Köşe Yazıları
Trieste’de Bir Gün: Svevo ve Joyce’un İzinde
Sert rüzgarının meşhur olduğu söyleniyor, oysa ben ışıl ışıl, dingin bir Eylül gününde tanıştım onunla. Trieste beni, o sıcak günün öğleden sonrasında, neşeli şehir sakinlerinin doldurduğu cıvıl cıvıl meydanları, akşamında da altın ışıklar saçan hercai renkteki gözalıcı bir gökyüzüyle karşıladı.
Açık konuşmak gerekirse İtalya’nın her köşesinin güzelliğinden belki biraz da şımartılmış bir seyahatsever olarak sıradışı bir beklentim yoktu Trieste’den. Rotamızı İtalya’nın Friuli-Venezia Giulia Bölgesi üzerinden Istria Yarımadası’na çevirmiş, bu liman şehrine ise sadece iki gece ayırmıştık. Daha tanımadan bende heyecan yaratan tek bir özelliği vardı- ama ona birazdan geleceğim. Önce bu güzel şehrin bende yarattığı ilk izlenimlerden bahsedeyim.
Adriyatik’in kıyısına ilişmiş bu küçük kent, tarihi ve coğrafyasından dolayı aynı anda hem İtalyan, hem Avusturyalı, hem de biraz Slav. Yani tam bir melez. Yıllarca Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na ait olup, 1.Dünya Savaşı’nın ardından “İtalyan” ünvanını alınca, şehrin siluetinde, Viyana’nın insana hissettirdiği o mağrur elegans ile İtalya’nın Akdeniz sıcaklığının iç içe geçtiği canayakın bir zarafet çıkmış ortaya.
Sokaklarda yürürken canlı sohbetlerden kulağıma çarpan sesler sadece İtalyanca değil; şehirlilerin yerel lehçesi olan Triestino, Almanca ve bir yandan da Slovence kelimeler duyuyorum. Trieste’nin en büyük özelliği belki de kendini hiçbir zaman tek bir kimliğe sığdırmamış olması. Bu çok kültürlülük kendisini, sokaklardaki insanlarda, meydanlarda, köprülerde, şehrin bana pasta kremasını anımsatan binalarında hissettiriyor.
Şehirde kahve kültürü
İnsanın içini kıpır kıpır yapan havayı gören Triesteliler kendilerini geniş meydanlara ve sokak aralarındaki kahvelere atmışlar. “Kahve” demem boşuna değil. Avusturya etkisinden kalma, İtalyan tipi “espresso bar”lardan daha farklı bir kahve kültürüne sahip Trieste. Hani o Avusturyalıların övündükleri, UNESCO tarafından da “Kültür Mirası” olarak kabul edilmiş “Kaffeehaus” tarzında, uzun uzun oturulan, kitap ve dergi okunan, keyifli sohbetlerin akıp gittiği adeta birer yaşam alanı şehrin kahveleri. Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın “Demokratik Kulüp” şeklinde tanımladığı Viyana kahvelerinin, dönemin edebiyatçılarının buluşma noktası olması gibi, Trieste kahveleri de edebiyat tarihinin önemli bir dostluğuna ev sahipliği yapmış. Tabii onların günün birinde edebiyata imza atacak önemli isimler olacaklarını bilmeden.
Bir edebiyat dostluğu hikayesi
Yıl 1907. Kahramanlarımız Trieste’de İngilizce öğretmenliği yapan, asıl tutkusu yazmak olan, ancak maddi sıkıntılar çeken 25 yaşında bir Dublinli ve ondan İngilizce ders almak isteyen, gençliğinde yazdığı romanlar ses getirmemiş olan, ellisine yaklaşmış bankacı Ettore Schmitz. Bu iki ismin ortak tutkusu yazmak olunca, derslerdeki sohbetler edebiyatın derinliklerine kayar. Böylece bir öğretmen-öğrenci ilişkisi, kısa sürede, daha sonraları dünya edebiyatını etkileyecek bir dostluğa dönüşür. Bu isimlerden genç olan İrlandalı, ilerleyen yıllarda edebiyatın en yenilikçi isimlerinden biri olacak ve arkasında dev eserler bırakacak, Triesteli olan Schmitz ise, romanlarında kullandığı Italo Svevo adıyla sadece İtalyan değil, dünya edebiyatının önemli isimlerinden biri haline gelecektir.
Joyce, Svevo’nun zekasına ve nükteli entelektüelliğine hayran olur. Svevo da Joyce’u mükemmel bir öğretmen ve sohbet arkadaşı olarak görür. Yazdıklarını birbirleri ile paylaşırlar. Joyce, Svevo’nun basıldığı yılarda pek ilgi çekmemiş olan “Yaşlılık” romanından oldukça etkilenir, “Yazmayı bırakmamalısın” der arkadaşına. Svevo ise Joyce’un o genç yaşında yazdığı ve yayınevinin itirazlarına maruz kalan Dublinliler’den, özellikle de kitabın son hikayesi “Ölüler”den çok etkilenmiştir.
Bir ilham şehri
Joyce için Trieste, Dublin’den isteyerek ayrılmış olsa da, onun ilk gerçek “sürgün limanı”dır. Burada hem maddi sıkıntı çeker, hem de büyük eserlerini olgunlaştırır. Dublin’den uzakta da olsa, Dublinliler’i burada tamamlar. “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” de yine bu şehirde şekillenir. Trieste, onun için adeta aynı anda hem yoksulluğun, hem de yaratıcılığın, hem yabancılığın, hem de özgürleşmenin şehridir.
Svevo için ise Trieste zaten doğduğu, büyüdüğü şehirdir. İtalyan bir anne ile Alman bir Yahudi babanın çocuğu olarak doğmuş, 1870’lerde tamamlanan İtalyan Birliği’nin dışında, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun sınırları içinde kalmış Slav, Orta Avrupa, Latin düşünce biçimlerinin, kültürel etkilerinin kaynaştığı bir şehirde yetişmiş, bu kültürel mozaik ve psikanalize duyduğu ilgi onun romanlarına da yansımıştır.
Svevo’nun bu kültürel zenginliği ve ilginç karakteri Joyce’un baş eseri Ulysses’deki Leopold Bloom karakterine de esin kaynağı olur. Bu meşhur karakter de Svevo gibi Macaristan asıllı bir Yahudi’dir. Sadece Svevo değil, tabii ki Trieste de Ulysses’in ilham kaynaklarındandır. Hatta tıpkı şehirdeki basının Joyce’un ismini bir türlü doğru telaffuz edememesi gibi Leopold Bloom da isminin hep komik bir çekilde yanlış söylenmesinden muzdariptir!
Trieste yılları boyunca çok güçlenen bu dostluk, 1. Dünya Savaşı sırasında Joyce’un Zürih’te yaşamasıyla da, 1920’lerden itibaren Trieste’nin yıldızının sönmesiyle birlikte Avrupa’nın kültür başkenti olan Paris’e taşınmasıyla da kopmaz. Hatta o yıllarda basılan Svevo’nun yeni kitabı “Zeno’nun Bilinci”ni Paris edebiyat çevrelerine tanıtan Joyce, bir anlamda Svevo’nun edebiyat dünyasında parlamasına da sebep ve destek olur. Ancak Svevo, pek de şanslı bir adam değildir. Hayatı boyunca kitaplarının anlaşılmaması onu neredeyse yazmaya küstürmüşken, edebiyatta yakaladığı şöhretin keyfini sadece iki yıl sürebilecektir. 1928’de geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybeder.
Edebiyat ve dostluklar
Bir tür usta-çırak ilişkisi gibi başlayan bu edebiyat dostluğu, hikayelerini araştırdıkça beni daha da çok etkiliyor. Aklıma edebiyat dünyasından başka derin dostluklar geliyor. Bir dostun inancı, bazen bir yazarın kaderini değiştirebiliyor. Birkaç gün önce İsviçre Edebiyat Kulübümüzün düzenlediği “Şairler Gecesi”nde hayat hikayesini detaylarıyla dinlediğimiz Sabahattin Ali ile Nazım Hikmet’in hafızamda taze olan dostluğunu hatırlıyorum hemen. Nazım Hikmet’in teşvik edici yorumlarıyla o müthiş romanları yazmaya devam eden Sabahattin Ali, Nazım’a sadece onun dostu olmakla değil, onunla aynı devirde yaşamış olmakla övündüğünü söyler. Böylesine değerli eserler yaratıp, aynı zamanda da böyle derin dostluklara imza atabilmenin ne müthiş bir duygu olduğunu düşünüyorum.
Trieste sokaklarında Svevo ve Joyce ile
Trieste’ye dönecek olursam; Joyce ve Svevo’nun hikayesi, o güzel Eylül gününde beni, bu iki ismin izlerini sürmeye yönlendiriyor. Tabii ki ilk durak ikisinin de hayatı ve eserleriyle ilgili bilgilerin yer aldığı Museo LETS oluyor. Svevo ve Joyce ile dolu bir, iki saatin ardından, James Joyce denince ilk aklıma gelen kişi olan yazar Fuat Sevimay’a Trieste’de olduğumu söyler söylemez selamını söylememi istediği Müze Müdürü Ricardo Ceppach’a onun selamını iletiyor ve bu güleryüzlü Triesteli adamla biraz Sevimay’dan, biraz Trieste’den tatlı bir sohbete dalıyorum.
Müzeden çıktığımda hemen sokağın karşısındaki parkın önünde Svevo’ya rastlıyorum. Göğsüne doğru tuttuğu kitabı ve diğer elinden aşağı doğru sarkıttığı şapkasıyla bir adım atmış, adeta hareket edecek gibi duruyor. Tıpkı fotoğraflarındaki gibi kendine özgü bıyığıyla oldukça ağırbaşlı görünse de Joyce’un onun esprili karakterini nasıl da sevdiğini hatırlıyorum. Şehrin büyüsünün ve müzede geçirdiğim zamanın da etkisiyle kulaklıklarımı takıp, Svevo’nun “Zeno’nun Bilinci” kitabını sesli olarak dinlemeye ve şehrin sokaklarında yürümeye başlıyorum. Sıra sıra restoranlar ve kahvelerin gözümü aldığı, canlılığının içimi yaşam sevinciyle doldurduğu Via San Sebastiano’dan geçerek, Via Roma’ya doğru yürüyorum. Svevo’nun ilginç karakteri Zeno daha ilk andan yakalıyor beni. Bu kafası karışık karakterin hikayesinin, yazarın kendi hayatıyla ne kadar örtüştüğünü merak ediyor ve ilk fırsatta bunu araştırmaya karar veriyorum. Uzaktan Ponte Rosso Köprüsü’nde duran Joyce’un heykelini fark edince tuhaf bir şekilde heyecanlanıyorum. Joyce, bir kolunun altında bir kitap, diğer eli cebinde, sakin bir ifadeyle karşılıyor beni. 10 yılı aşkın bir süre yaşadığı şehirle uyum içinde, orada olmaktan huzurlu bir hali var adeta.
Hikayesi olan bir şehir
Şehrin ruhuna uygun bir şekilde bir kahveye oturup, 100 yıldan uzun bir süre önce iki yazarın yaptığı gibi kahve keyfi yapmaya, şehri onların gözüyle izlemeye ve bir yandan da Zeno’nun tuhaflıklarını dinlemeye karar veriyorum.
Kahvemi içerken “Ne tuhaf” diye düşünüyorum kendi kendime. Joyce ve Svevo’nun yolları burada kesişmeseydi belki de şu anda dinlemekte olduğum bu kitap hiç yazılmayacaktı veya yazılsa da masanın çekmecesinde unutulmuş, birkaç dostun okuduğu bir metin olarak kalacaktı. Joyce belki Zürih’te, ya da Paris’te yine yazacaktı. Ama acaba Dublinliler’deki o keskin gözlem, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ndeki o içsel isyan ve Ulysses’in meşhur karakteri Leopold, Trieste’nin çok kültürlü ortamı ve Svevo’nun ona verdiği ilham olmadan aynı derinliğe ulaşabilir miydi?
Trieste evet, kendine özgü güzelliği olan bir şehir ama tam da bu iki yazarın hikayesi yüzünden çok özel diye düşünüyorum. Eğer Trieste olmasaydı, Joyce’un eserleri belki daha sönük, Svevo’nunkiler ise daha suskun kalacaklardı. Ve en önemlisi bizler, dostluğun edebiyatı nasıl dönüştürebileceğini gösteren bu zarif hikayeden mahrum kalacaktık.







Köşe Yazıları
Savaşın Lügatında Umut: Yetim Bir Kelime
Ben hislerimi ancak kelimelerin insafına bırakabilen insanlardanım. Kelimeler ne kadar müsaade ederse o kadar işliyor kalemim. Fakat öyle günlerden geçiyoruz ki kelimeler bile meramımı anlatmaya kifayetsiz kalıyor. Zira lügatimizde hiçbir kelime, bir çocuğun oyuncağıyla birlikte toprağa gömülen hayallerini ya da bir insanın evini bir sırt çantasına sığdırmak zorunda kalışındaki çaresizliği anlatmaya yetmiyor.
Savaş… Bu beş harflik kelime ne zihnimde ne de vicdanımda bir türlü yer buluyor. Kelime anlamıyla bile o kadar soğuk ve bir o kadar ürpertici ki… Söylerken dilin, yazarken kalemin buz tuttuğu yer tam da burası. Aslında mesele kelimelerin kifayetsizliği değil; kelimeler de bu yükü taşımaya utanıyor, harfler de bu vahşeti tarif etme sorumluluğundan kaçıyor sanki.
Sahi, hangi lisan bir annenin yavrusunun cansız bedenine bakarken hissettiği o derin sızıyı ifade edebilir? Hangi sıfat, bombalar patlarken bir çocuğun gözlerindeki korkuyla karışmış boşluğu tanımlayabilir?
Televizyon ekranlarında haritalar üzerinde strateji çizenler “ekonomik sebepler” diyor, “strateji” diyor, “haklı gerekçeler” diye sıralıyor. Oysa hiçbir harita, “ev” denilen o kavramın bir sırt çantasına sığdırılmasını; duvarlara asılan fotoğrafları, yıllarca biriktirilen kitapları ve mutfaktaki o tanıdık kokunun bir fermuarın ardına sığmak zorunda oluşunu göstermez.
“Çocukluk insanın anavatanıdır,” der şair. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığımızda zihnimiz otomatik olarak o saf, temiz ve dertsiz günlere geri döner. Fakat “mülteci” etiketini daha beşikteyken almış bir çocuğun anavatanı; valizlere sığdırılmış telaşlı vedalar, yabancı dillerin soğuk duvarları ve iki dil arasında kalmış, hiçbirine tam ait olamayan bir hayattır. İşte tam bu noktada, “mülteci” kelimesinin bıraktığı boşlukta insanlığımız asılı kalıyor. Eminim ki “Çocukluk insanın anavatanıdır,” diyen şair; o anavatanın bombalarla yerle bir edildiği, toprağının yabancı postallar altında ezildiği bir dünyayı hayal bile edememiştir.
Haber bültenleri rakamlarla konuşuyor. “Binlerce can kaybı,” diyorlar; “yüz binlerce göçmen,” diye ekliyorlar. Bugün kelimelerimi dilsiz bırakan asıl sebep, dünyanın bu acıya birer “sayı”, birer “güvenlik sorunu” yahut “istatistik” olarak bakacak kadar nasırlaşmış olmasıdır. “Can pazarı” demek yerine “sınır güvenliği” deniliyor. İstatistikler, bir çocuğun döktüğü o tek damla gözyaşının ağırlığını ölçemiyor. Rakamlar büyüdükçe vicdanlar küçülüyor sanki.
Bugün yazmak; karanlığa ışık tutmak gibi değil, karanlığın içindeki o ağır sessizliğe tanıklık etmek gibi. Bu vahşeti anlatabilecek kelimeleri bulamamanın mahcubiyetini yaşıyorum. Artık biliyorum: savaşın lügatinde umut, sadece yetim kalmış bir kelime. Annesi, babası ve evi elinden alınmış bir çocuk gibi hiçbir cümleye tam olarak sığamıyor. Meramım: bu dilsiz vahşetin ortasında bir nebze de olsa insan kalabilmek.
Köşe Yazıları
Sayfadan Perdeye
Son Dönemin Öne Çıkan Kitap Uyarlamaları
2026’nın ilk ayları, kitaplardan uyarlanan dizi ve filmlerle oldukça hareketli geçti. Sosyal medyada hararetli tartışmalar, “kitap daha iyiydi” yorumları, sadakat eleştirileri. Edebiyat uyarlamaları her zaman gündem yaratır. Çünkü bir roman yalnızca bir hikaye değil; okurun zihninde kurulmuş kişisel bir dünyadır.
Sinema ve televizyon ise o dünyayı görünür kılmaya talip olur. İşte asıl gerilim burada başlar. Yönetmenin yorumu, oyuncunun yüzü, mekanın rengi; hepsi okurun hayal gücüyle yarışır. Kimi zaman hayal kırıklığı doğar, kimi zaman da metne yeni bir soluk gelir.
İtiraf etmeliyim ki, sevdiğim romanların beyaz perde ya da camdaki yansımasını izlemekte hep çekingen olmuşumdur; büyü bozulacak diye. Sayfalar arasında kurduğum dünya bana aitmiş gibi gelir. Bu yüzden romanı kadar yapımına da kendimi kaptırdığım eser sayısı azdır.
Yine de hakkını teslim etmek gerekiyor: Bazı uyarlamalar yalnızca edebi gücü korumakla kalmaz, sinema ve televizyon diliyle hikayeye yeni bir katman ekler. Hatta kimi zaman romanın önüne geçerek daha geniş bir hafızaya yerleşir. Özellikle son dönemde peş peşe gelen yapımlar, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Gelin, son döneme damgasını vuran kitap uyarlamalarına yakından bakalım.
Hamnet
İlk durak olarak, uzun süre “en iyilerim” listesinin başında kalacağına emin olduğum Hamnet’i seçiyorum.
Roman, Shakespeare’in eşi olarak bildiğimiz Agnes Hathaway’i merkeze alıyor. Maggie O’Farrell anlatıyı bilinçli biçimde “büyük erkek dehanın” etrafında kurmuyor; aksine sahnenin gerisinde kalmış gibi görünen bir kadının dünyasını açıyor önümüze. Bir eş, bir anne ve her şeyden önce yas tutan bir insan olarak Agnes’in iç sesi romanın omurgasını oluşturuyor. Merkezde kaybın kendisi değil; kaybın bir kadının ruhunda açtığı derin boşluk var. Dil incelikli, ritmi sakin ama etkisi sarsıcı. Sözcükler gösterişsiz, fakat yerli yerinde.
Ocak ayında İsviçre’de vizyona girer girmez film uyarlamasını izledim. Açıkçası böylesine güçlü bir karşılık beklemiyordum. Daha ilk sahnelerden itibaren salondaki atmosfer değişti; filmin farklı yerlerinde pek çok kişi gibi ben de gözyaşlarımı tutamadım.
Agnes’i canlandıran Jessie Buckley, rol yapmıyor; karakterin içinde yaşıyor. Yönetmen Chloe Zhao, hikayeyi büyük dramatik efektlere yaslamadan, şiirsel bir sadelikle kurmuş. 16. yüzyıl İngiliz kırsalının dokusu, ışığı ve sessizliği titizlikle işlenmiş. Shakespeare rolünde Paul Mescal ölçülü bir performans sergilerken, Hamnet’i canlandıran Jacobi Jupe bakışlarıyla hafızaya kazınıyor.
Romanı mutlaka okuyun; ama bu kez filmini es geçmeyin. Nadiren olur: Aynı hikaye, iki farklı mecrada da insanın içine bu kadar güçlü dokunabilir.
Uğultulu Tepeler
İkinci sırada, yeniden beyaz perdeye taşınan güçlü bir klasik var: Uğultulu Tepeler
Türü çoğu zaman “romantik” olarak etiketlense de, bana kalırsa bu roman romantizmden çok daha sert bir zeminde duruyor. Bu bir aşk hikayesinden ziyade; hırsın, incinmişliğin, sınıf öfkesinin ve intikam arzusunun hikayesi. Emily Bronte’nin 1847’de yayımlanan tek romanı, neredeyse iki asırdır tartışılıyor. Benim kişisel baş tacım olmasa da, edebiyat tarihindeki yerinin sarsılmaz olduğu açık.
Romanın bugün hala canlı kalmasının nedeni, insana dair karanlık tarafı saklamadan anlatması. Saf iyilik değil; saf kötülüğün, takıntının ve yıkıcı tutkuların izini sürüyor. Doğa tasvirleri ise yalnızca arka plan değil; karakterlerin ruh halinin bir uzantısı. Üstelik yazıldığı dönem düşünüldüğünde sanayi devriminin sonuçlarına, sınıf ayrımlarına ve dışlanmaya getirdiği eleştiri oldukça cesur. Tüm bunlar, eseri yalnızca bir “aşk klasiği” olmaktan çıkarıp gotik edebiyatın güçlü bir metnine dönüştürüyor.
Evet, uyarlamanın özellikle tutku ve tensellik dozunu yükselttiği yönünde eleştiriler var. Hikaye yer yer daha erotik bir çerçeveden okunmuş. Ancak bu tercih, romanın özündeki yıkıcı arzuyu görünür kılma çabası olarak da değerlendirilebilir. Yönetmen Fennell’in yorumu, metni steril bir klasik olarak değil; hala rahatsız edici ve hala tehlikeli bir hikaye olarak ele alıyor.
Şubat 2026’da vizyona giren film, izleyiciyi güvenli bir romantizm alanına değil; takıntı ve tutkunun sınır tanımadığı fırtınalı bir dünyaya çağırıyor. Kimi sahneler tartışma yaratabilir, fakat inkar edilemez bir gerçek var: Bu, cesur ve sinemasal olarak güçlü bir uyarlama.
Yüz Yıllık Yalnızlık
Sırada uyarlanması en zor eserlerden biri var: Büyülü gerçekliğin muhteşem kalemi Gabriel Garcia Marquez’in unutulmaz eseri Yüz Yıllık Yalnızlık
Roman, Buendia ailesinin yedi kuşağı boyunca süren döngüsel hikayesini, Kolombiya tarihi ve Latin Amerika mitleriyle iç içe anlatır. Gerçek ile masal, trajedi ve tutkular kurgusal mekan Macondo’da birleşir; burası bir kasaba değil, bir hafıza.
Yıllarca “uyarlanamaz” denilen bu eser,2025 yılında Netflix’in 8 bölümlük dizisiyle ekrana taşındı. İkinci 8 bölüm ise heyecanla bekleniyor. Yönetmenler Alex Garcia Lopez ve Laura Mora, romana sadık kalarak karakterleri ve atmosferi başarıyla yansıttı. Oyuncular rollerin içindeymiş gibi, müzik ve görsellik büyülü gerçekçiliği güçlendiriyor.
Klasik bir “uyarlanamaz” romanın bu denli sağlam ekrana taşınması, hem hayranları memnun ediyor hem de yeni izleyiciler için etkileyici bir giriş sunuyor.
Masumiyet Müzesi
Son olarak, geçtiğimiz haftalarda vizyona giren ve ilk iki hafta Türkiye gündemine oturan Masuiyet Müzesi’nden bahsetmek istiyorum. Sıkı bir Orhan Pamuk hayranı olarak, kitabı çıkınca ilk baskısından okumuş ve Kemal’in takıntılı kişiliğinin etkisinden uzun süre çıkamamıştım.
1975’te başlayan ve günümüze uzanan hikaye, İstanbullu zengin Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun’un etrafında dönüyor. Masum bir aşk hikayesi gibi görünse de aslında Kemal’in saplantısı, kitabın gerçek motoru. Füsun’un içtiği 4.000’ü aşkın sigara izmariti, tokası, hatta ona ait her küçük eşya; Kemal yıllarca saklamış, onu her yönüyle sahiplenmiş. Kitap, bu takıntının insan ruhunu nasıl sardığını, karakterlerin derinliğini ve İstanbul’un 1970’ler atmosferini müthiş bir şekilde hissettiriyor.
Uyarlanan dizi, olağanüstü bir lansmanla Şubat ayına damgasını vurdu. Eleştirmenler ve kitabı okuyanlar, dizinin yazıldığı dönemi ve Kemal’in takıntılı ruh halini oldukça başarılı bir şekilde yansıttığı konusunda hemfikir.
Dünya edebiyatında hala okunmayı ve izlenmeyi bekleyen pek çok başarılı eser var. Ben ise son dönemde adından en çok söz ettiren yapımlara odaklandım. Siz siz olun, önce kitabı okuyun; karakterlerin iç dünyasına, zamanın ve mekanın dokusuna dalın. Ardından filmi veya diziyi izleyin; ekran uyarlamaları büyüyü ve detayları görselle sunuyor, ama kitabın verdiği o derin, kişisel zevki hiçbir yapım tek başına veremiyor.
Köşe Yazıları
Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi
Tarih boyunca insanlar, „Felsefe nedir?“ sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki „zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı“ denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, „Felsefe yolda olmaktır,“ sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))
Fakat bu „yolda olma“ hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak „takip et, beğen, paylaş“ butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…
Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp „Hayat böyle,“ derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.
Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki „Işık göz yakar,“ kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.
Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, „Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!“ dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine „gözlerinizin bozuk“ olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.
Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün „bilgi kirliliği“ ve „algı yönetimi“ mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı „senin gibiler“ konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.
Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki „gözü bozuk“ ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.
-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ



Şükran
17 September 2025 at 21:20
Çok akıcı güzel bir edebî yazı olmuş Meltem Hanım.Tasvirleriniz çok canlı,o kadar ki yazarı bir an gerçekten gördüğünüzü sandım hayatta olmadığını unutarak.Yazinizda bahsi geçen yerleri gezmek ve yazarlarla tanışmak oldukça heyecan vericiydi.Sevgiler.
Meltem Soğuk Stropoli
18 September 2025 at 07:43
Sevgili Şükran Hanım, değerli yorumunuz ve vakit ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Var olun! Sevgiler, Meltem