Köşe Yazıları
Trieste’de Bir Gün: Svevo ve Joyce’un İzinde
Sert rüzgarının meşhur olduğu söyleniyor, oysa ben ışıl ışıl, dingin bir Eylül gününde tanıştım onunla. Trieste beni, o sıcak günün öğleden sonrasında, neşeli şehir sakinlerinin doldurduğu cıvıl cıvıl meydanları, akşamında da altın ışıklar saçan hercai renkteki gözalıcı bir gökyüzüyle karşıladı.
Açık konuşmak gerekirse İtalya’nın her köşesinin güzelliğinden belki biraz da şımartılmış bir seyahatsever olarak sıradışı bir beklentim yoktu Trieste’den. Rotamızı İtalya’nın Friuli-Venezia Giulia Bölgesi üzerinden Istria Yarımadası’na çevirmiş, bu liman şehrine ise sadece iki gece ayırmıştık. Daha tanımadan bende heyecan yaratan tek bir özelliği vardı- ama ona birazdan geleceğim. Önce bu güzel şehrin bende yarattığı ilk izlenimlerden bahsedeyim.
Adriyatik’in kıyısına ilişmiş bu küçük kent, tarihi ve coğrafyasından dolayı aynı anda hem İtalyan, hem Avusturyalı, hem de biraz Slav. Yani tam bir melez. Yıllarca Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na ait olup, 1.Dünya Savaşı’nın ardından “İtalyan” ünvanını alınca, şehrin siluetinde, Viyana’nın insana hissettirdiği o mağrur elegans ile İtalya’nın Akdeniz sıcaklığının iç içe geçtiği canayakın bir zarafet çıkmış ortaya.
Sokaklarda yürürken canlı sohbetlerden kulağıma çarpan sesler sadece İtalyanca değil; şehirlilerin yerel lehçesi olan Triestino, Almanca ve bir yandan da Slovence kelimeler duyuyorum. Trieste’nin en büyük özelliği belki de kendini hiçbir zaman tek bir kimliğe sığdırmamış olması. Bu çok kültürlülük kendisini, sokaklardaki insanlarda, meydanlarda, köprülerde, şehrin bana pasta kremasını anımsatan binalarında hissettiriyor.
Şehirde kahve kültürü
İnsanın içini kıpır kıpır yapan havayı gören Triesteliler kendilerini geniş meydanlara ve sokak aralarındaki kahvelere atmışlar. “Kahve” demem boşuna değil. Avusturya etkisinden kalma, İtalyan tipi “espresso bar”lardan daha farklı bir kahve kültürüne sahip Trieste. Hani o Avusturyalıların övündükleri, UNESCO tarafından da “Kültür Mirası” olarak kabul edilmiş “Kaffeehaus” tarzında, uzun uzun oturulan, kitap ve dergi okunan, keyifli sohbetlerin akıp gittiği adeta birer yaşam alanı şehrin kahveleri. Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın “Demokratik Kulüp” şeklinde tanımladığı Viyana kahvelerinin, dönemin edebiyatçılarının buluşma noktası olması gibi, Trieste kahveleri de edebiyat tarihinin önemli bir dostluğuna ev sahipliği yapmış. Tabii onların günün birinde edebiyata imza atacak önemli isimler olacaklarını bilmeden.
Bir edebiyat dostluğu hikayesi
Yıl 1907. Kahramanlarımız Trieste’de İngilizce öğretmenliği yapan, asıl tutkusu yazmak olan, ancak maddi sıkıntılar çeken 25 yaşında bir Dublinli ve ondan İngilizce ders almak isteyen, gençliğinde yazdığı romanlar ses getirmemiş olan, ellisine yaklaşmış bankacı Ettore Schmitz. Bu iki ismin ortak tutkusu yazmak olunca, derslerdeki sohbetler edebiyatın derinliklerine kayar. Böylece bir öğretmen-öğrenci ilişkisi, kısa sürede, daha sonraları dünya edebiyatını etkileyecek bir dostluğa dönüşür. Bu isimlerden genç olan İrlandalı, ilerleyen yıllarda edebiyatın en yenilikçi isimlerinden biri olacak ve arkasında dev eserler bırakacak, Triesteli olan Schmitz ise, romanlarında kullandığı Italo Svevo adıyla sadece İtalyan değil, dünya edebiyatının önemli isimlerinden biri haline gelecektir.
Joyce, Svevo’nun zekasına ve nükteli entelektüelliğine hayran olur. Svevo da Joyce’u mükemmel bir öğretmen ve sohbet arkadaşı olarak görür. Yazdıklarını birbirleri ile paylaşırlar. Joyce, Svevo’nun basıldığı yılarda pek ilgi çekmemiş olan “Yaşlılık” romanından oldukça etkilenir, “Yazmayı bırakmamalısın” der arkadaşına. Svevo ise Joyce’un o genç yaşında yazdığı ve yayınevinin itirazlarına maruz kalan Dublinliler’den, özellikle de kitabın son hikayesi “Ölüler”den çok etkilenmiştir.
Bir ilham şehri
Joyce için Trieste, Dublin’den isteyerek ayrılmış olsa da, onun ilk gerçek “sürgün limanı”dır. Burada hem maddi sıkıntı çeker, hem de büyük eserlerini olgunlaştırır. Dublin’den uzakta da olsa, Dublinliler’i burada tamamlar. “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” de yine bu şehirde şekillenir. Trieste, onun için adeta aynı anda hem yoksulluğun, hem de yaratıcılığın, hem yabancılığın, hem de özgürleşmenin şehridir.
Svevo için ise Trieste zaten doğduğu, büyüdüğü şehirdir. İtalyan bir anne ile Alman bir Yahudi babanın çocuğu olarak doğmuş, 1870’lerde tamamlanan İtalyan Birliği’nin dışında, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun sınırları içinde kalmış Slav, Orta Avrupa, Latin düşünce biçimlerinin, kültürel etkilerinin kaynaştığı bir şehirde yetişmiş, bu kültürel mozaik ve psikanalize duyduğu ilgi onun romanlarına da yansımıştır.
Svevo’nun bu kültürel zenginliği ve ilginç karakteri Joyce’un baş eseri Ulysses’deki Leopold Bloom karakterine de esin kaynağı olur. Bu meşhur karakter de Svevo gibi Macaristan asıllı bir Yahudi’dir. Sadece Svevo değil, tabii ki Trieste de Ulysses’in ilham kaynaklarındandır. Hatta tıpkı şehirdeki basının Joyce’un ismini bir türlü doğru telaffuz edememesi gibi Leopold Bloom da isminin hep komik bir çekilde yanlış söylenmesinden muzdariptir!
Trieste yılları boyunca çok güçlenen bu dostluk, 1. Dünya Savaşı sırasında Joyce’un Zürih’te yaşamasıyla da, 1920’lerden itibaren Trieste’nin yıldızının sönmesiyle birlikte Avrupa’nın kültür başkenti olan Paris’e taşınmasıyla da kopmaz. Hatta o yıllarda basılan Svevo’nun yeni kitabı “Zeno’nun Bilinci”ni Paris edebiyat çevrelerine tanıtan Joyce, bir anlamda Svevo’nun edebiyat dünyasında parlamasına da sebep ve destek olur. Ancak Svevo, pek de şanslı bir adam değildir. Hayatı boyunca kitaplarının anlaşılmaması onu neredeyse yazmaya küstürmüşken, edebiyatta yakaladığı şöhretin keyfini sadece iki yıl sürebilecektir. 1928’de geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybeder.
Edebiyat ve dostluklar
Bir tür usta-çırak ilişkisi gibi başlayan bu edebiyat dostluğu, hikayelerini araştırdıkça beni daha da çok etkiliyor. Aklıma edebiyat dünyasından başka derin dostluklar geliyor. Bir dostun inancı, bazen bir yazarın kaderini değiştirebiliyor. Birkaç gün önce İsviçre Edebiyat Kulübümüzün düzenlediği “Şairler Gecesi”nde hayat hikayesini detaylarıyla dinlediğimiz Sabahattin Ali ile Nazım Hikmet’in hafızamda taze olan dostluğunu hatırlıyorum hemen. Nazım Hikmet’in teşvik edici yorumlarıyla o müthiş romanları yazmaya devam eden Sabahattin Ali, Nazım’a sadece onun dostu olmakla değil, onunla aynı devirde yaşamış olmakla övündüğünü söyler. Böylesine değerli eserler yaratıp, aynı zamanda da böyle derin dostluklara imza atabilmenin ne müthiş bir duygu olduğunu düşünüyorum.
Trieste sokaklarında Svevo ve Joyce ile
Trieste’ye dönecek olursam; Joyce ve Svevo’nun hikayesi, o güzel Eylül gününde beni, bu iki ismin izlerini sürmeye yönlendiriyor. Tabii ki ilk durak ikisinin de hayatı ve eserleriyle ilgili bilgilerin yer aldığı Museo LETS oluyor. Svevo ve Joyce ile dolu bir, iki saatin ardından, James Joyce denince ilk aklıma gelen kişi olan yazar Fuat Sevimay’a Trieste’de olduğumu söyler söylemez selamını söylememi istediği Müze Müdürü Ricardo Ceppach’a onun selamını iletiyor ve bu güleryüzlü Triesteli adamla biraz Sevimay’dan, biraz Trieste’den tatlı bir sohbete dalıyorum.
Müzeden çıktığımda hemen sokağın karşısındaki parkın önünde Svevo’ya rastlıyorum. Göğsüne doğru tuttuğu kitabı ve diğer elinden aşağı doğru sarkıttığı şapkasıyla bir adım atmış, adeta hareket edecek gibi duruyor. Tıpkı fotoğraflarındaki gibi kendine özgü bıyığıyla oldukça ağırbaşlı görünse de Joyce’un onun esprili karakterini nasıl da sevdiğini hatırlıyorum. Şehrin büyüsünün ve müzede geçirdiğim zamanın da etkisiyle kulaklıklarımı takıp, Svevo’nun “Zeno’nun Bilinci” kitabını sesli olarak dinlemeye ve şehrin sokaklarında yürümeye başlıyorum. Sıra sıra restoranlar ve kahvelerin gözümü aldığı, canlılığının içimi yaşam sevinciyle doldurduğu Via San Sebastiano’dan geçerek, Via Roma’ya doğru yürüyorum. Svevo’nun ilginç karakteri Zeno daha ilk andan yakalıyor beni. Bu kafası karışık karakterin hikayesinin, yazarın kendi hayatıyla ne kadar örtüştüğünü merak ediyor ve ilk fırsatta bunu araştırmaya karar veriyorum. Uzaktan Ponte Rosso Köprüsü’nde duran Joyce’un heykelini fark edince tuhaf bir şekilde heyecanlanıyorum. Joyce, bir kolunun altında bir kitap, diğer eli cebinde, sakin bir ifadeyle karşılıyor beni. 10 yılı aşkın bir süre yaşadığı şehirle uyum içinde, orada olmaktan huzurlu bir hali var adeta.
Hikayesi olan bir şehir
Şehrin ruhuna uygun bir şekilde bir kahveye oturup, 100 yıldan uzun bir süre önce iki yazarın yaptığı gibi kahve keyfi yapmaya, şehri onların gözüyle izlemeye ve bir yandan da Zeno’nun tuhaflıklarını dinlemeye karar veriyorum.
Kahvemi içerken “Ne tuhaf” diye düşünüyorum kendi kendime. Joyce ve Svevo’nun yolları burada kesişmeseydi belki de şu anda dinlemekte olduğum bu kitap hiç yazılmayacaktı veya yazılsa da masanın çekmecesinde unutulmuş, birkaç dostun okuduğu bir metin olarak kalacaktı. Joyce belki Zürih’te, ya da Paris’te yine yazacaktı. Ama acaba Dublinliler’deki o keskin gözlem, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ndeki o içsel isyan ve Ulysses’in meşhur karakteri Leopold, Trieste’nin çok kültürlü ortamı ve Svevo’nun ona verdiği ilham olmadan aynı derinliğe ulaşabilir miydi?
Trieste evet, kendine özgü güzelliği olan bir şehir ama tam da bu iki yazarın hikayesi yüzünden çok özel diye düşünüyorum. Eğer Trieste olmasaydı, Joyce’un eserleri belki daha sönük, Svevo’nunkiler ise daha suskun kalacaklardı. Ve en önemlisi bizler, dostluğun edebiyatı nasıl dönüştürebileceğini gösteren bu zarif hikayeden mahrum kalacaktık.







Köşe Yazıları
Martin Eden
İyi bir kitap okuduğumda, gerçekten hazine bulmuş gibi sevinenlerdenim ben. Kimi zaman kitap kulüplerimin seçtiği kitaplarla, kimi zaman da kendi listemde uzun süredir beni bekleyenlerle geçiyor okuma yolculuğum. Hal böyle olunca etrafım da sürekli kitaplarla, tavsiyelerle, önerilerle çevrili. Listeler uzuyor, notlar alınıyor, “bunu mutlaka oku” denilenler birikiyor. Ama her övgüyle gelen kitap, bende aynı karşılığı bulmuyor elbette. Zamanın dar, okunacak kitapların çok olduğu bir hayatta bu da insanda küçük ama belirgin bir hayal kırıklığı bırakıyor. Fakat bazı kitaplar var ki daha ilk sayfalardan itibaren okurunun kalbine usulca yerleşiyor. Martin Eden, benim için tam da böyle bir kitap oldu.
6-7 yıldır kütüphanemde sırasını bekleyen kitaplardan biriydi Jack London’un bu kült eseri. Ama bu bekleyiş ilgisizlikten değil, biraz da fazla meraktandı. Bazı kitapları insan eline hemen alamıyor; hakkında duydukları, ona yüklediği anlam, okuma anını sürekli erteliyor. Sonunda, içinde yer aldığım uluslararası kadınlardan oluşan kitap kulübümüzde mart ayının kitabı olarak seçilince bekleyiş bitti. Tabiri caiz ise kitabı elime almamla bitirmem bir oldu. O sırada kitap kulübümden arkadaşım @egitimcibiri, Instagram’da Martin Eden okuduğumu görünce bana “Ah Martin, üzümlü kekim” diye yazmıştı. İlk anda gülümseten bu söz, roman bittiğinde bendeki karşılığını tam anlamıyla buldu. Çünkü Martin, sayfalar ilerledikçe yalnızca takip ettiğim bir kahraman olmaktan çıktı; kırılganlığıyla, hırsıyla, yanılgılarıyla insanın içine yerleşen birine dönüştü. Bir baktım, benim de canım Martinciğim olmuş.
Bir Hayalin Çöküşü
Yazarın kendi hayatından izler taşıdığı için çoğu zaman yarı otobiyografik bir eser olarak da anılan Martin Eden, yayımlandığı günden bu yana yalnızca güçlü hikayesiyle değil, taşıdığı felsefi arka plan, sınıf meselesine yaklaşımı ve toplumsal eleştirisiyle de edebiyat dünyasında en çok tartışılan romanlardan biri.
Hikaye gemilerde çalışan genç işçi Martin’in, Arthur Morse’u bir kavgadan kurtarmasıyla açılıyor. Bu olayın ardından Morse ailesinin evine davet edilen Martin, orada yalnızca başka bir hayat tarzıyla değil, bambaşka bir kültür dünyasıyla da karşılaşıyor. Özellikle ailenin kızı Ruth, onda derin bir etki bırakıyor. Martin için bu karşılaşma, yalnızca bir aşka değil, aynı zamanda kendini baştan kurma arzusuna da kapı aralıyor.
Martin, Ruth’a yakınlaşmanın yolunu dışarıda değil kendi içinde arıyor. Bu yüzden kendini eğitmeye, eksik bulduğu taraflarını tamamlamaya, daha önce kapısından geçmediği düşünce dünyalarına girmeye başlıyor. Aradaki mesafeyi kapatmanın yolunu, kendini dönüştürmekte buluyor. Zamanla bu çaba, sevdiği kadına layık olma isteğinin çok ötesine geçiyor; Martin kendi sesini, kendi tutkusunu keşfetmeye başlıyor. Yazmak, onun için yalnızca bir uğraş değil, varoluşunun merkezine yerleşen bir inadın adı oluyor.
Ama romanın asıl gücü, Martin’in hikayesini parlak bir yükseliş masalı gibi anlatmamasında yatıyor. Çünkü Martin kendini geliştirdikçe hayranlık duyduğu çevrenin çatlaklarını da görmeye başlıyor. Uzakta dururken büyüttüğü burjuva dünyası, yakından bakıldığında sandığı kadar derin, incelikli ve sahici görünmüyor. Böylece Martin’in yolculuğu yalnızca dışarıya doğru değil, içeride de sert bir uyanışa dönüşüyor.
Yazdıkları uzun süre geri çevrilen, emeği karşılık bulmayan Martin, sonunda edebiyat dünyasında görünür olmaya başladığında ise bu kez başka bir kırılmayla yüzleşiyor. Çünkü değişen şey metinleri değil, insanların ona bakışı. Dün değersiz bulunan satırlar, bugün alkışlanıyor.
Martin’in hikayesi ilerledikçe, bir başarı öyküsünden çok daha fazlasını okuduğumuzu anlıyoruz: Kendi hayaline bütün varlığıyla tutunan bir insanın, sonunda o hayalin içinde nasıl yalnızlaştığını.
Romanın sonlarına doğru karşımızda artık bambaşka bir Martin var. Her şeye karşı hevesini yitirmiş, hayata olan ilgisi sönmüş, yazmayı bütünüyle bırakmış bir Martin. Günlerinin büyük kısmını uyuyarak geçiren; hatta uykuya, yaşamdan kaçmanın en kolay yolu gibi bakan biri. Bir zamanlar onu ayakta tutan tutku, yerini derin bir boşluğa, ağır bir yorgunluğa ve tiksintiye bırakmış durumda. Denizlerden çıkıp hayatımıza giren Martin, sonunda yine denizlere dönerek bize veda ediyor. Ama bu kez bir yolculuğa değil, sona gidiyor. Roman, Martin Eden’in kendini denize bırakarak yaşamına son vermesiyle bitiyor.
Elveda Martinciğim.


Köşe Yazıları
Serbest Dolaşım: İsviçre’nin Bitişinin Başlangıcı mı?
Cemil Baysal’ın yazısı
2002 yılında AB–İsviçre Kişilerin Serbest Dolaşımı Anlaşması yürürlüğe girdiğinde, İsviçre bir tercihte bulundu. Bu tercih ekonomik olarak rasyonel, siyasi olarak pragmatik ve Avrupa ile uyum açısından stratejikti. Ancak bugün, aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede şu soru giderek daha yüksek sesle soruluyor: İsviçre bu anlaşmayla sadece kapılarını mı açtı, yoksa kendi dengelerini de geri dönüşü zor bir şekilde mi değiştirdi?
Resmî söylem uzun süre nettir: Serbest dolaşım refah getirdi. Nitelikli iş gücü geldi, ekonomi büyüdü, şirketler güçlendi. Bunların önemli bir kısmı doğru. Ancak mesele burada bitmiyor. Çünkü ekonominin kazandığı yerde, toplumun tamamı aynı ölçüde kazanmıyor.
2002’den bu yana İsviçre’ye yaklaşık 1 ila 1.5 milyon kişinin net olarak yerleştiği tahmin ediliyor. Bu, yaklaşık 9 milyonluk bir ülke için devasa bir demografik değişim anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle, İsviçre son yirmi yılda adeta kendisine yeni bir “ülke” ekledi. Bu büyüme doğal nüfus artışından değil, büyük ölçüde göçten kaynaklandı.
Bu noktada kritik bir yanlış algıyı düzeltmek gerekiyor. Serbest dolaşım, İsviçre’nin “herkesi almak zorunda olduğu” bir sistem değildir. Gelen kişilerin çalışması, kendi geçimini sağlayabilmesi ve sağlık sigortasına sahip olması gerekir. Devlet herkese sosyal yardım dağıtmak zorunda değildir. Ancak teorideki bu çerçeve ile pratikte hissedilen gerçeklik arasında bir boşluk oluştu.
Bugün İsviçre’de tartışılan mesele hukuki yükümlülüklerden çok, fiilî etkiler. Büyük şehirlerde hızla artan kira fiyatları, altyapı üzerindeki baskı, ulaşım yoğunluğu ve kamusal hizmetlerin zorlanması… Bunlar artık istatistik değil, gündelik hayatın parçası. Zürih’te veya diğer büyük şehirlerde ev bulmak bir piyasa meselesi olmaktan çıkıp bir stres testine dönüşmüş durumda.
Daha da hassası, iş gücü piyasasında hissedilen görünmez baskı. Serbest dolaşım, işverenler için geniş bir havuz anlamına geliyor. Bu durum, çalışanların pazarlık gücünü zayıflatıyor; maaş artışı talep etmek giderek zorlaşıyor. İşverenlerin örtük mesajı net: “Kapı orada, yerinize gelecek çok kişi var.” Özellikle orta ve alt gelir grubundaki çalışanlar, çoğu zaman yabancı göçmenler, bu baskıyı daha derinden hissediyor. “Yerime daha ucuza biri bulunabilir mi?” sorusu artık ekonomik bir hesap değil, kalıcı bir güvensizlik duygusu yaratıyor.
Belki de en derin kırılma ekonomik değil, kültürel. İsviçre uzun yıllar boyunca kontrollü büyüme ve dengeli demografi ile kendi modelini kurmuş bir ülkeydi. Serbest dolaşım ise bu modeli daha akışkan, daha hızlı ve daha öngörülemez hale getirdi. Bugün “İsviçrelilik” sadece bir pasaport değil, tartışılan bir kavram.
Bu noktada şu sert ama kaçınılmaz soruya geliyoruz: Serbest dolaşım İsviçre’nin çöküşü mü? Muhtemelen hayır. Ancak daha doğru soru şu olabilir: Bu, İsviçre’nin bildiğimiz halinin sonunun başlangıcı mıydı?
Çünkü ülkeler her zaman krizlerle değil, bazen yavaş ve sessiz dönüşümlerle değişir. İsviçre hâlâ güçlü, hâlâ zengin ve hâlâ düzenli bir ülke. Ancak aynı zamanda daha kalabalık, daha pahalı ve daha tartışmalı.
Serbest dolaşım bir ekonomik anlaşmadan fazlasıydı. O, İsviçre’nin kim olduğunu ve ne olmak istediğini yeniden tanımlayan bir dönüm noktasıydı. Ve bugün görünen o ki, bu tanım hâlâ tamamlanmış değil.


Köşe Yazıları
Kusurdan Sanata, Yaradan Işığa
Saliha Zeynep Alcan’ın yazısı
Bazı insanlar heyecanını hiç kaybetmez; ben de onlardanım. Yeni bir yola çıkacağımda yahut yeni bir işe kalkışacağımda, bir arkadaşımla buluşacağım zaman, ciddi bir ortamda konuşma yapmam gerektiğinde, hatta şu satırları yazarken bile karnımda kelebeklerin uçuştuğunu hissediyorum. Üstelik bazen öyle uçuşuyorlar ki meramım boğazımda düğüm düğüm oluyor, sesim kendi heyecanımın altında eziliyor.
Böyle anları bir şekilde bertaraf ettikten sonra tesellim, eski bir Japon felsefesi olan Kintsugi sanatı oluyor. Heyecandan konuşamadığımda hissettiğim mahcubiyeti hayatımın altın çizgileri olarak görüyorum. Mevlana’nın da dediği gibi: „Yara, ışığın içeri girdiği yerdir.“
Yaşamak tam da böyle bir şey değil midir? Eskiden bu anları bir „kusur“ sanırdım. Oysa şimdi anlıyorum ki yaşam, o kırılma noktalarıyla kıymetli. Mükemmel bir hitabet yerine samimiyetin titrettiği bir ses; kusursuz bir diksiyon yerine heyecanın kızarttığı bir çehre… Bunlar bizim insani yanımız, bizi biz yapan samimiyet göstergeleri.
Kintsugi, 15. yüzyılda ortaya çıkan bir sanat. Efsaneye göre Japon komutan (Şogun) Ashikaga Yoshimasa, çok sevdiği Çin yapımı bir çay kasesini kazara düşürüp kırar. Şogun bu kaseye çok değer verdiği için tamir edilmesi amacıyla Çin’e geri gönderir. Çay kasesi o kadar kötü onarılmıştır ki son derece kaba metal parçalarla zımbalanmıştır. Şogun bu çirkin görüntüyü düzeltmeleri için Japon zanaatkârlardan yardım ister. Bunun üzerine Japon zanaatkârlar çatlakları urushi reçinesi kullanarak birleştirip üzerini altın tozuyla süsleyerek kaseyi eski halinden daha güzel bir sanat eserine dönüştürürler. „Kin“ altın, „Tsugi“ ise birleştirme anlamına gelir. Sadece altınla değil; gümüş ve platin ile de uygulanabilen bu yöntem, zamanla yaşanmışlıkları gizlemek yerine onları onurlandırmayı temsil eden felsefi bir sembole dönüşür.
Kintsugi’nin altın izleri ile Mevlana’nın ışık sızan yaraları, aslında aynı hakikatin farklı dillerdeki yansımasıdır. Kintsugi bize „Kırıldın ama artık daha değerlisin,“ derken Mevlana, „Kırıl ki içindeki hazineye ulaşılsın,“ der.
Nihayetinde hepimiz birer Kintsugi sanatıyız; hayatın elinden düşüp kırılan ama sevgiyle, tecrübeyle ve altın değerindeki o samimi heyecanlarla yeniden ayağa kalkan… Mevlana’nın ışığına, Japon zanaatkârın altınına ve kendi heyecanınızın güzelliğine inanın.





-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ



Şükran
17 September 2025 at 21:20
Çok akıcı güzel bir edebî yazı olmuş Meltem Hanım.Tasvirleriniz çok canlı,o kadar ki yazarı bir an gerçekten gördüğünüzü sandım hayatta olmadığını unutarak.Yazinizda bahsi geçen yerleri gezmek ve yazarlarla tanışmak oldukça heyecan vericiydi.Sevgiler.
Meltem Soğuk Stropoli
18 September 2025 at 07:43
Sevgili Şükran Hanım, değerli yorumunuz ve vakit ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Var olun! Sevgiler, Meltem