Sosyal Medya

Köşe Yazıları

Zehir gibi bir “Z” nesli!

yazar

Yayınlayan

on

Onlar son haftalarda ülkemizin kahramanları oldular. İnançları ve azimleri ile kendilerini ifade etmekten, seslerini duyurmaktan korkmadılar. Sokaklara dökülerek birlik olup meramlarını dile getirdiler.

Onları merakla, en çok da umutla izledik, izliyoruz. İsimlerinin “Z kuşağı” olduğu zihinlerimize kazındı.

İtiraf edelim, bazılarımızın (belki de pek çoğumuzun) bu gençler ile ilgili oradan buradan duyduğumuz bilgilere, veya anne baba evlerindeki çocuksu nazlı davranışlarının gözlemine dayanan soyut bir algımız- belki de önyargımız vardı.

Ah bu yeni nesil! Ellerindeki telefonlardan kafalarını kaldırmazlar, sorumluluk almayı sevmezler, sıkıntıya gelemez hemen yakınırlar, dirençli değildirler” vs vs…….

Oysa şu son birkaç haftadaki duruşları hafızalarda yeni bir “Z kuşağı algısı” yarattı, önyargılar kırıldı. Adeta bambaşka bir yeni nesil kimliği oluştu.

Bu hayatta ne çok önyargımız var değil mi? Gördüğümüzü, bildiğimizi sandığımız hiçbir şeyin göründüğü gibi olmayabileceğini aklımıza getirmeyebiliyoruz. Belki de “biraz miskin” bulduğumuz bu gençlerin müthiş bir örgütlenme yeteneği ile taşkınlık çıkarmadan koordine olabildiklerini, kendilerini cesurca ifade ettiklerini, bunu yaparken de sağduyu ve birbirlerine saygıyı elden bırakmadıklarını gördük. Grup halinde metroda giderken bağırarak attıkları sloganlardan korkan bir küçük çocuğu eğlendirmek icin hep birlikte “Kırmızı Balık” şarkısını söyleyebilecek kadar da empati yeteneği yüksek bir gençlik izledik.

İçimizde geleceğe dair UMUT filizlendi.

Peki kim bu Z nesli denilen gençler?

“Z” harfi ile anılmalarının sebebi nesillerin isimlendirilmesinde alfabetik sıralamanın kullanılması ve onların da Y kuşağının arkasından gelen nesil olmaları. Alfabenin son harfine ek olarak aynı zamanda IGen, Post Gen, Digital Natives gibi isimleri de var. Doğum aralığına ilişkin çeşitli tartışmalar ve farklı veriler olsa da ortalama olarak 1997 ve 2012 yılları arasında doğduklarını söyleyebiliriz.

Dünyaya geldikleri andan itibaren internetle iç içe olmuş, internetsiz hayatı hiç tanımamış bir nesilden söz ediyoruz. “Digital Natives” ünvanı da buradan geliyor.

Bilgisayar dünyasının gelişimini adım adım yaşayan anne babaları “X”ler, veya cep telefonları, WiFi gibi teknolojik yenilikleri büyürken yaşayan kendilerinden önceki “Y”lerden farklı olarak, tüm dijital gelişmelere doğumdan beri tanık olan bir kuşak Z’ler. Ceplerindeki telefonları onların en değerli ganimetleri. Alışverişten oyuna, flörtten iş başvurularına kadar her işlerini cep telefonlarıyla halletmeye alışkınlar.

Z kuşağı ve dünya

“Z” çocuklarının gözlerini açtıkları dünya sadece dijital yeniliklere ev sahipliği yapan bir yer değil elbette. Savaşlar, ekonomik krizler, terör olayları ve iklim sorunlarının olduğu bir dünyayı tanıdılar onlar. Farklı kuşaklardan olanlarımız belki çok farketmese de, daha gencecik yaşlarında şahit oldukları COVID-19 pandemisi, yüksek işsizlik oranları, siyasi kargaşalar ve yapay zekanın iş dünyasını tamamen değiştirme potansiyeli gibi şartlar, bu gençleri kaygılı ve belki de yalnız bir nesil haline getirdi.

Evet kaygılılar ama diğer taraftan, ellerindeki araçları ve hızlı ulaşabildikleri bilgiyi nasıl etkili kullanacaklarını da biliyorlar. Dolayısıyla sorunların hızlıca farkına varıp çözüm üretmeye yönelebiliyorlar. X ve Y’lere zor gelip gözlerinde büyüyen bir konuyu bir Z gencinin zorlanmadan anında çözmesi pek de şaşırtıcı değil!

Güven veren bir nesil

Y kuşağını gücendirmek istemem ama kuşaklarla ilgili araştırmalara bakınca Z nesli Y kuşağına göre daha girişimci, güvenilir, hoşgörülü, para ile motivasyona karşı daha düşük beklentili, dürüstlüğe önem veren ve gelecek konusunda Y kuşağından çok daha iyimser bir tutuma sahip şeklinde tanımlanıyor. Çevre sorunları ile de genel olarak yakından ilgililer. Farkındalıkları yüksek. Doğaya ve doğal kaynaklara karşı sorumluluklarının farkındalar.

İşin ilginç yanı, beklenenin aksine Z kuşağı hemen kendilerinden önce gelen Y kuşağına değil de anne babaları kabul edilebilecek X kuşağına daha çok benzetiliyorlar. Aslında bunun altında basit bir sebep yatıyor; kuşaksal özelliklerin döngüsel olması ve nesillerin ebeveynlerinin davranışsal özellikleriyle şekillenmesi. Dolayısıyla Z nesli de kuşkulu ve bireysellik odağı olan X kuşağı ebeveynlerine, yaşlarının yakın olduğu Y kuşağından daha fazla benziyorlar.

Diğer taraftan anne babalarından çok daha sabırsız gençler bu Z’ler. Yokluk, zorluk, tahammül, sabır gibi kavramlara yabancılar. Kaynaklara hızlı ulaşabilmenin getirdiği bir özellik olsa gerek. Herşeyin hızlandığı bu dijital çağda beklemeye tahammülleri yok. Tüm kaynaklara ulaşabilmek onlara hem avantaj hem de dezavantaj olarak dönebiliyor. Örneğin kendilerinden önceki kuşakların biraz da kuşkuyla yaklaştığı, kullansalar bile açıkça itiraf edemedikleri flört uygulamaları Z’lerin hayatlarının olağan bir parçası. Teknoloji, mesafelerden bağımsız olarak karşı cinsle tanışma olasılığını o kadar artırıyor ki, bu aynı zamanda  fazla sayıda reddedilme olasılığı olarak da dönebiliyor! Büyük umutlar ve belki de ardından gelen büyük hüsranlar. Benzer durum profesyonel hayat ve iş başvuruları için de geçerli. İş ilanlarına ve eleman arayan şirketlere ulaşabilmek eskisinden çok daha kolay görünse de, dijital platformlar üzerinden başvuru yapan gençler, yüksek sayıdaki adayın içinde sıradanlaşıp çoğu zaman bir yanıt bile alamıyor.

Dünyadaki finansal krizlere rağmen iyimser tutumları sayesinde Z kuşağı bugünün ekonomisinde girişimcilik arzuları yüksek. XYZ University araştırmasına  göre, bu kuşağın yüzde 58’si gelecekte kendi işinin sahibi olmak istiyor.

Onlar ülkemizin geleceği

Türkiye’mizin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik kaosun Z kuşağını çok zorladığı bir gerçek. Öngörülebilirlik, güvenilirlik ve özgürlük arayışıyla yurtdışına gitmek isteyen çok fazla genç var. Diğer taraftan siyasi sistemimizdeki kaos, onlara dahil olmak ve fark yaratmak konusunda fırsat da verdi. Toplum sorunlarından uzak kalmamak, çözümün parçası olmak ve yarınları yaratabilmek istiyorlar. Cüretliler. Tutkulular. Tam da bunlara ihtiyacımızın olduğu şu günlerde ülkemizin geleceği adına insana nasıl da güven veriyor bu his…

Bu zehir gibi gençlere Türkiye’mizin, hepimizin ihtiyacı var!

Haberin Devamını Oku
2 Comments

2 Comments

  1. Sema

    27 Nisan 2025 at 05:07

    Çok güzel bir yazı, aktüel ve gerçekçi. Teşekkürler

    • Meltem Soğuk Stropoli

      27 Nisan 2025 at 07:03

      Çok teşekkürler, beğendiğinize sevindim.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Sardalye Sokağı’na Yolculuk

yazar

Yayınlayan

on

Bazı anlar vardır; rüzgarın taşıdığı bir kokuda, sararmış bir kitabın satır aralarında ya da hiç beklemediğiniz bir köşe başında sizi yakalayıverir; içinde bulunduğunuz zamandan sizi alıp en savunmasız, en duru halinize, çocukluğunuza götürür. Geçtiğimiz günlerde ailece gerçekleştirdiğimiz Kaliforniya seyahatimizde ruhumun böylesine bir zaman sıçraması yaşayacağından habersizdim.

 San Francisco’nun o meşhur 17-Mile Drive yolunda, Pasifik Okyanusu’nun eşsiz manzarasıyla sarhoş olmuş bir halde Monterey’e doğru yol alıyorduk. Planımız sadeydi: Bir gece Monterey’de konaklayacak, ardından Carmel-by-the-Sea ve oradan da Santa Barbara’ya gidecektik. Monterey, bizim için sadece rotadaki sıradan bir durak, yorgunluk atılacak bir ara istasyon gibiydi. Ancak hayat sanırım en büyük sürprizlerini en “bilinçsiz” tercihlerimizin içine saklıyor.

 Otele yerleşip kendimizi Monterey’in merkezine attığımızda, bir anda John Steinbeck’in resimleri ile göz göze geldik. İşte o saniye zihnimde bir şimşek çaktı. Ayak bastığım yer sadece bir sahil kasabası değil, edebiyat tarihinin en kanlı-canlı sokağıydı: Sardalye Sokağı.

Bu farkındalıkla, 15 yaşımdaki halim elimden tuttu. Gözlerimin önüne; bana dünya klasiklerinin o büyülü kapısını aralayan sevgili Kenan Dayım geldi. Dayımın, elime o üçlemeyi tutuştururken yüzünde beliren o muzip ve heyecanlı ifadeyi hiç unutamam: “Yukarı Mahalle”, “Sardalye Sokağı” ve “Tatlı Perşembe”. Sanki sevdiği birine en kıymetli hazinesini devrediyor olmanın gururu ve o kişinin alacağı hazzı bilmenin verdiği o tatlı tebessümle bakmıştı bana.

 Monterey’de, kitaptan sonra adı resmen “Cannery Row” olarak tescillenen o sokakta yürürken, sanki bir romanın sayfaları arasında ete kemiğe bürünmüş gibiydim. Sağımdan bir anda meşhur Doc çıkacakmış gibi geliyordu. Lee Chong’un bakkalında oturduğunu, Mack ve tayfasının az ötede bitmek bilmez çene çalmalarından birine daldığını hayal ediyordum. Eddie’nin La Ida’da arta kalan içkileri büyük bir titizlikle istifleyişini, grubun en çalışkanı Hazel’ın ise Doc için okyanus kıyısında deniz canlıları toplamasını izler gibiydim.

 Adım adım ilerlediğim bu edebi rüyada, Monterey Körfezi’ne bakan o yamaca geldiğimde karşımda bir hayal değil, bir anıt duruyordu: Steven Whyte’ın imzasını taşıyan, gerçek boyutlarından biraz daha büyük dokuz insan figürüne ev sahipliği yapan Cannery Row Anıtı.

 Kitabın karakterleri, o anın dondurulmuş bir karesi gibi karşımdaydı. Ed Ricketts bir deniz yıldızını incelerken, o tanıdık karakterler okyanus rüzgârını selamlıyordu. Anıtın en tepesinde ise bu koca dünyanın mimarı John Steinbeck, sanki bunca yıl sonra buraya kadar gelmiş olmamın ödülünü verircesine bana oradan göz kırpıyordu. Monterey, benim için artık sadece bir durak değil; bir çocukluk rüyası ve edebiyatın gerçekliğe galip geldiği o unutulmaz coğrafyanın adıydı.

John Steinbeck’in Monterey Üçlemesi

 John Steinbeck, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’nde dünyaya gözlerini açtığında, aslında ölümsüz eserlerinin mikrokozmosunu da bulmuştu. O, Amerika’nın dışlananlarını, yoksullarını ve okyanusun kıyısına vurmuş kayıp ruhları biriktiriyordu.

 Yazarlık dehası, 1935 yılında “Yukarı Mahalle” (Tortilla Flat) ile parladığında, dünya edebiyatı Monterey’in o engebeli yamaçlarında yaşayan sıradan insanların muazzam hikayeleriyle tanıştı. Steinbeck; Pulitzer ve Nobel ödülleriyle taçlanan o eşsiz gözlem yeteneğiyle, toplumsal adaleti ve dayanışmayı birer efsane gibi anlattı. Ancak benim için onun zirvesi, Monterey’in o kendine has kokusunu ve ruhunu iliklerimize kadar hissettirdiği o meşhur üçlemedir. Monterey’deki yaşamın o hüzünlü ama umut dolu portresini tam 19 yıla yayılan bir süreçte tamamladığı Yukarı Mahalle (1935), Sardalye Sokağı (1945) ve Tatlı Perşembe (1954).

Sardalye Sokağı: Bir Avuç Mutluluk ve Bolca Dostluk

 Sardalye Sokağı, Monterey’de hayatın kıyısında kalmış ama insanlık sınavından tam not almış bir grup aylak ruhun sıcacık öyküsüdür. Hikaye, Horace Abbeville’in bakkal Lee Chong’a borcuna karşılık bir depo vermesi ve bu deponun zeki ama talihsiz Mack ile tayfasına yuva olmasıyla başlar. Sokağın kalbi, herkesin hayranlık duyduğu deniz biyoloğu Doc için atar. Mack ve arkadaşlarının, Doc’u mutlu etmek adına düzenlemek istedikleri o meşhur sürpriz doğum günü partisi, iyi niyetli bir kaosa dönüşürken aslında bize hayatın tüm karmaşasını ve güzelliğini sunar.

 Steinbeck, toplumun dışladığı bu insanlara öyle sevecen yaklaşır ki, okurken kendinizi o dostluğun tam içinde bulursunuz. Mack ve tayfasının o hırpani ama onurlu dünyası, sokağın tozuna karışıp kalbinize işler.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Zamanın Unutulduğu Mekanlar:Viyana Kahvehaneleri

yazar

Yayınlayan

on

Daha içeri adım atmadan geniş pencerelerden kendini müjdeleyen kırmızılığa bir an önce kavuşmak için camlı kapıyı hevesle itiyorum. İçerisi aydınlık ve bu soğuk kış gününde insanın bir daha dışarı çıkmak istemeyeceği kadar sıcak. İştah açıcı tarçınlı sıcak kek kokusu, tat ve koku duyularımı hızla harekete geçiriyor. Sağlı sollu iki salondan sağdakine doğru yürüyorum. Kırmızı kadife koltuklar gözüme çok davetkar görünüyor. Salona hakim yumuşak bir köşeye yerleşiyorum. Duvarlardaki beyaz çerçevelerin içinden gülümseyen kırmızı kadife döşemeleri, beyaz çerçeveli aynaları, farklı ebatlarda altın varaklı tabloları ve tavandan sarkan zarif kristal avizeleri inceliyorum. Fonda caz nameleri mırıldanan Ella Fitzgerald olmasa, rahatlıkla 19. yüzyıla ışınlandığımı düşünebilirim. Beyaz bebe yakalı siyah bluzu ve fırfırlı önlüğü ile siyah beyaz filmlerden fırlamış gibi görünen güleryüzlü garsona bir “melange” (sütlü Viyana kahvesi) ile “apfelstrudel” (elmalı turta) siparişi veriyorum. Etrafı incelerken, acaba 1900’lerin başlarında Viyana kahvelerini “demokrasi kulüpleri” olarak tanımlamış olan, kitaplarını çok sevdiğim Avusturyalı yazar Stefan Zweig veya dönemin entelektüel ortamının önemli isimlerinden olan Sigmund Freud tam burada oturmuşlar mıdır diye düşüncelere dalıyor ve birkaç asır öncesinin Viyana’sını gözümün önünde canlandırmaya çalışıyorum.

Viyana’da Kahvehanelerin Altın Çağı

Haydi gelin birlikte bugün şehrin en kendine has özelliklerinden biri olan kahvehanelerin Viyana sahnesinde aktif rol oynamaya başladığı yıllara, 19. yüzyılın ikinci yarısına gidelim.

Viyana kahvehaneleri parlak dönemini yaşamaktadır. Yüzyılın ilk on yılında Napoleon’un, Avusturya’nın İngiltere ile ticaretini engellemesi nedeniyle beklenmedik şekilde fiyatlanan kahve çekirdekleri zor bir dönemden geçilmesine yol açsa da, ambargo biter bitmez Viyana kahvehaneleri tekrar taze kahve ve entelektüel Viyanalılar ile dolmaya başlar. 1800’lerin başında 80 olan kahvehane sayısı, 50 yıl sonra 300’e ulaşır.

Edebiyat ve Kahvehaneler

1890’a gelindiğinde kahvehaneler edebiyatla buluşmuştur. Yüksek tavanlı, mermer masalı barok salonlar, dönemin yazarlarının, sanatçılarının ve düşünürlerinin mekanlarına, belki de bir nevi “yazı odaları” na dönüşür. “Jung Wien” (Genç Viyana) adı verilen edebiyat grubu sık sık Café Griensteidl’de toplanıp edebiyattaki geleneksel estetik anlayışı eleştirir, savundukları modernizmi  tartışırlar. “Kaffeehausliteraten”  (Kahvehane yazarları) olarak da adlandırılan bu genç Viyanalılar’ın içinde Peter Altenberg, Karl Kraus, Arthur Schnitzler gibi isimler de vardır.

Viyana kahvehaneleri sadece edebiyatın tartışıldığı değil, aynı zamanda öğrenme, yenilenme ve haber alma yerleri kimliğine de bürünürler. O dönem için büyük yenilik yaparak 1720 yılında kahvehanede halka açık gazete sunmaya başlayan “Kramersche Kaffeehaus”un başlattığı akımla gazeteler, kahvehanelerin en önemli simgeleri içinde yerini alırlar. Kibar ve şık Viyanalılar, Thonet sandalyelere yerleşip siparişlerini verdikten sonra, bir köşede asılı olan gazetelerden birini seçer ve zaman kavramından özgürleşmiş şekilde  gazetelerin satırlarında kaybolurlar. İşletme sahipleri için gazetelerin özenle korunması konusu önemlidir; öyle köşeye atılmış ve hırpalanmış gazetelerin bulunduğu yerler değildir bu şık kahveler. “Zeitungsständer” (gazete sehpası veya tutucusu) adı verilen uzun, ahşap veya pirinç bir direğe sabitlenerek sergilenirler; böylece hem geniş sayfalı gazeteler küçük mermer masaların üzerinde rahatça okunur, hem de kahve lekelerinden ve hasarlardan mümkün oldukça uzak tutulurlar.

Garsonlar tarafından masalara getirilen siparişlerin sunumları ise ayrı bir övgüyü hakeder. Yıllar sonra dahi devam ettirilecek gelenek, her kahvehanede özenle uygulanır; her müşteriye kahve öncesi damağı temizlemek için küçük bir tepsi içinde bir bardak su ikramı yapılır. Habsburg hanedanından gelen bir gelenek olarak su bardağı üzerine ters olarak kapatılan kaşık ise bardağın yeni doldurulduğunun bir göstergesidir.

Müşterilere gösterilen bunca özen ve konfora rağmen, bu kahvehanelerde oturmak pek öyle masraflı da değildir. Stefan Zweig’ın “Dünün Dünyası” adlı eserinde bahsettiğine göre entelektüel tartışmalara hevesli gençler, uygun fiyatlı bir fincan kahveyle bu mekanlarda saatlerce oturup tartışır, yazılarını yazar, kart oyunları oynar, postalarını bu adreslerde temin eder ve en önemlisi de, sayısız gazete ve dergiye ulaşma fırsatını yakalarlar. Bu anlarda adeta zaman durur, hayat yavaş akar. Kristal avizelerin ışığında gölgeler uzar, defterler ilhamla dolar.

Ancak o yıllarda-özellikle de 19. yüzyılın ilk yarısında- dışardan bu kahvehanelerin içine bakan birinin görebileceği sahne oldukça düşündürücüdür. Yüksek tavanlı şık mekanlar sadece erkeklerle doludur! O yıllarda kadınlar pek çok yere olduğu gibi bu kahvehanelere de tek başlarına giremezler. Sadece Avusturya’da değil , ne yazık ki 19. yüzyıl Avrupası’nda genel olarak normal kabul edilen bir yaklaşımdır bu. Virginia Woolf bu konuyu ünlü eseri “Kendine Ait Bir Oda”da incelikli bir şekilde gözler önüne serer. Kitaptan, bir erkek görevlinin Woolf’u, ziyaret etmek istediği üniversite kitaplığının kapısında telaşla durdurup, hanımların ancak bir fakülteli eşliğinde veya tavsiye mektubu ile kitaplığa alınabileceğini söylediği satırlar aklıma geliyor. Woolf’un şu ifadesinin ne kadar anlamlı olduğunu düşünüyorum: “Kadınlar, yüzyıllardır erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü birer ayna görevini yerine getirmişlerdir.

Tarihler 1856’yı gösterdiğinde bu toplum ayıbı ve cinsiyet ayrımcılığı neyse ki sona ermiştir ve Viyana’nın şık giyimli zarif kadınları da artık tek başlarına kahvehanelere gidip bir fincan “melange” eşliğinde tatlıların keyfini çıkarır, en çok tercih ettikleri kahvelerin “stammgast”ları, yani müdavimleri olmaya başlarlar.

Osmanlı’nın Viyana’ya Hediyesi

Viyana kahveleri ile ilgili biz Türkleri ilgilendiren en ilginç konuya gelecek olursak..Bazı kaynaklara göre Viyana’nın “kahve şehri” haline gelmesi Osmanlı İmparatorluğu sayesinde gerçekleşir. Bu nasıl mümkün olmuş derseniz, gelin birlikte biraz daha eskilere; 17. yüzyıla gidelim.

Osmanlı’nın gücünün doruğunda oldugu yıllar. Kahve, bir yüzyıl kadar önce, 1517 yılında Osmanlı Yemen Valisi’nin Etiyopya’dan getirdiği kahve çekirdeklerini Sultan’a takdim etmesinin ardından, çoktan Osmanlı kültürüne girmiş, gündelik hayatın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Bu yoğun kokulu içeceğin en itibar gördüğü yer ise Osmanlı saraylarıdır. Uzak diyarlardan gelen çekirdekler kısa sürede, sarayda geliştirilen özel bir pişirilme ve sunum tarzıyla “Türk kahvesi”ne dönüşür. İkram için özenle İznik veya Kütahya çinisinden fincanlar üretilir. Kahvenin keyfini çıkarırken ellerin yanmasını engellemek adına fincanların etrafına kulp vazifesi gören gümüş veya altın bir zarf yerleştirilir. Sarayda yapılan kahve ikramı misafire gösterilen hürmetin bir tezahürü niteliğindedir, itibar görür, hafife alınmaz.

Biz gelelim bu itibarlı Türk kahvesinin Viyanalara nasıl ulaştığına. Bu konuda farklı kaynaklar ve rivayetler olsa da, sonuçta oklar hep Osmanlı’yı gösteriyor.

Viyana Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Kerstin Tomenendal tarafından yazılan ‘’Das Türkische Gesicht Wiens’’ (Viyana’nın Türk Yüzü)’nde anlatılana göre, 1665 yılında Kara Mehmet Paşa liderliğinde, içlerinde Evliya Çelebi’nin de yer aldığı 300 kişilik Viyana elçilik heyeti Viyana’ya gider. Avusturya İmparatorluğu tarafından heyete Leopoldstadt’ta bir yer hazırlanır. Kara Mehmet Paşa burayı 9 ay boyunca elçilik binası olarak kullanır. İşte Leopoldstadt’taki bu elçilik binalarında ve ‘’Schwarze Adler (Kara Kartal), ‘’Goldene Lamm’’ (Altın Kuzu) ve “Schwarze Bär” (Siyah Ayı) gibi hanlarda soylular itinayla ağırlanırken ilk kez Türk kahvesi de ikram edilir.

Hüsranın Ardından Bırakılan İz

Köpüklü Türk kahvesi keyfi elçiliklerde ve saraylarda devam ededursun, Osmanlı İmparatorluğu bir yandan sınırlarını genişletme çabasındadır. 1529’da Kanuni Sultan Süleyman zamanında başarısızlıkla sonuçlanan 1.Viyana kuşatmasının ardından takvimler 1683’ü gösterdiğinde, bu kez IV. Mehmet tahttayken, Osmanlı, 2. kez Viyana’yı almayı hedefler. Ordunun başındaki Kara Mustafa Paşa’nın düşlerini süsleyen Viyana, önemli ticaret yollarının kesişim yerinde, stratejik değer taşıyan bir merkezdir. Hırslı bir komutan olan Kara Mustafa Paşa o zamana kadar sefere çıkmış olan en büyük orduya sahip olmasına rağmen, kuşatma sırasında ardarda yaptığı stratejik hatalara, çevre topraklarda kutsal koalisyonu oluşturan ülkelerin Viyana’nın yardımına koşmasının da eklenmesiyle birlikte Beç Kalesi’nde yenilgiye uğrar. Osmanlı ordusu geri çekilmek zorunda kalır.  

Hikayenin yenilgi sonrası kısmı ise ilginç. Rivayete göre, Osmanlı’nın Viyana’yı terk etmesinin ardından, etrafı kontrol eden askerler çuvallar dolusu kahve çekirdeklerini bulurlar. Bu kahverengi çekirdeklere bir anlam veremeyen askerler deve yemi oldukları sonucuna varıp, çuvalları yakmaya karar verirler.

Ancak Viyanalılar arasında kahve çekirdeklerini daha önceden tanıyan biri vardır: zamanında Belgrad’da görev yapmış komutan Georg Franz Kolschitzky. İmparatordan çuvalların savaş ganimeti olarak kendisine verilmesini talep eder. İşte böylece rivayete göre, Kolschitzky çekirdekleri öğütür, kavurur, süt ve şeker ile harmanlar ve bugün Viyanalıların meşhur kahvesi olan melange ortaya çıkar.

Viyana’da ilk kahvehanenin kim tarafından açıldığı konusunda ise kaynaklar iki ismi gösteriyor:

Bir rivayete göre ilk kahve “Zur blauen Flasche” (Mavi Şişe) adıyla Kolschitzky tarafından açılırken, başka kaynaklara göre 1685’de Yunan asıllı (farklı kaynaklara göre ise Ermeni bir ajan) Johannes Deodat, Haarmarkt’ta kendi evi olan yerde ilk resmi kahvehaneyi açar. 

Yüz yıl kadar sonra, 18’inci yüzyılın sonlarında Julis Meinl’in ilk kavrulmuş kahveyi endüstriyel olarak üretip satmasıyla asıl patlama yaşanır. Viyana’da ardarda kahvehaneler açılmaya başlar. Julius Meinl, kahvenin Osmanlı’dan geldiğini hatırlatan dünyaca ünlü “kahve içen fesli çocuk” logosunu yaptırır ve markanın ünü önce Viyana’ya, ardından dünyaya yayılır.

Somut Olmayan Kültürel Miras

Viyana kahvehane kültürü bugün UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiş durumda. Bu kahvehaneler kültürel anlamda o kadar değerli bulunmuş ki, UNESCO onları “tarih ve mekanın tüketildiği ama sadece kahvenin fatura edildiği yerler” tanımlamasıyla 2011 yılında “Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi”ne eklemiş. Bu tanımlama, kahvehanelerin yalnızca fiziksel mekanlar değil, bir yaşam biçimi, bir iletişim şekli ve bir kamusal kültür taşıyıcısı olduğunun adeta resmi bir teyidi gibi.

Sanat ve mimari ile göz dolduran, son derece estetik bir şehir olan Viyana, bana göre sadece kahvehaneleri için bile ziyaret etmeye değer.

Kimbilir belki de umutla karşıladığımız yeni yıl, bu tarihi kahveleri tanımak, bu özel mekanlarda zamanı dondurmak ve yüksek tavanlı odaların fısıltılarından ilham almak için bazılarımıza güzel bir fırsat yaratır.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Mevzu İnsan, Mevzi Gönül

yazar

Yayınlayan

on

Hayat, görünmez ipliklerle örülmüş devasa bir dokumadır. Bu dokumanın en hassas ipi ise gönül ipliğidir. İnsan dünyaya sadece gözleriyle değil; durduğu yerin hikâyesiyle, durduğu yerin ruhuyla bakar. Bazen durduğumuz yer o kadar karanlıktır ki önümüzde yalnızca gri duvarları görürüz. Gökyüzünün maviliğini, kuşları ve yemyeşil ormanları unutur; duvarların kaderimiz olduğuna inanırız. Oysa “Mevzimiz, mevzumuzu belirler”. Yani gönlümüz nereyi mesken tuttuyse dünyayı oradan seyrederiz.

“Mevzi”, aynı zamanda durulan saf demektir. Durduğunuz yer; kimin yanında olduğunuzu, kime karşı durduğunuzu ve neyi savunduğunuzu belirler. Eğer mevziniz kırgınlıklar üzerine kuruluysa, mevzunuz hep haksızlıklardan ibaret olur; geçmişe dönüp dönüp “Neden ben?” sorusunun cevabını ararken bulursunuz kendinizi. Eğer mevziniz kin, hırs ve bencillikse mevzunuz ya savunma ya da çatışma olur. Çünkü gördüğünüz tek şey rakipler, düşmanlıklar ve engellerdir. Ruh, burada kendi ipliğine dolanır ve boğulur.

Oysa gönül ipliğini merhametle eğiren, hakikatle dokuyan ve sevdayla bağlayan bir ruhun mevzusu; bir çocuğun tebessümü, bir kuşun kanat çırpışı, bir çiçeğin betonu delerek büyüme çabası olur. İnsan, bir çocuğun tebessümünde saflığı ve masumiyeti yakalarken; çiçeğin betonu aşarak büyüme çabasında içindeki yaşama isteğinin direncini fark eder. Artık hayattan öylece geçip gitmez; bizzat yaşamaya şahitlik eder.

İnsan bazen yorulur, olduğu yere çöker kalır. Çöktüğü yer, o insanın yeni mevzisidir artık. Fakat bu çöküş bir bitiş değil, yeni bir başlangıçtır. İnsan, bu mevzide kendi çıplak hâliyle karşılaşır. Artık mevzusu başkaları değil; mevzu kendisidir. Gönül ipliği, tam da burada kopmadan yeniden düğümlenir.

Gönül ipliği, insanın hayattaki anlam pusulasıdır. Gönül ipliği koptuğunda insanın mevzisi de savrulmaya başlar. Mevzisi savrulanın mevzusu, kuru gürültüden ibarettir. Duracağı yeri bilmeyen insanın hayat ritmi kaybolur; ipi kopmuş bir uçurtma gibi rüzgâr nereye eserse oraya sürüklenir. Nerede duracağını bilemeyen insan, bir süre sonra içsel bir boşluğa mahkûm olur. Ancak şu da bir gerçektir ki insan, en çok kaybolduğunu sandığı anda bulur kendini.

Nihayetinde mevzimiz neresi olursa olsun; ipi kopmuş bir uçurtma olmak da, kökleri derinlere uzanan bir çınar olmak da bizim elimizdedir. Unutmadan: Yol biter, mekân değişir; ama gönül ipliği sağlam olanın hikâyesi asla yarım kalmaz.

Haberin Devamını Oku

Trendler