Sosyal Medya

Köşe Yazıları

KAHVALTININ SAHİDEN MUTLULUKLA İLGİSİ VAR MI?

yazar

Yayınlayan

on

Bana göre ilgisi yok çünkü kahvaltı mutluluğun ta kendisi!

“Hakkında yazmak bile beni mutlu ediyor” dememin kulağa ne kadar inandırıcı geldiğini bilmiyorum ancak gerçek kahvaltı sevdalılarının beni anlayacaklarını biliyorum.

Bu sevda çocukluğumdan beri bana eşlik etmiş olsa da, yurtdışına taşınmamla birlikte geleneksel Türk kahvaltımız yıllar içinde nadir bir mücevher gibi gözümde daha da değerlendi. Kolay değil, dünyada eşi olmayan bir kahvaltı kültürünün çocuklarıyız, o kadar böbürlenmemiz olsun!

Konuya, doğduğum topraklara olan duygusal bağdan tetiklenen bir torpille değil, objektif bir bakışla yaklaştığımda, dünyada bir numara olabilecek bir Türk ritüelimiz olup olmadığı sorusunu tartışmasız “kahvaltımız” diye cevaplardım. Birçok güzel geleneğimiz olsa da, ince belli bardaklarda salınan demli çayların derin sohbetlere eşlik ettiği en keyifli ritüelimiz bence kahvaltı kültürümüz.

Yurtdışında yaşayan biz Türkler artık her türlü gıdaya dünyanın her yerinden ulaşabiliyoruz. Ancak, hâlâ Türkiye’den gelen ziyaretçilerin bavullarından çıkan kahvaltılıkların evini şenlendirdiği kişi tek ben değilimdir sanırım.

Benim kahvaltı sevdamdan ailemizdeki İtalyanlar da nasibini aldı. Pek çok Avrupalı gibi kahve ve kruvasanı sabahları baş tacı eden İtalyan eşim ve akrabalarım, hayatın taze domatesli, çay, simit ve beyaz peynirli lezzetlerini benimle birlikte keşfedip sevmeye başladı. Bizim evde olmak demek, sabahları uzun ve keyifli Türk kahvaltıları yapmak demek.

Kahvaltının tarihine baktığımızda…

Günümüzde yeme içme kültürünün önemli bir parçası olan, yıllardır “günün en önemli öğünü” diye methedilen kahvaltının tarihine baktığımızda görüyoruz ki, meğerse yüzyıllar boyu sabahları yemek yemek hiç de şimdilerde olduğu gibi yüceltilmemiş.

Örneğin, Orta Çağ’da kahvaltı, yoksulların öğünü olarak görülürmüş. Tarlalarda çalışmak için erken uyanan köylüler ve işçiler, güçlerini koruyabilmek için sabah erken saatlerde ekmek, bira ve peynir gibi besinler tüketirken, soylular arasında kahvaltı etme kavramı hiç de kabul görmezmiş. Hatta Orta Çağ Katolik Kilisesi’nin önde gelen isimlerinden Thomas Aquinas, yedi günahtan biri olan “Oburluk” günahının içine “erken yemeyi” de dahil ettiği için, sağlıklı insanlar için güne erken yemekle başlamak nefse hâkim olamamakla özdeşleşerek uzun süre günah olarak kabul edilmiş!

Dünyada kahvaltının normalleşip yaygınlaşması Sanayi Devrimi ve sonrasına denk geliyor. Pek çok konuyu olduğu gibi yeme içme kültürünü de etkileyen Sanayi Devrimi’nin getirdiği yoğun iş gücü ihtiyacı ile işçi sınıfının ortaya çıkışı, sabahları yemek yeme alışkanlığını da yaygınlaştırıyor. Artan enerji ihtiyacı ile birlikte yüksek kalorili yiyecekler sabah sofralarında yer almaya başlıyor. Kahvaltının modern anlamda “günün en önemli öğünü” olarak kabul edilmesi ise 20. yüzyılın başlarına dayanıyor.

Osmanlı’dan günümüze Türk kahvaltısı

Bizim tarihimize bakınca da gün içindeki zamanı, içeriği ve ismi değişikliklere uğrasa da, bir şekilde kültürümüzde sabah öğünü hep yer almış. Selçuklu’da başlayan günde iki öğün yeme geleneği, zaman içinde Osmanlı’da “kuşluk taamı” (kuşluk yemeği) ve “akşam taamı” şeklinde adlandırılarak devam etmiş.

  1. yüzyılda Osmanlı’ya gizemli ve tılsımlı içecek olarak giren kahvenin artan şöhreti ve Evliya Çelebi’nin ilk kez Seyahatname’sinde “kahve altı” ismini kullanması ile birlikte, kuşluk vaktinde içilen kahveden önce yenen “kuşluk taamı”, “kahvaltı”ya dönüşmüş. Böylece günümüzde de devam eden kahvaltının ardından içilen bol köpüklü kahve keyfi Osmanlı hayatına yerleşmiş.

Bugün kahvaltımıza eşlik eden, onsuz sofralarımızı düşünemediğimiz çayımızın kahvaltı sahnesine girmesi ise 19. yüzyıl sonlarını bulmuş. 1930’lardan itibaren de Rize’de çay tarımının başlaması ile çay, azılı rakibi kahveyi geride bırakarak kahvaltı sofrasına yerleşmiş.

Kahvaltı, mutluluk ve bir çay daha

“Bir çay daha” cümlesinin bende büyülü bir karşılığı var. Hayatla ilgili umut dolu, ne kadar güzel duygu varsa hepsinin bir cümledeki özeti adeta.

Güne kahvaltıyla başlamak kendiliğinden, doğal bir neşe verirken, iyi demlenmiş cam bardakta içilen çayın bitmeyeceğini, üst üste birkaç bardak içmenin iyi kahvaltının şanına yakışır olduğunu bilmenin ise sağaltıcı bir etkisi var.

Üstelik bu, ancak biz Türkler’in bildiği bir sır. Tıpkı ağzına kadar dolu, dumanı tüten ince belli çay bardağını ustalıkla tutma becerimizi ilk defa eşim Giovanni’nin “Sıcak bardağı öyle tutmayı nasıl başarıyorsunuz?” sorusuyla fark etmem gibi… “Bir çay daha alır mısın?” dediğimde ondan “Bir tane içtim ya” cevabını aldığımda fark etmiştim sadece biz Türklere has bu özelliğimizi.

Anılarımda kahvaltı

Benim anılarımda kahvaltı hep en güzel yerde.

Kendimi bildim bileli hafta sonları ailemle kahvaltı sofralarında toplanırdık. Sabah mahmurluğu, babamın radyoda açtığı müzikler ve annemin masadaki özeni ile hızla dağılırdı. Kahvaltımızın eşlikçisi çayımız babamdan sorulur, daha hepimiz uyurken o erkenden pijamalarıyla mutfakta çayı demlemeye koyulurdu.

Küçük bir ilkokul öğrencisiyken, 80’li yıllardaki çoğu çocuk gibi Anadolu Liseleri sınavları hazırlığından nasibimi almış ve bir sınıf arkadaşımla birlikte eve gelen bir öğretmenle kısa bir süre özel derse devam etmiştim. O derslerden aklımda kalan en güzel anı dersin bitiminde arkadaşım Hüseyin’in annesinin hazırladığı nefis kahvaltı sofralarıydı. Ders boyunca bize verilen havuz problemleriyle boğuşurken, bir yandan gizli gizli dersin sonunda bizi bekleyen o leziz masanın hayalini kurardım.

Hızla değişen dünyamızda değişmeden kalan ritüellerimizin olması çok güzel. Kahvaltı, günümüzde sadece evlerde değil, restoranlarda da sosyalleşmenin merkezine oturmuş durumda. Ülkemizde yıllardır arkadaş ve aile buluşmalarının zaman ve mekanını belirleyen öğünlerden olan kahvaltı, son yıllarda dünyada da yükselen bir akım olmaya başladı. Avrupa’nın farklı şehirlerinde zengin kahvaltı menüleri içeren mekanları keşfetmek bende “Biz bu işi yıllardır biliyoruz” şeklinde gizli bir gurur da uyandırıyor. Menüler ne kadar zengin de olsa, şu bir gerçek ki dünyanın neresinde olursa olsun hiçbir kahvaltı, gerçek Türk kahvaltısının verdiği o doyumsuz keyfi vermiyor.

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi

yazar

Yayınlayan

on

Tarih boyunca insanlar, “Felsefe nedir?” sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki “zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı” denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, “Felsefe yolda olmaktır,” sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))

​Fakat bu “yolda olma” hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak “takip et, beğen, paylaş” butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…

​Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp “Hayat böyle,” derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.

​Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki “Işık göz yakar,” kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.

​Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, “Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!” dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine “gözlerinizin bozuk” olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.

​Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün “bilgi kirliliği” ve “algı yönetimi” mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı “senin gibiler” konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.

​Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki “gözü bozuk” ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

“Dünyayuva”

yazar

Yayınlayan

on

Herkesin kişisel tarihine not düştüğü özel anlar vardır.
Geçtiğimiz hafta, ben de kendi tarihimde çok önemli bir yer tutacak, benim için çok özel bir gecenin hem tanığı hem de moderatörü olma ayrıcalığını yaşadım.

Benim için okumak hiçbir zaman yalnızca bir hobi olmadı; bir yön bulma biçimi, bir yol arkadaşlığı, bazen de insanın kendine açtığı sessiz bir kapı oldu. Kurumsal hayatıma “biraz soluklanayım, sonra dönerim” diyerek ara verdiğimde, bunun kısa bir mola olacağını sanıyordum. Kendimi kitaplarla çevrili bambaşka bir dünyanın içinde bulacağımı ve bu dünyanın beni böylesine zenginleştireceğini doğrusu tahmin etmiyordum.

Kendimi bildim bileli okurdum; ama çoğu zaman iş, annelik ve gündelik sorumluluklardan arta kalan vakitlerde. Oysa son üç yıldır kitaplarla kurduğum bağ bambaşka bir yere evrildi. Artık sabahları kahvem eşliğinde kendime ayırdığım “ben zamanı” kitaplarla başlıyor. Okuyorum, yazıyorum, araştırıyorum. Okuduklarımı hem Instagram hesabımda (ozdenevar) hem de bu köşede paylaşarak, bu yolculuğu yalnızca kendim için değil, başkalarıyla birlikte deneyimliyorum.

Kurduğum bu küçük edebiyat dünyasında kitap kulüpleri ise en güçlü eşlikçilerim. Birlikte okunan kitaplar üzerine konuşmak, farklı yorumları dinlemek, aynı metnin etrafında farklı hayatların buluşmasına tanıklık etmek adeta kolektif bir terapi. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü ile her ay gerçekleştirdiğimiz buluşmalar, yalnızca kitap konuşulan toplantılar değil; aynı zamanda bir edebi köprü kurduğumuz, kültürel bağlarımızı diri tuttuğumuz özel alanlar. Bu yolculukta son durağımız ise bir Yazar Buluşması oldu.

Kulübümüzün çok sevdiğimiz bir üyesini, kalemine hayran olduğumuz bir yazarı ağırladık bu buluşmada: Burcu Özer Katmer’i.

Burcu ile yollarımız, kitap kulübümüzün ilk kitabı olan ve onun da ilk romanı olan Kendine Ait ile kesişmişti. Bir çember kurup o kitabı konuştuğumuz, metinle birlikte kalplerimizi de açtığımız o günün üzerinden tam iki yıl geçmişken, bu kez çok daha özel bir buluşmada, yeni öykü kitabı Dünyayuva üzerine konuşmak için bir araya geldik.

Bu etkinlikte moderatör olarak yer almak benim için büyük bir onurdu. Kitaplarla kurduğum bu güçlü bağın, yalnızca bir okur olarak değil, edebiyatı paylaşan ve görünür kılan biri olarak sahneye taşınması tarifsiz bir duyguydu. Çok sevdiğim bir yazara, onun metinleri üzerine sorular sormak; okuduklarımı, düşündüklerimi ve hissettiklerimi kamusal bir alanda dile getirmek, edebiyatın bana sunduğu en kıymetli hediyelerden biriydi.

Dünyayuva: Kadınların Sessiz Hikayeleri

Dünyayuva yayımlandığı anda kitabı edinmiş, daha önce de Burcu’nun bu kitapta yer alan bazı öykülerini okuma şansı bulmuştum. Kitabı, keyifli bir yolculukta okumak üzere uçağa saklamayı planlarken, elime alır almaz kendimi öykülerin içinde kaybolmuş halde buldum.

Dünyayuva, sekiz öyküden oluşan; aidiyetin, kadınlığın ve “yuva” kavramının katmanlarına inen bir yolculuk. Bu öykülerde, fiziken ya da ruhen evini geride bırakmış, bilinmez kıyılara açılmış kadınlar var. Eskisi gibi devam edemeyen ama hayatın içinde kendine yeni bir yön bulmayı başaran kadınlar. Farklı coğrafyalardan, farklı hayatların içinden seslenen bu karakterler, aslında hepimizin içindeki kırılgan, cesur ve özgürleşmeye meyilli yanlara dokunuyor.

Kitabın ilk öyküsü Küçük Mavi Defter, 2024 yılında Rengin Göçmen Kadın Korosu Öykü Yarışması’nda birincilik ödülüne layık görülmüş. İkinci öykü ise Zürich Liest Festivali kapsamında düzenlenen Vorsatz yarışmasında ödül almış. Kitapta yer alan diğer öyküler de, sandıkların altında kalmış sayısız kadın hikayesinden birer iz taşıyor.

Burcu, aidiyet ve kadınlık temalarını işlediği bu metinlerde, kelimeleri adeta bir anahtar gibi kullanıyor. Yalnızca kendi sesini değil, öykülerinde hayat bulan kadınların sesini de özgür bırakıyor. Görünmeyeni görünür, duyulmayanı duyulur kılıyor. Kelimeleriyle kadınlara benliklerini ve içlerindeki gücü yeniden hatırlatıyor.

Her bir öykü, sessiz ama güçlü bir direncin kaydı gibi. Ve Katmer, biz okurları bu özgürleşme yolculuğunun yalnızca tanığı değil, doğrudan bir parçası haline getiriyor.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Yanımdayken Neden Sosyal Medyadan Kutluyorum?

yazar

Yayınlayan

on

‘‘Eşim yanımda. Çocuğum yan koltukta oturuyor.

Ama doğum günü kutlaması sosyal medyada. Evlilik yıldönümünde uzun sevgi dolu bir mesajla eşe dosta onu nasıl sevdiğimi ilan ediyorum.‘‘

Artık bu manzara kimseye garip gelmiyor. Aksine, günümüzün en sıradan davranışlarından biri haline geldi. Özel günlerde ilk refleksimiz sarılmak değil, telefonu elimize almak. Peki neden?

Bir insan yanımızdayken, ona söyleyebileceğimiz bir “iyi ki varsın”ı neden başkalarının da görmesine ihtiyaç duyarak söylüyoruz?

Görülmeyen, yaşanmamış mı sayılıyor?

Sosyal medya bize şunu öğretti:

Görülmeyen, paylaşılmayan, beğenilmeyen an sanki eksik. Telefonu kaydırırken başkasının yaptığı bir paylaşımın benzerini yapmamışsak kendimizde bir eksiklik hissediyoruz.

Mutluluk artık yaşanan bir duygu olmaktan çıkıp, kanıtlanması gereken bir şeye dönüştü. Bir tebriğin değeri, karşıdaki kişinin hissettiğiyle değil; kaç kişinin gördüğüyle ölçülüyor.

“Bak ne kadar ilgiliyim.”

“Bak ne kadar mutlu bir ailemiz var.”

“Bak ben unutmam.”

Aslında mesaj, çoğu zaman yanımızdaki kişiye değil; izleyenlere gidiyor. Bu tarz paylaşımları yapmayanlara da garip gözüyle bakılıyor çoğu zaman. Hatta birkaç kez tanıdıklarım seni Instagram‘ da göremedik iyi misin diye sordular. Sanki orada yaşamımı sürdürmek zorundaymışım gibi.

Beğeniler yeni alkışlar oldu

Eskiden bir tebessüm yeterliydi.

Şimdi kalpler, yorumlar, paylaşımlar…

Beğeniler modern çağın alkışı. Ve insan farkında olmadan o alkışı bekliyor. Bir doğum günü mesajı, karşı taraf mutlu oldu mu diye değil; kaç beğeni aldı, kaç kişi gördü diye kontrol ediliyor.

Bu da bize özel olanı, başkalarının onayıyla değerli kılmaya mecbur hissi veriyor .

 

Mahremiyet vitrine çıktı

Aile, ilişki, sevgi…

Bir zamanlar en mahrem alanlarımızdı. Şimdi ise sosyal medyanın vitrini. En özel, en mahram anlarımız herkesin gözü önünde. Ne yedik, nereye gittik herkes her adımımızdan haberdar.

Paylaşmadığımızda sanki eksik seviyoruz, sanki yeterince ilgili değiliz. Oysa sevgi paylaşılmak zorunda değil; yaşanmak zorunda.

Ama sosyal medya yaşananı değil, gösterileni ödüllendiriyor.

Peki ya yanımızdaki kişi?

Yanımızdayken telefona yazılan bir tebrik, çoğu zaman göz göze söylenen bir cümleden daha çok ses getiriyor olabilir. Ama daha çok hissettiriyor mu? İlişkilerimiz bu şekilde daha mı iyi yürüyor?

Asıl soru şu:

  • Kutlamayı kimin için yapıyoruz?
  • Yanımızdaki insan için mi, yoksa başkalarının görmesi için mi?

Bazen en gerçek kutlama:

  • Paylaşılmayan bir sarılma
  • Hikâye olmayan bir gülüş
  • Fotoğrafsız geçirilen birkaç dakikadır

Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey bu:

Her özel an, herkese açık olmak zorunda değil.

Çünkü bazı mutluluklar sadece orada olanlar için güzeldir. Sadece ilgili olan kişilerin yaşaması gereken anlar vardır, başkaları bilmese de olur. Ve sosyal medyada gördüklerimiz her zaman gerçeği yansıtmaz.

Haberin Devamını Oku

Trendler