Köşe Yazıları
Sence Evin Neresi?
Son zamanlarda bana bu soru sık sık soruluyor. Ülkesinden ayrı yaşayanların hayatlarından belki de hiçbir zaman tamamen yok olmayacak, zaman zaman kendini hatırlatacak bir soru bu. Hele de benim hayatımda olduğu gibi eşler iki farklı ülke ve kültürden gelip, yaşamak için üçüncü bir ülkeyi seçtiklerinde daha da önem kazanabiliyor.
“Ev’’imizi nasıl tanımladığımız aidiyet kavramı ile yakından ilişkili. İster üzerinde düşünmüş, ister hiç düşünmemiş olalım, hemen hemen hepimizin hayatında yer tutar aidiyet kavramı. Bu dünyaya gelmeye hazırlanırken ilk evimiz olan ana rahmine yerleşmemizle başlıyor tutunma ve ait olma ihtiyacımız. Belki de böyle görkemli bir başlangıç, yaşamımız boyunca sürebilecek aidiyet arayışımızı tetikliyor. Hayat boyu devam eden bir yere, bir gruba, bir ideolojiye veya kişiye aidiyet ihtiyacı aynı zamanda insanın güven ve anlam bulma arayışı. “Ben buyum, buradayım, burası veya bu kişiler de benim bir parçam” diyebilmek insana kendini sadece güvende ve değerli değil, tamamlanmış da hissettiriyor.
“Ben bağımsızlığıma düşkünüm!”
Bu ifade ilk gençlik yıllarımda kullanmayı en çok sevdiğim cümlelerden biriydi. Birey olma gayreti ile geçen erken gençlik yıllarında böyle havalı cümleler pek seviliyor. Bu havalı cümleyi kullanırken tabi ki benim de farkında olmadan yaptığım aidiyet duygusunu tamamen kısıtlayıcı olarak algılayıp, kimseye hesap vermeme ve özgür olma kavramlarını yüceltmekti.
Gerçekte aidiyet ve özgürlük birbirinin karşıtı mı? Veya olmak zorunda mı?
Aidiyet, özünde insanın kendini tanımasını ve ait hissettiği tanımlama içinde kendine bir yer bulmasını içerir. Bu anlamda bakarsak sağlıklı bir aidiyet, bireyin hem kendisi olmasına, hem de bir bütüne ait hissetmesine olanak sağlayan bir duygu. Sağlıklı aidiyet derken kastettiğim dengeli ve baskıcı olmayan, bireyin kendisi olmasına izin veren bir ait olma şekli. Aidiyet hissi kişiye yalnız olmadığını hissettirdiği için özgürleştirir de. Desteklendiğini hisseden kişi hayatında cesur adımlar atabilir.
Doğan Cüceloğlu İletişim Donanımları’nda tam da bu noktaya değinir ve insanın hem bağımsız hem de ait olmak istediğini vurgular. Cüceloğlu’na göre birey olma ve ait olma ihtiyacı ne kadar dengeliyse, kişi o kadar mutlu ve enerjiktir.
Benim hikayeme dönecek olursak; bağımsızlık tutkumun ardından bir süre sonra bir “dünya vatandaşı” olma sevdam başladı. “Kimse bir ülke ile sınırlı olmasa, herkes dünyaya ait olsa” gibi şefkatli düşüncelerin aklımdan geçtiği zamanlar. Kültürün, insana kim olduğunu anlamasını da sağladığını ve kültür ortaklığının geçmiş ile gelecek arasında köprü işlevi gördüğünü farketmediğim dönemler. Paylaşılan ortak detayların bir insanın hayatına anlam katabileceğini, sıcak sohbetin ortasındaki “bir demli çay daha” cümlesinin yaşattığı tanıdık mutluluk hissini, eski şarkılarda benzer anılara gidebilmeyi yaşadıkça farkettim. Bunlar, bu küçük görünen detaylar, aslında hepsi ait olmanın, olabilmenin bir parçasıymış. İnsan hiçbir yere, hiçbir şeye ait olmadan yalnız ve buruk hissedermiş, bir şeyler eksik kalırmış.
Bu da beni aidiyet ile el ele olan “köklere bağlılık” kavramı üzerine düşünmeye yönlendirdi. Annemle babamın, onların anne babalarının hikayelerini daha çok merak etmeye başladığımda bunun aslında kendi hikayemi bilmek arayışı ile ilişkili olduğunu anladım. Köklere bağlılık kendi hikayemizi bilmek demek, çünkü bize bir “dayanak noktası” sunar. İnsan kendini sadece dünyaya gelmiş bir birey değil, daha büyük bir hikayenin parçası olarak da görmeye başlar. Tarihsel farkındalıklar insanın kendini yaşamda konumlandırmasına da yardımcı olur.
Küreselleşen dünyada göçler, hızlı yaşam, bireyselliğe aşırı düşkünlük gibi faktörlerin etkisiyle köklerden uzaklaşma ve aidiyetsizlik kavramları da ortaya çıkabiliyor. Son zamanlarda okullarından mezun olur olmaz yurtdışına giden Türk gençlerinin sayısı hızla artıyor. Bambaşka kültürlere heyecanla koşmak ve insanın farklı kültürlerle kendi kültürünü harmanlayarak kendini geliştirip inşa etmesi çok değerli olsa da genç yaşta köklerden uzaklaşmak ister istemez “ben nereye aitim?” sorusunu da beraberinde getiriyor. Farklı ülkelerde yaşamak, insanın köklerinden güç alarak, yeni kültürlerle gelişerek kendini tanımlaması , şekillendirmesi için büyük bir şans aslında. Bir yerlerde okuduğum güçlü ağac metaforu aklıma geliyor bu konuyla ilgili. Güçlü bir şekilde köklerimize bağlıyken, dallarımızı gökyüzüne uzatarak yeni olasılıklara yer açmak ve gelişmek. Tam da “ben nereye aitim” sorusuna cevap gibi.
Tekrar “ev”e dönecek olursak, bana göre “ev”in tek bir tanımı yok. Anlamı da tanımı da kişiden kişiye değişir. Kimilerinin evi bir ülke veya şehir iken, kimilerine göre aile veya bir kişi, hatta bazen bir ruh hali bile “ev” olabilir. “Ev”inden uzak hisseden biri için, “ev” bazen bir nostalji kaynağına da dönüşebilir. Aidiyet hissi ile geçmişe özlemin iç içe olduğu bir durum var ki, geçmişi fazla yüceltip idealize etmek de bazen “ev”i gerçek anlamından uzaklaştırabiliyor.
“Ev”imiz varoluşsal ve duygusal bağlarımızın merkezinde yer alır. Varoluşumuzun anlamını bulamadığımızda kendimizi evsiz de hissederiz. Edebiyatta ne çok örneği vardır bunun. Çok sevdiğim kitaplardan olan Yeraltından Notlar’da aidiyetsizliğin ve topluma yabancılaşmanın getirdiği derin yalnızlık ve huzursuzluk Dostoyevski’nin muazzam anlatımıyla insanın içine işler. Oğuz Atay’ın “tutunamayan” karakterleri Turgut ve Selim, Yusuf Atılgan’ın meşhur Aylak Adam’ı C. karakteri, Albert Camus’ün Yabancı’sındaki Meursault, bize hep benzer hissi yansıtırlar. Evsiz hisssetmek edebiyata bazen öyle farklı şekillerde yansımıştır ki, insan aynı karakterde evsizliğin farklı boyutlarını bir arada görür. Haruki Murakami’nin Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları’nda tasvir ettigi Renksiz Tsukuru tam da böyle bir karakterdir örneğin. Sebep belirtilmeden arkadaş grubunun dışına itilen Tsukuru, çocukluğu ve aidiyet duygusu elinden alınmış hisseder. Tsukuru’nun hissettiği “ev”sizlik duygusu, okurlara sürekli arayış içindeki melankolik kişilik olarak yansır.
Tsukuru’da birlikte büyüdüğü arkadaş grubu olarak görulen “ev”, gerçek hayatlarda da kişiden kişiye tanımı değişen bir kavramdır. Sadece fiziksel bir mekan değil, ruhsal bir aidiyet hissidir. Sanatçı için kendini ifade edebildiği alan “ev” iken, tek başınalığı seven biri için bazen yalnızlık, aşık biri için sevdiğinin gözleri, gezgin icin seyahat ederek mutlu olabildiği her an “ev”dir.
Benim evim neresi sorusuna dönecek olursam; tanıdık gelen ve ruhsal bağ ve aidiyet hissettiğim her yer, herkes ve her şey hayatıma anlam katarken, “kendimizin evi olmak” fikrini benimseyenlerdenim. Ev hissim dış koşullara çok da bağımlı değil, daha çok kendi ruhumda ve zihnimde. Keyifli akan bir sohbetteyken, ailemle vakit geçirirken, köpeğimin yıldız gözlerinin içine bakarken, kendimi doğru ifade edebildiğim her yerde- mesela şu anda bu yazıyı yazarken kendimi “ev”de hissediyorum.
Sizin eviniz dediğiniz yer neresi, üzerinde hiç düşündünüz mü?
Köşe Yazıları
Women’s Prize 2026’nın Kazananı: Muhabbet
Dün tüm edebiyat dünyasının ve okurseverlerin kulağı Women’s Prize ödüllerindeydi. Kısa listede birbirinden güçlü kitaplar vardı; ama içlerinden biri kitap kulübümüzde özellikle çok konuşulmuştu: 30 hafta boyunca New York Times çoksatanlar listesinde zirvede kalan, 2026 PEN/Hemingway En İyi Roman Ödülü’nü de kazanan Muhabbet. Virginia Evans’ın edebiyat dünyasında oldukça ses getiren romanı, dün Women’s Prize for Fiction 2026 ödülünü de kazanarak başarısına bir yenisini ekledi.
Türkçeye Ergin Kaptan tarafından çevrilen ve Mayıs ayında April Yayıncılık etiketiyle Türk okurlarla buluşan Muhabbet’i ben de vakit kaybetmeden İsviçre’ye getirttim. Uzakta yaşayınca insanın duası biraz da şuna dönüşüyor: Kitap getirenleriniz çok olsun. 🙂
Muhabbet’i okumaya başladığımda, açıkçası ilk sayfalarda bu kadar konuşulmasına anlamlandıramadım. Fakat sayfalar ilerledikçe kitabın ritmine alıştım; başta sade ve hatta fazla sakin görünen hikayenin, aslında yavaş yavaş derinleştiğini fark ettim. Bu kitap hızlı akan, büyük kırılmalarla ilerleyen bir roman değil. Daha çok yavaş yavaş içine çeken, sakinliğiyle merak uyandıran, okudukça insanın kalbine yerleşen kitaplardan. Bir süre sonra Muhabbet, benim için mektuba ve mektuplaşmaya yazılmış incelikli bir övgüye dönüştü.
Romanın ruhunu en iyi anlatan cümlelerden biri de sanırım şu:
“İnsanın başkalarına gönderdiği mektuplar, karşılığında aldığı cevaplar, muhteşem bir yapbozun parçaları gibi, hatta daha iyi bir benzetmeyle uzun bir zincirin halkaları gibidir.”
Gerçekten de Muhabbet, tam bu cümlenin izinde ilerliyor. Birbirine eklenen, kimi zaman yıllar sonra karşılığını bulan, kimi zaman cevapsız kalan mektuplar aracılığıyla büyüyen içten bir hikaye bu. Virginia Evans, mektubu yalnızca bir anlatım biçimi olarak kullanmıyor; onu karakterlerin birbirine tutunma, geçmişle hesaplaşma ve hayata yeniden yaklaşma yolu haline getiriyor.
Romanın merkezinde, 73 yaşındaki Sybil var. Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri de Sybil’in asla kusursuz çizilmemiş olması. Zaman zaman inatçı, zaman zaman haksız, bazen geçmişe fazlasıyla tutunan, bazen de kendi yalnızlığının içinde kaybolan bir kadınla karşılaşıyoruz. Ama onu bu kadar sahici kılan da tam olarak bu.
1955 ile 2012 yılları arasında yazılmış mektuplardan oluşan roman; Sybil’in hayatı etrafında yalnızlığı, dostluğu, kayıpları, aile bağlarını, yaş almanın getirdiği kırılganlığı, bir yere ait olma isteğini ve kitaplarla kurulan o özel bağı sade ama etkileyici bir dille anlatıyor.
Bugün her şeyin hızla tüketildiği, iletişimin birkaç kelimeye, birkaç simgeye sıkıştığı bir çağda yaşıyoruz. Belki de en çok eksikliğini hissettiğimiz şey, birbirimize gerçekten değen cümleler kurabilmek. Muhabbet, mektupların satır aralarından bana tam da bunu hatırlattı. Okurken bir yandan da içimden, “Ben kime yazardım?” diye geçirdim.
Women’s Prize’ın Doğuşu: Kadınların Edebiyattaki Sesi
Muhabbet’in Women’s Prize for Fiction 2026 ile gündeme gelen başarısını anlamlı kılan şeylerden biri de Virginia Evans’ın kadınların hikayelerine bakışı. Kitabı kısa listeye kaldıktan sonra Evans’a, kadın yazarların eserlerini kutlamanın neden önemli olduğu soruluyor.
Evans bu soruya, “Biz kadınlar dünyanın tarihini bedenlerimizde taşırız,” diyerek yanıt veriyor. Kadınların; sohbet, sevgi, ilişkiler, dikkat ve özen aracılığıyla hikayeleri yalnızca anlatma değil, onları koruma ve yaşatma gücüne de sahip olduğunu söylüyor.
Ona göre kadınların hikayeleri, çoğu zaman anlatılan büyük hikayelerin görünmeyen yüzü, iç sesi ya da arka planı. Evans, kadınların bakış açılarını, acılarını, bilgeliğini; taşkın, coşkulu, sancılı ve parlak duygu ve düşüncelerini duymak istediğini ifade ediyor.
Evans’ın bu sözleri, yalnızca Muhabbet’in ruhunu değil, Women’s Prize’ın var oluş nedenini de çok iyi anlatıyor aslında. Çünkü bu ödülün ortaya çıkış hikayesi de en az kazanan kitaplar kadar dikkat çekici.
Women’s Prize, İngilizce yazan kadın yazarların edebi başarılarını görünür kılmak ve edebiyat dünyasındaki cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekmek amacıyla 1996’dan beri verilen önemli bir edebiyat ödülü.
Ödülün doğuşunda ise oldukça çarpıcı bir kırılma noktası var: 1991 yılında Booker Ödülü’nün kısa listesinde tek bir kadın yazarın bile yer almaması. Üstelik o yıl yayımlanan romanların önemli bir bölümü kadın yazarlar tarafından kaleme alınmışken, bu yokluk edebiyat dünyasında neredeyse fark edilmiyor.
Women’s Prize’ın kurucu ortaklarından Kate Mosse’nin bu konudaki saptaması çok çarpıcı: Asıl mesele yalnızca listede kadınların olmaması değil, kimsenin bunu fark etmemesiydi.
İşte Women’s Prize tam da bu görünmezliği kırmak için doğuyor. 1996’da hayata geçen ödül, zamanla yalnızca bir tepki olmaktan çıkıp İngilizce yazan kadın yazarlar için dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden birine dönüşüyor
Women’s Prize’ın otuz yıla yaklaşan serüveni, kadın yazarların yalnızca kurgu alanında değil, “otorite” ve “uzmanlık” gerektiren kurgu dışı alanda da daha görünür olmasını sağladı. Bu amaçla 2024’te ilk kez Women’s Prize for Non-Fiction ödülü verilmeye başlandı ve bu dalın ilk kazananı Doppelganger adlı eseriyle Naomi Klein oldu.
Bu yıl ise ülkemizden çok değerli bir isim, Ece Temelkuran, Nation of Strangers: Rebuilding Home in the 21st Century adlı kitabıyla Women’s Prize for Non-Fiction listesinde yer aldı. Göç, aidiyet, ev kavramı ve 21. yüzyılda birlikte yaşama fikri üzerine düşünen bu kitabın böylesi önemli bir ödül kapsamında anılması, bence ayrıca kıymetliydi.
2026 Women’s Prize for Non-Fiction ödülünün kazananı ise The Finest Hotel in Kabul: A People’s History of Afghanistan adlı kitabıyla Lyse Doucet oldu. Böylece Women’s Prize, yalnızca kadınların kurmaca dünyadaki sesini değil; tarih, hafıza, politika, göç ve toplumsal tanıklık gibi alanlardaki sözünü de görünür kılmaya devam ediyor.


Köşe Yazıları
Eve dön! Şarkıya dön! Kalbime dön!
Hayat, ucu bucağı görünmeyen bir umman; bizlerse o devasa mavilikte menzilini arayan birer seyyahız. Doğamız gereği her birimiz sığınacak güvenli bir limanın, fırtınanın ortasında sıcaklığını hissettirecek bir evin ya da bize „ev“ hissi veren bir yüreğin arayışı içindeyiz. Son birkaç yıldır, önceleri içsel bir çekimle, şimdilerde ise tam bir farkındalıkla nerede bir liman bulduysam oraya uğramadan, tabiri caizse demirlemeden geçemiyorum.
Benim deniz tutkum; kıyıya vuran dalgaların neşesinden, yaz güneşinin sıcaklığından ya da kumsalda şemsiye altında kitap okumaktan ibaret değil. Ben bu muazzam varlığın bütününe sevdalıyım; hırçınlığına, karanlığına ve hatta fırtınalarına bile…
Fakat en çok deniz fenerlerini seviyorum. Zifiri karanlığın ortasında, yolunu kaybetmişlere rehber olan yalnız ve vakur kadim dostlarım. Zaman zaman kendimi o fenerin ışığında yolunu bulmaya çalışan bir gemi gibi hissediyorum; bazen o geminin üzerinde salınarak yol aldığı dipsiz bir derya, bazen de deniz feneri. Hangisiyim, henüz ben de bilmiyorum. Bildiğim tek şey; insanla deniz arasındaki o göz ardı edilemeyecek benzerlik.
Her ikisi de dışarıdan bakıldığında hafif dalgalı, sakin birer yüzeyden ibaret; oysa derinliklerinde keşfedilmeyi bekleyen bambaşka alemler barındırıyor.
İçimizdeki dalgalar kabardığında, yani en öfkeli anlarımızda çekeriz dünyanın dikkatini. Herkes üzerimize çöken o devasa dalgaların boyutuyla ilgilenir. İnsanlar dehşete düşer, yargılar veya korkar. Ya da fırtına dindikten sonra, ruhumuzun kıyısına vuran o çer çöpü, kırgınlıkları, hırpalanmış kelimeleri ve darmadağın olmuş anıları görürler. Dünyanın gözünde bu enkaz, sadece bir yıkımın ve kusurun kanıtıdır. Oysa kimse bilmez ki, o amansız fırtınalar aslında içimizi temizlemek içindir. Ruh; kendi derinliklerinde biriken tortulardan, yüklerden kurtulmak ve arınmak için hırçınlaşır. Kıyıya vuran her çer çöp, aslında içsel bir temizliğin kanıtıdır.
İşte tam o enkazın ortasında, dalgaların yorulduğu ve fırtınanın çekildiği o arafta İsmet Özel dizeleri yetişir imdada:
Burada kalamazsın, başa dönemezsin
ama dön
Eve dön!
Şarkıya dön!
Kalbine dön!
Fırtınanın kopardığı o gürültü bittiğinde, geriye sadece bu acımasız ama bir o kadar da şefkatli hakikat kalır. Olduğun yerde duramazsın, çünkü artık o eski sen değilsin; dalgalar seni hırpaladı, değiştirdi. Başa da dönemezsin, çünkü zamanın suları geriye akmaz. Ama yine de bir yere dönmek zorundasın. Gitmek, arınmak ve nihayetinde ait olduğun yeri bulmak zorundasın.
Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!
Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!
İsmet Özel’in bu çağrısı, fırtınanın savurduğu ruhlarımızın pusulasıdır aslında. Şarkı, ruhun unuttuğu o saf melodidir; kalp, limanın ta kendisidir; ev ise aidiyettir. Kalbe, eve ve şarkıya dönmek bir kaçış değil, asıl varış noktasına doğru atılan adımdır.
Yazının başında, „Zaman zaman kendimi o fenerin ışığında yolunu bulmaya çalışan bir gemi gibi hissediyorum; bazen o geminin üzerinde salınarak yol aldığı dipsiz bir derya, bazen de deniz feneri.“ demiştim. Aslında biz, o muazzam döngünün tamamıyız. Kendi karanlığımızda kaybolan gemi de biziz, içimizi temizlemek için hırçınlaşan o fırtınalı derya da… Ve nihayetinde, en zifiri gecelerde kendi ruhumuzun rotasını çizen o yalnız ama vakur deniz feneri de yine bizden başkası değil.
Dalgalar yorulduysa, fırtına dindiyse ve içindeki o kadim fener yeniden görünür olduysa, artık yola çıkma vaktidir. Yol uzun, umman derin; ama fenerin ışığı her zamankinden daha aydınlık.
Şarkıya, kalbine ve o en güvenli limana…
Eve dönme vakti


Köşe Yazıları
Maison de Victor Hugo: Bir Yazarın İzleri
Victor Hugo’nun, ne zaman karşıma çıksa beni durup düşündüren bir sözü var: “Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız; ya okumaya değer şeyler yazın, ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın.”
Bu cümle bana hep insanın ardında ne bırakacağını düşündürür. Yazdıklarımız, okuduklarımız, gördüğümüz yerler, biriktirdiğimiz anlar. Hepsi zamanla içimizde bir yere yerleşiyor ve belki de anlatacaklarımızı çoğaltıyor. Ben de bu yüzden hem daha çok okumaya hem de elimden geldiğince daha çok yolculuk etmeye çalışıyorum. Çünkü okudukça dünyayı başka gözlerle görüyor, gördükçe de yazıya dönüşebilecek yeni izler biriktiriyorum.
Geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiğim Paris gezimde bu sefer, uzun zamandır görmek istediğim edebi bir durağın peşine düştüm: Maison de Victor Hugo. Paris’in en güzel meydanlarından Place des Vosges’da yer alan bu ev, müze olarak ziyaret edilebiliyor. Hugo, yaklaşık 280 metrekarelik bu dairede 1832’den 1848’e kadar, yani 16 yıl yaşamış; burası onun hayatında en uzun süre kaldığı evlerden biri olmuş. Victor Hugo’nun bir dönem yaşadığı bu evi ziyaret etmek, benim için sıradan bir müze gezisinden çok daha fazlasıydı. Kitaplarıyla tanıdığım bir yazarın yaşadığı odalarda dolaşmak, penceresinden baktığı meydana ve ağaçlara bakmak, kendi tasarladığı yazı masasının önünde durmak; yıllardır okuduğum cümlelerin arkasındaki insanı biraz daha yakından hissetmek gibiydi.
Hepimiz Victor Hugo’yu çoğunlukla Sefiller ya da Notre Dame’ın Kamburu ile tanırız. Oysa evini gezerken, duvarlardaki notları okurken, eşyalarının ve yaşamına dair izlerin arasında dolaşırken bu eserlerin ardında yalnızca büyük bir romancı değil; şair, oyun yazarı, ressam, sürgün görmüş bir aydın ve politik duruşuyla çağının vicdanı olmaya çalışan güçlü bir insan olduğunu fark ettim.
Victor Marie Hugo
Victor Hugo, tam adıyla Victor Marie Hugo, 26 Şubat 1802’de Fransa’da doğdu. Babasının Napolyon ordusunda görev yapması nedeniyle çocukluğu farklı şehirlerin ve ülkelerin izleriyle şekillendi. Anne ve babasının ilişkisindeki kopuşun ardından annesiyle birlikte Paris’te yaşamaya başladı. Eğitimini burada sürdürdü, hukuk okudu; fakat onun asıl yolu çok erken yaşlarda edebiyata çıktı.
Romantizm akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Hugo güçlü bir düşünce insanıydı. 1827’de yazdığı Cromwell oyununun önsözü, Fransız romantizminin önemli metinlerinden biri kabul edildi. 1830’da sahnelenen Hernani ile büyük bir çıkış yaptı.
Hugo’nun ilk romanı Notre Dame’ın Kamburu, 1831’de yayımlandı ve kısa sürede Avrupa’da büyük ilgi gördü. Roman yalnızca edebi bir başarı elde etmekle kalmadı; Notre Dame Katedrali’ne ve Paris’in tarihi yapılarına yönelik ilgiyi de artırdı.
Hugo’nun eserlerinde Paris yalnızca bir arka plan değil; neredeyse yaşayan bir karakter. Ona göre Paris, kalabalıkların buluştuğu bir halk şehri olduğu kadar, düşünceyi aydınlatan büyük bir merkez.
1830’ların başında Hugo, toplumsal sefalet ve adaletsizlik üzerine büyük bir roman tasarlamaya başladı. Bu fikir yıllar içinde büyüdü, değişti, olgunlaştı. Yaklaşık on yedi yıllık bir emeğin ardından eser, 1862’de Sefiller adıyla yayımlandı. Jean Valjean’ın hikayesi üzerinden yoksulluğu, merhameti, vicdanı ve adalet arayışını anlattı. Sefiller yalnızca bir roman değil; insanın değişebilme ihtimaline, toplumun acımasızlığına ve merhametin dönüştürücü gücüne dair büyük bir metindir.
Victor Hugo’nun daha az bilinen ama çok etkileyici yönlerinden biri de resimle kurduğu bağdır. Büyük yazar aynı zamanda üretken bir ressamdı; yaşamı boyunca yaklaşık 3500 çizim yaptığı söylenir. Genellikle küçük ölçekte, kağıt üzerine çalışır; kahverengi ve siyah mürekkepleri tercih ederdi. Malzeme bulamadığında kömür tozu, lamba isi, kahve telvesi gibi gündelik şeyleri kullanır, hatta kimi zaman kendi kanıyla bile çizimler yaptığı anlatılır. Hugo, dünyayı bazen romanlarla, bazen şiirlerle, bazen de karanlık ve güçlü çizgilerle anlatan çok yönlü bir sanatçıydı.
Hugo’nun hayatı edebiyat ve sanatla sınırlı kalmadı; politik duruşu da en az eserleri kadar belirleyiciydi. 1848 Devrimi’nin ardından cumhuriyetçi fikirlere yaklaştı. Özgürlük, adalet ve insan hakları onun için yalnızca romanlarında işlediği temalar değil, hayatta da savunduğu değerlerdi.
Bu duruş, onu III. Napolyon ile karşı karşıya getirdi. Napolyon Bonaparte’ın 1851’de gerçekleştirdiği askeri darbeye açıkça karşı çıktı ve bu yüzden Fransa’dan ayrılmak zorunda kaldı. Önce Brüksel’e, ardından Jersey Adası’na gitti; daha sonra Guernsey’e yerleşti. 1859’da çıkarılan genel afla Fransa’ya dönebilecek olmasına rağmen, III. Napolyon iktidarda olduğu sürece dönmeyi reddetti.
Victor Hugo’yu güçlü kılan yanlardan biri de kalemini insan hakları için kullanmasıydı. Edebi kariyerinin başından itibaren en temel ahlaki duruşlarından biri idam cezasına karşı çıkması oldu. Bu konudaki en bilinen eserlerinden biri, 1829’da yayımlanan Bir İdam Mahkûmunun Son Günüdür. Hugo bu romanda, idama mahkum edilmiş bir insanın son saatlerini anlatarak ölüm cezasının insanlık dışı yönünü okurun vicdanına taşımaya çalışır. Kalemini yalnızca edebiyat için değil, toplumsal adalet için de kullanan Hugo; sanatçıların telif haklarının korunması için mücadele etti, ölüm cezasının kaldırılması için yazılar yazdı, konuşmalar yaptı. Bugünün diliyle söylersek, Hugo yalnızca yazan değil; yazdıklarıyla dünyaya itiraz eden bir aydındı.
1870’te III. Napolyon iktidarı sona erince Paris’e döndü ve büyük bir coşkuyla karşılandı. Artık yalnızca Fransa’nın en büyük yazarlarından biri değil, sürgünde de susmamış bir özgürlük savunucusuydu.
Victor Hugo, 22 Mayıs 1885’te, 83 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi ulusal bir törenle kaldırıldı ve Paris’teki Pantheon’a defnedildi. Bugün hala yalnızca Sefillerin ya da Notre Dame’ın Kamburunun yazarı olarak değil; edebiyatı vicdanla, adaletle ve insan onuruyla buluşturan büyük bir isim olarak yaşamaya devam ediyor.
Maison de Victor Hugo’dan çıkarken aklımda en çok şu duygu kaldı: Bir yazarı yalnızca kitaplarıyla tanımak başka, o kitapların doğduğu hayatın izlerine yaklaşmak bambaşka. Hugo’nun odalarında dolaşırken, eserlerinin ardında yalnızca büyük bir edebi yetenek değil; yaşadığı çağla hesaplaşan, haksızlığa itiraz eden ve insanı bütün çelişkileriyle anlamaya çalışan büyük bir hayat olduğunu hissettim.
Kendi sözünü en çok kendi yaşamıyla doğrulayan yazarlardan biri belki de Victor Hugo. Okumaya değer şeyler yazdı. Yazılmaya değer bir hayat yaşadı.







-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ



Gülşefika Balaban Brandenberger
2 Dezember 2024 at 02:04
Bugünkü göç konusuyla beraber, EV temasıyla ilgili olarak ne güzel bir çok farklı bakış açısıyla dop-dolu ele almışsın Meltemciğim, zevkle okudum yine yazdıklarını. Aidiyet ve Doğan Cüceloğlu’ndan bahsedince aklıma Sayın Cüceloğlu’nun değersizleştirme temasına önemle değindiği bir sohbeti geldi. Dostoyevski’den de alıntı yapmış olduğun gibi, ailesinde veya ait olduğunu düşündüğü, bulunduğu ortamlarda kabul gören veya dışarıda tutulmayan kişi daha çok evinde gibi hissedebilir diye de vurgulamıştı. Başka bir kitabında da meditasyonun öneminden bahsetmişti .
Bence insan, ancak kendinde, kendi gönlünde bir yerde an’da olabilmeyi becerebildikçe; her türlü dışsal etkiden uzakta hep evinde olduğunu da deneyimleyebilir. Bu durum ah sürekli olabilse tadından doyulmaz. Ama gel gör ki aile, ülke kökleri, özlenenler ve ortak anılar gibi bilumum şey aslında bizi belli ki bu konuda baya düşündürmeye devam edecek. Ele aldığın her cümle gibi…😇👏🏼👏🏼👏🏼👏🏼
Meltem Soğuk Stropoli
6 Januar 2025 at 10:24
„Kendi gonlunde bir yerde ‚an’da olabilmek“…Ne kadar guzel ifade etmissin sevgili Sefika. Cok tesekkur ederim degerli yorumun icin. Biz dogdugu ulkeden uzakta yasayanlar icin bu dusunceler de hep var olacak. Yeter ki kendi gonlumuzde kalmayi basarabilelim. Sevgiler.