Köşe Yazıları
Trieste’de Bir Gün: Svevo ve Joyce’un İzinde
Sert rüzgarının meşhur olduğu söyleniyor, oysa ben ışıl ışıl, dingin bir Eylül gününde tanıştım onunla. Trieste beni, o sıcak günün öğleden sonrasında, neşeli şehir sakinlerinin doldurduğu cıvıl cıvıl meydanları, akşamında da altın ışıklar saçan hercai renkteki gözalıcı bir gökyüzüyle karşıladı.
Açık konuşmak gerekirse İtalya’nın her köşesinin güzelliğinden belki biraz da şımartılmış bir seyahatsever olarak sıradışı bir beklentim yoktu Trieste’den. Rotamızı İtalya’nın Friuli-Venezia Giulia Bölgesi üzerinden Istria Yarımadası’na çevirmiş, bu liman şehrine ise sadece iki gece ayırmıştık. Daha tanımadan bende heyecan yaratan tek bir özelliği vardı- ama ona birazdan geleceğim. Önce bu güzel şehrin bende yarattığı ilk izlenimlerden bahsedeyim.
Adriyatik’in kıyısına ilişmiş bu küçük kent, tarihi ve coğrafyasından dolayı aynı anda hem İtalyan, hem Avusturyalı, hem de biraz Slav. Yani tam bir melez. Yıllarca Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na ait olup, 1.Dünya Savaşı’nın ardından “İtalyan” ünvanını alınca, şehrin siluetinde, Viyana’nın insana hissettirdiği o mağrur elegans ile İtalya’nın Akdeniz sıcaklığının iç içe geçtiği canayakın bir zarafet çıkmış ortaya.
Sokaklarda yürürken canlı sohbetlerden kulağıma çarpan sesler sadece İtalyanca değil; şehirlilerin yerel lehçesi olan Triestino, Almanca ve bir yandan da Slovence kelimeler duyuyorum. Trieste’nin en büyük özelliği belki de kendini hiçbir zaman tek bir kimliğe sığdırmamış olması. Bu çok kültürlülük kendisini, sokaklardaki insanlarda, meydanlarda, köprülerde, şehrin bana pasta kremasını anımsatan binalarında hissettiriyor.
Şehirde kahve kültürü
İnsanın içini kıpır kıpır yapan havayı gören Triesteliler kendilerini geniş meydanlara ve sokak aralarındaki kahvelere atmışlar. “Kahve” demem boşuna değil. Avusturya etkisinden kalma, İtalyan tipi “espresso bar”lardan daha farklı bir kahve kültürüne sahip Trieste. Hani o Avusturyalıların övündükleri, UNESCO tarafından da “Kültür Mirası” olarak kabul edilmiş “Kaffeehaus” tarzında, uzun uzun oturulan, kitap ve dergi okunan, keyifli sohbetlerin akıp gittiği adeta birer yaşam alanı şehrin kahveleri. Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın “Demokratik Kulüp” şeklinde tanımladığı Viyana kahvelerinin, dönemin edebiyatçılarının buluşma noktası olması gibi, Trieste kahveleri de edebiyat tarihinin önemli bir dostluğuna ev sahipliği yapmış. Tabii onların günün birinde edebiyata imza atacak önemli isimler olacaklarını bilmeden.
Bir edebiyat dostluğu hikayesi
Yıl 1907. Kahramanlarımız Trieste’de İngilizce öğretmenliği yapan, asıl tutkusu yazmak olan, ancak maddi sıkıntılar çeken 25 yaşında bir Dublinli ve ondan İngilizce ders almak isteyen, gençliğinde yazdığı romanlar ses getirmemiş olan, ellisine yaklaşmış bankacı Ettore Schmitz. Bu iki ismin ortak tutkusu yazmak olunca, derslerdeki sohbetler edebiyatın derinliklerine kayar. Böylece bir öğretmen-öğrenci ilişkisi, kısa sürede, daha sonraları dünya edebiyatını etkileyecek bir dostluğa dönüşür. Bu isimlerden genç olan İrlandalı, ilerleyen yıllarda edebiyatın en yenilikçi isimlerinden biri olacak ve arkasında dev eserler bırakacak, Triesteli olan Schmitz ise, romanlarında kullandığı Italo Svevo adıyla sadece İtalyan değil, dünya edebiyatının önemli isimlerinden biri haline gelecektir.
Joyce, Svevo’nun zekasına ve nükteli entelektüelliğine hayran olur. Svevo da Joyce’u mükemmel bir öğretmen ve sohbet arkadaşı olarak görür. Yazdıklarını birbirleri ile paylaşırlar. Joyce, Svevo’nun basıldığı yılarda pek ilgi çekmemiş olan “Yaşlılık” romanından oldukça etkilenir, “Yazmayı bırakmamalısın” der arkadaşına. Svevo ise Joyce’un o genç yaşında yazdığı ve yayınevinin itirazlarına maruz kalan Dublinliler’den, özellikle de kitabın son hikayesi “Ölüler”den çok etkilenmiştir.
Bir ilham şehri
Joyce için Trieste, Dublin’den isteyerek ayrılmış olsa da, onun ilk gerçek “sürgün limanı”dır. Burada hem maddi sıkıntı çeker, hem de büyük eserlerini olgunlaştırır. Dublin’den uzakta da olsa, Dublinliler’i burada tamamlar. “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” de yine bu şehirde şekillenir. Trieste, onun için adeta aynı anda hem yoksulluğun, hem de yaratıcılığın, hem yabancılığın, hem de özgürleşmenin şehridir.
Svevo için ise Trieste zaten doğduğu, büyüdüğü şehirdir. İtalyan bir anne ile Alman bir Yahudi babanın çocuğu olarak doğmuş, 1870’lerde tamamlanan İtalyan Birliği’nin dışında, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun sınırları içinde kalmış Slav, Orta Avrupa, Latin düşünce biçimlerinin, kültürel etkilerinin kaynaştığı bir şehirde yetişmiş, bu kültürel mozaik ve psikanalize duyduğu ilgi onun romanlarına da yansımıştır.
Svevo’nun bu kültürel zenginliği ve ilginç karakteri Joyce’un baş eseri Ulysses’deki Leopold Bloom karakterine de esin kaynağı olur. Bu meşhur karakter de Svevo gibi Macaristan asıllı bir Yahudi’dir. Sadece Svevo değil, tabii ki Trieste de Ulysses’in ilham kaynaklarındandır. Hatta tıpkı şehirdeki basının Joyce’un ismini bir türlü doğru telaffuz edememesi gibi Leopold Bloom da isminin hep komik bir çekilde yanlış söylenmesinden muzdariptir!
Trieste yılları boyunca çok güçlenen bu dostluk, 1. Dünya Savaşı sırasında Joyce’un Zürih’te yaşamasıyla da, 1920’lerden itibaren Trieste’nin yıldızının sönmesiyle birlikte Avrupa’nın kültür başkenti olan Paris’e taşınmasıyla da kopmaz. Hatta o yıllarda basılan Svevo’nun yeni kitabı “Zeno’nun Bilinci”ni Paris edebiyat çevrelerine tanıtan Joyce, bir anlamda Svevo’nun edebiyat dünyasında parlamasına da sebep ve destek olur. Ancak Svevo, pek de şanslı bir adam değildir. Hayatı boyunca kitaplarının anlaşılmaması onu neredeyse yazmaya küstürmüşken, edebiyatta yakaladığı şöhretin keyfini sadece iki yıl sürebilecektir. 1928’de geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybeder.
Edebiyat ve dostluklar
Bir tür usta-çırak ilişkisi gibi başlayan bu edebiyat dostluğu, hikayelerini araştırdıkça beni daha da çok etkiliyor. Aklıma edebiyat dünyasından başka derin dostluklar geliyor. Bir dostun inancı, bazen bir yazarın kaderini değiştirebiliyor. Birkaç gün önce İsviçre Edebiyat Kulübümüzün düzenlediği “Şairler Gecesi”nde hayat hikayesini detaylarıyla dinlediğimiz Sabahattin Ali ile Nazım Hikmet’in hafızamda taze olan dostluğunu hatırlıyorum hemen. Nazım Hikmet’in teşvik edici yorumlarıyla o müthiş romanları yazmaya devam eden Sabahattin Ali, Nazım’a sadece onun dostu olmakla değil, onunla aynı devirde yaşamış olmakla övündüğünü söyler. Böylesine değerli eserler yaratıp, aynı zamanda da böyle derin dostluklara imza atabilmenin ne müthiş bir duygu olduğunu düşünüyorum.
Trieste sokaklarında Svevo ve Joyce ile
Trieste’ye dönecek olursam; Joyce ve Svevo’nun hikayesi, o güzel Eylül gününde beni, bu iki ismin izlerini sürmeye yönlendiriyor. Tabii ki ilk durak ikisinin de hayatı ve eserleriyle ilgili bilgilerin yer aldığı Museo LETS oluyor. Svevo ve Joyce ile dolu bir, iki saatin ardından, James Joyce denince ilk aklıma gelen kişi olan yazar Fuat Sevimay’a Trieste’de olduğumu söyler söylemez selamını söylememi istediği Müze Müdürü Ricardo Ceppach’a onun selamını iletiyor ve bu güleryüzlü Triesteli adamla biraz Sevimay’dan, biraz Trieste’den tatlı bir sohbete dalıyorum.
Müzeden çıktığımda hemen sokağın karşısındaki parkın önünde Svevo’ya rastlıyorum. Göğsüne doğru tuttuğu kitabı ve diğer elinden aşağı doğru sarkıttığı şapkasıyla bir adım atmış, adeta hareket edecek gibi duruyor. Tıpkı fotoğraflarındaki gibi kendine özgü bıyığıyla oldukça ağırbaşlı görünse de Joyce’un onun esprili karakterini nasıl da sevdiğini hatırlıyorum. Şehrin büyüsünün ve müzede geçirdiğim zamanın da etkisiyle kulaklıklarımı takıp, Svevo’nun “Zeno’nun Bilinci” kitabını sesli olarak dinlemeye ve şehrin sokaklarında yürümeye başlıyorum. Sıra sıra restoranlar ve kahvelerin gözümü aldığı, canlılığının içimi yaşam sevinciyle doldurduğu Via San Sebastiano’dan geçerek, Via Roma’ya doğru yürüyorum. Svevo’nun ilginç karakteri Zeno daha ilk andan yakalıyor beni. Bu kafası karışık karakterin hikayesinin, yazarın kendi hayatıyla ne kadar örtüştüğünü merak ediyor ve ilk fırsatta bunu araştırmaya karar veriyorum. Uzaktan Ponte Rosso Köprüsü’nde duran Joyce’un heykelini fark edince tuhaf bir şekilde heyecanlanıyorum. Joyce, bir kolunun altında bir kitap, diğer eli cebinde, sakin bir ifadeyle karşılıyor beni. 10 yılı aşkın bir süre yaşadığı şehirle uyum içinde, orada olmaktan huzurlu bir hali var adeta.
Hikayesi olan bir şehir
Şehrin ruhuna uygun bir şekilde bir kahveye oturup, 100 yıldan uzun bir süre önce iki yazarın yaptığı gibi kahve keyfi yapmaya, şehri onların gözüyle izlemeye ve bir yandan da Zeno’nun tuhaflıklarını dinlemeye karar veriyorum.
Kahvemi içerken “Ne tuhaf” diye düşünüyorum kendi kendime. Joyce ve Svevo’nun yolları burada kesişmeseydi belki de şu anda dinlemekte olduğum bu kitap hiç yazılmayacaktı veya yazılsa da masanın çekmecesinde unutulmuş, birkaç dostun okuduğu bir metin olarak kalacaktı. Joyce belki Zürih’te, ya da Paris’te yine yazacaktı. Ama acaba Dublinliler’deki o keskin gözlem, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ndeki o içsel isyan ve Ulysses’in meşhur karakteri Leopold, Trieste’nin çok kültürlü ortamı ve Svevo’nun ona verdiği ilham olmadan aynı derinliğe ulaşabilir miydi?
Trieste evet, kendine özgü güzelliği olan bir şehir ama tam da bu iki yazarın hikayesi yüzünden çok özel diye düşünüyorum. Eğer Trieste olmasaydı, Joyce’un eserleri belki daha sönük, Svevo’nunkiler ise daha suskun kalacaklardı. Ve en önemlisi bizler, dostluğun edebiyatı nasıl dönüştürebileceğini gösteren bu zarif hikayeden mahrum kalacaktık.







Köşe Yazıları
Sanayinin Anka Kuşu; Zehra Karakaş
Bugün köşemi kadının gücüne ayırıyorum.
Aslında soru-cevap şeklinde ilerleyeceğimiz bir röportaj düşüncesiyle gitmiştim görüşmeye; fakat beni o kadar tatlı dilli ve sıcakkanlı bir Zehra Karakaş karşıladı ki… Sanki bir dostumla yıllar sonra bir araya gelmişiz de muhabbet ediyormuşuz gibi hissettim. Hantek Kalıp’ın kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan sadece başarılı bir iş kadını değil, aynı zamanda renkli kişiliği ile mekanı ısıtan bir ev sahibiydi. Sorularımı bir kenara bırakıp, bana ve hemcinslerime ilham olacak bir sohbetin tam ortasında buldum kendimi.
Sohbetimiz; Adapazarı’ndan İstanbul’a çalışmak için gelen ve alın teriyle biriktirdiği birkaç bileziği sermaye yaparak çalıştığı iş yerini devralan 24 yaşındaki genç bir kızın azim ve cesaret hikayesiyle başladı. Eşi Galip Bey ile yaptığı iş vesilesiyle tanışan Zehra Hanım, o günlerden bahsederken yaşadığı zorlukları o kadar samimi bir şekilde ifade etti ki; anlatırken hem güldüm hem düşündüm…
2005 yılı… Ekonomik krizin gölgesinde sadece hayatlarını değil, ayakta tutmaya çalıştıkları atölyelerini de birleştirmeye karar veren iki yürek. Otomotiv sektörüne üretim yapan o mütevazı dükkanda, 30 işçinin arasında tatlı bir telaş değil, aksine bitmek bilmeyen bir iş yükü var. Zehra Hanım işi konusunda oldukça titiz, vakit dar, işlerin yetişmesi lazım… Nikah saatine dakikalar kala, ellerindeki boya lekelerine aldırmadan jant kapaklarını boyamaya devam ediyordu. Nihayet nikah masasına oturduğunda, şahitlik koltuğunda bir yanda jant kapaklarını teslim almak için bekleyen o müşteri, diğer yanda ise nikah salonunun emektar çaycısı vardı. Bu nikah, alın terinin imzaya dönüştüğü bir an oldu.
Zehra Hanım hamilelik haberiyle içi içine sığmazken, hayatın en sert rüzgarıyla o akşamüzeri karşılaştı. Hamileliğin getirdiği mutluluğa haciz memurlarının gölgesi düştü. Atölyenin can damarı olan makineler birer birer sökülüp götürülürken bir devir de kapanıyordu. Bu, ilk iflastı. Galip Bey işçileri mağdur olmasın diye arabasını satıp maaşları ödedi; fakat yaşanan stres sağlığını olumsuz etkiledi.
Batmak, Zehra Hanım için hikayenin sonu değil, en zorlu bölümün başlangıcıydı. Hasta bir eş ve karnında büyüyen bir canla imkansızlığın ortasında anneliğine tutundu. Pusulası kızı Elif’in kalp atışları, hayat felsefesi ise „Zehra devam et!“ sloganıydı. Körfez’de tek makine ile üretime yeniden başladı. Doğum yaptıktan üç gün sonra işinin başına geçti; evladını ninnilerle değil, kırma makinelerinin sesiyle büyüttü. Tabii azmi ve emeği karşılıksız kalmadı; işler yoluna girdi, eşi toparladı.
STK başkanlıkları ve siyasetle olan bağı bu dönemde başladı. Evini Ankara’ya taşıdı fakat yoğun programlar sebebiyle işler aksadı, ekonomik olarak bir düşüş süreci başladı. Ve ardından pandemi… Bu süreçte herkes elinden geleni yaparken Zehra Hanım ve Galip Bey de boş durmak istemedi. Siperlik imalatına başladılar. Kalıplarını dahi kendilerinin ürettiği siperlikleri, Türkiye’nin dört bir yanındaki sağlık çalışanlarımıza bedelsiz (sadece cüzi bir kargo ücretiyle) göndererek destek oldular.
Pandeminin getirdiği zorlukları kariyer yolculuğuna yeni bir tecrübe olarak ekleyen Zehra Hanım, sadece kendi hikayesini yazmakla kalmıyor; Hantek Kalıp çatısı altında bir okul gibi çalışarak sektöre kazandırdığı kadın ve erkek personellerle geleceğin ustalarını yetiştirmeye devam ediyor.
Zehra Hanım, bugün erkek egemen bir sektörün sert koşullarında sanayici kimliğiyle dimdik ayakta. Şimdilerde ise Hantek Kalıp olarak, Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun başkanı olduğu TOBB’un tüm Türkiye’deki sanayici kadınlar için sağladığı istihdam projelerinin desteğiyle yeni bir heyecan içinde.Yaklaşık bir buçuk yıl sonra tamamlanacak yeni fabrika ile üretim kapasitesini artırıp ihracatla ülke ekonomisine değer katmayı hedefliyor
Sohbetimizin sonunda gençlere ve kadın girişimcilere tek bir öğüdü var: „Parayı yönetmeyi öğrenin.“
Hantek’ten ayrılırken yanımda sadece bir başarı hikayesi götürmüyorum; heybemde tutku, emek, dirayet ve azim var. Her şeye rağmen pes etmemenin ne demek olduğunu gördüm. En önemlisi de; „Ben zorlandım ama diğer kadınlar zorlanmasın,“ diyerek 350 sivil toplum platformunun kadın kolları genel başkanlığını üstlenen o güçlü kadınla tanışmış olmanın gururunu taşıyorum.
Yolun açık olsun Zehra Karakaş!
Yolun açık olsun Hantek Kalıp!





Köşe Yazıları
Bir Ömür Nasıl Yaşanır
Çok şanslıyım; çünkü bu ay tadına doyulmaz, harika kitaplar okudum. Oysa her zaman böyle olmaz.
Bazı aylar, büyük bir heyecanla elime aldığım, hakkında methiyeler düzülen kitaplar beni bir türlü içine çekmez; havadan mı, hâletiruhiyemden mi bilinmez, sayfalar arasında dolaşırken kendimi yavan bir ekmeği isteksizce kemiriyormuş gibi hissederim. Ben ne yazık ki bir kitabı yarıda bırakabilen okurlardan değilim. Bu yüzden elime gerçekten iyi bir kitap geçtiğinde, sanki kutsal bir hazine bulmuş gibi sevinirim. Mart ayı da benim için böyle bir aydı.
Tam da bu ay okuduğum kitaplar üzerine yazmalıyım diye düşünürken, dün Fatih Altaylı’nın uzun bir aradan sonra yeniden yayımlanan Teke Tek Bilim programını izledim. Celal Şengör ve İlber Ortaylı’nın, programla neredeyse özdeşleşmiş iki güçlü isim olarak yer aldığı bu yayın, bende başka bir kapı araladı. Bu ay kaybettiğimiz bu büyük ismi anmadan geçmek istemedim. Üstelik büyük bir keyifle okuduğum Bir Ömür Nasıl Yaşanır da yeniden zihnime düştü. Böylece bu yazıyı bu ayın kitaplarına değil, ardında derin bir düşünce ve büyük bir kültürel miras bırakan İlber Ortaylı’ya ayırmak istedim.
İlber Ortaylı yalnızca bir tarih profesörü, bir hoca, bir yazar ya da bir düşünür değildi; o, bilgiyi canlı tutan, okudukça derinleşen ve öğrendiklerini büyük bir iştahla topluma aktaran ender aydınlardan biriydi. Çok dilli bir dünyanın içinden gelen Ortaylı’nın, Türkçenin yanında Almanca, Rusça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Arapça, Farsça, Latince ve Osmanlı Türkçesiyle kurduğu ilişki, onun zihnini yalnızca büyütmedi, tarih anlatısını da benzersiz kıldı. Akademinin ciddiyetini halkın anlayacağı bir dile çevirebilmesi; ironiyi, zekâyı ve yer yer sert ama incelikli mizahı aynı cümlede buluşturabilmesi, İlber Ortaylı’yı yalnızca akademinin değil, bu memleketin ortak hafızasının da hocası yaptı. Tarihi kuru bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp yaşayan bir şuur alanına dönüştüren Ortaylı, ardında yalnızca kitaplar değil, düşünmeyi seven bir nesil için güçlü bir kültürel miras bıraktı.
“Bir Ömür Nasıl Yaşanır – Hayatta Doğru Seçimler İçin Öneriler”
Bir Ömür Nasıl Yaşanır, Yenal Bilgici’nin soruları etrafında şekillenen ve edebiyatta “nehir söyleşi” olarak adlandırılan; daha ilk sayfalardan itibaren sıradan bir söyleşi kitabının ötesine geçtiğini hissettiren bir eser. Çünkü Ortaylı burada yalnızca soruları yanıtlamıyor; bir ömrün nasıl daha anlamlı, daha donanımlı ve daha derinlikli yaşanabileceğine dair okurla güçlü bir düşünce ortaklığı kuruyor.
Kitabın en dikkat çekici yanı, hayatı tek bir pencereden değil; tarih, kültür, sanat, edebiyat, dil, seyahat ve insan terbiyesi gibi pek çok başlık üzerinden ele alması. Ortaylı’nın engin birikimi, bu söyleşi boyunca didaktik bir ağırlığa dönüşmeden, son derece akıcı ve yer yer sohbet hissi veren bir üslupla okura ulaşıyor. Bu yüzden kitap yalnızca bilgi veren bir metin olmuyor; aynı zamanda okuru düşünmeye, kendi hayatına dönüp bakmaya ve bazı önceliklerini yeniden tartmaya çağırıyor.
Ortaya çıkan şey, klasik bir soru-cevap kitabından çok daha fazlası: tecrübeyle, kültürle ve güçlü bir zihin disipliniyle örülmüş bir yaşam pusulası. Ortaylı, iyi yaşamanın yalnızca başarıdan ibaret olmadığını; merakla, okumayla, görgüyle, kendini geliştirme iradesiyle ve dünyaya açık kalabilme becerisiyle mümkün olduğunu hatırlatıyor. Bu yüzden Bir Ömür Nasıl Yaşanır, yalnızca bir dönemin değil, her dönemin okuruna seslenebilen; dönüp dönüp yeniden açılacak kıymetli kitaplardan biri olarak hafızada kalıyor.
Kitapla ilgili aldığım notlara yeniden göz atınca, altını ne çok çizmiş, ne çok şey not etmiş olduğumu fark ettim. Aradan geçen yedi yılda, Ortaylı’nın önerdiği pek çok şeyi hayatıma kattığımı görmek beni inanılmaz mutlu etti. Açıkçası bu kitap üzerine yazmak, beni biraz da kendi geçmişime dönüp bakmaya, kendi hayat muhasebemi yapmaya sevk etti. Tavsiye ettiği yerlerin birçoğunu bu süre içinde görme fırsatım oldu; Semerkant, Buhara, İsfahan ve Petra ise hâlâ listemde. Önerdiği kitapların büyük bölümünü okumuş olmak ise içimde ayrı bir sevinç uyandırdı.
İlber Ortaylı’ya atfedilen, “Sizden farklı düşünen insanların savlarını da dinleyin. Yalnız dikkat edin, cümlenin içerisinde ‘düşünen’ ibaresi var. Bu ayrımı iyi yapın.” sözüyle yazımı sonlandırırken; fikri olanlardan çok zikri olanların hüküm sürdüğü bu çağdan büyük bir düşünürün, gerçek bir aydının geçtiğinin altını bir kez daha çizmek isterim.
Saygıyla.
Köşe Yazıları
İki Bayram, Bir Bahar
Bayramlar, çocukluğuma dair tatlı telaşları hatırlatan muazzam zamanlardır. Bayram deyince yüreğimden uçurtmalar uçar gökyüzüne. Bu yıl takvimler; hem manevi bir arınma olan Ramazan Bayramı hem de baharın gelişini müjdeleyen, geniş bir coğrafyada kutlanan, Farsça „yeni gün“ anlamına gelen „Nevruz“ ile çifte bayram sevinci yaşattı.
„Nevruz“ denince çocukluğuma dair aklıma gelen iki şey var: Biri ateşin üzerinden atlamalarımız, diğeri ise annemle birlikte soğan kabuğuyla boyadığımız yumurtalar. Büyüdükçe öğrendim ki üzerinden atladığım ateş sadece eğlenceli bir oyun değil; kıştan kalan hastalıkları, kötülükleri ve ruhun üzerindeki ağırlıkları o ateşe bırakıp baharın taze enerjisiyle yenilenmek demekmiş. Boyadığımız yumurtalar ise doğumu ve üretkenliği ifade edermiş. Yumurtaları tokuşturma, „birlikte dayanışma ve güç birliği içinde yaşama“ niyetinin sembolüymüş.
Tarihsel süreçte birçok millet için önemli bir yeri olan Nevruz Bayramı; Orta Asya, Türk toplulukları, İran, Anadolu ve Balkanlarda aynı tarihlerde, her toplumun kendine özgü bir nedene dayanarak kutladığı binlerce yıllık bir miras.
Türklerin zihninde 21 Mart sadece bir takvim yaprağı değil, yeniden doğuşun simgesidir. Ergenekon’dan demir dağları eriterek özgürlüğe kavuştukları gündür. Ergenekon’da sıkışıp kalan bir milletin demiri ateşle terbiye ederek kendine yeni bir yol açması, aslında insanın kendi içindeki engelleri aşma gücünün en somut sembolüdür.
Pers kökenli Nevruz kutlamalarında ise aidiyeti hisseder insan. Firdevsi’nin eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanı olan Şehname’de geçen „Haft-Sin“ sofrasında, Fars alfabesinde „S“ harfi ile başlayan yedi temel öge kullanılır:
•Sabzeh: Filizlenmiş buğday, arpa veya mercimek (Yeniden doğuşu simgeler).
•Samanu: Buğday tohumundan yapılan tatlı, helva (Güç ve sabrı).
•Senjed: Kurutulmuş iğde (Aşk ve sevgiyi simgeler).
•Sir: Sarımsak (İlaç ve şifayı simgeler).
•Sib: Elma (Güzellik ve sağlık).
•Serkeh: Sirke (Olgunlaşma ve sabır).
•Sumak: Kurutulmuş baharat (Gün doğumunun rengi).
Bu ögelerle beraber ayna, mumlar, para, sümbül ve Japon balığı figürü bulunan kaseler de kullanılır.
Görüyoruz ki Nevruz her kültürde aynı cümleyi çağrıştırıyor aslında: „Yeniden başlamak mümkündür.“ Sonuçta Nevruz; hangi coğrafyada, hangi adla kutlanırsa kutlansın, insanlığın kışa karşı kazandığı o büyük zaferin adıdır. Ateşin sıcaklığı kötülükleri yaksın, sofraların bereketi hanelerimizi sarsın. İçimizdeki uçurtmaların gökyüzünden hiç eksilmediği, yenilenmiş ve arınmış nice baharlara… Ramazan’ın huzuru ile baharın coşkusu birleştiğinde dualarımız bereket, adımlarımız barış, bakışlarımız ise hep o çocuksu bayram sabahları kadar taze kalsın.


-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ



Şükran
17 September 2025 at 21:20
Çok akıcı güzel bir edebî yazı olmuş Meltem Hanım.Tasvirleriniz çok canlı,o kadar ki yazarı bir an gerçekten gördüğünüzü sandım hayatta olmadığını unutarak.Yazinizda bahsi geçen yerleri gezmek ve yazarlarla tanışmak oldukça heyecan vericiydi.Sevgiler.
Meltem Soğuk Stropoli
18 September 2025 at 07:43
Sevgili Şükran Hanım, değerli yorumunuz ve vakit ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Var olun! Sevgiler, Meltem