Köşe Yazıları
İyilik ve Kötülük Üstüne: Doğuştan İyi veya Kötü müyüz?
“Gazze’de ateşkesin yürürlüğe girmesiyle, on binlerce Filistinli, Gazze’nin kuzeyine geri dönmeye başladı.”
Başlığı okuyorum ve gözüm, yazının hemen altındaki fotoğrafa takılıyor. Yüzlerce insan konvoy halinde güneyden kuzeye, yıkılmış evlerine ulaşmak için yürüyorlar. Kalpleri, bir oda da olsa evlerini ve hayatlarını yeniden inşa edebilme umuduyla dolu. Bir iki kişinin elinde birer plastik sandalye var, çoğunun ise hayatta kendilerinden başka sahip oldukları hiç bir şey yok. Umuda doğru yürüyorlar.
İki yıl süren ve bitmek bilmeyen saldırılar boyunca başta masum çocuklar olmak üzere on binlerce insan hayatını kaybetti, yüz binlerce insan acılar çekti, evsiz kaldı.
Herkesin aynı “yaratan” tarafından “özgür” olarak var edildiği bu dünyada, insanın tıpkı kendisi gibi başka bir yaratılan tarafından zulüm görüp, bir kereliğine sunulmuş olan hayatının elinden alınması veya cehenneme çevrilmesi kadar büyük başka paradoks var mıdır bu hayatta, emin olamıyorum.
İngiliz düşünür Thomas Hobbes’un insanın karanlık yönlerini ortaya atarak adını tarihe yazdırdığı “insan insanın kurdudur” sözüne güzelleme yapmayı kolaya kaçmak olarak görsem de, “insanın kötüsü”nün başka insanın kurdu olabileceği gerçeğini yadsıyamıyorum.
Peki ne demek “insanın kötüsü”? Kötülük herkesin içinde olan mı, yoksa bazılarının dünyaya gelirken beraberinde getirdiği bir özellik mi?
Felsefenin kadim tartışması
Yeni ve dahiyane bir soru ortaya koymadığımın farkındayım. İnsanlığın en eski dönemlerinden beri zihinleri meşgul eden bu soru, savaşlar ve zulümler devam ettiği ve insan, yaşadığı dünyayı cehenneme çevirdiği sürece sorulmaya devam edecektir şüphesiz. Ancak bugün dünyamızda gittikçe artan kötülüklere şahit oldukça (ve her dönemde yaşayan herkesin bunu kendi dönemiyle ilgili böyle algıladığından emin olarak) bu soru üstüne her zamankinden daha fazla düşünüyor ve tarih boyunca insanlığın, kötülüğü tecrübe ettikçe ona nasıl bir anlam yüklediğini daha çok irdeliyorum.
Görünen o ki Batı bilim dünyası Doğu’ya kıyasla bu konuda hep daha kötümser olmuş. İnsan doğasının karanlık olduğuna inanılmış ve belki de Hobbes’un tanımladığı şu üç temel çekişme üzerine şekillendiği fikri benimsenmiş: rekabet, güvensizlik ve şan, şeref kazanma isteği.
İslam düşünürleri kötülüğü “ilahi inayet”, “hikmet” gibi kavramlarla açıklamaya çalışırken, Batı felsefesinde bu kavram “teodise” ile açıklanmış; yani mutlak iyi olan bir Tanrı tarafından yaratılan alemde kötülük, iyiliğin bilinmesine hizmet eder ve daha büyük iyiliklere neden olur.
Psikolojide iyilik ve kötülük
20. yüzyılın başlarında Bireysel Psikoloji’nin kurucusu Alfred Adler, insan doğasının iyiye eğilimli olduğunu ancak kişinin tüm yaşamının özellikle 0-6 yaş arası çocukluk döneminde çevresinde meydana gelen olaylar tarafından belirlendiğini iddia eder. İlgisiz bir çevrede büyüyen bir çocuk başkalarına savaş açmayı öğrenecektir. Adler’e göre, bir çocuğun dünyayı nasıl gördüğü, gelecekteki davranışlarının da haritası olur.
Durum böyleyse, mevcut kişilik özelliklerimizin çok büyük bir kısmını kontrolümüz dışındaki zamanlarda ediniyoruz; bu düşünce korkutucu değil mi?
Freud ise kontrolü bu kadar çocukluğumuza bırakmamış. O, insanı temelden iyi ya da temelden kötü olarak görmüyor, eşit ölçüde kuvvetli iki karşıt güç tarafından yönlendirilmekte olduğunu düşünüyordu. Her şeyin zıddıyla var olduğunu savunan benzer dualist görüş, dinsel ve felsefi dizgelerin çoğunda dile getirilmiş; tıpkı yaşam ve ölüm, aşk ve savaş, gece ve gündüz ve ak ve kara gibi.
Freud’a göre insanın içinde yaşam ile ölüm, yaratma ile yıkma, sevgi ile nefret arasında hiç bitmeyen bir savaş vardır. Kötülük de, bu savaşta ölüm dürtüsünün ya da saldırgan içgüdünün öne çıkmasıdır aslında. Ancak psikanalizin kurucusuna göre bu kötülük, insanın “hastalığı” değil, onun varoluşunun doğa yasası. İyilik ve kötülük birbirinden ayrılamaz; insan, her ikisinin dengesinde yaşar.
Dostoyevski romanlarında iyilik ve kötülük
İnsanın içindeki bu savaşı edebiyatta en ustaca yansıtan isim bence Dostoyevski’dir. Onun yarattığı karakterler hiçbir zaman tek boyutlu değildir; ruhun bölünmüşlüğü, iyilikle kötülük arasındaki içsel çatışma romanlarında temel motiftir. Adeta Freud’un psikanalitik kuramını edebi biçimde ondan çok önce sezip eserlerinde uygulamıştır.
Beni çok etkileyen Dostoyevski romanlarından olan “Yeraltından Notlar”da örneğin, hikayenin anlatıcısı olan “yeraltı adamı”, tam da insanın akıl, ahlak ve toplum tarafından dizginlenemeyen karanlık doğasını simgeler. Dostoyevski’ye göre insan, sadece iyi olma arzusuyla değil, aynı zamanda yıkma, reddetme ve acı verme isteğiyle de tanımlanır. Kendisi bile kendi nedenlerini bilmez, çelişkilerle yaşar. Yeraltı adamı romanda şöyle der: “Bazen hiçbir neden yokken kötü davranırım çünkü içimde bir şey beni buna iter.”
Freud ise bu içsel karanlığı psikolojik terimlerle açıklar. Ona göre insanın ruhsal yapısı, bastırılmış dürtülerin —özellikle saldırganlık ve cinselliğin— çatışmasıyla biçimlenir. Kötülük, bilinçdışından yükselen bu bastırılmış dürtülerin patlamasıdır.
Aslında Dostoyevski’nin yeraltı adamı bilinçli bir başkaldırıyla kötülüğü seçerken, Freud’un insanı çoğu zaman bu karanlığı farkında olmadan yaşar. Her ikisi de insanı bütünüyle akılcı ya da iyilikle tanımlamayı reddeder; insanın derinlerinde hem yaratıcı hem de yıkıcı bir güç yattığını vurgularlar.
Sonuçta ikisi de aynı hakikati farklı şekilde dile getirir: insan, karanlığıyla birlikte insandır.
Bunları irdelerken bir yandan da edebiyatı bu yüzden sevdiğimi düşünüyorum. Teorik bilgiden alamayacağımız veya tam olarak yorumlayamayacağımız bir bilgiyi edebiyat, bir hikayede, insan ruhunun en karmaşık yanlarıyla gözler önüne serebiliyor. Soyut kavramlar edebiyatta somutlaşıp adeta ete kemiğe bürünüyor.
O halde insan tam olarak neye göre iyi veya kötü olur?
Hangimiz bebeklere baktığımızda masumiyetten başka bir şey görebiliriz ki? Her bebek, bize tıpkı sabahın ilk ışığı gibi masum görünürken, o ışığın içinde belki de fırtınaya dönüşme potansiyeli olan bir gölgeyi de barındırabileceği aklımıza bile gelmez.
Sonuçta her insan, hepimiz, doğduğumuz anda ne şeytan, ne de meleğiz. Hepimiz, hem iyi, hem de kötü olma potansiyelini içimizde taşıyoruz. Kimi zaman küçük bir iyilik, bir gülümseme, bir dost eli içimizdeki ışığı canlandırırken, bazen bir haksızlık, bir travma ya da uzun bir yalnızlık o ışığı söndürebiliyor. Aslında galiba insanın nasıl biri olduğunu belirleyen de, sahip olduğu potansiyel değil; İslam’da da “cüzi irade” olarak tanımlanan şekilde, o potansiyelle ne yapmayı seçtiği ve tecrübe ettiği olaylara nasıl tepki verdiği gerçeği oluyor.
Seçim deyince yine aklıma hemen edebiyattan bir başka örnek, bu kez Türk edebiyatının en sevdiğim isimlerinden Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” adlı romanı ve romanın kafası karışık karakteri Ömer geliyor.
Romanda Ömer, amaçsızlığı, korkaklığı yüzünden çektiği maddi ve manevi sıkıntıların sonunda kötü olmayı seçer. Sabahattin Ali bize kötülüğü tam da özgür irade ile seçilen bir kavram olarak yansıtır. Hikaye boyunca eylemsiz Ömer’den, üzerinde düşünerek, plan yaparak kötü olmayı seçen Ömer’e bir evrilme söz konusudur. İçinde bir şeytanın var olduğuna inanan Ömer, kötü seçimlerinin sorumluluğunu üstlenmez ve suçu içindeki şeytana atar. Sürekli şikayet ederek, “…Fakat içimde öyle bir şeytan var ki.. bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş… Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız” der.
Ömer’in sürekli suçladığı içindeki şeytan aslında her insanda, hepimizde var olan karanlık tarafın ta kendisi değil mi?
Belki de insanın gelişmişliği, bu iki gücü fark etmesindeki derinlikte yatar: kötülüğü tanıyıp, farkedip, iyiliği seçebilme gücüdür onu gerçekten insan yapan. Sanırım bunca kötülüğün olduğu bu dünyayı daha yaşanılır kılan şey de işte tam bu “seçim” lerin varlığı.
Köşe Yazıları
Bahçıvan Ve Ölüm
Edebiyatın büyülü bir kapısı vardır; içeri girdiğiniz anda hava değişir, zaman yavaşlar ve dışarının sesleri uzaklaşır. Bir kitabın ilk cümlesi ise bazen tek başına gövdenin yükünü taşır. O cümlede tüm hikayenin kokusu, tonu ve kaderi saklıdır.
Tolstoy, Anna Karenina’ya “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” diye başlar ve daha ilk satırda okuru o büyük trajediye hazırlar. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nin kapısını “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” diye aralar; okur daha o an kaybedilmiş bir mutluluğun yasına davet edildiğini hisseder. Bu cümleler sadece başlangıç değil; kitabın ipuçlarıdır.
İşte bu unutulmaz başlangıçlar arasında yer almayı hak edecek bir metinle karşılaştım: Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm’ü.
“Babam bir bahçıvandı, şimdi bir bahçe…”
Bu ilk cümle yalnızca bir ölüm haberinin edebi ifadesi değil; dönüşümün, kabullenişin ve çoğu zaman yüksek sesle söylenmeyen bir yasın en yalın hali.
Gospodinov, kanser teşhisi konulan bahçıvan babasının son günlerini, o kaçınılmaz vedayı ve geriye kalan sessizliği anlatırken bizi sadece bir hastalık hikayesine değil; aynı zamanda insanın geçmişiyle yüzleştiği, kaybedişin derin acısını hissettiği ve pişmanlıkların ağır yüküyle şekillenen bir yas sürecine götürür.
Bir Kaybın Anatomisi
Bu otobiyografik anlatıda bir yazarın kendi hayatının en zor virajını nasıl kelimelere döktüğüne tanıklık ediyoruz. Hastane odalarının soğukluğu, tıbbi raporların dili ve bedenin yavaşça terk edilişi bir yanda dururken; bahçenin kokusu, toprağın renkleri ve çiçeklerin sabrı diğer yanda durur. Kitabın en çarpıcı tespitlerinden biri, babasının epikriz raporunu okurken söylediği sözlerle gelir:
“Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur.”
Gospodinov’un babası bahçenin içinde yaşayan biridir; elleri topraktan, zihni çiçek soğanlarından, dili mevsimlerden oluşur. Fakat teşhis konduğunda babanın bedeni “ölüm kokan” kelimelerle kuşatılır.
Bu noktada Gospodinov, ölümü ani bir olay değil, yavaş yavaş yazılan bir roman gibi ele alır. Baba yürüyemez, konuşamaz, yeryüzündeki varlığını adeta bir çocuk sessizliğine indirger.
Vedanın Biçimi: Yok Oluş Değil, Form Değiştirme
Kitabın sonuna doğru ölüm artık bir bitiş değil, form değiştirme haline gelir. Toprağa verilen baba yok olmaz; çocukluğun tanığı, evin hafızası, bahçenin ruhu olarak kalır. Yazar, babasını toprağa verdiğinde yalnızca bir insanı değil, kendisini çocuk olarak hatırlayan son şahidi kaybetmenin ağırlığıyla yüzleşir.
Vedanın ardından Gospodinov, okuru daha derin bir yere çeker ve şu soruyla yüzleştirir:
“Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğumuz söylenebilir mi?”
Bu soru, kitabı bitirdiğinizde bile yakanızı bırakmaz. Çünkü anne ya da baba öldüğünde artık kimse bizi o ilk, o en saf halimizle hatırlamaz. Hatırlayan yoksa, o çocukluk hali nereye gider?
Köşe Yazıları
Karın Hatırlattıkları
Mevsim kış… İstanbul’a kar ha geldi ha gelecek derken gözlerimiz yollarda kaldı. Şu satırları yazarken meteoroloji uyarı veriyor; pazartesi İstanbul’a kar bekleniyor. Bu kez gerçekten gelir mi bilmem ama insan yine de umutlanıyor.
Karın insana yaşama sevinci veren bir tarafı olduğunu hep düşünürüm. Siz de böyle hissediyor musunuz, bilmiyorum. Gökyüzünden süzülen her bir kar tanesi beni unuttuğum çocukluğuma götürür; dokunsam eriyecek kadar narin, ama ruhumu ısıtacak kadar güçlü hatıralarıma…
Islak eldivenler, sızlayan parmaklar, kahkahalar eşliğinde yapılan kartopu savaşları… Buğulu camlara çizdiğimiz şekiller, kapının önüne yaptığımız kardan adam; burnu havuç, gözleri zeytin… Yokuştan kayarken hissettiğimiz o tarifsiz özgürlük duygusu… Sobanın sıcağı, üzerine koyduğumuz mandalinaların kokusu ve mutfaktan gelen kaynayan çaydanlığın fokurtusu…
Karın bir de insanı sakinleştiren, içini yumuşacık eden bir tarafı vardır. Yağmaya başladığında hayat sanki biraz durur. Trafik yavaşlar, işler ertelenir, insanlar istemeden de olsa soluklanır. Bu mecburi yavaşlama, koşturmaktan yorulmuş ruhlar için küçük bir mola gibidir.
Üstelik kar, yalnızca kalpleri değil, şehirleri de susturur. Kristallerinin arasındaki boşluklar sayesinde gürültüyü emer, sokakları bir örtü gibi sarar. İşte o an, insan “sessizliğin de bir sesi varmış” diye düşünür.
Bir de işin doğanın matematiği tarafı var ki, orası tam bir mucize… Altıgen kristal yapıya sahip kar taneleri, atmosferdeki yolculukları boyunca farklı sıcaklıklara, farklı nem oranlarına maruz kalarak şekillenir. Bu yüzden hiçbiri diğerine benzemez. Her biri tek, her biri eşsizdir… Tıpkı insanlar gibi.
Dilerim bu kış düşecek kar taneleri, yalnızca sokakları değil, içimizi de temizler. Bizi biraz çocukluğumuza, biraz da umuda yaklaştırır. Ve her soğuğun içinde, mutlaka saklı bir bahar olduğunu yeniden hatırlatır.


Köşe Yazıları
Sardalye Sokağı’na Yolculuk
Bazı anlar vardır; rüzgarın taşıdığı bir kokuda, sararmış bir kitabın satır aralarında ya da hiç beklemediğiniz bir köşe başında sizi yakalayıverir; içinde bulunduğunuz zamandan sizi alıp en savunmasız, en duru halinize, çocukluğunuza götürür. Geçtiğimiz günlerde ailece gerçekleştirdiğimiz Kaliforniya seyahatimizde ruhumun böylesine bir zaman sıçraması yaşayacağından habersizdim.
San Francisco’nun o meşhur 17-Mile Drive yolunda, Pasifik Okyanusu’nun eşsiz manzarasıyla sarhoş olmuş bir halde Monterey’e doğru yol alıyorduk. Planımız sadeydi: Bir gece Monterey’de konaklayacak, ardından Carmel-by-the-Sea ve oradan da Santa Barbara’ya gidecektik. Monterey, bizim için sadece rotadaki sıradan bir durak, yorgunluk atılacak bir ara istasyon gibiydi. Ancak hayat sanırım en büyük sürprizlerini en “bilinçsiz” tercihlerimizin içine saklıyor.
Otele yerleşip kendimizi Monterey’in merkezine attığımızda, bir anda John Steinbeck’in resimleri ile göz göze geldik. İşte o saniye zihnimde bir şimşek çaktı. Ayak bastığım yer sadece bir sahil kasabası değil, edebiyat tarihinin en kanlı-canlı sokağıydı: Sardalye Sokağı.
Bu farkındalıkla, 15 yaşımdaki halim elimden tuttu. Gözlerimin önüne; bana dünya klasiklerinin o büyülü kapısını aralayan sevgili Kenan Dayım geldi. Dayımın, elime o üçlemeyi tutuştururken yüzünde beliren o muzip ve heyecanlı ifadeyi hiç unutamam: “Yukarı Mahalle”, “Sardalye Sokağı” ve “Tatlı Perşembe”. Sanki sevdiği birine en kıymetli hazinesini devrediyor olmanın gururu ve o kişinin alacağı hazzı bilmenin verdiği o tatlı tebessümle bakmıştı bana.
Monterey’de, kitaptan sonra adı resmen “Cannery Row” olarak tescillenen o sokakta yürürken, sanki bir romanın sayfaları arasında ete kemiğe bürünmüş gibiydim. Sağımdan bir anda meşhur Doc çıkacakmış gibi geliyordu. Lee Chong’un bakkalında oturduğunu, Mack ve tayfasının az ötede bitmek bilmez çene çalmalarından birine daldığını hayal ediyordum. Eddie’nin La Ida’da arta kalan içkileri büyük bir titizlikle istifleyişini, grubun en çalışkanı Hazel’ın ise Doc için okyanus kıyısında deniz canlıları toplamasını izler gibiydim.
Adım adım ilerlediğim bu edebi rüyada, Monterey Körfezi’ne bakan o yamaca geldiğimde karşımda bir hayal değil, bir anıt duruyordu: Steven Whyte’ın imzasını taşıyan, gerçek boyutlarından biraz daha büyük dokuz insan figürüne ev sahipliği yapan Cannery Row Anıtı.
Kitabın karakterleri, o anın dondurulmuş bir karesi gibi karşımdaydı. Ed Ricketts bir deniz yıldızını incelerken, o tanıdık karakterler okyanus rüzgârını selamlıyordu. Anıtın en tepesinde ise bu koca dünyanın mimarı John Steinbeck, sanki bunca yıl sonra buraya kadar gelmiş olmamın ödülünü verircesine bana oradan göz kırpıyordu. Monterey, benim için artık sadece bir durak değil; bir çocukluk rüyası ve edebiyatın gerçekliğe galip geldiği o unutulmaz coğrafyanın adıydı.
John Steinbeck’in Monterey Üçlemesi
John Steinbeck, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’nde dünyaya gözlerini açtığında, aslında ölümsüz eserlerinin mikrokozmosunu da bulmuştu. O, Amerika’nın dışlananlarını, yoksullarını ve okyanusun kıyısına vurmuş kayıp ruhları biriktiriyordu.
Yazarlık dehası, 1935 yılında “Yukarı Mahalle” (Tortilla Flat) ile parladığında, dünya edebiyatı Monterey’in o engebeli yamaçlarında yaşayan sıradan insanların muazzam hikayeleriyle tanıştı. Steinbeck; Pulitzer ve Nobel ödülleriyle taçlanan o eşsiz gözlem yeteneğiyle, toplumsal adaleti ve dayanışmayı birer efsane gibi anlattı. Ancak benim için onun zirvesi, Monterey’in o kendine has kokusunu ve ruhunu iliklerimize kadar hissettirdiği o meşhur üçlemedir. Monterey’deki yaşamın o hüzünlü ama umut dolu portresini tam 19 yıla yayılan bir süreçte tamamladığı Yukarı Mahalle (1935), Sardalye Sokağı (1945) ve Tatlı Perşembe (1954).
Sardalye Sokağı: Bir Avuç Mutluluk ve Bolca Dostluk
Sardalye Sokağı, Monterey’de hayatın kıyısında kalmış ama insanlık sınavından tam not almış bir grup aylak ruhun sıcacık öyküsüdür. Hikaye, Horace Abbeville’in bakkal Lee Chong’a borcuna karşılık bir depo vermesi ve bu deponun zeki ama talihsiz Mack ile tayfasına yuva olmasıyla başlar. Sokağın kalbi, herkesin hayranlık duyduğu deniz biyoloğu Doc için atar. Mack ve arkadaşlarının, Doc’u mutlu etmek adına düzenlemek istedikleri o meşhur sürpriz doğum günü partisi, iyi niyetli bir kaosa dönüşürken aslında bize hayatın tüm karmaşasını ve güzelliğini sunar.
Steinbeck, toplumun dışladığı bu insanlara öyle sevecen yaklaşır ki, okurken kendinizi o dostluğun tam içinde bulursunuz. Mack ve tayfasının o hırpani ama onurlu dünyası, sokağın tozuna karışıp kalbinize işler.



-
Gündem1 yıl önceTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 yıl önceİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 yıl önceİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 yıl önceDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 yıl önceKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 yıl önceERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 yıl önceMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 yıl önceTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


