Connect with us

Röportajlar

Martılar, Çay ve Vapur: İstanbul’un Kaybolmayan Ruhu

yazar

Published

on

​Kelimelerin yükünü karada bıraktım bugün; İstanbul’un atan kalbini, adaları ve o kadim silüeti sadece ruhumla selamlıyorum. Şehir Hatları vapurunun güvertesinde, köpüklerin arasında kaybolan o sonsuz sakinlik ve huzurla şehrin yaşayan ruhuna dokunurken gözüm bir an güverteyi dolduran kalabalığa kayıyor. Her gün binlerce insan, kendi telaşının peşinde İstanbul’un iki yakası arasında mekik dokuyor. Altımızdan sessizce akıp giden denizi ve tenimize dokunan o tuzlu rüzgârı, zamana yetişme telaşımızın gölgesinde bırakıyoruz çoğu zaman.

​Oysa İstanbul en çok da bir vapur güvertesinden izlenirken „İstanbul“ oluyor. Martı çığlıkları, taze demlenmiş çay kokusu, dumanı üzerinde hafif kızarmış simit ve suyun üzerinde kuğu gibi süzülen Şehir Hatları vapurları…

​Bizler güvertede bu büyülü manzaranın tadını çıkarırken kaptan köşkünde büyük bir sorumlulukla dönen bambaşka bir dünya var.

​Bu kocaman vapurun dümeninde her gün yolculuğu güvenli kılan, ömürlerini bu denizlere adamış iki özel isimle bir araya geldik. Meslekte 25, Şehir Hatları’nda ise tam 21 yılını deviren Kaptan Sadullah Çifçi ve vapurun kalbine hayat veren, meslekteki 30 yıllık tecrübesiyle makine dairesinin her sesini ezbere bilen Baş Makinist Hamit Bilgili…

​Şh. Sarıyer vapurunun kaptan köşkünde, taze çaylar ve arkamızdan esen rüzgâr eşliğinde başladım sormaya:

​1- İstanbul’da ulaşım araçları çok çeşitlendi ama vapurun yeri her zaman ayrı. Sizce insanları hâlâ ısrarla vapura çeken şey ne olabilir?

​Sadullah Bey: İstanbul’da vapur demek kentin kültürü, halkla özdeşleşmiş bir simge demektir. Bir ulaşım aracından ziyade, İstanbul’un karmaşasından kaçıp nefes alabildiğimiz bir alan… Yoğun bir günün ardından, kısa süreliğine de olsa denizle yoldaş olduğumuz, martılarla yarenlik ettiğimiz 175 yıllık tarihi ile bir kaçış yeridir vapurlar.

​Hamit Bey: Birçok kentin kendine özgü simgesi var. İstanbul’un simgesi de Şehir Hatları. Şehir Hatları’nın olmadığı bir İstanbul düşünmek mümkün değil. İstanbul kültürü demek Şehir Hatları kültürü demek; Şehir Hatları kültürü demek İstanbul kültürü demek. 30 yıllık gözlemimdir: „İstanbul vapurla, vapur da İstanbul’la hayat bulur.“

​2- Şehir Hatları’nın o geleneksel vapur kültürü ile modern denizcilik gereksinimleri günümüzde nasıl harmanlanıyor? Şh. Sarıyer’de bu köklü geleneği ve ruhu nasıl yaşatıyorsunuz? Size meslek büyüklerinizden kalan en önemli öğreti neydi?

​Sadullah Bey: Şehir Hatları geçmişten gelen kültürünü ve o köklü yapıyı korurken teknolojinin getirdiği hareketliliğe de ayak uyduruyor. Yeni vapurlar inşa edilirken dış tasarımlarında o çok sevdiğimiz klasik görünüm korunurken iç kısmı daha modern, daha emniyetli ve daha konforlu inşa ediliyor. Şh. Sarıyer yapılmadan önce bir anket yapıldı ve halkımıza soruldu. Halkımızın verdiği onay ile Sarıyer, Fatih, Beyoğlu, Kadıköy, Beykoz gemileri bu vizyonun en güzel örnekleri oldu.

​Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, gemilerimizin içinde kuşaktan kuşağa aktarılan, denizciliğin o yazılı olmayan saygı ve hiyerarşi kültürü hâlâ devam etmekte. Mesela elinizde dünyanın en prestijli ehliyeti, en yüksek dereceli gemi adamı lisansı olsun… Şehir Hatları’na adım attığınızda o ehliyet sizi doğrudan zirveye taşımaz; en alttan başlar, denizi ve vapuru adeta yeniden öğrenerek yükselirsiniz. Düşünün, ben dışarıda, armatör gemilerinde 2. kaptandım; ama bu köklü aileye girdiğimde işe gemici olarak, en temelden başladım. Başka hiçbir kurumda göremeyeceğiniz bu asil gelenek, Şehir Hatları’nın köklerinin neden bu kadar sağlam ve sarsılmaz olduğunun en büyük kanıtıdır.

​Hamit Bey: Ben teknik lise çıkışlıyım; diğer arkadaşlar gibi denizcilikten gelme değilim, tabiri caizse mektepli değil alaylıyım. Daha önce hiç gemide de çalışmamıştım. Benim için bu köklü kültürün, 175 yıllık o muazzam birikimin yegane sembolü, o bacada gururla duran TDİ çapa amblemidir. Benim için kültürün tanımı çapa amblemidir. Biz bu mesleğe adımımızı attığımızda kulağımıza küpe edilen en kutsal dua şuydu: „Allah, o sarı bacanın altında rızkımızı helalinden kazanmayı nasip eylesin.“ İşte o sarı baca, bizim için sadece bir gemi parçası değil; ekmek kapımız, geçmişimiz, geleceğimiz ve helal lokmanın sancağıdır.

​3- Siz her gün binlerce insanın aceleyle geçtiği yolları, Boğaz’ı yukarıdan izliyorsunuz. Özellikle sisli bir İstanbul sabahında şehri ilk gören siz oluyorsunuz. Kaptan köşkünden bakınca sizin gözünüzden İstanbul nasıl bir yer? O anlarda şehirle aranızda nasıl bir bağ kuruluyor?

​Sadullah Bey: Sabah ilk seferimizin bendeki yeri her zaman çok başkadır. Şehrin o gürültülü telaşı henüz başlamamışken İstanbul’u denizden izlemenin tadı bir başkadır. O an hissettiklerime dair ne anlatsam eksik kalır; hani derler ya, „Anlatılmaz, yaşanır“ diye, tam olarak öyle bir duygu.

​Hamit Bey: Ben de akşamını eklemek isterim. Çok sevdiğim bir dostum bir akşam gemiye ziyaretime gelmişti ve demişti ki: „Hamit, kıyıdakiler denizi izlediklerini sanıp avunurlar. Oysa asıl mucize, dalgaların üzerinden kıyıyı izlemektir. Çünkü İstanbul’un gerçek yüzü karada değil, Boğaz’dan İstanbul’u izlerken görünüyor.“

​4- İstanbul’un sisi, fırtınası meşhurdur. Denizde kendinizi en çok güvende hissettiğiniz ve en çok tetikte hissettiğiniz anlar hangileridir?

​Sadullah Bey: İstanbul Boğazı dünyanın en tehlikeli su yollarından birisidir. Hem coğrafi darlık yönünden hem de yerel deniz trafiği yönünden üst düzey seyir emniyeti gerekmektedir. Özellikle şiddetli lodos ve sis gibi görüş mesafesini kısıtlayan elverişsiz hava koşullarında tedbirlerimizi en üst seviyeye çıkarıyoruz. Manevralarımızı ona göre planlıyor ve prosedürlere uygun şekilde önlemlerimizi alıyoruz. Bugüne kadar gösterdiğimiz bu tavizsiz disiplin sayesinde herhangi bir olumsuzluk yaşamadık çok şükür. Bizim için en büyük huzur ve mesleki tatmin kaynağı; tüm güvenlik önlemleri eksiksiz alınmış olarak yolcularımızı varış noktalarına emniyetle ulaştırmaktır. Buna ek olarak lodosun sert olduğu zamanlarda kaptan için en önemli şey „makine çalışsın, pervane dönsün“ kuralıdır. Pervane döndüğü sürece kaptan o kaba dalgalarla mücadele ederek gemisini korur.

​Hamit Bey: Bizim açımızdan da denizin en riskli zamanı sisli zamandır; her şeyinizin ama her şeyinizin eksiksiz hazır olması gerekir. Özellikle düdük… Şimdiki gemilerde her şey otomatikleşmiş olabilir ama eski tip gemilerde düdüğün havasının devamlı kontrol edilmesi lazımdı. Çünkü biliriz ki denizcinin kaderi o kadim düsturda saklıdır: „Siste düdük, lodosta pervane.“

​Kaptan duası: „Düdüğümüz ötsün, pervanemiz dönsün, makinemiz çalışsın.“

​5- Yıllar içinde İstanbul’un yolcu profili de değişti. Eskinin yolcusu ile bugünün yolcusu arasında, köşkün penceresinden baktığınızda ne gibi farklar görüyorsunuz?

​Sadullah Bey: Evet, gelişen teknolojiyle beraber yolcu profili de tamamen değişti. Yeni jenerasyonun ellerinde hep telefonlar; artık denizle, Boğaz’la, o güzelim manzarayla kimsenin işi kalmadı. Herkes telefona gömülmüş durumda. Aslında İstanbul’u kaçırıyorlar. Eskiden vapurlarda bambaşka bir gazete kültürü vardı, çok gazete okunurdu. Hatta okunan o gazeteler sonraki yolcular faydalansın diye gemide, koltukların üzerinde bırakılırdı. Şimdilerde ise vapurda gazete okuyan tek bir kişiyi bile bulmak neredeyse imkânsız.

​Hamit Bey: Bizim kuşağın yetişemediği, sadece meslek büyüklerimizin anılarında kalan o eski Boğaz günlerini hayal edin: Vapur iskeleye yanaşırken kıyıdaki evlerin sakinleriyle kaptanların selamlaştığı, deniz ile karanın adeta akraba olduğu zamanlar… Bugün o sıcaklıktan çok uzağız. Peki, ne değişti? Sadece zaman mı geçti, yoksa biz mi eksildik? Akıllı telefonların ekranlarına gömüldükçe yanımızdakini görmez, sesini duymaz olduk. Sosyalleşmenin dijitalleştiği bu çağda iskeleye yanaşan sadece bir vapur değil; aslında kaybettiğimiz o eski, samimi insani bağlarımız.

​6- Yolcular vapurun sadece salonlarını ve güvertesini görür, köşk hep biraz gizemlidir. Kaptan köşkü ile yolcular arasında nasıl bir bağ var? Hiç unutamadığınız, köşkün penceresinden şahit olduğunuz bir yolcu hikayesi var mı?

​Sadullah Bey: Her perşembe sahilde gözü yollarda, Şh. Sarıyer’i bekleyen küçük bir yolcumuz var; artık gemimizin en tatlı müdavimi… Ona deniz sevgisini öyle bir aşılamışız ki babasına tepeden tırnağa bir denizci üniforması aldırmış. Ayakkabılarına kadar kuşanıp öyle geliyor iskeleye. Gemiyi o kadar benimsedi ki sanki personelden biri gibi davranıyor. Onun bu çocuksu heyecanı, ikimizin de ömrü boyunca unutamayacağı en güzel deniz hatırası olarak kalacak.

​Şehir Hatları vapurlarında birçok eşya unutulur. Biz denizciler bu dalgınlıklara alışkınızdır. Ama bir gün Kadıköy İskelesi’nde en tatlı „unutma“ anlarından birine şahitlik ettim. Yolcuları tahliye ederken bir hanımefendi yanıma geldi, yaşı da biraz var; „Yavrum,“ dedi, „bizim bey beni vapurda unuttu, gitti herhalde.“ Baktık gemide beyefendiden eser yok. Hanımefendiyi kaptan köşkünde misafir ettik ve birlikte bir Eminönü seferi yaptık. Dönüşte Kadıköy’e yanaştığımızda iskelede eşi onu bekliyordu. Bu da denizcilik hayatımın en neşeli, en unutulmaz hatıralarından biri olarak kaldı.

​7- Yol arkadaşlarınız martılar ve yunuslar oluyor. Onlarla ilgili unutmadığınız ilginç bir anınız var mı?

​Sadullah Bey: Biz denizcilerin en yakın dostları martılar ve yunuslardır. Yunuslar ara sıra eşlik etse de martılar kadim dostlarımız. Martılar bizim vapur kültürümüzün; çay, simit keyfimizin vazgeçilmez parçasıdır.

​Ben açık denizlerde çalışırken yunus gemiyi algılıyor, adeta yarışıyordu. Bir bakarsınız geminin sancağında (sağ) belirmiş, bir bakarsınız iskele (sol) tarafında… Bu şekilde oyun yaptığı çok olmuştur. Hatta denizciler arasında bir rivayet vardır: Kaptan yunusun yarışma isteğini anladığı anda hızını düşürürmüş; çünkü yunus eğer gemiyi geçemezse intihar edermiş.

​Hamit Bey: Şehir Hatları vapurları renklerini martılardan almıştır; o sebeple „Boğaz’ın martıları“ denir Şehir Hatları vapurlarına. Ben de Şehir Hatları bünyesinde çalışmaya başladıktan sonra martıları bizden biri gibi hissetmeye başladım. Vardiyamda martılarla lokmamı paylaşırken aslında sadece bir kuşu doyurmuyorum; Boğaz’ın ruhuna ortak oluyorum.

​8- „Makinist arızayı motorun sesinden anlar,“ denir. Şh. Sarıyer gibi modern sistemlere sahip bir gemide de bu sezgiler hâlâ geçerli mi, yoksa artık her şeyi sadece ekranlardan mı takip ediyorsunuz?

​Hamit Bey: Ben meslekte 30 yılı geride bıraktım. Göreve başladığım yıllarda teknoloji bu kadar ileride değildi. Bizim sensörlerimiz; iyi bir gözlem ve makinenin sesiydi. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin hâlâ bu şekilde devam ediyor, makinenin sesinden anlıyorum. Sezgiler ve yılların tecrübesi diyeyim.

​9- İlk göreve çıktığınız günü hatırlıyor musunuz? En çok ne heyecanlandırmıştı sizi?

​Sadullah Bey: İlk gemiye 13-14 yaşlarında, yaz tatilinde kendi isteğimle çıktım. Gemiye Mudanya’dan dahil oldum. Gemi 700 tonluk bir gemiydi ama o zaman bana kocaman bir gemi gibi gelmişti. Aslında o kadar da büyük değilmiş. Mudanya’da yükleme yaptık, Bulgaristan’a gidecektik; Boğaz’dan çıktıktan sonra ilk fırtınama orada yakalandım. Benim için zorlu olsa da iyi oldu.

​Hamit Bey: 6 Ocak 1998 tarihinde Eminönü İskelesi Şehit Necati Gürkaya vapurunda göreve başladım. Bu durum başlı başına bir heyecandı fakat kamarada ranza sistemini görünce şok oldum. Ben ranzada yatamam diye düşündüm. Kamarada yatmaya alışmam bir hafta sürdü.

​10- Evinizden çok bu gemide vakit geçiriyorsunuz. Vapur sizin için sadece bir iş yeri mi, yoksa ikinci bir ev mi? Burada pişen çayın, birlikte yenilen yemeğin tadı karadakinden farklı mıdır?

​Hamit Bey: Burası bizim gerçekten ikinci evimiz. Biz yemek yapmayı burada öğrendik. Elimizin lezzeti de gemiden geliyor. Baklava hariç her türlü yemeği yaparım. Belki de bu kadar lezzetli olmasının sebebi aş ile işin birbirine sevgiyle karışmasıdır.

​Sadullah Bey: Ömrümüzün büyük kısmı bu sularda, bu gemide geçiyor. Biz burada sadece iş arkadaşı değil, aile gibiyiz. Mutfağımızda yemekler imece usulü pişer. Her denizci iyi bir aşçıdır, olmak zorundadır.

​11- Denizde olmak dışarıdan çok etkileyici görünse de büyük fedakarlıklar gerektirir. Bu mesleğin aile ve sosyal yaşantınıza etkisi ne oldu? Deniz insanı nasıl değiştiriyor?

​Sadullah Bey: Denizcilik dışarıdan sadece bir meslek gibi görünür ama aslında bizim iliğimize kadar işleyen, hem bizden hem de geride bıraktıklarımızdan çok büyük fedakarlıklar isteyen bir yaşam biçimi. Ben hayata erken başladım. Cuma okul bitti, cumartesi nişanlandım, pazar üniversite sınavına girdim, pazartesi gemiye çıktım. Hatta sınav sonuçlarını Hindistan’da öğrendim. 13 ay sonra geldim, düğünümüzü yaptık. Birkaç ay karada kaldıktan sonra tekrar gemiye çıktım; gerçekten özlem, hasret çok zordu. Ben armatörlükte devam edecektim, hedeflerim vardı fakat eşimi kıramadım. Şehir Hatları’na geçiş yaptım, çocuğumuzu Şehir Hatları’nda büyüttük. Çocuğumuz da denizci olmak istedi, şimdi İTÜ Denizcilik Fakültesi’nde okuyor.

​Hamit Bey: Şehir Hatları’nda çalışmakla armatör firmalarında denizcilik yapmak birbirinden çok farklı. Benim armatörlük geçmişim yok ama o tarafın ne kadar büyük fedakarlıklar gerektirdiğini, ne kadar zor olduğunu dışarıdan da olsa çok iyi biliyorum. Şehir Hatları’nda çalışıyor olmamız sayesinde hem evimizi çekip çevirebiliyor, hem ailemizle doya doya vakit geçirebiliyor hem de işimizi layığıyla yapabiliyoruz.

​12- Günün son seferini tamamlayıp vapurun ışıklarını söndürdüğünüzde, o büyük sessizlik anında şehir ve deniz size ne söyler?

​Sadullah Bey: O gün yaptığımız seferleri kazasız belasız bitirmemiz en büyük mutluluğumuz. Yolcuları emniyetli bir şekilde gidecekleri yere ulaştırdıysak ne mutlu bize.

​Hamit Bey: Ben Şehir Hatları kültürü ile cevaplayayım bu soruyu. Bizde şöyle bir kültür var; gemiyi bağladığımız zaman birbirimize „Geçmiş olsun,“ deriz. Bu cümleyi şehir bize, biz şehre de söyleriz.

​13- Meslekte geçirdiğiniz bunca yılı düşündüğünüzde, denizciliğin „olmazsa olmaz“ dediğiniz en temel kuralı nedir?

​Sadullah Bey: Denizcilikte olmazsa olmaz hiyerarşik düzen ve disiplindir. Sınırlı bir alan içerisinde çalışıyoruz; karışıklığı önlemek ancak ast-üst ilişkisinin net bir şekilde korunmasıyla ve her personelin görev ve sorumluluklarını eksiksiz yerine getirmesiyle mümkündür.

​Hamit Bey: Ben Şehir Hatları’na başladığım zaman Çarkçının (Başmakinist) ve Kaptan’ın kamarasının önünden geçilmezdi; şimdilerde bu durum aynı katılıkta devam etmese de saygı devam ediyor. Ancak disiplin sadece bu değildir. Disiplin; meslek ahlakı ve nitelikli eğitimle inşa edilir. Günümüzde gemi kazalarının yok denecek kadar azalması, eğitimin gücünü açıkça ortaya koymaktadır. Türk denizciliğini geleceğe taşıyacak üç temel direk vardır: Disiplin, ahlak ve eğitim.

​14- Gelecekte sizin izinizden gitmek isteyen, denizciliğe ve vapur kültürüne gönül vermiş gençlere hem bir kaptan hem de bir başmakinist olarak en büyük tavsiyeniz ne olurdu?

​Sadullah Bey: Dönem dönem gelen stajyerlerimize de mesleği seçecek gençlerimize de şunu söyleyebilirim: Eğitimlerine çok önem versinler, İngilizceyi muhakkak öğrensinler ve denize gönülden bağlansınlar. Denizcilik; sevgi ve tutku olmadan sürdürülebilecek bir meslek değildir. Daha önce de belirttiğim gibi gemide sınırlı personel var; tek bir kişi görevini aksatır yahut eksik yaparsa tüm personelin yükü iki katına çıkar ve bu durum hata payını artırır. Fakat unutulmamalıdır ki deniz hata kabul etmez!

​Hamit Bilgili: Başmakinist olarak şuna inanıyorum: Meslek sevgisi tek başına yetmez; onu iş ahlakı ve liyakatle taçlandırmak gerekir. Kaptanımızın da bahsettiği gibi deniz asla hata kabul etmez. Sevginin yanına ahlak ve ehliyet koyduğunuzda sarsılmaz bir sorumluluk duygusu doğar. Ve insanı kendisi yapan, karakterini iki kat daha güçlü kılan şey işte bu sorumluluk bilincidir.

​Sarı bacanın gölgesinde, Boğaz’ın esintisi ve martıların yarenliği ile demlenen o güzel sohbetin sonuna geldik. Damağımda gemici Can Bey’in elinden çıkan muhteşem pilavın lezzeti, bardağımda „muhabbetimiz çaysız, kahvesiz kalmasın“ diye pervane olan gemici Hüseyin Bey’in içten özeni… Dededen babaya bu çarkı döndüren Çarkçıbaşımız Serkan Aktepe’nin tatlı kadayıf sözü ve neşesiyle masamıza dümenci olan Reis Tevfik Arslan…

​175 yıldır kâr amacı gütmeden, „Halka hizmet Hakk’a hizmettir“ düsturuyla Boğaz’ı köprü kılan Şehir Hatları’na ve bu güzel ekibe teşekkürü borç bilirim.

​Şh. Sarıyer ve Şehir Hatları ailesi; pruvanız neta, dümeniniz viya, rüzgârınız kolayına olsun!

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Nazlı Eray’la Gerçek ve Hayal Arasında

yazar

Published

on

Yirmi yıldır neredeyse her yazı Bodrum’da geçiriyorum. Benim için tatil denildiğinde aklıma gelen ilk yer hep Bodrum oluyor. Denizin, güneşin ve hala saklı kalmayı başarabilmiş o güzel köşelerin tadını çıkarıyor; nefis deniz ürünleri ve mezeler eşliğinde tatilin hakkını vermeye çalışıyorum.

Son yıllarda ise Bodrum tatillerime küçük edebiyat ve sanat durakları da eklemeye başladım. Sergileri gezmek, bir söyleşiye katılmak, kitapların ve sanatın çevresinde vakit geçirmek beni en az deniz kadar mutlu ediyor. Bu yüzden Bodrum’a gelir gelmez kitap dostlarımdan bilgi aldım, biraz da Instagram’da gezindim ve kendime ziyaret edebileceğim sergilerden, söyleşilerden ve edebiyat buluşmalarından oluşan küçük bir liste hazırladım.

Karşıma çıkan ilk etkinlik, Bodrum’un yeni sanat mekanlarından Inspera Mini Sahne’de gerçekleşecek Nazlı Eray buluşması oldu. Kısmet adeta ayağıma geldi.

Yurt dışında yaşamaya başlayınca yazarlarla bir araya gelebileceğimiz etkinlikler insanın gözünde çok daha değerli hale geliyor. Bir yazarı dinleyebilmek, kitabının hikayesini kendi sesinden duyabilmek ve aynı salonda başka okurlarla buluşabilmek büyük bir ayrıcalık gibi geliyor. Bunu benim gibi göçmen kuşlar sanırım çok daha iyi anlayacaktır.

Nazlı Eray’ın kalemiyle tanışmam ise çok eskiye dayanmıyor. Canım kitap kulübüm @gocmenkitapseverler ‘in  kurucularından sevgili Melis Uluğtekin’in önerisiyle Orphee’yi almıştım. Melis, “Nazlı Eray, büyülü gerçekçiliğin Türkiye’deki en önemli isimlerinden biri ve bu kitap da muhakkak okunması gereken kült bir eser,” demişti. Kitabı okuduğumda gerçekten çok etkilenmiş, ardından yazarla ilgili küçük bir araştırma da yapmıştım.

Nazlı Eray Ankara’da doğmuş olsa da çocukluğu ve gençliği İstanbul’da geçmiş. Daha sonra bir gece treniyle Ankara’ya geliyor ve kendi anlatımıyla, geliş o geliş… Yıllarca Ankara’dan ayrılamıyor. Şehri ilk gördüğünde “İnsanlar burada nasıl yaşıyor?” diye düşünse de zamanla Ankara onun için bir tür hangara dönüşüyor. İnsanlarıyla, anılarıyla ve sokaklarıyla ona durmadan malzeme taşıyan büyük bir hikaye deposu oluyor. Yaklaşık beş yıl önce ise Ankara’dan ayrılarak Bodrum’a yerleşiyor.

Nazlı Eray’ın Edebiyat Evreni

Büyülü gerçekçiliğin Türk edebiyatındaki en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Nazlı Eray, öykü ve romanlarında gerçekle gerçek dışını öylesine ustalıkla iç içe geçiriyor ki okurken kendinizi “Böyle bir şey olur mu?” diye sorgularken bulmuyorsunuz. Tam tersine, o dünyanın kurallarını hemen kabul ediyor ve yazarın peşine takılıyorsunuz.

Edebiyat yolculuğuna öyküyle başlayan Nazlı Eray’ın kırkı aşkın basılmış eseri bulunuyor. İlk öyküsünü, Mösyö Hristo’yu henüz on altı yaşındayken yazıyor. Gençlik yıllarında Sait Faik Hikaye Armağanı’na birkaç kez başvuruyor ancak ödülü alamıyor. Jüriden bir tanıdığı bir gün ona, “Boşuna uğraşma, jüride enişten var; bu ödülü sana hiçbir zaman vermezler,” diyor. Günümüz Türkiye’sini düşününce insan bu hikayeye gülümsemeden edemiyor; şimdi olsa belki tam tersi yaşanırdı.

Nazlı Eray uzun yıllar boyunca Varlık dergisinde ve Cumhuriyet, Güneş, Radikal ile Akşam gazetelerinde yazmış; edebiyatın yanında siyasetle de aktif biçimde ilgilenmiş bir isim.

Yazarlığıyla ilgili anlattığı ayrıntılar ise en az kitapları kadar ilgi çekici. Örneğin özel bir yazı odası ya da yazı masası olmadığını söylüyor. Buna karşılık çok güzel kalemleri olduğunu özellikle vurguluyor. Belli ki bazı yazarların ihtiyacı büyük masalar ve düzenli odalarken, bazılarına yalnızca iyi bir kalem ve sınır tanımayan bir hayal gücü yetiyor.

“Yazarken insanları mutlu etmek istiyorum. Bir aydın olarak da elimden geleni yapıyorum,” diyen Nazlı Eray’ın edebiyata bakışında da bu iyimserlik ve sorumluluk duygusu hissediliyor.

Olmayanın Güncesi

Inspera’da Bodrum Nazlı Eray Okurları Grubu tarafından düzenlenen, Ceyda Yılmaz’ın moderatörlüğünde gerçekleşen etkinlikte Nazlı Eray, son kitabı Olmayanın Güncesi’nin doğuş hikayesini anlattı. Kitabın nasıl ortaya çıktığını, karakterlerini ve yazma sürecinde zihninde açılan kapıları dinlemek, kitabın dünyasına daha okumadan yaklaşmamı sağladı.

Olmayanın Güncesi’nin merkezinde kader var. Roman, adeta Kader Örümceği’nin ördüğü görünmez ağlarla ilerliyor.

Nazlı Eray, kitabın adından söz ederken anılara dikkat çekiyor. Yaşadığımızı sandığımız şeyler gerçekten yaşandı mı? Yoksa bazı anıları sonradan biz mi yarattık? Hafızamız bize ne kadar doğruyu anlatıyor? Olmayanın güncesi, belki de belleğin ve zihnin bize oynadığı oyunların bir yansıması.

Kitap, tam anlamıyla bir Nazlı Eray evreni. Okur, büyülü rüyaların rengarenk karnavalına davet ediliyor. Büyülü gerçekçiliğin kraliçesi bu kez gerçek bir kara büyüyü bozdurmaya çalışıyor; bunun için zamanda ve mekanda yolculuklara çıkıyor.

Toplu iğneler saplanmış bir voodoo bebeğinin peşinde ilerlerken Padişah Deli İbrahim’in Cinci Hoca’sından John F. Kennedy’ye, Nikola Tesla’dan Roman Polanski’ye kadar pek çok isim bu tuhaf ve büyüleyici dünyada bir resmigeçit yapıyor. Bazen üç dakikada üç yıl geçiyor, bazen zaman olduğu yerde duruyor. Nazlı Eray ise bütün bu yolculuk boyunca zamanı, belleği ve kaderi sorguluyor.

Bu macerada ona Kader Örümceği, Pişmiş Kelle ve gerçek ile hayal arasındaki sınırları durmadan ihlal eden birbirinden ilginç karakterler eşlik ediyor.

Inspera’daki buluşmadan çıktığımda kendimi gerçekle hayalin birbirine karıştığı, zamanı ve kaderi yeniden düşündüren tuhaf ama çok keyifli bir yolculuktan dönmüş gibi hissettim.

Bodrum’a bu kez yalnızca denizin, güneşin değil, Nazlı Eray’ın rengarenk dünyasının da tadı karıştı. Tatilime eklediğim bu ilk edebiyat durağı, bana yine aynı şeyi hatırlattı: Bazen bir şehri asıl unutulmaz kılan, hiç planlamadığınız anda karşınıza çıkan hikayelerdir.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Ağacın dili, Zanaatin Kalbi Luthier Enes Kıtay

yazar

Published

on

Pencerede kedileri, tarihi yapıları, rengârenk Çiçek Evi ve köy kahvesini andıran kafesiyle İstanbul’un ortasında bir Ege kasabası… Kavala muhacirlerinin bu huzurlu mahallesinde, bugün çok özel bir mekânın kapısını aralıyoruz: Luthier Enes Kıtay’ın şirin atölyesi.

1995 yılında İstanbul’da, üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Enes’in kaderi, henüz 14 yaşındayken bir bağlamanın tellerine dokunmasıyla değişir. O yaşta başlayan bu müzik yolculuğu, zamanla sadece o tellere basmayı değil, o tellerin bağlı olduğu ahşabın dilini çözme tutkusunu da beraberinde getirecektir.

O yıllarda meslek lisesi mobilya bölümü öğrencisi olan Enes, TRT sanatçısı Uğur Önür’den feyz alarak kabak kemane çalma sevdasına düşer. Bağlama hocasının da desteğini alınca önündeki en büyük engel bir kabak kemaneye sahip olabilmektir. İlk iş olarak Unkapanı’nın yolunu tutar fakat oradaki enstrümanların kalitesi içine sinmez. Yaşı gereği ekonomik koşulları da el vermeyince iş başa düşmüştür; kendi kemanesini kendi yapmaya karar verir.

Okuldaki hocalarının kapısını çalar; tutkusu ve kabiliyetiyle dönem ödevini „kabak kemane yapımı“ olarak kabul ettirir. Böylece hem ilk enstrüman yapımının hem de luthier yolculuğunun ilk adımını atmış olur.

Kemaneyi yapar, dönem ödevinden geçer. Yaptığı kemane Uğur Önür tarafından da onaylanınca artık istikamet bellidir: Enes, luthier olacaktır. Lisede staj dönemi geldiğinde ud yapımcısı Ramazan Calay’ın yanında stajını yapmak ister. Hocalarının inisiyatifiyle mobilya stajını bir luthier çırağı olarak tamamlar.

Eğitimine İstanbul Teknik Üniversitesi Çalgı Yapımı Bölümünde devam eder. Ud ve lavta yapımının önde gelen isimlerinden olan ustası Ramazan Calay, onun da bu alanda uzmanlaşmasında büyük rol oynamıştır. Enstrüman dersleri verip oradan kazandığı parayla ud ve lavta yapıp satmaya başlar. Bugün artık bu zanaatın saygın ustalarından biri haline gelmiştir.

Tam da bu ustalıkta merakla, atölyedeki talaş kokusunda sormak istiyorum: Bir ağaç parçası bir ustanın elinde dile gelip ruhumuza dokunan bir enstrüman oluyor. Bu süreç tam olarak nasıl işliyor?

Enes Kıtay: Ben özel sipariş üzerine çalışıyorum. Genellikle gelen kişi hangi ağaçtan hangi enstrümanı istediğini söylüyor, ona göre üretime geçiyorum. Yapım sürecini kabaca üç ana mimariye ayırabiliriz: Tekne, kapak ve sap kısmı. Tekne kısmı için çeşitli yerli ve yabancı ağaçlar tercih edilebilir. Kapak kısmı için az lifli, daha gevrek olan yapısıyla çam ailesinden olan ladin ve sedir gibi ağaçlar tercih edilirken, sap kısmında sertlik ve dayanıklılık bakımından klavyeyi abanoz ağacından seçiyoruz.

Sipariş üzerine enstrüman yaparken aslında kişiye özel bir ses tasarlıyorsun. Bu tasarım süreci nasıl işliyor, usta olarak sana ne hissettiriyor?

Enes Kıtay: Bize gelen müzisyen genelde aradığı sesi tarif eder, sonra kişinin fiziksel özellikleri devreye girer. Eğer parmakları küçükse daha dar klavye tercih ederiz. Ya da erkekse normal klavye, kadın ise zenne (enstrümanın ebatı gözle görülmeyecek bir farkla normal boyuttan küçüktür) tercih edilir. Bu milimetrik farklar enstrümanın ruhudur. Ben bu aşamada o tezgahta bir enstrüman değil, tabiri caizse bir evlat dünyaya getirdiğimi düşünüyor ve o hisle hareket ediyorum.

Malzeme tedariğinden yapım aşamasına kadar bu mesleğin en meşakkatli kısmı ve en keyif aldığın kısmı hangisi?

Enes Kıtay: Her aşaması meşakkatli fakat başlangıç aşaması en meşakkatli kısmı. Çünkü ucu bucağı belirsiz yeni bir yolculuğa başlıyorsun. Bu yolculukta yanıma bir önceki yaptığım enstrümandan aldığım olumlu geri dönüşü azık olarak alıyorum. Bana o üretim şevkini veren de bu durum oluyor.

En keyif aldığım kısım ise enstrümana teli taktığım, ilk akort yaptığım an. Alelade bir ağaçla başlayan yolculuğum, insanların ruhuna dokunacak ezgiler üreten bir enstrümana dönüşüyor. O ilk sesi duyduğumda hissettiğim şey, bu dönüşümün bir parçası olmanın verdiği şükür duygusu.

Atölyenden çıkan bir enstrümanı usta bir müzisyenin elinde, sahnede ilk kez dinlediğinde ne hissediyorsun?

Enes Kıtay: Çıraklık döneminden bugüne kadar süren yolculuğum gözlerimin önünden geçiyor. O sahne benim için bir varış noktası değil, aksine bir sonraki enstrümanda daha da ustalaşmam için verilmiş bir söz gibi.

Her şeyin fabrikasyon olduğu bir süreçteyiz. Bu zanaatın geleceğini nasıl görüyorsun?

Enes Kıtay: Öncelikle fabrikasyon üretime karşı değilim; aksine seri üretim, zanaatkârın ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor. Fabrikasyon üretimde belki enstrüman kusursuz olabilir ama bir ruhu yok. Luthier’nin değeri de bu noktada ortaya çıkıyor.

Bu zanaatın geleceği için en büyük çağrım ailelere… Bizim kültürümüzde „Ağaç yaşken eğilir“ derler; çocuktaki o kıvılcım küçük yaşta fark edilmeli. Herkes doktor olacak ya da üniversite bitirecek diye bir kaide yok; ki bu sadece bizim işimiz için değil, sanatın tüm dalları için geçerli. Hayatın üreten, elleriyle dünyaya değer katan insanlara da ihtiyacı var.

Bırakalım çocuklarımız sadece ezber yapmasın; yetenekleri varsa ahşaba dokunsunlar, üretsinler ve kendi hayatlarının ustası olsunlar.

Şirin atölyesinden dünyanın her yerine ses olan Enes’in yanından ayrıldığımda, üretmenin bıraktığı tarif edilmez huzur bana da sirayet etmişti. Aylarca kuruyan bir ağaç, milim milim yontulan bir tekne ve ancak doğru zaman geldiğinde konuşan teller…

Bir şeyi üretmenin kıymeti, ürettiğin şeyle kurduğun gönül bağında gizliydi. Cebimde genç bir luthier’nin sabrı, ruhumda ahşap kokulu bir dinginlik vardı.

Ve tam o anda anladım:

„Hayat, hırsla tüketilen bir fabrikasyon ürünü değildi; o, hakkı verilerek, milim milim işlenmesi gereken kutsal bir zanaattı.“

Continue Reading

İsviçre

MEGGEN’DE TAŞA ŞEKİL VEREN SANAT: DANIEL WEBER-CAROCARI’NİN ATÖLYESİNDEN

yazar

Published

on

By

Luzern yakınlarındaki Meggen’de bulunan küçük bir atölyede zaman farklı akıyor. Gürültüden uzak, sakin ve dingin bu alanda taş yalnızca işlenmiyor; adeta bir duyguya dönüşüyor.

İsviçreli sanatçı Daniel Weber-Carocari’nin eserleri ilk bakışta sadelik hissi verse de, her biri derin bir iç dünyanın izlerini taşıyor. Atölyeye girildiğinde dikkat çeken ilk şey sessizlik oluyor. Çekiç seslerinden çok taşın dokusu, ışığın yüzeyde bıraktığı izler ve ortaya çıkmayı bekleyen formlar konuşuyor.

Weber-Carocari özellikle sabuntaşıyla çalışıyor. Sanatçıya göre taş sadece şekil verilen bir malzeme değil; sürecin aktif bir parçası.

“Taş sonuca yön verir. Malzeme ve sanatçı birlikte üretir” diyen Weber-Carocari, eserlerinin önceden tamamen planlanmadığını, hisler ve sezgilerle geliştiğini anlatıyor.

Heykellerinde sıkça görülen yumuşak geçişler, boşluklar ve kadın figürleri dikkat çekiyor. Ona göre kadın bedeni yalnızca estetik değil; aynı zamanda zarafet, duygu ve içsel derinliğin sembolü.

Sanatçının eserlerindeki açıklıklar ise sadece görsel bir detay değil. Bu boşluklar, taşın ağırlığını hafifleten ve “iç ile dış arasında bir diyalog kuran” unsurlar olarak tanımlanıyor.

Daniel Weber-Carocari’nin eserleri yalnızca İsviçre’de değil, Türk toplumu arasında da ilgi görüyor. Sanatçı, çalışmalarının önemli bir bölümünün Türkiye kökenli koleksiyonerlere ulaştığını söylüyor.

Meggen’deki bu atölye, sanatın bazen yüksek sesle değil; sessizlik, sabır ve dokuyla konuştuğunu hatırlatıyor.

Röportajın Almanca tam metnini okumak için STBC’nin resmi internet sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Continue Reading

Trendler