Köşe Yazıları
Göklerde Bir Kartal Gibi; Sabahattin Ali
Geçtiğimiz akşam, İsviçre Türk Edebiyat Kulübü olarak düzenlediğimiz ikinci Şairler Limanı buluşmasında edebiyatın ve müziğin kalbinde derin bir iz bırakmış bir ismi, Sabahattin Ali’yi andık. Onun şiirlerinden şarkılara dönüşen dizelerini, türk edebiyatına damgasını vurmuş unutulmaz romanlarını ve yaşam öyküsünü hazırlamak ve sunmak benim için bir onurdu. Aylar öncesinden başladığım hazırlık sürecinde, ana kaynakların yanı sıra Filiz Ali’nin tanıklıklarını dinledim; Hıfzı Topuz’un Başın Öne Eğilmesin adlı Sabahattin Ali biyografisini ve Osman Balcıgil’in Yeşil Mürekkep kitaplarının satırlarında kayboldum. Aldığım yüzü aşkın notu harmanlarken çoğu yerde gözyaşlarıma engel olamadım. Çünkü Sabahattin Ali’nin hikayesi sadece bir yazarın hayatı değil, aynı zamanda bir ülkenin vicdan aynasıydı.
Sabahattin Ali, 5 Şubat 1907’de Batı Trakya’nın Gümülcine sancağında dünyaya geldi. Ruhsal sorunlar yaşayan bir annenin, aydın bir babanın çocuğu olarak içine kapanık büyüdü; kitaplarla ve resimle avundu. Balıkesir Muallim Mektebi’nde kalemiyle tanıştı, şiirler ve hikayeler yazmaya başladı. Öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra Yozgat’a atandı, ancak yalnızlığını hep dile getirdi. Kalbinde derin iz bırakan Nahit Hanım’a duyduğu tek taraflı aşk, hayatındaki arayışlarının simgesiydi. Hatta onun için Eskisi gibi şiirini de yazdı. Güçlü kalemiyle Sabahattin Ali; yalnızlık, aşk ve hayal kırıklıklarını yoğurarak Türk edebiyatına unutulmaz eserler kazandırdı.
Yozgat’taki yalnızlığından bunalan Sabahattin Ali, Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurup Avrupa’ya gönderilecek genç öğretmenler programına katıldı ve Almanya’ya gitme hakkı kazandı. Almanya’da yalnızca dil öğrenmedi; dünyayı gördü, yeni ufuklar kazandı ve dönüşünde Türk edebiyatını derinden etkileyecek eserlerinin temelini attı.
Sabahattin Ali, kısa sürede Almanca öğrenip klasik yazarları okuma imkanı buldu. Berlin’deki Joachimsthaler Lisesi’nde faşist öğrencilerin hakaretine karşı çıkıp tokat atınca disiplin kuruluna verildi ve okuldan uzaklaştırıldı. İki yıl bile sürmeyen Almanya yolculuğu, ona yeni bir dünya görme fırsatı kazandırdı; izlenimlerini “Mufassal Cermenistan Seyahatnamesi” adlı defterde topladı.
Almanya’dan döndüğünde ne evi ne işi vardı. Bu süreçte dostları Resimli Ay dergisindeki yazılar ve özellikle genç Nazım Hikmet’in parlayışı üzerine uzun sohbetler yaptı. Bursa’ya atanmasından hemen önce Resimli Ay’a gidip “Bir Orman Hikayesi” adlı öyküsünü bıraktı. Nazım Hikmet’in “Bu bir mücevher!” diyerek övdüğü hikaye, 7 Eylül 1930’da yayımlandı ve Sabahattin Ali’nin edebiyat dünyasına adım atmasını sağlayan anahtar oldu.
1930’da Almanca öğretmeni olarak Aydın’a atanan Sabahattin Ali, yaz tatillerinde Resimli Ay çevresine girerek Nazım Hikmet, Sabiha ve Zekeriya Sertel’le yakınlaştı; Nazım’ın “Şiiri bırak, romana yönel” öğüdü onun edebiyat yolunu değiştirdi.
1931’de Konya’ya Almanca öğretmeni olarak atanan Sabahattin Ali, bu defa öğrencisi Melahat’a gönül verdi; “Çocuklar Gibi” şiirini ona yazdı ama yine reddedildi. Kalbindeki kırgınlığı edebiyata çevirerek Yeni Anadolu gazetesinde ünlü romanı Kuyucaklı Yusuf’u tefrika etmeye koyuldu. Ancak gazete sahibiyle yaşadığı anlaşmazlık sonrası yolları ayrıldı. Aynı dönemde aleyhine kurulan bir kumpasla Mustafa Kemal’e hakaretle suçlanarak tutuklandı ve 14 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Başın Öne Eğilmesin
Sinop Cezaevi’ne gönderilen Sabahattin Ali, burada gece gündüz okuyup yazarak hayata tutundu. Hapishane Şarkıları’nın en bilinen parçası Aldırma Gönül bu günlerde doğdu. On ay yedi gün süren mahpusluğun ardından, Cumhuriyet’in 10. yılı affıyla özgürlüğüne kavuştu. Cezaevi yılları, onun edebiyatını besleyen acı ve direnişle yoğrulmuş satırlara dönüştü; Nazım Hikmet’in hapisten gönderdiği destek dolu mektup ise kalemine duyulan güvenin en güçlü işareti oldu.
29 Ekim 1933’te afla serbest kalan Sabahattin Ali, siciline işlenen suçlar nedeniyle memuriyetten çıkarıldı. 1934’te Dağlar ve Rüzgar adlı şiir kitabı yayımlandı. Daha sonra Gazi Mustafa Kemal’in izni ile öğretmenliğe geri döndü ve bunun yanında neşriyat müdürü ve büro şefi olarak görevlendirilen Sabahattin Ali, çevresine neşeli, etkileyici ve sıcak kişiliğiyle sevgi kazandı.
1934’te Soyadı Kanunu çıktığında Sabahattin Ali, ailesinin aldığı “Şenyuva” soyadını soğuk buldu ve babasının adını yaşatmak için kendi soyadının “Ali” olmasını istedi. Memur reddedince alaycı zekasıyla “Alı” diyerek kaydını yaptırdı.
Gençlik yıllarında Erenköy’de gözlerine takılan Aliye, yıllar boyunca Sabahattin Ali’nin belleğinde kaldı. Hayatının çoğunu yalnız geçirmiş, çeşitli aşklar yaşamış olan yazar, Ankara’da öğretmenlik yaparken gerçek bir eşe sahip olma arzusunu fark etti. Dayısının köşkünde Aliye’ye mektuplar aracılığıyla yeniden ulaştı; ailesinin onayıyla kağıt üzerinde başlayan bu bağlılık kısa sürede gerçeğe dönüştü ve 16 Mayıs 1935’te Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde nikahları kıyıldı.
Konya’da tefrika olarak başlayan Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin Anadolu’nun sosyal yaralarına ve köy yaşamına dair derin bakışını yansıttığı eseriydi. 1936’da evlilik sonrası kitap olarak basılan roman, edebiyat dünyasında yankı uyandırdı.
Sabahattin Ali, sonrasında Ankara’da Devlet Konservatuarı’nda Carl Ebert’in disiplinli ama büyüleyici ortamında kendini buldu. Hafta sonları ilerici dostlarla piknikler, uzun sohbetler ve hayaller paylaşırken, geceleri sefaret balolarında Aliye ile Ankara sosyetesinin parçası oldu. Sabahattin, Ankara’yı hem mesleki hem de kişisel olarak kendini yeniden var ettiği bir sahneye dönüştürdü.
1930’ların sonlarında Avrupa’da yükselen totaliter gölgeler arasında Sabahattin Ali, ayrımcılığın ve şiddetin olmadığı, barış ve huzur dolu bir dünya özlemiyle yaşadı. 1939’da Ulus gazetesinde tefrika edilen ve dokuz ay sonra Remzi Kitabevi’nde kitaplaşan İçimizdeki Şeytan, insanın karanlık yanlarıyla yüzleşmesini ayna gibi yansıtan bir eser olarak öne çıktı. Aynı dönemde Devlet Konservatuvarı’nda çalışıp tiyatro sahnelerinin atmosferini soluyan Ali, gündüzleri sahnede, geceleri kalemde hayatını iki eksende tutkuyla sürdürerek, kararan dünyaya kalemiyle meydan okudu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında yeniden askere alınan Sabahattin Ali, Büyükdere’deki çadır kampında eşiyle birlikte yaşarken Kürk Mantolu Madonna’nın ilk satırlarını yazdı. Askerlik sonrası Ankara’da romanını tamamladı; 1940’ta gazetede tefrika edilen eser, 1943’te kitap olarak yayımlandı ve insan ruhunun derinliklerine bakan en önemli yapıtlarından biri oldu.
Benim Meskenim Dağlardır
Ankara’dan ayrılan Sabahattin Ali, İstanbul’da Aziz Nesin’le birlikte Marko Paşa dergisini çıkardı ve dergi kısa sürede on binlerce okura ulaştı. Ancak sivri dili ve muhalif tavrı devletin hedefi oldu; yazılarıyla sürekli takibe alınan Sabahattin Ali, polis gözetimi altında yaşamaya başladı. Rasih Nuri İleri’nin evinde gizlenerek bir süre saklandı, yurt dışına çıkmayı düşündü ama örgütlü siyasetten uzak, yalnız bir sosyalist olarak yoluna devam etti. Marko Paşa’nın gizlice basılan sayılarının ardından polis baskınları ve toplu tutuklamalar yaşandı; işkenceler, mahkemeler ve sonunda Sultanahmet Cezaevi…
Sonra Paşakapı Cezaevi…Burada tanıştığı göçmen mahkumlar sayesinde Bulgaristan’a kaçma fikri Sabahattin Ali’nin zihnine iyice yerleşti. Hapisten çıktığında davalar ve yasaklar peşini bırakmadı. Özgürlüğe kavuşmuştu fakat yoksulluk ve yalnızlıkla mücadele ediyordu. Geçimini sağlamak için kamyonculuğa yöneldi. Ancak kalemi onu yine hedef haline getirdi; Zincirli Hürriyet’teki “Asıl Büyük Tehlike” yazısı hem kendisini hem Mehmet Ali Aybar’ı davalık etti, gazete kapatıldı. Bir yanda geçim derdi ve ailesinden ayrı düşmek, diğer yanda bitmek bilmeyen davalar, Sabahattin Ali’yi yavaş yavaş kesin bir yol ayrımına sürüklüyordu.
Sabahattin Ali yargılandığı yılların ardından artık kesin kararını vermişti: bir daha hapishaneye girmeyecekti. Bir kamyonet aldı,bununla ticaret yapacağını söyledi fakat niyeti Bulgaristan’a kaçmaktı. Yeşil mürekkeple bırakacağı imzaya kadar her ayrıntıyı düşünerek hazırlık yaptı. Ancak sınırı geçtiğini sandığı anda ihanete uğradı; gizli sorgulara alındı, işkencelerden geçirildi. Sorular hep örgütler, cinayetler, Sovyetler üzerineydi ama onun verecek bir cevabı yoktu. Sonunda, iddialara göre istihbaratın emriyle Ali Ertekin tarafından başına aldığı sopa darbeleriyle öldürüldü.
Cesedi aylar sonra Istıranca dağlarında bir çoban tarafından bulundu, ailesine teşhis ettirilmedi, gerçekler karanlıkta kaldı. Mezarı olmadı; ama kızı Filiz Ali, babasının anısını unutturmamak için Istıranca dağlarına onun dizelerini yazdırdı: “Başım dağ, saçlarım kardır, benim meskenim dağlardır.” Belki de bundan daha doğru bir anıt olamazdı. Çünkü Sabahattin Ali, tıpkı o dağlar gibi dimdik ve yalnızdı. Susturulmak istendi ama sesi, rüzgarla, taşla, ağaçlarla birlikte yaşamaya devam ediyor. Onun adı, artık bir mezar taşında değil; dağların serinliğinde, kitaplarının sayfalarında ve kalbimize kazınan kelimelerinde. Sabahattin Ali’nin asıl mezarı, kitaplarını okuyan herkesin yüreğindedir.

Köşe Yazıları
Serbest Dolaşım: İsviçre’nin Bitişinin Başlangıcı mı?
Cemil Baysal’ın yazısı
2002 yılında AB–İsviçre Kişilerin Serbest Dolaşımı Anlaşması yürürlüğe girdiğinde, İsviçre bir tercihte bulundu. Bu tercih ekonomik olarak rasyonel, siyasi olarak pragmatik ve Avrupa ile uyum açısından stratejikti. Ancak bugün, aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede şu soru giderek daha yüksek sesle soruluyor: İsviçre bu anlaşmayla sadece kapılarını mı açtı, yoksa kendi dengelerini de geri dönüşü zor bir şekilde mi değiştirdi?
Resmî söylem uzun süre nettir: Serbest dolaşım refah getirdi. Nitelikli iş gücü geldi, ekonomi büyüdü, şirketler güçlendi. Bunların önemli bir kısmı doğru. Ancak mesele burada bitmiyor. Çünkü ekonominin kazandığı yerde, toplumun tamamı aynı ölçüde kazanmıyor.
2002’den bu yana İsviçre’ye yaklaşık 1 ila 1.5 milyon kişinin net olarak yerleştiği tahmin ediliyor. Bu, yaklaşık 9 milyonluk bir ülke için devasa bir demografik değişim anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle, İsviçre son yirmi yılda adeta kendisine yeni bir “ülke” ekledi. Bu büyüme doğal nüfus artışından değil, büyük ölçüde göçten kaynaklandı.
Bu noktada kritik bir yanlış algıyı düzeltmek gerekiyor. Serbest dolaşım, İsviçre’nin “herkesi almak zorunda olduğu” bir sistem değildir. Gelen kişilerin çalışması, kendi geçimini sağlayabilmesi ve sağlık sigortasına sahip olması gerekir. Devlet herkese sosyal yardım dağıtmak zorunda değildir. Ancak teorideki bu çerçeve ile pratikte hissedilen gerçeklik arasında bir boşluk oluştu.
Bugün İsviçre’de tartışılan mesele hukuki yükümlülüklerden çok, fiilî etkiler. Büyük şehirlerde hızla artan kira fiyatları, altyapı üzerindeki baskı, ulaşım yoğunluğu ve kamusal hizmetlerin zorlanması… Bunlar artık istatistik değil, gündelik hayatın parçası. Zürih’te veya diğer büyük şehirlerde ev bulmak bir piyasa meselesi olmaktan çıkıp bir stres testine dönüşmüş durumda.
Daha da hassası, iş gücü piyasasında hissedilen görünmez baskı. Serbest dolaşım, işverenler için geniş bir havuz anlamına geliyor. Bu durum, çalışanların pazarlık gücünü zayıflatıyor; maaş artışı talep etmek giderek zorlaşıyor. İşverenlerin örtük mesajı net: “Kapı orada, yerinize gelecek çok kişi var.” Özellikle orta ve alt gelir grubundaki çalışanlar, çoğu zaman yabancı göçmenler, bu baskıyı daha derinden hissediyor. “Yerime daha ucuza biri bulunabilir mi?” sorusu artık ekonomik bir hesap değil, kalıcı bir güvensizlik duygusu yaratıyor.
Belki de en derin kırılma ekonomik değil, kültürel. İsviçre uzun yıllar boyunca kontrollü büyüme ve dengeli demografi ile kendi modelini kurmuş bir ülkeydi. Serbest dolaşım ise bu modeli daha akışkan, daha hızlı ve daha öngörülemez hale getirdi. Bugün “İsviçrelilik” sadece bir pasaport değil, tartışılan bir kavram.
Bu noktada şu sert ama kaçınılmaz soruya geliyoruz: Serbest dolaşım İsviçre’nin çöküşü mü? Muhtemelen hayır. Ancak daha doğru soru şu olabilir: Bu, İsviçre’nin bildiğimiz halinin sonunun başlangıcı mıydı?
Çünkü ülkeler her zaman krizlerle değil, bazen yavaş ve sessiz dönüşümlerle değişir. İsviçre hâlâ güçlü, hâlâ zengin ve hâlâ düzenli bir ülke. Ancak aynı zamanda daha kalabalık, daha pahalı ve daha tartışmalı.
Serbest dolaşım bir ekonomik anlaşmadan fazlasıydı. O, İsviçre’nin kim olduğunu ve ne olmak istediğini yeniden tanımlayan bir dönüm noktasıydı. Ve bugün görünen o ki, bu tanım hâlâ tamamlanmış değil.


Köşe Yazıları
Kusurdan Sanata, Yaradan Işığa
Saliha Zeynep Alcan’ın yazısı
Bazı insanlar heyecanını hiç kaybetmez; ben de onlardanım. Yeni bir yola çıkacağımda yahut yeni bir işe kalkışacağımda, bir arkadaşımla buluşacağım zaman, ciddi bir ortamda konuşma yapmam gerektiğinde, hatta şu satırları yazarken bile karnımda kelebeklerin uçuştuğunu hissediyorum. Üstelik bazen öyle uçuşuyorlar ki meramım boğazımda düğüm düğüm oluyor, sesim kendi heyecanımın altında eziliyor.
Böyle anları bir şekilde bertaraf ettikten sonra tesellim, eski bir Japon felsefesi olan Kintsugi sanatı oluyor. Heyecandan konuşamadığımda hissettiğim mahcubiyeti hayatımın altın çizgileri olarak görüyorum. Mevlana’nın da dediği gibi: „Yara, ışığın içeri girdiği yerdir.“
Yaşamak tam da böyle bir şey değil midir? Eskiden bu anları bir „kusur“ sanırdım. Oysa şimdi anlıyorum ki yaşam, o kırılma noktalarıyla kıymetli. Mükemmel bir hitabet yerine samimiyetin titrettiği bir ses; kusursuz bir diksiyon yerine heyecanın kızarttığı bir çehre… Bunlar bizim insani yanımız, bizi biz yapan samimiyet göstergeleri.
Kintsugi, 15. yüzyılda ortaya çıkan bir sanat. Efsaneye göre Japon komutan (Şogun) Ashikaga Yoshimasa, çok sevdiği Çin yapımı bir çay kasesini kazara düşürüp kırar. Şogun bu kaseye çok değer verdiği için tamir edilmesi amacıyla Çin’e geri gönderir. Çay kasesi o kadar kötü onarılmıştır ki son derece kaba metal parçalarla zımbalanmıştır. Şogun bu çirkin görüntüyü düzeltmeleri için Japon zanaatkârlardan yardım ister. Bunun üzerine Japon zanaatkârlar çatlakları urushi reçinesi kullanarak birleştirip üzerini altın tozuyla süsleyerek kaseyi eski halinden daha güzel bir sanat eserine dönüştürürler. „Kin“ altın, „Tsugi“ ise birleştirme anlamına gelir. Sadece altınla değil; gümüş ve platin ile de uygulanabilen bu yöntem, zamanla yaşanmışlıkları gizlemek yerine onları onurlandırmayı temsil eden felsefi bir sembole dönüşür.
Kintsugi’nin altın izleri ile Mevlana’nın ışık sızan yaraları, aslında aynı hakikatin farklı dillerdeki yansımasıdır. Kintsugi bize „Kırıldın ama artık daha değerlisin,“ derken Mevlana, „Kırıl ki içindeki hazineye ulaşılsın,“ der.
Nihayetinde hepimiz birer Kintsugi sanatıyız; hayatın elinden düşüp kırılan ama sevgiyle, tecrübeyle ve altın değerindeki o samimi heyecanlarla yeniden ayağa kalkan… Mevlana’nın ışığına, Japon zanaatkârın altınına ve kendi heyecanınızın güzelliğine inanın.





Köşe Yazıları
Sanayinin Anka Kuşu; Zehra Karakaş
Bugün köşemi kadının gücüne ayırıyorum.
Aslında soru-cevap şeklinde ilerleyeceğimiz bir röportaj düşüncesiyle gitmiştim görüşmeye; fakat beni o kadar tatlı dilli ve sıcakkanlı bir Zehra Karakaş karşıladı ki… Sanki bir dostumla yıllar sonra bir araya gelmişiz de muhabbet ediyormuşuz gibi hissettim. Hantek Kalıp’ın kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan sadece başarılı bir iş kadını değil, aynı zamanda renkli kişiliği ile mekanı ısıtan bir ev sahibiydi. Sorularımı bir kenara bırakıp, bana ve hemcinslerime ilham olacak bir sohbetin tam ortasında buldum kendimi.
Sohbetimiz; Adapazarı’ndan İstanbul’a çalışmak için gelen ve alın teriyle biriktirdiği birkaç bileziği sermaye yaparak çalıştığı iş yerini devralan 24 yaşındaki genç bir kızın azim ve cesaret hikayesiyle başladı. Eşi Galip Bey ile yaptığı iş vesilesiyle tanışan Zehra Hanım, o günlerden bahsederken yaşadığı zorlukları o kadar samimi bir şekilde ifade etti ki; anlatırken hem güldüm hem düşündüm…
2005 yılı… Ekonomik krizin gölgesinde sadece hayatlarını değil, ayakta tutmaya çalıştıkları atölyelerini de birleştirmeye karar veren iki yürek. Otomotiv sektörüne üretim yapan o mütevazı dükkanda, 30 işçinin arasında tatlı bir telaş değil, aksine bitmek bilmeyen bir iş yükü var. Zehra Hanım işi konusunda oldukça titiz, vakit dar, işlerin yetişmesi lazım… Nikah saatine dakikalar kala, ellerindeki boya lekelerine aldırmadan jant kapaklarını boyamaya devam ediyordu. Nihayet nikah masasına oturduğunda, şahitlik koltuğunda bir yanda jant kapaklarını teslim almak için bekleyen o müşteri, diğer yanda ise nikah salonunun emektar çaycısı vardı. Bu nikah, alın terinin imzaya dönüştüğü bir an oldu.
Zehra Hanım hamilelik haberiyle içi içine sığmazken, hayatın en sert rüzgarıyla o akşamüzeri karşılaştı. Hamileliğin getirdiği mutluluğa haciz memurlarının gölgesi düştü. Atölyenin can damarı olan makineler birer birer sökülüp götürülürken bir devir de kapanıyordu. Bu, ilk iflastı. Galip Bey işçileri mağdur olmasın diye arabasını satıp maaşları ödedi; fakat yaşanan stres sağlığını olumsuz etkiledi.
Batmak, Zehra Hanım için hikayenin sonu değil, en zorlu bölümün başlangıcıydı. Hasta bir eş ve karnında büyüyen bir canla imkansızlığın ortasında anneliğine tutundu. Pusulası kızı Elif’in kalp atışları, hayat felsefesi ise „Zehra devam et!“ sloganıydı. Körfez’de tek makine ile üretime yeniden başladı. Doğum yaptıktan üç gün sonra işinin başına geçti; evladını ninnilerle değil, kırma makinelerinin sesiyle büyüttü. Tabii azmi ve emeği karşılıksız kalmadı; işler yoluna girdi, eşi toparladı.
STK başkanlıkları ve siyasetle olan bağı bu dönemde başladı. Evini Ankara’ya taşıdı fakat yoğun programlar sebebiyle işler aksadı, ekonomik olarak bir düşüş süreci başladı. Ve ardından pandemi… Bu süreçte herkes elinden geleni yaparken Zehra Hanım ve Galip Bey de boş durmak istemedi. Siperlik imalatına başladılar. Kalıplarını dahi kendilerinin ürettiği siperlikleri, Türkiye’nin dört bir yanındaki sağlık çalışanlarımıza bedelsiz (sadece cüzi bir kargo ücretiyle) göndererek destek oldular.
Pandeminin getirdiği zorlukları kariyer yolculuğuna yeni bir tecrübe olarak ekleyen Zehra Hanım, sadece kendi hikayesini yazmakla kalmıyor; Hantek Kalıp çatısı altında bir okul gibi çalışarak sektöre kazandırdığı kadın ve erkek personellerle geleceğin ustalarını yetiştirmeye devam ediyor.
Zehra Hanım, bugün erkek egemen bir sektörün sert koşullarında sanayici kimliğiyle dimdik ayakta. Şimdilerde ise Hantek Kalıp olarak, Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun başkanı olduğu TOBB’un tüm Türkiye’deki sanayici kadınlar için sağladığı istihdam projelerinin desteğiyle yeni bir heyecan içinde.Yaklaşık bir buçuk yıl sonra tamamlanacak yeni fabrika ile üretim kapasitesini artırıp ihracatla ülke ekonomisine değer katmayı hedefliyor
Sohbetimizin sonunda gençlere ve kadın girişimcilere tek bir öğüdü var: „Parayı yönetmeyi öğrenin.“
Hantek’ten ayrılırken yanımda sadece bir başarı hikayesi götürmüyorum; heybemde tutku, emek, dirayet ve azim var. Her şeye rağmen pes etmemenin ne demek olduğunu gördüm. En önemlisi de; „Ben zorlandım ama diğer kadınlar zorlanmasın,“ diyerek 350 sivil toplum platformunun kadın kolları genel başkanlığını üstlenen o güçlü kadınla tanışmış olmanın gururunu taşıyorum.
Yolun açık olsun Zehra Karakaş!
Yolun açık olsun Hantek Kalıp!





-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


