Köşe Yazıları
Göklerde Bir Kartal Gibi; Sabahattin Ali
Geçtiğimiz akşam, İsviçre Türk Edebiyat Kulübü olarak düzenlediğimiz ikinci Şairler Limanı buluşmasında edebiyatın ve müziğin kalbinde derin bir iz bırakmış bir ismi, Sabahattin Ali’yi andık. Onun şiirlerinden şarkılara dönüşen dizelerini, türk edebiyatına damgasını vurmuş unutulmaz romanlarını ve yaşam öyküsünü hazırlamak ve sunmak benim için bir onurdu. Aylar öncesinden başladığım hazırlık sürecinde, ana kaynakların yanı sıra Filiz Ali’nin tanıklıklarını dinledim; Hıfzı Topuz’un Başın Öne Eğilmesin adlı Sabahattin Ali biyografisini ve Osman Balcıgil’in Yeşil Mürekkep kitaplarının satırlarında kayboldum. Aldığım yüzü aşkın notu harmanlarken çoğu yerde gözyaşlarıma engel olamadım. Çünkü Sabahattin Ali’nin hikayesi sadece bir yazarın hayatı değil, aynı zamanda bir ülkenin vicdan aynasıydı.
Sabahattin Ali, 5 Şubat 1907’de Batı Trakya’nın Gümülcine sancağında dünyaya geldi. Ruhsal sorunlar yaşayan bir annenin, aydın bir babanın çocuğu olarak içine kapanık büyüdü; kitaplarla ve resimle avundu. Balıkesir Muallim Mektebi’nde kalemiyle tanıştı, şiirler ve hikayeler yazmaya başladı. Öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra Yozgat’a atandı, ancak yalnızlığını hep dile getirdi. Kalbinde derin iz bırakan Nahit Hanım’a duyduğu tek taraflı aşk, hayatındaki arayışlarının simgesiydi. Hatta onun için Eskisi gibi şiirini de yazdı. Güçlü kalemiyle Sabahattin Ali; yalnızlık, aşk ve hayal kırıklıklarını yoğurarak Türk edebiyatına unutulmaz eserler kazandırdı.
Yozgat’taki yalnızlığından bunalan Sabahattin Ali, Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurup Avrupa’ya gönderilecek genç öğretmenler programına katıldı ve Almanya’ya gitme hakkı kazandı. Almanya’da yalnızca dil öğrenmedi; dünyayı gördü, yeni ufuklar kazandı ve dönüşünde Türk edebiyatını derinden etkileyecek eserlerinin temelini attı.
Sabahattin Ali, kısa sürede Almanca öğrenip klasik yazarları okuma imkanı buldu. Berlin’deki Joachimsthaler Lisesi’nde faşist öğrencilerin hakaretine karşı çıkıp tokat atınca disiplin kuruluna verildi ve okuldan uzaklaştırıldı. İki yıl bile sürmeyen Almanya yolculuğu, ona yeni bir dünya görme fırsatı kazandırdı; izlenimlerini “Mufassal Cermenistan Seyahatnamesi” adlı defterde topladı.
Almanya’dan döndüğünde ne evi ne işi vardı. Bu süreçte dostları Resimli Ay dergisindeki yazılar ve özellikle genç Nazım Hikmet’in parlayışı üzerine uzun sohbetler yaptı. Bursa’ya atanmasından hemen önce Resimli Ay’a gidip “Bir Orman Hikayesi” adlı öyküsünü bıraktı. Nazım Hikmet’in “Bu bir mücevher!” diyerek övdüğü hikaye, 7 Eylül 1930’da yayımlandı ve Sabahattin Ali’nin edebiyat dünyasına adım atmasını sağlayan anahtar oldu.
1930’da Almanca öğretmeni olarak Aydın’a atanan Sabahattin Ali, yaz tatillerinde Resimli Ay çevresine girerek Nazım Hikmet, Sabiha ve Zekeriya Sertel’le yakınlaştı; Nazım’ın “Şiiri bırak, romana yönel” öğüdü onun edebiyat yolunu değiştirdi.
1931’de Konya’ya Almanca öğretmeni olarak atanan Sabahattin Ali, bu defa öğrencisi Melahat’a gönül verdi; “Çocuklar Gibi” şiirini ona yazdı ama yine reddedildi. Kalbindeki kırgınlığı edebiyata çevirerek Yeni Anadolu gazetesinde ünlü romanı Kuyucaklı Yusuf’u tefrika etmeye koyuldu. Ancak gazete sahibiyle yaşadığı anlaşmazlık sonrası yolları ayrıldı. Aynı dönemde aleyhine kurulan bir kumpasla Mustafa Kemal’e hakaretle suçlanarak tutuklandı ve 14 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Başın Öne Eğilmesin
Sinop Cezaevi’ne gönderilen Sabahattin Ali, burada gece gündüz okuyup yazarak hayata tutundu. Hapishane Şarkıları’nın en bilinen parçası Aldırma Gönül bu günlerde doğdu. On ay yedi gün süren mahpusluğun ardından, Cumhuriyet’in 10. yılı affıyla özgürlüğüne kavuştu. Cezaevi yılları, onun edebiyatını besleyen acı ve direnişle yoğrulmuş satırlara dönüştü; Nazım Hikmet’in hapisten gönderdiği destek dolu mektup ise kalemine duyulan güvenin en güçlü işareti oldu.
29 Ekim 1933’te afla serbest kalan Sabahattin Ali, siciline işlenen suçlar nedeniyle memuriyetten çıkarıldı. 1934’te Dağlar ve Rüzgar adlı şiir kitabı yayımlandı. Daha sonra Gazi Mustafa Kemal’in izni ile öğretmenliğe geri döndü ve bunun yanında neşriyat müdürü ve büro şefi olarak görevlendirilen Sabahattin Ali, çevresine neşeli, etkileyici ve sıcak kişiliğiyle sevgi kazandı.
1934’te Soyadı Kanunu çıktığında Sabahattin Ali, ailesinin aldığı “Şenyuva” soyadını soğuk buldu ve babasının adını yaşatmak için kendi soyadının “Ali” olmasını istedi. Memur reddedince alaycı zekasıyla “Alı” diyerek kaydını yaptırdı.
Gençlik yıllarında Erenköy’de gözlerine takılan Aliye, yıllar boyunca Sabahattin Ali’nin belleğinde kaldı. Hayatının çoğunu yalnız geçirmiş, çeşitli aşklar yaşamış olan yazar, Ankara’da öğretmenlik yaparken gerçek bir eşe sahip olma arzusunu fark etti. Dayısının köşkünde Aliye’ye mektuplar aracılığıyla yeniden ulaştı; ailesinin onayıyla kağıt üzerinde başlayan bu bağlılık kısa sürede gerçeğe dönüştü ve 16 Mayıs 1935’te Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde nikahları kıyıldı.
Konya’da tefrika olarak başlayan Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin Anadolu’nun sosyal yaralarına ve köy yaşamına dair derin bakışını yansıttığı eseriydi. 1936’da evlilik sonrası kitap olarak basılan roman, edebiyat dünyasında yankı uyandırdı.
Sabahattin Ali, sonrasında Ankara’da Devlet Konservatuarı’nda Carl Ebert’in disiplinli ama büyüleyici ortamında kendini buldu. Hafta sonları ilerici dostlarla piknikler, uzun sohbetler ve hayaller paylaşırken, geceleri sefaret balolarında Aliye ile Ankara sosyetesinin parçası oldu. Sabahattin, Ankara’yı hem mesleki hem de kişisel olarak kendini yeniden var ettiği bir sahneye dönüştürdü.
1930’ların sonlarında Avrupa’da yükselen totaliter gölgeler arasında Sabahattin Ali, ayrımcılığın ve şiddetin olmadığı, barış ve huzur dolu bir dünya özlemiyle yaşadı. 1939’da Ulus gazetesinde tefrika edilen ve dokuz ay sonra Remzi Kitabevi’nde kitaplaşan İçimizdeki Şeytan, insanın karanlık yanlarıyla yüzleşmesini ayna gibi yansıtan bir eser olarak öne çıktı. Aynı dönemde Devlet Konservatuvarı’nda çalışıp tiyatro sahnelerinin atmosferini soluyan Ali, gündüzleri sahnede, geceleri kalemde hayatını iki eksende tutkuyla sürdürerek, kararan dünyaya kalemiyle meydan okudu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında yeniden askere alınan Sabahattin Ali, Büyükdere’deki çadır kampında eşiyle birlikte yaşarken Kürk Mantolu Madonna’nın ilk satırlarını yazdı. Askerlik sonrası Ankara’da romanını tamamladı; 1940’ta gazetede tefrika edilen eser, 1943’te kitap olarak yayımlandı ve insan ruhunun derinliklerine bakan en önemli yapıtlarından biri oldu.
Benim Meskenim Dağlardır
Ankara’dan ayrılan Sabahattin Ali, İstanbul’da Aziz Nesin’le birlikte Marko Paşa dergisini çıkardı ve dergi kısa sürede on binlerce okura ulaştı. Ancak sivri dili ve muhalif tavrı devletin hedefi oldu; yazılarıyla sürekli takibe alınan Sabahattin Ali, polis gözetimi altında yaşamaya başladı. Rasih Nuri İleri’nin evinde gizlenerek bir süre saklandı, yurt dışına çıkmayı düşündü ama örgütlü siyasetten uzak, yalnız bir sosyalist olarak yoluna devam etti. Marko Paşa’nın gizlice basılan sayılarının ardından polis baskınları ve toplu tutuklamalar yaşandı; işkenceler, mahkemeler ve sonunda Sultanahmet Cezaevi…
Sonra Paşakapı Cezaevi…Burada tanıştığı göçmen mahkumlar sayesinde Bulgaristan’a kaçma fikri Sabahattin Ali’nin zihnine iyice yerleşti. Hapisten çıktığında davalar ve yasaklar peşini bırakmadı. Özgürlüğe kavuşmuştu fakat yoksulluk ve yalnızlıkla mücadele ediyordu. Geçimini sağlamak için kamyonculuğa yöneldi. Ancak kalemi onu yine hedef haline getirdi; Zincirli Hürriyet’teki “Asıl Büyük Tehlike” yazısı hem kendisini hem Mehmet Ali Aybar’ı davalık etti, gazete kapatıldı. Bir yanda geçim derdi ve ailesinden ayrı düşmek, diğer yanda bitmek bilmeyen davalar, Sabahattin Ali’yi yavaş yavaş kesin bir yol ayrımına sürüklüyordu.
Sabahattin Ali yargılandığı yılların ardından artık kesin kararını vermişti: bir daha hapishaneye girmeyecekti. Bir kamyonet aldı,bununla ticaret yapacağını söyledi fakat niyeti Bulgaristan’a kaçmaktı. Yeşil mürekkeple bırakacağı imzaya kadar her ayrıntıyı düşünerek hazırlık yaptı. Ancak sınırı geçtiğini sandığı anda ihanete uğradı; gizli sorgulara alındı, işkencelerden geçirildi. Sorular hep örgütler, cinayetler, Sovyetler üzerineydi ama onun verecek bir cevabı yoktu. Sonunda, iddialara göre istihbaratın emriyle Ali Ertekin tarafından başına aldığı sopa darbeleriyle öldürüldü.
Cesedi aylar sonra Istıranca dağlarında bir çoban tarafından bulundu, ailesine teşhis ettirilmedi, gerçekler karanlıkta kaldı. Mezarı olmadı; ama kızı Filiz Ali, babasının anısını unutturmamak için Istıranca dağlarına onun dizelerini yazdırdı: “Başım dağ, saçlarım kardır, benim meskenim dağlardır.” Belki de bundan daha doğru bir anıt olamazdı. Çünkü Sabahattin Ali, tıpkı o dağlar gibi dimdik ve yalnızdı. Susturulmak istendi ama sesi, rüzgarla, taşla, ağaçlarla birlikte yaşamaya devam ediyor. Onun adı, artık bir mezar taşında değil; dağların serinliğinde, kitaplarının sayfalarında ve kalbimize kazınan kelimelerinde. Sabahattin Ali’nin asıl mezarı, kitaplarını okuyan herkesin yüreğindedir.

Köşe Yazıları
Annemin Uyurgezeler Geceleri
Beni tanıyanlar, sıkı bir Ayfer Tunç hayranı olduğumu çok iyi bilir. Üstelik bu hayranlık sanıldığı kadar eskiye dayanmıyor. Türkiye’de pazarlama yöneticisi olarak çalıştığım dönemde, kitap tutkunu iş arkadaşım Gülşah’la sürekli kitap değiş tokuşu yapar, birbirimize kitaplar önerirdik. Ben ona Oya Baydar’ın unutulmaz ikilemesi Sıcak Külleri Kaldı ve Erguvan Kapısı ile yolu açtım, üzerine Elena Ferrante’nin Napoli Serileri’ni ekledim. O da bir gün, yüzündeki o “acil öneri” ifadesiyle gelip, “Osman’ı okuyorum, elimden düşüremiyorum. Sen bu kitaba bayılırsın,” dedi. İşte o cümle Ayfer Tunç evrenine giriş biletim oldu.
Osman’ı bir solukta bitirdiğimde hissettiğim şey yalnızca okuma keyfi değildi; “Bu kadın nasıl yazıyor böyle?” diye kendime sorduğumu hatırlıyorum. Ve araştırırken bunun bir üçleme olduğunu öğrendiğimde, abartmıyorum, sevinçten havalara uçtum. İlk iki kitabı okumadan son kitaba dalmış olmamı da çok önemsemedim açıkçası; hemen Kapak Kızı’nı aldım ve tabiri caizse bir gecede yuttum. Ardından Yeşil Peri Gecesi geldi; günlerim gecelerime karıştı adeta, karakterlerle baya arkadaş oldum. Kitabı bitirdiğim hafta kendimi Şile’deki romanda adı geçen deniz fenerine sarılırken bulmam, yaşadığım etkiyi anlatmaya yeter sanırım. (Kitabı okuyanlar ne demek istediğimi çok iyi anlamıştır.)
Ayfer Tunç maceram bununla sınırlı kalmadı elbette. Peşi sıra Suzan Defter, Aziz Bey Hadisesi, Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, Aşıklar Delidir, Kuru Kız, Memleket Hikayeleri derken bir baktım, yazarın dünyası hayatımda özel bir yer tutmaya başlamış. En son kitabının yakında çıkacağı ile ilgili yorumlar kulağıma geldikçe heyecanım arttı. Fakat yurtdışında yaşamanın o küçük ama can sıkıcı ayrıntısı yine karşıma çıktı: istediğin kitaba hemen ulaşamamak. Kitap yayımlanır yayımlanmaz sosyal medyada herkes kitabı paylaşırken, itiraf ediyorum, kıskançlıktan içim içimi yedi. Ta ki çok sevdiğim biri kitabı bana sürpriz yapıp gönderene kadar.
Kitabı elime alır almaz kahvemi yaptım ve kendimi sessizliğe bıraktım. Ve işte yine o tanıdık duygu: “Bu nasıl bir kurgu!” Matruşka gibi açıldıkça açılan hikayeler, her satırda başka bir sokağa savuran anlatılar. Bir noktada fark ettim ki Tunç, sadece hikaye anlatmıyor; okuru kendi labirentine davet ediyor. Döner misiniz, kaybolur musunuz, tamamen size kalmış.
Unutamayan Bir Belleğin Kişisel Muhasebesi
Ayfer Tunç okurları bilir; Bu kalem insanın elinden tutup sizi karanlık bir odaya sokar ama içerideki her gölgeyi de tek tek gösterir. Annemin Uyurgezer Geceleri tam da böyle bir roman. Üç kuşak kadının yarım kalmış hayatlarını, eksik bırakılmış sevdalarını, konuşulmamış acılarını ve yıllar boyunca kimsenin dokunmaya cesaret edemediği aile sırlarını açıyor önümüze. Yaşanamamış bir aşk, yaşanmış ama tamamlanamamış bir diğeri ve yaralı bir anneanne. Tunç yine o kendine özgü sakin ama içe işleyen diliyle, okuru daha ilk sayfada derin bir psikolojik kazının içine bırakıyor.
Romanın merkezinde Şehnaz var. Onun güçlü belleği ve koku hafızası, hikayenin hem taşıyıcısı hem de açılan her düğümün anahtarı. Şehnaz’ın hatırlama biçimi bir tür lanet aslında. Unutmuyor ve unutmadıkça geçmişi içindeki yerinden hiç kımıldamıyor. Tam da bu yüzden roman bazı bölümlerde insana karın ağrısı yaşatıyor.
Hikayenin kırılma noktası, Şehnaz’ın annesi Ayhan Hanım’ı bir gece uyurgezer olduğunu fark etmesiyle başlıyor. Bu sahne öyle bir sahne ki, romanı tutan bütün kolonlar yerinden oynuyor. Anne, gecelerin dilini kullanarak sakladığı her şeyi dışarı döküyor: yıllarca üzeri örtülmüş sırlar, susturulmuş travmalar, eksik bırakılmış gerçekler. Anneannesinin genç kızlığından, anne Ayhan Hanım’ın evliliğine, baba eksikliğine ve ailenin dört kuşağa yayılan yalnızlığına kadar her şey yeniden görünür oluyor. Tunç burada kader kavramını, genetik bir miras gibi kuşaktan kuşağa aktarıyor. Üç kadın değil, aynı kaderin üç farklı zamanı sanki.
Şehnaz ve E. ilişkisi ise romanın başka bir yangın alanı. Bir yasak aşk hikayesi gibi başlıyor ama aslında bir bağımlılık döngüsünün anatomisi. E. karizmatik ve zeki, ama bir o kadar bencil, kırıcı ve tüketici. Şehnaz’ın tam otuz yıl boyunca bu ilişkide kendinden nasıl eksildiğini, nasıl görünmezleştiğini okurken içiniz sızlıyor. Kitabı okurken 2024 Uluslararası Booker Ödüllü Kairos aklıma geliyor. Orada da aynı bu E. karakterinin benzeri bir karakter Hans tüm çirkinliği ile hafızamda canlanıyor. Ve kitap boyunca E.’ye olan nefretim katlanarak artıyor. Tunç bu noktada romantik bir hikaye anlatmıyor; tam tersine, “aşkın” gölgesinde yaşanan toksik bir teslimiyetin ne kadar yıpratıcı olabileceğini gösteriyor ve ataerkil düzeni güçlendiren erkeklerin entellektüel seviyede de var olduğunun altını çiziyor.
Romanın en etkileyici taraflarından biri de dönem ruhunu çok ince bir dille aktarması. Sosyolojik atmosfer, kadınların üzerindeki toplumsal baskı, erkek egemen bir dünyada görünmeden hayatta kalmaya çalışan kadınların hikâyeleri. Aslında ahlaki temsili yerine getirmek zorunda kalan kadınların bir baş kaldırısı bu kitap. Hepsi romanda nefes alıyor. Yazar bir yandan karakterleri anlatırken, bir yandan da okuru kendi geçmişiyle yüzleştiren bir aralık açıyor.
Annemin Uyurgezer Geceleri, benim için Tunç bibliyografyasında çok özel bir yere oturdu. Çok acıklı, çok gerçek ve insanın içini sessizce kemiren bir roman. Üç kuşak kadının yalnızlığını, acısını ve taşıyamadıkları duyguları okurken, anlatının ağırlığı sayfaların arasından sızıyor. Kitap sizi derin sorguların eşiğinde bir yol kenarına atıyor. Oradan dön dönebilirsin.
Köşe Yazıları
ANADOLU’NUN KADİM SESİ “Doğrunun gölgeside doğru olur “
Biz Türkler olarak, atasözlerinin paha biçilmez mirası dışında, birçok özlü söze de sahibiz. Anadolu irfanının süzgecinden geçen bu kadim sözler, içlerinde derin bilgelikler taşır. Yüzyıllık tecrübeyi birkaç kelimeye sığdırırken, aynı zamanda ahlaki ve felsefi derinliğe de sahiptir.
Yakın zamanda duyduğum ve toplum olarak hatırlamaya çok ihtiyacımız olduğuna inandığım bir özlü söz, yüreğimin en derinine işledi: “Doğrunun gölgesi de doğru olur.” Bu cümlenin bende bıraktığı duygu, hayranlıktan ziyade, geçmişte kaybettiğimiz değerlere karşı bir özlem hissettirdi.
İnsanlık olarak ne kadar da yorgun düştük! Hangi gölgenin gerçek, hangi parıltının sahte olduğunu anlamaya çalışmaktan yorulduk.
Çağımız, özün değil, imajın önemsendiği, gürültünün dürüstlüğün sesini boğduğu bir karmaşaya dönüştü. İnsanlar kendilerini hayatlarını ikiye bölmeye adadı adeta: “Gözler önündeki ‘öz’ ve kimsenin görmediği ‘gölge’.” Oysa atalarımız bize sesleniyor: “Temelin eğriyse, üzerine inşa ettiğin her şey yamuk olacak.”
Bu özlü söz, aynı zamanda kendimize bir şefkat dersi de verir. Duvarı düzeltmek, kendi ruhumuzu korumak için bir görevdir; çünkü o duvar, öz değerimizi, iç huzurumuzu çevreler.
Eğer bir insanın niyeti duru, vicdanı aydınlık ise; onun attığı her adım, kurduğu her cümle, hatta hiç konuşmadan duruşu bile etrafına güven ve huzur yayar. O kişinin gölgesine sığınan korkmaz, zira bilir ki o gölge, yalanın ve hilenin sıcağını değil, hakikatin serinliğini taşır. Bu, sahtelikle mücadele eden ruhlar için ne büyük bir teselli!
Toplum olarak bu sözü hatırlamaya ihtiyacımız var. Güvenin yıkıldığı, sözün kıymetinin azaldığı bir zamanda, ihtiyacımız olan tek şey, gölgesine bile inanabileceğimiz kadar doğru insanlar yetiştirmek. Sadece kendimiz için değil, çocuklarımızın huzur bulacağı, vicdan pusulasının şaşmayacağı, aydınlık bir gelecek için.
Bırakalım bu kadim söz, kalbimizin derinliklerinden yükselen bir Anadolu türküsü gibi ruhumuzu sarsın. Bizi, gölgemizden utanmayacağımız, aksine gölgesinde dinleneceğimiz bir hayata davet etsin.

Köşe Yazıları
En Hüzünlü Eylül
Bazı kitaplar vardır; sayfalarında sizi neyin beklediğini bilirsiniz de eliniz gitse de kalbiniz engel olur. Çünkü o kitabın yalnızca okunmayacağını, insanın ruhunda bir yerleri paramparça edeceğini sezersiniz. En Hüzünlü Eylül tam da böyle bir kitaptı benim için. Elime almam biraz sancılı oldu.
Aslında Osman Balcıgil’in adını çok sık duymuş olmama rağmen, onun kitabını okumak ancak yakın zamanda nasip oldu. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü olarak düzenlediğimiz “Şairler Limanı – Sabahattin Ali Gecesi” için içerik hazırladığım günlerde, Bodrum Sahafçısı’nın kitapları arasında kaybolmuşken, Balcıgil’in Yeşil Mürekkep’i elime düştü. Siz tesadüf deyin; ben tevafuk. Bir solukta okudum ve “Kim bu Osman Balcıgil, böyle yazmak nasıl bir birikimin sonucu?” diye düşünürken, yılların deneyimiyle yoğrulmuş bir araştırmacı gazeteciyle karşılaştığımı anladım. O anda taşlar yerine oturdu.
Böyle bir kalemi bulmuşken bırakır mıyım? Elbette hayır. Zürih’e dönerken En Hüzünlü Eylül’ü bavuluma, diğer kitapların arasına özenle yerleştirdim. Elim her seferinde ona gitse de kalbim “Henüz zamanı değil,” diyordu.
Ta ki geçen haftaya kadar.
Parçalanmış Ruhlar ve Bir Şehir
6-7 Eylül’ü anlatan belki ona yakın kitap okumuşumdur; her seferinde aynı sarsıcı his: İnsan denen varlığın kötülüğü nasıl bu kadar hızlı örgütleyebildiğini, “öteki” ilan edilen kim varsa ona nasıl bu kadar kolay vahşileşilebildiğini yeniden ve yeniden sorgulamak… Din mi, ırk mı, kimlik mi, bizi bir anda barbarlığa sürükleyen o karanlık dürtü? Bu sorular her okumada büyür içimde.
Ama bu kitapta yaşadığım daha kapsamlıydı. Çünkü Balcıgil yalnızca o karanlık günleri anlatmıyor; derin araştırmalarla ortaya çıkan belgeleri, dönemin tanıklıklarını ve arşiv gerçekliğini öyle bir kurguyla örüyor ki, okur olarak tarihle yüzleşmenin ağırlığını bütün hücrelerinizde hissediyorsunuz. Daha önce aynı acıyı defalarca hissetmiş olsam da, bu kez hissettiğim sızı çok daha keskin; çünkü bu anlatı yalnızca acıyı hatırlatmıyor, onun nasıl örgütlendiğini, nasıl planlandığını, nasıl adım adım büyütüldüğünü de çarpıcı bir netlikle göz önüne seriyor.
Ne diyebilirim ki…
Bu kez sadece sarsılmadım; parçalandım ve her bir parçamı ayrı yerde bıraktım.
Hüzünlüdür İstanbul… Hele Eylül 1955’ten beri.
Bu kadim kentin destansı tarihinde, 6-7 Eylül 1955’in yarattığı büyük yıkım, sadece toplumsal değil, bireysel hafızalarda da derin bir çentik bırakır. En Hüzünlü Eylül romanı tam da bu çentiğin içine eğiliyor.
Roman “Söyledim ve ruhumu kurtardım” cümlesiyle başlıyor. Bu söz romanın taşıyıcı kolonu. Çünkü En Hüzünlü Eylül, yalnızca geçmişi anlatan bir metin değil; aynı zamanda susmanın, görmezden gelmenin de suç ortaklığı olduğuna dair bir yüzleşme çağrısı.
Suzan’ın gözünden okuduğumuz hikaye, Türkiye–Yunanistan arasındaki gerilimlerin, Kıbrıs meselesinin ve milliyetçiliğin adım adım yükseldiği yıllarda geçiyor. Bu süreçte “iyi niyetli bir dayanışma hareketi” olarak sunulan Kıbrıs Türktür Derneği’nin aslında derin devlet bağlantılarıyla Anadolu’nun ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde halkı sistemli biçimde örgütlediğini görüyoruz.
Dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’ın, yaşanacakların vahametini Cumhurbaşkanı ve İçişleri Bakanı’na defalarca aktarmasına rağmen Ankara’dan yükselen sessizlik, fırtınanın yaklaşmakta olduğunu açıkça gösteriyor. Roman, devlet koridorlarında duyulan bu sessizliğin, aslında gürültülü bir hazırlığın parçası olduğunu acı bir gerçeklikle hatırlatıyor. Nitekim olaylardan sonra ortaya çıkan belgeler, 6-7 Eylül’ün fitilinin bizzat devlet tarafından ateşlendiğini ortaya koyuyor.
Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığına dair yayılan, sonradan asılsız olduğu anlaşılan haberle birlikte İstanbul’un kalbinin nasıl bir anda harap olduğuna tanık oluyoruz: Önceden hazırlanmış kamyonlar, el altından dağıtılan demir sopalar, birbiri ardına yağmalanan evler, kiliseler, okullar…
Daha da acısı: Yassıada’daki yargılamalarda sorumluların önemli bir kısmının devletin kendi yargıçları tarafından serbest bırakılması. Adalet, tıpkı o günlerdeki evlerin pencereleri gibi kırık; ama kimse o camları toplama cesareti göstermemiş.
Bu politik karanlığın içinde Suzan ile Yorgo’nun büyük aşkı paramparça oluyor. Suzan’ın beş yıl süren kesintisiz yasına tutunan roman, okura yalnızca “ne oldu?”yu değil, “neden oldu?”yu da düşündürüyor. Ve belki de daha acısı: “Bir daha olur mu?” sorusunu.
Kitabın sonunda verilen hatırlatma, yüzleşmenin neden şart olduğunu bir kez daha vurguluyor:
“6-7 Eylül’ü doğuran karın yenilerine gebe kalmıştır. Bunu Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta acıyla öğrendik.”
En Hüzünlü Eylül, bir aşk romanından öte bir yüzleşme metni.
İstanbul’da Türkler ve Rumların aynı sofraya oturduğu günlerin nasıl bir gecede altüst olduğunu gösteriyor. “Biz nasıl buraya geldik?” sorusuna cevap arayan herkese, tarihin sadece uzak geçmişte kalmadığını hatırlatıyor.
Roman bittiğinde, girişteki bu söz kulaklarda yankılanmaya devam ediyor.
“Söyledim ve ruhumu kurtardım.”
Osman Balcıgil, bir röportajında bu cümlenin arka planını şöyle anlatıyor:
“Belleğimin karanlık bir köşesinde saklamayı sürdürmedim. Bu kitabımla ‘azınlık’ yurttaşlarımızdan, en azından kendi adıma özür dilemiş oldum. Allah konuşmayanları, susanları, düşüncelerini kendileriyle birlikte cehenneme götürecek olanları da kurtarsın.”
Belki de bu tür hikayeleri okumak, konuşmak, hatırlamak ve anlatmak da bizim kendi ruhumuzu kurtarma çabamızdır.
-
Gündem12 ay önceTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 yıl önceİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 yıl önceİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 yıl önceDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 yıl önceKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 yıl önceERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 yıl önceMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 yıl önceTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


