Connect with us

Köşe Yazıları

Sence Evin Neresi?

yazar

Published

on

Son zamanlarda bana bu soru sık sık soruluyor. Ülkesinden ayrı yaşayanların hayatlarından belki de hiçbir zaman tamamen yok olmayacak, zaman zaman kendini hatırlatacak bir soru bu. Hele de benim hayatımda olduğu gibi eşler iki farklı ülke ve kültürden gelip, yaşamak için üçüncü bir ülkeyi seçtiklerinde daha da önem kazanabiliyor.

“Ev’’imizi nasıl tanımladığımız aidiyet kavramı ile yakından ilişkili. İster üzerinde düşünmüş, ister hiç düşünmemiş olalım, hemen hemen hepimizin hayatında yer tutar aidiyet kavramı. Bu dünyaya gelmeye hazırlanırken ilk evimiz olan ana rahmine yerleşmemizle başlıyor tutunma ve ait olma ihtiyacımız. Belki de böyle görkemli bir başlangıç, yaşamımız boyunca sürebilecek aidiyet arayışımızı tetikliyor. Hayat boyu devam eden bir yere, bir gruba, bir ideolojiye veya kişiye aidiyet ihtiyacı aynı zamanda insanın güven ve anlam bulma arayışı. “Ben buyum, buradayım, burası veya bu kişiler de benim bir parçam” diyebilmek insana kendini sadece güvende ve değerli değil, tamamlanmış da hissettiriyor.

“Ben bağımsızlığıma düşkünüm!”

Bu ifade ilk gençlik yıllarımda kullanmayı en çok sevdiğim cümlelerden biriydi. Birey olma gayreti ile geçen erken gençlik yıllarında böyle havalı cümleler pek seviliyor. Bu havalı cümleyi kullanırken tabi ki benim de farkında olmadan yaptığım aidiyet duygusunu tamamen kısıtlayıcı olarak algılayıp, kimseye hesap vermeme ve özgür olma kavramlarını yüceltmekti.

Gerçekte aidiyet ve özgürlük birbirinin karşıtı mı? Veya olmak zorunda mı?

Aidiyet, özünde insanın kendini tanımasını ve ait hissettiği tanımlama içinde kendine bir yer bulmasını içerir. Bu anlamda bakarsak sağlıklı bir aidiyet, bireyin hem kendisi olmasına, hem de bir bütüne ait hissetmesine olanak sağlayan bir duygu. Sağlıklı aidiyet derken kastettiğim dengeli ve baskıcı olmayan, bireyin kendisi olmasına izin veren bir ait olma şekli. Aidiyet hissi kişiye yalnız olmadığını hissettirdiği için özgürleştirir de. Desteklendiğini hisseden kişi hayatında cesur adımlar atabilir.

Doğan Cüceloğlu İletişim Donanımları’nda tam da bu noktaya değinir ve insanın hem bağımsız hem de ait olmak istediğini vurgular. Cüceloğlu’na göre birey olma ve ait olma ihtiyacı ne kadar dengeliyse, kişi o kadar mutlu ve enerjiktir.

Benim hikayeme dönecek olursak; bağımsızlık tutkumun ardından bir süre sonra bir “dünya vatandaşı” olma sevdam başladı. “Kimse bir ülke ile sınırlı olmasa, herkes dünyaya ait olsa” gibi şefkatli düşüncelerin aklımdan geçtiği zamanlar. Kültürün, insana kim olduğunu anlamasını da sağladığını ve kültür ortaklığının geçmiş ile gelecek arasında köprü işlevi gördüğünü farketmediğim dönemler. Paylaşılan ortak detayların bir insanın hayatına anlam katabileceğini, sıcak sohbetin ortasındaki “bir demli çay daha” cümlesinin yaşattığı tanıdık mutluluk hissini, eski şarkılarda benzer anılara gidebilmeyi yaşadıkça farkettim. Bunlar, bu küçük görünen detaylar, aslında hepsi ait olmanın, olabilmenin bir parçasıymış. İnsan hiçbir yere, hiçbir şeye ait olmadan yalnız ve buruk hissedermiş, bir şeyler eksik kalırmış.

Bu da beni aidiyet ile el ele olan “köklere bağlılık” kavramı üzerine düşünmeye yönlendirdi. Annemle babamın, onların anne babalarının hikayelerini daha çok merak etmeye başladığımda bunun aslında kendi hikayemi bilmek arayışı ile ilişkili olduğunu anladım. Köklere bağlılık kendi hikayemizi bilmek demek, çünkü bize bir “dayanak noktası” sunar. İnsan kendini sadece dünyaya gelmiş bir birey değil, daha büyük bir hikayenin parçası olarak da görmeye başlar. Tarihsel farkındalıklar insanın kendini yaşamda konumlandırmasına da yardımcı olur.

Küreselleşen dünyada göçler, hızlı yaşam, bireyselliğe aşırı düşkünlük gibi faktörlerin etkisiyle köklerden uzaklaşma ve aidiyetsizlik kavramları da ortaya çıkabiliyor. Son zamanlarda okullarından mezun olur olmaz yurtdışına giden Türk gençlerinin sayısı hızla artıyor. Bambaşka kültürlere heyecanla koşmak ve insanın farklı kültürlerle kendi kültürünü harmanlayarak kendini geliştirip inşa etmesi çok değerli olsa da genç yaşta köklerden uzaklaşmak ister istemez “ben nereye aitim?” sorusunu da beraberinde getiriyor. Farklı ülkelerde yaşamak, insanın köklerinden güç alarak, yeni kültürlerle gelişerek kendini tanımlaması , şekillendirmesi için büyük bir şans aslında. Bir yerlerde okuduğum güçlü ağac metaforu aklıma geliyor bu konuyla ilgili. Güçlü bir şekilde köklerimize bağlıyken, dallarımızı gökyüzüne uzatarak yeni olasılıklara yer açmak ve gelişmek. Tam da “ben nereye aitim” sorusuna cevap gibi.

Tekrar “ev”e dönecek olursak, bana göre “ev”in tek bir tanımı yok. Anlamı da tanımı da kişiden kişiye değişir. Kimilerinin evi bir ülke veya şehir iken, kimilerine göre aile veya bir kişi, hatta bazen bir ruh hali bile “ev” olabilir. “Ev”inden uzak hisseden biri için, “ev” bazen bir nostalji kaynağına da dönüşebilir. Aidiyet hissi ile geçmişe özlemin iç içe olduğu bir durum var ki, geçmişi fazla yüceltip idealize etmek de bazen “ev”i gerçek anlamından uzaklaştırabiliyor.

“Ev”imiz varoluşsal ve duygusal bağlarımızın merkezinde yer alır. Varoluşumuzun anlamını bulamadığımızda kendimizi evsiz de hissederiz. Edebiyatta ne çok örneği vardır bunun. Çok sevdiğim kitaplardan olan Yeraltından Notlar’da aidiyetsizliğin ve topluma yabancılaşmanın getirdiği derin yalnızlık ve huzursuzluk Dostoyevski’nin muazzam anlatımıyla insanın içine işler. Oğuz Atay’ın “tutunamayan” karakterleri Turgut ve Selim, Yusuf Atılgan’ın meşhur Aylak Adam’ı C. karakteri, Albert Camus’ün Yabancı’sındaki Meursault, bize hep benzer hissi yansıtırlar. Evsiz hisssetmek edebiyata bazen öyle farklı şekillerde yansımıştır ki, insan aynı karakterde evsizliğin farklı boyutlarını bir arada görür. Haruki Murakami’nin Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları’nda tasvir ettigi Renksiz Tsukuru tam da böyle bir karakterdir örneğin. Sebep belirtilmeden arkadaş grubunun dışına itilen Tsukuru, çocukluğu ve aidiyet duygusu elinden alınmış hisseder. Tsukuru’nun hissettiği “ev”sizlik duygusu, okurlara sürekli arayış içindeki melankolik kişilik olarak yansır.

Tsukuru’da birlikte büyüdüğü arkadaş grubu olarak görulen “ev”, gerçek hayatlarda da kişiden kişiye tanımı değişen bir kavramdır. Sadece fiziksel bir mekan değil, ruhsal bir aidiyet hissidir. Sanatçı için kendini ifade edebildiği alan “ev” iken, tek başınalığı seven biri için bazen yalnızlık, aşık biri için sevdiğinin gözleri, gezgin icin seyahat ederek mutlu olabildiği her an “ev”dir.

Benim evim neresi sorusuna dönecek olursam; tanıdık gelen ve ruhsal bağ ve aidiyet hissettiğim her yer, herkes ve her şey hayatıma anlam katarken, “kendimizin evi olmak” fikrini benimseyenlerdenim. Ev hissim dış koşullara çok da bağımlı değil, daha çok kendi ruhumda ve zihnimde. Keyifli akan bir sohbetteyken, ailemle vakit geçirirken, köpeğimin yıldız gözlerinin içine bakarken, kendimi doğru ifade edebildiğim her yerde- mesela şu anda bu yazıyı yazarken kendimi “ev”de hissediyorum.

Sizin eviniz dediğiniz yer neresi, üzerinde hiç düşündünüz mü?

Continue Reading
2 Comments

2 Comments

  1. Gülşefika Balaban Brandenberger

    2 Dezember 2024 at 02:04

    Bugünkü göç konusuyla beraber, EV temasıyla ilgili olarak ne güzel bir çok farklı bakış açısıyla dop-dolu ele almışsın Meltemciğim, zevkle okudum yine yazdıklarını. Aidiyet ve Doğan Cüceloğlu’ndan bahsedince aklıma Sayın Cüceloğlu’nun değersizleştirme temasına önemle değindiği bir sohbeti geldi. Dostoyevski’den de alıntı yapmış olduğun gibi, ailesinde veya ait olduğunu düşündüğü, bulunduğu ortamlarda kabul gören veya dışarıda tutulmayan kişi daha çok evinde gibi hissedebilir diye de vurgulamıştı. Başka bir kitabında da meditasyonun öneminden bahsetmişti .
    Bence insan, ancak kendinde, kendi gönlünde bir yerde an’da olabilmeyi becerebildikçe; her türlü dışsal etkiden uzakta hep evinde olduğunu da deneyimleyebilir. Bu durum ah sürekli olabilse tadından doyulmaz. Ama gel gör ki aile, ülke kökleri, özlenenler ve ortak anılar gibi bilumum şey aslında bizi belli ki bu konuda baya düşündürmeye devam edecek. Ele aldığın her cümle gibi…😇👏🏼👏🏼👏🏼👏🏼

  2. Meltem Soğuk Stropoli

    6 Januar 2025 at 10:24

    „Kendi gonlunde bir yerde ‚an’da olabilmek“…Ne kadar guzel ifade etmissin sevgili Sefika. Cok tesekkur ederim degerli yorumun icin. Biz dogdugu ulkeden uzakta yasayanlar icin bu dusunceler de hep var olacak. Yeter ki kendi gonlumuzde kalmayi basarabilelim. Sevgiler.

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

İki Bayram, Bir Bahar

yazar

Published

on

Bayramlar, çocukluğuma dair tatlı telaşları hatırlatan muazzam zamanlardır. Bayram deyince yüreğimden uçurtmalar uçar gökyüzüne. Bu yıl takvimler; hem manevi bir arınma olan Ramazan Bayramı hem de baharın gelişini müjdeleyen, geniş bir coğrafyada kutlanan, Farsça „yeni gün“ anlamına gelen „Nevruz“ ile çifte bayram sevinci yaşattı.

„Nevruz“ denince çocukluğuma dair aklıma gelen iki şey var: Biri ateşin üzerinden atlamalarımız, diğeri ise annemle birlikte soğan kabuğuyla boyadığımız yumurtalar. Büyüdükçe öğrendim ki üzerinden atladığım ateş sadece eğlenceli bir oyun değil; kıştan kalan hastalıkları, kötülükleri ve ruhun üzerindeki ağırlıkları o ateşe bırakıp baharın taze enerjisiyle yenilenmek demekmiş. Boyadığımız yumurtalar ise doğumu ve üretkenliği ifade edermiş. Yumurtaları tokuşturma, „birlikte dayanışma ve güç birliği içinde yaşama“ niyetinin sembolüymüş.

​Tarihsel süreçte birçok millet için önemli bir yeri olan Nevruz Bayramı; Orta Asya, Türk toplulukları, İran, Anadolu ve Balkanlarda aynı tarihlerde, her toplumun kendine özgü bir nedene dayanarak kutladığı binlerce yıllık bir miras.

Türklerin zihninde 21 Mart sadece bir takvim yaprağı değil, yeniden doğuşun simgesidir. Ergenekon’dan demir dağları eriterek özgürlüğe kavuştukları gündür. Ergenekon’da sıkışıp kalan bir milletin demiri ateşle terbiye ederek kendine yeni bir yol açması, aslında insanın kendi içindeki engelleri aşma gücünün en somut sembolüdür.

​Pers kökenli Nevruz kutlamalarında ise aidiyeti hisseder insan. Firdevsi’nin eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanı olan Şehname’de geçen „Haft-Sin“ sofrasında, Fars alfabesinde „S“ harfi ile başlayan yedi temel öge kullanılır:

•Sabzeh: Filizlenmiş buğday, arpa veya mercimek (Yeniden doğuşu simgeler).

•Samanu: Buğday tohumundan yapılan tatlı, helva (Güç ve sabrı).

•Senjed: Kurutulmuş iğde (Aşk ve sevgiyi simgeler).

​•Sir: Sarımsak (İlaç ve şifayı simgeler).

•Sib: Elma (Güzellik ve sağlık).

•​Serkeh: Sirke (Olgunlaşma ve sabır).

​•Sumak: Kurutulmuş baharat (Gün doğumunun rengi).

Bu ögelerle beraber ayna, mumlar, para, sümbül ve Japon balığı figürü bulunan kaseler de kullanılır.

Görüyoruz ki Nevruz her kültürde aynı cümleyi çağrıştırıyor aslında: „Yeniden başlamak mümkündür.“ Sonuçta Nevruz; hangi coğrafyada, hangi adla kutlanırsa kutlansın, insanlığın kışa karşı kazandığı o büyük zaferin adıdır. Ateşin sıcaklığı kötülükleri yaksın, sofraların bereketi hanelerimizi sarsın. İçimizdeki uçurtmaların gökyüzünden hiç eksilmediği, yenilenmiş ve arınmış nice baharlara… Ramazan’ın huzuru ile baharın coşkusu birleştiğinde dualarımız bereket, adımlarımız barış, bakışlarımız ise hep o çocuksu bayram sabahları kadar taze kalsın.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Tren Yolculuklarının Bir Büyüsü Olabilir mi?

yazar

Published

on

Yıllar önce o dönemde çalıştığım ilaç şirketinin Lozan- Cenevre arasında küçük bir kasabada yer alan merkezine bir toplantıya gelmiş, ne yapıp ne edip kendime bir tren yolculuğu fırsatı yaratmıştım.

Cama başımı dayayıp seyre daldığım ardarda akan büyüleyici yeşil vadiler, kıvrılarak yükselen dağ yolları, sislerin içinden beliren köyler, yeşilliklerin arasından dev birer ayna gibi parlayan göller ve heybetli dağlar bende o anda, oracığa benim seyretmem için yerleştirilmiş bir film sahnesi hissi yaratmış, şu düşünceyi aklıma sokmuştu:

İnsan bu ülkede yaşasa, her gün bu trenlere binse şu hayatta başka ne ister…”

Bu düşünceyi nasıl güçlü bir şekilde içselleştirmişim ki,  o seyahatten birkaç yıl sonra İsviçre’ye taşındım!

Tren yolculuklarına olan tutkum bu ülkede katlanarak artmış olsa da, trenlerle aramızdaki ilişki eskilere, ilkokul yıllarıma kadar uzanır.

Annemin öğretmen olarak çalıştığı okuluma birkaç yıl ikimiz birlikte trenle gidip gelmiş, 80’ler İstanbul’unun dingin yaşam bölgesi olan Göztepe-Maltepe hattında istasyonların nostaljik havasını, önümde uzayan rayların o yaştaki bir çocuk için bitmek bilmeyen sonsuzluğunu ve tren satıcılarının ilgi çekici dünyasını keşfetmiştim. Her gün okula gidip gelmek birdenbire doğal bir maceraya dönüşmüştü benim için.

Bu yolculuklar esnasında bir iki sefer ansızın durup dakikalarca hareket etmeyen trenin içinde yankılanan “raylara biri atlamış galiba!” şeklindeki korkutucu cümlelerle çocuk kafamda trenler tekinsiz, dev birer metal canavara bürünmüş ve yıllar sonra okuduğum Tolstoy’un Anna Karenina’sının trenin altına kendini atmasıyla o tatsız his tekrar yüzünü göstermiş olsa da, bu belli belirsiz  “canavar” algısı trenlerle arama girmeyi başaramadı.

Günlük kısa yolculuklar albenili olmasına albeniliydi ama yetişkinliğe geçtiğimde kafamda bütün görkemiyle bambaşka bir tren yolculuğu hayali belirmişti; filmlerde gördüğüm o gümüş takımlar ve beyaz kumaş peçetelerle yemek yenen notaljik restoranlı ve yataklı vagonlu şehirlerarası trenlerde gerçekleştirilen bir yolculuk!

Çocukluk arkadaşım Zeynep’le İstanbul-Selanik arasında tren seyahatlerinin başladığını duyduğumuzda ikimiz de çok heyecanlanmış, hiç beklemeden yer ayırtmıştık. Baharın yaklaştığını müjdeleyen ılık bir İstanbul akşamında Sirkeci Garı’ndan hiç de filmlerde gördüklerimize benzemeyen hantal görünüşlü  trenimize binmiş, hayal ettiğimiz estetik görüntüyü ve özeni bulamamak yolculuk heyecanımızı yine de söndürmemiş,  gümüş takımlı restoran yerine yataklı kabinimizde camdan dışarıyı seyrederek yediğimiz kaşarlı tostlarımızın ardından gece boyunca kâh uyuklamış, kâh sohbet etmiştik. Saatler sonra gecenin karanlığında, tam da Ayfer Tunç’un Yeşil Peri Gecesi romanında sık sık bahsettiği “kurdun saati”nde, durduğumuz istasyonda bağırışan görevlilerin gürültüsünden sınıra vardığımızı anlamış, iki kafadar heyecan içinde kapıyı vuran sınır polisine pasaportlarımızı göstermiştik.

Herşey hayatta ilk kez tecrübe edildiğinde ne kadar da heyecanlı geliyor insana. Yıllar sonra bugün, İsviçre ve komşu ülkeleri ile arasında sık sık gidip geldiğim trenlerde bazen yapılmadan geçilen, bazen de görevlinin kalabalık vagonlarda dolaşarak gerçekleştirdiği hızlı pasaport kontrolleri “bitse de bir an önce yola devam etsek” düşüncesinden başka bir his uyandırmıyor bende.   

Yolculuğun kendisi için ise hislerim bugün de hala çocukluğumda duyduğum tutkuyu barındırıyor.

Özünde beni asıl heyecanlandıran “yolda olma hali” sanırım. Bu yolda olma hali bana, hayatla ilgili ufak molalar verip, yaşananlara, kendime ve hayatıma dışarıdan bakabilmemi de sağlıyor belki de. Aslında aynı zamanda bir anlamda kendime yaptığım birer içsel bir yolculuk benim için tren yolculukları.

Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen, önceden belirlenmiş bir ray hattında hem güvende hissedip, hem ileriye, bir nevi bilinmeze doğru yol almak.

Dışarıdaki manzara peşpeşe akarken, trenin o kendine özgü sakin ve ritmik hareketleriyle uyumlu bir şekilde, benim de düşüncelerimin acele etmeyen, sindirmeye izin veren bir tempoda sakince akması.

Bir yandan ileri doğru hareketin ve varma hedefinin verdiği canlılığı yaşarken, bir yandan ardı ardına geçen görüntülerle geçmişe, anılara dalabilmek.

Angolalı yazar Jose Eduardo Agualusa da tren yolculuklarının bellek ile ilişkisini çok önemsiyor ki, Bukalemunlar Kitabı’nda trenden seyrettiğimiz manzaralarla anılarımız arasında ilişki kurarak anının, hareket halindeki bir tren penceresinden görülen bir manzara olduğunu söyler ve şöyle ekler:

Gözümüzün önünde akan manzaraların gerçek olduğunu biliriz ama çok uzakta olduklarını bildiğimiz için onlara dokunamayız. Bazıları şimdiden o kadar uzakta kalmıştır ki, tren hızla hareket ederken onların gerçekten yaşanıp yaşanmadığından emin olamayız.” Tıpkı trenden gördüğümüz ardarda geçen manzaralar gibi geçmiş de akıcı bir deneyimdir, sabit değildir, akar, değişir, bazı kısımları uzaklaşıp silikleşir. Ve trende giderken geçmişin anılarına dalmak da yolcuğumuzu güzelleştirir. En azından benim sık yaptığım bir şey.  

Trenler edebiyatta ve sinemada önemli bir yere sahip. Çoğumuz belki de çocukluktan beri bunları okuyarak veya seyrederek büyüyoruz. Bu yüzden bilinçaltımızda tren yolculuklarının bir “hikâye başlıyor” hissi uyandırabilmesi de doğal aslında. Tıpkı benim yıllar önceki İstanbul-Selanik trenine duyduğum heyecan gibi, her yolculuk yeni bir hikaye, yeni bir başlangıç.

Şimdilerde duyduğum heyecan, bu sene başlatılacağını duyduğum İsviçre-İskandinavya arası direk tren hattı için. Biletimi alıp, bu uzun ve konforlu olacağını hayal ettiğim (evet, hayal etmekten hiç vazgeçmiyorum!) yolculuğun keyfini çıkarmak için can atıyorum.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Savaşın Lügatında Umut: Yetim Bir Kelime

yazar

Published

on

Ben hislerimi ancak kelimelerin insafına bırakabilen insanlardanım. Kelimeler ne kadar müsaade ederse o kadar işliyor kalemim. Fakat öyle günlerden geçiyoruz ki kelimeler bile meramımı anlatmaya kifayetsiz kalıyor. Zira lügatimizde hiçbir kelime, bir çocuğun oyuncağıyla birlikte toprağa gömülen hayallerini ya da bir insanın evini bir sırt çantasına sığdırmak zorunda kalışındaki çaresizliği anlatmaya yetmiyor.

Savaş… Bu beş harflik kelime ne zihnimde ne de vicdanımda bir türlü yer buluyor. Kelime anlamıyla bile o kadar soğuk ve bir o kadar ürpertici ki… Söylerken dilin, yazarken kalemin buz tuttuğu yer tam da burası. Aslında mesele kelimelerin kifayetsizliği değil; kelimeler de bu yükü taşımaya utanıyor, harfler de bu vahşeti tarif etme sorumluluğundan kaçıyor sanki.

Sahi, hangi lisan bir annenin yavrusunun cansız bedenine bakarken hissettiği o derin sızıyı ifade edebilir? Hangi sıfat, bombalar patlarken bir çocuğun gözlerindeki korkuyla karışmış boşluğu tanımlayabilir?

Televizyon ekranlarında haritalar üzerinde strateji çizenler “ekonomik sebepler” diyor, “strateji” diyor, “haklı gerekçeler” diye sıralıyor. Oysa hiçbir harita, “ev” denilen o kavramın bir sırt çantasına sığdırılmasını; duvarlara asılan fotoğrafları, yıllarca biriktirilen kitapları ve mutfaktaki o tanıdık kokunun bir fermuarın ardına sığmak zorunda oluşunu göstermez.

“Çocukluk insanın anavatanıdır,” der şair. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığımızda zihnimiz otomatik olarak o saf, temiz ve dertsiz günlere geri döner. Fakat “mülteci” etiketini daha beşikteyken almış bir çocuğun anavatanı; valizlere sığdırılmış telaşlı vedalar, yabancı dillerin soğuk duvarları ve iki dil arasında kalmış, hiçbirine tam ait olamayan bir hayattır. İşte tam bu noktada, “mülteci” kelimesinin bıraktığı boşlukta insanlığımız asılı kalıyor. Eminim ki “Çocukluk insanın anavatanıdır,” diyen şair; o anavatanın bombalarla yerle bir edildiği, toprağının yabancı postallar altında ezildiği bir dünyayı hayal bile edememiştir.

Haber bültenleri rakamlarla konuşuyor. “Binlerce can kaybı,” diyorlar; “yüz binlerce göçmen,” diye ekliyorlar. Bugün kelimelerimi dilsiz bırakan asıl sebep, dünyanın bu acıya birer “sayı”, birer “güvenlik sorunu” yahut “istatistik” olarak bakacak kadar nasırlaşmış olmasıdır. “Can pazarı” demek yerine “sınır güvenliği” deniliyor. İstatistikler, bir çocuğun döktüğü o tek damla gözyaşının ağırlığını ölçemiyor. Rakamlar büyüdükçe vicdanlar küçülüyor sanki.

Bugün yazmak; karanlığa ışık tutmak gibi değil, karanlığın içindeki o ağır sessizliğe tanıklık etmek gibi. Bu vahşeti anlatabilecek kelimeleri bulamamanın mahcubiyetini yaşıyorum. Artık biliyorum: savaşın lügatinde umut, sadece yetim kalmış bir kelime. Annesi, babası ve evi elinden alınmış bir çocuk gibi hiçbir cümleye tam olarak sığamıyor. Meramım: bu dilsiz vahşetin ortasında bir nebze de olsa insan kalabilmek.

Continue Reading

Trendler