Köşe Yazıları
Trieste’de Bir Gün: Svevo ve Joyce’un İzinde
Sert rüzgarının meşhur olduğu söyleniyor, oysa ben ışıl ışıl, dingin bir Eylül gününde tanıştım onunla. Trieste beni, o sıcak günün öğleden sonrasında, neşeli şehir sakinlerinin doldurduğu cıvıl cıvıl meydanları, akşamında da altın ışıklar saçan hercai renkteki gözalıcı bir gökyüzüyle karşıladı.
Açık konuşmak gerekirse İtalya’nın her köşesinin güzelliğinden belki biraz da şımartılmış bir seyahatsever olarak sıradışı bir beklentim yoktu Trieste’den. Rotamızı İtalya’nın Friuli-Venezia Giulia Bölgesi üzerinden Istria Yarımadası’na çevirmiş, bu liman şehrine ise sadece iki gece ayırmıştık. Daha tanımadan bende heyecan yaratan tek bir özelliği vardı- ama ona birazdan geleceğim. Önce bu güzel şehrin bende yarattığı ilk izlenimlerden bahsedeyim.
Adriyatik’in kıyısına ilişmiş bu küçük kent, tarihi ve coğrafyasından dolayı aynı anda hem İtalyan, hem Avusturyalı, hem de biraz Slav. Yani tam bir melez. Yıllarca Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na ait olup, 1.Dünya Savaşı’nın ardından “İtalyan” ünvanını alınca, şehrin siluetinde, Viyana’nın insana hissettirdiği o mağrur elegans ile İtalya’nın Akdeniz sıcaklığının iç içe geçtiği canayakın bir zarafet çıkmış ortaya.
Sokaklarda yürürken canlı sohbetlerden kulağıma çarpan sesler sadece İtalyanca değil; şehirlilerin yerel lehçesi olan Triestino, Almanca ve bir yandan da Slovence kelimeler duyuyorum. Trieste’nin en büyük özelliği belki de kendini hiçbir zaman tek bir kimliğe sığdırmamış olması. Bu çok kültürlülük kendisini, sokaklardaki insanlarda, meydanlarda, köprülerde, şehrin bana pasta kremasını anımsatan binalarında hissettiriyor.
Şehirde kahve kültürü
İnsanın içini kıpır kıpır yapan havayı gören Triesteliler kendilerini geniş meydanlara ve sokak aralarındaki kahvelere atmışlar. “Kahve” demem boşuna değil. Avusturya etkisinden kalma, İtalyan tipi “espresso bar”lardan daha farklı bir kahve kültürüne sahip Trieste. Hani o Avusturyalıların övündükleri, UNESCO tarafından da “Kültür Mirası” olarak kabul edilmiş “Kaffeehaus” tarzında, uzun uzun oturulan, kitap ve dergi okunan, keyifli sohbetlerin akıp gittiği adeta birer yaşam alanı şehrin kahveleri. Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın “Demokratik Kulüp” şeklinde tanımladığı Viyana kahvelerinin, dönemin edebiyatçılarının buluşma noktası olması gibi, Trieste kahveleri de edebiyat tarihinin önemli bir dostluğuna ev sahipliği yapmış. Tabii onların günün birinde edebiyata imza atacak önemli isimler olacaklarını bilmeden.
Bir edebiyat dostluğu hikayesi
Yıl 1907. Kahramanlarımız Trieste’de İngilizce öğretmenliği yapan, asıl tutkusu yazmak olan, ancak maddi sıkıntılar çeken 25 yaşında bir Dublinli ve ondan İngilizce ders almak isteyen, gençliğinde yazdığı romanlar ses getirmemiş olan, ellisine yaklaşmış bankacı Ettore Schmitz. Bu iki ismin ortak tutkusu yazmak olunca, derslerdeki sohbetler edebiyatın derinliklerine kayar. Böylece bir öğretmen-öğrenci ilişkisi, kısa sürede, daha sonraları dünya edebiyatını etkileyecek bir dostluğa dönüşür. Bu isimlerden genç olan İrlandalı, ilerleyen yıllarda edebiyatın en yenilikçi isimlerinden biri olacak ve arkasında dev eserler bırakacak, Triesteli olan Schmitz ise, romanlarında kullandığı Italo Svevo adıyla sadece İtalyan değil, dünya edebiyatının önemli isimlerinden biri haline gelecektir.
Joyce, Svevo’nun zekasına ve nükteli entelektüelliğine hayran olur. Svevo da Joyce’u mükemmel bir öğretmen ve sohbet arkadaşı olarak görür. Yazdıklarını birbirleri ile paylaşırlar. Joyce, Svevo’nun basıldığı yılarda pek ilgi çekmemiş olan “Yaşlılık” romanından oldukça etkilenir, “Yazmayı bırakmamalısın” der arkadaşına. Svevo ise Joyce’un o genç yaşında yazdığı ve yayınevinin itirazlarına maruz kalan Dublinliler’den, özellikle de kitabın son hikayesi “Ölüler”den çok etkilenmiştir.
Bir ilham şehri
Joyce için Trieste, Dublin’den isteyerek ayrılmış olsa da, onun ilk gerçek “sürgün limanı”dır. Burada hem maddi sıkıntı çeker, hem de büyük eserlerini olgunlaştırır. Dublin’den uzakta da olsa, Dublinliler’i burada tamamlar. “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” de yine bu şehirde şekillenir. Trieste, onun için adeta aynı anda hem yoksulluğun, hem de yaratıcılığın, hem yabancılığın, hem de özgürleşmenin şehridir.
Svevo için ise Trieste zaten doğduğu, büyüdüğü şehirdir. İtalyan bir anne ile Alman bir Yahudi babanın çocuğu olarak doğmuş, 1870’lerde tamamlanan İtalyan Birliği’nin dışında, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun sınırları içinde kalmış Slav, Orta Avrupa, Latin düşünce biçimlerinin, kültürel etkilerinin kaynaştığı bir şehirde yetişmiş, bu kültürel mozaik ve psikanalize duyduğu ilgi onun romanlarına da yansımıştır.
Svevo’nun bu kültürel zenginliği ve ilginç karakteri Joyce’un baş eseri Ulysses’deki Leopold Bloom karakterine de esin kaynağı olur. Bu meşhur karakter de Svevo gibi Macaristan asıllı bir Yahudi’dir. Sadece Svevo değil, tabii ki Trieste de Ulysses’in ilham kaynaklarındandır. Hatta tıpkı şehirdeki basının Joyce’un ismini bir türlü doğru telaffuz edememesi gibi Leopold Bloom da isminin hep komik bir çekilde yanlış söylenmesinden muzdariptir!
Trieste yılları boyunca çok güçlenen bu dostluk, 1. Dünya Savaşı sırasında Joyce’un Zürih’te yaşamasıyla da, 1920’lerden itibaren Trieste’nin yıldızının sönmesiyle birlikte Avrupa’nın kültür başkenti olan Paris’e taşınmasıyla da kopmaz. Hatta o yıllarda basılan Svevo’nun yeni kitabı “Zeno’nun Bilinci”ni Paris edebiyat çevrelerine tanıtan Joyce, bir anlamda Svevo’nun edebiyat dünyasında parlamasına da sebep ve destek olur. Ancak Svevo, pek de şanslı bir adam değildir. Hayatı boyunca kitaplarının anlaşılmaması onu neredeyse yazmaya küstürmüşken, edebiyatta yakaladığı şöhretin keyfini sadece iki yıl sürebilecektir. 1928’de geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybeder.
Edebiyat ve dostluklar
Bir tür usta-çırak ilişkisi gibi başlayan bu edebiyat dostluğu, hikayelerini araştırdıkça beni daha da çok etkiliyor. Aklıma edebiyat dünyasından başka derin dostluklar geliyor. Bir dostun inancı, bazen bir yazarın kaderini değiştirebiliyor. Birkaç gün önce İsviçre Edebiyat Kulübümüzün düzenlediği “Şairler Gecesi”nde hayat hikayesini detaylarıyla dinlediğimiz Sabahattin Ali ile Nazım Hikmet’in hafızamda taze olan dostluğunu hatırlıyorum hemen. Nazım Hikmet’in teşvik edici yorumlarıyla o müthiş romanları yazmaya devam eden Sabahattin Ali, Nazım’a sadece onun dostu olmakla değil, onunla aynı devirde yaşamış olmakla övündüğünü söyler. Böylesine değerli eserler yaratıp, aynı zamanda da böyle derin dostluklara imza atabilmenin ne müthiş bir duygu olduğunu düşünüyorum.
Trieste sokaklarında Svevo ve Joyce ile
Trieste’ye dönecek olursam; Joyce ve Svevo’nun hikayesi, o güzel Eylül gününde beni, bu iki ismin izlerini sürmeye yönlendiriyor. Tabii ki ilk durak ikisinin de hayatı ve eserleriyle ilgili bilgilerin yer aldığı Museo LETS oluyor. Svevo ve Joyce ile dolu bir, iki saatin ardından, James Joyce denince ilk aklıma gelen kişi olan yazar Fuat Sevimay’a Trieste’de olduğumu söyler söylemez selamını söylememi istediği Müze Müdürü Ricardo Ceppach’a onun selamını iletiyor ve bu güleryüzlü Triesteli adamla biraz Sevimay’dan, biraz Trieste’den tatlı bir sohbete dalıyorum.
Müzeden çıktığımda hemen sokağın karşısındaki parkın önünde Svevo’ya rastlıyorum. Göğsüne doğru tuttuğu kitabı ve diğer elinden aşağı doğru sarkıttığı şapkasıyla bir adım atmış, adeta hareket edecek gibi duruyor. Tıpkı fotoğraflarındaki gibi kendine özgü bıyığıyla oldukça ağırbaşlı görünse de Joyce’un onun esprili karakterini nasıl da sevdiğini hatırlıyorum. Şehrin büyüsünün ve müzede geçirdiğim zamanın da etkisiyle kulaklıklarımı takıp, Svevo’nun “Zeno’nun Bilinci” kitabını sesli olarak dinlemeye ve şehrin sokaklarında yürümeye başlıyorum. Sıra sıra restoranlar ve kahvelerin gözümü aldığı, canlılığının içimi yaşam sevinciyle doldurduğu Via San Sebastiano’dan geçerek, Via Roma’ya doğru yürüyorum. Svevo’nun ilginç karakteri Zeno daha ilk andan yakalıyor beni. Bu kafası karışık karakterin hikayesinin, yazarın kendi hayatıyla ne kadar örtüştüğünü merak ediyor ve ilk fırsatta bunu araştırmaya karar veriyorum. Uzaktan Ponte Rosso Köprüsü’nde duran Joyce’un heykelini fark edince tuhaf bir şekilde heyecanlanıyorum. Joyce, bir kolunun altında bir kitap, diğer eli cebinde, sakin bir ifadeyle karşılıyor beni. 10 yılı aşkın bir süre yaşadığı şehirle uyum içinde, orada olmaktan huzurlu bir hali var adeta.
Hikayesi olan bir şehir
Şehrin ruhuna uygun bir şekilde bir kahveye oturup, 100 yıldan uzun bir süre önce iki yazarın yaptığı gibi kahve keyfi yapmaya, şehri onların gözüyle izlemeye ve bir yandan da Zeno’nun tuhaflıklarını dinlemeye karar veriyorum.
Kahvemi içerken “Ne tuhaf” diye düşünüyorum kendi kendime. Joyce ve Svevo’nun yolları burada kesişmeseydi belki de şu anda dinlemekte olduğum bu kitap hiç yazılmayacaktı veya yazılsa da masanın çekmecesinde unutulmuş, birkaç dostun okuduğu bir metin olarak kalacaktı. Joyce belki Zürih’te, ya da Paris’te yine yazacaktı. Ama acaba Dublinliler’deki o keskin gözlem, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ndeki o içsel isyan ve Ulysses’in meşhur karakteri Leopold, Trieste’nin çok kültürlü ortamı ve Svevo’nun ona verdiği ilham olmadan aynı derinliğe ulaşabilir miydi?
Trieste evet, kendine özgü güzelliği olan bir şehir ama tam da bu iki yazarın hikayesi yüzünden çok özel diye düşünüyorum. Eğer Trieste olmasaydı, Joyce’un eserleri belki daha sönük, Svevo’nunkiler ise daha suskun kalacaklardı. Ve en önemlisi bizler, dostluğun edebiyatı nasıl dönüştürebileceğini gösteren bu zarif hikayeden mahrum kalacaktık.







Köşe Yazıları
Sardalye Sokağı’na Yolculuk
Bazı anlar vardır; rüzgarın taşıdığı bir kokuda, sararmış bir kitabın satır aralarında ya da hiç beklemediğiniz bir köşe başında sizi yakalayıverir; içinde bulunduğunuz zamandan sizi alıp en savunmasız, en duru halinize, çocukluğunuza götürür. Geçtiğimiz günlerde ailece gerçekleştirdiğimiz Kaliforniya seyahatimizde ruhumun böylesine bir zaman sıçraması yaşayacağından habersizdim.
San Francisco’nun o meşhur 17-Mile Drive yolunda, Pasifik Okyanusu’nun eşsiz manzarasıyla sarhoş olmuş bir halde Monterey’e doğru yol alıyorduk. Planımız sadeydi: Bir gece Monterey’de konaklayacak, ardından Carmel-by-the-Sea ve oradan da Santa Barbara’ya gidecektik. Monterey, bizim için sadece rotadaki sıradan bir durak, yorgunluk atılacak bir ara istasyon gibiydi. Ancak hayat sanırım en büyük sürprizlerini en “bilinçsiz” tercihlerimizin içine saklıyor.
Otele yerleşip kendimizi Monterey’in merkezine attığımızda, bir anda John Steinbeck’in resimleri ile göz göze geldik. İşte o saniye zihnimde bir şimşek çaktı. Ayak bastığım yer sadece bir sahil kasabası değil, edebiyat tarihinin en kanlı-canlı sokağıydı: Sardalye Sokağı.
Bu farkındalıkla, 15 yaşımdaki halim elimden tuttu. Gözlerimin önüne; bana dünya klasiklerinin o büyülü kapısını aralayan sevgili Kenan Dayım geldi. Dayımın, elime o üçlemeyi tutuştururken yüzünde beliren o muzip ve heyecanlı ifadeyi hiç unutamam: “Yukarı Mahalle”, “Sardalye Sokağı” ve “Tatlı Perşembe”. Sanki sevdiği birine en kıymetli hazinesini devrediyor olmanın gururu ve o kişinin alacağı hazzı bilmenin verdiği o tatlı tebessümle bakmıştı bana.
Monterey’de, kitaptan sonra adı resmen “Cannery Row” olarak tescillenen o sokakta yürürken, sanki bir romanın sayfaları arasında ete kemiğe bürünmüş gibiydim. Sağımdan bir anda meşhur Doc çıkacakmış gibi geliyordu. Lee Chong’un bakkalında oturduğunu, Mack ve tayfasının az ötede bitmek bilmez çene çalmalarından birine daldığını hayal ediyordum. Eddie’nin La Ida’da arta kalan içkileri büyük bir titizlikle istifleyişini, grubun en çalışkanı Hazel’ın ise Doc için okyanus kıyısında deniz canlıları toplamasını izler gibiydim.
Adım adım ilerlediğim bu edebi rüyada, Monterey Körfezi’ne bakan o yamaca geldiğimde karşımda bir hayal değil, bir anıt duruyordu: Steven Whyte’ın imzasını taşıyan, gerçek boyutlarından biraz daha büyük dokuz insan figürüne ev sahipliği yapan Cannery Row Anıtı.
Kitabın karakterleri, o anın dondurulmuş bir karesi gibi karşımdaydı. Ed Ricketts bir deniz yıldızını incelerken, o tanıdık karakterler okyanus rüzgârını selamlıyordu. Anıtın en tepesinde ise bu koca dünyanın mimarı John Steinbeck, sanki bunca yıl sonra buraya kadar gelmiş olmamın ödülünü verircesine bana oradan göz kırpıyordu. Monterey, benim için artık sadece bir durak değil; bir çocukluk rüyası ve edebiyatın gerçekliğe galip geldiği o unutulmaz coğrafyanın adıydı.
John Steinbeck’in Monterey Üçlemesi
John Steinbeck, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’nde dünyaya gözlerini açtığında, aslında ölümsüz eserlerinin mikrokozmosunu da bulmuştu. O, Amerika’nın dışlananlarını, yoksullarını ve okyanusun kıyısına vurmuş kayıp ruhları biriktiriyordu.
Yazarlık dehası, 1935 yılında “Yukarı Mahalle” (Tortilla Flat) ile parladığında, dünya edebiyatı Monterey’in o engebeli yamaçlarında yaşayan sıradan insanların muazzam hikayeleriyle tanıştı. Steinbeck; Pulitzer ve Nobel ödülleriyle taçlanan o eşsiz gözlem yeteneğiyle, toplumsal adaleti ve dayanışmayı birer efsane gibi anlattı. Ancak benim için onun zirvesi, Monterey’in o kendine has kokusunu ve ruhunu iliklerimize kadar hissettirdiği o meşhur üçlemedir. Monterey’deki yaşamın o hüzünlü ama umut dolu portresini tam 19 yıla yayılan bir süreçte tamamladığı Yukarı Mahalle (1935), Sardalye Sokağı (1945) ve Tatlı Perşembe (1954).
Sardalye Sokağı: Bir Avuç Mutluluk ve Bolca Dostluk
Sardalye Sokağı, Monterey’de hayatın kıyısında kalmış ama insanlık sınavından tam not almış bir grup aylak ruhun sıcacık öyküsüdür. Hikaye, Horace Abbeville’in bakkal Lee Chong’a borcuna karşılık bir depo vermesi ve bu deponun zeki ama talihsiz Mack ile tayfasına yuva olmasıyla başlar. Sokağın kalbi, herkesin hayranlık duyduğu deniz biyoloğu Doc için atar. Mack ve arkadaşlarının, Doc’u mutlu etmek adına düzenlemek istedikleri o meşhur sürpriz doğum günü partisi, iyi niyetli bir kaosa dönüşürken aslında bize hayatın tüm karmaşasını ve güzelliğini sunar.
Steinbeck, toplumun dışladığı bu insanlara öyle sevecen yaklaşır ki, okurken kendinizi o dostluğun tam içinde bulursunuz. Mack ve tayfasının o hırpani ama onurlu dünyası, sokağın tozuna karışıp kalbinize işler.



Köşe Yazıları
Zamanın Unutulduğu Mekanlar:Viyana Kahvehaneleri
Daha içeri adım atmadan geniş pencerelerden kendini müjdeleyen kırmızılığa bir an önce kavuşmak için camlı kapıyı hevesle itiyorum. İçerisi aydınlık ve bu soğuk kış gününde insanın bir daha dışarı çıkmak istemeyeceği kadar sıcak. İştah açıcı tarçınlı sıcak kek kokusu, tat ve koku duyularımı hızla harekete geçiriyor. Sağlı sollu iki salondan sağdakine doğru yürüyorum. Kırmızı kadife koltuklar gözüme çok davetkar görünüyor. Salona hakim yumuşak bir köşeye yerleşiyorum. Duvarlardaki beyaz çerçevelerin içinden gülümseyen kırmızı kadife döşemeleri, beyaz çerçeveli aynaları, farklı ebatlarda altın varaklı tabloları ve tavandan sarkan zarif kristal avizeleri inceliyorum. Fonda caz nameleri mırıldanan Ella Fitzgerald olmasa, rahatlıkla 19. yüzyıla ışınlandığımı düşünebilirim. Beyaz bebe yakalı siyah bluzu ve fırfırlı önlüğü ile siyah beyaz filmlerden fırlamış gibi görünen güleryüzlü garsona bir “melange” (sütlü Viyana kahvesi) ile “apfelstrudel” (elmalı turta) siparişi veriyorum. Etrafı incelerken, acaba 1900’lerin başlarında Viyana kahvelerini “demokrasi kulüpleri” olarak tanımlamış olan, kitaplarını çok sevdiğim Avusturyalı yazar Stefan Zweig veya dönemin entelektüel ortamının önemli isimlerinden olan Sigmund Freud tam burada oturmuşlar mıdır diye düşüncelere dalıyor ve birkaç asır öncesinin Viyana’sını gözümün önünde canlandırmaya çalışıyorum.

Viyana’da Kahvehanelerin Altın Çağı
Haydi gelin birlikte bugün şehrin en kendine has özelliklerinden biri olan kahvehanelerin Viyana sahnesinde aktif rol oynamaya başladığı yıllara, 19. yüzyılın ikinci yarısına gidelim.
Viyana kahvehaneleri parlak dönemini yaşamaktadır. Yüzyılın ilk on yılında Napoleon’un, Avusturya’nın İngiltere ile ticaretini engellemesi nedeniyle beklenmedik şekilde fiyatlanan kahve çekirdekleri zor bir dönemden geçilmesine yol açsa da, ambargo biter bitmez Viyana kahvehaneleri tekrar taze kahve ve entelektüel Viyanalılar ile dolmaya başlar. 1800’lerin başında 80 olan kahvehane sayısı, 50 yıl sonra 300’e ulaşır.
Edebiyat ve Kahvehaneler
1890’a gelindiğinde kahvehaneler edebiyatla buluşmuştur. Yüksek tavanlı, mermer masalı barok salonlar, dönemin yazarlarının, sanatçılarının ve düşünürlerinin mekanlarına, belki de bir nevi “yazı odaları” na dönüşür. “Jung Wien” (Genç Viyana) adı verilen edebiyat grubu sık sık Café Griensteidl’de toplanıp edebiyattaki geleneksel estetik anlayışı eleştirir, savundukları modernizmi tartışırlar. “Kaffeehausliteraten” (Kahvehane yazarları) olarak da adlandırılan bu genç Viyanalılar’ın içinde Peter Altenberg, Karl Kraus, Arthur Schnitzler gibi isimler de vardır.
Viyana kahvehaneleri sadece edebiyatın tartışıldığı değil, aynı zamanda öğrenme, yenilenme ve haber alma yerleri kimliğine de bürünürler. O dönem için büyük yenilik yaparak 1720 yılında kahvehanede halka açık gazete sunmaya başlayan “Kramersche Kaffeehaus”un başlattığı akımla gazeteler, kahvehanelerin en önemli simgeleri içinde yerini alırlar. Kibar ve şık Viyanalılar, Thonet sandalyelere yerleşip siparişlerini verdikten sonra, bir köşede asılı olan gazetelerden birini seçer ve zaman kavramından özgürleşmiş şekilde gazetelerin satırlarında kaybolurlar. İşletme sahipleri için gazetelerin özenle korunması konusu önemlidir; öyle köşeye atılmış ve hırpalanmış gazetelerin bulunduğu yerler değildir bu şık kahveler. “Zeitungsständer” (gazete sehpası veya tutucusu) adı verilen uzun, ahşap veya pirinç bir direğe sabitlenerek sergilenirler; böylece hem geniş sayfalı gazeteler küçük mermer masaların üzerinde rahatça okunur, hem de kahve lekelerinden ve hasarlardan mümkün oldukça uzak tutulurlar.

Garsonlar tarafından masalara getirilen siparişlerin sunumları ise ayrı bir övgüyü hakeder. Yıllar sonra dahi devam ettirilecek gelenek, her kahvehanede özenle uygulanır; her müşteriye kahve öncesi damağı temizlemek için küçük bir tepsi içinde bir bardak su ikramı yapılır. Habsburg hanedanından gelen bir gelenek olarak su bardağı üzerine ters olarak kapatılan kaşık ise bardağın yeni doldurulduğunun bir göstergesidir.
Müşterilere gösterilen bunca özen ve konfora rağmen, bu kahvehanelerde oturmak pek öyle masraflı da değildir. Stefan Zweig’ın “Dünün Dünyası” adlı eserinde bahsettiğine göre entelektüel tartışmalara hevesli gençler, uygun fiyatlı bir fincan kahveyle bu mekanlarda saatlerce oturup tartışır, yazılarını yazar, kart oyunları oynar, postalarını bu adreslerde temin eder ve en önemlisi de, sayısız gazete ve dergiye ulaşma fırsatını yakalarlar. Bu anlarda adeta zaman durur, hayat yavaş akar. Kristal avizelerin ışığında gölgeler uzar, defterler ilhamla dolar.

Ancak o yıllarda-özellikle de 19. yüzyılın ilk yarısında- dışardan bu kahvehanelerin içine bakan birinin görebileceği sahne oldukça düşündürücüdür. Yüksek tavanlı şık mekanlar sadece erkeklerle doludur! O yıllarda kadınlar pek çok yere olduğu gibi bu kahvehanelere de tek başlarına giremezler. Sadece Avusturya’da değil , ne yazık ki 19. yüzyıl Avrupası’nda genel olarak normal kabul edilen bir yaklaşımdır bu. Virginia Woolf bu konuyu ünlü eseri “Kendine Ait Bir Oda”da incelikli bir şekilde gözler önüne serer. Kitaptan, bir erkek görevlinin Woolf’u, ziyaret etmek istediği üniversite kitaplığının kapısında telaşla durdurup, hanımların ancak bir fakülteli eşliğinde veya tavsiye mektubu ile kitaplığa alınabileceğini söylediği satırlar aklıma geliyor. Woolf’un şu ifadesinin ne kadar anlamlı olduğunu düşünüyorum: “Kadınlar, yüzyıllardır erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü birer ayna görevini yerine getirmişlerdir. ”
Tarihler 1856’yı gösterdiğinde bu toplum ayıbı ve cinsiyet ayrımcılığı neyse ki sona ermiştir ve Viyana’nın şık giyimli zarif kadınları da artık tek başlarına kahvehanelere gidip bir fincan “melange” eşliğinde tatlıların keyfini çıkarır, en çok tercih ettikleri kahvelerin “stammgast”ları, yani müdavimleri olmaya başlarlar.

Osmanlı’nın Viyana’ya Hediyesi
Viyana kahveleri ile ilgili biz Türkleri ilgilendiren en ilginç konuya gelecek olursak..Bazı kaynaklara göre Viyana’nın “kahve şehri” haline gelmesi Osmanlı İmparatorluğu sayesinde gerçekleşir. Bu nasıl mümkün olmuş derseniz, gelin birlikte biraz daha eskilere; 17. yüzyıla gidelim.
Osmanlı’nın gücünün doruğunda oldugu yıllar. Kahve, bir yüzyıl kadar önce, 1517 yılında Osmanlı Yemen Valisi’nin Etiyopya’dan getirdiği kahve çekirdeklerini Sultan’a takdim etmesinin ardından, çoktan Osmanlı kültürüne girmiş, gündelik hayatın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Bu yoğun kokulu içeceğin en itibar gördüğü yer ise Osmanlı saraylarıdır. Uzak diyarlardan gelen çekirdekler kısa sürede, sarayda geliştirilen özel bir pişirilme ve sunum tarzıyla “Türk kahvesi”ne dönüşür. İkram için özenle İznik veya Kütahya çinisinden fincanlar üretilir. Kahvenin keyfini çıkarırken ellerin yanmasını engellemek adına fincanların etrafına kulp vazifesi gören gümüş veya altın bir zarf yerleştirilir. Sarayda yapılan kahve ikramı misafire gösterilen hürmetin bir tezahürü niteliğindedir, itibar görür, hafife alınmaz.
Biz gelelim bu itibarlı Türk kahvesinin Viyanalara nasıl ulaştığına. Bu konuda farklı kaynaklar ve rivayetler olsa da, sonuçta oklar hep Osmanlı’yı gösteriyor.
Viyana Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Kerstin Tomenendal tarafından yazılan ‘’Das Türkische Gesicht Wiens’’ (Viyana’nın Türk Yüzü)’nde anlatılana göre, 1665 yılında Kara Mehmet Paşa liderliğinde, içlerinde Evliya Çelebi’nin de yer aldığı 300 kişilik Viyana elçilik heyeti Viyana’ya gider. Avusturya İmparatorluğu tarafından heyete Leopoldstadt’ta bir yer hazırlanır. Kara Mehmet Paşa burayı 9 ay boyunca elçilik binası olarak kullanır. İşte Leopoldstadt’taki bu elçilik binalarında ve ‘’Schwarze Adler (Kara Kartal), ‘’Goldene Lamm’’ (Altın Kuzu) ve “Schwarze Bär” (Siyah Ayı) gibi hanlarda soylular itinayla ağırlanırken ilk kez Türk kahvesi de ikram edilir.
Hüsranın Ardından Bırakılan İz
Köpüklü Türk kahvesi keyfi elçiliklerde ve saraylarda devam ededursun, Osmanlı İmparatorluğu bir yandan sınırlarını genişletme çabasındadır. 1529’da Kanuni Sultan Süleyman zamanında başarısızlıkla sonuçlanan 1.Viyana kuşatmasının ardından takvimler 1683’ü gösterdiğinde, bu kez IV. Mehmet tahttayken, Osmanlı, 2. kez Viyana’yı almayı hedefler. Ordunun başındaki Kara Mustafa Paşa’nın düşlerini süsleyen Viyana, önemli ticaret yollarının kesişim yerinde, stratejik değer taşıyan bir merkezdir. Hırslı bir komutan olan Kara Mustafa Paşa o zamana kadar sefere çıkmış olan en büyük orduya sahip olmasına rağmen, kuşatma sırasında ardarda yaptığı stratejik hatalara, çevre topraklarda kutsal koalisyonu oluşturan ülkelerin Viyana’nın yardımına koşmasının da eklenmesiyle birlikte Beç Kalesi’nde yenilgiye uğrar. Osmanlı ordusu geri çekilmek zorunda kalır.

Hikayenin yenilgi sonrası kısmı ise ilginç. Rivayete göre, Osmanlı’nın Viyana’yı terk etmesinin ardından, etrafı kontrol eden askerler çuvallar dolusu kahve çekirdeklerini bulurlar. Bu kahverengi çekirdeklere bir anlam veremeyen askerler deve yemi oldukları sonucuna varıp, çuvalları yakmaya karar verirler.
Ancak Viyanalılar arasında kahve çekirdeklerini daha önceden tanıyan biri vardır: zamanında Belgrad’da görev yapmış komutan Georg Franz Kolschitzky. İmparatordan çuvalların savaş ganimeti olarak kendisine verilmesini talep eder. İşte böylece rivayete göre, Kolschitzky çekirdekleri öğütür, kavurur, süt ve şeker ile harmanlar ve bugün Viyanalıların meşhur kahvesi olan melange ortaya çıkar.
Viyana’da ilk kahvehanenin kim tarafından açıldığı konusunda ise kaynaklar iki ismi gösteriyor:
Bir rivayete göre ilk kahve “Zur blauen Flasche” (Mavi Şişe) adıyla Kolschitzky tarafından açılırken, başka kaynaklara göre 1685’de Yunan asıllı (farklı kaynaklara göre ise Ermeni bir ajan) Johannes Deodat, Haarmarkt’ta kendi evi olan yerde ilk resmi kahvehaneyi açar.


Yüz yıl kadar sonra, 18’inci yüzyılın sonlarında Julis Meinl’in ilk kavrulmuş kahveyi endüstriyel olarak üretip satmasıyla asıl patlama yaşanır. Viyana’da ardarda kahvehaneler açılmaya başlar. Julius Meinl, kahvenin Osmanlı’dan geldiğini hatırlatan dünyaca ünlü “kahve içen fesli çocuk” logosunu yaptırır ve markanın ünü önce Viyana’ya, ardından dünyaya yayılır.

Somut Olmayan Kültürel Miras
Viyana kahvehane kültürü bugün UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiş durumda. Bu kahvehaneler kültürel anlamda o kadar değerli bulunmuş ki, UNESCO onları “tarih ve mekanın tüketildiği ama sadece kahvenin fatura edildiği yerler” tanımlamasıyla 2011 yılında “Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi”ne eklemiş. Bu tanımlama, kahvehanelerin yalnızca fiziksel mekanlar değil, bir yaşam biçimi, bir iletişim şekli ve bir kamusal kültür taşıyıcısı olduğunun adeta resmi bir teyidi gibi.

Sanat ve mimari ile göz dolduran, son derece estetik bir şehir olan Viyana, bana göre sadece kahvehaneleri için bile ziyaret etmeye değer.
Kimbilir belki de umutla karşıladığımız yeni yıl, bu tarihi kahveleri tanımak, bu özel mekanlarda zamanı dondurmak ve yüksek tavanlı odaların fısıltılarından ilham almak için bazılarımıza güzel bir fırsat yaratır.

Köşe Yazıları
Mevzu İnsan, Mevzi Gönül
Hayat, görünmez ipliklerle örülmüş devasa bir dokumadır. Bu dokumanın en hassas ipi ise gönül ipliğidir. İnsan dünyaya sadece gözleriyle değil; durduğu yerin hikâyesiyle, durduğu yerin ruhuyla bakar. Bazen durduğumuz yer o kadar karanlıktır ki önümüzde yalnızca gri duvarları görürüz. Gökyüzünün maviliğini, kuşları ve yemyeşil ormanları unutur; duvarların kaderimiz olduğuna inanırız. Oysa “Mevzimiz, mevzumuzu belirler”. Yani gönlümüz nereyi mesken tuttuyse dünyayı oradan seyrederiz.
“Mevzi”, aynı zamanda durulan saf demektir. Durduğunuz yer; kimin yanında olduğunuzu, kime karşı durduğunuzu ve neyi savunduğunuzu belirler. Eğer mevziniz kırgınlıklar üzerine kuruluysa, mevzunuz hep haksızlıklardan ibaret olur; geçmişe dönüp dönüp “Neden ben?” sorusunun cevabını ararken bulursunuz kendinizi. Eğer mevziniz kin, hırs ve bencillikse mevzunuz ya savunma ya da çatışma olur. Çünkü gördüğünüz tek şey rakipler, düşmanlıklar ve engellerdir. Ruh, burada kendi ipliğine dolanır ve boğulur.
Oysa gönül ipliğini merhametle eğiren, hakikatle dokuyan ve sevdayla bağlayan bir ruhun mevzusu; bir çocuğun tebessümü, bir kuşun kanat çırpışı, bir çiçeğin betonu delerek büyüme çabası olur. İnsan, bir çocuğun tebessümünde saflığı ve masumiyeti yakalarken; çiçeğin betonu aşarak büyüme çabasında içindeki yaşama isteğinin direncini fark eder. Artık hayattan öylece geçip gitmez; bizzat yaşamaya şahitlik eder.
İnsan bazen yorulur, olduğu yere çöker kalır. Çöktüğü yer, o insanın yeni mevzisidir artık. Fakat bu çöküş bir bitiş değil, yeni bir başlangıçtır. İnsan, bu mevzide kendi çıplak hâliyle karşılaşır. Artık mevzusu başkaları değil; mevzu kendisidir. Gönül ipliği, tam da burada kopmadan yeniden düğümlenir.
Gönül ipliği, insanın hayattaki anlam pusulasıdır. Gönül ipliği koptuğunda insanın mevzisi de savrulmaya başlar. Mevzisi savrulanın mevzusu, kuru gürültüden ibarettir. Duracağı yeri bilmeyen insanın hayat ritmi kaybolur; ipi kopmuş bir uçurtma gibi rüzgâr nereye eserse oraya sürüklenir. Nerede duracağını bilemeyen insan, bir süre sonra içsel bir boşluğa mahkûm olur. Ancak şu da bir gerçektir ki insan, en çok kaybolduğunu sandığı anda bulur kendini.
Nihayetinde mevzimiz neresi olursa olsun; ipi kopmuş bir uçurtma olmak da, kökleri derinlere uzanan bir çınar olmak da bizim elimizdedir. Unutmadan: Yol biter, mekân değişir; ama gönül ipliği sağlam olanın hikâyesi asla yarım kalmaz.
-
Gündem1 yıl önceTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 yıl önceİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 yıl önceİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 yıl önceDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 yıl önceKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 yıl önceERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 yıl önceMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 yıl önceTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ



Şükran
17 Eylül 2025 at 21:20
Çok akıcı güzel bir edebî yazı olmuş Meltem Hanım.Tasvirleriniz çok canlı,o kadar ki yazarı bir an gerçekten gördüğünüzü sandım hayatta olmadığını unutarak.Yazinizda bahsi geçen yerleri gezmek ve yazarlarla tanışmak oldukça heyecan vericiydi.Sevgiler.
Meltem Soğuk Stropoli
18 Eylül 2025 at 07:43
Sevgili Şükran Hanım, değerli yorumunuz ve vakit ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Var olun! Sevgiler, Meltem