Köşe Yazıları
İyilik ve Kötülük Üstüne: Doğuştan İyi veya Kötü müyüz?
“Gazze’de ateşkesin yürürlüğe girmesiyle, on binlerce Filistinli, Gazze’nin kuzeyine geri dönmeye başladı.”
Başlığı okuyorum ve gözüm, yazının hemen altındaki fotoğrafa takılıyor. Yüzlerce insan konvoy halinde güneyden kuzeye, yıkılmış evlerine ulaşmak için yürüyorlar. Kalpleri, bir oda da olsa evlerini ve hayatlarını yeniden inşa edebilme umuduyla dolu. Bir iki kişinin elinde birer plastik sandalye var, çoğunun ise hayatta kendilerinden başka sahip oldukları hiç bir şey yok. Umuda doğru yürüyorlar.
İki yıl süren ve bitmek bilmeyen saldırılar boyunca başta masum çocuklar olmak üzere on binlerce insan hayatını kaybetti, yüz binlerce insan acılar çekti, evsiz kaldı.
Herkesin aynı “yaratan” tarafından “özgür” olarak var edildiği bu dünyada, insanın tıpkı kendisi gibi başka bir yaratılan tarafından zulüm görüp, bir kereliğine sunulmuş olan hayatının elinden alınması veya cehenneme çevrilmesi kadar büyük başka paradoks var mıdır bu hayatta, emin olamıyorum.
İngiliz düşünür Thomas Hobbes’un insanın karanlık yönlerini ortaya atarak adını tarihe yazdırdığı “insan insanın kurdudur” sözüne güzelleme yapmayı kolaya kaçmak olarak görsem de, “insanın kötüsü”nün başka insanın kurdu olabileceği gerçeğini yadsıyamıyorum.
Peki ne demek “insanın kötüsü”? Kötülük herkesin içinde olan mı, yoksa bazılarının dünyaya gelirken beraberinde getirdiği bir özellik mi?
Felsefenin kadim tartışması
Yeni ve dahiyane bir soru ortaya koymadığımın farkındayım. İnsanlığın en eski dönemlerinden beri zihinleri meşgul eden bu soru, savaşlar ve zulümler devam ettiği ve insan, yaşadığı dünyayı cehenneme çevirdiği sürece sorulmaya devam edecektir şüphesiz. Ancak bugün dünyamızda gittikçe artan kötülüklere şahit oldukça (ve her dönemde yaşayan herkesin bunu kendi dönemiyle ilgili böyle algıladığından emin olarak) bu soru üstüne her zamankinden daha fazla düşünüyor ve tarih boyunca insanlığın, kötülüğü tecrübe ettikçe ona nasıl bir anlam yüklediğini daha çok irdeliyorum.
Görünen o ki Batı bilim dünyası Doğu’ya kıyasla bu konuda hep daha kötümser olmuş. İnsan doğasının karanlık olduğuna inanılmış ve belki de Hobbes’un tanımladığı şu üç temel çekişme üzerine şekillendiği fikri benimsenmiş: rekabet, güvensizlik ve şan, şeref kazanma isteği.
İslam düşünürleri kötülüğü “ilahi inayet”, “hikmet” gibi kavramlarla açıklamaya çalışırken, Batı felsefesinde bu kavram “teodise” ile açıklanmış; yani mutlak iyi olan bir Tanrı tarafından yaratılan alemde kötülük, iyiliğin bilinmesine hizmet eder ve daha büyük iyiliklere neden olur.
Psikolojide iyilik ve kötülük
20. yüzyılın başlarında Bireysel Psikoloji’nin kurucusu Alfred Adler, insan doğasının iyiye eğilimli olduğunu ancak kişinin tüm yaşamının özellikle 0-6 yaş arası çocukluk döneminde çevresinde meydana gelen olaylar tarafından belirlendiğini iddia eder. İlgisiz bir çevrede büyüyen bir çocuk başkalarına savaş açmayı öğrenecektir. Adler’e göre, bir çocuğun dünyayı nasıl gördüğü, gelecekteki davranışlarının da haritası olur.
Durum böyleyse, mevcut kişilik özelliklerimizin çok büyük bir kısmını kontrolümüz dışındaki zamanlarda ediniyoruz; bu düşünce korkutucu değil mi?
Freud ise kontrolü bu kadar çocukluğumuza bırakmamış. O, insanı temelden iyi ya da temelden kötü olarak görmüyor, eşit ölçüde kuvvetli iki karşıt güç tarafından yönlendirilmekte olduğunu düşünüyordu. Her şeyin zıddıyla var olduğunu savunan benzer dualist görüş, dinsel ve felsefi dizgelerin çoğunda dile getirilmiş; tıpkı yaşam ve ölüm, aşk ve savaş, gece ve gündüz ve ak ve kara gibi.
Freud’a göre insanın içinde yaşam ile ölüm, yaratma ile yıkma, sevgi ile nefret arasında hiç bitmeyen bir savaş vardır. Kötülük de, bu savaşta ölüm dürtüsünün ya da saldırgan içgüdünün öne çıkmasıdır aslında. Ancak psikanalizin kurucusuna göre bu kötülük, insanın “hastalığı” değil, onun varoluşunun doğa yasası. İyilik ve kötülük birbirinden ayrılamaz; insan, her ikisinin dengesinde yaşar.
Dostoyevski romanlarında iyilik ve kötülük
İnsanın içindeki bu savaşı edebiyatta en ustaca yansıtan isim bence Dostoyevski’dir. Onun yarattığı karakterler hiçbir zaman tek boyutlu değildir; ruhun bölünmüşlüğü, iyilikle kötülük arasındaki içsel çatışma romanlarında temel motiftir. Adeta Freud’un psikanalitik kuramını edebi biçimde ondan çok önce sezip eserlerinde uygulamıştır.
Beni çok etkileyen Dostoyevski romanlarından olan “Yeraltından Notlar”da örneğin, hikayenin anlatıcısı olan “yeraltı adamı”, tam da insanın akıl, ahlak ve toplum tarafından dizginlenemeyen karanlık doğasını simgeler. Dostoyevski’ye göre insan, sadece iyi olma arzusuyla değil, aynı zamanda yıkma, reddetme ve acı verme isteğiyle de tanımlanır. Kendisi bile kendi nedenlerini bilmez, çelişkilerle yaşar. Yeraltı adamı romanda şöyle der: “Bazen hiçbir neden yokken kötü davranırım çünkü içimde bir şey beni buna iter.”
Freud ise bu içsel karanlığı psikolojik terimlerle açıklar. Ona göre insanın ruhsal yapısı, bastırılmış dürtülerin —özellikle saldırganlık ve cinselliğin— çatışmasıyla biçimlenir. Kötülük, bilinçdışından yükselen bu bastırılmış dürtülerin patlamasıdır.
Aslında Dostoyevski’nin yeraltı adamı bilinçli bir başkaldırıyla kötülüğü seçerken, Freud’un insanı çoğu zaman bu karanlığı farkında olmadan yaşar. Her ikisi de insanı bütünüyle akılcı ya da iyilikle tanımlamayı reddeder; insanın derinlerinde hem yaratıcı hem de yıkıcı bir güç yattığını vurgularlar.
Sonuçta ikisi de aynı hakikati farklı şekilde dile getirir: insan, karanlığıyla birlikte insandır.
Bunları irdelerken bir yandan da edebiyatı bu yüzden sevdiğimi düşünüyorum. Teorik bilgiden alamayacağımız veya tam olarak yorumlayamayacağımız bir bilgiyi edebiyat, bir hikayede, insan ruhunun en karmaşık yanlarıyla gözler önüne serebiliyor. Soyut kavramlar edebiyatta somutlaşıp adeta ete kemiğe bürünüyor.
O halde insan tam olarak neye göre iyi veya kötü olur?
Hangimiz bebeklere baktığımızda masumiyetten başka bir şey görebiliriz ki? Her bebek, bize tıpkı sabahın ilk ışığı gibi masum görünürken, o ışığın içinde belki de fırtınaya dönüşme potansiyeli olan bir gölgeyi de barındırabileceği aklımıza bile gelmez.
Sonuçta her insan, hepimiz, doğduğumuz anda ne şeytan, ne de meleğiz. Hepimiz, hem iyi, hem de kötü olma potansiyelini içimizde taşıyoruz. Kimi zaman küçük bir iyilik, bir gülümseme, bir dost eli içimizdeki ışığı canlandırırken, bazen bir haksızlık, bir travma ya da uzun bir yalnızlık o ışığı söndürebiliyor. Aslında galiba insanın nasıl biri olduğunu belirleyen de, sahip olduğu potansiyel değil; İslam’da da “cüzi irade” olarak tanımlanan şekilde, o potansiyelle ne yapmayı seçtiği ve tecrübe ettiği olaylara nasıl tepki verdiği gerçeği oluyor.
Seçim deyince yine aklıma hemen edebiyattan bir başka örnek, bu kez Türk edebiyatının en sevdiğim isimlerinden Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” adlı romanı ve romanın kafası karışık karakteri Ömer geliyor.
Romanda Ömer, amaçsızlığı, korkaklığı yüzünden çektiği maddi ve manevi sıkıntıların sonunda kötü olmayı seçer. Sabahattin Ali bize kötülüğü tam da özgür irade ile seçilen bir kavram olarak yansıtır. Hikaye boyunca eylemsiz Ömer’den, üzerinde düşünerek, plan yaparak kötü olmayı seçen Ömer’e bir evrilme söz konusudur. İçinde bir şeytanın var olduğuna inanan Ömer, kötü seçimlerinin sorumluluğunu üstlenmez ve suçu içindeki şeytana atar. Sürekli şikayet ederek, “…Fakat içimde öyle bir şeytan var ki.. bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş… Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız” der.
Ömer’in sürekli suçladığı içindeki şeytan aslında her insanda, hepimizde var olan karanlık tarafın ta kendisi değil mi?
Belki de insanın gelişmişliği, bu iki gücü fark etmesindeki derinlikte yatar: kötülüğü tanıyıp, farkedip, iyiliği seçebilme gücüdür onu gerçekten insan yapan. Sanırım bunca kötülüğün olduğu bu dünyayı daha yaşanılır kılan şey de işte tam bu “seçim” lerin varlığı.
Köşe Yazıları
Martin Eden
İyi bir kitap okuduğumda, gerçekten hazine bulmuş gibi sevinenlerdenim ben. Kimi zaman kitap kulüplerimin seçtiği kitaplarla, kimi zaman da kendi listemde uzun süredir beni bekleyenlerle geçiyor okuma yolculuğum. Hal böyle olunca etrafım da sürekli kitaplarla, tavsiyelerle, önerilerle çevrili. Listeler uzuyor, notlar alınıyor, “bunu mutlaka oku” denilenler birikiyor. Ama her övgüyle gelen kitap, bende aynı karşılığı bulmuyor elbette. Zamanın dar, okunacak kitapların çok olduğu bir hayatta bu da insanda küçük ama belirgin bir hayal kırıklığı bırakıyor. Fakat bazı kitaplar var ki daha ilk sayfalardan itibaren okurunun kalbine usulca yerleşiyor. Martin Eden, benim için tam da böyle bir kitap oldu.
6-7 yıldır kütüphanemde sırasını bekleyen kitaplardan biriydi Jack London’un bu kült eseri. Ama bu bekleyiş ilgisizlikten değil, biraz da fazla meraktandı. Bazı kitapları insan eline hemen alamıyor; hakkında duydukları, ona yüklediği anlam, okuma anını sürekli erteliyor. Sonunda, içinde yer aldığım uluslararası kadınlardan oluşan kitap kulübümüzde mart ayının kitabı olarak seçilince bekleyiş bitti. Tabiri caiz ise kitabı elime almamla bitirmem bir oldu. O sırada kitap kulübümden arkadaşım @egitimcibiri, Instagram’da Martin Eden okuduğumu görünce bana “Ah Martin, üzümlü kekim” diye yazmıştı. İlk anda gülümseten bu söz, roman bittiğinde bendeki karşılığını tam anlamıyla buldu. Çünkü Martin, sayfalar ilerledikçe yalnızca takip ettiğim bir kahraman olmaktan çıktı; kırılganlığıyla, hırsıyla, yanılgılarıyla insanın içine yerleşen birine dönüştü. Bir baktım, benim de canım Martinciğim olmuş.
Bir Hayalin Çöküşü
Yazarın kendi hayatından izler taşıdığı için çoğu zaman yarı otobiyografik bir eser olarak da anılan Martin Eden, yayımlandığı günden bu yana yalnızca güçlü hikayesiyle değil, taşıdığı felsefi arka plan, sınıf meselesine yaklaşımı ve toplumsal eleştirisiyle de edebiyat dünyasında en çok tartışılan romanlardan biri.
Hikaye gemilerde çalışan genç işçi Martin’in, Arthur Morse’u bir kavgadan kurtarmasıyla açılıyor. Bu olayın ardından Morse ailesinin evine davet edilen Martin, orada yalnızca başka bir hayat tarzıyla değil, bambaşka bir kültür dünyasıyla da karşılaşıyor. Özellikle ailenin kızı Ruth, onda derin bir etki bırakıyor. Martin için bu karşılaşma, yalnızca bir aşka değil, aynı zamanda kendini baştan kurma arzusuna da kapı aralıyor.
Martin, Ruth’a yakınlaşmanın yolunu dışarıda değil kendi içinde arıyor. Bu yüzden kendini eğitmeye, eksik bulduğu taraflarını tamamlamaya, daha önce kapısından geçmediği düşünce dünyalarına girmeye başlıyor. Aradaki mesafeyi kapatmanın yolunu, kendini dönüştürmekte buluyor. Zamanla bu çaba, sevdiği kadına layık olma isteğinin çok ötesine geçiyor; Martin kendi sesini, kendi tutkusunu keşfetmeye başlıyor. Yazmak, onun için yalnızca bir uğraş değil, varoluşunun merkezine yerleşen bir inadın adı oluyor.
Ama romanın asıl gücü, Martin’in hikayesini parlak bir yükseliş masalı gibi anlatmamasında yatıyor. Çünkü Martin kendini geliştirdikçe hayranlık duyduğu çevrenin çatlaklarını da görmeye başlıyor. Uzakta dururken büyüttüğü burjuva dünyası, yakından bakıldığında sandığı kadar derin, incelikli ve sahici görünmüyor. Böylece Martin’in yolculuğu yalnızca dışarıya doğru değil, içeride de sert bir uyanışa dönüşüyor.
Yazdıkları uzun süre geri çevrilen, emeği karşılık bulmayan Martin, sonunda edebiyat dünyasında görünür olmaya başladığında ise bu kez başka bir kırılmayla yüzleşiyor. Çünkü değişen şey metinleri değil, insanların ona bakışı. Dün değersiz bulunan satırlar, bugün alkışlanıyor.
Martin’in hikayesi ilerledikçe, bir başarı öyküsünden çok daha fazlasını okuduğumuzu anlıyoruz: Kendi hayaline bütün varlığıyla tutunan bir insanın, sonunda o hayalin içinde nasıl yalnızlaştığını.
Romanın sonlarına doğru karşımızda artık bambaşka bir Martin var. Her şeye karşı hevesini yitirmiş, hayata olan ilgisi sönmüş, yazmayı bütünüyle bırakmış bir Martin. Günlerinin büyük kısmını uyuyarak geçiren; hatta uykuya, yaşamdan kaçmanın en kolay yolu gibi bakan biri. Bir zamanlar onu ayakta tutan tutku, yerini derin bir boşluğa, ağır bir yorgunluğa ve tiksintiye bırakmış durumda. Denizlerden çıkıp hayatımıza giren Martin, sonunda yine denizlere dönerek bize veda ediyor. Ama bu kez bir yolculuğa değil, sona gidiyor. Roman, Martin Eden’in kendini denize bırakarak yaşamına son vermesiyle bitiyor.
Elveda Martinciğim.


Köşe Yazıları
Serbest Dolaşım: İsviçre’nin Bitişinin Başlangıcı mı?
Cemil Baysal’ın yazısı
2002 yılında AB–İsviçre Kişilerin Serbest Dolaşımı Anlaşması yürürlüğe girdiğinde, İsviçre bir tercihte bulundu. Bu tercih ekonomik olarak rasyonel, siyasi olarak pragmatik ve Avrupa ile uyum açısından stratejikti. Ancak bugün, aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede şu soru giderek daha yüksek sesle soruluyor: İsviçre bu anlaşmayla sadece kapılarını mı açtı, yoksa kendi dengelerini de geri dönüşü zor bir şekilde mi değiştirdi?
Resmî söylem uzun süre nettir: Serbest dolaşım refah getirdi. Nitelikli iş gücü geldi, ekonomi büyüdü, şirketler güçlendi. Bunların önemli bir kısmı doğru. Ancak mesele burada bitmiyor. Çünkü ekonominin kazandığı yerde, toplumun tamamı aynı ölçüde kazanmıyor.
2002’den bu yana İsviçre’ye yaklaşık 1 ila 1.5 milyon kişinin net olarak yerleştiği tahmin ediliyor. Bu, yaklaşık 9 milyonluk bir ülke için devasa bir demografik değişim anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle, İsviçre son yirmi yılda adeta kendisine yeni bir “ülke” ekledi. Bu büyüme doğal nüfus artışından değil, büyük ölçüde göçten kaynaklandı.
Bu noktada kritik bir yanlış algıyı düzeltmek gerekiyor. Serbest dolaşım, İsviçre’nin “herkesi almak zorunda olduğu” bir sistem değildir. Gelen kişilerin çalışması, kendi geçimini sağlayabilmesi ve sağlık sigortasına sahip olması gerekir. Devlet herkese sosyal yardım dağıtmak zorunda değildir. Ancak teorideki bu çerçeve ile pratikte hissedilen gerçeklik arasında bir boşluk oluştu.
Bugün İsviçre’de tartışılan mesele hukuki yükümlülüklerden çok, fiilî etkiler. Büyük şehirlerde hızla artan kira fiyatları, altyapı üzerindeki baskı, ulaşım yoğunluğu ve kamusal hizmetlerin zorlanması… Bunlar artık istatistik değil, gündelik hayatın parçası. Zürih’te veya diğer büyük şehirlerde ev bulmak bir piyasa meselesi olmaktan çıkıp bir stres testine dönüşmüş durumda.
Daha da hassası, iş gücü piyasasında hissedilen görünmez baskı. Serbest dolaşım, işverenler için geniş bir havuz anlamına geliyor. Bu durum, çalışanların pazarlık gücünü zayıflatıyor; maaş artışı talep etmek giderek zorlaşıyor. İşverenlerin örtük mesajı net: “Kapı orada, yerinize gelecek çok kişi var.” Özellikle orta ve alt gelir grubundaki çalışanlar, çoğu zaman yabancı göçmenler, bu baskıyı daha derinden hissediyor. “Yerime daha ucuza biri bulunabilir mi?” sorusu artık ekonomik bir hesap değil, kalıcı bir güvensizlik duygusu yaratıyor.
Belki de en derin kırılma ekonomik değil, kültürel. İsviçre uzun yıllar boyunca kontrollü büyüme ve dengeli demografi ile kendi modelini kurmuş bir ülkeydi. Serbest dolaşım ise bu modeli daha akışkan, daha hızlı ve daha öngörülemez hale getirdi. Bugün “İsviçrelilik” sadece bir pasaport değil, tartışılan bir kavram.
Bu noktada şu sert ama kaçınılmaz soruya geliyoruz: Serbest dolaşım İsviçre’nin çöküşü mü? Muhtemelen hayır. Ancak daha doğru soru şu olabilir: Bu, İsviçre’nin bildiğimiz halinin sonunun başlangıcı mıydı?
Çünkü ülkeler her zaman krizlerle değil, bazen yavaş ve sessiz dönüşümlerle değişir. İsviçre hâlâ güçlü, hâlâ zengin ve hâlâ düzenli bir ülke. Ancak aynı zamanda daha kalabalık, daha pahalı ve daha tartışmalı.
Serbest dolaşım bir ekonomik anlaşmadan fazlasıydı. O, İsviçre’nin kim olduğunu ve ne olmak istediğini yeniden tanımlayan bir dönüm noktasıydı. Ve bugün görünen o ki, bu tanım hâlâ tamamlanmış değil.


Köşe Yazıları
Kusurdan Sanata, Yaradan Işığa
Saliha Zeynep Alcan’ın yazısı
Bazı insanlar heyecanını hiç kaybetmez; ben de onlardanım. Yeni bir yola çıkacağımda yahut yeni bir işe kalkışacağımda, bir arkadaşımla buluşacağım zaman, ciddi bir ortamda konuşma yapmam gerektiğinde, hatta şu satırları yazarken bile karnımda kelebeklerin uçuştuğunu hissediyorum. Üstelik bazen öyle uçuşuyorlar ki meramım boğazımda düğüm düğüm oluyor, sesim kendi heyecanımın altında eziliyor.
Böyle anları bir şekilde bertaraf ettikten sonra tesellim, eski bir Japon felsefesi olan Kintsugi sanatı oluyor. Heyecandan konuşamadığımda hissettiğim mahcubiyeti hayatımın altın çizgileri olarak görüyorum. Mevlana’nın da dediği gibi: „Yara, ışığın içeri girdiği yerdir.“
Yaşamak tam da böyle bir şey değil midir? Eskiden bu anları bir „kusur“ sanırdım. Oysa şimdi anlıyorum ki yaşam, o kırılma noktalarıyla kıymetli. Mükemmel bir hitabet yerine samimiyetin titrettiği bir ses; kusursuz bir diksiyon yerine heyecanın kızarttığı bir çehre… Bunlar bizim insani yanımız, bizi biz yapan samimiyet göstergeleri.
Kintsugi, 15. yüzyılda ortaya çıkan bir sanat. Efsaneye göre Japon komutan (Şogun) Ashikaga Yoshimasa, çok sevdiği Çin yapımı bir çay kasesini kazara düşürüp kırar. Şogun bu kaseye çok değer verdiği için tamir edilmesi amacıyla Çin’e geri gönderir. Çay kasesi o kadar kötü onarılmıştır ki son derece kaba metal parçalarla zımbalanmıştır. Şogun bu çirkin görüntüyü düzeltmeleri için Japon zanaatkârlardan yardım ister. Bunun üzerine Japon zanaatkârlar çatlakları urushi reçinesi kullanarak birleştirip üzerini altın tozuyla süsleyerek kaseyi eski halinden daha güzel bir sanat eserine dönüştürürler. „Kin“ altın, „Tsugi“ ise birleştirme anlamına gelir. Sadece altınla değil; gümüş ve platin ile de uygulanabilen bu yöntem, zamanla yaşanmışlıkları gizlemek yerine onları onurlandırmayı temsil eden felsefi bir sembole dönüşür.
Kintsugi’nin altın izleri ile Mevlana’nın ışık sızan yaraları, aslında aynı hakikatin farklı dillerdeki yansımasıdır. Kintsugi bize „Kırıldın ama artık daha değerlisin,“ derken Mevlana, „Kırıl ki içindeki hazineye ulaşılsın,“ der.
Nihayetinde hepimiz birer Kintsugi sanatıyız; hayatın elinden düşüp kırılan ama sevgiyle, tecrübeyle ve altın değerindeki o samimi heyecanlarla yeniden ayağa kalkan… Mevlana’nın ışığına, Japon zanaatkârın altınına ve kendi heyecanınızın güzelliğine inanın.





-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


