Connect with us

Köşe Yazıları

Zehir gibi bir “Z” nesli!

yazar

Published

on

Onlar son haftalarda ülkemizin kahramanları oldular. İnançları ve azimleri ile kendilerini ifade etmekten, seslerini duyurmaktan korkmadılar. Sokaklara dökülerek birlik olup meramlarını dile getirdiler.

Onları merakla, en çok da umutla izledik, izliyoruz. İsimlerinin “Z kuşağı” olduğu zihinlerimize kazındı.

İtiraf edelim, bazılarımızın (belki de pek çoğumuzun) bu gençler ile ilgili oradan buradan duyduğumuz bilgilere, veya anne baba evlerindeki çocuksu nazlı davranışlarının gözlemine dayanan soyut bir algımız- belki de önyargımız vardı.

Ah bu yeni nesil! Ellerindeki telefonlardan kafalarını kaldırmazlar, sorumluluk almayı sevmezler, sıkıntıya gelemez hemen yakınırlar, dirençli değildirler” vs vs…….

Oysa şu son birkaç haftadaki duruşları hafızalarda yeni bir “Z kuşağı algısı” yarattı, önyargılar kırıldı. Adeta bambaşka bir yeni nesil kimliği oluştu.

Bu hayatta ne çok önyargımız var değil mi? Gördüğümüzü, bildiğimizi sandığımız hiçbir şeyin göründüğü gibi olmayabileceğini aklımıza getirmeyebiliyoruz. Belki de “biraz miskin” bulduğumuz bu gençlerin müthiş bir örgütlenme yeteneği ile taşkınlık çıkarmadan koordine olabildiklerini, kendilerini cesurca ifade ettiklerini, bunu yaparken de sağduyu ve birbirlerine saygıyı elden bırakmadıklarını gördük. Grup halinde metroda giderken bağırarak attıkları sloganlardan korkan bir küçük çocuğu eğlendirmek icin hep birlikte “Kırmızı Balık” şarkısını söyleyebilecek kadar da empati yeteneği yüksek bir gençlik izledik.

İçimizde geleceğe dair UMUT filizlendi.

Peki kim bu Z nesli denilen gençler?

“Z” harfi ile anılmalarının sebebi nesillerin isimlendirilmesinde alfabetik sıralamanın kullanılması ve onların da Y kuşağının arkasından gelen nesil olmaları. Alfabenin son harfine ek olarak aynı zamanda IGen, Post Gen, Digital Natives gibi isimleri de var. Doğum aralığına ilişkin çeşitli tartışmalar ve farklı veriler olsa da ortalama olarak 1997 ve 2012 yılları arasında doğduklarını söyleyebiliriz.

Dünyaya geldikleri andan itibaren internetle iç içe olmuş, internetsiz hayatı hiç tanımamış bir nesilden söz ediyoruz. “Digital Natives” ünvanı da buradan geliyor.

Bilgisayar dünyasının gelişimini adım adım yaşayan anne babaları “X”ler, veya cep telefonları, WiFi gibi teknolojik yenilikleri büyürken yaşayan kendilerinden önceki “Y”lerden farklı olarak, tüm dijital gelişmelere doğumdan beri tanık olan bir kuşak Z’ler. Ceplerindeki telefonları onların en değerli ganimetleri. Alışverişten oyuna, flörtten iş başvurularına kadar her işlerini cep telefonlarıyla halletmeye alışkınlar.

Z kuşağı ve dünya

“Z” çocuklarının gözlerini açtıkları dünya sadece dijital yeniliklere ev sahipliği yapan bir yer değil elbette. Savaşlar, ekonomik krizler, terör olayları ve iklim sorunlarının olduğu bir dünyayı tanıdılar onlar. Farklı kuşaklardan olanlarımız belki çok farketmese de, daha gencecik yaşlarında şahit oldukları COVID-19 pandemisi, yüksek işsizlik oranları, siyasi kargaşalar ve yapay zekanın iş dünyasını tamamen değiştirme potansiyeli gibi şartlar, bu gençleri kaygılı ve belki de yalnız bir nesil haline getirdi.

Evet kaygılılar ama diğer taraftan, ellerindeki araçları ve hızlı ulaşabildikleri bilgiyi nasıl etkili kullanacaklarını da biliyorlar. Dolayısıyla sorunların hızlıca farkına varıp çözüm üretmeye yönelebiliyorlar. X ve Y’lere zor gelip gözlerinde büyüyen bir konuyu bir Z gencinin zorlanmadan anında çözmesi pek de şaşırtıcı değil!

Güven veren bir nesil

Y kuşağını gücendirmek istemem ama kuşaklarla ilgili araştırmalara bakınca Z nesli Y kuşağına göre daha girişimci, güvenilir, hoşgörülü, para ile motivasyona karşı daha düşük beklentili, dürüstlüğe önem veren ve gelecek konusunda Y kuşağından çok daha iyimser bir tutuma sahip şeklinde tanımlanıyor. Çevre sorunları ile de genel olarak yakından ilgililer. Farkındalıkları yüksek. Doğaya ve doğal kaynaklara karşı sorumluluklarının farkındalar.

İşin ilginç yanı, beklenenin aksine Z kuşağı hemen kendilerinden önce gelen Y kuşağına değil de anne babaları kabul edilebilecek X kuşağına daha çok benzetiliyorlar. Aslında bunun altında basit bir sebep yatıyor; kuşaksal özelliklerin döngüsel olması ve nesillerin ebeveynlerinin davranışsal özellikleriyle şekillenmesi. Dolayısıyla Z nesli de kuşkulu ve bireysellik odağı olan X kuşağı ebeveynlerine, yaşlarının yakın olduğu Y kuşağından daha fazla benziyorlar.

Diğer taraftan anne babalarından çok daha sabırsız gençler bu Z’ler. Yokluk, zorluk, tahammül, sabır gibi kavramlara yabancılar. Kaynaklara hızlı ulaşabilmenin getirdiği bir özellik olsa gerek. Herşeyin hızlandığı bu dijital çağda beklemeye tahammülleri yok. Tüm kaynaklara ulaşabilmek onlara hem avantaj hem de dezavantaj olarak dönebiliyor. Örneğin kendilerinden önceki kuşakların biraz da kuşkuyla yaklaştığı, kullansalar bile açıkça itiraf edemedikleri flört uygulamaları Z’lerin hayatlarının olağan bir parçası. Teknoloji, mesafelerden bağımsız olarak karşı cinsle tanışma olasılığını o kadar artırıyor ki, bu aynı zamanda  fazla sayıda reddedilme olasılığı olarak da dönebiliyor! Büyük umutlar ve belki de ardından gelen büyük hüsranlar. Benzer durum profesyonel hayat ve iş başvuruları için de geçerli. İş ilanlarına ve eleman arayan şirketlere ulaşabilmek eskisinden çok daha kolay görünse de, dijital platformlar üzerinden başvuru yapan gençler, yüksek sayıdaki adayın içinde sıradanlaşıp çoğu zaman bir yanıt bile alamıyor.

Dünyadaki finansal krizlere rağmen iyimser tutumları sayesinde Z kuşağı bugünün ekonomisinde girişimcilik arzuları yüksek. XYZ University araştırmasına  göre, bu kuşağın yüzde 58’si gelecekte kendi işinin sahibi olmak istiyor.

Onlar ülkemizin geleceği

Türkiye’mizin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik kaosun Z kuşağını çok zorladığı bir gerçek. Öngörülebilirlik, güvenilirlik ve özgürlük arayışıyla yurtdışına gitmek isteyen çok fazla genç var. Diğer taraftan siyasi sistemimizdeki kaos, onlara dahil olmak ve fark yaratmak konusunda fırsat da verdi. Toplum sorunlarından uzak kalmamak, çözümün parçası olmak ve yarınları yaratabilmek istiyorlar. Cüretliler. Tutkulular. Tam da bunlara ihtiyacımızın olduğu şu günlerde ülkemizin geleceği adına insana nasıl da güven veriyor bu his…

Bu zehir gibi gençlere Türkiye’mizin, hepimizin ihtiyacı var!

Continue Reading
2 Comments

2 Comments

  1. Sema

    27 April 2025 at 05:07

    Çok güzel bir yazı, aktüel ve gerçekçi. Teşekkürler

    • Meltem Soğuk Stropoli

      27 April 2025 at 07:03

      Çok teşekkürler, beğendiğinize sevindim.

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Ben Kendimi En Çok Yanıldığım Yerlerde Tanıdım

yazar

Published

on

İnsan hayatı bazen radikal bir kararla güzergâh değiştirir. Bildiğin sokakları, selam verdiğin yüzleri geride bırakıp bir kentin hiç bilmediğin bir ucuna taşınmak; sadece adres değil, konfor alanını da geride bırakmaktır.

​Kısa süre önce İstanbul’un sınırına yakın bir semte taşındığımda tam olarak böyle hissediyordum. Hangi kasabın eti iyi, semt pazarı hangi gün kurulur bilmediğim, sıfırdan öğrenilmesi gereken bir bilmecenin ortasındaydım. Ama mahalle kültürü hâlâ diriydi burada; yabancısı olduğum bu yeri bana „ev“ kılacak şeyin esnaf sohbetlerinde saklı olduğu belliydi.

​Geçtiğimiz günlerde keşif turundayken yakındaki bir kuaför dükkânına adım attım. Amacım sadece küçük bir selam vermekti. Ayaküstü sohbet başlarken kapı açıldı ve içeriye adeta bir „rüzgâr“ girdi. 50’li yaşlarında, enerjisi mekâna sığmayan bir hanım… Dükkân sahibinin 20 yıllık dostuymuş; mekânın sahibi kadar rahat bir özgüvenle geçti sandalyeye.

​Sıcaklardan girdi lafa, torunların hengamesinden çıktı. İki evlilik, 5 çocuk, 11 torun sığdırmıştı hayatına. Ancak yüzündeki o canlı enerjinin arkasında, yılların yorgunluğu saklıydı. Sohbetin neşesini bir anda kesen o cümleyi döküverdi dudaklarından:

​“Ben kendimi en çok yanıldığım yerlerde tanıdım…“

​O an zaman durdu sanki. Çoğu zaman hayatı doğru kararlar ve kazanılan zaferlerle inşa ettiğimizi sanırız. Oysa insanı tamamlayan, sınırlarını çizen ve ona asıl şeklini veren; tam da güvenip yarı yolda kaldığı, doğru sandığı yanlışlara tutunduğu o sessiz yenilgi anlarıymış.

​Doğru kararlar, çoğu zaman başkalarından ödünç aldığımız düşünce kalıplarıdır. Yanılmak ise maskelerin düştüğü, insanın öz hakikatiyle pazarlıksız ve çıplak bir şekilde yüzleştiği o nadir anlardır. Yanıldığı yerleri bir mağlubiyet değil, dönüşüm durağı olarak görebilen insan olgunlaşır. Çünkü yanılgı, ne olmadığımızı gösterirken kim olduğumuza giden yoldaki çakıl taşlarını temizler. Yıkılan şey sadece yanlış bir fikir değil, yıllarca üzerimize giydiğimiz sahte bir kimliktir.

​Aramızdaki yaş farkı ya da hayata farklı pencerelerden bakıyor olmamız, aynı hakikatte buluşmamıza engel değildi. O gün anladım ki burayı bana „ev“ kılacak şey tanıdık esnaf yüzleri değil, hiç tanımadığım bir insanın yarasında kendi hakikatimi görme cesaretiydi.

​Dışarı adım attığımda sokaklar hâlâ yabancıydı ama elimde yeni bir pusula vardı. İnsan taşınırken sadece eşyalarını değil, hayal kırıklıklarından süzdüğü olgunluğu da yanında getiriyormuş. Meğer hayatın bana vermek istediği yeni bir evin anahtarı değil; yıllardır ertelediğim kendimle nihayet el sıkışma cesaretiymiş.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Başımız Dik, Kalbimiz Buruk

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Futbol bazen sadece skor değildir. Bazen 90 dakika boyunca verdiğiniz mücadele, kupadan daha fazla şey anlatır.

1980’li yıllardan bu yana İsviçre Millî Takımı’nı yakından takip eden biri olarak Kubilay Türkyılmaz’ın formasını giydiği yılları da, Murat Yakın’ın futbolculuk dönemini de izledim. Nice turnuvalar, nice hayal kırıklıkları ve güzel zaferler gördüm. Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki oyun anlayışı, takım ruhu ve büyük rakiplere karşı gösterilen cesaret açısından bu dönem, benim tanıklık ettiğim en özel dönemlerden biri oldu.

İsviçre Millî Takımı’nın turnuvaya vedası da tam böyleydi. Elbette üzüldük. Bir adım daha atılabilirdi, belki yarı final, belki final… Ama bitiş düdüğü çaldığında aklımda kalan ilk şey elenmek olmadı. Bu takımın ortaya koyduğu karakter oldu.

Turnuva başlamadan önce Murat Yakın en çok eleştirilen isimlerden biriydi. Kadro tercihleri sorgulandı, oyun planı tartışıldı. Ama o hiçbir zaman polemiklerin içine girmedi. Cevabını sahada verdi.

Bu takım koştu, mücadele etti, pes etmedi. Kimse tek başına yıldız olmaya çalışmadı. Herkes birbirinin açığını kapattı. Belki de bu turnuvada en çok hoşuma giden buydu.

Granit Xhaka yine gerçek bir kaptan gibi oynadı. Savunmada Akanji güven verdi. Kalede kim oynadıysa üzerine düşeni yaptı. Genç oyuncular ise geleceğe dair umut verdi.

Kupayı kazanamadık. Ama Avrupa’nın en güçlü takımlarından biri olduğumuzu bir kez daha gösterdik. Artık İsviçre’yi kimse “sürpriz takım” diye küçümseyemez.

Murat Yakın da bu takımın değişmesinde önemli pay sahibi. Sadece iyi bir takım kurmadı; oyuncularına özgüven kazandırdı. Büyük rakiplerden çekinmeyen bir Nati izledik. Bana göre Murat Yakın dönemindeki bu takım, İsviçre futbol tarihinin en olgun ve en karakterli takımlarından biri olarak hatırlanacaktır.

Evet, bugün biraz burukuz. Çünkü bu hikâyenin biraz daha devam etmesini isterdik. Ama üzülürken bile gurur duyabiliyorsak, demek ki doğru yoldayız.

Bazen kupayı kaldıran değil, sahadan başı dik ayrılan takım da alkışı hak eder.

Teşekkürler Murat Yakın.

Teşekkürler Nati.

Bu sadece bir veda değil, belki de yeni başarıların başlangıcıdır.

#MuratYakin#schweiz#isviçre#switerland#futbo

Continue Reading

Köşe Yazıları

Nazlı Eray’la Gerçek ve Hayal Arasında

yazar

Published

on

Yirmi yıldır neredeyse her yazı Bodrum’da geçiriyorum. Benim için tatil denildiğinde aklıma gelen ilk yer hep Bodrum oluyor. Denizin, güneşin ve hala saklı kalmayı başarabilmiş o güzel köşelerin tadını çıkarıyor; nefis deniz ürünleri ve mezeler eşliğinde tatilin hakkını vermeye çalışıyorum.

Son yıllarda ise Bodrum tatillerime küçük edebiyat ve sanat durakları da eklemeye başladım. Sergileri gezmek, bir söyleşiye katılmak, kitapların ve sanatın çevresinde vakit geçirmek beni en az deniz kadar mutlu ediyor. Bu yüzden Bodrum’a gelir gelmez kitap dostlarımdan bilgi aldım, biraz da Instagram’da gezindim ve kendime ziyaret edebileceğim sergilerden, söyleşilerden ve edebiyat buluşmalarından oluşan küçük bir liste hazırladım.

Karşıma çıkan ilk etkinlik, Bodrum’un yeni sanat mekanlarından Inspera Mini Sahne’de gerçekleşecek Nazlı Eray buluşması oldu. Kısmet adeta ayağıma geldi.

Yurt dışında yaşamaya başlayınca yazarlarla bir araya gelebileceğimiz etkinlikler insanın gözünde çok daha değerli hale geliyor. Bir yazarı dinleyebilmek, kitabının hikayesini kendi sesinden duyabilmek ve aynı salonda başka okurlarla buluşabilmek büyük bir ayrıcalık gibi geliyor. Bunu benim gibi göçmen kuşlar sanırım çok daha iyi anlayacaktır.

Nazlı Eray’ın kalemiyle tanışmam ise çok eskiye dayanmıyor. Canım kitap kulübüm @gocmenkitapseverler ‘in  kurucularından sevgili Melis Uluğtekin’in önerisiyle Orphee’yi almıştım. Melis, “Nazlı Eray, büyülü gerçekçiliğin Türkiye’deki en önemli isimlerinden biri ve bu kitap da muhakkak okunması gereken kült bir eser,” demişti. Kitabı okuduğumda gerçekten çok etkilenmiş, ardından yazarla ilgili küçük bir araştırma da yapmıştım.

Nazlı Eray Ankara’da doğmuş olsa da çocukluğu ve gençliği İstanbul’da geçmiş. Daha sonra bir gece treniyle Ankara’ya geliyor ve kendi anlatımıyla, geliş o geliş… Yıllarca Ankara’dan ayrılamıyor. Şehri ilk gördüğünde “İnsanlar burada nasıl yaşıyor?” diye düşünse de zamanla Ankara onun için bir tür hangara dönüşüyor. İnsanlarıyla, anılarıyla ve sokaklarıyla ona durmadan malzeme taşıyan büyük bir hikaye deposu oluyor. Yaklaşık beş yıl önce ise Ankara’dan ayrılarak Bodrum’a yerleşiyor.

Nazlı Eray’ın Edebiyat Evreni

Büyülü gerçekçiliğin Türk edebiyatındaki en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Nazlı Eray, öykü ve romanlarında gerçekle gerçek dışını öylesine ustalıkla iç içe geçiriyor ki okurken kendinizi “Böyle bir şey olur mu?” diye sorgularken bulmuyorsunuz. Tam tersine, o dünyanın kurallarını hemen kabul ediyor ve yazarın peşine takılıyorsunuz.

Edebiyat yolculuğuna öyküyle başlayan Nazlı Eray’ın kırkı aşkın basılmış eseri bulunuyor. İlk öyküsünü, Mösyö Hristo’yu henüz on altı yaşındayken yazıyor. Gençlik yıllarında Sait Faik Hikaye Armağanı’na birkaç kez başvuruyor ancak ödülü alamıyor. Jüriden bir tanıdığı bir gün ona, “Boşuna uğraşma, jüride enişten var; bu ödülü sana hiçbir zaman vermezler,” diyor. Günümüz Türkiye’sini düşününce insan bu hikayeye gülümsemeden edemiyor; şimdi olsa belki tam tersi yaşanırdı.

Nazlı Eray uzun yıllar boyunca Varlık dergisinde ve Cumhuriyet, Güneş, Radikal ile Akşam gazetelerinde yazmış; edebiyatın yanında siyasetle de aktif biçimde ilgilenmiş bir isim.

Yazarlığıyla ilgili anlattığı ayrıntılar ise en az kitapları kadar ilgi çekici. Örneğin özel bir yazı odası ya da yazı masası olmadığını söylüyor. Buna karşılık çok güzel kalemleri olduğunu özellikle vurguluyor. Belli ki bazı yazarların ihtiyacı büyük masalar ve düzenli odalarken, bazılarına yalnızca iyi bir kalem ve sınır tanımayan bir hayal gücü yetiyor.

“Yazarken insanları mutlu etmek istiyorum. Bir aydın olarak da elimden geleni yapıyorum,” diyen Nazlı Eray’ın edebiyata bakışında da bu iyimserlik ve sorumluluk duygusu hissediliyor.

Olmayanın Güncesi

Inspera’da Bodrum Nazlı Eray Okurları Grubu tarafından düzenlenen, Ceyda Yılmaz’ın moderatörlüğünde gerçekleşen etkinlikte Nazlı Eray, son kitabı Olmayanın Güncesi’nin doğuş hikayesini anlattı. Kitabın nasıl ortaya çıktığını, karakterlerini ve yazma sürecinde zihninde açılan kapıları dinlemek, kitabın dünyasına daha okumadan yaklaşmamı sağladı.

Olmayanın Güncesi’nin merkezinde kader var. Roman, adeta Kader Örümceği’nin ördüğü görünmez ağlarla ilerliyor.

Nazlı Eray, kitabın adından söz ederken anılara dikkat çekiyor. Yaşadığımızı sandığımız şeyler gerçekten yaşandı mı? Yoksa bazı anıları sonradan biz mi yarattık? Hafızamız bize ne kadar doğruyu anlatıyor? Olmayanın güncesi, belki de belleğin ve zihnin bize oynadığı oyunların bir yansıması.

Kitap, tam anlamıyla bir Nazlı Eray evreni. Okur, büyülü rüyaların rengarenk karnavalına davet ediliyor. Büyülü gerçekçiliğin kraliçesi bu kez gerçek bir kara büyüyü bozdurmaya çalışıyor; bunun için zamanda ve mekanda yolculuklara çıkıyor.

Toplu iğneler saplanmış bir voodoo bebeğinin peşinde ilerlerken Padişah Deli İbrahim’in Cinci Hoca’sından John F. Kennedy’ye, Nikola Tesla’dan Roman Polanski’ye kadar pek çok isim bu tuhaf ve büyüleyici dünyada bir resmigeçit yapıyor. Bazen üç dakikada üç yıl geçiyor, bazen zaman olduğu yerde duruyor. Nazlı Eray ise bütün bu yolculuk boyunca zamanı, belleği ve kaderi sorguluyor.

Bu macerada ona Kader Örümceği, Pişmiş Kelle ve gerçek ile hayal arasındaki sınırları durmadan ihlal eden birbirinden ilginç karakterler eşlik ediyor.

Inspera’daki buluşmadan çıktığımda kendimi gerçekle hayalin birbirine karıştığı, zamanı ve kaderi yeniden düşündüren tuhaf ama çok keyifli bir yolculuktan dönmüş gibi hissettim.

Bodrum’a bu kez yalnızca denizin, güneşin değil, Nazlı Eray’ın rengarenk dünyasının da tadı karıştı. Tatilime eklediğim bu ilk edebiyat durağı, bana yine aynı şeyi hatırlattı: Bazen bir şehri asıl unutulmaz kılan, hiç planlamadığınız anda karşınıza çıkan hikayelerdir.

Continue Reading
Advertisement

Trendler