Connect with us

Köşe Yazıları

Sence Evin Neresi?

yazar

Published

on

Son zamanlarda bana bu soru sık sık soruluyor. Ülkesinden ayrı yaşayanların hayatlarından belki de hiçbir zaman tamamen yok olmayacak, zaman zaman kendini hatırlatacak bir soru bu. Hele de benim hayatımda olduğu gibi eşler iki farklı ülke ve kültürden gelip, yaşamak için üçüncü bir ülkeyi seçtiklerinde daha da önem kazanabiliyor.

“Ev’’imizi nasıl tanımladığımız aidiyet kavramı ile yakından ilişkili. İster üzerinde düşünmüş, ister hiç düşünmemiş olalım, hemen hemen hepimizin hayatında yer tutar aidiyet kavramı. Bu dünyaya gelmeye hazırlanırken ilk evimiz olan ana rahmine yerleşmemizle başlıyor tutunma ve ait olma ihtiyacımız. Belki de böyle görkemli bir başlangıç, yaşamımız boyunca sürebilecek aidiyet arayışımızı tetikliyor. Hayat boyu devam eden bir yere, bir gruba, bir ideolojiye veya kişiye aidiyet ihtiyacı aynı zamanda insanın güven ve anlam bulma arayışı. “Ben buyum, buradayım, burası veya bu kişiler de benim bir parçam” diyebilmek insana kendini sadece güvende ve değerli değil, tamamlanmış da hissettiriyor.

“Ben bağımsızlığıma düşkünüm!”

Bu ifade ilk gençlik yıllarımda kullanmayı en çok sevdiğim cümlelerden biriydi. Birey olma gayreti ile geçen erken gençlik yıllarında böyle havalı cümleler pek seviliyor. Bu havalı cümleyi kullanırken tabi ki benim de farkında olmadan yaptığım aidiyet duygusunu tamamen kısıtlayıcı olarak algılayıp, kimseye hesap vermeme ve özgür olma kavramlarını yüceltmekti.

Gerçekte aidiyet ve özgürlük birbirinin karşıtı mı? Veya olmak zorunda mı?

Aidiyet, özünde insanın kendini tanımasını ve ait hissettiği tanımlama içinde kendine bir yer bulmasını içerir. Bu anlamda bakarsak sağlıklı bir aidiyet, bireyin hem kendisi olmasına, hem de bir bütüne ait hissetmesine olanak sağlayan bir duygu. Sağlıklı aidiyet derken kastettiğim dengeli ve baskıcı olmayan, bireyin kendisi olmasına izin veren bir ait olma şekli. Aidiyet hissi kişiye yalnız olmadığını hissettirdiği için özgürleştirir de. Desteklendiğini hisseden kişi hayatında cesur adımlar atabilir.

Doğan Cüceloğlu İletişim Donanımları’nda tam da bu noktaya değinir ve insanın hem bağımsız hem de ait olmak istediğini vurgular. Cüceloğlu’na göre birey olma ve ait olma ihtiyacı ne kadar dengeliyse, kişi o kadar mutlu ve enerjiktir.

Benim hikayeme dönecek olursak; bağımsızlık tutkumun ardından bir süre sonra bir “dünya vatandaşı” olma sevdam başladı. “Kimse bir ülke ile sınırlı olmasa, herkes dünyaya ait olsa” gibi şefkatli düşüncelerin aklımdan geçtiği zamanlar. Kültürün, insana kim olduğunu anlamasını da sağladığını ve kültür ortaklığının geçmiş ile gelecek arasında köprü işlevi gördüğünü farketmediğim dönemler. Paylaşılan ortak detayların bir insanın hayatına anlam katabileceğini, sıcak sohbetin ortasındaki “bir demli çay daha” cümlesinin yaşattığı tanıdık mutluluk hissini, eski şarkılarda benzer anılara gidebilmeyi yaşadıkça farkettim. Bunlar, bu küçük görünen detaylar, aslında hepsi ait olmanın, olabilmenin bir parçasıymış. İnsan hiçbir yere, hiçbir şeye ait olmadan yalnız ve buruk hissedermiş, bir şeyler eksik kalırmış.

Bu da beni aidiyet ile el ele olan “köklere bağlılık” kavramı üzerine düşünmeye yönlendirdi. Annemle babamın, onların anne babalarının hikayelerini daha çok merak etmeye başladığımda bunun aslında kendi hikayemi bilmek arayışı ile ilişkili olduğunu anladım. Köklere bağlılık kendi hikayemizi bilmek demek, çünkü bize bir “dayanak noktası” sunar. İnsan kendini sadece dünyaya gelmiş bir birey değil, daha büyük bir hikayenin parçası olarak da görmeye başlar. Tarihsel farkındalıklar insanın kendini yaşamda konumlandırmasına da yardımcı olur.

Küreselleşen dünyada göçler, hızlı yaşam, bireyselliğe aşırı düşkünlük gibi faktörlerin etkisiyle köklerden uzaklaşma ve aidiyetsizlik kavramları da ortaya çıkabiliyor. Son zamanlarda okullarından mezun olur olmaz yurtdışına giden Türk gençlerinin sayısı hızla artıyor. Bambaşka kültürlere heyecanla koşmak ve insanın farklı kültürlerle kendi kültürünü harmanlayarak kendini geliştirip inşa etmesi çok değerli olsa da genç yaşta köklerden uzaklaşmak ister istemez “ben nereye aitim?” sorusunu da beraberinde getiriyor. Farklı ülkelerde yaşamak, insanın köklerinden güç alarak, yeni kültürlerle gelişerek kendini tanımlaması , şekillendirmesi için büyük bir şans aslında. Bir yerlerde okuduğum güçlü ağac metaforu aklıma geliyor bu konuyla ilgili. Güçlü bir şekilde köklerimize bağlıyken, dallarımızı gökyüzüne uzatarak yeni olasılıklara yer açmak ve gelişmek. Tam da “ben nereye aitim” sorusuna cevap gibi.

Tekrar “ev”e dönecek olursak, bana göre “ev”in tek bir tanımı yok. Anlamı da tanımı da kişiden kişiye değişir. Kimilerinin evi bir ülke veya şehir iken, kimilerine göre aile veya bir kişi, hatta bazen bir ruh hali bile “ev” olabilir. “Ev”inden uzak hisseden biri için, “ev” bazen bir nostalji kaynağına da dönüşebilir. Aidiyet hissi ile geçmişe özlemin iç içe olduğu bir durum var ki, geçmişi fazla yüceltip idealize etmek de bazen “ev”i gerçek anlamından uzaklaştırabiliyor.

“Ev”imiz varoluşsal ve duygusal bağlarımızın merkezinde yer alır. Varoluşumuzun anlamını bulamadığımızda kendimizi evsiz de hissederiz. Edebiyatta ne çok örneği vardır bunun. Çok sevdiğim kitaplardan olan Yeraltından Notlar’da aidiyetsizliğin ve topluma yabancılaşmanın getirdiği derin yalnızlık ve huzursuzluk Dostoyevski’nin muazzam anlatımıyla insanın içine işler. Oğuz Atay’ın “tutunamayan” karakterleri Turgut ve Selim, Yusuf Atılgan’ın meşhur Aylak Adam’ı C. karakteri, Albert Camus’ün Yabancı’sındaki Meursault, bize hep benzer hissi yansıtırlar. Evsiz hisssetmek edebiyata bazen öyle farklı şekillerde yansımıştır ki, insan aynı karakterde evsizliğin farklı boyutlarını bir arada görür. Haruki Murakami’nin Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları’nda tasvir ettigi Renksiz Tsukuru tam da böyle bir karakterdir örneğin. Sebep belirtilmeden arkadaş grubunun dışına itilen Tsukuru, çocukluğu ve aidiyet duygusu elinden alınmış hisseder. Tsukuru’nun hissettiği “ev”sizlik duygusu, okurlara sürekli arayış içindeki melankolik kişilik olarak yansır.

Tsukuru’da birlikte büyüdüğü arkadaş grubu olarak görulen “ev”, gerçek hayatlarda da kişiden kişiye tanımı değişen bir kavramdır. Sadece fiziksel bir mekan değil, ruhsal bir aidiyet hissidir. Sanatçı için kendini ifade edebildiği alan “ev” iken, tek başınalığı seven biri için bazen yalnızlık, aşık biri için sevdiğinin gözleri, gezgin icin seyahat ederek mutlu olabildiği her an “ev”dir.

Benim evim neresi sorusuna dönecek olursam; tanıdık gelen ve ruhsal bağ ve aidiyet hissettiğim her yer, herkes ve her şey hayatıma anlam katarken, “kendimizin evi olmak” fikrini benimseyenlerdenim. Ev hissim dış koşullara çok da bağımlı değil, daha çok kendi ruhumda ve zihnimde. Keyifli akan bir sohbetteyken, ailemle vakit geçirirken, köpeğimin yıldız gözlerinin içine bakarken, kendimi doğru ifade edebildiğim her yerde- mesela şu anda bu yazıyı yazarken kendimi “ev”de hissediyorum.

Sizin eviniz dediğiniz yer neresi, üzerinde hiç düşündünüz mü?

Continue Reading
2 Comments

2 Comments

  1. Gülşefika Balaban Brandenberger

    2 Dezember 2024 at 02:04

    Bugünkü göç konusuyla beraber, EV temasıyla ilgili olarak ne güzel bir çok farklı bakış açısıyla dop-dolu ele almışsın Meltemciğim, zevkle okudum yine yazdıklarını. Aidiyet ve Doğan Cüceloğlu’ndan bahsedince aklıma Sayın Cüceloğlu’nun değersizleştirme temasına önemle değindiği bir sohbeti geldi. Dostoyevski’den de alıntı yapmış olduğun gibi, ailesinde veya ait olduğunu düşündüğü, bulunduğu ortamlarda kabul gören veya dışarıda tutulmayan kişi daha çok evinde gibi hissedebilir diye de vurgulamıştı. Başka bir kitabında da meditasyonun öneminden bahsetmişti .
    Bence insan, ancak kendinde, kendi gönlünde bir yerde an’da olabilmeyi becerebildikçe; her türlü dışsal etkiden uzakta hep evinde olduğunu da deneyimleyebilir. Bu durum ah sürekli olabilse tadından doyulmaz. Ama gel gör ki aile, ülke kökleri, özlenenler ve ortak anılar gibi bilumum şey aslında bizi belli ki bu konuda baya düşündürmeye devam edecek. Ele aldığın her cümle gibi…😇👏🏼👏🏼👏🏼👏🏼

  2. Meltem Soğuk Stropoli

    6 Januar 2025 at 10:24

    „Kendi gonlunde bir yerde ‚an’da olabilmek“…Ne kadar guzel ifade etmissin sevgili Sefika. Cok tesekkur ederim degerli yorumun icin. Biz dogdugu ulkeden uzakta yasayanlar icin bu dusunceler de hep var olacak. Yeter ki kendi gonlumuzde kalmayi basarabilelim. Sevgiler.

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

NE “ALMANCI” NE DE “GURBETÇİ”: PEKİ BİZ KİMİZ?

yazar

Published

on

Türkiye’de yaz aylarında yabancı plakalı bir araç görüldüğünde sürücüsü çoğu zaman hemen “Almancı” ilan edilir.

Plaka İsviçre’ye aitmiş, Avusturya’dan gelmiş, Hollanda, Belçika, Fransa veya İngiltere plakasıymış; pek fark etmez. Direksiyonunda Türkçe konuşan biri varsa o araç da sahibi de otomatik olarak “Almancı” olur.

Bu alışkanlık nereden geliyor?

Türkiye’den Avrupa’ya kitlesel işçi göçünün hafızamızdaki en güçlü adresi Almanya’dır. Türkiye ile Almanya arasında 1961 yılında imzalanan İşgücü Anlaşması’nın ardından çok sayıda vatandaşımız çalışmak üzere bu ülkeye gitti. Zamanla Almanya’ya giden bütün vatandaşlarımız için kullanılan “Almancı” sözü, yanlış biçimde Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşayan Türklere de yakıştırıldı.

Oysa İsviçre’de yaşayan biri Almancı değildir.

Avusturya’da yaşayan da, Hollanda’da doğan da, Belçika’da büyüyen de Almancı değildir. Almanya’da yaşayanların bile tamamını tek bir kalıba sokarak “Almancı” diye tanımlamak bugün ne kadar doğrudur, o da ayrıca tartışılmalıdır.

Çünkü artık karşımızda birkaç yıllığına çalışmaya gitmiş tek tip bir işçi topluluğu yok.

Aradan altmış yılı aşkın zaman geçti. Birinci kuşağın ardından ikinci, üçüncü, dördüncü, hatta bazı ailelerde beşinci kuşak yetişti. Bu insanlar yaşadıkları ülkelerde doğdu, okula gitti, meslek edindi, şirket kurdu, vergi ödedi, siyasete katıldı ve hayatını orada kurdu.

Peki “gurbetçi” sözü doğru mu?

Gurbet, insanın vatanından ve doğduğu yerden uzakta yaşamasıdır. İlk kuşak için bu kelimenin çok güçlü bir karşılığı vardı. Anadolu’nun bir köyünden veya kasabasından elinde tahta bavuluyla Avrupa’ya çalışmaya giden, ailesini ve memleketini geride bırakan insanlar gerçekten gurbetteydi.

Ancak İsviçre’de, Almanya’da, Avusturya’da veya Hollanda’da doğmuş bir insan için neresi gurbettir?

Doğduğu, büyüdüğü, eğitim aldığı, çalıştığı ve çocuklarını yetiştirdiği ülke mi; yoksa ailesinin yıllar önce ayrıldığı, kendisinin yalnızca tatillerde gördüğü Türkiye mi?

İsviçre’de doğup büyümüş biri olarak ben kimin gurbetçisiyim?

İsviçre benim doğduğum, eğitim aldığım, çalıştığım ve hayatımı kurduğum ülke. Türkiye ise ailemin köklerinin bulunduğu, dilini, kültürünü ve insanlarını sevdiğim ana vatanım.

Bunlardan birini seçmek zorunda değilim.

İnsan aynı anda iki ülkeye, iki kültüre ve iki toplumsal hafızaya bağlı olabilir. İsviçre’yi sevmek Türkiye’den vazgeçmek, Türkiye’ye bağlı olmak da İsviçre’ye yabancı olmak anlamına gelmez.

O hâlde doğru tanımlama nedir?

Tek ve herkesi kapsayan bir cevap yoktur.

Almanya’da yaşayan biri için “Almanya’daki Türk”, İsviçre’de yaşayan biri için “İsviçre’de yaşayan Türk” denilebilir. Vatandaşlığı da dikkate alınacaksa “Türkiye kökenli İsviçreli”, “Türkiye kökenli Alman” veya “çifte vatandaş” ifadeleri kullanılabilir.

Topluluğun tamamından söz ediliyorsa en doğru ve kapsayıcı tanımlar “yurt dışında yaşayan Türkler”, “Avrupa’daki Türk toplumu” veya kısaca “Avrupa Türkleri”dir. Nitekim resmî kurumlar da artık ağırlıklı olarak “yurt dışındaki vatandaşlarımız” ve “yurt dışında yaşayan Türkler” ifadelerini kullanıyor. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığına göre Avrupa’daki Türk toplumu artık “misafir işçi” statüsünden çıkmış, yaşadığı ülkelerin asli unsurlarından biri hâline gelmiştir.

İsimlendirme önemsiz bir ayrıntı değildir.

Çünkü “Almancı” sözü çoğu zaman yalnızca coğrafi bir yanlışlık taşımıyor; beraberinde bazı önyargıları da getiriyor:

“Parası çoktur.”

“Türkiye’yi bilmez.”

“Altındaki arabayla hava atmaya gelmiştir.”

“Bir ay tatil yapıp bize akıl verir.”

Öte yandan Avrupa’da da aynı insanlara zaman zaman “yabancı”, “göçmen” veya “Türk” denilerek yaşadıkları toplumun dışındaymış gibi davranılıyor.

Böylece bu insanlar Türkiye’ye geldiğinde “Almancı”, yaşadıkları ülkeye döndüğünde ise “yabancı” oluyor.

Peki bu insan tam olarak nereye ait?

Asıl sorun da burada başlıyor.

Bir insanın kimliğini yalnızca otomobilinin plakasına, pasaportunun rengine veya ailesinin yıllar önce çıktığı köye bakarak tanımlayamazsınız. Kimlik, tek kelimeye sığmayacak kadar çok katmanlıdır.

Yabancı plakalı her otomobil Almanya’dan gelmediği gibi, Avrupa’da yaşayan her Türk de “Almancı” değildir. Orada doğmuş ve bütün hayatını orada geçirmiş herkesi “gurbetçi” olarak tanımlamak da bugünün gerçeğini tam karşılamaz.

Elbette kendisini “gurbetçi” olarak tanımlayan ve bu kelimeye duygusal bir anlam yükleyen insanlara da saygı duymak gerekir. Mesele bir kelimeyi yasaklamak değil, kimseye istemediği bir kimliği dışarıdan dayatmamaktır.

Artık kelimelerimizi de gerçeklere göre güncellemenin zamanı geldi.

Bizler Almancı değiliz.

Hepimiz aynı anlamda gurbetçi de değiliz.

Bizler Almanya’da, İsviçre’de, Avusturya’da, Fransa’da, Hollanda’da, Belçika’da ve dünyanın daha birçok ülkesinde yaşayan; kökleri Türkiye’ye uzanan milyonlarca insanız.

Bazılarımız Türk vatandaşı, bazılarımız yaşadığımız ülkenin vatandaşı, bazılarımız ise çifte vatandaşız. Aramızda işçiler, işverenler, doktorlar, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler ve sporcular var.

Biz tek tip değiliz.

Bir otomobil plakasından, yaz tatilindeki birkaç haftadan veya yarım asır öncesinden kalmış bir kelimeden ibaret hiç değiliz.

Doğru ifade mi?

En sade şekliyle:

Yurt dışında yaşayan Türkler…

Ya da her insanı kendi gerçeğiyle tanımlamak:

İsviçre’deki Türk, Almanya’daki Türk, Türk kökenli İsviçreli, Türk kökenli Alman veya Avrupa Türkü…

Ama her yabancı plakalı araca bakıp “Almancı geldi” demek artık yalnızca eski bir alışkanlık değil, aynı zamanda yanlış bir tanımlamadır.

Çünkü plaka yabancı olabilir. Ama o aracın içindeki insan, size sandığınızdan çok daha yakındır.

Continue Reading

Köşe Yazıları

                               Nadas Zamanı

yazar

Published

on

Çocuktum. Uçsuz bucaksız tarlaların arasından usul usul ilerliyorduk. Yeşilin binbir tonunun hakim olduğu bir yerde büyüdüğüm için, yol boyunca karşıma çıkan o kahverengi tarlalar çok ilgimi çekmişti. Araba ağır ağır ilerlerken ben de kahvenin farklı tonlarının birbirine karıştığı, yer yer öbek öbek duran toprağa uzun uzun bakmıştım. Sonra çocuk aklımla anneme dönüp, “Bu toprak neden ölmüş?” diye sormuştum. İşte “nadasa bırakmak” sözünü ilk kez o gün öğrendim.

Annem, toprağın yeniden verimlenebilmesi, daha güçlü ve daha bereketli ürün verebilmesi için bazen dinlenmesi gerektiğini anlatmıştı. Toprağın hiçbir şey üretmiyormuş gibi göründüğü o zamanın aslında boşuna geçmediğini; tam tersine, kendini yeniden toparladığı bir dönem olduğunu.

Bu kelimeyi de, doğanın bana o gün öğrettiği bu küçük mucizeyi de çok sevmiştim.

Belki de o günden sonra “nadasa bırakmak” benim için yalnızca toprağa ait bir şey olmadı. Zaman zaman çok zorlandığımda, içimden hiçbir şey yapmak gelmediğinde, kendimi zorlamak yerine ruhumu da nadasa bırakmayı öğrendim. Biraz susmayı, biraz geri çekilmeyi, hiçbir şey üretmeden de var olabilmeyi.

Kafamda, hayata geçirmek istediğim projelerin tohumlarının atılacağı bir yaz planlamıştım. Bodrum’da, balkonumdan görünen palmiye ve hurma ağaçlarına karşı; cırcır böceklerinin eşlik ettiği, kahvenin kokusunun sabahın serinliğine karıştığı sabahlarda bol bol yazıp okuyacağım bir yaz.

Ama olmadı.

Ruhumla bedenim bu kez aynı ritimde ilerlemedi. Başlamam gerektiğini düşündüğüm, hatta uzun zamandır hayalini kurduğum o projeye başlayamadım. Araştırmalarım için yanımda getirdiğim kaynaklar bir köşede öylece kaldı. Mental ve fiziksel olarak oldukça yoğun geçen bir senenin ardından zihnim resmen “pause” tuşuna bastı. Ben de bu kez o sese kulak verdim. Her şeyi biraz ana bıraktım; kendime de hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığım bir alan açtım. Ve bol bol yüzdüğüm, ailemle ve dostlarımla saatlerce konuştuğum, kahkahaların eksik olmadığı, güzel sofralara oturduğum, bol bol dans ettiğim, çokça sevildiğim bir yaz geçirdim. Araya, benim alışık olduğum temponun epey altında birkaç kitap sıkıştırdım elbette. Ama ilk kez belki de bunun hesabını tutmadım.

Dingin, yavaş ve biraz da şifa gibi bir yazdı.

Simi’de Küçük Bir Tesadüf

Bu sakinliğin arasına, her sene yaptığımız gibi küçük bir kaçamak da sıkıştırdık ve yine Yunan adalarından birine geçtik. Bu kez ruh halime de pek uygun düşen, sakinliğime sakinlik katan bir yer seçtim.

Simi’ye ilk kez 19 yıl önce gitmiştim. O küçücük, rengarenk evleriyle aklımın bir köşesinde yer etmiş, yıllar boyunca da güzelliği de dilime pelesenk olmuş bir yerdi bu küçük ada. Bu kez sevdiceğimle yeniden oradaydım. Otelden 5 -6 adımda denize ulaştığımız, sessizliğin ve yavaşlığın tadını çıkardığımız üç dört gün geçirdik.

Bu küçük kaçamak bana yalnızca güzel anılar değil, tatlı bir alışkanlığın da başlangıcını bıraktı. Gittiğim otellerde yapmayı sevdiğim şeylerden biri, kütüphane varsa kitaplara göz atmaktır. Kaldığımız otelde de odamın yolu üzerinde minicik bir kitaplık vardı. Kitaplığı fark eder etmez raflara göz gezdirdim. Derken kitapların arasından Türkçe bir kitap gözüme ilişti. Matt Haig’in Gece Yarısı Treni sanki raftan bana göz kırpıyordu.

Kitabı elime alıp kapağını çevirdiğimde içinde küçük bir not buldum. O birkaç satır nedense günümü öyle güzelleştirdi ki… Hiç tanımadığım birinin, belki de aylar önce bıraktığı minicik bir iz, hiç beklemediğim bir anda bana ulaştı.

Ben de bu küçük zincire bir halka eklemek istedim. Yanımda okuyup bitirdiğim başka bir kitabın içine, onu bulan kişinin yüzünde belki küçücük bir tebessüm oluşturacak bir not yazıp kitaplığa bıraktım. Bir Türk okur denk gelir de iletişime geçmek ister diye Instagram hesabımı da ekledim. Bakarsınız bir gün “direct message” arkadaşı oluveririz.

Benim için yazın en tatlı anılarından biri oldu bu. Hatta şimdiden karar verdim; bundan sonra gittiğim otellerde, uygun bir kitaplık bulursam geride bir kitap ve birkaç satır bırakmak istiyorum. Kim bilir, belki siz de bir gün denemek istersiniz.

Ve Türkiye için hala yazın ortası sayılabilecek bir tarihte, eğitim öğretim hayatı sebebiyle, Zürih’e, ikinci evime dönüş yaptım. Tabii ki böyle güzel bir yazı geride bırakıp dönmek kolay olmadı.Ama döndüğümde fark ettim ki nadasa bıraktığım zihnimde küçük küçük filizler görünmeye başlamış bile.

Aklımın bir köşesinde bekleyen fikirler yeniden ses vermeye, içimde bir şeyler yavaş yavaş kıpırdanmaya başladı. Bu kez acelem yok. Kendime verdiğim bu molanın bana nasıl döneceğini merak ediyorum sadece.  Şimdilik biraz akıştayım, biraz da olacakları izliyorum:)

Continue Reading

Köşe Yazıları

Köprüden Önce Son Çıkış

yazar

Published

on

Uzun yolları çok seviyorum; tren, araba, otobüs vasıta fark etmeksizin dışarıda kilometreler akıp giderken insan kendi iç dünyasına da sefer yapmaya başlıyor. Geçtiğimiz günlerde arabayla yaptığım bir yolculuk sırasında „Köprüden önce son çıkış“ tabelası ilişti gözüme. Bu tabela ruhumda sayfalar dolusu paragrafa dönüştü.

İnsan hayatı için çok çarpıcı bir cümle: „Köprüden önce son çıkış.“

Köprüye girmeden önceki o son metreler, ruhun en hararetli çatışma alanı gibi. Bir yanda geçmişin ağırlığı, pişmanlıklar, kaçırılmış fırsatlar, zamanında söylenmemiş cümleler, yanlış şeritte heba edilen yıllar… Ve bir aydınlanma: „Buraya kadar yanlış gelmiş olabilirsin.“ O an gözün dikiz aynasına iliştiğinde geride bıraktığın yıllar keşkelerin gölgesinde kalır, kaçırdığın sapakları düşünüp için sızlar.

Köprüden önceki son çıkışı fark etmek ama artık o sapağa giremeyecek kadar hızlanmış olmak… Bazen de direksiyonu kıracak gücü bulamayıp o kaçınılmaz köprüye doğru sürüklenmek. Yol devam eder ve insanı en olgunlaştıran durakla yüzleşirsin: Kabulleniş. Kabulleniş, yenilgi demek değildir; yanlış kararların, hayatın getirdiği tüm virajların yükünü omuzlayıp „Evet, yolum buymuş“ diyebilme olgunluğudur. O tabela bize durmayı değil, olduğumuz haliyle yola devam etmeyi öğretir.

Ve tam o sınır çizgisinde, direksiyonu tutan ellerimizde beliren o son duygu: Cesaret. Çünkü köprüden önceki son çıkışı pas geçtikten sonra seni neyle karşılaşacağını bilmediğin sisli bir karşı yaka bekler… Geri gitme ihtimalin kalmadığında gaza basıp bilinmeyene doğru ilerlemek tam anlamıyla yürek işidir. Pişmanlıklarını heybene koyup kabullenişi yan koltuğuna oturtarak o köprüye sürmek; hayatın tüm belirsizliğine adeta meydan okumak gibidir.

Uzun yolların en güzel yanı sadece varılacak yeri değil, ruhumuzdaki sapakları ve virajları da göstermesi. Bir gün o levha ile göz göze gelirseniz yavaşlayın ve iç sesinizi dinleyin. Geride kalan keşkelerinizi yük değil tecrübe görün, pişmanlıklarınızla helalleşin ve o köprüden karşıya geçecek cesareti göğsünüzde hissedin.

Kim bilir, belki de hayat o son çıkışı kaçırdıktan sonra başlar.

Continue Reading

Trendler