Connect with us

Köşe Yazıları

Göklerde Bir Kartal Gibi; Sabahattin Ali

yazar

Published

on

Geçtiğimiz akşam, İsviçre Türk Edebiyat Kulübü olarak düzenlediğimiz ikinci Şairler Limanı buluşmasında edebiyatın ve müziğin kalbinde derin bir iz bırakmış bir ismi, Sabahattin Ali’yi andık. Onun şiirlerinden şarkılara dönüşen dizelerini, türk edebiyatına damgasını vurmuş unutulmaz romanlarını ve yaşam öyküsünü hazırlamak ve sunmak benim için bir onurdu. Aylar öncesinden başladığım hazırlık sürecinde, ana kaynakların yanı sıra Filiz Ali’nin tanıklıklarını dinledim; Hıfzı Topuz’un Başın Öne Eğilmesin adlı Sabahattin Ali biyografisini ve Osman Balcıgil’in Yeşil Mürekkep kitaplarının satırlarında kayboldum. Aldığım yüzü aşkın notu harmanlarken çoğu yerde gözyaşlarıma engel olamadım. Çünkü Sabahattin Ali’nin hikayesi sadece bir yazarın hayatı değil, aynı zamanda bir ülkenin vicdan aynasıydı.

Sabahattin Ali, 5 Şubat 1907’de Batı Trakya’nın Gümülcine sancağında dünyaya geldi. Ruhsal sorunlar yaşayan bir annenin, aydın bir babanın çocuğu olarak içine kapanık büyüdü; kitaplarla ve resimle avundu. Balıkesir Muallim Mektebi’nde kalemiyle tanıştı, şiirler ve hikayeler yazmaya başladı. Öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra Yozgat’a atandı, ancak yalnızlığını hep dile getirdi. Kalbinde derin iz bırakan Nahit Hanım’a duyduğu tek taraflı aşk, hayatındaki arayışlarının simgesiydi. Hatta onun için Eskisi gibi şiirini de yazdı. Güçlü kalemiyle Sabahattin Ali; yalnızlık, aşk ve hayal kırıklıklarını yoğurarak Türk edebiyatına unutulmaz eserler kazandırdı.

Yozgat’taki yalnızlığından bunalan Sabahattin Ali, Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurup Avrupa’ya gönderilecek genç öğretmenler programına katıldı ve Almanya’ya gitme hakkı kazandı. Almanya’da yalnızca dil öğrenmedi; dünyayı gördü, yeni ufuklar kazandı ve dönüşünde Türk edebiyatını derinden etkileyecek eserlerinin temelini attı.

Sabahattin Ali, kısa sürede Almanca öğrenip klasik yazarları okuma imkanı buldu. Berlin’deki Joachimsthaler Lisesi’nde faşist öğrencilerin hakaretine karşı çıkıp tokat atınca disiplin kuruluna verildi ve okuldan uzaklaştırıldı. İki yıl bile sürmeyen Almanya yolculuğu, ona yeni bir dünya görme fırsatı kazandırdı; izlenimlerini “Mufassal Cermenistan Seyahatnamesi” adlı defterde topladı.

Almanya’dan döndüğünde ne evi ne işi vardı. Bu süreçte dostları Resimli Ay dergisindeki yazılar ve özellikle genç Nazım Hikmet’in parlayışı üzerine uzun sohbetler yaptı. Bursa’ya atanmasından hemen önce Resimli Ay’a gidip “Bir Orman Hikayesi” adlı öyküsünü bıraktı. Nazım Hikmet’in “Bu bir mücevher!” diyerek övdüğü hikaye, 7 Eylül 1930’da yayımlandı ve Sabahattin Ali’nin edebiyat dünyasına adım atmasını sağlayan anahtar oldu.

1930’da Almanca öğretmeni olarak Aydın’a atanan Sabahattin Ali, yaz tatillerinde Resimli Ay çevresine girerek Nazım Hikmet, Sabiha ve Zekeriya Sertel’le yakınlaştı; Nazım’ın “Şiiri bırak, romana yönel” öğüdü onun edebiyat yolunu değiştirdi.

1931’de Konya’ya Almanca öğretmeni olarak atanan Sabahattin Ali, bu defa öğrencisi Melahat’a gönül verdi; “Çocuklar Gibi” şiirini ona yazdı ama yine reddedildi. Kalbindeki kırgınlığı edebiyata çevirerek Yeni Anadolu gazetesinde ünlü romanı Kuyucaklı Yusuf’u tefrika etmeye koyuldu. Ancak gazete sahibiyle yaşadığı anlaşmazlık sonrası yolları ayrıldı. Aynı dönemde aleyhine kurulan bir kumpasla Mustafa Kemal’e hakaretle suçlanarak tutuklandı ve 14 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Başın Öne Eğilmesin

Sinop Cezaevi’ne gönderilen Sabahattin Ali, burada gece gündüz okuyup yazarak hayata tutundu. Hapishane Şarkıları’nın en bilinen parçası Aldırma Gönül bu günlerde doğdu. On ay yedi gün süren mahpusluğun ardından, Cumhuriyet’in 10. yılı affıyla özgürlüğüne kavuştu. Cezaevi yılları, onun edebiyatını besleyen acı ve direnişle yoğrulmuş satırlara dönüştü; Nazım Hikmet’in hapisten gönderdiği destek dolu mektup ise kalemine duyulan güvenin en güçlü işareti oldu.

29 Ekim 1933’te afla serbest kalan Sabahattin Ali, siciline işlenen suçlar nedeniyle memuriyetten çıkarıldı. 1934’te Dağlar ve Rüzgar adlı şiir kitabı yayımlandı. Daha sonra Gazi Mustafa Kemal’in izni ile öğretmenliğe geri döndü ve bunun yanında neşriyat müdürü ve büro şefi olarak görevlendirilen Sabahattin Ali, çevresine neşeli, etkileyici ve sıcak kişiliğiyle sevgi kazandı.

1934’te Soyadı Kanunu çıktığında Sabahattin Ali, ailesinin aldığı “Şenyuva” soyadını soğuk buldu ve babasının adını yaşatmak için kendi soyadının “Ali” olmasını istedi. Memur reddedince alaycı zekasıyla “Alı” diyerek kaydını yaptırdı.

Gençlik yıllarında Erenköy’de gözlerine takılan Aliye, yıllar boyunca Sabahattin Ali’nin belleğinde kaldı. Hayatının çoğunu yalnız geçirmiş, çeşitli aşklar yaşamış olan yazar, Ankara’da öğretmenlik yaparken gerçek bir eşe sahip olma arzusunu fark etti. Dayısının köşkünde Aliye’ye mektuplar aracılığıyla yeniden ulaştı; ailesinin onayıyla kağıt üzerinde başlayan bu bağlılık kısa sürede gerçeğe dönüştü ve 16 Mayıs 1935’te Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde nikahları kıyıldı.

Konya’da tefrika olarak başlayan Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin Anadolu’nun sosyal yaralarına ve köy yaşamına dair derin bakışını yansıttığı eseriydi. 1936’da evlilik sonrası kitap olarak basılan roman, edebiyat dünyasında yankı uyandırdı.

Sabahattin Ali, sonrasında Ankara’da Devlet Konservatuarı’nda Carl Ebert’in disiplinli ama büyüleyici ortamında kendini buldu. Hafta sonları ilerici dostlarla piknikler, uzun sohbetler ve hayaller paylaşırken, geceleri sefaret balolarında Aliye ile Ankara sosyetesinin parçası oldu. Sabahattin, Ankara’yı hem mesleki hem de kişisel olarak kendini yeniden var ettiği bir sahneye dönüştürdü.

1930’ların sonlarında Avrupa’da yükselen totaliter gölgeler arasında Sabahattin Ali, ayrımcılığın ve şiddetin olmadığı, barış ve huzur dolu bir dünya özlemiyle yaşadı. 1939’da Ulus gazetesinde tefrika edilen ve dokuz ay sonra Remzi Kitabevi’nde kitaplaşan İçimizdeki Şeytan, insanın karanlık yanlarıyla yüzleşmesini ayna gibi yansıtan bir eser olarak öne çıktı. Aynı dönemde Devlet Konservatuvarı’nda çalışıp tiyatro sahnelerinin atmosferini soluyan Ali, gündüzleri sahnede, geceleri kalemde hayatını iki eksende tutkuyla sürdürerek, kararan dünyaya kalemiyle meydan okudu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında yeniden askere alınan Sabahattin Ali, Büyükdere’deki çadır kampında eşiyle birlikte yaşarken Kürk Mantolu Madonna’nın ilk satırlarını yazdı. Askerlik sonrası Ankara’da romanını tamamladı; 1940’ta gazetede tefrika edilen eser, 1943’te kitap olarak yayımlandı ve insan ruhunun derinliklerine bakan en önemli yapıtlarından biri oldu.

Benim Meskenim Dağlardır

Ankara’dan ayrılan Sabahattin Ali, İstanbul’da Aziz Nesin’le birlikte Marko Paşa dergisini çıkardı ve dergi kısa sürede on binlerce okura ulaştı. Ancak sivri dili ve muhalif tavrı devletin hedefi oldu; yazılarıyla sürekli takibe alınan Sabahattin Ali, polis gözetimi altında yaşamaya başladı. Rasih Nuri İleri’nin evinde gizlenerek bir süre saklandı, yurt dışına çıkmayı düşündü ama örgütlü siyasetten uzak, yalnız bir sosyalist olarak yoluna devam etti. Marko Paşa’nın gizlice basılan sayılarının ardından polis baskınları ve toplu tutuklamalar yaşandı; işkenceler, mahkemeler ve sonunda Sultanahmet Cezaevi…

Sonra Paşakapı Cezaevi…Burada  tanıştığı göçmen mahkumlar sayesinde Bulgaristan’a kaçma fikri Sabahattin Ali’nin zihnine iyice yerleşti. Hapisten çıktığında davalar ve yasaklar peşini bırakmadı. Özgürlüğe kavuşmuştu fakat  yoksulluk ve yalnızlıkla mücadele ediyordu. Geçimini sağlamak için kamyonculuğa yöneldi. Ancak kalemi onu yine hedef haline getirdi; Zincirli Hürriyet’teki “Asıl Büyük Tehlike” yazısı hem kendisini hem Mehmet Ali Aybar’ı davalık etti, gazete kapatıldı. Bir yanda geçim derdi ve ailesinden ayrı düşmek, diğer yanda bitmek bilmeyen davalar, Sabahattin Ali’yi yavaş yavaş kesin bir yol ayrımına sürüklüyordu.

Sabahattin Ali yargılandığı yılların ardından artık kesin kararını vermişti: bir daha hapishaneye girmeyecekti. Bir kamyonet aldı,bununla ticaret yapacağını söyledi fakat niyeti  Bulgaristan’a kaçmaktı. Yeşil mürekkeple bırakacağı imzaya kadar her ayrıntıyı düşünerek hazırlık yaptı. Ancak sınırı geçtiğini sandığı anda ihanete uğradı; gizli sorgulara alındı, işkencelerden geçirildi. Sorular hep örgütler, cinayetler, Sovyetler üzerineydi ama onun verecek bir cevabı yoktu. Sonunda, iddialara göre istihbaratın emriyle Ali Ertekin tarafından başına aldığı sopa darbeleriyle öldürüldü.

Cesedi aylar sonra Istıranca dağlarında bir çoban tarafından bulundu, ailesine teşhis ettirilmedi, gerçekler karanlıkta kaldı. Mezarı olmadı; ama kızı Filiz Ali, babasının anısını unutturmamak için Istıranca dağlarına  onun dizelerini yazdırdı: “Başım dağ, saçlarım kardır, benim meskenim dağlardır. Belki de bundan daha doğru bir anıt olamazdı. Çünkü Sabahattin Ali, tıpkı o dağlar gibi dimdik ve yalnızdı. Susturulmak istendi ama sesi, rüzgarla, taşla, ağaçlarla birlikte yaşamaya devam ediyor.  Onun adı, artık bir mezar taşında değil; dağların serinliğinde, kitaplarının sayfalarında ve kalbimize kazınan kelimelerinde. Sabahattin Ali’nin asıl mezarı, kitaplarını okuyan herkesin yüreğindedir.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Martin Eden

yazar

Published

on

İyi bir kitap okuduğumda, gerçekten hazine bulmuş gibi sevinenlerdenim ben. Kimi zaman kitap kulüplerimin seçtiği kitaplarla, kimi zaman da kendi listemde uzun süredir beni bekleyenlerle geçiyor okuma yolculuğum. Hal böyle olunca etrafım da sürekli kitaplarla, tavsiyelerle, önerilerle çevrili. Listeler uzuyor, notlar alınıyor, “bunu mutlaka oku” denilenler birikiyor. Ama her övgüyle gelen kitap, bende aynı karşılığı bulmuyor elbette. Zamanın dar, okunacak kitapların çok olduğu bir hayatta bu da insanda küçük ama belirgin bir hayal kırıklığı bırakıyor. Fakat bazı kitaplar var ki daha ilk sayfalardan itibaren okurunun kalbine usulca yerleşiyor. Martin Eden, benim için tam da böyle bir kitap oldu.

 6-7 yıldır kütüphanemde sırasını bekleyen kitaplardan biriydi Jack London’un bu kült eseri. Ama bu bekleyiş ilgisizlikten değil, biraz da fazla meraktandı. Bazı kitapları insan eline hemen alamıyor; hakkında duydukları, ona yüklediği anlam, okuma anını sürekli erteliyor. Sonunda, içinde yer aldığım uluslararası kadınlardan oluşan kitap kulübümüzde mart ayının kitabı olarak seçilince bekleyiş bitti. Tabiri caiz ise kitabı elime almamla bitirmem bir oldu. O sırada kitap kulübümden arkadaşım @egitimcibiri, Instagram’da Martin Eden okuduğumu görünce bana “Ah Martin, üzümlü kekim” diye yazmıştı. İlk anda gülümseten bu söz, roman bittiğinde bendeki karşılığını tam anlamıyla buldu. Çünkü Martin, sayfalar ilerledikçe yalnızca takip ettiğim bir kahraman olmaktan çıktı; kırılganlığıyla, hırsıyla, yanılgılarıyla insanın içine yerleşen birine dönüştü. Bir baktım, benim de canım Martinciğim olmuş.

Bir Hayalin Çöküşü

 Yazarın kendi hayatından izler taşıdığı için çoğu zaman yarı otobiyografik bir eser olarak da anılan Martin Eden, yayımlandığı günden bu yana yalnızca güçlü hikayesiyle değil, taşıdığı felsefi arka plan, sınıf meselesine yaklaşımı ve toplumsal eleştirisiyle de edebiyat dünyasında en çok tartışılan romanlardan biri.

 Hikaye gemilerde çalışan genç işçi Martin’in, Arthur Morse’u bir kavgadan kurtarmasıyla açılıyor. Bu olayın ardından Morse ailesinin evine davet edilen Martin, orada yalnızca başka bir hayat tarzıyla değil, bambaşka bir kültür dünyasıyla da karşılaşıyor. Özellikle ailenin kızı Ruth, onda derin bir etki bırakıyor. Martin için bu karşılaşma, yalnızca bir aşka değil, aynı zamanda kendini baştan kurma arzusuna da kapı aralıyor.

 Martin, Ruth’a yakınlaşmanın yolunu dışarıda değil kendi içinde arıyor. Bu yüzden kendini eğitmeye, eksik bulduğu taraflarını tamamlamaya, daha önce kapısından geçmediği düşünce dünyalarına girmeye başlıyor. Aradaki mesafeyi kapatmanın yolunu, kendini dönüştürmekte buluyor. Zamanla bu çaba, sevdiği kadına layık olma isteğinin çok ötesine geçiyor; Martin kendi sesini, kendi tutkusunu keşfetmeye başlıyor. Yazmak, onun için yalnızca bir uğraş değil, varoluşunun merkezine yerleşen bir inadın adı oluyor.

 Ama romanın asıl gücü, Martin’in hikayesini parlak bir yükseliş masalı gibi anlatmamasında yatıyor. Çünkü Martin kendini geliştirdikçe hayranlık duyduğu çevrenin çatlaklarını da görmeye başlıyor. Uzakta dururken büyüttüğü burjuva dünyası, yakından bakıldığında sandığı kadar derin, incelikli ve sahici görünmüyor. Böylece Martin’in yolculuğu yalnızca dışarıya doğru değil, içeride de sert bir uyanışa dönüşüyor.

 Yazdıkları uzun süre geri çevrilen, emeği karşılık bulmayan Martin, sonunda edebiyat dünyasında görünür olmaya başladığında ise bu kez başka bir kırılmayla yüzleşiyor. Çünkü değişen şey metinleri değil, insanların ona bakışı. Dün değersiz bulunan satırlar, bugün alkışlanıyor.

 Martin’in hikayesi ilerledikçe, bir başarı öyküsünden çok daha fazlasını okuduğumuzu anlıyoruz: Kendi hayaline bütün varlığıyla tutunan bir insanın, sonunda o hayalin içinde nasıl yalnızlaştığını.

 Romanın sonlarına doğru karşımızda artık bambaşka bir Martin var. Her şeye karşı hevesini yitirmiş, hayata olan ilgisi sönmüş, yazmayı bütünüyle bırakmış bir Martin. Günlerinin büyük kısmını uyuyarak geçiren; hatta uykuya, yaşamdan kaçmanın en kolay yolu gibi bakan biri. Bir zamanlar onu ayakta tutan tutku, yerini derin bir boşluğa, ağır bir yorgunluğa ve tiksintiye bırakmış durumda. Denizlerden çıkıp hayatımıza giren Martin, sonunda yine denizlere dönerek bize veda ediyor. Ama bu kez bir yolculuğa değil, sona gidiyor. Roman, Martin Eden’in kendini denize bırakarak yaşamına son vermesiyle bitiyor.

Elveda Martinciğim.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Serbest Dolaşım: İsviçre’nin Bitişinin Başlangıcı mı?

yazar

Published

on

Cemil Baysal’ın yazısı

2002 yılında AB–İsviçre Kişilerin Serbest Dolaşımı Anlaşması yürürlüğe girdiğinde, İsviçre bir tercihte bulundu. Bu tercih ekonomik olarak rasyonel, siyasi olarak pragmatik ve Avrupa ile uyum açısından stratejikti. Ancak bugün, aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede şu soru giderek daha yüksek sesle soruluyor: İsviçre bu anlaşmayla sadece kapılarını mı açtı, yoksa kendi dengelerini de geri dönüşü zor bir şekilde mi değiştirdi?

Resmî söylem uzun süre nettir: Serbest dolaşım refah getirdi. Nitelikli iş gücü geldi, ekonomi büyüdü, şirketler güçlendi. Bunların önemli bir kısmı doğru. Ancak mesele burada bitmiyor. Çünkü ekonominin kazandığı yerde, toplumun tamamı aynı ölçüde kazanmıyor.

2002’den bu yana İsviçre’ye yaklaşık 1 ila 1.5 milyon kişinin net olarak yerleştiği tahmin ediliyor. Bu, yaklaşık 9 milyonluk bir ülke için devasa bir demografik değişim anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle, İsviçre son yirmi yılda adeta kendisine yeni bir “ülke” ekledi. Bu büyüme doğal nüfus artışından değil, büyük ölçüde göçten kaynaklandı.

Bu noktada kritik bir yanlış algıyı düzeltmek gerekiyor. Serbest dolaşım, İsviçre’nin “herkesi almak zorunda olduğu” bir sistem değildir. Gelen kişilerin çalışması, kendi geçimini sağlayabilmesi ve sağlık sigortasına sahip olması gerekir. Devlet herkese sosyal yardım dağıtmak zorunda değildir. Ancak teorideki bu çerçeve ile pratikte hissedilen gerçeklik arasında bir boşluk oluştu.

Bugün İsviçre’de tartışılan mesele hukuki yükümlülüklerden çok, fiilî etkiler. Büyük şehirlerde hızla artan kira fiyatları, altyapı üzerindeki baskı, ulaşım yoğunluğu ve kamusal hizmetlerin zorlanması… Bunlar artık istatistik değil, gündelik hayatın parçası. Zürih’te veya diğer büyük şehirlerde ev bulmak bir piyasa meselesi olmaktan çıkıp bir stres testine dönüşmüş durumda.

Daha da hassası, iş gücü piyasasında hissedilen görünmez baskı. Serbest dolaşım, işverenler için geniş bir havuz anlamına geliyor. Bu durum, çalışanların pazarlık gücünü zayıflatıyor; maaş artışı talep etmek giderek zorlaşıyor. İşverenlerin örtük mesajı net: “Kapı orada, yerinize gelecek çok kişi var.” Özellikle orta ve alt gelir grubundaki çalışanlar, çoğu zaman yabancı göçmenler, bu baskıyı daha derinden hissediyor. “Yerime daha ucuza biri bulunabilir mi?” sorusu artık ekonomik bir hesap değil, kalıcı bir güvensizlik duygusu yaratıyor.

Belki de en derin kırılma ekonomik değil, kültürel. İsviçre uzun yıllar boyunca kontrollü büyüme ve dengeli demografi ile kendi modelini kurmuş bir ülkeydi. Serbest dolaşım ise bu modeli daha akışkan, daha hızlı ve daha öngörülemez hale getirdi. Bugün “İsviçrelilik” sadece bir pasaport değil, tartışılan bir kavram.

Bu noktada şu sert ama kaçınılmaz soruya geliyoruz: Serbest dolaşım İsviçre’nin çöküşü mü? Muhtemelen hayır. Ancak daha doğru soru şu olabilir: Bu, İsviçre’nin bildiğimiz halinin sonunun başlangıcı mıydı?

Çünkü ülkeler her zaman krizlerle değil, bazen yavaş ve sessiz dönüşümlerle değişir. İsviçre hâlâ güçlü, hâlâ zengin ve hâlâ düzenli bir ülke. Ancak aynı zamanda daha kalabalık, daha pahalı ve daha tartışmalı.

Serbest dolaşım bir ekonomik anlaşmadan fazlasıydı. O, İsviçre’nin kim olduğunu ve ne olmak istediğini yeniden tanımlayan bir dönüm noktasıydı. Ve bugün görünen o ki, bu tanım hâlâ tamamlanmış değil.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Kusurdan Sanata, Yaradan Işığa

yazar

Published

on

Saliha Zeynep Alcan’ın yazısı

Bazı insanlar heyecanını hiç kaybetmez; ben de onlardanım. Yeni bir yola çıkacağımda yahut yeni bir işe kalkışacağımda, bir arkadaşımla buluşacağım zaman, ciddi bir ortamda konuşma yapmam gerektiğinde, hatta şu satırları yazarken bile karnımda kelebeklerin uçuştuğunu hissediyorum. Üstelik bazen öyle uçuşuyorlar ki meramım boğazımda düğüm düğüm oluyor, sesim kendi heyecanımın altında eziliyor.

​Böyle anları bir şekilde bertaraf ettikten sonra tesellim, eski bir Japon felsefesi olan Kintsugi sanatı oluyor. Heyecandan konuşamadığımda hissettiğim mahcubiyeti hayatımın altın çizgileri olarak görüyorum. Mevlana’nın da dediği gibi: „Yara, ışığın içeri girdiği yerdir.“

​Yaşamak tam da böyle bir şey değil midir? Eskiden bu anları bir „kusur“ sanırdım. Oysa şimdi anlıyorum ki yaşam, o kırılma noktalarıyla kıymetli. Mükemmel bir hitabet yerine samimiyetin titrettiği bir ses; kusursuz bir diksiyon yerine heyecanın kızarttığı bir çehre… Bunlar bizim insani yanımız, bizi biz yapan samimiyet göstergeleri.

​Kintsugi, 15. yüzyılda ortaya çıkan bir sanat. Efsaneye göre Japon komutan (Şogun) Ashikaga Yoshimasa, çok sevdiği Çin yapımı bir çay kasesini kazara düşürüp kırar. Şogun bu kaseye çok değer verdiği için tamir edilmesi amacıyla Çin’e geri gönderir. Çay kasesi o kadar kötü onarılmıştır ki son derece kaba metal parçalarla zımbalanmıştır. Şogun bu çirkin görüntüyü düzeltmeleri için Japon zanaatkârlardan yardım ister. Bunun üzerine Japon zanaatkârlar çatlakları urushi reçinesi kullanarak birleştirip üzerini altın tozuyla süsleyerek kaseyi eski halinden daha güzel bir sanat eserine dönüştürürler. „Kin“ altın, „Tsugi“ ise birleştirme anlamına gelir. Sadece altınla değil; gümüş ve platin ile de uygulanabilen bu yöntem, zamanla yaşanmışlıkları gizlemek yerine onları onurlandırmayı temsil eden felsefi bir sembole dönüşür.

​Kintsugi’nin altın izleri ile Mevlana’nın ışık sızan yaraları, aslında aynı hakikatin farklı dillerdeki yansımasıdır. Kintsugi bize „Kırıldın ama artık daha değerlisin,“ derken Mevlana, „Kırıl ki içindeki hazineye ulaşılsın,“ der.

​Nihayetinde hepimiz birer Kintsugi sanatıyız; hayatın elinden düşüp kırılan ama sevgiyle, tecrübeyle ve altın değerindeki o samimi heyecanlarla yeniden ayağa kalkan… Mevlana’nın ışığına, Japon zanaatkârın altınına ve kendi heyecanınızın güzelliğine inanın.

Continue Reading

Trendler