınıza çıkan hikayelerdir.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Doğanın Ruhunu Ne Kadar Hissedebiliyoruz?

yazar

Published

on

Başımı gökyüzüne doğru kaldırdığımda anaç şefkatiyle beni adeta kucaklayan yeşil dallarını görüyorum. Haziran’ın ilk günlerinde erkenden bastırmış yaz sıcağından odamın balkonunun gölgesine sığınınca bu heybetli dostla karşılaşmak ne ferahlatıcı!

Onun Fethiye civarında sık görülen “kızılçam”lardan biri olduğunu tahmin ediyorum. İsmi çok da önemli değil aslında, tatil beldesinde kaldığım tüm hafta boyunca benden cömertçe gölgesini esirgemeyen bu dev çam ağacının, terastan gökyüzüne her baktığımda beni sarmaladığını bilmek, adeta ‘Ben buradayım, merak etme!’ diye fısıldayan varlığını hissetmek, gölgesinde kitap okuyup uyuklamak, şaşırtıcı derecede huzur veriyor.

Tatilin son günü “Bir daha gelirsem yine senin dallarına yakın hissedeceğim bir odada kalacağım” diye fısıldıyorum ben de ona. Beni anladığını ve hissettiğini bilerek ayrılıyorum oradan.

Ağaçların Gizli Yaşamı

Ağaçların birer ruhu olduğuna inanır mısınız? Yoksa “Bunlar benim için fazla spritüel, ben bilimden şaşmam” mı derdiniz? Cevabınız hangi yönde olursa olsun Peter Wohlleben’in “Ağaçların Gizli Yaşamı” isimli kitabını okumanızı öneririm. Ormancılığa yıllarını vermiş olan Wohlleben’in ağaçlara olan tutkusu, daha ilk sayfayı çevirdiğiniz andan itibaren kendini hissettiriyor. Wohlleben, yaptığı çalışmalarda ağaçların acıyı hissedebildiğini, hafızaları olduğunu, hatta-hepimize şaşırtıcı gelse de- çocuklarıyla beraber yaşayan ebeveynler olduklarını tecrübe etmiş. Bütün bu mucizevi bilgileri paylaştığı kitabını okuduktan sonra benim için zaten etkileyici olan ağaçlar, büyüleyici varlıklar haline geldiler.

Kitabın ardından dinlediğim, kitapla aynı isimdeki podcast’de, Deniz Yüce Başarır ve bölümün sürpriz konuğu, Eczacılık Fakültesi ve ilaç sektöründen arkadaşım Pelin’in ağaçlar üzerine yaptıkları sohbet ise tadına doyulmayacak bir bilgi ve ilham kaynağı oldu benim için.

Hiçbir Şey Tesadüf Değil

Yaşadığımız deneyimlerin hayatımızın içinde aniden yer bulmaları da, zamanlamaları da tesadüf olmuyor. Tatile geldiğim yazın bu ilk günlerinde, odamın balkonunu kucaklayan dev çam ağacının gölgesinde okumayı seçtiğim kitabın da tesadüf olmadığını düşünüyorum. Üyesi olduğum, bana ilham verip ufkumu açan Kelime Gezginleri Edebiyat Kulübü sayesinde tanıştığım yazar Gamze Güller’in “En Çok Onu Sevdim-Dokunulmamış Her Şey” isimli şahane romanını okurken, bir yandan da tepemdeki heybetli dostuma dalıp gidiyorum.  

Kitapta, zamanın, eşyanın ve doğanın ruhunu hissetmeye çalışan başkahraman Asuman, taşındığı eski ev ile kuvvetli bir bağ kurar. Her metrekareden gökyüzüne yükselen beton kulelere mesafeli duran, anısı ve hafızası olan binalara, yok olmakta olan ağaçlara kendini yakın hisseden Asuman için ev, zamanla, adeta yaşayan bir varlık haline gelir. O, eve iyi davrandıkça, ev de ona kucak açar, iyi davranır. Sabah güneşinin salonda ilerleyişini izler, mutfak tezgahının mermer dokusunu hisseder, borulardan gelen seslere alışır. En çok da pencere önündeki, dalları salona uzanan erik ağacına odaklanır; ağacın dallarına tüneyen kuşların farklı saatlerdeki ötüşlerini bile ayırt etmeye başlar. Apartmandakiler dairelere uzanan dallarını kesmeye karar verdiklerinde erik ağacının iç yakan çığlıklarını sadece Asuman duyar. Onun acısını derisinin altında hisseder. Kolsuz kanatsız haliyle erik ağacı o eski erik ağacı değildir artık. Kuşların da sesi kesilir. Asuman için apartman öksüz kalmıştır.

Edebiyat ve Kadim Bilgi

Edebiyatı bunun için seviyorum! İnsanlık tarihinde var olan hemen hemen her duygunun, her bilginin edebiyatta etkileyici bir yansımasını görmemiz mümkün.

Yüzyıllardır birçok kültür, din ve felsefi gelenek, yalnızca insanların değil, hayvanların, bitkilerin, dağların, nehirlerin, taşların ve hatta tüm evrenin bir tür ruha sahip olduğunu ileri sürer.

Animizm anlayışına göre evrende tamamen cansız hiçbir şey yokken, Şamanik geleneklerde her ağacın, her hayvanın, her dağın bir ruhu olduğuna inanılır.

Doğu’nun büyük öğretilerinde de benzer izler görmek mümkündür. Hindu düşüncesinde tüm varlığın özünde aynı ilahi kaynağın bulunduğu söylenir. Bir insanla bir ağacı, bir kuşla bir nehri birbirinden tamamen ayrı görmek bir yanılsamadır.

Tasavvufun derinliklerine indiğimizde de benzer bilgiyle karşılaşırız. Vahdet-i Vücud öğretisine göre tüm varlık ilahi bir hakikatin tezahürüdür. Bir kuşun ötüşünde, akan suyun sesinde veya rüzgârın uğultusunda ilahi bir nefes hissedilir.

Doğaya ruh atfetmek bu kadar eski ve yaygın bir gelenekken, edebiyatçılar da sadece doğanın değil, eşyaların bile insanların duygularını, anılarını ve zamanın izlerini taşıdıklarını hissedip, eserlerine yansıtırlar.

Örneğin Türk Edebiyatı’nın en büyük isimlerinden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde saatler, mobilyalar ve eski eşyalar adeta canlıdır. Evler, yaşayan hafıza mekânlarıdır.

Tanpınar’ın en sevdiğim eseri “Huzur”da Mümtaz, eski İstanbul evlerine ve eşyalara baktığında yalnızca onları görmez; o nesnelerin içinde geçmiş kuşakların hayatlarını da hisseder.

Özellikle “Mahur Beste” ve “Sahnenin Dışındakiler”de eski konaklar, geçmiş zamanın somutlaşmış hali olarak karşımıza çıkarlar.

Hayatlarımızın içindeki kullandığımız eşyalar da adeta geçmiş ile bugün arasında bir köprü görevi görmez mi? Örneğin bir masa, kimbilir etrafında yapılmış hangi sohbetlerin, yaşanmış hangi sevinçlerin ve kayıpların tanığıdır! Onları zamanın hafızanın ve yok olmuş hayatların şahitleri olarak görmemek ve dile gelip konuşsalar kimbilir neler anlatırlardı diye düşünmemek elde değil.

Nitekim son aylarda okuduğum kitaplarda, bitkilerin veya cansız varlıkların ağzından anlatılmış hikayeler karşıma çıkıyor ve anlatım güçleriyle beni kalbimden vuruyorlar.

Clara Dupont-Monod’un “Taşların Anlattığı” kitabında anlatıcı, yıllarca ailenin her duygusuna tanık olmuş avludaki kızıl taşlar.

Angola’lı yazar José Eduardo Agualusa’nın romanı “Bukalemunlar Kitabı”nda anlatıcı, etkileyici bir geko.

Elif Şafak’ın “Kayıp Ağaçlar Adası”nda ise zaman zaman hikayeyi incir ağacının ağzından dinliyoruz. Bana göre hikayenin en dokunaklı yerleri de ağacın duygularına ve yaşanmışlıklarına tanık olduğumuz bu bölümler.

Teknolojinin hızlandığı, maneviyatın hayatımızdan gittikçe uzaklaştığı bu çağda, kadim bilgeliğin sesine, kadim bilgeliği yaşatan, eşyanın, doğanın ve tüm varlığın bir ruh taşıdığını hatırlatan edebi eserlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var galiba. Duyarlı ve derin yazarların sayısı arttıkça- ne sevindirici bir durum ki- insanın doğa ile ilişkisi de edebiyatta daha fazla yer almaya başladı. Bir doğasever ve edebiyatsever olarak, insan ile tabiat arasındaki bağı yeniden kuran bu eserlerin gelecekte edebiyatta daha fazla yer bulacağına inanıyor ve bu fikre umutla sarılıyorum.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Stefan Zweig’in İzinde ve Yarım Kalan Roman: Clarissa

yazar

Published

on

Avusturya, müzik, edebiyat ve tarih açısından oldukça şanslı bir ülke. Klasik ve modern müzik alanında Mozart’tan Falco’ya kadar dünyaca ünlü isimler yetiştirmiştir. Ancak yalnızca müzikte değil, edebiyat alanında da son derece zengin bir mirasa sahiptir. Klasik ve modern edebiyatın önemli temsilcileri arasında yer alan yazarlar, Avusturya kültürünü dünya edebiyatında güçlü bir noktaya taşımıştır.

Bu yazarlardan biri de Türk okurların da büyük ilgiyle okuduğu Stefan Zweig’dır. Salzburg’a yaptığımız bir seyahat sırasında onun izini sürme fırsatı bulduk. Yazarın yaşamında önemli bir yere sahip olan bölgelerden biri olan Villa Paschinger Schlössl çevresinden geçerek, sık sık yürüyüş yaptığı Kapuzinerberg yollarında dolaştık.

Villanın bahçe girişi önünde Zweig, eşi ve ailesine ait anı taşları konmuş.

Ne yazık ki villanın içine giriş mümkün değildi. Büyük bir bahçe içinde neredeyse gözlerden uzak bir ev. Ancak ormanın içindeki patikalarda yürürken, ister istemez insanın aklına şu sorular geliyor: Bu yollarda yürürken neler düşünüyordu? İlhamını doğadan mı alıyordu, yoksa insan ruhunun karmaşıklığını mı gözlemliyordu? Bu yemyeşil ve sakin ortamda dolaşırken, sanki yazarın izleri hâlâ hissediliyormuş gibi bir duyguya kapılmamak elde değil. Salzburg genel olarak, sadece mimarisiyle değil, içinde barındırdığı sanatçıların ve yazarların ruhuyla da yaşayan bir şehir. Her köşesinde bu tarihî ve kültürel derinliği hissetmek mümkün.

Stefan Zweig’ı kendi blog sayfamda da sık sık ele aldım ve eserlerinden bahsettim. Onun insan psikolojisini derinlemesine işleyen anlatımı, özellikle kısa romanlarında ve biyografik çalışmalarında oldukça etkileyicidir. Bu yazıda ise, yazarın ölümünden sonra ortaya çıkan ve tamamlanamayan bir eserine, yani **Clarissa**’ya değinmek istiyorum.

Clarissa, yazarın intiharından sonra ortaya çıkan kırmızı bir not defteri sayesinde gün yüzüne çıkar. Zweig’in ölümünden sonra vasiyeti açıldığında bulunan bu defter, aslında yarım kalmış bir roman taslağıdır. Bu taslak daha sonra 1990 yılında Knut Beck tarafından Fischer yayınevi aracılığıyla yayımlanır. Daha sonraki yıllarda Simone Lettner ve Werner Michler metni düzenleyerek yeniden okuyucuyla buluştururlar. Bu yönüyle eser, hem edebi hem de tarihsel açıdan özel bir yere sahiptir.

Yazarın diğer birçok eseri gibi bu metin de Salzburg Edebiyat Arşivi’nde korunmaktadır. Bu arşiv, Zweig’in düşünce dünyasını ve yazın sürecini anlamak isteyenler için önemli bir kaynaktır.

Kısaca **Clarissa**, güçlü bir kadın karakterin hayatını anlatır. Annesini küçük yaşta kaybettikten sonra babası ve ağabeyiyle büyüyen Clarissa, eğitim hayatının bir bölümünü bir manastır okulunda geçirir. Zamanla kendini geliştirerek bağımsız bir birey haline gelir ve bir iş kadını olarak kendi yolunu çizer. Ancak hayatı, I. Dünya Savaşı’nın gölgesinde derin bir kırılma yaşar. Sevdiği Fransız adamı savaş sırasında kaybolur ve bu kayıp, onun yaşamındaki en büyük dönüm noktalarından biri olur.

Clarissa, sadece bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda savaşın bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini ve bir kadının kendi kimliğini bulma mücadelesini de yansıtır. Yarım kalmış olması ise esere ayrı bir melankoli ve merak duygusu katar; okuyucuya “devam etseydi nasıl bir hikâye olurdu?” sorusunu bırakır.

Görseller: Deli Kızın Bohçası Blog kişisel arşivi.

Continue Reading

Trendler