Röportajlar
Irmak Zileli
İLHAM VEREN HİKAYELER:
İlham veren kişilerle yaptığım röportajlarda bugünkü konuğum, romanlarıyla ve yazmaya olan yaklaşımıyla bana oldukça ilham veren bir isim,
Yazar Irmak Zileli.
1978’de İstanbul’da doğan Zileli, sosyal antropoloji öğrenimi gördü. Yayın dünyasına çeşitli dergilerde, gazete kitap eklerinde yayımlanan değerlendirme ve eleştiri yazılarıyla adım attı. Zileli’nin basılmış eserleri arasında Eşik (2011), Gözlerini Kaçırma (2014), Gölgesinde (2017), Son Bakış (2019), Arkadaşım İçin (2022), Herşeyi Gördüm (2024) romanları bulunmaktadır. Zileli’nin Eşik romanı 2012 Yunus Nadi Roman Ödülü’ne, Son Bakış isimli romanı ise 2020 Duygu Asena Roman Ödülü’ne değer görüldü.
Merhaba Irmak Hanım, öncelikle davetimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim.
Yazma fikrinin sizin hayatınızda nasıl geliştiğini sorarak başlamak isterim. Çocukluktan gelen bir istek miydi, yoksa hayatınızın bir döneminde kendiliğinden mi oldu?
Ben, her duvarı kitapla çevrili bir evde büyüdüm. Sadece şimdi yaşadığım ev değil, çocukken de böyle bir kitaplık vardı evimizde. Annem gazeteci ve yazar aynı zamanda. Babam da yazar. Ve, hep gözümün önündeki imgeler, işte kitap okuyan ve yazı yazan, çalışan anne baba ve daktilo sesleri oldu. Böyle bir ortamda büyüdüm. Dolayısıyla idealimdeki imge, idealimdeki benlik, aslında yazan birisi oldu muhtemelen. Yazmak benim için hep yüceltilmiş bir şey oldu. Yazar anne babayı göre göre zihnimde hep hayran olduğum bir şey oldu. İlk öykümü 7 yaşındayken yazdım. “Balık ile Çocuk” isimli bir öyküydü.
Ne diyorsunuz, 7 yaşında mı!
Evet, hala da duruyor. Kısa bir öykü. Sonrasında şiirler ve başka öyküler yazdım. Bizim ailede hep benim için “Büyüyünce yazar olacak” denirdi. Kendimi ifade etme ihtiyacı yüksek olan biriyim. Herkesin kendini ifade etme ihtiyacı vardır. Ama yaşadığımız düzen, yaşadığımız koşullar, işte darbe sonrası, devrimci bir aile, baskı ortamı, kaçak bir baba, sürekli saklanan bir baba, stresli ortamlar ve tek çocuk olmam…Genellikle yalnız bir çocuktum. Şöyle bir hikaye var mesela, ben bunu ilk romanım Eşik’te de yazmıştım. Ben evde arkadaş, arkadaş diye tuttururken, annem sonunda bir boy aynası getirip koyuyor önüme “Al sana, bak Ayşe geldi. Hadi otur oyun onunla” diyor ve ben de oturup onunla oynamaya başlıyorum.
Bu tür koşullar ister istemez galiba hayal gücünü ve oyun duygusunu geliştiriyor. Yani bir tür sağaltım, bir tür iyileşme ve bir tür kendini oradan ifade etme yönünde zorlayıcı olmuş diye düşünüyorum. Çünkü aslına bakarsan insan nasıl özneleşiyor? İnsan üretmeye, yaratmaya nasıl yöneliyor? İki uç arasında hep debeleniyoruz. Bir tarafımızda hiçlik, yani ölüm var. Bir tarafta ise yaşam var. Ölüme düşmemek ve yaşama sarılmak istiyoruz. Her seferinde eksikliğimizin idrakını yaşıyoruz. Ve bu, fark etmek, yaşama tutunmak için çaba harcamayı getiriyor. Bunun için de bir şeyler üretmeye, bir şeyler yaratmaya çalışıyoruz. Yani hayat insanı sıkıştırdıkça, elindeki imkanları, araçları her ne ise biraz daha onlara yöneltiyor. Benim mayamda bunlar vardı zaten.
Tabii yaratıcılığın kök kaynaklarının illa da travmatik olması gerektiğini söylemiyorum. Ancak insan olmak aslında bunu getiriyor. Yani insan olmanın özünde, yaratmak var. Yaratma ihtiyacı, yaratma arzusu ve bir şey ortaya koyma ihtiyacı var. Ancak öyle özneleşebiliyoruz çünkü. Ama tabi benim yazıyla ilişkimde- dediğim gibi- böyle bir aile ortamımın etkisi var. Sonra hep çok kitap okuyan ve kitaplara sığınan, orayı bir oyun alanına dönüştüren bir çocuktum. Lise yıllarımda da öyleymişim, ben belki ben pek farkında olmasam da. Hani Facebook ilk çıktığında tüm okul arkadaşları birbirimizi bulduk ya, bana, “Sen zaten hep kenarda kitap okurdun, teneffüslere de çıkmazdın” diye yazdıklarında fark ettim bunu. Sonra da antropoloji okudum, gazetecilik yaptım. Yine bunların hepsi aslında insanla, yazıyla, çiziyle ilişki kurmak demek. İlk romanım Eşik’i yazana kadar bir kurmaca deneyimim olmadı-hani o çocukluktaki ilk gençlikteki yazma, çizmeleri saymayalım, onlar çok amatörce şeyler. Eşik’i yazdığımda da 30 yaşındaydım. O sıralar Remzi Kitabevi’nde çalışıyordum. Editörlük yapıyordum. Remzi Kitabevi’nin kitap gazetesini çıkarıyordum ama aynı zamanda da Radikal Kitap’a ve dergilere edebiyat eleştirileri, tanıtım kitap yazıları yazıyordum. Bunlar tabii benim yazıyla ilişkimi daha içeriden kurmamı sağladı ama oturayım, kurmaca yazayım diye bir düşüncem olmadı. Ancak şöyle bir şey oldu: bugün babama birşey olsa ne hissederim sorusu- ki aslında bu da Eşik’i başlatan noktadır. Çünkü babamla çok çalkantılı bir ilişkimiz vardı ve yine bana küstüğü bir döneme denk gelmişti bu. Ve bu duyguyu anlamak isterken, yani kendimi anlamak, nasıl hissettiğimi çözümlemek isterken, bir baktım roman yazmaya başlamışım! Üstelik roman olmasına niyetlenmeden. Ama sonrasında Eşik’i yazma sürecim bana şunu gösterdi: Benim tam da yapmak istediğim şey bu! Çünkü hep hayatım boyunca ölüm korkusuyla cebelleştim. Hayatım boyunca hayat geçici, biz geçip gidiyoruz, sonunda öleceğiz, ne bırakacağız bu hayatta duygusuyla ve bunun dehşetiyle boğuştum. Aslında tam olarak “Ben bu hayatta ne yapacağım” sorusu.
Varoluşsal kaygı hep benim içimde beni dürten bir şeydi. Eşik’i yazmak bana “İşte nihayet buldum yapmak istediğim şeyi” dedirtti. Hem benim kendime yönelik sağaltım olması, hem de bir şey üretmek, bir şey ortaya koymak açısından. Dolayısıyla, böyle bir başlangıç oldu. Ondan sonra da hiç bırakmadım ucunu. Hep burada kaldım.
O kadar güzel ifade ettiniz ki. Ama yazmak sizin fıtratınızda varmış. Çünkü öyle bir ortamda, entelektüel bir ailede tam tersi bir yöne de gidebilirdiniz. Demek ki sizin de içinizde varmış. Ne güzel bir hikaye.
Peki size neler ilham verir? Yazarken sizi neler etkiler?
Sorular. Ben, çok sorusu olan bir insanım. Sürekli sorularım var. Yani meraklarım var. Özellikle insana yönelik, kendime yönelik, duygulara ve insan davranışlarına yönelik. Kültüre, insanın bir eğiliminin arka planındaki motivasyona yönelik. Aslında, gördüğümüz bir dünya var. Sokakta yürürken bir insanın insana davranışı, işte marketteki kasiyerin bize davranışı ya da bizim çocuğumuza davranışımız gibi çeşitli görüntüler var. Bir sürü görüntü ve bir sürü duruma maruz kalarak yaşıyoruz. Ama gerçekten hayatı anlamak dediğimiz şey bu görüntülerin arkasındaki sebepleri bulmak ve keşfetmek. İşte benim de hep o sebeplere yönelik bir merakım var. “Neden böyle, şimdi neden böyle oldu, bunun arkasındaki sebep ne?” şeklinde sorular sordum hep. Hatta, yıllar önce bir arkadaşım bana “Neden, neden, bırak şu “neden” sorusunu” demişti. İsyan etmişti yani. Ama bu elimde olan bir şey değil. Ben nedenleri çok merak ediyorum. Neden öyle oluyor? Bir insan neden hırsızlık yapar? Bir insan neden birine şiddet uygular? Bir insan neden kıskanır gibi, çeşit çeşit her konuyu merak edebilirim. O yüzden deneyimlere hep bir soruyla bakıyorum ve sonra da ilham veren şey, bu merakın peşine düşmek oluyor. Kısa yoldan cevaplar verilebilir çok kolaylıkla, kalıp yargılarla hareket edebilir, hemen kestirme sonuçlara da varabiliriz ama bu, bizim, hayatı anlamamıza yardımcı olmuyor aslında. Bu sadece bizi rahatlatan bir şey. Kesin sonuçlara varmak, belirsizlik karşısında rahatladığımız bir şey. Kısa yollar, hele de en rahatlatıcı olan, düşünmeyi çok gerektirmeyen şeyler. Ama ben merakın arkasını kurcaladıkça, yeni meraklar ortaya çıktıkça, bu keşif sürecinden büyük bir haz alıyorum. Merak ettikçe, yeni sorular da ortaya çıktıkça da daha derinleştiğimi ve hayata daha fazla nüfuz ettiğimi hissediyorum. Hayatla kurduğum ilişki gelip geçici ve yüzeysel olmadıkça buradaki yaşantımı, bu dünyadaki varoluşumu daha derin kılmış hissediyorum kendimi. Bu başkalarına yönelik bir şey değil. Benim kendimle ilgili, yaşadığımı hissetmek ihtiyacımla ilgili bir şey. Bu derinleşme sayesinde daha az acı çekmiyorsunuz tabi ki, hatta belki daha zorlayıcı oluyor hayat. Öbürü belki de daha kolaydır. Ama daha tatminkar bir hayat olmuş oluyor. Ve işte o başta söylediğim ölüm duygusunu, hayatın gelip geçiciliği karşısında duyulan dehşeti benim açımdan telafi eden bir şey çünkü evet, yine ölüp gideceğiz, yine geride birşey kalmayacak bir yandan ama aynı zamanda da bu hayat boşuna yaşanmış bir hayat olmamış olacak. Hani “Son Bakış” romanımda Tina diyor ya- siz de okumuşsunuz romanı: “Bir hayatı boşuna yaşanmış bir hayat olmaktan çıkaran şey nedir?” Benim açımdan işte bu. Yani kimse buradan bir şey almasa da olur. Kimsede bir etki yaratmasın. Etki etmesini arzularım, o başka bir konu ama başta benim kendim için arzuladığım bir şey. İlham veren dediniz, nerelere geldik!
Olsun, çok güzel. Besleyen bir şey merak gerçekten. Merak hiç bitmesin. Ben de şuna inanıyorum, merak bittiği zaman yaşlanma ve hayata ilgisizlik başlıyor.
Kesinlikle, kesinlikle.
Bir de yazarlık sürecinizde etkilendiğiniz kişiler var mı diye sormak isterim. Başta biraz ailenizden bahsettiniz. Muhtemelen aileden etkilendiniz diye düşünüyorum. Hayatınızda var mı böyle belirli kişiler, karakterler size ve yazarlığınıza yön vermiş olan?
Şimdi, aslına bakarsanız ortalama bir laf söyleyeceğim ve sanki geçiştiriyormuş gibi de olacağım. Ama önce şunu söyleyeyim, sonra sorunuza daha detaylı yanıt vereceğim: herkes etkiler. Yazıyorsa yazarlıkta, resim yapıyorsa ressamlıkta, bilimse bilimde. Ben antropoloji bölümündeki ilk dersimizde bölüm başkanımızın ilk cümlelerini unutamıyorum.
“Bir bebek gibi olacaksınız” demişti. “Hiçbir şey bilmeyen bir bebek gibi olacaksınız ve her şeyi alacaksınız”.
Ben bunu yazarlık için de düşünüyorum; etkilenmeye çok açık olmak ve herkesten bir şey öğrenmek. Hocamız sonra da “En azından bir bebekten bile öğreneceksiniz” demişti. Gerçekten de her ne yapıyorsak yapalım, bir bebekten dahi öğreneceğimiz çok şey olduğunu düşünüyorum. Hatta bir bitkiden bile, yani hiç bir hiyerarşi olmadan. Dolayısıyla ben, pek çok kişiden ve varlıktan, kedilerimden, köpeklerimden etkilenmişimdir. Yazarlığımda bana yön verenler dediğimizde ise hayat deneyimleri zaten bunu yapmıştır diyebilirim. Ama benim annem çok iyi bir öğretmendi. Benim dille ilişkimi müthiş beslemiş birisidir. Annemle ilk gençlik yıllarımda yazdığım yazıları birlikte okurduk. Benim ilk editörümdür ve çok sert bir editördü. Böyle çizerdi cümlelerin üstünü, lafügüzaf- onun meşhur lafıdır-hamaset falan diyerek bana cümlelerime acımamayı, kendi yazdığıma hayran kalmamayı, marifet gösterisi yapmamayı ve süslü cümlelerle okuru etkilememeyi ilk annem öğretmiştir.
Burada, bunun kökünde aslında “gerçek aşkı” vardır. Yani bir şeyin mutlaka gerçek olması, doğal olması. Yapıntı, böyle sahtekarca ve süslü, okuru etkilemeye çalışan bir cambaz gibi olmamayı ilk annemden öğrendim. Eleştiri almayı da ilk ondan öğrendim. Çok sinirlendim, çok canım sıkıldı. İnsanın- hele ki ergenlikte- annesinden bunları duyması hiç hoş değil. Ama beni tatlı sert tavırlarıyla yumuşattı ve bunun ne kadar öğretici olduğunu kavradıkça ben eleştirinin kıymetini anladım. Beni çok geliştirdiğini çok küçük yaştan itibaren öğrendim. Ve bugün, eleştiriye açık bir insan olabildiysem bu sayededir. Babamdan da tabii ki çok şey öğrendim. Ondan da disiplini öğrendim. Çok disiplinli bir insandır. Sabah oturur masasının başına, çalışmaya başlar ve odaklanmasını asla kaybetmeden okur, yazar, çeviri yapar. Ve çok tutkuludur yaptığı şeye karşı, o tutkuyu da ondan aldım. Bunları söyleyebilirim.
Onun dışında, geri kalan yaşantımda sanatçılar anlamında Virginia Woolf ile aramda sanki bir kan bağı varmış gibi bir yakınlık hissediyorum. Onun edebiyata bakışı, yazı ile ilişkisi ve evet, tutkusu ile ilgili bu aslında. Edebiyat anlayışı anlamında da tabii ki beni çok beslemiştir.
Ursula Le Guin’in yine edebiyatla ve piyasayla, oradaki sanatçının metni ile ilişkisi anlamındaki politik tutumu… Bunlar beni çok etkilemiştir.
Bunları sayabilirim. Onun dışında tabii ki her okuduğum yazardan etkileniyorum. Orası muhakkak.
Harika. Yaşadığınız ortamın size böyle etkilemesi, olumlu anlamda katkıda bulunması çok kıymetli. Ne kadar şanslısınız. Anneniz gazeteci–yazar ama size öğretmenlik de yapmış yazma konusunda.
Evet, evet. Yani yazdığım yazıları, genç dergileri çıkarıyorduk… Ya da işte öyküler yazıyordum. Yazdığım yazıları benle beraber okurdu. Çünkü onun çalışma yöntemi oydu. Gazetede de çalışma yöntemi böyleydi, muhabirlerle oturup birlikte okurdu. Onları yanına çağırırdı. Hani böyle usta-çırak ilişkisi kuran birisiydi. O usta çırak ilişkisini benimle de yaptı. Ve beni çok ciddiye alarak yaptı bunu, bu çok kıymetliydi.
Kesinlikle çok iyi anlıyorum. Benim de annem emekli öğretmendir. İlk kitabım yayımlandığında hemen alıp okudu. Onun dışında öğretmen arkadaşları da okudular. Benim için adeta bir sınavdı bu, neyse ki annem de öğretmen arkadaşları da beğendiler. Kaç yaşında olursanız olun annelerin sınavından olumlu geçebilme duygusu devam ediyor.
Peki, biraz da kitaplarınızı yazarken yaptığınız hazırlıktan bahsedelim mi? Göçmen Kitapseverler Kulübü toplantımıza konuk olduğunuzda bize bahsettiğiniz kitap yazma hazırlığınızdan etkilenmiştim. Özellikle kitap kulüplerimizde farklı yazarlarla tanışıyoruz ve hemen hepsine nasıl yazdıklarını soruyoruz. Örneğin bazıları diyor ki “Hiçbir hazırlığım olmaz, ilk sayfaya başladığımda sonda ne olacağını hiç bilmem. Karakterler kendisi gelişir.” Bu düşünce bana yaklaşım olarak çok uzak geliyor. Sizin yaklaşımınız araştırma odaklı olduğu için belki, bana çok yakın geldi. Şimdi okurlarımız için size tekrar sormak isterim, bir kitaba nasıl hazırlanıyorsunuz?
“Aklıma geldi ve yazmaya başladım, sonra da aktı gitti” yaklaşımının-tabi ki kimseyi eleştirmek için söylemiyorum- bazen biraz pompalanan, biraz böyle çalışmayı, emeği ve biriktirmeyi önemsizleştiren, yazara da sanki bir “deha”lık özelliği veya doğuştan gelen bir karakter yükleyen bir yanı var. Bunun aslında yazara da yük bir tarz olduğunu düşünüyorum. Ben bir şeyler üretebilmemiz için biriktirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Benim ilk romanım, Eşik, 30 yıllık bir birikimin sonucu ortaya çıktı. O zaten benim içimden taşan bir hikayeydi. Dolayısıyla onda bu tür bir hazırlık yapmam gerekmedi. Ama onda bile, önce içimdekileri boşalttım, 180 sayfayı yazdım. Sonra okudum, hiç beğenmeyip çöpe attım ve yeniden yazmaya karar verdim. Ancak problemin ne olduğunu bulup, ondan sonra o problemi giderdikten sonra oturup yazabildim. Benim için önemli olan şey şu; bir romanı baştan sona tutarlı, derin ve gerçekten böyle dört başı mamur bir şekilde tamamlayabilmeniz için ne anlatmak istediğinizi iyi bilmeniz gerekiyor. Çünkü aklınıza gelen bir sürü fikir olabilir. İnsan yazarken zihni uçar, kaçar, her yere gider. Karakteriniz olmadık işler yapabilir. Eğer bir merkez yoksa dağılırsınız. Halbuki, ben öncelikle ne anlatmak istediğimi keşfetmek zorundayım. Ne anlatmak istiyorumdan kastım da “Meselem ne?” “Ben niye yazıyorum bu romanı?” Kendime ilk sorduğum soru bu oluyor. Elimde somut, net bir hikaye olsa bile öncelikle o hikayeye dönüp bakıyorum- “Son Bakış”ta olduğu gibi mesela, gerçek bir hikaye, yaşanmış bir şey. Ama bunu bu haliyle yazmaya kalksam, o yaşanan deneyimin içindeki trajediyi bulup çıkaramam. Yani sadece bir üçüncü sayfa haberi düzeyinde bir hikaye anlatmış olurum ve uydurmaya başlarım. Karakterin geçmişini, hikayesini birbiriyle bağlantılar kurmadan rastgele uydurmam, durduk yere çeşitli trajediler yaratmam gerekir. Ama bir hikayeye neyin girmesi, ardından da neyin gelmesi gerektiğini belirleyecek olan şey aslında benim o hikayeye nereden baktığımdır, perspektifimdir. Dolayısıyla ben önce o hikayeyi niye anlatmak istediğimi bulmaya çalışıyorum. “Son Bakış”tan örnek verecek olursam anahtarı unuttum demeye korktuğu için çatıya çıkıp eve girmeye çalışan bir bakıcı kadının bunu neden yaptığını benim merak etmem lazım. Haa, korkudan yapmış bunu, hata yaptım demeye korktuğu için. O zaman ben bu hikayede otoritelerden duyulan korkuyu anlatmak istiyorum. Bunu bulmak, benim meselemi kurmamı ve buna uygun şekilde karakterin hikayesini oluşturmamı sağlayacak, neyi nasıl anlatacağımı belirleyecek bir şeydir. O yüzden ilk amacım meseleyi bulmak oluyor. Meseleye karar verdikten sonra işte otoritelere duyulan korku, işte kötülük, kötülüğün nedenleri vs- neyse artık, bir kavram ya bu- bu kavramı derinleştirmem lazım. Tamam o zaman. Korkuysa korku üzerine şu ana kadar bildiklerimden ibaret bir dünya kurayım demiyorum. Bu bakış açımı derinleştirmek ve korkuya dair ne söyleyeceğimi keşfedebilmek için aynı zamanda da bu perspektiften hikayemi, masa başında böyle tık tık tık bir mühendis gibi kurmak yerine kendiliğinden oluşmasını sağlamayı hedefliyorum. Yine kendiliğindenlik var ama yazma anında değil, kurma anında. Benim yöntemim sizin o bahsettiklerinizden farklı, onlar kendiliğindenliği yazma sürecine bırakıyorlar. Ben kendiliğindenliği hikayeyi oluşturma sürecine bırakıyorum ve bu meseleden hareketle okumalar yapıyorum. Böyle yaklaşık iki, iki buçuk yıl önce kitaplığımda konuyla bağlantılı olabilecek ne var ne yoksa masaya indiriyorum. Bir bavulum var, tahta bir bavul. Ona yerleştiriyorum. Tamamen sezgisel bir süreç bu. Örneğin korkuyla bağlantı olabilecek neler varsa kitaplığımda, ya da işte otorite meselesiyle, iktidar kavramıyla, göçmenlikle ilgili tüm kitapları döküyorum ve başlıyorum okumaya. Bu okumalardaki amacım bilgi hamallığı yapmaktan çok -tabii ki bilgi de ediniriz ama- zihnimin düşünce üretmesini sağlamak. Yani insan zihni nasıl düşünce üretir? Öyle gökyüzüne bakarak, uzak ufuklara dalıp giderek düşünce üretemiyoruz. Bizi tetikleyecek, bizi dürtecek bir şeylere ihtiyacımız var. Bir cümle okuyacağız, o cümle üzerinden zihnimiz bağlantılar kurmaya başlayacak. Bugüne kadar okuduğumuz, repertuvarımızda olan bütün bilgiler, fikirler o zaman su yüzüne çıkacak. Beynimizin, bizim hakim olmadığımız, bilmediğimiz çok geniş bir alanı var. Orada bir dolu deneyime ve fikre sahibiz. Ama onları durduk yere ortaya çıkaramayız. Onları ortaya çıkarabilmemiz için dürtülmeleri lazım. O dürtmeyi sağlayacak şey de başka metinler, başka kitaplar ve başka araştırmalar. Tabii ki bu okuma sürecinde birbirleriyle de konuşuyor bu metinler. Ben bu sırada notlar alıyorum defterime, dağınık notlar bunlar. Aklıma gelen fikirleri not alıyorum ve biriktiriyorum bu iki, iki buçuk yıl boyunca. Bu arada, o notları alırken bir anda diyorum ki mesela, “Karakterimin mesleği psikiyatrist” veya diyorum ki mesela “Tina’nın annesi müzik öğretmeni” veya bir anda diyorum ki “Ya, Orfeus hikayesiyle mitolojisiyle bir bağlantısı olabilir mi bu hikayenin?”. Hemen Orfeus notu alıyorum. Tina’nın İranlı bir sevgilisi olsun fikri bir anda geliyor. Bu bir anda gelmeler aslında bir anda da gelmiyor. Bunlar ancak bütün bu okumaların ürettiği bir şey. Ve bunlar biriktiğinde aslında hiçbir şey zorlama olmuyor. Hiçbir şeyi uydurmuş da olmuyorum, yani zorlantı bir şekilde yapmış olmuyorum da aslında hikayedeki merkez mesele, bir mıknatıs gibi çekiyor her şeyi üstüne ve böylece malzemem birikmiş oluyor. Bu arada, tabii ki teknik üzerinde düşünüyorum. Peki bu nasıl bir anlatımla verilmeli?
Buna şöyle der Ursula Le Guin: “Bir kedinin avına atlaması gibi- hikayeyi oldurmaya çalışmayın. Onun doğru zamanda ortaya çıkması için pusuda bekleyin”.
Ee, ben de bunu yapmaya çalışıyorum. Sonrasında o sürec, yani okuma süreci tamamlandığında artık diyorum ki “Artık hikayemi biliyorum”.
Bir süre sonra tekrar düşmeye başladığımı hissediyorum. Okuduklarım üzerinden, fikirler üzerinden aynı şeylerde patinaj yapmaya başlıyorum. Ve anlatılması gereken hikayenin unsurlarını biliyorum artık, eksik bir şey yok gibi. Nasıl yazacağımı biliyorum. İlk sahneyi düşünmeye, nasıl başlayacağımı düşünmeye odaklanıyorum. Metnin yapısını da kurmuş oluyorum. Yani demek istediğim şu: lineer mi akacak, işte Tina çatıdan düştü, oradan geriye doğru bir bilinç akışı mı olacak? Bunlara karar vermiş oluyorum. Ondan sonra artık tamam, başla, dizini kır ve otur dediğim noktada da her sabah mutlaka başına oturuyorum. Bir buçuk saatlik bir zaman dilimi içerisinde Tina’ya dönüşerek- ya da her kimse karakterim ona dönüşerek- onun gözünden dünyaya bakmaya çalışarak yazmaya başlıyorum. Bundan sonrasında sürprizler olabilir tabi ki; ani gelişmeler olabilir, beklenmedik yeni karakterler çıkabilir. Orada önemli olan şu; dönüp soru soruyorum.
“Bu benim hikayem için gerekli mi?” “Bu gerçekten olması gereken bir karakter mi?” “Neden girdi buraya?”
Bunun anlamını metne dair kurabiliyorsam, orada duruyor. Bu, şu anda benim zihnimin uydurduğu saçma bir şey diyorsam çıkartıyorum. Ve, sonrasında yazma süreci genellikle bir, bir buçuk ay, veya iki ay gibi daha kısa sürede oluyor. Çünkü aslında zihnimde metin yazılmış oluyor.
Gerçekten çok ilginç ve çok ilham verici. Yani, bir kavramdan yola çıkıp onun hikayeye dönüşmesi fikri. Son Bakış için konuşacak olursak, otorite korkusu dediniz ya hani; bir temizlikçi olacak, Rusya’dan gelmiş olacak, şöyle bir ev sahibi olacak gibi bir şey yok kafanızda yani başlarken.
Evet, evet.
Değişik gerçekten. Aslında bir sonraki sorum da şuydu: “Hikayelerinizde, romanlarınızda karakterlerin gerçek olmasını nasıl sağlarsınız?” Sanırım siz buna değinmiş oldunuz. Eklemek istedikleriniz var mı?
Evet, aslında onlar doğuyorlar, gerçekten doğuyorlar; yapıntı bir şekilde masa başında. Şöyle bir karakterim olsun, işte kadın olsun; işte şöyle olsun… Ben mesela bunları duydum. Yani işte burcuna kadar karakteri düşünmek gibi şeyler ve detaylar; saçının rengi, gözünün rengi gibi. Bunları böyle yapıntı şeklinde kurmaya gerek yok. Hikaye zaten siz olayları düşünürken, meselesini içeride bir yerde çok organik bir şekilde oluşturuyor. Yani doğuyor. O doğum sayesinde de aslında yazarken de doğal bir şekilde konuşuveriyor. Dili de oluşuyor çünkü.
Bu konu biraz beynin çalışma şekliyle de, bakış açısıyla da ilgili galiba. Çalışma hayatımda da sürekli farklı beyinlerin çalışma tarzlarını gözlemlerdim. Mesela kaotik tarzda düşünen beyinler vardır, bir konuyu konuşurken oradan oraya atlarlar ama çok yaratıcı da olurlar. Bazıları da daha sistemli düşünüp bunu çalışma şekillerine de yansıtırlar. Bu yazmaya da yansır diye düşünüyorum. Sizin anlattığınız yöntem mesela bana da çok daha yakın geliyor. Ve gerçekten de romanlarınızda karakterler “gerçek” olarak hissediliyor. Yani, mesela Tina’yı sanki siz yaşamışsınız, onun içinde var olmuşsunuz adeta. O kadar içimi dağladı ki hikayesi, tam içimde hissettim acısını.
Bana da öyle geliyor. Mesela benim en zor koptuklarımdan biridir Tina. Bu arada hepsi, tüm karakterler için bu böyle. Hepsi bende var gibi hissediyorum. Şizofrenik bir şeyden bahsetmiyorum. Onların kurgu olduğunu biliyorum ama benim içimde kurmaca da olsalar varlar. Demin söylediğiniz şeyle ilgili şunu söyleyeyim; evet, kesinlikle, her zihnin, her beynin bir çalışma biçimi var ve herkes kendi yöntemini keşfetmeli. Ama ben kendi deneyimimden hareketle bu konuda iddialıyım. Mesela ben mentörlük de yapıyorum, tek tek çalıştığım arkadaşlarım var. Benim yöntemim hemen hemen hepsinde işe yaradı. İşe yaramayan çıkmadı. Şu veya bu şekilde, her biri, hikayesini başından sonuna kadar götürebildi. Burada farklılıklar şuradan doğuyor; birikim, derinlik ve dille ilişki farklılıklar. Bunlardan doğan farklılıklar tabi ki olabilir. Ama nihayetinde, hikayeyi uydurmaya çalışmadan, hikayenin kendini yazdırmasını sağlayan bir metod bu. O nedenle ben bu konuda iddialıyım ama dediğiniz doğru. Birisi de der ki ben böyle çalışamam, benim beynim bu kadar sistematik çalışmıyor. Ben daha böyle ilhamla, daha dürtüsellikle çalışırım. Yani bu bu konuda öyle yapabiliyorsa öyle yapsın zaten. Bir sorun değil. Ama ben benim kendi deneyimimden yola çıkıyorum ve bu hiç sekmedi.
Çok güzel, birebir mentörlük yaptığınızı da bilmiyordum. Yazarlığınızda antropoloji eğitiminiz de işinize yaramıştır diye düşünüyorum, değil mi?
Tabi ki. Yani şöyle, aslında antropolojiyle edebiyatın yaptığı şey- yazarla antropologun demek daha doğru aslında- çok benzer. İkisi de insanı anlamaya çalışıyor. Ve demin bahsettiğim bölüm başkanımızın söylediği, “Bir bebek gibi olacaksınız ve bir bebekten bile öğreneceksiniz” meselesi cok yargısız olmakla ilgili bir şey. Mesela şöyle bir örnek vereyim. Bitirme tezim sırasında köy araştırmaları yapıyoruz; köylerde sözlü tarih çalışması gibi mülakat çalışmaları. Mülakatlarda şöyle bir yöntem var: soruyoruz işte, kaç çocuğunuz var diye. “Beş” diyor mesela. Ben sayıyorum, evin içinde yedi çocuk var. “Ben yedi görüyorum, siz beş diyorsunuz” diyorum. “Haa, sen kızları da soruyorsun” diyor mesela.
İnanamıyorum!
O kültürde kız, çocuk değil, o “kız”. Orada çocuk deyince oğlanı anlıyorlar. Mesela burada bir antropolog ön yargılı yaklaşmaz. Burada bunu bir nesnel gerçek olarak alır ve anlamaya çalışır. Aslında bir edebiyatçı da hiçbir zaman karakterine yargılayıcı şekilde bakmamalıdır. Temel motivasyon aynı bence. Tabi ki antropolojinin ilk çıkış noktaları işte sömürgecilik, şunlar bunlar, onlardan bağımsız konuşuyorum. Ben o anlamda antropolojinin politik tarihine aykırı bir şey söylüyorum ama vardığımız noktada, antropoloji bugün artık insanı anlamaya çalışan bir alan. Edebiyat da böyle. Dolayısıyla ben, antropolojinin bu perspektifinden edebiyatta da çok faydalandım. Bu beni çok beslemiş bir şeydir. Tabii okuma kaynakları anlamında da. Sözlü tarih mesela, antropolojinin bulduğu bir yöntemdir. Ve, ben örneğin Tina’yı yazarken sözlü tarih çalışmalarından çok yararlandım. Sovyet tarihini anlamak isterken, Sovyetler’de ne olup bittiğini tarih kitaplarından okumaktansa, bir sözlü tarih metninden okumak insan hikayesi anlamında bize çok fazla şey katıyor. Bu anlamda da çok faydalandım. Evet, antropologla yazar arasında böyle bir benzerlik var. Benim antropoloji seçmemle, yazarlığı seçmem de benim bu ihtiyacımla ilgili bir şey herhalde. Hani dedim ya başta, insanın mevzusu diye, ikisi de aslında aynı ihtiyaca karşılık geliyor.
Bugüne kadar okurlarınızdan aldığınız, sizi en çok etkileyen geri bildirim ne oldu? Aklınıza gelenler var mı?
İlk romanım Eşik’i yazdığımda karakteri ben şöyle hayal etmiştim: tamamen özgürleşen, bağımsızlaşan, ailesiyle bağlarını kesip atan bir kadın. Sonra bir okur söyleşisinde okurlardan birinin dediği bir şey çok ilginçti. Bu yazıyı okuyacaklar için kısacık anlatayım; 30 yaşındaki Eylül’e babasının bavulu geliyor. Eylül o sırada babasıyla görüşmüyor ve babasının ölüm haberini alıyor. Babasından kalan eşyaları da posta ile ona yollanmış. Ve o bavulu orada bırakıp, bir odaya kapanıp bütün bir hikayesini, kendi hikayesini hatırlıyor ve biz bunu okuyoruz. Finale geldiğimizde de bu hatırlayış sayesinde, hikayesi ile ilgili her şeyi dökmüş, hesaplaşmış olduğu için bavulu yastık yaparak kendi ninnisini kendi söylüyor. Kitap, bağımsız, özgürleşen, kendi ninnisini kendi söyleyen bir Eylül ile bitiyor. Ben bunu böyle düşündüm. Ama okurlardan biri dedi ki “Ee ama bavulu yastık yaptı!”.
Aslında kopmadı yani bavuldan.
Kopmadı. O bağı kabul ederek, o bağla birlikte özgürleşti. Aslında o bağı reddederek bavulu çöpe atmadı. Bavulu kapıya koymadı, kestirip atmadı. Bu benim açımdan çok öğretici bir şeydi. Çünkü yazar bazen neyi neden yaptığını bildiğini sanır. Ama bilinç dışı, ondan daha akıllıdır. Metnin bilinç dışı da daha akıllıdır. Yazarın bilinç dışı da daha akıllıdır ve ona başka bir şey yaptırır. Ve yazar bazen kendi metninin okuru olabilmek için başka okurların, başka gözlerin okumasına ihtiyaç duyar. Çok hak verdim bu yoruma, beni çok etkilemiştir.
Evet, çok etkileyici. Okurunuz gerçekten çok güzel yakalamış. Bu bana şunu da hatırlattı, bazen yine yazar söyleşilerinde fark ediyorum. Bazı yazarlar gelen yorumlarla savunmaya geçebiliyor. Mesela okur yazarın vermeyi düşündüğünden farklı bir mesaj aldıysa “O öyle değil aslında” diyebiliyorlar. Ancak okurun o yakaladığı da çok değerli. Dediğiniz gibi, belki de yazarın bilinçaltının dışa dökümü o.
Tabii ki. Ayrıca da her metin okurda yeniden yazılır derken, okuma deneyimine bir de okurun bilinç dışının da katıldığını savunmamız gerekir. Yani yazdığımız cümleler orada yazıldıkları haliyle sadece somut olarak o cümleden ibaret bir şey değil. O cümleler birer anlam yaratıyorlar ve anlam da okuyanın zihninde kuruluyor. Ve biz yazarken kendi zihnimizdeki anlamdan oraya bakıyoruz. Onlar da kendi zihinlerinde oluşan anlamdan bakıyorlar. Dolayısıyla her metin yeniden yazılıyor. Ve her okuma, yeni bir kitap demek. Ben bugün Eşik’i elime alsam, tekrar okusam, bir sürü başka anlam görürüm eminim ki. Bırakın başkalarının okumasını, biz de kendi deneyimimizle-ya da kendi yazdıklarımız olmak zorunda da değil- önceden okuduğumuz bir kitabı bir 15 yıl sonra tekrar okuduğumuz zaman başka bir şey yakalıyoruz. Bu zaten edebiyatın gücü. Yani bu zaten çeşitliliğin ve renkliliğin edebiyata verdiği bir armağan. Müthiş bir şey, bir zenginlik.
Kesinlikle çok hoş. Peki, yazarlık sürecinde sizi çok zorlayan bir şey oldu mu?
Tabii ki, her zaman zorlanıyoruz. Zorlanmamak mümkün değil ama iyi ki de zorlanıyoruz. Hani Sartre diyor ya, insan, oldugundan fazla bir şeydir. Olduğu yere sıkıştırılamayacak bir şeydir. Çünkü insan sürekli olarak olduğu kişi olmamaya çalışır ve onu aşmaya çalışırken gelişir. Edebiyatta yazarken bir yazar da, bir sıkıntı yaşamalı ki, onu aşmaya çalışsın. Yazar, olduğu metin, olduğu hal içinde kalamadığı için yeni bir şey yapıyor. Bu nedenle de, her yazma deneyimi aslında bir aşma çabası ve dolayısıyla da sancılı. Yani zihnimizdekini aşmaya çalışıyoruz. Yaptığımızı aşmaya çalışıyoruz. Daha iyisini, daha farklısını yapmaya çalışıyoruz. Aynı zamanda da zihnimizde bir şey var, bir kurgu, bir tasarım var. Onu kağıda dökmeye çalışıyoruz. Ne kadarını dökebiliyoruz, ne kadarını dökemiyoruz, bu da bir mücadele, bu da sürekli bir sorgulama. Benim için en son “Şimdi Buradaydı”da hikayeyi, Birkan’ın ve Yankı’nın hikayesini birbirinin içine geçirerek bir bulmaca kurmak çok zorlayıcı bir şeydi mesela. Bunu, yapıntı olmayan bir şekilde her şeyi baştan açık etmeden, okurun okuma deneyimini aksatmayacak şekilde kurabilmek biraz beyin yakıcıydı. Yazma sürecinde en çok kendimden şüphe ettiğim, “Yapabiliyor muyum, oluyor mu” diye en çok şüpheye düştüğüm metin oldu diyebilirim. Şimdi mesela editörüm Melisa bunu duysa der ki “Sen her seferinde bunu yaşıyorsun!”. Çünkü ben kendimden çok şüphe eden birisiyim. Şu anda böyle çok akıllı akıllı, böyle çok kendimden emin konuşuyorum, bakmayın, yazarken çok şüphe eden birisiyim. Ama ben bunun, yaratıcılığa yol açan bir şey olduğunu düşünüyorum. İyi ki o şüphe var. İyi ki böyle huzursuzluk var. Eğer çok huzurlu yazarsam bu hoş bir şey değil derim.
Sonuçta ona göre de o denli değerli oluyor gerçekten. Mesela Göçmen Kitapseverler olarak sizi konuk ettiğimiz toplantının sonunda da Şimdi Burada hakkında hepimiz farklı soru işaretleri ile ayrıldık. Final ile ilgili herkesin kafasında kendi görüşü vardı. O kadar güzel kurgulamışsınız ki. Hatta ben de toplantı sırasında size “Psikiyatristler nasıl tepki gösterir diye çekindiniz mi?” diye sormuştum. Siz de akrabalarınızın içinde psikiyatrist olduğunu ve ona da okutup fikrini aldığınızı söylemiştiniz. Ayrıca bu konuların da araştırmalarınızın içinde yer aldığını eklemiştiniz. Böylece gerçekçi oluyor tabii metin. Sanki Irmak Zileli gerçekten bir psikiyatrist, sanki danışanları varmış gibi okuyoruz. Gerçekten çok tebrik ederim.h
Teşekkür ederim. Sağolun.
Aslında fark ediyorum ki, farkındalıklarınız gençliğinizden beri hep yüksekmiş. Sormak istediğim bir diğer soru da biraz bununla ilgili. Yazarlık sürecinde farkındalığınız nasıl etkilendi? Yazmak, sizi ne yönde dönüştürdü?
O kadar çok şey var ki! Bir kere şöyle bir şey; kendini kurcalamak ve anlamak konusunda daha şefkatli yaptı. Çünkü çok hızlı şekilde insanın kendine yönelik şiddete de dönüşebilecek bir şey insanın kendini kurcalaması. Bir başka karakterleri anlamaya çalıştıkça ve anladıkça, insan bu anlayışı kendine de yöneltiyor ister istemez, barışıyorsunuz bazı şeylerle. İnsana ait hiçbir şey bana yabancı değildir cümlesini edebiyat sayesinde ben kendimle de ilgili hissediyorum. Yani yaza yaza kendi duygularımla ve kabul edebilmekle ilgili yol kat ettiğimi düşünüyorum. Çünkü yazarken başkalarının duygularını kabul etmek- aslında bir simülasyon gibi- o sayede kendime de döndürebildim bunu. Tıpkı anne-çocuk ilişkisi gibi. Hani annenin çocuğuyla ilişkisinde ortaya çıkan şeyler vardır. Anne, çocuğunda kabul edemediği şeylerin aslında kendisinde kabul edemediği şeyler olduğunu fark ederse dönüştürebilir. Fark etmezse, kendine hediye ettiği eziyeti çocuğuna da eder.
Şimdi Buradaydı’da olduğu gibi.
Evet, evet, aynen öyle. Annelik tam da insanın çocuğundan çok şey öğrenerek çok dönüşebileceği bir alan. Ben, kendi kızımdan çok şey öğrendim bu anlamda. Beni, kendi duvarlarıma çarptırdı ve bu sayede de aslında dönüştüğümü hissettim. Yazmak da böyle aslında. Onun için herhalde topyekün bir cevap verebilirim buna, spesifik bir cevap veremem. Ama yazarlık bende dönüşmeyi kolaylaştıran, dönüşmekten zevk almamı sağlayan da bir etki yarattı. Onun dışında, profesyonel olan kısmı zaten sürekli olarak tartıştığım yazıya dair çok fazla soru sormam ve bir de tabii felsefe, psikanaliz…Bu alanlarda zihnimin çok daha kurcalayıcı hale gelmesini ve derinleşmesini sağladı. Yaza yaza, mesela, ben daha zeki bir insan olmaya başladığımı hissettim. Çünkü insanın zihni gelişen bir şey. Yazmak, da bu gelişimi besleyen bir konu.
Harika gerçekten. O kadar motive edici ki söyledikleriniz, hiç yazmayla ilgisi olmayan bile oturup yazmak ister adeta. Şunu sormak istiyorum; biraz klişe bir soru ama bu benim de kitabımı çıkardığımdan beri aklıma gelen bir soru: sizce “yazar” kime denir? Mesela kitap yazan herkes yazar mıdır? Siz ne düşünürsünüz bu konuda?
Kimlik dediğimiz şey geçici bir şeydir her zaman. Yani ben, bana yazar dedikleri için bu bu kimliği güncel hayat içerisinde kullanmak durumundayım. Ama annelik, yazarlık, işte ne bileyim babalık, öğretmenlik, her kimlik aslında geçicidir.Yani, ben şu ana kadar dokuz tane roman yazdım. Bu beni toplumsal olarak bakınca yazar yapıyor, evet.Ama benim aslında- felsefi anlamda söylüyorum- bir daha yazıp yazmayacağımın garantisi yok. Yani, ben bu tür kimliklere çok inanmıyorum. Açıkçası mecburen kullanıyoruz. Bir yandan hayat devam ediyor, çünkü sosyal varlıklarız.Ama bu tür kartvizitlerinçok önemi olmadığını düşünüyorum. Ben mesela yazar olmak isteğiyle hareket etmedim hiç. Eşik’i yazdıktan sonra “Ben bunu yapmak istiyorum” dedim. “Ben yazar olmak istiyorum” demedim. “Ben yazmak istiyorum” dedim.Konu yazar olmak ya da olmamak değil. Mesela ben Eşik’i yazdım. Büyük konuşmayayım ama, Eşik’i yazdıktan sonra yayımlanmasaydı ben yazmayı yine sürdürürdüm gibi geliyor. Yani burada mesele yazmaya duyulan istek ve yazıyla olan ilişkinizin nasıl olduğu. Neden yazıyorum sorusuna nasıl yanıt verdiğiniz. Yani ben bir titr için, bir etiket, bir kimlik için yazmaktansa, yazma eğiliminin kendisi için yazmayı önemsiyorum. Ve bu kimliklerin de, kimlik olarak benimsediğimiz şeylerin de geçiciliğine inanıyorum. Tabii ki bir yandan da bunlara ihtiyacımız var çünkü aslında hep bir eksiklik duygusuyla varız hayat içerisinde. Ve bu gerçek bir şey. Herkes eksik, her an eksiğiz. Yazarlık ya da şu, bu neyse, çeşitli konumlar, statüler bizde zaman zaman o eksikliğin giderildiği yanılsamasını yaratıyor. Ama hemen ardından ben her romanımı bitirdikten sonra yeni bir romana başladığımda yeni bir eksikliğimle yüzleşiyorum. Artık şimdi o romanı yazamamış olan Irmak olarak oradayım. Şimdi Buradayım’ı yazmış olan Irmak geride kaldı. O öldü benim açımdan. Benim için şimdi yeni bir romanı yazmaya çalışan eksik bir varlık olan Irmak var. O yüzden şu anda bulunduğum hal içinde kendimi yazar olarak konumlandırmak, yazar titriyle eşleştirmek benim için o kadar kolay bir şey değil. O bir tamlık içeriyor çünkü. Kimlikler, adlandırmalar, tanımlamalar bir tamlık illüzyonu yaratıyor. Aslında hiçbirimiz tam olmadığımız için bu kimliklerin de bir anlamı yok bana göre.
Ama avunuyoruz bu kimliklerle sanki tammışız gibi.
Evet, evet, öyle oluyor. Hayat pratik bir şey birazcık da, öyle yapıyoruz.
Sosyal statü işlevi de görüyor.
Evet, buna da ihtiyaç var. Bunu reddetmiyorum ama onu bir statü olarak, sosyal statü olarak kendi sınırları içerisinde kabul edip, onunla bütünleşmemeyi sağlamak gerekiyor.
Doğru. Zaten başta da dediniz ya yazmayı çok yüce bir şey olarak gördüm diye. Çocukken kafanızda o algı varmış. Siz onu yapmak istemişsiniz ünvandan ziyade. Çok kıymetli bir şey.
Son birkaç sorum kaldı. Şunu da eklemek isterim bu röportaja çünkü İsviçre’de yaşayan gençler de okuyacaktır: benim de üyesi olduğum bir kitap kulübümüz var, İsviçre Edebiyat Kitap Kulübü. Biz İsviçre’de yaşayanların , burada doğmuş büyümüş gençlerin de özellikle Türk edebiyatıyla tanışmasını istiyoruz. Hep Türkçe kitap okuyor, sosyal medyada paylaşıyoruz. Çünkü biliyorsunuz, yurtdışında yaşayan gençler anadilleriyle bağlarını kaybedebiliyorlar. Bu çok üzücü bir durum. Bu yazıyı okuyacak gençler arasında, mesela yazmak isteyenler de olabilir. Var mı tavsiyeleriniz onlara? Neler söylemek istersiniz?
Öncelikle “çok okumak” derim. Yazmak isteyen birinin öğretmeni diğer yazarlar ve diğer metinlerdir. Okumadan yazılmaz, birincisi bu. Yani okumayı sevmeyen bir yazar da olamaz. İkincisi merakını canlı tutmak, yani merak etmek. Hem kendini, hem ötekini, dünyayı, olup bitenleri…Etrafına o merakla bakmak. Bu da böyle, “Dur ben bir merak edeyim” diyerek olmayabilir belki ama insan bu konuda kendini eğitebiliyor da bir yandan. İlgilenmek, ilgi alanlarını keşfetmek, neyi merak ettiğini anlamaya çalışmak. Mesela ben psikolojiye çok meraklıyım, orada derinleştim. Felsefeye meraklıyım, orada derinleşiyorum. Neyi merak ettiğini bulmak, keşfetmek önemli. Bu da insanın kendini tanımasından geçen bir şey. Kendi kendine bakma konusunda istekli olmak ve yüzleşmeye açık olmak. Bu da şunu getiriyor aslında; kendi karanlığına da bakmaya da açık olabilmek. Yazmak isteyen biri sadece başkalarını yazacağım, harika fikirlerim var, bunları da insanlara vaaz edeceğim ben düşüncesiyle yazabilir tabii ki ama o zaman başka bir şey yazar, kendi anlayışım açısından söylüyorum bunu.
Ama bana göre iyi edebiyat ancak yazarın da kendiyle karşılaşmaya açık olmasıyla mümkün olan edebiyattır. Bu da insanın kendini belli bir konuma koymasıyla değil, kendisinin de hataları ile, bir insan olduğunu görmeye hazır olmasıyla ve oraları kurcalamaya, kazı yapmaya açık olmasıyla ilgili bir şey. Çok okumak, çok merak etmek, çok beslenmek; ama beslenmeden kastım sadece edebiyattan beslenmek değil. Olabiliyorsa, mümkünse ilgi alanlarını çeşitlendirmek. Özellikle felsefe okumak bence çok önemli bir şey. Antropoloji, felsefe ve psikoloji… Bu alanlarda okumalar yapmak ve buralarda derinleşmek çok önemli. Çünkü sadece kurmacayla olmuyor bu işler. Şunu soruyorlar hep bana mesela: “Nasıl oluyor da derinleşiyorsunuz? Derinleşmek nasıl mümkün?” Aslında felsefedir bunu sağlayan şey. Derinleşmeyi sağlayan şey insanın bir düşünme biçimini, bağlantılar kurmayı öğrenmesidir. Burada liselerde okutulan felsefeden bahsetmiyorum. Sadece gidip Platon’u, Sokrates’i öğrenmeyi kastetmiyorum. Onları da öğren de, bugün günümüze ait, hayata dair soruları kurcalayan çağdaş bir sürü felsefeci de var. Bunları okuduğumuz zaman aslında bir düşünme biçimi öğreniyoruz. Yoksa kim ne demiş, ne neymiş, insan nasıl birisiymiş falan gibi illa kitabi bir yerden öğrenmek değil, “nasıl düşünüyor bu insanlar” kısmını anlamak önemli. Okudukça, o düşünme biçimi size de geçecek ve bu düşünme biçimi edebiyata da yarayacak bir şey. Bunu söyleyebilirim.
Onun dışında, daha küçük yaşlar için söyleyeyim, mesela ben 11 yaşından itibaren günlük tuttum. Günlük tutmak çok faydalı bir şeydir. Düşüncelerini yazarak ifade etmek, bu alışkanlığı geliştirmek… Bana çocuğu yazmaya meraklı anne babalar sorduğunda günlük tutturun diyorum. Atölye önermiyorum. Ama daha ileri yaşlar, 18 yaş sonrası için atölyeler önerilebilir. Tabii iyi seçmek lazım doğru atölyeyi ama yine de şöyle bakıyorum ben; bu bir deneyimdir, bir alışveriştir. Herkesten öğrenilecek bir şey vardır. Ve burada atölye, farklı farklı yazma deneyiminin içindeki farklı insanlarla karşılaşmayı ve tekniği öğrenmeyi sağlar. Teknik oğretecek atölyelere gitmelerini öneririm.
Ne güzel öneriler, teşekkürler. İsviçre Edebiyat Kulübü’nde bazı arkadaşlarımız okuma da yapıyor. İçimizde edebiyat eğitimi almış edebiyatçılar var. Onlar, çocuklara kitap okuyorlar. Böyle güzel kitap okuma alışkanlıkları kazandırmaya çalışıyor kulübümüz. Kitap okuma alışkanlığı çok azaldı gerçekten gençler arasında. Peki bugünlerde okuduğunuz kitaplar var mı? Elinizde ne var şu anda paylaşmak ister misiniz?
Şu anda, valla biraz ağır bir kitap okuyorum. Mutluhan İzmir’den “Öznenin Diyalektigi”. Beni çok besliyor şu anda bu kitap, çok faydasını görüyorum.
Bir tane de roman okuyorum: Edurne Portela’dan “Yokluğu Yeğdir”. Güzel, ilginç bir roman, bir büyüme hikayesi. İspanyol Bask Bölgesi’nden bir yazar. Herhalde otobiyografik diye tahmin ediyorum. Ben hiç kitap arkası okumam, bakmam kitap arkalarına.
Etkilenmemek için mi?
Evet, çok kötü kitap arkaları olabiliyor ve gereksiz yönlendiriyorlar. Ben doğrudan metinle karşılaşmak istiyorum. Öncesinde yazı da okumam kitap üzerine. Bunu nasıl seçtiniz diyeceksiniz. Fuarda yayınevinin sahibi “Bu kitabımızı okuyun mutlaka” dedi diye merak ettim. Yazarı tanımıyordum çünkü. Ama şu çok güzel mesela; anlatıcı 5 yaşındayken başlıyor, her yıl bir bölüm atlanıyor. Ve, biz dilde onun büyüdüğünü, hikayesini görüyoruz. Toplumsal ve bireysel alanlar- yani makro ve mikro alanların paralelliğini gösteriyor. Güzel bir anlatımı var. Zaman zaman sıkıcılaşıyor, biraz fazla gündelik dilde kalıyor ama yine de sevdim şu ana kadar okuduğum kadarıyla.
Yeni bir kitaptan haberdar olduk sayenizde. Peki, bilmiyorum yazarlar seviyorlar mı bu soruları ama okurlar çok görmek ister; mesela önereceğiniz yazarlar kimler? Önereceğiniz demeyelim de sizin sevdiğiniz, beğendiğiniz yazarlar, kitaplar var mı paylaşmak istediğiniz?
Ben son dönem Jenny Erpenbeck’i keşfettim ve çok sevdim. En son “Kairos” adlı kitabı meşhur oldu, ben de onunla tanıdım ve geriye dönüp kitaplarını okudum. Dört, beş kitabı var, bir tanesi kaldı okumadığım. Bende şöyle olur, sevdiğim yazarın tek bir kitabı kalınca, elim zor gider ona başka okuyacak kitabım kalmayacak diye.
Javier Marias da çok severim.
Ben de çok severim. Erpenbeck’ten bir tek Kairos’u okudum, diğer kitapları da güzel mi?
Çok güzel. Hatta daha bile güzel olabilirler. Özellikle “Gölün Sırrı” cok güzel, aslında hepsi güzel. Henüz okumadığım da “Gidiyor, Gitti, Gitmiş”. O da okunacaklar arasında duruyor.
Ayrıca Thomas Bernhard çok severim. Iris Murdoch da çok severim.
Deniz Deniz’i okuyoruz Kelime Gezginleri Kitap Kulübümüz’de bu ay.
Aa, çok güzeldir. En sevdiklerimden biridir.
Peki Türk yazarlarımızdan var mı söylemek istedikleriniz?
Tabii ki var. Sevgi Soysal çok severim, Leyla Erbil çok severim. Çağdaşım yazarlardan da kitaplarını sevdiklerim mesela: Oylum Yılmaz’ın “Gerçek Hayat”ı çok sevdiğim bir romandır. Ayhan Geçkin’in “Son Adım”ı da çok sevdiğim bir roman. Son dönemde, mesela İlgi Erpelit diye bir yazar var, kitabı “Bize Ait Bir Yer”. Çok yetenekli bir yazar bence, başka neler yazacağını çok merak ediyorum. Ayrıca Duygu Asena finalistliğine de kalmış* “Yüreğin Kabarmış” romanının yazarı, Nazlı Doğan Özsöz var. O da bence önümüzdeki dönemlerde neler yazacağını merak edeceğimiz yazarlardan. İlk romanlar için böyle gayet güzel metinler var.
Ama bugün piyasa korkunç bir durumda. Yani, ilk romanını yazmış kişilere cok kapalı bir piyasa var şu anda. Ben şu konuda iddialıyım ki, ilk romanım Eşik’i bugün yazsaydım yayıncı bulamayabilirdim.
Neden böyle sizce? Çok fazla kitap yazan var diye mi, nedir bunun sebebi?
Bence şöyle bir şey: ekonomik kriz bahane ediliyor ve yayınevleri garanti gördükleri yazarlara yatırım yapıp risk almak istemiyorlar. Oysa ki bir yayınevinin bir misyonu vardır. O da, yeni yazar keşfetmektir. Çok satan yazarlardan kazandığının bir kısmını alırsın, yeni yazar keşfetmeye yöneltirsin. Bu konuda bir cimrilikleri var bence. Ve idealizmlerini yitirmiş durumdalar. Yani bu kapitalist sistemde idealizm her alanda olduğu gibi burada da zarar gördü. Halbuki mesela Mehmet Fuat’ların keşfettiği yazarlara bugün hayranlıkla bakıyoruz değil mi, mesela Latife Tekinler falan… Onları keşfeden yayıncılar vardı ve bu sayede biz bugün onları tanıyoruz. Geleceğin genç kuşağı da bu yazarları tanıyacaklar, “aa” diyecekler, “onu şu keşfetmiş”. Bunu yapmıyorlar artık pek.
Bu çok üzücü ama buna rağmen çok yeni isim de var. Benim hala yeni yeni keşfettiğim isimler var. Edebiyatımız zengin, ne güzel diyorum. Son sorum, bugünlerde sizi en çok sevindiren ve en üzen konular nelerdir, var mı aklınıza gelen?
Üzen o kadar çok şey var ki Türkiye’de yaşayınca! Yani, ben şiddetin bu kadar korkunç düzeye gelmiş olmasına, bir hayvana yapılan, bir çocuğa yapılan, sürekli karşımıza çıkan şiddet haberlerine defalarca üzülüyorum açıkçası. Sevindiğim şeyler, işte iyi bir yazar çıkmış gibi haberler. Mesela Duygu Asena finalistlerinden genç bir yazarın- genç yazar ifadesini de sevmiyorum, onu geri alayım- hani ilk kitabını yayınlamış bir yazarın şans bulmasına çok sevindim. Çünkü bu ödül mekanizmalarında genellikle çok bildik ata oynama eğilimi oluyor. Garantici bakılıyor, nasılsa herkesin sevdiği, beğendiği yazar denilip kolaya kaçılabiliyor. Kimsenin günahını almayayım ama burada Duygu Asena jürisinin böyle bir yaklaşım göstermiş olması çok hoşuma gitti. Yani, daha henüz- tırnak içinde çok hiyerarşik bir bakışla söylüyorum, benim bakışım değil, böyle bir bakışa sahip olunabiliyor- hiç kendini kanıtlamadı, rüştünü ispatlamadı deyip elemek yerine ona şans verilmesi çok hoşuma gitti.
Harika, ne kadar güzel gerçekten. Bu arada siz de 2020’de aldınız, değil mi Duygu Asena ödülünü?
Evet, 2020’de aldım. Son Bakış’la almıştım.
Evet, ödüller bazen tartışmalı da olsa kimbilir nasıl motive edicidir.
Orada şöyle, tartışma olacak bir şey yok aslına bakarsanız. Şu anlamda yok; ödül dediğimiz şeyi o ödül jürisinin beğenisi ile sınırlamamız lazım. Yani Duygu Asena ödülü örneğinden konuşuyoruz madem, orada altı kişi var, o altı kişinin seçtikleridir diye bakmak lazım. Tutup da Türkiye’nin en iyi romanını seçtiler diye bakmamak lazım. O altı kişi o sene bunu seçmiş, onların beğenisi bu. Bu anlamda bakarsak ödülleri kafamızda çok büyütmemiş oluruz. Kıymetsiz demiyorum, çok kıymetli. O altı kişinin seçtiği olmak da çok kıymetli. Sonuçta o jürileri de boşuna seçmiyorlar ama onları da böyle birer otorite figürüne dönüştürüp herkes adına konuşan bir jüriymiş gibi algılamamak lazım. Yani öyle bir anlayışla bakılıyor ve anlam yükleniliyor. Hayır, öyle değil, daha küçük düşünelim. O altı kişi bunu seçmiş, kıymetli mi, kıymetli ama o kadar. Dolayısıyla ödüller çok motive edici ama yüke dönüştürmemek gerekiyor. Kişinin kendisi için de yüke dönüşebilir. Çok önemsersek çok yük olur.
Tıpkı demin bahsettiğiniz kimlik konusu gibi.
Evet, kesinlikle.
Nasıl algıladığınız çok önemli. Ama çok güzel ve rasyonel bir şekilde ifade ettiniz.
Irmak Hanım, bana vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim, o kadar keyifli bir sohbet oldu ki. Bu davetleri yaparken çıkış noktam davet ettiğim kişilerin bana ilham vermesi. Siz de tam bu alanın içindesiniz, benim için çok ilham verici bir isimsiniz.
Ne mutlu, ben teşekkür ederim.
*Bu röportajın yapılmasının hemen ardından “Yüreğin Kabarmış” romanının yazarı Nazlı Doğan Özsöz, 2026 Duygu Asena Roman Ödülü’nün sahibi oldu.



Röportajlar
Martılar, Çay ve Vapur: İstanbul’un Kaybolmayan Ruhu
Kelimelerin yükünü karada bıraktım bugün; İstanbul’un atan kalbini, adaları ve o kadim silüeti sadece ruhumla selamlıyorum. Şehir Hatları vapurunun güvertesinde, köpüklerin arasında kaybolan o sonsuz sakinlik ve huzurla şehrin yaşayan ruhuna dokunurken gözüm bir an güverteyi dolduran kalabalığa kayıyor. Her gün binlerce insan, kendi telaşının peşinde İstanbul’un iki yakası arasında mekik dokuyor. Altımızdan sessizce akıp giden denizi ve tenimize dokunan o tuzlu rüzgârı, zamana yetişme telaşımızın gölgesinde bırakıyoruz çoğu zaman.
Oysa İstanbul en çok da bir vapur güvertesinden izlenirken „İstanbul“ oluyor. Martı çığlıkları, taze demlenmiş çay kokusu, dumanı üzerinde hafif kızarmış simit ve suyun üzerinde kuğu gibi süzülen Şehir Hatları vapurları…
Bizler güvertede bu büyülü manzaranın tadını çıkarırken kaptan köşkünde büyük bir sorumlulukla dönen bambaşka bir dünya var.
Bu kocaman vapurun dümeninde her gün yolculuğu güvenli kılan, ömürlerini bu denizlere adamış iki özel isimle bir araya geldik. Meslekte 25, Şehir Hatları’nda ise tam 21 yılını deviren Kaptan Sadullah Çifçi ve vapurun kalbine hayat veren, meslekteki 30 yıllık tecrübesiyle makine dairesinin her sesini ezbere bilen Baş Makinist Hamit Bilgili…
Şh. Sarıyer vapurunun kaptan köşkünde, taze çaylar ve arkamızdan esen rüzgâr eşliğinde başladım sormaya:
1- İstanbul’da ulaşım araçları çok çeşitlendi ama vapurun yeri her zaman ayrı. Sizce insanları hâlâ ısrarla vapura çeken şey ne olabilir?
Sadullah Bey: İstanbul’da vapur demek kentin kültürü, halkla özdeşleşmiş bir simge demektir. Bir ulaşım aracından ziyade, İstanbul’un karmaşasından kaçıp nefes alabildiğimiz bir alan… Yoğun bir günün ardından, kısa süreliğine de olsa denizle yoldaş olduğumuz, martılarla yarenlik ettiğimiz 175 yıllık tarihi ile bir kaçış yeridir vapurlar.
Hamit Bey: Birçok kentin kendine özgü simgesi var. İstanbul’un simgesi de Şehir Hatları. Şehir Hatları’nın olmadığı bir İstanbul düşünmek mümkün değil. İstanbul kültürü demek Şehir Hatları kültürü demek; Şehir Hatları kültürü demek İstanbul kültürü demek. 30 yıllık gözlemimdir: „İstanbul vapurla, vapur da İstanbul’la hayat bulur.“
2- Şehir Hatları’nın o geleneksel vapur kültürü ile modern denizcilik gereksinimleri günümüzde nasıl harmanlanıyor? Şh. Sarıyer’de bu köklü geleneği ve ruhu nasıl yaşatıyorsunuz? Size meslek büyüklerinizden kalan en önemli öğreti neydi?
Sadullah Bey: Şehir Hatları geçmişten gelen kültürünü ve o köklü yapıyı korurken teknolojinin getirdiği hareketliliğe de ayak uyduruyor. Yeni vapurlar inşa edilirken dış tasarımlarında o çok sevdiğimiz klasik görünüm korunurken iç kısmı daha modern, daha emniyetli ve daha konforlu inşa ediliyor. Şh. Sarıyer yapılmadan önce bir anket yapıldı ve halkımıza soruldu. Halkımızın verdiği onay ile Sarıyer, Fatih, Beyoğlu, Kadıköy, Beykoz gemileri bu vizyonun en güzel örnekleri oldu.
Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, gemilerimizin içinde kuşaktan kuşağa aktarılan, denizciliğin o yazılı olmayan saygı ve hiyerarşi kültürü hâlâ devam etmekte. Mesela elinizde dünyanın en prestijli ehliyeti, en yüksek dereceli gemi adamı lisansı olsun… Şehir Hatları’na adım attığınızda o ehliyet sizi doğrudan zirveye taşımaz; en alttan başlar, denizi ve vapuru adeta yeniden öğrenerek yükselirsiniz. Düşünün, ben dışarıda, armatör gemilerinde 2. kaptandım; ama bu köklü aileye girdiğimde işe gemici olarak, en temelden başladım. Başka hiçbir kurumda göremeyeceğiniz bu asil gelenek, Şehir Hatları’nın köklerinin neden bu kadar sağlam ve sarsılmaz olduğunun en büyük kanıtıdır.
Hamit Bey: Ben teknik lise çıkışlıyım; diğer arkadaşlar gibi denizcilikten gelme değilim, tabiri caizse mektepli değil alaylıyım. Daha önce hiç gemide de çalışmamıştım. Benim için bu köklü kültürün, 175 yıllık o muazzam birikimin yegane sembolü, o bacada gururla duran TDİ çapa amblemidir. Benim için kültürün tanımı çapa amblemidir. Biz bu mesleğe adımımızı attığımızda kulağımıza küpe edilen en kutsal dua şuydu: „Allah, o sarı bacanın altında rızkımızı helalinden kazanmayı nasip eylesin.“ İşte o sarı baca, bizim için sadece bir gemi parçası değil; ekmek kapımız, geçmişimiz, geleceğimiz ve helal lokmanın sancağıdır.
3- Siz her gün binlerce insanın aceleyle geçtiği yolları, Boğaz’ı yukarıdan izliyorsunuz. Özellikle sisli bir İstanbul sabahında şehri ilk gören siz oluyorsunuz. Kaptan köşkünden bakınca sizin gözünüzden İstanbul nasıl bir yer? O anlarda şehirle aranızda nasıl bir bağ kuruluyor?
Sadullah Bey: Sabah ilk seferimizin bendeki yeri her zaman çok başkadır. Şehrin o gürültülü telaşı henüz başlamamışken İstanbul’u denizden izlemenin tadı bir başkadır. O an hissettiklerime dair ne anlatsam eksik kalır; hani derler ya, „Anlatılmaz, yaşanır“ diye, tam olarak öyle bir duygu.
Hamit Bey: Ben de akşamını eklemek isterim. Çok sevdiğim bir dostum bir akşam gemiye ziyaretime gelmişti ve demişti ki: „Hamit, kıyıdakiler denizi izlediklerini sanıp avunurlar. Oysa asıl mucize, dalgaların üzerinden kıyıyı izlemektir. Çünkü İstanbul’un gerçek yüzü karada değil, Boğaz’dan İstanbul’u izlerken görünüyor.“
4- İstanbul’un sisi, fırtınası meşhurdur. Denizde kendinizi en çok güvende hissettiğiniz ve en çok tetikte hissettiğiniz anlar hangileridir?
Sadullah Bey: İstanbul Boğazı dünyanın en tehlikeli su yollarından birisidir. Hem coğrafi darlık yönünden hem de yerel deniz trafiği yönünden üst düzey seyir emniyeti gerekmektedir. Özellikle şiddetli lodos ve sis gibi görüş mesafesini kısıtlayan elverişsiz hava koşullarında tedbirlerimizi en üst seviyeye çıkarıyoruz. Manevralarımızı ona göre planlıyor ve prosedürlere uygun şekilde önlemlerimizi alıyoruz. Bugüne kadar gösterdiğimiz bu tavizsiz disiplin sayesinde herhangi bir olumsuzluk yaşamadık çok şükür. Bizim için en büyük huzur ve mesleki tatmin kaynağı; tüm güvenlik önlemleri eksiksiz alınmış olarak yolcularımızı varış noktalarına emniyetle ulaştırmaktır. Buna ek olarak lodosun sert olduğu zamanlarda kaptan için en önemli şey „makine çalışsın, pervane dönsün“ kuralıdır. Pervane döndüğü sürece kaptan o kaba dalgalarla mücadele ederek gemisini korur.
Hamit Bey: Bizim açımızdan da denizin en riskli zamanı sisli zamandır; her şeyinizin ama her şeyinizin eksiksiz hazır olması gerekir. Özellikle düdük… Şimdiki gemilerde her şey otomatikleşmiş olabilir ama eski tip gemilerde düdüğün havasının devamlı kontrol edilmesi lazımdı. Çünkü biliriz ki denizcinin kaderi o kadim düsturda saklıdır: „Siste düdük, lodosta pervane.“
Kaptan duası: „Düdüğümüz ötsün, pervanemiz dönsün, makinemiz çalışsın.“
5- Yıllar içinde İstanbul’un yolcu profili de değişti. Eskinin yolcusu ile bugünün yolcusu arasında, köşkün penceresinden baktığınızda ne gibi farklar görüyorsunuz?
Sadullah Bey: Evet, gelişen teknolojiyle beraber yolcu profili de tamamen değişti. Yeni jenerasyonun ellerinde hep telefonlar; artık denizle, Boğaz’la, o güzelim manzarayla kimsenin işi kalmadı. Herkes telefona gömülmüş durumda. Aslında İstanbul’u kaçırıyorlar. Eskiden vapurlarda bambaşka bir gazete kültürü vardı, çok gazete okunurdu. Hatta okunan o gazeteler sonraki yolcular faydalansın diye gemide, koltukların üzerinde bırakılırdı. Şimdilerde ise vapurda gazete okuyan tek bir kişiyi bile bulmak neredeyse imkânsız.
Hamit Bey: Bizim kuşağın yetişemediği, sadece meslek büyüklerimizin anılarında kalan o eski Boğaz günlerini hayal edin: Vapur iskeleye yanaşırken kıyıdaki evlerin sakinleriyle kaptanların selamlaştığı, deniz ile karanın adeta akraba olduğu zamanlar… Bugün o sıcaklıktan çok uzağız. Peki, ne değişti? Sadece zaman mı geçti, yoksa biz mi eksildik? Akıllı telefonların ekranlarına gömüldükçe yanımızdakini görmez, sesini duymaz olduk. Sosyalleşmenin dijitalleştiği bu çağda iskeleye yanaşan sadece bir vapur değil; aslında kaybettiğimiz o eski, samimi insani bağlarımız.
6- Yolcular vapurun sadece salonlarını ve güvertesini görür, köşk hep biraz gizemlidir. Kaptan köşkü ile yolcular arasında nasıl bir bağ var? Hiç unutamadığınız, köşkün penceresinden şahit olduğunuz bir yolcu hikayesi var mı?
Sadullah Bey: Her perşembe sahilde gözü yollarda, Şh. Sarıyer’i bekleyen küçük bir yolcumuz var; artık gemimizin en tatlı müdavimi… Ona deniz sevgisini öyle bir aşılamışız ki babasına tepeden tırnağa bir denizci üniforması aldırmış. Ayakkabılarına kadar kuşanıp öyle geliyor iskeleye. Gemiyi o kadar benimsedi ki sanki personelden biri gibi davranıyor. Onun bu çocuksu heyecanı, ikimizin de ömrü boyunca unutamayacağı en güzel deniz hatırası olarak kalacak.
Şehir Hatları vapurlarında birçok eşya unutulur. Biz denizciler bu dalgınlıklara alışkınızdır. Ama bir gün Kadıköy İskelesi’nde en tatlı „unutma“ anlarından birine şahitlik ettim. Yolcuları tahliye ederken bir hanımefendi yanıma geldi, yaşı da biraz var; „Yavrum,“ dedi, „bizim bey beni vapurda unuttu, gitti herhalde.“ Baktık gemide beyefendiden eser yok. Hanımefendiyi kaptan köşkünde misafir ettik ve birlikte bir Eminönü seferi yaptık. Dönüşte Kadıköy’e yanaştığımızda iskelede eşi onu bekliyordu. Bu da denizcilik hayatımın en neşeli, en unutulmaz hatıralarından biri olarak kaldı.
7- Yol arkadaşlarınız martılar ve yunuslar oluyor. Onlarla ilgili unutmadığınız ilginç bir anınız var mı?
Sadullah Bey: Biz denizcilerin en yakın dostları martılar ve yunuslardır. Yunuslar ara sıra eşlik etse de martılar kadim dostlarımız. Martılar bizim vapur kültürümüzün; çay, simit keyfimizin vazgeçilmez parçasıdır.
Ben açık denizlerde çalışırken yunus gemiyi algılıyor, adeta yarışıyordu. Bir bakarsınız geminin sancağında (sağ) belirmiş, bir bakarsınız iskele (sol) tarafında… Bu şekilde oyun yaptığı çok olmuştur. Hatta denizciler arasında bir rivayet vardır: Kaptan yunusun yarışma isteğini anladığı anda hızını düşürürmüş; çünkü yunus eğer gemiyi geçemezse intihar edermiş.
Hamit Bey: Şehir Hatları vapurları renklerini martılardan almıştır; o sebeple „Boğaz’ın martıları“ denir Şehir Hatları vapurlarına. Ben de Şehir Hatları bünyesinde çalışmaya başladıktan sonra martıları bizden biri gibi hissetmeye başladım. Vardiyamda martılarla lokmamı paylaşırken aslında sadece bir kuşu doyurmuyorum; Boğaz’ın ruhuna ortak oluyorum.
8- „Makinist arızayı motorun sesinden anlar,“ denir. Şh. Sarıyer gibi modern sistemlere sahip bir gemide de bu sezgiler hâlâ geçerli mi, yoksa artık her şeyi sadece ekranlardan mı takip ediyorsunuz?
Hamit Bey: Ben meslekte 30 yılı geride bıraktım. Göreve başladığım yıllarda teknoloji bu kadar ileride değildi. Bizim sensörlerimiz; iyi bir gözlem ve makinenin sesiydi. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin hâlâ bu şekilde devam ediyor, makinenin sesinden anlıyorum. Sezgiler ve yılların tecrübesi diyeyim.
9- İlk göreve çıktığınız günü hatırlıyor musunuz? En çok ne heyecanlandırmıştı sizi?
Sadullah Bey: İlk gemiye 13-14 yaşlarında, yaz tatilinde kendi isteğimle çıktım. Gemiye Mudanya’dan dahil oldum. Gemi 700 tonluk bir gemiydi ama o zaman bana kocaman bir gemi gibi gelmişti. Aslında o kadar da büyük değilmiş. Mudanya’da yükleme yaptık, Bulgaristan’a gidecektik; Boğaz’dan çıktıktan sonra ilk fırtınama orada yakalandım. Benim için zorlu olsa da iyi oldu.
Hamit Bey: 6 Ocak 1998 tarihinde Eminönü İskelesi Şehit Necati Gürkaya vapurunda göreve başladım. Bu durum başlı başına bir heyecandı fakat kamarada ranza sistemini görünce şok oldum. Ben ranzada yatamam diye düşündüm. Kamarada yatmaya alışmam bir hafta sürdü.
10- Evinizden çok bu gemide vakit geçiriyorsunuz. Vapur sizin için sadece bir iş yeri mi, yoksa ikinci bir ev mi? Burada pişen çayın, birlikte yenilen yemeğin tadı karadakinden farklı mıdır?
Hamit Bey: Burası bizim gerçekten ikinci evimiz. Biz yemek yapmayı burada öğrendik. Elimizin lezzeti de gemiden geliyor. Baklava hariç her türlü yemeği yaparım. Belki de bu kadar lezzetli olmasının sebebi aş ile işin birbirine sevgiyle karışmasıdır.
Sadullah Bey: Ömrümüzün büyük kısmı bu sularda, bu gemide geçiyor. Biz burada sadece iş arkadaşı değil, aile gibiyiz. Mutfağımızda yemekler imece usulü pişer. Her denizci iyi bir aşçıdır, olmak zorundadır.
11- Denizde olmak dışarıdan çok etkileyici görünse de büyük fedakarlıklar gerektirir. Bu mesleğin aile ve sosyal yaşantınıza etkisi ne oldu? Deniz insanı nasıl değiştiriyor?
Sadullah Bey: Denizcilik dışarıdan sadece bir meslek gibi görünür ama aslında bizim iliğimize kadar işleyen, hem bizden hem de geride bıraktıklarımızdan çok büyük fedakarlıklar isteyen bir yaşam biçimi. Ben hayata erken başladım. Cuma okul bitti, cumartesi nişanlandım, pazar üniversite sınavına girdim, pazartesi gemiye çıktım. Hatta sınav sonuçlarını Hindistan’da öğrendim. 13 ay sonra geldim, düğünümüzü yaptık. Birkaç ay karada kaldıktan sonra tekrar gemiye çıktım; gerçekten özlem, hasret çok zordu. Ben armatörlükte devam edecektim, hedeflerim vardı fakat eşimi kıramadım. Şehir Hatları’na geçiş yaptım, çocuğumuzu Şehir Hatları’nda büyüttük. Çocuğumuz da denizci olmak istedi, şimdi İTÜ Denizcilik Fakültesi’nde okuyor.
Hamit Bey: Şehir Hatları’nda çalışmakla armatör firmalarında denizcilik yapmak birbirinden çok farklı. Benim armatörlük geçmişim yok ama o tarafın ne kadar büyük fedakarlıklar gerektirdiğini, ne kadar zor olduğunu dışarıdan da olsa çok iyi biliyorum. Şehir Hatları’nda çalışıyor olmamız sayesinde hem evimizi çekip çevirebiliyor, hem ailemizle doya doya vakit geçirebiliyor hem de işimizi layığıyla yapabiliyoruz.
12- Günün son seferini tamamlayıp vapurun ışıklarını söndürdüğünüzde, o büyük sessizlik anında şehir ve deniz size ne söyler?
Sadullah Bey: O gün yaptığımız seferleri kazasız belasız bitirmemiz en büyük mutluluğumuz. Yolcuları emniyetli bir şekilde gidecekleri yere ulaştırdıysak ne mutlu bize.
Hamit Bey: Ben Şehir Hatları kültürü ile cevaplayayım bu soruyu. Bizde şöyle bir kültür var; gemiyi bağladığımız zaman birbirimize „Geçmiş olsun,“ deriz. Bu cümleyi şehir bize, biz şehre de söyleriz.
13- Meslekte geçirdiğiniz bunca yılı düşündüğünüzde, denizciliğin „olmazsa olmaz“ dediğiniz en temel kuralı nedir?
Sadullah Bey: Denizcilikte olmazsa olmaz hiyerarşik düzen ve disiplindir. Sınırlı bir alan içerisinde çalışıyoruz; karışıklığı önlemek ancak ast-üst ilişkisinin net bir şekilde korunmasıyla ve her personelin görev ve sorumluluklarını eksiksiz yerine getirmesiyle mümkündür.
Hamit Bey: Ben Şehir Hatları’na başladığım zaman Çarkçının (Başmakinist) ve Kaptan’ın kamarasının önünden geçilmezdi; şimdilerde bu durum aynı katılıkta devam etmese de saygı devam ediyor. Ancak disiplin sadece bu değildir. Disiplin; meslek ahlakı ve nitelikli eğitimle inşa edilir. Günümüzde gemi kazalarının yok denecek kadar azalması, eğitimin gücünü açıkça ortaya koymaktadır. Türk denizciliğini geleceğe taşıyacak üç temel direk vardır: Disiplin, ahlak ve eğitim.
14- Gelecekte sizin izinizden gitmek isteyen, denizciliğe ve vapur kültürüne gönül vermiş gençlere hem bir kaptan hem de bir başmakinist olarak en büyük tavsiyeniz ne olurdu?
Sadullah Bey: Dönem dönem gelen stajyerlerimize de mesleği seçecek gençlerimize de şunu söyleyebilirim: Eğitimlerine çok önem versinler, İngilizceyi muhakkak öğrensinler ve denize gönülden bağlansınlar. Denizcilik; sevgi ve tutku olmadan sürdürülebilecek bir meslek değildir. Daha önce de belirttiğim gibi gemide sınırlı personel var; tek bir kişi görevini aksatır yahut eksik yaparsa tüm personelin yükü iki katına çıkar ve bu durum hata payını artırır. Fakat unutulmamalıdır ki deniz hata kabul etmez!
Hamit Bilgili: Başmakinist olarak şuna inanıyorum: Meslek sevgisi tek başına yetmez; onu iş ahlakı ve liyakatle taçlandırmak gerekir. Kaptanımızın da bahsettiği gibi deniz asla hata kabul etmez. Sevginin yanına ahlak ve ehliyet koyduğunuzda sarsılmaz bir sorumluluk duygusu doğar. Ve insanı kendisi yapan, karakterini iki kat daha güçlü kılan şey işte bu sorumluluk bilincidir.
Sarı bacanın gölgesinde, Boğaz’ın esintisi ve martıların yarenliği ile demlenen o güzel sohbetin sonuna geldik. Damağımda gemici Can Bey’in elinden çıkan muhteşem pilavın lezzeti, bardağımda „muhabbetimiz çaysız, kahvesiz kalmasın“ diye pervane olan gemici Hüseyin Bey’in içten özeni… Dededen babaya bu çarkı döndüren Çarkçıbaşımız Serkan Aktepe’nin tatlı kadayıf sözü ve neşesiyle masamıza dümenci olan Reis Tevfik Arslan…
175 yıldır kâr amacı gütmeden, „Halka hizmet Hakk’a hizmettir“ düsturuyla Boğaz’ı köprü kılan Şehir Hatları’na ve bu güzel ekibe teşekkürü borç bilirim.
Şh. Sarıyer ve Şehir Hatları ailesi; pruvanız neta, dümeniniz viya, rüzgârınız kolayına olsun!





Köşe Yazıları
Nazlı Eray’la Gerçek ve Hayal Arasında
Yirmi yıldır neredeyse her yazı Bodrum’da geçiriyorum. Benim için tatil denildiğinde aklıma gelen ilk yer hep Bodrum oluyor. Denizin, güneşin ve hala saklı kalmayı başarabilmiş o güzel köşelerin tadını çıkarıyor; nefis deniz ürünleri ve mezeler eşliğinde tatilin hakkını vermeye çalışıyorum.
Son yıllarda ise Bodrum tatillerime küçük edebiyat ve sanat durakları da eklemeye başladım. Sergileri gezmek, bir söyleşiye katılmak, kitapların ve sanatın çevresinde vakit geçirmek beni en az deniz kadar mutlu ediyor. Bu yüzden Bodrum’a gelir gelmez kitap dostlarımdan bilgi aldım, biraz da Instagram’da gezindim ve kendime ziyaret edebileceğim sergilerden, söyleşilerden ve edebiyat buluşmalarından oluşan küçük bir liste hazırladım.
Karşıma çıkan ilk etkinlik, Bodrum’un yeni sanat mekanlarından Inspera Mini Sahne’de gerçekleşecek Nazlı Eray buluşması oldu. Kısmet adeta ayağıma geldi.
Yurt dışında yaşamaya başlayınca yazarlarla bir araya gelebileceğimiz etkinlikler insanın gözünde çok daha değerli hale geliyor. Bir yazarı dinleyebilmek, kitabının hikayesini kendi sesinden duyabilmek ve aynı salonda başka okurlarla buluşabilmek büyük bir ayrıcalık gibi geliyor. Bunu benim gibi göçmen kuşlar sanırım çok daha iyi anlayacaktır.
Nazlı Eray’ın kalemiyle tanışmam ise çok eskiye dayanmıyor. Canım kitap kulübüm @gocmenkitapseverler ‘in kurucularından sevgili Melis Uluğtekin’in önerisiyle Orphee’yi almıştım. Melis, “Nazlı Eray, büyülü gerçekçiliğin Türkiye’deki en önemli isimlerinden biri ve bu kitap da muhakkak okunması gereken kült bir eser,” demişti. Kitabı okuduğumda gerçekten çok etkilenmiş, ardından yazarla ilgili küçük bir araştırma da yapmıştım.
Nazlı Eray Ankara’da doğmuş olsa da çocukluğu ve gençliği İstanbul’da geçmiş. Daha sonra bir gece treniyle Ankara’ya geliyor ve kendi anlatımıyla, geliş o geliş… Yıllarca Ankara’dan ayrılamıyor. Şehri ilk gördüğünde “İnsanlar burada nasıl yaşıyor?” diye düşünse de zamanla Ankara onun için bir tür hangara dönüşüyor. İnsanlarıyla, anılarıyla ve sokaklarıyla ona durmadan malzeme taşıyan büyük bir hikaye deposu oluyor. Yaklaşık beş yıl önce ise Ankara’dan ayrılarak Bodrum’a yerleşiyor.
Nazlı Eray’ın Edebiyat Evreni
Büyülü gerçekçiliğin Türk edebiyatındaki en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Nazlı Eray, öykü ve romanlarında gerçekle gerçek dışını öylesine ustalıkla iç içe geçiriyor ki okurken kendinizi “Böyle bir şey olur mu?” diye sorgularken bulmuyorsunuz. Tam tersine, o dünyanın kurallarını hemen kabul ediyor ve yazarın peşine takılıyorsunuz.
Edebiyat yolculuğuna öyküyle başlayan Nazlı Eray’ın kırkı aşkın basılmış eseri bulunuyor. İlk öyküsünü, Mösyö Hristo’yu henüz on altı yaşındayken yazıyor. Gençlik yıllarında Sait Faik Hikaye Armağanı’na birkaç kez başvuruyor ancak ödülü alamıyor. Jüriden bir tanıdığı bir gün ona, “Boşuna uğraşma, jüride enişten var; bu ödülü sana hiçbir zaman vermezler,” diyor. Günümüz Türkiye’sini düşününce insan bu hikayeye gülümsemeden edemiyor; şimdi olsa belki tam tersi yaşanırdı.
Nazlı Eray uzun yıllar boyunca Varlık dergisinde ve Cumhuriyet, Güneş, Radikal ile Akşam gazetelerinde yazmış; edebiyatın yanında siyasetle de aktif biçimde ilgilenmiş bir isim.
Yazarlığıyla ilgili anlattığı ayrıntılar ise en az kitapları kadar ilgi çekici. Örneğin özel bir yazı odası ya da yazı masası olmadığını söylüyor. Buna karşılık çok güzel kalemleri olduğunu özellikle vurguluyor. Belli ki bazı yazarların ihtiyacı büyük masalar ve düzenli odalarken, bazılarına yalnızca iyi bir kalem ve sınır tanımayan bir hayal gücü yetiyor.
“Yazarken insanları mutlu etmek istiyorum. Bir aydın olarak da elimden geleni yapıyorum,” diyen Nazlı Eray’ın edebiyata bakışında da bu iyimserlik ve sorumluluk duygusu hissediliyor.
Olmayanın Güncesi
Inspera’da Bodrum Nazlı Eray Okurları Grubu tarafından düzenlenen, Ceyda Yılmaz’ın moderatörlüğünde gerçekleşen etkinlikte Nazlı Eray, son kitabı Olmayanın Güncesi’nin doğuş hikayesini anlattı. Kitabın nasıl ortaya çıktığını, karakterlerini ve yazma sürecinde zihninde açılan kapıları dinlemek, kitabın dünyasına daha okumadan yaklaşmamı sağladı.
Olmayanın Güncesi’nin merkezinde kader var. Roman, adeta Kader Örümceği’nin ördüğü görünmez ağlarla ilerliyor.
Nazlı Eray, kitabın adından söz ederken anılara dikkat çekiyor. Yaşadığımızı sandığımız şeyler gerçekten yaşandı mı? Yoksa bazı anıları sonradan biz mi yarattık? Hafızamız bize ne kadar doğruyu anlatıyor? Olmayanın güncesi, belki de belleğin ve zihnin bize oynadığı oyunların bir yansıması.
Kitap, tam anlamıyla bir Nazlı Eray evreni. Okur, büyülü rüyaların rengarenk karnavalına davet ediliyor. Büyülü gerçekçiliğin kraliçesi bu kez gerçek bir kara büyüyü bozdurmaya çalışıyor; bunun için zamanda ve mekanda yolculuklara çıkıyor.
Toplu iğneler saplanmış bir voodoo bebeğinin peşinde ilerlerken Padişah Deli İbrahim’in Cinci Hoca’sından John F. Kennedy’ye, Nikola Tesla’dan Roman Polanski’ye kadar pek çok isim bu tuhaf ve büyüleyici dünyada bir resmigeçit yapıyor. Bazen üç dakikada üç yıl geçiyor, bazen zaman olduğu yerde duruyor. Nazlı Eray ise bütün bu yolculuk boyunca zamanı, belleği ve kaderi sorguluyor.
Bu macerada ona Kader Örümceği, Pişmiş Kelle ve gerçek ile hayal arasındaki sınırları durmadan ihlal eden birbirinden ilginç karakterler eşlik ediyor.
Inspera’daki buluşmadan çıktığımda kendimi gerçekle hayalin birbirine karıştığı, zamanı ve kaderi yeniden düşündüren tuhaf ama çok keyifli bir yolculuktan dönmüş gibi hissettim.
Bodrum’a bu kez yalnızca denizin, güneşin değil, Nazlı Eray’ın rengarenk dünyasının da tadı karıştı. Tatilime eklediğim bu ilk edebiyat durağı, bana yine aynı şeyi hatırlattı: Bazen bir şehri asıl unutulmaz kılan, hiç planlamadığınız anda karşınıza çıkan hikayelerdir.





Köşe Yazıları
Ağacın dili, Zanaatin Kalbi Luthier Enes Kıtay
Pencerede kedileri, tarihi yapıları, rengârenk Çiçek Evi ve köy kahvesini andıran kafesiyle İstanbul’un ortasında bir Ege kasabası… Kavala muhacirlerinin bu huzurlu mahallesinde, bugün çok özel bir mekânın kapısını aralıyoruz: Luthier Enes Kıtay’ın şirin atölyesi.
1995 yılında İstanbul’da, üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Enes’in kaderi, henüz 14 yaşındayken bir bağlamanın tellerine dokunmasıyla değişir. O yaşta başlayan bu müzik yolculuğu, zamanla sadece o tellere basmayı değil, o tellerin bağlı olduğu ahşabın dilini çözme tutkusunu da beraberinde getirecektir.
O yıllarda meslek lisesi mobilya bölümü öğrencisi olan Enes, TRT sanatçısı Uğur Önür’den feyz alarak kabak kemane çalma sevdasına düşer. Bağlama hocasının da desteğini alınca önündeki en büyük engel bir kabak kemaneye sahip olabilmektir. İlk iş olarak Unkapanı’nın yolunu tutar fakat oradaki enstrümanların kalitesi içine sinmez. Yaşı gereği ekonomik koşulları da el vermeyince iş başa düşmüştür; kendi kemanesini kendi yapmaya karar verir.
Okuldaki hocalarının kapısını çalar; tutkusu ve kabiliyetiyle dönem ödevini „kabak kemane yapımı“ olarak kabul ettirir. Böylece hem ilk enstrüman yapımının hem de luthier yolculuğunun ilk adımını atmış olur.
Kemaneyi yapar, dönem ödevinden geçer. Yaptığı kemane Uğur Önür tarafından da onaylanınca artık istikamet bellidir: Enes, luthier olacaktır. Lisede staj dönemi geldiğinde ud yapımcısı Ramazan Calay’ın yanında stajını yapmak ister. Hocalarının inisiyatifiyle mobilya stajını bir luthier çırağı olarak tamamlar.
Eğitimine İstanbul Teknik Üniversitesi Çalgı Yapımı Bölümünde devam eder. Ud ve lavta yapımının önde gelen isimlerinden olan ustası Ramazan Calay, onun da bu alanda uzmanlaşmasında büyük rol oynamıştır. Enstrüman dersleri verip oradan kazandığı parayla ud ve lavta yapıp satmaya başlar. Bugün artık bu zanaatın saygın ustalarından biri haline gelmiştir.
Tam da bu ustalıkta merakla, atölyedeki talaş kokusunda sormak istiyorum: Bir ağaç parçası bir ustanın elinde dile gelip ruhumuza dokunan bir enstrüman oluyor. Bu süreç tam olarak nasıl işliyor?
Enes Kıtay: Ben özel sipariş üzerine çalışıyorum. Genellikle gelen kişi hangi ağaçtan hangi enstrümanı istediğini söylüyor, ona göre üretime geçiyorum. Yapım sürecini kabaca üç ana mimariye ayırabiliriz: Tekne, kapak ve sap kısmı. Tekne kısmı için çeşitli yerli ve yabancı ağaçlar tercih edilebilir. Kapak kısmı için az lifli, daha gevrek olan yapısıyla çam ailesinden olan ladin ve sedir gibi ağaçlar tercih edilirken, sap kısmında sertlik ve dayanıklılık bakımından klavyeyi abanoz ağacından seçiyoruz.
Sipariş üzerine enstrüman yaparken aslında kişiye özel bir ses tasarlıyorsun. Bu tasarım süreci nasıl işliyor, usta olarak sana ne hissettiriyor?
Enes Kıtay: Bize gelen müzisyen genelde aradığı sesi tarif eder, sonra kişinin fiziksel özellikleri devreye girer. Eğer parmakları küçükse daha dar klavye tercih ederiz. Ya da erkekse normal klavye, kadın ise zenne (enstrümanın ebatı gözle görülmeyecek bir farkla normal boyuttan küçüktür) tercih edilir. Bu milimetrik farklar enstrümanın ruhudur. Ben bu aşamada o tezgahta bir enstrüman değil, tabiri caizse bir evlat dünyaya getirdiğimi düşünüyor ve o hisle hareket ediyorum.
Malzeme tedariğinden yapım aşamasına kadar bu mesleğin en meşakkatli kısmı ve en keyif aldığın kısmı hangisi?
Enes Kıtay: Her aşaması meşakkatli fakat başlangıç aşaması en meşakkatli kısmı. Çünkü ucu bucağı belirsiz yeni bir yolculuğa başlıyorsun. Bu yolculukta yanıma bir önceki yaptığım enstrümandan aldığım olumlu geri dönüşü azık olarak alıyorum. Bana o üretim şevkini veren de bu durum oluyor.
En keyif aldığım kısım ise enstrümana teli taktığım, ilk akort yaptığım an. Alelade bir ağaçla başlayan yolculuğum, insanların ruhuna dokunacak ezgiler üreten bir enstrümana dönüşüyor. O ilk sesi duyduğumda hissettiğim şey, bu dönüşümün bir parçası olmanın verdiği şükür duygusu.
Atölyenden çıkan bir enstrümanı usta bir müzisyenin elinde, sahnede ilk kez dinlediğinde ne hissediyorsun?
Enes Kıtay: Çıraklık döneminden bugüne kadar süren yolculuğum gözlerimin önünden geçiyor. O sahne benim için bir varış noktası değil, aksine bir sonraki enstrümanda daha da ustalaşmam için verilmiş bir söz gibi.
Her şeyin fabrikasyon olduğu bir süreçteyiz. Bu zanaatın geleceğini nasıl görüyorsun?
Enes Kıtay: Öncelikle fabrikasyon üretime karşı değilim; aksine seri üretim, zanaatkârın ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor. Fabrikasyon üretimde belki enstrüman kusursuz olabilir ama bir ruhu yok. Luthier’nin değeri de bu noktada ortaya çıkıyor.
Bu zanaatın geleceği için en büyük çağrım ailelere… Bizim kültürümüzde „Ağaç yaşken eğilir“ derler; çocuktaki o kıvılcım küçük yaşta fark edilmeli. Herkes doktor olacak ya da üniversite bitirecek diye bir kaide yok; ki bu sadece bizim işimiz için değil, sanatın tüm dalları için geçerli. Hayatın üreten, elleriyle dünyaya değer katan insanlara da ihtiyacı var.
Bırakalım çocuklarımız sadece ezber yapmasın; yetenekleri varsa ahşaba dokunsunlar, üretsinler ve kendi hayatlarının ustası olsunlar.
Şirin atölyesinden dünyanın her yerine ses olan Enes’in yanından ayrıldığımda, üretmenin bıraktığı tarif edilmez huzur bana da sirayet etmişti. Aylarca kuruyan bir ağaç, milim milim yontulan bir tekne ve ancak doğru zaman geldiğinde konuşan teller…
Bir şeyi üretmenin kıymeti, ürettiğin şeyle kurduğun gönül bağında gizliydi. Cebimde genç bir luthier’nin sabrı, ruhumda ahşap kokulu bir dinginlik vardı.
Ve tam o anda anladım:
„Hayat, hırsla tüketilen bir fabrikasyon ürünü değildi; o, hakkı verilerek, milim milim işlenmesi gereken kutsal bir zanaattı.“


-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


