Köşe Yazıları
KAHVALTININ SAHİDEN MUTLULUKLA İLGİSİ VAR MI?
Bana göre ilgisi yok çünkü kahvaltı mutluluğun ta kendisi!
“Hakkında yazmak bile beni mutlu ediyor” dememin kulağa ne kadar inandırıcı geldiğini bilmiyorum ancak gerçek kahvaltı sevdalılarının beni anlayacaklarını biliyorum.
Bu sevda çocukluğumdan beri bana eşlik etmiş olsa da, yurtdışına taşınmamla birlikte geleneksel Türk kahvaltımız yıllar içinde nadir bir mücevher gibi gözümde daha da değerlendi. Kolay değil, dünyada eşi olmayan bir kahvaltı kültürünün çocuklarıyız, o kadar böbürlenmemiz olsun!
Konuya, doğduğum topraklara olan duygusal bağdan tetiklenen bir torpille değil, objektif bir bakışla yaklaştığımda, dünyada bir numara olabilecek bir Türk ritüelimiz olup olmadığı sorusunu tartışmasız „kahvaltımız“ diye cevaplardım. Birçok güzel geleneğimiz olsa da, ince belli bardaklarda salınan demli çayların derin sohbetlere eşlik ettiği en keyifli ritüelimiz bence kahvaltı kültürümüz.
Yurtdışında yaşayan biz Türkler artık her türlü gıdaya dünyanın her yerinden ulaşabiliyoruz. Ancak, hâlâ Türkiye’den gelen ziyaretçilerin bavullarından çıkan kahvaltılıkların evini şenlendirdiği kişi tek ben değilimdir sanırım.
Benim kahvaltı sevdamdan ailemizdeki İtalyanlar da nasibini aldı. Pek çok Avrupalı gibi kahve ve kruvasanı sabahları baş tacı eden İtalyan eşim ve akrabalarım, hayatın taze domatesli, çay, simit ve beyaz peynirli lezzetlerini benimle birlikte keşfedip sevmeye başladı. Bizim evde olmak demek, sabahları uzun ve keyifli Türk kahvaltıları yapmak demek.
Kahvaltının tarihine baktığımızda…
Günümüzde yeme içme kültürünün önemli bir parçası olan, yıllardır “günün en önemli öğünü” diye methedilen kahvaltının tarihine baktığımızda görüyoruz ki, meğerse yüzyıllar boyu sabahları yemek yemek hiç de şimdilerde olduğu gibi yüceltilmemiş.
Örneğin, Orta Çağ’da kahvaltı, yoksulların öğünü olarak görülürmüş. Tarlalarda çalışmak için erken uyanan köylüler ve işçiler, güçlerini koruyabilmek için sabah erken saatlerde ekmek, bira ve peynir gibi besinler tüketirken, soylular arasında kahvaltı etme kavramı hiç de kabul görmezmiş. Hatta Orta Çağ Katolik Kilisesi’nin önde gelen isimlerinden Thomas Aquinas, yedi günahtan biri olan “Oburluk” günahının içine “erken yemeyi” de dahil ettiği için, sağlıklı insanlar için güne erken yemekle başlamak nefse hâkim olamamakla özdeşleşerek uzun süre günah olarak kabul edilmiş!
Dünyada kahvaltının normalleşip yaygınlaşması Sanayi Devrimi ve sonrasına denk geliyor. Pek çok konuyu olduğu gibi yeme içme kültürünü de etkileyen Sanayi Devrimi’nin getirdiği yoğun iş gücü ihtiyacı ile işçi sınıfının ortaya çıkışı, sabahları yemek yeme alışkanlığını da yaygınlaştırıyor. Artan enerji ihtiyacı ile birlikte yüksek kalorili yiyecekler sabah sofralarında yer almaya başlıyor. Kahvaltının modern anlamda “günün en önemli öğünü” olarak kabul edilmesi ise 20. yüzyılın başlarına dayanıyor.
Osmanlı’dan günümüze Türk kahvaltısı
Bizim tarihimize bakınca da gün içindeki zamanı, içeriği ve ismi değişikliklere uğrasa da, bir şekilde kültürümüzde sabah öğünü hep yer almış. Selçuklu’da başlayan günde iki öğün yeme geleneği, zaman içinde Osmanlı’da “kuşluk taamı” (kuşluk yemeği) ve “akşam taamı” şeklinde adlandırılarak devam etmiş.
- yüzyılda Osmanlı’ya gizemli ve tılsımlı içecek olarak giren kahvenin artan şöhreti ve Evliya Çelebi’nin ilk kez Seyahatname’sinde “kahve altı” ismini kullanması ile birlikte, kuşluk vaktinde içilen kahveden önce yenen “kuşluk taamı”, “kahvaltı”ya dönüşmüş. Böylece günümüzde de devam eden kahvaltının ardından içilen bol köpüklü kahve keyfi Osmanlı hayatına yerleşmiş.
Bugün kahvaltımıza eşlik eden, onsuz sofralarımızı düşünemediğimiz çayımızın kahvaltı sahnesine girmesi ise 19. yüzyıl sonlarını bulmuş. 1930’lardan itibaren de Rize’de çay tarımının başlaması ile çay, azılı rakibi kahveyi geride bırakarak kahvaltı sofrasına yerleşmiş.
Kahvaltı, mutluluk ve bir çay daha
“Bir çay daha” cümlesinin bende büyülü bir karşılığı var. Hayatla ilgili umut dolu, ne kadar güzel duygu varsa hepsinin bir cümledeki özeti adeta.
Güne kahvaltıyla başlamak kendiliğinden, doğal bir neşe verirken, iyi demlenmiş cam bardakta içilen çayın bitmeyeceğini, üst üste birkaç bardak içmenin iyi kahvaltının şanına yakışır olduğunu bilmenin ise sağaltıcı bir etkisi var.
Üstelik bu, ancak biz Türkler’in bildiği bir sır. Tıpkı ağzına kadar dolu, dumanı tüten ince belli çay bardağını ustalıkla tutma becerimizi ilk defa eşim Giovanni’nin “Sıcak bardağı öyle tutmayı nasıl başarıyorsunuz?” sorusuyla fark etmem gibi… “Bir çay daha alır mısın?” dediğimde ondan “Bir tane içtim ya” cevabını aldığımda fark etmiştim sadece biz Türklere has bu özelliğimizi.
Anılarımda kahvaltı
Benim anılarımda kahvaltı hep en güzel yerde.
Kendimi bildim bileli hafta sonları ailemle kahvaltı sofralarında toplanırdık. Sabah mahmurluğu, babamın radyoda açtığı müzikler ve annemin masadaki özeni ile hızla dağılırdı. Kahvaltımızın eşlikçisi çayımız babamdan sorulur, daha hepimiz uyurken o erkenden pijamalarıyla mutfakta çayı demlemeye koyulurdu.
Küçük bir ilkokul öğrencisiyken, 80’li yıllardaki çoğu çocuk gibi Anadolu Liseleri sınavları hazırlığından nasibimi almış ve bir sınıf arkadaşımla birlikte eve gelen bir öğretmenle kısa bir süre özel derse devam etmiştim. O derslerden aklımda kalan en güzel anı dersin bitiminde arkadaşım Hüseyin’in annesinin hazırladığı nefis kahvaltı sofralarıydı. Ders boyunca bize verilen havuz problemleriyle boğuşurken, bir yandan gizli gizli dersin sonunda bizi bekleyen o leziz masanın hayalini kurardım.
Hızla değişen dünyamızda değişmeden kalan ritüellerimizin olması çok güzel. Kahvaltı, günümüzde sadece evlerde değil, restoranlarda da sosyalleşmenin merkezine oturmuş durumda. Ülkemizde yıllardır arkadaş ve aile buluşmalarının zaman ve mekanını belirleyen öğünlerden olan kahvaltı, son yıllarda dünyada da yükselen bir akım olmaya başladı. Avrupa’nın farklı şehirlerinde zengin kahvaltı menüleri içeren mekanları keşfetmek bende „Biz bu işi yıllardır biliyoruz“ şeklinde gizli bir gurur da uyandırıyor. Menüler ne kadar zengin de olsa, şu bir gerçek ki dünyanın neresinde olursa olsun hiçbir kahvaltı, gerçek Türk kahvaltısının verdiği o doyumsuz keyfi vermiyor.
Köşe Yazıları
Doğanın Ruhunu Ne Kadar Hissedebiliyoruz?
Başımı gökyüzüne doğru kaldırdığımda anaç şefkatiyle beni adeta kucaklayan yeşil dallarını görüyorum. Haziran’ın ilk günlerinde erkenden bastırmış yaz sıcağından odamın balkonunun gölgesine sığınınca bu heybetli dostla karşılaşmak ne ferahlatıcı!
Onun Fethiye civarında sık görülen “kızılçam”lardan biri olduğunu tahmin ediyorum. İsmi çok da önemli değil aslında, tatil beldesinde kaldığım tüm hafta boyunca benden cömertçe gölgesini esirgemeyen bu dev çam ağacının, terastan gökyüzüne her baktığımda beni sarmaladığını bilmek, adeta ‘Ben buradayım, merak etme!’ diye fısıldayan varlığını hissetmek, gölgesinde kitap okuyup uyuklamak, şaşırtıcı derecede huzur veriyor.
Tatilin son günü “Bir daha gelirsem yine senin dallarına yakın hissedeceğim bir odada kalacağım” diye fısıldıyorum ben de ona. Beni anladığını ve hissettiğini bilerek ayrılıyorum oradan.
Ağaçların Gizli Yaşamı
Ağaçların birer ruhu olduğuna inanır mısınız? Yoksa “Bunlar benim için fazla spritüel, ben bilimden şaşmam” mı derdiniz? Cevabınız hangi yönde olursa olsun Peter Wohlleben’in “Ağaçların Gizli Yaşamı” isimli kitabını okumanızı öneririm. Ormancılığa yıllarını vermiş olan Wohlleben’in ağaçlara olan tutkusu, daha ilk sayfayı çevirdiğiniz andan itibaren kendini hissettiriyor. Wohlleben, yaptığı çalışmalarda ağaçların acıyı hissedebildiğini, hafızaları olduğunu, hatta-hepimize şaşırtıcı gelse de- çocuklarıyla beraber yaşayan ebeveynler olduklarını tecrübe etmiş. Bütün bu mucizevi bilgileri paylaştığı kitabını okuduktan sonra benim için zaten etkileyici olan ağaçlar, büyüleyici varlıklar haline geldiler.
Kitabın ardından dinlediğim, kitapla aynı isimdeki podcast’de, Deniz Yüce Başarır ve bölümün sürpriz konuğu, Eczacılık Fakültesi ve ilaç sektöründen arkadaşım Pelin’in ağaçlar üzerine yaptıkları sohbet ise tadına doyulmayacak bir bilgi ve ilham kaynağı oldu benim için.
Hiçbir Şey Tesadüf Değil
Yaşadığımız deneyimlerin hayatımızın içinde aniden yer bulmaları da, zamanlamaları da tesadüf olmuyor. Tatile geldiğim yazın bu ilk günlerinde, odamın balkonunu kucaklayan dev çam ağacının gölgesinde okumayı seçtiğim kitabın da tesadüf olmadığını düşünüyorum. Üyesi olduğum, bana ilham verip ufkumu açan Kelime Gezginleri Edebiyat Kulübü sayesinde tanıştığım yazar Gamze Güller’in “En Çok Onu Sevdim-Dokunulmamış Her Şey” isimli şahane romanını okurken, bir yandan da tepemdeki heybetli dostuma dalıp gidiyorum.
Kitapta, zamanın, eşyanın ve doğanın ruhunu hissetmeye çalışan başkahraman Asuman, taşındığı eski ev ile kuvvetli bir bağ kurar. Her metrekareden gökyüzüne yükselen beton kulelere mesafeli duran, anısı ve hafızası olan binalara, yok olmakta olan ağaçlara kendini yakın hisseden Asuman için ev, zamanla, adeta yaşayan bir varlık haline gelir. O, eve iyi davrandıkça, ev de ona kucak açar, iyi davranır. Sabah güneşinin salonda ilerleyişini izler, mutfak tezgahının mermer dokusunu hisseder, borulardan gelen seslere alışır. En çok da pencere önündeki, dalları salona uzanan erik ağacına odaklanır; ağacın dallarına tüneyen kuşların farklı saatlerdeki ötüşlerini bile ayırt etmeye başlar. Apartmandakiler dairelere uzanan dallarını kesmeye karar verdiklerinde erik ağacının iç yakan çığlıklarını sadece Asuman duyar. Onun acısını derisinin altında hisseder. Kolsuz kanatsız haliyle erik ağacı o eski erik ağacı değildir artık. Kuşların da sesi kesilir. Asuman için apartman öksüz kalmıştır.
Edebiyat ve Kadim Bilgi
Edebiyatı bunun için seviyorum! İnsanlık tarihinde var olan hemen hemen her duygunun, her bilginin edebiyatta etkileyici bir yansımasını görmemiz mümkün.
Yüzyıllardır birçok kültür, din ve felsefi gelenek, yalnızca insanların değil, hayvanların, bitkilerin, dağların, nehirlerin, taşların ve hatta tüm evrenin bir tür ruha sahip olduğunu ileri sürer.
Animizm anlayışına göre evrende tamamen cansız hiçbir şey yokken, Şamanik geleneklerde her ağacın, her hayvanın, her dağın bir ruhu olduğuna inanılır.
Doğu’nun büyük öğretilerinde de benzer izler görmek mümkündür. Hindu düşüncesinde tüm varlığın özünde aynı ilahi kaynağın bulunduğu söylenir. Bir insanla bir ağacı, bir kuşla bir nehri birbirinden tamamen ayrı görmek bir yanılsamadır.
Tasavvufun derinliklerine indiğimizde de benzer bilgiyle karşılaşırız. Vahdet-i Vücud öğretisine göre tüm varlık ilahi bir hakikatin tezahürüdür. Bir kuşun ötüşünde, akan suyun sesinde veya rüzgârın uğultusunda ilahi bir nefes hissedilir.
Doğaya ruh atfetmek bu kadar eski ve yaygın bir gelenekken, edebiyatçılar da sadece doğanın değil, eşyaların bile insanların duygularını, anılarını ve zamanın izlerini taşıdıklarını hissedip, eserlerine yansıtırlar.
Örneğin Türk Edebiyatı’nın en büyük isimlerinden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde saatler, mobilyalar ve eski eşyalar adeta canlıdır. Evler, yaşayan hafıza mekânlarıdır.
Tanpınar’ın en sevdiğim eseri “Huzur”da Mümtaz, eski İstanbul evlerine ve eşyalara baktığında yalnızca onları görmez; o nesnelerin içinde geçmiş kuşakların hayatlarını da hisseder.
Özellikle “Mahur Beste” ve “Sahnenin Dışındakiler”de eski konaklar, geçmiş zamanın somutlaşmış hali olarak karşımıza çıkarlar.
Hayatlarımızın içindeki kullandığımız eşyalar da adeta geçmiş ile bugün arasında bir köprü görevi görmez mi? Örneğin bir masa, kimbilir etrafında yapılmış hangi sohbetlerin, yaşanmış hangi sevinçlerin ve kayıpların tanığıdır! Onları zamanın hafızanın ve yok olmuş hayatların şahitleri olarak görmemek ve dile gelip konuşsalar kimbilir neler anlatırlardı diye düşünmemek elde değil.
Nitekim son aylarda okuduğum kitaplarda, bitkilerin veya cansız varlıkların ağzından anlatılmış hikayeler karşıma çıkıyor ve anlatım güçleriyle beni kalbimden vuruyorlar.
Clara Dupont-Monod’un “Taşların Anlattığı” kitabında anlatıcı, yıllarca ailenin her duygusuna tanık olmuş avludaki kızıl taşlar.
Angola’lı yazar José Eduardo Agualusa’nın romanı “Bukalemunlar Kitabı”nda anlatıcı, etkileyici bir geko.
Elif Şafak’ın “Kayıp Ağaçlar Adası”nda ise zaman zaman hikayeyi incir ağacının ağzından dinliyoruz. Bana göre hikayenin en dokunaklı yerleri de ağacın duygularına ve yaşanmışlıklarına tanık olduğumuz bu bölümler.
Teknolojinin hızlandığı, maneviyatın hayatımızdan gittikçe uzaklaştığı bu çağda, kadim bilgeliğin sesine, kadim bilgeliği yaşatan, eşyanın, doğanın ve tüm varlığın bir ruh taşıdığını hatırlatan edebi eserlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var galiba. Duyarlı ve derin yazarların sayısı arttıkça- ne sevindirici bir durum ki- insanın doğa ile ilişkisi de edebiyatta daha fazla yer almaya başladı. Bir doğasever ve edebiyatsever olarak, insan ile tabiat arasındaki bağı yeniden kuran bu eserlerin gelecekte edebiyatta daha fazla yer bulacağına inanıyor ve bu fikre umutla sarılıyorum.
Köşe Yazıları
Stefan Zweig’in İzinde ve Yarım Kalan Roman: Clarissa

Avusturya, müzik, edebiyat ve tarih açısından oldukça şanslı bir ülke. Klasik ve modern müzik alanında Mozart’tan Falco’ya kadar dünyaca ünlü isimler yetiştirmiştir. Ancak yalnızca müzikte değil, edebiyat alanında da son derece zengin bir mirasa sahiptir. Klasik ve modern edebiyatın önemli temsilcileri arasında yer alan yazarlar, Avusturya kültürünü dünya edebiyatında güçlü bir noktaya taşımıştır.

Bu yazarlardan biri de Türk okurların da büyük ilgiyle okuduğu Stefan Zweig’dır. Salzburg’a yaptığımız bir seyahat sırasında onun izini sürme fırsatı bulduk. Yazarın yaşamında önemli bir yere sahip olan bölgelerden biri olan Villa Paschinger Schlössl çevresinden geçerek, sık sık yürüyüş yaptığı Kapuzinerberg yollarında dolaştık.

Villanın bahçe girişi önünde Zweig, eşi ve ailesine ait anı taşları konmuş.
Ne yazık ki villanın içine giriş mümkün değildi. Büyük bir bahçe içinde neredeyse gözlerden uzak bir ev. Ancak ormanın içindeki patikalarda yürürken, ister istemez insanın aklına şu sorular geliyor: Bu yollarda yürürken neler düşünüyordu? İlhamını doğadan mı alıyordu, yoksa insan ruhunun karmaşıklığını mı gözlemliyordu? Bu yemyeşil ve sakin ortamda dolaşırken, sanki yazarın izleri hâlâ hissediliyormuş gibi bir duyguya kapılmamak elde değil. Salzburg genel olarak, sadece mimarisiyle değil, içinde barındırdığı sanatçıların ve yazarların ruhuyla da yaşayan bir şehir. Her köşesinde bu tarihî ve kültürel derinliği hissetmek mümkün.

Stefan Zweig’ı kendi blog sayfamda da sık sık ele aldım ve eserlerinden bahsettim. Onun insan psikolojisini derinlemesine işleyen anlatımı, özellikle kısa romanlarında ve biyografik çalışmalarında oldukça etkileyicidir. Bu yazıda ise, yazarın ölümünden sonra ortaya çıkan ve tamamlanamayan bir eserine, yani **Clarissa**’ya değinmek istiyorum.
Clarissa, yazarın intiharından sonra ortaya çıkan kırmızı bir not defteri sayesinde gün yüzüne çıkar. Zweig’in ölümünden sonra vasiyeti açıldığında bulunan bu defter, aslında yarım kalmış bir roman taslağıdır. Bu taslak daha sonra 1990 yılında Knut Beck tarafından Fischer yayınevi aracılığıyla yayımlanır. Daha sonraki yıllarda Simone Lettner ve Werner Michler metni düzenleyerek yeniden okuyucuyla buluştururlar. Bu yönüyle eser, hem edebi hem de tarihsel açıdan özel bir yere sahiptir.

Yazarın diğer birçok eseri gibi bu metin de Salzburg Edebiyat Arşivi’nde korunmaktadır. Bu arşiv, Zweig’in düşünce dünyasını ve yazın sürecini anlamak isteyenler için önemli bir kaynaktır.
Kısaca **Clarissa**, güçlü bir kadın karakterin hayatını anlatır. Annesini küçük yaşta kaybettikten sonra babası ve ağabeyiyle büyüyen Clarissa, eğitim hayatının bir bölümünü bir manastır okulunda geçirir. Zamanla kendini geliştirerek bağımsız bir birey haline gelir ve bir iş kadını olarak kendi yolunu çizer. Ancak hayatı, I. Dünya Savaşı’nın gölgesinde derin bir kırılma yaşar. Sevdiği Fransız adamı savaş sırasında kaybolur ve bu kayıp, onun yaşamındaki en büyük dönüm noktalarından biri olur.
Clarissa, sadece bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda savaşın bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini ve bir kadının kendi kimliğini bulma mücadelesini de yansıtır. Yarım kalmış olması ise esere ayrı bir melankoli ve merak duygusu katar; okuyucuya “devam etseydi nasıl bir hikâye olurdu?” sorusunu bırakır.
Görseller: Deli Kızın Bohçası Blog kişisel arşivi.
Köşe Yazıları
Ağacın dili, Zanaatin Kalbi Luthier Enes Kıtay
Pencerede kedileri, tarihi yapıları, rengârenk Çiçek Evi ve köy kahvesini andıran kafesiyle İstanbul’un ortasında bir Ege kasabası… Kavala muhacirlerinin bu huzurlu mahallesinde, bugün çok özel bir mekânın kapısını aralıyoruz: Luthier Enes Kıtay’ın şirin atölyesi.
1995 yılında İstanbul’da, üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Enes’in kaderi, henüz 14 yaşındayken bir bağlamanın tellerine dokunmasıyla değişir. O yaşta başlayan bu müzik yolculuğu, zamanla sadece o tellere basmayı değil, o tellerin bağlı olduğu ahşabın dilini çözme tutkusunu da beraberinde getirecektir.
O yıllarda meslek lisesi mobilya bölümü öğrencisi olan Enes, TRT sanatçısı Uğur Önür’den feyz alarak kabak kemane çalma sevdasına düşer. Bağlama hocasının da desteğini alınca önündeki en büyük engel bir kabak kemaneye sahip olabilmektir. İlk iş olarak Unkapanı’nın yolunu tutar fakat oradaki enstrümanların kalitesi içine sinmez. Yaşı gereği ekonomik koşulları da el vermeyince iş başa düşmüştür; kendi kemanesini kendi yapmaya karar verir.
Okuldaki hocalarının kapısını çalar; tutkusu ve kabiliyetiyle dönem ödevini „kabak kemane yapımı“ olarak kabul ettirir. Böylece hem ilk enstrüman yapımının hem de luthier yolculuğunun ilk adımını atmış olur.
Kemaneyi yapar, dönem ödevinden geçer. Yaptığı kemane Uğur Önür tarafından da onaylanınca artık istikamet bellidir: Enes, luthier olacaktır. Lisede staj dönemi geldiğinde ud yapımcısı Ramazan Calay’ın yanında stajını yapmak ister. Hocalarının inisiyatifiyle mobilya stajını bir luthier çırağı olarak tamamlar.
Eğitimine İstanbul Teknik Üniversitesi Çalgı Yapımı Bölümünde devam eder. Ud ve lavta yapımının önde gelen isimlerinden olan ustası Ramazan Calay, onun da bu alanda uzmanlaşmasında büyük rol oynamıştır. Enstrüman dersleri verip oradan kazandığı parayla ud ve lavta yapıp satmaya başlar. Bugün artık bu zanaatın saygın ustalarından biri haline gelmiştir.
Tam da bu ustalıkta merakla, atölyedeki talaş kokusunda sormak istiyorum: Bir ağaç parçası bir ustanın elinde dile gelip ruhumuza dokunan bir enstrüman oluyor. Bu süreç tam olarak nasıl işliyor?
Enes Kıtay: Ben özel sipariş üzerine çalışıyorum. Genellikle gelen kişi hangi ağaçtan hangi enstrümanı istediğini söylüyor, ona göre üretime geçiyorum. Yapım sürecini kabaca üç ana mimariye ayırabiliriz: Tekne, kapak ve sap kısmı. Tekne kısmı için çeşitli yerli ve yabancı ağaçlar tercih edilebilir. Kapak kısmı için az lifli, daha gevrek olan yapısıyla çam ailesinden olan ladin ve sedir gibi ağaçlar tercih edilirken, sap kısmında sertlik ve dayanıklılık bakımından klavyeyi abanoz ağacından seçiyoruz.
Sipariş üzerine enstrüman yaparken aslında kişiye özel bir ses tasarlıyorsun. Bu tasarım süreci nasıl işliyor, usta olarak sana ne hissettiriyor?
Enes Kıtay: Bize gelen müzisyen genelde aradığı sesi tarif eder, sonra kişinin fiziksel özellikleri devreye girer. Eğer parmakları küçükse daha dar klavye tercih ederiz. Ya da erkekse normal klavye, kadın ise zenne (enstrümanın ebatı gözle görülmeyecek bir farkla normal boyuttan küçüktür) tercih edilir. Bu milimetrik farklar enstrümanın ruhudur. Ben bu aşamada o tezgahta bir enstrüman değil, tabiri caizse bir evlat dünyaya getirdiğimi düşünüyor ve o hisle hareket ediyorum.
Malzeme tedariğinden yapım aşamasına kadar bu mesleğin en meşakkatli kısmı ve en keyif aldığın kısmı hangisi?
Enes Kıtay: Her aşaması meşakkatli fakat başlangıç aşaması en meşakkatli kısmı. Çünkü ucu bucağı belirsiz yeni bir yolculuğa başlıyorsun. Bu yolculukta yanıma bir önceki yaptığım enstrümandan aldığım olumlu geri dönüşü azık olarak alıyorum. Bana o üretim şevkini veren de bu durum oluyor.
En keyif aldığım kısım ise enstrümana teli taktığım, ilk akort yaptığım an. Alelade bir ağaçla başlayan yolculuğum, insanların ruhuna dokunacak ezgiler üreten bir enstrümana dönüşüyor. O ilk sesi duyduğumda hissettiğim şey, bu dönüşümün bir parçası olmanın verdiği şükür duygusu.
Atölyenden çıkan bir enstrümanı usta bir müzisyenin elinde, sahnede ilk kez dinlediğinde ne hissediyorsun?
Enes Kıtay: Çıraklık döneminden bugüne kadar süren yolculuğum gözlerimin önünden geçiyor. O sahne benim için bir varış noktası değil, aksine bir sonraki enstrümanda daha da ustalaşmam için verilmiş bir söz gibi.
Her şeyin fabrikasyon olduğu bir süreçteyiz. Bu zanaatın geleceğini nasıl görüyorsun?
Enes Kıtay: Öncelikle fabrikasyon üretime karşı değilim; aksine seri üretim, zanaatkârın ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor. Fabrikasyon üretimde belki enstrüman kusursuz olabilir ama bir ruhu yok. Luthier’nin değeri de bu noktada ortaya çıkıyor.
Bu zanaatın geleceği için en büyük çağrım ailelere… Bizim kültürümüzde „Ağaç yaşken eğilir“ derler; çocuktaki o kıvılcım küçük yaşta fark edilmeli. Herkes doktor olacak ya da üniversite bitirecek diye bir kaide yok; ki bu sadece bizim işimiz için değil, sanatın tüm dalları için geçerli. Hayatın üreten, elleriyle dünyaya değer katan insanlara da ihtiyacı var.
Bırakalım çocuklarımız sadece ezber yapmasın; yetenekleri varsa ahşaba dokunsunlar, üretsinler ve kendi hayatlarının ustası olsunlar.
Şirin atölyesinden dünyanın her yerine ses olan Enes’in yanından ayrıldığımda, üretmenin bıraktığı tarif edilmez huzur bana da sirayet etmişti. Aylarca kuruyan bir ağaç, milim milim yontulan bir tekne ve ancak doğru zaman geldiğinde konuşan teller…
Bir şeyi üretmenin kıymeti, ürettiğin şeyle kurduğun gönül bağında gizliydi. Cebimde genç bir luthier’nin sabrı, ruhumda ahşap kokulu bir dinginlik vardı.
Ve tam o anda anladım:
„Hayat, hırsla tüketilen bir fabrikasyon ürünü değildi; o, hakkı verilerek, milim milim işlenmesi gereken kutsal bir zanaattı.“


-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


