Connect with us

Köşe Yazıları

Bilinmeyen İtalyanlar: SARDUNYALILAR

yazar

Published

on

“Sardunyalıyım!”
İlk tanıştığımızda eşim böyle demişti bana. Sonraları, “İtalyanım” yerine “Sardunyalıyım” demenin bütün İtalya’da bilinen, bu adalılara özgü bir özellik olduğunu öğrenecektim.
Sardunya Adası’nda doğmuş büyümüş bir İtalyan’la evlenince hayatıma turkuaz renkli Sardunya Adası ve daha önce hiç bilmediğim Sardunyalılar da usulca giriverdiler.

Adalılara İtalyanca’da “Sarda” veya “Sardo” deniyor. Kelimelerin sonuna gelen “a” veya “o”, öznenin kadın veya erkek olmasına bağlı değişiyor.
Ana karadan sadece coğrafi olarak değil, kültürel olarak da ayrı bir ülke gibiler adeta. Onlarla biraz vakit geçirince, bu misafirperver ada halkının ne kadar kendilerine has olduklarını fark ediyor insan.

Bize Farklı Gelmeyen Sardunyalılar

Aslında misafirperverlikleri bize, Türklere hiç de yabancı değil. Sanki candan Anadolu halkını görüyor insan onlarda. İkramları, misafirlerini rahat hissettirme istekleri o kadar tanıdık ki!
Sadece bu özellikleri değil, köylülerinin Anadolu motiflerinin esintilerini taşıyan yerel kıyafetleri de Anadolu’yu anımsatıyor. Kadınlar, başlarındaki beyaz yemenileri ve rengârenk elbiseleriyle, erkekler de “Efe”vari mağrur duruşlarıyla bizden çok da farklı değiller.

Sardo/Sardalar misafirperver oldukları kadar aynı zamanda inatçılar da. Hatta bu konuda bütün ülkeye yayılmış ve İtalyan diline yerleşmiş bir de ünvanları var: Testa di Sardo — yani Sardunya Kafa!

Adanın Kırsalı

Sardunya, sadece içilebilir berrak ve turkuaz denizi, ilk kez ayak basan sizmişsiniz algısı yaratan kar beyazı kumlu sahilleri ve eşsiz şekillerdeki kayaların görkemli siluetleri ile değil; aynı zamanda kırsalı ile de özel.
Deniz kokusundan uzaklaşıp adanın orta kısımlarına doğru gittikçe adanın bambaşka bir çehresi gülümsüyor insana. Sicilya’dan sonra Akdeniz’in ikinci büyük adası olan Sardunya’nın orta kısımları, yüksek zirveleri olmayan dağlık arazilerden oluşuyor.

Bu yıl ilk defa yaz aylarında değil, baharda ziyaret ettiğimiz için, arabayla adanın yemyeşil orta kısmını gezmek, camları açıp yasemin, ardıç ve mersin kokularını içime çekmek bana çok iyi geliyor. Yüzüme cömert bir gülümseme yerleşiyor.
Hayvancılığın çok geliştiği adada, yol boyunca öbek öbek yeşil çimlerin keyfini çıkaran koyunları ve onların başlarındaki çobanları selamlıyorum.

Hayvancılığın bu kadar ön planda olduğu bu adada elbette et yemekleri de çok rağbet görüyor.
Benim gibi et yemeyen, ama deniz ürünlerini sevip bol bol balık ve deniz ürünü beklentisi içinde olan biri için Sardunya mutfağı biraz hayal kırıklığı yaratabilir; zira menüler bol bol et yemeği içeriyor.

Uzun Yaşayan İnsanların Bölgesi: Ogliastra

Yeme içmede etin bolluğunu vurgulayınca, Sardunya’nın sağlıklı bir mutfağının olmadığı algılansın istemem.
Aslında tescilli sağlıklı bölge diyebiliriz Sardunya için. Daha net ifade etmek gerekirse, dünyada ortalama yaşam süresinin en uzun olduğu coğrafi bölgeler olarak kabul edilen beş adet **“Mavi Bölge”**den (Blue Zone) biri adanın iç tarafındaki dağlık kırsal olan Ogliastra bölgesi.

Sardunyalı bilim adamı Gianni Pes’in memleketinde alışılmışın üzerinde yaşlı insanın bulunduğunu göstermek istediği araştırmalar bu terimin ortaya çıkmasına ilham kaynağı olmuş.
Tabii ki literatüre ilk geçen Mavi Bölge de Sardunya olmuş.

Ogliastra, dünyanın en yaşlı insanlarına ev sahipliği yapıyor. Hayatları boyunca genellikle çiftliklerde çalışan bu insanlar, dağlık bölgelerde yaşıyor ve yedikleri her şeyi kendileri üretiyorlar.
Yaşadıkları alan bol basamaklı sokaklardan oluşuyor.
Buralarda yaptıkları yürüyüşler, dostluğa verdikleri önem ve arkadaşlarıyla düzenli olarak içtikleri birer kadeh yöresel kırmızı şarap, onları 100 yaşını aşan dünyanın en uzun ömürlü insanları arasına katmış.

Sardunyalı Akrabalarım

Eşimin 91 yaşındaki teyzesi Vita Teyze’yi görünce de hiç şaşırmıyorum. Vita Teyze, Ogliastra’da değil, ama nefis bir deniz şehri olan Cagliari’de yalnız yaşıyor ve son derece bakımlı ve sağlıklı görünüyor.
Sadece sağlık açısından değil, dış görünüşe verilen önem açısından da bana İtalya’da olduğumu hatırlatıyor.
Küt kesilmiş, bakımlı kahverengi saçlarıyla kuaförden yeni çıkmış gibi görünüyor.
Üzerinde son derece zarif bir kıyafet ve boynunda kalın iki kat inci kolye var. İtalyan moda markalarından birine ait olan kocaman güneş gözlükleri yüzünde, aydınlık bir gülümsemeyle sarılıyor bana.

Birlikte onun mahallesinde yer alan deniz manzaralı balık lokantasında nefis ada lezzetleri tadıyoruz.
Bana sağlıklı yeme ve yaşam alışkanlıkları ile tüm hayatı boyunca düzenli olarak sürdürdüğü (hala da devam eden) spor aktivitelerini anlatıyor.

Paskalya Yemeği

Yeme içmeden söz açmışken, geçtiğimiz Pazar günü Hristiyan takviminin en önemli bayramı olan Paskalya için eşimin ailesiyle birlikte yediğimiz uzun yemeği de atlamak olmaz.
İtalyanlar için Paskalya günü, mutlaka aile ile yenen uzun bir öğle yemeği demek.

Tüm ülkede var olan “agriturismo” kavramı Sardunya’da çok yaygın.
Bir nevi tarım işletmelerinin gelirlerini artırmak amaçlı başlayan ve çiftlik turizmi olarak da adlandırabileceğimiz bu yerlerde hem konaklama yapılabiliyor hem de mekânın kendi yetiştirdiği ürünlerden oluşturdukları menüleri tadabiliyorsunuz.

Tatmak deyince ufak porsiyonlar akla gelmesin, patlayana kadar yemek ikramından bahsediyorum!
Arka arkaya gelen tabaklar neredeyse insana isyan ettirecek yoğunlukta.
İşte biz de Paskalya gününde yaklaşık 3,5 saat boyunca böyle bir agriturismo’da aile yemeği yiyoruz.
Birbiri ardına ikram edilen yerel lezzetleri tatmak ve masalardaki gürültülü, neşeli İtalyan ailelerini gözlemlemek benim için başlı başına renkli bir tecrübe oluyor.

Dil ve Sardunyalılar

Aile içinde bir araya gelince gürültülü olsalar da aslında Sardunyalılar, İtalyanlar’ın genel özelliği olan konuşkanlığa biraz mesafeli duruyorlar.
Özellikle yabancılara karşı genel olarak daha mesafeli ve daha az konuşkanlar bu ufak tefek Akdenizliler.

Diğer taraftan adada bir de dil zenginliği var.
Tek bir ada olmasına rağmen adanın farklı bölgelerinde dört farklı dil konuşuluyor.
Benim gibi İtalyanca’sını geliştirmek isteyenler, ada halkının konuşmasını anlamazlarsa moralleri bozulmasın.
Bilin ki bunun sebebi, İtalyanca’dan oldukça farklı olan dilleri.
Hatta adanın kuzey batısında konuşulan Katalanca bile var.

  1. yüzyılın sonu ve 17. yüzyılın başlarında Osmanlı donanmasının üç kez saldırısına maruz kalan Sardunya’da, Osmanlı başarılı olmuş olsaydı bugün belki Türkçe de konuşulan dillerden biri olurdu, kim bilir!

Bu kendine özgü adaya her geldiğimde yeni bir yer, yeni bir özellik keşfediyor ve ada sakinlerinin o gösterişsiz ve yalın hallerine rağmen adanın kültürel, arkeolojik ve tarihi zenginliğinden etkileniyorum.

Geçen yılki ziyaretimde, İtalya’nın Nobel edebiyat ödüllü ilk kadın yazarı Grazia Deledda’nın Sardunyalı olduğunu öğrenmiş, yazarın yaşayıp büyüdüğü evi gezme şansı yakalamıştım.
Deledda, adanın ortalarına yakın bir şehir olan Nuoro’da yaşamış olmasına rağmen, farklı bölgelerde onun izlerine rastlamak mümkün.

Geçen hafta adanın kuzeydoğusunda kaldığımız küçük aile otelinin isminin, Deledda’nın en popüler kitaplarından biri olan Canne al VentoRüzgârdaki Kamışlar olması bana güzel bir sürpriz oldu.

Her bölgesi ve her şehri ayrı bir sürpriz olan Sardunya, eminim ki beni her ziyaretimde sürprizleriyle şaşırtmaya ve etkilemeye devam edecek.

Continue Reading

İsviçre

İSVİÇRE’Yİ NE CENNET YAPIN NE DE YAŞANMAZ GÖSTERİN: İNSANLARA HAYAL SATMAYIN

yazar

Published

on

By

İsviçre güzel bir ülke. Ama kusursuz değil.
Türkiye’nin sorunları var. Ama yaşanmaz bir ülke de değil.

Cemil Baysal instagram Link

Son dönemde sosyal medyada dikkatimi çeken bir “İsviçre güzellemesi” var.

“Ölmeden önce mutlaka görmeniz gereken ülke…”

“Bir günlük maaşımla iPhone alıyorum.”

“Bir haftalık maaşımla araba alıyorum.”

“Türkiye’de bir saat çalışan ne alıyor, İsviçre’de bir saat çalışan ne alıyor?”

Videoların ardı arkası kesilmiyor.

Bir de İsviçre’ye daha yeni gelmiş, ülkenin gerçekleriyle ve zorluklarıyla henüz yeterince karşılaşmamış bazı sosyal medya fenomenleri var. Onları dinlediğinizde İsviçre’de hayatın neredeyse hiçbir olumsuz tarafı olmadığını düşünüyorsunuz.

Son yıllarda sosyal medyada yeni bir akım oluştu. İsviçre’ye henüz yeni gelmiş, ülkeyi yeterince tanımamış, çalışma hayatını, vergisini, sigorta sistemini, kiralarını, bürokrasisini ve günlük yaşamın zorluklarını henüz gerçekten deneyimlememiş kişiler, kısa sürede “İsviçre uzmanı” kesiliyor.

Kimisi evlilik yoluyla oturum almış, kimisi başka bir sebeple ülkeye gelmiş. Nasıl geldiği önemli değil. Önemli olan, daha ülkeyi yaşamadan her konuda kesin hükümler vermeye başlamaları.

Videoların konusu da genellikle aynı:

“İsviçre’de bir saatlik maaşla şunu alırsın.”

“Bir günlük maaşla iPhone alınıyor.”

“Türkiye’de asgari ücretle bunlar alınamaz.”

Böyle paylaşımları gördüğümde aklıma hep aynı soru geliyor:

Türkiye’de yaşayan, ekonomik sıkıntılar içinde kendisine Avrupa’da yeni bir hayat kurmanın yollarını arayan insanlara sadece güzel tarafları göstererek elinize ne geçiyor?

Maaşı anlatıyorsanız gideri de anlatın

“İsviçre’de 6 bin frank maaş alıyorum” demek kolay.

Peki kira?

Sağlık sigortası?

Vergi?

Elektrik?

Telefon ve internet?

Ulaşım?

Market alışverişi?

Çocukların giderleri?

Kreş?

Araba varsa sigortası, vergisi, otoparkı, servisi?

Ay sonunda o maaştan geriye ne kalıyor?

Bunları da anlatın.

Çünkü satın alma gücü, yalnızca bir iPhone’un fiyatını maaşa bölerek hesaplanmaz.

“Bir günlük maaşımla telefon alıyorum” türünden kıyaslamalar sosyal medyada güzel izlenme getirir, takipçi kazandırır ama ekonomik hayat böyle ölçülmez.

İnsanların bir aylık gelirine bakarken bir aylık yaşam maliyetine de bakmak gerekir.

Elbette İsviçre’nin yüksek alım gücü birçok üründe avantaj sağlıyor. Bunu kimse inkâr edemez. Ancak bir ülkeyi sadece iPhone fiyatıyla, market arabasıyla veya saatlik ücretle anlatmak, gerçeğin sadece küçük bir bölümünü göstermektir.

Çünkü o videolarda çoğu zaman yüksek kiralar yoktur.

Zorunlu sağlık sigortası yoktur.

Vergiler yoktur.

Çocuk bakım maliyetleri yoktur.

Yaşlılık sistemi, emeklilik planlaması, mesleki eğitim, iş disiplini ve yıllarca verilen emek yoktur.

Sadece hoş görünen taraf gösterilir.

40 yıldır bu ülkede yaşıyorum

Ben yaklaşık 40 yıldır İsviçre’de yaşıyorum. Yaklaşık 25 yıldır da gazetecilik yapıyorum.

Dolayısıyla İsviçre hakkında konuşurken bu ülkeyi kötülemek gibi bir derdim olamaz.

Hatta şunu da açıkça söyleyeyim: İsviçre hakkında birkaç kelam edecek, bu ülkenin dününü, bugününü, iyi ve kötü taraflarını anlatacak insanlar varsa, kendimi bu kişilerin başında görenlerden biriyim.

Çünkü ben İsviçre’yi birkaç aylık ya da birkaç yıllık sosyal medya deneyiminden tanımıyorum. Bu ülkede yaklaşık 40 yıl yaşadım; eğitiminden çalışma hayatına, ekonomisinden sosyal sistemine, göçmenlerin yaşadığı sorunlardan toplumdaki değişimlere kadar pek çok döneme bizzat tanıklık ettim. Yaklaşık 25 yıldır da gazeteci olarak İsviçre’yi takip ediyor, araştırıyor ve yazıyorum.

Ancak galiba bizim de bir hatamız oldu. Bizler yeterince konuşmadık, anlatmadık.

Biz sustukça meydan, İsviçre’ye daha dün gelmiş, henüz bu ülkenin çalışma hayatını, sistemini, zorluklarını ve gerçeklerini yeterince deneyimlememiş kişilere kaldı.

Böyle olunca da İsviçre, yıllardır burada yaşayanların tecrübeleriyle değil, ülkeye yeni gelmiş bazı kişilerin birkaç aylık gözlemleri ve sosyal medya videolarıyla tanınmaya başladı.

Benim itirazım tam da buna.

Yeni gelen elbette gördüğünü anlatacak. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak gördüğü birkaç güzel manzarayı, yaptığı birkaç market alışverişini veya aldığı ilk maaşı bütün İsviçre’nin gerçeğiymiş gibi sunmak başka bir şeydir.

İsviçre’yi gerçekten anlamak için burada biraz yaşamak gerekir.

Çalışmak gerekir.

Vergi ödemek gerekir.

Sağlık sigortası faturası görmek gerekir.

Ev aramak gerekir.

İşsiz kalmanın ne demek olduğunu görmek gerekir.

Çocuk büyütmek, bürokrasiyle uğraşmak, sosyal hayata karışmak ve yıllar içerisinde sistemin hem güçlü hem de zayıf taraflarını yaşamak gerekir.

O nedenle bundan sonra biraz daha fazla konuşmak ve anlatmak gerektiğini düşünüyorum.

Ama ne İsviçre’yi kötülemek için ne de göklere çıkarmak için.

Olduğu gibi anlatmak için.

Tam tersine…

İsviçre güzel bir ülke.

Güvenli, düzenli, sakin, doğası muhteşem.

Kuralları büyük ölçüde işliyor. Kurumlarına güven yüksek. Çalışan, sistemin kurallarına uyan ve hayatını doğru planlayan insanlar için sunduğu önemli imkânlar var.

Bu ülkede yaşamanın birçok avantajı bulunduğunu inkâr etmek haksızlık olur.

Ama benim itirazım İsviçre’nin güzelliklerinin anlatılmasına değil.

Tek taraflı anlatılmasına.

Çünkü hayat burada da Instagram videolarındaki 30 saniyelik görüntülerden ibaret değil.

Sosyal medya ne yazık ki gerçeği değil, duymak istediğimizi seviyor

İşin bir başka tarafı daha var.

Sürekli İsviçre güzellemesi yapan bir sosyal medya fenomeni yarın çıkıp “Arkadaşlar, İsviçre’de şu konu gerçekten zor” dese bu kez kendi takipçilerinin bir bölümünden tepki görebiliyor.

Çünkü takipçi kitlesi zamanla belirli bir hikâyeyi duymak istiyor:

“Avrupa mükemmel.”

“İsviçre cennet.”

“Burada herkes zengin.”

Bu hikâye izleniyor.

Takipçi getiriyor.

Etkileşim getiriyor.

Ve sonunda bazı içerik üreticileri gerçeği anlatmak yerine takipçilerinin duymak istediği şeyleri anlatmaya başlıyor.

İşte tehlike burada.

Bunun bir nedeni de sosyal medyanın algoritmasıdır.

Türkiye’deki takipçiler doğal olarak Avrupa’daki yaşamı merak ediyor. Sürekli “İsviçre harika, Türkiye berbat” mesajı veren içerikler daha fazla beğeni ve etkileşim alabiliyor. Fakat aynı kişiler İsviçre’nin zorluklarından, sistemin eksik yönlerinden veya burada yaşamanın ağır sorumluluklarından bahsetmeye başladığında ilgi de azalabiliyor.

Çünkü insanlar çoğu zaman hayalini duymak istiyor, gerçeği değil.

Benim durumum ise biraz farklı.

Beni takip edenlerin büyük bölümü İsviçre’de yaşayan insanlardan oluşuyor. Onlar burada her gün aynı hayatı yaşıyor. Yazdığım bir bilginin doğru mu yanlış mı olduğunu anında anlayabiliyorlar.

Bu nedenle sadece güzel tarafları anlatarak veya sadece olumsuzlukları büyüterek güven kazanmanız mümkün değildir.

35 bin frank maaş, emeklilere tatil parası…

Geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan bir sokak röportajı bunun güzel örneklerinden biriydi.

Bir amca İsviçre’de aylık 35 bin frank civarında kazancından söz ediyor, emeklilere tatil ve yol parası verildiğini anlatıyor, belirli bir gelirin altında kalanlara devletin destek verdiğinden bahsediyordu.

Mikrofonu tutan muhabir bile bir noktadan sonra şaşkınlığını gizleyemeyip yaklaşık olarak, “Amca, sen bize resmen cenneti anlatıyorsun” diyordu.

İsviçre’de yaşayanların önemli bir bölümü ise bu videoları izlediğinde doğal olarak tepki gösteriyor.

Çünkü kendi yaşadığı İsviçre ile anlatılan İsviçre arasında büyük fark görüyor.

Elbette İsviçre’de ayda 35 bin frank kazanan vardır.

100 bin frank kazanan da vardır.

Ayda bir milyon frank kazanan da vardır.

Ama mesele şu:

Kaç kişi?

Bir ülkenin yaşam standardını toplumun çok küçük bir kesiminin kazancıyla anlatamazsınız.

Nasıl ki Türkiye’ye bir-iki haftalığına tatile gittiğinizde kafelerin dolu, restoranlarda yer bulmanın zor olduğunu görüp “Türkiye’de herkes zengin” demek yanlışsa, İsviçre’de birkaç yüksek maaşlı insanı örnek gösterip “Burada herkes böyle yaşıyor” demek de aynı derecede yanlıştır.

Her ülkede belli bir zengin kesim var.

Nasıl Türkiye’yi yalnızca Boğaz’daki yalılarda yaşayanlara bakarak anlatmak doğru değilse, İsviçre’yi de ayda on binlerce frank kazanan küçük bir kesim üzerinden anlatmak doğru değildir.

Gerçek İsviçre daha sıradan

İsviçre’de yaşayan insanların çok büyük bölümü sabah kalkıyor, işe gidiyor, maaşını alıyor, kirasını ödüyor, sağlık sigortasını ödüyor, vergisini düşünüyor, alışverişini yapıyor ve ay sonundaki hesabını ona göre yapıyor.

4, 5, 6 bin frank civarında maaşlarla hayatını sürdüren çok sayıda insan var.

Eğer bir ailede karı-koca çalışıyorsa toplam gelir yükseliyor ve birçok aile gerçekten iyi bir yaşam standardına ulaşabiliyor.

İsviçre’nin en önemli avantajlarından biri de zaten burada:

Ortalama bir gelirle, doğru şartlar altında düzenli ve güvenli bir hayat kurabilmek.

Bunu söylemek İsviçre’yi küçümsemek değildir.

Tam tersine, bence ülkenin gerçek başarısı budur.

Herkesin 35 bin frank kazanması değil; geniş bir kesimin çalışarak belirli bir yaşam standardını sürdürebilmesidir.

Ama bunun yanında konut sıkıntısını, yüksek kiraları, sağlık sigortası primlerini, çocuk bakım maliyetlerini, yalnızlığı, sosyal hayata uyum zorluklarını ve yabancı biri olarak karşılaşabileceğiniz sorunları da anlatmak gerekir.

Türkiye ile İsviçre’yi bir iPhone üzerinden kıyaslayamazsınız

Türkiye ile İsviçre arasında elbette satın alma gücü farkları var.

Bunu inkâr etmenin anlamı yok.

Ama iki ülkenin yaşamını yalnızca “Kaç saat çalışırsan iPhone alırsın?” hesabıyla karşılaştırmak da bana göre anlamsız.

Türkiye’nin başka avantajları var.

Sosyal hayatı, insan ilişkileri, aile bağları, hizmet sektöründeki kolaylıkları, yaşamın dinamizmi…

İsviçre’nin başka avantajları var.

Güvenlik, düzen, gelir seviyesi, altyapı, doğa, çalışma şartları, sosyal sistem ve öngörülebilirlik…

İki ülkenin de eksileri var.

İnsan nerede yaşayacağına karar verirken telefonun fiyatına değil, hayatın tamamına bakmalı.

“Avrupa bitti” diyenler de ayrı bir uç

Bir tarafta İsviçre’yi ve Avrupa’yı cennet gibi anlatanlar var.

Diğer tarafta ise Türkiye’ye tatile giden sokak mikrofonlarına konuşanlardan yıllardır aynı hikâyeyi dinliyoruz:

“Avrupa bitti.”

“Almanya battı.”

“Millet aç.”

“Bir kilo domates 30 euro.”

“Avrupa bizi kıskanıyor.”

Bu tür sokak röportajlarını da hayretle izliyorum.

İnsan bazen gerçekten, “Nasıl olsa karşıdaki araştırmayacak, ne söylesek inanacak” diye mi düşünüyorlar, merak ediyorum.

Avrupa’nın sorunları yok mu?

Elbette var.

Ekonomik sorunları var.

Göç ve entegrasyon tartışmaları var.

Konut sıkıntısı var.

Hayat pahalılığı var.

Sağlık sisteminde sorunlar var.

Emeklilik sistemlerinin geleceği tartışılıyor.

Ama bunları anlatmak başka, “Avrupa tamamen bitti” diye gerçek dışı bir tablo çizmek başka.

Ben ne Avrupa’yı batıranları anlayabiliyorum ne de Avrupa’yı uçurup cennete çevirenleri.

İkisi de gerçeğe zarar veriyor.

Ben yıllardır aynı şeyi söylüyorum:

İsviçre ne kusursuz bir cennet…

Ne de yaşanmaz bir ülke…

Türkiye de sadece kötü yanları olan bir ülke değil.

Her ülkenin güçlü ve zayıf tarafları vardır.

Gazeteciliğin görevi de sosyal medyada alkış toplamak değil, gerçeğin tamamını göstermektir.

Çünkü gerçek; ne sadece övgüdür ne de sadece eleştiridir.

Gerçek, ikisinin tam ortasındadır.

Türkiye’deki arkadaşlarıma ve ailelere bir sözüm var

Özellikle Türkiye’de yaşayan ve Avrupa’ya gelmeyi düşünen arkadaşlara, gençlere ve ailelere şunu söylemek istiyorum:

Sosyal medyada gördüğünüz birkaç video üzerinden hayatınızla ilgili büyük kararlar vermeyin.

Ne “Avrupa bitti, sakın gelmeyin” diyenlere hemen inanın ne de “Buraya gelir gelmez hayatınız kurtulacak” diyenlere.

Araştırın.

İşinizi araştırın.

Maaşınızı araştırın.

Kiranızı araştırın.

Sağlık sigortasını araştırın.

Oturum şartlarını araştırın.

Çocuklarınız varsa okul ve kreş sistemini araştırın.

Ve en önemlisi, brüt maaşı değil ay sonunda elinizde kalacak parayı hesaplayın.

Çünkü sosyal medya videosunu çeken kişi sizin hayatınızın sorumluluğunu taşımayacak.

Siz taşıyacaksınız.

Birkaç yıl sonra gerçeklerle karşılaşınca…

Yıllar içinde Avrupa’ya büyük beklentilerle gelen çok insan gördüm.

İlk zamanlar her şey yeni ve güzel geliyor.

Sonra hayat başlıyor.

İş bulma süreci, dil, bürokrasi, kira, sigorta, vergiler, çocukların uyumu, sosyal çevre oluşturma…

Bir iki yıl sonra insan yaşadığı ülkeyi gerçekten tanımaya başlıyor.

Ve bazılarının o zaman söylediği cümleyi de çok duydum:

“Bize böyle anlatmamışlardı.”

İşte benim itirazım buna.

İnsanların umutlarıyla oynamamak gerekiyor.

Güzellikleri anlatın, ama gerçeği de saklamayın

İsviçre’nin dağlarını gösterin.

Göllerini gösterin.

Trenlerini, düzenini, temizliğini, güvenliğini anlatın.

İyi maaşları da anlatın.

Çalışana sunduğu imkânları da anlatın.

Ama kirayı da söyleyin.

Sağlık sigortasını da söyleyin.

Vergiyi de söyleyin.

Kreş parasını da söyleyin.

İş bulmanın herkes için kolay olmadığını da söyleyin.

Dil bilmeden yaşamanın zorluklarını da anlatın.

Yalnızlığı da anlatın.

Çünkü gerçek gazetecilik de gerçek sosyal medya da bence budur:

İnsanlara duymak istediklerini değil, bilmeleri gerekenleri anlatmak.

İsviçre güzel bir ülke.

Ama cennet değil.

Türkiye’nin sorunları var.

Ama cehennem de değil.

Hayat hiçbir ülkede 30 saniyelik bir Reels videosuna sığacak kadar basit değil.

O nedenle ricam basit:

Ne aşırı övün ne de yerin dibine sokun.

İyisini de anlatın, kötüsünü de.

Ve özellikle Avrupa’da yeni bir hayat kurma umuduyla sizi izleyen insanlara hayal satmayın.

Çünkü bugün attığınız video size birkaç bin takipçi kazandırabilir.

Ama yarın gerçeklerle karşılaşan bir insanın söyleyeceği ilk söz de şu olabilir:

“Bize neden gerçeği anlatmadınız?”

Yapmayın.

İnsanlara gerçeği anlatın.

Kendinize de sövdürmeyin.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Ben Kendimi En Çok Yanıldığım Yerlerde Tanıdım

yazar

Published

on

İnsan hayatı bazen radikal bir kararla güzergâh değiştirir. Bildiğin sokakları, selam verdiğin yüzleri geride bırakıp bir kentin hiç bilmediğin bir ucuna taşınmak; sadece adres değil, konfor alanını da geride bırakmaktır.

​Kısa süre önce İstanbul’un sınırına yakın bir semte taşındığımda tam olarak böyle hissediyordum. Hangi kasabın eti iyi, semt pazarı hangi gün kurulur bilmediğim, sıfırdan öğrenilmesi gereken bir bilmecenin ortasındaydım. Ama mahalle kültürü hâlâ diriydi burada; yabancısı olduğum bu yeri bana „ev“ kılacak şeyin esnaf sohbetlerinde saklı olduğu belliydi.

​Geçtiğimiz günlerde keşif turundayken yakındaki bir kuaför dükkânına adım attım. Amacım sadece küçük bir selam vermekti. Ayaküstü sohbet başlarken kapı açıldı ve içeriye adeta bir „rüzgâr“ girdi. 50’li yaşlarında, enerjisi mekâna sığmayan bir hanım… Dükkân sahibinin 20 yıllık dostuymuş; mekânın sahibi kadar rahat bir özgüvenle geçti sandalyeye.

​Sıcaklardan girdi lafa, torunların hengamesinden çıktı. İki evlilik, 5 çocuk, 11 torun sığdırmıştı hayatına. Ancak yüzündeki o canlı enerjinin arkasında, yılların yorgunluğu saklıydı. Sohbetin neşesini bir anda kesen o cümleyi döküverdi dudaklarından:

​“Ben kendimi en çok yanıldığım yerlerde tanıdım…“

​O an zaman durdu sanki. Çoğu zaman hayatı doğru kararlar ve kazanılan zaferlerle inşa ettiğimizi sanırız. Oysa insanı tamamlayan, sınırlarını çizen ve ona asıl şeklini veren; tam da güvenip yarı yolda kaldığı, doğru sandığı yanlışlara tutunduğu o sessiz yenilgi anlarıymış.

​Doğru kararlar, çoğu zaman başkalarından ödünç aldığımız düşünce kalıplarıdır. Yanılmak ise maskelerin düştüğü, insanın öz hakikatiyle pazarlıksız ve çıplak bir şekilde yüzleştiği o nadir anlardır. Yanıldığı yerleri bir mağlubiyet değil, dönüşüm durağı olarak görebilen insan olgunlaşır. Çünkü yanılgı, ne olmadığımızı gösterirken kim olduğumuza giden yoldaki çakıl taşlarını temizler. Yıkılan şey sadece yanlış bir fikir değil, yıllarca üzerimize giydiğimiz sahte bir kimliktir.

​Aramızdaki yaş farkı ya da hayata farklı pencerelerden bakıyor olmamız, aynı hakikatte buluşmamıza engel değildi. O gün anladım ki burayı bana „ev“ kılacak şey tanıdık esnaf yüzleri değil, hiç tanımadığım bir insanın yarasında kendi hakikatimi görme cesaretiydi.

​Dışarı adım attığımda sokaklar hâlâ yabancıydı ama elimde yeni bir pusula vardı. İnsan taşınırken sadece eşyalarını değil, hayal kırıklıklarından süzdüğü olgunluğu da yanında getiriyormuş. Meğer hayatın bana vermek istediği yeni bir evin anahtarı değil; yıllardır ertelediğim kendimle nihayet el sıkışma cesaretiymiş.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Başımız Dik, Kalbimiz Buruk

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Futbol bazen sadece skor değildir. Bazen 90 dakika boyunca verdiğiniz mücadele, kupadan daha fazla şey anlatır.

1980’li yıllardan bu yana İsviçre Millî Takımı’nı yakından takip eden biri olarak Kubilay Türkyılmaz’ın formasını giydiği yılları da, Murat Yakın’ın futbolculuk dönemini de izledim. Nice turnuvalar, nice hayal kırıklıkları ve güzel zaferler gördüm. Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki oyun anlayışı, takım ruhu ve büyük rakiplere karşı gösterilen cesaret açısından bu dönem, benim tanıklık ettiğim en özel dönemlerden biri oldu.

İsviçre Millî Takımı’nın turnuvaya vedası da tam böyleydi. Elbette üzüldük. Bir adım daha atılabilirdi, belki yarı final, belki final… Ama bitiş düdüğü çaldığında aklımda kalan ilk şey elenmek olmadı. Bu takımın ortaya koyduğu karakter oldu.

Turnuva başlamadan önce Murat Yakın en çok eleştirilen isimlerden biriydi. Kadro tercihleri sorgulandı, oyun planı tartışıldı. Ama o hiçbir zaman polemiklerin içine girmedi. Cevabını sahada verdi.

Bu takım koştu, mücadele etti, pes etmedi. Kimse tek başına yıldız olmaya çalışmadı. Herkes birbirinin açığını kapattı. Belki de bu turnuvada en çok hoşuma giden buydu.

Granit Xhaka yine gerçek bir kaptan gibi oynadı. Savunmada Akanji güven verdi. Kalede kim oynadıysa üzerine düşeni yaptı. Genç oyuncular ise geleceğe dair umut verdi.

Kupayı kazanamadık. Ama Avrupa’nın en güçlü takımlarından biri olduğumuzu bir kez daha gösterdik. Artık İsviçre’yi kimse “sürpriz takım” diye küçümseyemez.

Murat Yakın da bu takımın değişmesinde önemli pay sahibi. Sadece iyi bir takım kurmadı; oyuncularına özgüven kazandırdı. Büyük rakiplerden çekinmeyen bir Nati izledik. Bana göre Murat Yakın dönemindeki bu takım, İsviçre futbol tarihinin en olgun ve en karakterli takımlarından biri olarak hatırlanacaktır.

Evet, bugün biraz burukuz. Çünkü bu hikâyenin biraz daha devam etmesini isterdik. Ama üzülürken bile gurur duyabiliyorsak, demek ki doğru yoldayız.

Bazen kupayı kaldıran değil, sahadan başı dik ayrılan takım da alkışı hak eder.

Teşekkürler Murat Yakın.

Teşekkürler Nati.

Bu sadece bir veda değil, belki de yeni başarıların başlangıcıdır.

#MuratYakin#schweiz#isviçre#switerland#futbo

Continue Reading

Trendler