Sosyal Medya

Köşe Yazıları

KAHVALTININ SAHİDEN MUTLULUKLA İLGİSİ VAR MI?

yazar

Yayınlayan

on

Bana göre ilgisi yok çünkü kahvaltı mutluluğun ta kendisi!

“Hakkında yazmak bile beni mutlu ediyor” dememin kulağa ne kadar inandırıcı geldiğini bilmiyorum ancak gerçek kahvaltı sevdalılarının beni anlayacaklarını biliyorum.

Bu sevda çocukluğumdan beri bana eşlik etmiş olsa da, yurtdışına taşınmamla birlikte geleneksel Türk kahvaltımız yıllar içinde nadir bir mücevher gibi gözümde daha da değerlendi. Kolay değil, dünyada eşi olmayan bir kahvaltı kültürünün çocuklarıyız, o kadar böbürlenmemiz olsun!

Konuya, doğduğum topraklara olan duygusal bağdan tetiklenen bir torpille değil, objektif bir bakışla yaklaştığımda, dünyada bir numara olabilecek bir Türk ritüelimiz olup olmadığı sorusunu tartışmasız “kahvaltımız” diye cevaplardım. Birçok güzel geleneğimiz olsa da, ince belli bardaklarda salınan demli çayların derin sohbetlere eşlik ettiği en keyifli ritüelimiz bence kahvaltı kültürümüz.

Yurtdışında yaşayan biz Türkler artık her türlü gıdaya dünyanın her yerinden ulaşabiliyoruz. Ancak, hâlâ Türkiye’den gelen ziyaretçilerin bavullarından çıkan kahvaltılıkların evini şenlendirdiği kişi tek ben değilimdir sanırım.

Benim kahvaltı sevdamdan ailemizdeki İtalyanlar da nasibini aldı. Pek çok Avrupalı gibi kahve ve kruvasanı sabahları baş tacı eden İtalyan eşim ve akrabalarım, hayatın taze domatesli, çay, simit ve beyaz peynirli lezzetlerini benimle birlikte keşfedip sevmeye başladı. Bizim evde olmak demek, sabahları uzun ve keyifli Türk kahvaltıları yapmak demek.

Kahvaltının tarihine baktığımızda…

Günümüzde yeme içme kültürünün önemli bir parçası olan, yıllardır “günün en önemli öğünü” diye methedilen kahvaltının tarihine baktığımızda görüyoruz ki, meğerse yüzyıllar boyu sabahları yemek yemek hiç de şimdilerde olduğu gibi yüceltilmemiş.

Örneğin, Orta Çağ’da kahvaltı, yoksulların öğünü olarak görülürmüş. Tarlalarda çalışmak için erken uyanan köylüler ve işçiler, güçlerini koruyabilmek için sabah erken saatlerde ekmek, bira ve peynir gibi besinler tüketirken, soylular arasında kahvaltı etme kavramı hiç de kabul görmezmiş. Hatta Orta Çağ Katolik Kilisesi’nin önde gelen isimlerinden Thomas Aquinas, yedi günahtan biri olan “Oburluk” günahının içine “erken yemeyi” de dahil ettiği için, sağlıklı insanlar için güne erken yemekle başlamak nefse hâkim olamamakla özdeşleşerek uzun süre günah olarak kabul edilmiş!

Dünyada kahvaltının normalleşip yaygınlaşması Sanayi Devrimi ve sonrasına denk geliyor. Pek çok konuyu olduğu gibi yeme içme kültürünü de etkileyen Sanayi Devrimi’nin getirdiği yoğun iş gücü ihtiyacı ile işçi sınıfının ortaya çıkışı, sabahları yemek yeme alışkanlığını da yaygınlaştırıyor. Artan enerji ihtiyacı ile birlikte yüksek kalorili yiyecekler sabah sofralarında yer almaya başlıyor. Kahvaltının modern anlamda “günün en önemli öğünü” olarak kabul edilmesi ise 20. yüzyılın başlarına dayanıyor.

Osmanlı’dan günümüze Türk kahvaltısı

Bizim tarihimize bakınca da gün içindeki zamanı, içeriği ve ismi değişikliklere uğrasa da, bir şekilde kültürümüzde sabah öğünü hep yer almış. Selçuklu’da başlayan günde iki öğün yeme geleneği, zaman içinde Osmanlı’da “kuşluk taamı” (kuşluk yemeği) ve “akşam taamı” şeklinde adlandırılarak devam etmiş.

  1. yüzyılda Osmanlı’ya gizemli ve tılsımlı içecek olarak giren kahvenin artan şöhreti ve Evliya Çelebi’nin ilk kez Seyahatname’sinde “kahve altı” ismini kullanması ile birlikte, kuşluk vaktinde içilen kahveden önce yenen “kuşluk taamı”, “kahvaltı”ya dönüşmüş. Böylece günümüzde de devam eden kahvaltının ardından içilen bol köpüklü kahve keyfi Osmanlı hayatına yerleşmiş.

Bugün kahvaltımıza eşlik eden, onsuz sofralarımızı düşünemediğimiz çayımızın kahvaltı sahnesine girmesi ise 19. yüzyıl sonlarını bulmuş. 1930’lardan itibaren de Rize’de çay tarımının başlaması ile çay, azılı rakibi kahveyi geride bırakarak kahvaltı sofrasına yerleşmiş.

Kahvaltı, mutluluk ve bir çay daha

“Bir çay daha” cümlesinin bende büyülü bir karşılığı var. Hayatla ilgili umut dolu, ne kadar güzel duygu varsa hepsinin bir cümledeki özeti adeta.

Güne kahvaltıyla başlamak kendiliğinden, doğal bir neşe verirken, iyi demlenmiş cam bardakta içilen çayın bitmeyeceğini, üst üste birkaç bardak içmenin iyi kahvaltının şanına yakışır olduğunu bilmenin ise sağaltıcı bir etkisi var.

Üstelik bu, ancak biz Türkler’in bildiği bir sır. Tıpkı ağzına kadar dolu, dumanı tüten ince belli çay bardağını ustalıkla tutma becerimizi ilk defa eşim Giovanni’nin “Sıcak bardağı öyle tutmayı nasıl başarıyorsunuz?” sorusuyla fark etmem gibi… “Bir çay daha alır mısın?” dediğimde ondan “Bir tane içtim ya” cevabını aldığımda fark etmiştim sadece biz Türklere has bu özelliğimizi.

Anılarımda kahvaltı

Benim anılarımda kahvaltı hep en güzel yerde.

Kendimi bildim bileli hafta sonları ailemle kahvaltı sofralarında toplanırdık. Sabah mahmurluğu, babamın radyoda açtığı müzikler ve annemin masadaki özeni ile hızla dağılırdı. Kahvaltımızın eşlikçisi çayımız babamdan sorulur, daha hepimiz uyurken o erkenden pijamalarıyla mutfakta çayı demlemeye koyulurdu.

Küçük bir ilkokul öğrencisiyken, 80’li yıllardaki çoğu çocuk gibi Anadolu Liseleri sınavları hazırlığından nasibimi almış ve bir sınıf arkadaşımla birlikte eve gelen bir öğretmenle kısa bir süre özel derse devam etmiştim. O derslerden aklımda kalan en güzel anı dersin bitiminde arkadaşım Hüseyin’in annesinin hazırladığı nefis kahvaltı sofralarıydı. Ders boyunca bize verilen havuz problemleriyle boğuşurken, bir yandan gizli gizli dersin sonunda bizi bekleyen o leziz masanın hayalini kurardım.

Hızla değişen dünyamızda değişmeden kalan ritüellerimizin olması çok güzel. Kahvaltı, günümüzde sadece evlerde değil, restoranlarda da sosyalleşmenin merkezine oturmuş durumda. Ülkemizde yıllardır arkadaş ve aile buluşmalarının zaman ve mekanını belirleyen öğünlerden olan kahvaltı, son yıllarda dünyada da yükselen bir akım olmaya başladı. Avrupa’nın farklı şehirlerinde zengin kahvaltı menüleri içeren mekanları keşfetmek bende “Biz bu işi yıllardır biliyoruz” şeklinde gizli bir gurur da uyandırıyor. Menüler ne kadar zengin de olsa, şu bir gerçek ki dünyanın neresinde olursa olsun hiçbir kahvaltı, gerçek Türk kahvaltısının verdiği o doyumsuz keyfi vermiyor.

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Savaşın Lügatında Umut: Yetim Bir Kelime

yazar

Yayınlayan

on

Ben hislerimi ancak kelimelerin insafına bırakabilen insanlardanım. Kelimeler ne kadar müsaade ederse o kadar işliyor kalemim. Fakat öyle günlerden geçiyoruz ki kelimeler bile meramımı anlatmaya kifayetsiz kalıyor. Zira lügatimizde hiçbir kelime, bir çocuğun oyuncağıyla birlikte toprağa gömülen hayallerini ya da bir insanın evini bir sırt çantasına sığdırmak zorunda kalışındaki çaresizliği anlatmaya yetmiyor.

Savaş… Bu beş harflik kelime ne zihnimde ne de vicdanımda bir türlü yer buluyor. Kelime anlamıyla bile o kadar soğuk ve bir o kadar ürpertici ki… Söylerken dilin, yazarken kalemin buz tuttuğu yer tam da burası. Aslında mesele kelimelerin kifayetsizliği değil; kelimeler de bu yükü taşımaya utanıyor, harfler de bu vahşeti tarif etme sorumluluğundan kaçıyor sanki.

Sahi, hangi lisan bir annenin yavrusunun cansız bedenine bakarken hissettiği o derin sızıyı ifade edebilir? Hangi sıfat, bombalar patlarken bir çocuğun gözlerindeki korkuyla karışmış boşluğu tanımlayabilir?

Televizyon ekranlarında haritalar üzerinde strateji çizenler “ekonomik sebepler” diyor, “strateji” diyor, “haklı gerekçeler” diye sıralıyor. Oysa hiçbir harita, “ev” denilen o kavramın bir sırt çantasına sığdırılmasını; duvarlara asılan fotoğrafları, yıllarca biriktirilen kitapları ve mutfaktaki o tanıdık kokunun bir fermuarın ardına sığmak zorunda oluşunu göstermez.

“Çocukluk insanın anavatanıdır,” der şair. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığımızda zihnimiz otomatik olarak o saf, temiz ve dertsiz günlere geri döner. Fakat “mülteci” etiketini daha beşikteyken almış bir çocuğun anavatanı; valizlere sığdırılmış telaşlı vedalar, yabancı dillerin soğuk duvarları ve iki dil arasında kalmış, hiçbirine tam ait olamayan bir hayattır. İşte tam bu noktada, “mülteci” kelimesinin bıraktığı boşlukta insanlığımız asılı kalıyor. Eminim ki “Çocukluk insanın anavatanıdır,” diyen şair; o anavatanın bombalarla yerle bir edildiği, toprağının yabancı postallar altında ezildiği bir dünyayı hayal bile edememiştir.

Haber bültenleri rakamlarla konuşuyor. “Binlerce can kaybı,” diyorlar; “yüz binlerce göçmen,” diye ekliyorlar. Bugün kelimelerimi dilsiz bırakan asıl sebep, dünyanın bu acıya birer “sayı”, birer “güvenlik sorunu” yahut “istatistik” olarak bakacak kadar nasırlaşmış olmasıdır. “Can pazarı” demek yerine “sınır güvenliği” deniliyor. İstatistikler, bir çocuğun döktüğü o tek damla gözyaşının ağırlığını ölçemiyor. Rakamlar büyüdükçe vicdanlar küçülüyor sanki.

Bugün yazmak; karanlığa ışık tutmak gibi değil, karanlığın içindeki o ağır sessizliğe tanıklık etmek gibi. Bu vahşeti anlatabilecek kelimeleri bulamamanın mahcubiyetini yaşıyorum. Artık biliyorum: savaşın lügatinde umut, sadece yetim kalmış bir kelime. Annesi, babası ve evi elinden alınmış bir çocuk gibi hiçbir cümleye tam olarak sığamıyor. Meramım: bu dilsiz vahşetin ortasında bir nebze de olsa insan kalabilmek.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Sayfadan Perdeye

yazar

Yayınlayan

on

 Son Dönemin Öne Çıkan Kitap Uyarlamaları

2026’nın ilk ayları, kitaplardan uyarlanan dizi ve filmlerle oldukça hareketli geçti. Sosyal medyada hararetli tartışmalar, “kitap daha iyiydi” yorumları, sadakat eleştirileri. Edebiyat uyarlamaları her zaman gündem yaratır. Çünkü bir roman yalnızca bir hikaye değil; okurun zihninde kurulmuş kişisel bir dünyadır.

Sinema ve televizyon ise o dünyayı görünür kılmaya talip olur. İşte asıl gerilim burada başlar. Yönetmenin yorumu, oyuncunun yüzü, mekanın rengi; hepsi okurun hayal gücüyle yarışır. Kimi zaman hayal kırıklığı doğar, kimi zaman da metne yeni bir soluk gelir.

İtiraf etmeliyim ki, sevdiğim romanların beyaz perde ya da camdaki yansımasını izlemekte hep çekingen olmuşumdur; büyü bozulacak diye. Sayfalar arasında kurduğum dünya bana aitmiş gibi gelir. Bu yüzden romanı kadar yapımına da kendimi kaptırdığım eser sayısı azdır.

Yine de hakkını teslim etmek gerekiyor: Bazı uyarlamalar yalnızca edebi gücü korumakla kalmaz, sinema ve televizyon diliyle hikayeye yeni bir katman ekler. Hatta kimi zaman romanın önüne geçerek daha geniş bir hafızaya yerleşir. Özellikle son dönemde peş peşe gelen yapımlar, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Gelin, son döneme damgasını vuran kitap uyarlamalarına yakından bakalım.

                                                              Hamnet

İlk durak olarak, uzun süre “en iyilerim” listesinin başında kalacağına emin olduğum Hamnet’i seçiyorum.

Roman, Shakespeare’in eşi olarak bildiğimiz Agnes Hathaway’i merkeze alıyor. Maggie O’Farrell anlatıyı bilinçli biçimde “büyük erkek dehanın” etrafında kurmuyor; aksine sahnenin gerisinde kalmış gibi görünen bir kadının dünyasını açıyor önümüze. Bir eş, bir anne ve her şeyden önce yas tutan bir insan olarak Agnes’in iç sesi romanın omurgasını oluşturuyor. Merkezde kaybın kendisi değil; kaybın bir kadının ruhunda açtığı derin boşluk var. Dil incelikli, ritmi sakin ama etkisi sarsıcı. Sözcükler gösterişsiz, fakat yerli yerinde.

Ocak ayında İsviçre’de vizyona girer girmez film uyarlamasını izledim. Açıkçası böylesine güçlü bir karşılık beklemiyordum. Daha ilk sahnelerden itibaren salondaki atmosfer değişti; filmin farklı yerlerinde pek çok kişi gibi ben de gözyaşlarımı tutamadım.

Agnes’i canlandıran Jessie Buckley, rol yapmıyor; karakterin içinde yaşıyor. Yönetmen Chloe Zhao, hikayeyi büyük dramatik efektlere yaslamadan, şiirsel bir sadelikle kurmuş. 16. yüzyıl İngiliz kırsalının dokusu, ışığı ve sessizliği titizlikle işlenmiş. Shakespeare rolünde Paul Mescal ölçülü bir performans sergilerken, Hamnet’i canlandıran Jacobi Jupe bakışlarıyla hafızaya kazınıyor.

Romanı mutlaka okuyun; ama bu kez filmini es geçmeyin. Nadiren olur: Aynı hikaye, iki farklı mecrada da insanın içine bu kadar güçlü dokunabilir.

                                                           Uğultulu Tepeler

İkinci sırada, yeniden beyaz perdeye taşınan güçlü bir klasik var: Uğultulu Tepeler

Türü çoğu zaman “romantik” olarak etiketlense de, bana kalırsa bu roman romantizmden çok daha sert bir zeminde duruyor. Bu bir aşk hikayesinden ziyade; hırsın, incinmişliğin, sınıf öfkesinin ve intikam arzusunun hikayesi. Emily Bronte’nin 1847’de yayımlanan tek romanı, neredeyse iki asırdır tartışılıyor. Benim kişisel baş tacım olmasa da, edebiyat tarihindeki yerinin sarsılmaz olduğu açık.

Romanın bugün hala canlı kalmasının nedeni, insana dair karanlık tarafı saklamadan anlatması. Saf iyilik değil; saf kötülüğün, takıntının ve yıkıcı tutkuların izini sürüyor. Doğa tasvirleri ise yalnızca arka plan değil; karakterlerin ruh halinin bir uzantısı. Üstelik yazıldığı dönem düşünüldüğünde sanayi devriminin sonuçlarına, sınıf ayrımlarına ve dışlanmaya getirdiği eleştiri oldukça cesur. Tüm bunlar, eseri yalnızca bir “aşk klasiği” olmaktan çıkarıp gotik edebiyatın güçlü bir metnine dönüştürüyor.

Evet, uyarlamanın özellikle tutku ve tensellik dozunu yükselttiği yönünde eleştiriler var. Hikaye yer yer daha erotik bir çerçeveden okunmuş. Ancak bu tercih, romanın özündeki yıkıcı arzuyu görünür kılma çabası olarak da değerlendirilebilir. Yönetmen Fennell’in yorumu, metni steril bir klasik olarak değil; hala rahatsız edici ve hala tehlikeli bir hikaye olarak ele alıyor.

Şubat 2026’da vizyona giren film, izleyiciyi güvenli bir romantizm alanına değil; takıntı ve tutkunun sınır tanımadığı fırtınalı bir dünyaya çağırıyor. Kimi sahneler tartışma yaratabilir, fakat inkar edilemez bir gerçek var: Bu, cesur ve sinemasal olarak güçlü bir uyarlama.

                Yüz Yıllık Yalnızlık

Sırada uyarlanması en zor eserlerden biri var: Büyülü gerçekliğin muhteşem kalemi Gabriel Garcia Marquez’in unutulmaz eseri Yüz Yıllık Yalnızlık

Roman, Buendia ailesinin yedi kuşağı boyunca süren döngüsel hikayesini, Kolombiya tarihi ve Latin Amerika mitleriyle iç içe anlatır. Gerçek ile masal, trajedi ve tutkular kurgusal mekan Macondo’da birleşir; burası bir kasaba değil, bir hafıza.

Yıllarca “uyarlanamaz” denilen bu eser,2025 yılında Netflix’in 8 bölümlük dizisiyle ekrana taşındı. İkinci 8 bölüm ise heyecanla bekleniyor. Yönetmenler Alex Garcia Lopez ve Laura Mora, romana sadık kalarak karakterleri ve atmosferi başarıyla yansıttı. Oyuncular rollerin içindeymiş gibi, müzik ve görsellik büyülü gerçekçiliği güçlendiriyor.

Klasik bir “uyarlanamaz” romanın bu denli sağlam ekrana taşınması, hem hayranları memnun ediyor hem de yeni izleyiciler için etkileyici bir giriş sunuyor.

                                                Masumiyet Müzesi

Son olarak, geçtiğimiz haftalarda vizyona giren ve ilk iki hafta Türkiye gündemine oturan Masuiyet Müzesi’nden bahsetmek istiyorum. Sıkı bir Orhan Pamuk hayranı olarak, kitabı çıkınca ilk baskısından okumuş ve Kemal’in takıntılı kişiliğinin etkisinden uzun süre çıkamamıştım.

1975’te başlayan ve günümüze uzanan hikaye, İstanbullu zengin Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun’un etrafında dönüyor. Masum bir aşk hikayesi gibi görünse de aslında Kemal’in saplantısı, kitabın gerçek motoru. Füsun’un içtiği 4.000’ü aşkın sigara izmariti, tokası, hatta ona ait her küçük eşya; Kemal yıllarca saklamış, onu her yönüyle sahiplenmiş. Kitap, bu takıntının insan ruhunu nasıl sardığını, karakterlerin derinliğini ve İstanbul’un 1970’ler atmosferini müthiş bir şekilde hissettiriyor.

Uyarlanan dizi, olağanüstü bir lansmanla Şubat ayına damgasını vurdu. Eleştirmenler ve kitabı okuyanlar, dizinin yazıldığı dönemi ve Kemal’in takıntılı ruh halini oldukça başarılı bir şekilde yansıttığı konusunda hemfikir.

Dünya edebiyatında hala okunmayı ve izlenmeyi bekleyen pek çok başarılı eser var. Ben ise son dönemde adından en çok söz ettiren yapımlara odaklandım. Siz siz olun, önce kitabı okuyun; karakterlerin iç dünyasına, zamanın ve mekanın dokusuna dalın. Ardından filmi veya diziyi izleyin; ekran uyarlamaları büyüyü ve detayları görselle sunuyor, ama kitabın verdiği o derin, kişisel zevki hiçbir yapım tek başına veremiyor.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi

yazar

Yayınlayan

on

Tarih boyunca insanlar, “Felsefe nedir?” sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki “zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı” denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, “Felsefe yolda olmaktır,” sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))

​Fakat bu “yolda olma” hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak “takip et, beğen, paylaş” butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…

​Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp “Hayat böyle,” derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.

​Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki “Işık göz yakar,” kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.

​Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, “Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!” dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine “gözlerinizin bozuk” olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.

​Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün “bilgi kirliliği” ve “algı yönetimi” mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı “senin gibiler” konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.

​Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki “gözü bozuk” ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.

Haberin Devamını Oku
Reklam

Trendler