Köşe Yazıları
İyilik ve Kötülük Üstüne: Doğuştan İyi veya Kötü müyüz?
“Gazze’de ateşkesin yürürlüğe girmesiyle, on binlerce Filistinli, Gazze’nin kuzeyine geri dönmeye başladı.”
Başlığı okuyorum ve gözüm, yazının hemen altındaki fotoğrafa takılıyor. Yüzlerce insan konvoy halinde güneyden kuzeye, yıkılmış evlerine ulaşmak için yürüyorlar. Kalpleri, bir oda da olsa evlerini ve hayatlarını yeniden inşa edebilme umuduyla dolu. Bir iki kişinin elinde birer plastik sandalye var, çoğunun ise hayatta kendilerinden başka sahip oldukları hiç bir şey yok. Umuda doğru yürüyorlar.
İki yıl süren ve bitmek bilmeyen saldırılar boyunca başta masum çocuklar olmak üzere on binlerce insan hayatını kaybetti, yüz binlerce insan acılar çekti, evsiz kaldı.
Herkesin aynı “yaratan” tarafından “özgür” olarak var edildiği bu dünyada, insanın tıpkı kendisi gibi başka bir yaratılan tarafından zulüm görüp, bir kereliğine sunulmuş olan hayatının elinden alınması veya cehenneme çevrilmesi kadar büyük başka paradoks var mıdır bu hayatta, emin olamıyorum.
İngiliz düşünür Thomas Hobbes’un insanın karanlık yönlerini ortaya atarak adını tarihe yazdırdığı “insan insanın kurdudur” sözüne güzelleme yapmayı kolaya kaçmak olarak görsem de, “insanın kötüsü”nün başka insanın kurdu olabileceği gerçeğini yadsıyamıyorum.
Peki ne demek “insanın kötüsü”? Kötülük herkesin içinde olan mı, yoksa bazılarının dünyaya gelirken beraberinde getirdiği bir özellik mi?
Felsefenin kadim tartışması
Yeni ve dahiyane bir soru ortaya koymadığımın farkındayım. İnsanlığın en eski dönemlerinden beri zihinleri meşgul eden bu soru, savaşlar ve zulümler devam ettiği ve insan, yaşadığı dünyayı cehenneme çevirdiği sürece sorulmaya devam edecektir şüphesiz. Ancak bugün dünyamızda gittikçe artan kötülüklere şahit oldukça (ve her dönemde yaşayan herkesin bunu kendi dönemiyle ilgili böyle algıladığından emin olarak) bu soru üstüne her zamankinden daha fazla düşünüyor ve tarih boyunca insanlığın, kötülüğü tecrübe ettikçe ona nasıl bir anlam yüklediğini daha çok irdeliyorum.
Görünen o ki Batı bilim dünyası Doğu’ya kıyasla bu konuda hep daha kötümser olmuş. İnsan doğasının karanlık olduğuna inanılmış ve belki de Hobbes’un tanımladığı şu üç temel çekişme üzerine şekillendiği fikri benimsenmiş: rekabet, güvensizlik ve şan, şeref kazanma isteği.
İslam düşünürleri kötülüğü “ilahi inayet”, “hikmet” gibi kavramlarla açıklamaya çalışırken, Batı felsefesinde bu kavram “teodise” ile açıklanmış; yani mutlak iyi olan bir Tanrı tarafından yaratılan alemde kötülük, iyiliğin bilinmesine hizmet eder ve daha büyük iyiliklere neden olur.
Psikolojide iyilik ve kötülük
20. yüzyılın başlarında Bireysel Psikoloji’nin kurucusu Alfred Adler, insan doğasının iyiye eğilimli olduğunu ancak kişinin tüm yaşamının özellikle 0-6 yaş arası çocukluk döneminde çevresinde meydana gelen olaylar tarafından belirlendiğini iddia eder. İlgisiz bir çevrede büyüyen bir çocuk başkalarına savaş açmayı öğrenecektir. Adler’e göre, bir çocuğun dünyayı nasıl gördüğü, gelecekteki davranışlarının da haritası olur.
Durum böyleyse, mevcut kişilik özelliklerimizin çok büyük bir kısmını kontrolümüz dışındaki zamanlarda ediniyoruz; bu düşünce korkutucu değil mi?
Freud ise kontrolü bu kadar çocukluğumuza bırakmamış. O, insanı temelden iyi ya da temelden kötü olarak görmüyor, eşit ölçüde kuvvetli iki karşıt güç tarafından yönlendirilmekte olduğunu düşünüyordu. Her şeyin zıddıyla var olduğunu savunan benzer dualist görüş, dinsel ve felsefi dizgelerin çoğunda dile getirilmiş; tıpkı yaşam ve ölüm, aşk ve savaş, gece ve gündüz ve ak ve kara gibi.
Freud’a göre insanın içinde yaşam ile ölüm, yaratma ile yıkma, sevgi ile nefret arasında hiç bitmeyen bir savaş vardır. Kötülük de, bu savaşta ölüm dürtüsünün ya da saldırgan içgüdünün öne çıkmasıdır aslında. Ancak psikanalizin kurucusuna göre bu kötülük, insanın “hastalığı” değil, onun varoluşunun doğa yasası. İyilik ve kötülük birbirinden ayrılamaz; insan, her ikisinin dengesinde yaşar.
Dostoyevski romanlarında iyilik ve kötülük
İnsanın içindeki bu savaşı edebiyatta en ustaca yansıtan isim bence Dostoyevski’dir. Onun yarattığı karakterler hiçbir zaman tek boyutlu değildir; ruhun bölünmüşlüğü, iyilikle kötülük arasındaki içsel çatışma romanlarında temel motiftir. Adeta Freud’un psikanalitik kuramını edebi biçimde ondan çok önce sezip eserlerinde uygulamıştır.
Beni çok etkileyen Dostoyevski romanlarından olan “Yeraltından Notlar”da örneğin, hikayenin anlatıcısı olan “yeraltı adamı”, tam da insanın akıl, ahlak ve toplum tarafından dizginlenemeyen karanlık doğasını simgeler. Dostoyevski’ye göre insan, sadece iyi olma arzusuyla değil, aynı zamanda yıkma, reddetme ve acı verme isteğiyle de tanımlanır. Kendisi bile kendi nedenlerini bilmez, çelişkilerle yaşar. Yeraltı adamı romanda şöyle der: “Bazen hiçbir neden yokken kötü davranırım çünkü içimde bir şey beni buna iter.”
Freud ise bu içsel karanlığı psikolojik terimlerle açıklar. Ona göre insanın ruhsal yapısı, bastırılmış dürtülerin —özellikle saldırganlık ve cinselliğin— çatışmasıyla biçimlenir. Kötülük, bilinçdışından yükselen bu bastırılmış dürtülerin patlamasıdır.
Aslında Dostoyevski’nin yeraltı adamı bilinçli bir başkaldırıyla kötülüğü seçerken, Freud’un insanı çoğu zaman bu karanlığı farkında olmadan yaşar. Her ikisi de insanı bütünüyle akılcı ya da iyilikle tanımlamayı reddeder; insanın derinlerinde hem yaratıcı hem de yıkıcı bir güç yattığını vurgularlar.
Sonuçta ikisi de aynı hakikati farklı şekilde dile getirir: insan, karanlığıyla birlikte insandır.
Bunları irdelerken bir yandan da edebiyatı bu yüzden sevdiğimi düşünüyorum. Teorik bilgiden alamayacağımız veya tam olarak yorumlayamayacağımız bir bilgiyi edebiyat, bir hikayede, insan ruhunun en karmaşık yanlarıyla gözler önüne serebiliyor. Soyut kavramlar edebiyatta somutlaşıp adeta ete kemiğe bürünüyor.
O halde insan tam olarak neye göre iyi veya kötü olur?
Hangimiz bebeklere baktığımızda masumiyetten başka bir şey görebiliriz ki? Her bebek, bize tıpkı sabahın ilk ışığı gibi masum görünürken, o ışığın içinde belki de fırtınaya dönüşme potansiyeli olan bir gölgeyi de barındırabileceği aklımıza bile gelmez.
Sonuçta her insan, hepimiz, doğduğumuz anda ne şeytan, ne de meleğiz. Hepimiz, hem iyi, hem de kötü olma potansiyelini içimizde taşıyoruz. Kimi zaman küçük bir iyilik, bir gülümseme, bir dost eli içimizdeki ışığı canlandırırken, bazen bir haksızlık, bir travma ya da uzun bir yalnızlık o ışığı söndürebiliyor. Aslında galiba insanın nasıl biri olduğunu belirleyen de, sahip olduğu potansiyel değil; İslam’da da “cüzi irade” olarak tanımlanan şekilde, o potansiyelle ne yapmayı seçtiği ve tecrübe ettiği olaylara nasıl tepki verdiği gerçeği oluyor.
Seçim deyince yine aklıma hemen edebiyattan bir başka örnek, bu kez Türk edebiyatının en sevdiğim isimlerinden Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” adlı romanı ve romanın kafası karışık karakteri Ömer geliyor.
Romanda Ömer, amaçsızlığı, korkaklığı yüzünden çektiği maddi ve manevi sıkıntıların sonunda kötü olmayı seçer. Sabahattin Ali bize kötülüğü tam da özgür irade ile seçilen bir kavram olarak yansıtır. Hikaye boyunca eylemsiz Ömer’den, üzerinde düşünerek, plan yaparak kötü olmayı seçen Ömer’e bir evrilme söz konusudur. İçinde bir şeytanın var olduğuna inanan Ömer, kötü seçimlerinin sorumluluğunu üstlenmez ve suçu içindeki şeytana atar. Sürekli şikayet ederek, “…Fakat içimde öyle bir şeytan var ki.. bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş… Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız” der.
Ömer’in sürekli suçladığı içindeki şeytan aslında her insanda, hepimizde var olan karanlık tarafın ta kendisi değil mi?
Belki de insanın gelişmişliği, bu iki gücü fark etmesindeki derinlikte yatar: kötülüğü tanıyıp, farkedip, iyiliği seçebilme gücüdür onu gerçekten insan yapan. Sanırım bunca kötülüğün olduğu bu dünyayı daha yaşanılır kılan şey de işte tam bu “seçim” lerin varlığı.
Gündem
İsviçre’de “Evlilik Cezası”: Emeklilikte İki Artı İki Neden Dört Etmiyor?
Çalışırken 1+1=2; emeklilikte ise evli çiftler için 1+1=1,5 ediyor.
Cemil Baysal http://instagram.com/cemil_baysal
40 yılı aşkın süredir İsviçre’de yaşıyorum. Bu ülkenin düzenini, refahını ve güçlü sosyal devlet anlayışını yakından biliyorum. Amacım kesinlikle İsviçre’yi kötülemek değil; iyi işleyen bu sistemin içinde yıllardır tartışılan, insanları mağdur eden bir adaletsizliğe dikkat çekmek.
Bazen çevremdeki emeklilerle oturup sohbet ederken açıkça soruyorum:
“Bu hayat pahalılığında nasıl geçiniyorsunuz?”
Cevap neredeyse her zaman aynı:
“Her şeyden tasarruf ediyoruz. Boğazımızdan kısıyor, sosyal hayattan vazgeçiyor ve her kuruşun hesabını yapıyoruz…”
Bu sıkıntı yalnızca İsviçre’ye özgü değil. Almanya, Hollanda ve Avrupa’nın birçok ülkesinde insanlar, emeklilik yaşı yaklaşırken Türkiye, İspanya, Yunanistan veya Tayland gibi yaşam maliyetlerinin daha düşük olduğu ülkelere taşınma planları yapıyor.
Ancak ülke değiştirmek de sanıldığı kadar kolay değil. Vergilendirme ve sağlık sigortası koşulları gidilecek ülkeye, vatandaşlığa ve ikili anlaşmalara göre değişiyor. İsviçre’de geçimini sağlayamayan emeklilere verilen Ergänzungsleistungen ise yurt dışına taşınıldığında devam etmiyor.
İnsanlar böylece İsviçre’deki yüksek yaşam maliyetleri ile yurt dışında kaybedecekleri sosyal güvenceler arasında kalıyor. İnsanın gençliğini, emeğini, vergisini ve primini verdiği ülkeden yaşlılığında geçinememe korkusuyla ayrılmayı düşünmesi ne kadar acı!
Prim Alırken İki Kişi, Aylık Öderken Bir Buçuk Kişi
İsviçre’de yıllardır siyasetin gündeminden düşmeyen bir sorun var:
“Heiratsstrafe”, yani evlilik cezası.
Karı koca çalışma hayatları boyunca ayrı ayrı çalışıyor ve kazançları üzerinden ayrı ayrı AHV primi ödüyor. Primler maaş bordrolarından kesilirken her iki eş de bağımsız birer sigortalı olarak değerlendiriliyor.
Başka bir ifadeyle, primler alınırken kadın da erkek de ayrı birer kişi. Ancak emeklilik zamanı geldiğinde evli çiftin toplam AHV aylığı yüzde 150 tavanıyla sınırlandırılıyor.
Sistem prim toplarken eşleri iki kişi, emekli aylığını öderken adeta bir buçuk kişi olarak görüyor.
Matematik Ortada: Rakamlar Ne Söylüyor?
2026 itibarıyla rakamlar şöyle:
- Tek kişi için azami AHV aylığı: 2.520 CHF
- Nikâhsız yaşayan iki kişinin toplam azami aylığı: 5.040 CHF
- Resmî evli çiftin toplam azami aylığı: 3.780 CHF
| Medeni durum | Kişi başına azami aylık | İki kişinin toplam azami aylığı |
|---|---|---|
| Nikâhsız birlikte yaşayan | 2.520 CHF | 5.040 CHF |
| Resmî evli çift | Oransal olarak sınırlandırılır | 3.780 CHF |
İki hane arasındaki azami fark ayda tam 1.260 CHF.
Aralık 2026’da ilk kez ödenecek 13. AHV aylığı da hesaba katıldığında, yıllık azami fark 16.380 CHF’ye ulaşacak.
Burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekir: Bu rakamlar, her iki kişinin de azami AHV aylığına hak kazandığı örnek için geçerlidir. Eksiksiz prim ödemiş olmak tek başına azami aylığı garanti etmez. AHV aylığı; prim süresi, çalışma hayatındaki ortalama gelir ile eğitim ve bakım kredilerine göre hesaplanır.
Ancak şartları aynı olan iki çift arasında yalnızca resmî nikâh nedeniyle böylesine büyük bir fark oluşması adil midir?
Gerekçe olarak evli çiftlerin aynı evde yaşadığı ve giderlerini paylaştığı söyleniyor. Fakat nikâhsız çiftler de aynı çatıyı, kirayı, mutfağı, elektriği ve ısınma giderlerini paylaşıyor.
Onlar iki ayrı kişi kabul edilirken, evli çiftler neden bir buçuk kişi sayılıyor?
Vergideki “Evlilik Cezası” İçin Halk Kararını Verdi
Evli çiftlerin karşılaştığı dezavantaj yalnızca AHV ile sınırlı değildi. Mevcut vergi sisteminde eşlerin gelirleri birlikte hesaplandığı için, özellikle her iki eşin de çalıştığı bazı evli çiftler nikâhsız çiftlere göre daha yüksek vergi ödeyebiliyor.
Ancak İsviçre halkı bu konuda önemli bir karar verdi. Bireysel vergilendirme yasası, 8 Mart 2026’daki halk oylamasında yüzde 54,23 “evet” oyuyla kabul edildi.
Yeni sistemle birlikte evli kişiler de gelirlerini ayrı ayrı beyan edecek. Düzenlemenin en geç 2032’de yürürlüğe girmesi öngörülüyor.
Böylece vergilendirmede medeni durumdan kaynaklanan farklılıkların giderilmesi yönünde önemli bir adım atılmış oldu. Şimdi benzer bir adalet beklentisi, AHV’deki yüzde 150 evli çift tavanı için de devam ediyor.
“Kâğıt Üzerinde Boşanmak” Çözüm mü?
Sistemin oluşturduğu ekonomik baskı nedeniyle bazı çiftlerin emeklilik öncesinde resmî olarak boşandığı ancak aynı evde birlikte yaşamaya devam ettiği sıkça konuşuluyor.
Bunun ne kadar yaygın olduğuna ilişkin resmî bir istatistik bulunmuyor. Fakat insanların böyle bir yöntemi düşünmesi bile sorunun ciddiyetini göstermeye yetiyor.
Üstelik boşanmak kusursuz bir çözüm değil. İki kişinin de otomatik olarak azami AHV aylığı alacağı anlamına gelmiyor. Miras hakları, dul aylığı, mal paylaşımı ve 2. Sütun birikimlerinin bölüşülmesi bakımından ciddi hukuki ve mali sonuçlar doğurabiliyor.
İnsanların hak ettiklerini düşündükleri aylığı alabilmek için 30–40 yıllık evliliklerini kâğıt üzerinde bitirmeyi akıllarından geçirmeleri, sistemin vicdanını sorgulatması gereken bir durumdur.
3. Sütun Yoksa, Ev Kiraysa Nasıl Geçinilecek?
Kendine ait evi, yeterli birikimi ve 3. Sütun’u olmayan; 2. Sütun’dan da güçlü bir gelir elde edemeyen emekli bir çiftin yalnızca AHV aylığıyla İsviçre’de insanca geçinebilmesi neredeyse imkânsız.
Kira, iki kişinin zorunlu sağlık sigortası primleri, elektrik, ısınma, vergi, ulaşım ve mutfak masrafları alt alta yazıldığında para ay bitmeden tükenebiliyor.
İşte İsviçre’nin güçlü ve takdir edilmesi gereken sosyal devlet anlayışı burada devreye giriyor: Geliri temel ihtiyaçlarını karşılamayan emeklilere Ergänzungsleistungen, yani tamamlayıcı ödemeler sunuluyor.
Bu bir sadaka, lütuf veya klasik anlamda sosyal yardım değildir. Şartları karşılayan kişilere tanınmış yasal bir haktır. Bu desteğin bulunması, İsviçre sosyal güvenlik sisteminin en güçlü yönlerinden biridir.
Ancak başka bir gerçeği de konuşmak zorundayız: Yeterli 2. ve 3. Sütun geliri bulunmayan birçok emeklinin Ergänzungsleistungen olmadan İsviçre’de temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaması, normal AHV aylıklarının yeterliliğini ciddi biçimde sorgulatıyor.
Emeklilerin de dışarıda bir kahve içmeye, torunlarına küçük bir hediye almaya, dostlarıyla buluşmaya ve yılda birkaç gün dinlenmeye hakkı var. İnsan ömrü yalnızca kira, sağlık sigortası ve market faturası ödemekten ibaret olmamalı.
İsviçre’yi karalamak değil; güzel ve güçlü taraflarını takdir ederken eksik ve adil olmayan yönlerini de açıkça konuşmak gerekir.
Konu aslında oldukça önemli ve hassas. Her yönüyle ele almaya kalksak neredeyse roman yazmamız gerekir. Kısa yazınca “Şunları unutmuşsunuz, bunları yazmamışsınız” deniliyor; biraz ayrıntılı yazınca da “Çok uzun olmuş” eleştirisi geliyor. Bu nedenle önemli olan, verilmek istenen temel mesajı doğru anlamaktır.
Prim öderken iki kişi olarak değerlendirilen eşler, emeklilikte neden bir buçuk kişi muamelesi görüyor?
Sizce bu sistem adil mi? Kendine ait evi bulunmayan ve kirada yaşayan emekli bir çift, yalnızca AHV aylığıyla İsviçre’de geçinebilir mi?
Buyurun, görüşlerinizi ve tecrübelerinizi yorumlarda paylaşın.

Avrupa
İSVİÇRE’Yİ NE CENNET YAPIN NE DE YAŞANMAZ GÖSTERİN: İNSANLARA HAYAL SATMAYIN
İsviçre güzel bir ülke. Ama kusursuz değil.
Türkiye’nin sorunları var. Ama yaşanmaz bir ülke de değil.
Cemil Baysal instagram Link
Son dönemde sosyal medyada dikkatimi çeken bir “İsviçre güzellemesi” var.
“Ölmeden önce mutlaka görmeniz gereken ülke…”
“Bir günlük maaşımla iPhone alıyorum.”
“Bir haftalık maaşımla araba alıyorum.”
“Türkiye’de bir saat çalışan ne alıyor, İsviçre’de bir saat çalışan ne alıyor?”
Videoların ardı arkası kesilmiyor.
Bir de İsviçre’ye daha yeni gelmiş, ülkenin gerçekleriyle ve zorluklarıyla henüz yeterince karşılaşmamış bazı sosyal medya fenomenleri var. Onları dinlediğinizde İsviçre’de hayatın neredeyse hiçbir olumsuz tarafı olmadığını düşünüyorsunuz.
Son yıllarda sosyal medyada yeni bir akım oluştu. İsviçre’ye henüz yeni gelmiş, ülkeyi yeterince tanımamış, çalışma hayatını, vergisini, sigorta sistemini, kiralarını, bürokrasisini ve günlük yaşamın zorluklarını henüz gerçekten deneyimlememiş kişiler, kısa sürede “İsviçre uzmanı” kesiliyor.
Kimisi evlilik yoluyla oturum almış, kimisi başka bir sebeple ülkeye gelmiş. Nasıl geldiği önemli değil. Önemli olan, daha ülkeyi yaşamadan her konuda kesin hükümler vermeye başlamaları.
Videoların konusu da genellikle aynı:
“İsviçre’de bir saatlik maaşla şunu alırsın.”
“Bir günlük maaşla iPhone alınıyor.”
“Türkiye’de asgari ücretle bunlar alınamaz.”
Böyle paylaşımları gördüğümde aklıma hep aynı soru geliyor:
Türkiye’de yaşayan, ekonomik sıkıntılar içinde kendisine Avrupa’da yeni bir hayat kurmanın yollarını arayan insanlara sadece güzel tarafları göstererek elinize ne geçiyor?
Maaşı anlatıyorsanız gideri de anlatın
“İsviçre’de 6 bin frank maaş alıyorum” demek kolay.
Peki kira?
Sağlık sigortası?
Vergi?
Elektrik?
Telefon ve internet?
Ulaşım?
Market alışverişi?
Çocukların giderleri?
Kreş?
Araba varsa sigortası, vergisi, otoparkı, servisi?
Ay sonunda o maaştan geriye ne kalıyor?
Bunları da anlatın.
Çünkü satın alma gücü, yalnızca bir iPhone’un fiyatını maaşa bölerek hesaplanmaz.
“Bir günlük maaşımla telefon alıyorum” türünden kıyaslamalar sosyal medyada güzel izlenme getirir, takipçi kazandırır ama ekonomik hayat böyle ölçülmez.
İnsanların bir aylık gelirine bakarken bir aylık yaşam maliyetine de bakmak gerekir.
Elbette İsviçre’nin yüksek alım gücü birçok üründe avantaj sağlıyor. Bunu kimse inkâr edemez. Ancak bir ülkeyi sadece iPhone fiyatıyla, market arabasıyla veya saatlik ücretle anlatmak, gerçeğin sadece küçük bir bölümünü göstermektir.
Çünkü o videolarda çoğu zaman yüksek kiralar yoktur.
Zorunlu sağlık sigortası yoktur.
Vergiler yoktur.
Çocuk bakım maliyetleri yoktur.
Yaşlılık sistemi, emeklilik planlaması, mesleki eğitim, iş disiplini ve yıllarca verilen emek yoktur.
Sadece hoş görünen taraf gösterilir.
40 yıldır bu ülkede yaşıyorum
Ben yaklaşık 40 yıldır İsviçre’de yaşıyorum. Yaklaşık 25 yıldır da gazetecilik yapıyorum.
Dolayısıyla İsviçre hakkında konuşurken bu ülkeyi kötülemek gibi bir derdim olamaz.
Hatta şunu da açıkça söyleyeyim: İsviçre hakkında birkaç kelam edecek, bu ülkenin dününü, bugününü, iyi ve kötü taraflarını anlatacak insanlar varsa, kendimi bu kişilerin başında görenlerden biriyim.
Çünkü ben İsviçre’yi birkaç aylık ya da birkaç yıllık sosyal medya deneyiminden tanımıyorum. Bu ülkede yaklaşık 40 yıl yaşadım; eğitiminden çalışma hayatına, ekonomisinden sosyal sistemine, göçmenlerin yaşadığı sorunlardan toplumdaki değişimlere kadar pek çok döneme bizzat tanıklık ettim. Yaklaşık 25 yıldır da gazeteci olarak İsviçre’yi takip ediyor, araştırıyor ve yazıyorum.
Ancak galiba bizim de bir hatamız oldu. Bizler yeterince konuşmadık, anlatmadık.
Biz sustukça meydan, İsviçre’ye daha dün gelmiş, henüz bu ülkenin çalışma hayatını, sistemini, zorluklarını ve gerçeklerini yeterince deneyimlememiş kişilere kaldı.
Böyle olunca da İsviçre, yıllardır burada yaşayanların tecrübeleriyle değil, ülkeye yeni gelmiş bazı kişilerin birkaç aylık gözlemleri ve sosyal medya videolarıyla tanınmaya başladı.
Benim itirazım tam da buna.
Yeni gelen elbette gördüğünü anlatacak. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak gördüğü birkaç güzel manzarayı, yaptığı birkaç market alışverişini veya aldığı ilk maaşı bütün İsviçre’nin gerçeğiymiş gibi sunmak başka bir şeydir.
İsviçre’yi gerçekten anlamak için burada biraz yaşamak gerekir.
Çalışmak gerekir.
Vergi ödemek gerekir.
Sağlık sigortası faturası görmek gerekir.
Ev aramak gerekir.
İşsiz kalmanın ne demek olduğunu görmek gerekir.
Çocuk büyütmek, bürokrasiyle uğraşmak, sosyal hayata karışmak ve yıllar içerisinde sistemin hem güçlü hem de zayıf taraflarını yaşamak gerekir.
O nedenle bundan sonra biraz daha fazla konuşmak ve anlatmak gerektiğini düşünüyorum.
Ama ne İsviçre’yi kötülemek için ne de göklere çıkarmak için.
Olduğu gibi anlatmak için.
Tam tersine…
İsviçre güzel bir ülke.
Güvenli, düzenli, sakin, doğası muhteşem.
Kuralları büyük ölçüde işliyor. Kurumlarına güven yüksek. Çalışan, sistemin kurallarına uyan ve hayatını doğru planlayan insanlar için sunduğu önemli imkânlar var.
Bu ülkede yaşamanın birçok avantajı bulunduğunu inkâr etmek haksızlık olur.
Ama benim itirazım İsviçre’nin güzelliklerinin anlatılmasına değil.
Tek taraflı anlatılmasına.
Çünkü hayat burada da Instagram videolarındaki 30 saniyelik görüntülerden ibaret değil.
Sosyal medya ne yazık ki gerçeği değil, duymak istediğimizi seviyor
İşin bir başka tarafı daha var.
Sürekli İsviçre güzellemesi yapan bir sosyal medya fenomeni yarın çıkıp “Arkadaşlar, İsviçre’de şu konu gerçekten zor” dese bu kez kendi takipçilerinin bir bölümünden tepki görebiliyor.
Çünkü takipçi kitlesi zamanla belirli bir hikâyeyi duymak istiyor:
“Avrupa mükemmel.”
“İsviçre cennet.”
“Burada herkes zengin.”
Bu hikâye izleniyor.
Takipçi getiriyor.
Etkileşim getiriyor.
Ve sonunda bazı içerik üreticileri gerçeği anlatmak yerine takipçilerinin duymak istediği şeyleri anlatmaya başlıyor.
İşte tehlike burada.
Bunun bir nedeni de sosyal medyanın algoritmasıdır.
Türkiye’deki takipçiler doğal olarak Avrupa’daki yaşamı merak ediyor. Sürekli “İsviçre harika, Türkiye berbat” mesajı veren içerikler daha fazla beğeni ve etkileşim alabiliyor. Fakat aynı kişiler İsviçre’nin zorluklarından, sistemin eksik yönlerinden veya burada yaşamanın ağır sorumluluklarından bahsetmeye başladığında ilgi de azalabiliyor.
Çünkü insanlar çoğu zaman hayalini duymak istiyor, gerçeği değil.
Benim durumum ise biraz farklı.
Beni takip edenlerin büyük bölümü İsviçre’de yaşayan insanlardan oluşuyor. Onlar burada her gün aynı hayatı yaşıyor. Yazdığım bir bilginin doğru mu yanlış mı olduğunu anında anlayabiliyorlar.
Bu nedenle sadece güzel tarafları anlatarak veya sadece olumsuzlukları büyüterek güven kazanmanız mümkün değildir.
35 bin frank maaş, emeklilere tatil parası…
Geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan bir sokak röportajı bunun güzel örneklerinden biriydi.
Bir amca İsviçre’de aylık 35 bin frank civarında kazancından söz ediyor, emeklilere tatil ve yol parası verildiğini anlatıyor, belirli bir gelirin altında kalanlara devletin destek verdiğinden bahsediyordu.
Mikrofonu tutan muhabir bile bir noktadan sonra şaşkınlığını gizleyemeyip yaklaşık olarak, “Amca, sen bize resmen cenneti anlatıyorsun” diyordu.
İsviçre’de yaşayanların önemli bir bölümü ise bu videoları izlediğinde doğal olarak tepki gösteriyor.
Çünkü kendi yaşadığı İsviçre ile anlatılan İsviçre arasında büyük fark görüyor.
Elbette İsviçre’de ayda 35 bin frank kazanan vardır.
100 bin frank kazanan da vardır.
Ayda bir milyon frank kazanan da vardır.
Ama mesele şu:
Kaç kişi?
Bir ülkenin yaşam standardını toplumun çok küçük bir kesiminin kazancıyla anlatamazsınız.
Nasıl ki Türkiye’ye bir-iki haftalığına tatile gittiğinizde kafelerin dolu, restoranlarda yer bulmanın zor olduğunu görüp “Türkiye’de herkes zengin” demek yanlışsa, İsviçre’de birkaç yüksek maaşlı insanı örnek gösterip “Burada herkes böyle yaşıyor” demek de aynı derecede yanlıştır.
Her ülkede belli bir zengin kesim var.
Nasıl Türkiye’yi yalnızca Boğaz’daki yalılarda yaşayanlara bakarak anlatmak doğru değilse, İsviçre’yi de ayda on binlerce frank kazanan küçük bir kesim üzerinden anlatmak doğru değildir.
Gerçek İsviçre daha sıradan
İsviçre’de yaşayan insanların çok büyük bölümü sabah kalkıyor, işe gidiyor, maaşını alıyor, kirasını ödüyor, sağlık sigortasını ödüyor, vergisini düşünüyor, alışverişini yapıyor ve ay sonundaki hesabını ona göre yapıyor.
4, 5, 6 bin frank civarında maaşlarla hayatını sürdüren çok sayıda insan var.
Eğer bir ailede karı-koca çalışıyorsa toplam gelir yükseliyor ve birçok aile gerçekten iyi bir yaşam standardına ulaşabiliyor.
İsviçre’nin en önemli avantajlarından biri de zaten burada:
Ortalama bir gelirle, doğru şartlar altında düzenli ve güvenli bir hayat kurabilmek.
Bunu söylemek İsviçre’yi küçümsemek değildir.
Tam tersine, bence ülkenin gerçek başarısı budur.
Herkesin 35 bin frank kazanması değil; geniş bir kesimin çalışarak belirli bir yaşam standardını sürdürebilmesidir.
Ama bunun yanında konut sıkıntısını, yüksek kiraları, sağlık sigortası primlerini, çocuk bakım maliyetlerini, yalnızlığı, sosyal hayata uyum zorluklarını ve yabancı biri olarak karşılaşabileceğiniz sorunları da anlatmak gerekir.
Türkiye ile İsviçre’yi bir iPhone üzerinden kıyaslayamazsınız
Türkiye ile İsviçre arasında elbette satın alma gücü farkları var.
Bunu inkâr etmenin anlamı yok.
Ama iki ülkenin yaşamını yalnızca “Kaç saat çalışırsan iPhone alırsın?” hesabıyla karşılaştırmak da bana göre anlamsız.
Türkiye’nin başka avantajları var.
Sosyal hayatı, insan ilişkileri, aile bağları, hizmet sektöründeki kolaylıkları, yaşamın dinamizmi…
İsviçre’nin başka avantajları var.
Güvenlik, düzen, gelir seviyesi, altyapı, doğa, çalışma şartları, sosyal sistem ve öngörülebilirlik…
İki ülkenin de eksileri var.
İnsan nerede yaşayacağına karar verirken telefonun fiyatına değil, hayatın tamamına bakmalı.
“Avrupa bitti” diyenler de ayrı bir uç
Bir tarafta İsviçre’yi ve Avrupa’yı cennet gibi anlatanlar var.
Diğer tarafta ise Türkiye’ye tatile giden sokak mikrofonlarına konuşanlardan yıllardır aynı hikâyeyi dinliyoruz:
“Avrupa bitti.”
“Almanya battı.”
“Millet aç.”
“Bir kilo domates 30 euro.”
“Avrupa bizi kıskanıyor.”
Bu tür sokak röportajlarını da hayretle izliyorum.
İnsan bazen gerçekten, “Nasıl olsa karşıdaki araştırmayacak, ne söylesek inanacak” diye mi düşünüyorlar, merak ediyorum.
Avrupa’nın sorunları yok mu?
Elbette var.
Ekonomik sorunları var.
Göç ve entegrasyon tartışmaları var.
Konut sıkıntısı var.
Hayat pahalılığı var.
Sağlık sisteminde sorunlar var.
Emeklilik sistemlerinin geleceği tartışılıyor.
Ama bunları anlatmak başka, “Avrupa tamamen bitti” diye gerçek dışı bir tablo çizmek başka.
Ben ne Avrupa’yı batıranları anlayabiliyorum ne de Avrupa’yı uçurup cennete çevirenleri.
İkisi de gerçeğe zarar veriyor.
Ben yıllardır aynı şeyi söylüyorum:
İsviçre ne kusursuz bir cennet…
Ne de yaşanmaz bir ülke…
Türkiye de sadece kötü yanları olan bir ülke değil.
Her ülkenin güçlü ve zayıf tarafları vardır.
Gazeteciliğin görevi de sosyal medyada alkış toplamak değil, gerçeğin tamamını göstermektir.
Çünkü gerçek; ne sadece övgüdür ne de sadece eleştiridir.
Gerçek, ikisinin tam ortasındadır.
Türkiye’deki arkadaşlarıma ve ailelere bir sözüm var
Özellikle Türkiye’de yaşayan ve Avrupa’ya gelmeyi düşünen arkadaşlara, gençlere ve ailelere şunu söylemek istiyorum:
Sosyal medyada gördüğünüz birkaç video üzerinden hayatınızla ilgili büyük kararlar vermeyin.
Ne “Avrupa bitti, sakın gelmeyin” diyenlere hemen inanın ne de “Buraya gelir gelmez hayatınız kurtulacak” diyenlere.
Araştırın.
İşinizi araştırın.
Maaşınızı araştırın.
Kiranızı araştırın.
Sağlık sigortasını araştırın.
Oturum şartlarını araştırın.
Çocuklarınız varsa okul ve kreş sistemini araştırın.
Ve en önemlisi, brüt maaşı değil ay sonunda elinizde kalacak parayı hesaplayın.
Çünkü sosyal medya videosunu çeken kişi sizin hayatınızın sorumluluğunu taşımayacak.
Siz taşıyacaksınız.
Birkaç yıl sonra gerçeklerle karşılaşınca…
Yıllar içinde Avrupa’ya büyük beklentilerle gelen çok insan gördüm.
İlk zamanlar her şey yeni ve güzel geliyor.
Sonra hayat başlıyor.
İş bulma süreci, dil, bürokrasi, kira, sigorta, vergiler, çocukların uyumu, sosyal çevre oluşturma…
Bir iki yıl sonra insan yaşadığı ülkeyi gerçekten tanımaya başlıyor.
Ve bazılarının o zaman söylediği cümleyi de çok duydum:
“Bize böyle anlatmamışlardı.”
İşte benim itirazım buna.
İnsanların umutlarıyla oynamamak gerekiyor.
Güzellikleri anlatın, ama gerçeği de saklamayın
İsviçre’nin dağlarını gösterin.
Göllerini gösterin.
Trenlerini, düzenini, temizliğini, güvenliğini anlatın.
İyi maaşları da anlatın.
Çalışana sunduğu imkânları da anlatın.
Ama kirayı da söyleyin.
Sağlık sigortasını da söyleyin.
Vergiyi de söyleyin.
Kreş parasını da söyleyin.
İş bulmanın herkes için kolay olmadığını da söyleyin.
Dil bilmeden yaşamanın zorluklarını da anlatın.
Yalnızlığı da anlatın.
Çünkü gerçek gazetecilik de gerçek sosyal medya da bence budur:
İnsanlara duymak istediklerini değil, bilmeleri gerekenleri anlatmak.
İsviçre güzel bir ülke.
Ama cennet değil.
Türkiye’nin sorunları var.
Ama cehennem de değil.
Hayat hiçbir ülkede 30 saniyelik bir Reels videosuna sığacak kadar basit değil.
O nedenle ricam basit:
Ne aşırı övün ne de yerin dibine sokun.
İyisini de anlatın, kötüsünü de.
Ve özellikle Avrupa’da yeni bir hayat kurma umuduyla sizi izleyen insanlara hayal satmayın.
Çünkü bugün attığınız video size birkaç bin takipçi kazandırabilir.
Ama yarın gerçeklerle karşılaşan bir insanın söyleyeceği ilk söz de şu olabilir:
“Bize neden gerçeği anlatmadınız?”
Yapmayın.
İnsanlara gerçeği anlatın.
Kendinize de sövdürmeyin.

Köşe Yazıları
Ben Kendimi En Çok Yanıldığım Yerlerde Tanıdım
İnsan hayatı bazen radikal bir kararla güzergâh değiştirir. Bildiğin sokakları, selam verdiğin yüzleri geride bırakıp bir kentin hiç bilmediğin bir ucuna taşınmak; sadece adres değil, konfor alanını da geride bırakmaktır.
Kısa süre önce İstanbul’un sınırına yakın bir semte taşındığımda tam olarak böyle hissediyordum. Hangi kasabın eti iyi, semt pazarı hangi gün kurulur bilmediğim, sıfırdan öğrenilmesi gereken bir bilmecenin ortasındaydım. Ama mahalle kültürü hâlâ diriydi burada; yabancısı olduğum bu yeri bana „ev“ kılacak şeyin esnaf sohbetlerinde saklı olduğu belliydi.
Geçtiğimiz günlerde keşif turundayken yakındaki bir kuaför dükkânına adım attım. Amacım sadece küçük bir selam vermekti. Ayaküstü sohbet başlarken kapı açıldı ve içeriye adeta bir „rüzgâr“ girdi. 50’li yaşlarında, enerjisi mekâna sığmayan bir hanım… Dükkân sahibinin 20 yıllık dostuymuş; mekânın sahibi kadar rahat bir özgüvenle geçti sandalyeye.
Sıcaklardan girdi lafa, torunların hengamesinden çıktı. İki evlilik, 5 çocuk, 11 torun sığdırmıştı hayatına. Ancak yüzündeki o canlı enerjinin arkasında, yılların yorgunluğu saklıydı. Sohbetin neşesini bir anda kesen o cümleyi döküverdi dudaklarından:
“Ben kendimi en çok yanıldığım yerlerde tanıdım…“
O an zaman durdu sanki. Çoğu zaman hayatı doğru kararlar ve kazanılan zaferlerle inşa ettiğimizi sanırız. Oysa insanı tamamlayan, sınırlarını çizen ve ona asıl şeklini veren; tam da güvenip yarı yolda kaldığı, doğru sandığı yanlışlara tutunduğu o sessiz yenilgi anlarıymış.
Doğru kararlar, çoğu zaman başkalarından ödünç aldığımız düşünce kalıplarıdır. Yanılmak ise maskelerin düştüğü, insanın öz hakikatiyle pazarlıksız ve çıplak bir şekilde yüzleştiği o nadir anlardır. Yanıldığı yerleri bir mağlubiyet değil, dönüşüm durağı olarak görebilen insan olgunlaşır. Çünkü yanılgı, ne olmadığımızı gösterirken kim olduğumuza giden yoldaki çakıl taşlarını temizler. Yıkılan şey sadece yanlış bir fikir değil, yıllarca üzerimize giydiğimiz sahte bir kimliktir.
Aramızdaki yaş farkı ya da hayata farklı pencerelerden bakıyor olmamız, aynı hakikatte buluşmamıza engel değildi. O gün anladım ki burayı bana „ev“ kılacak şey tanıdık esnaf yüzleri değil, hiç tanımadığım bir insanın yarasında kendi hakikatimi görme cesaretiydi.
Dışarı adım attığımda sokaklar hâlâ yabancıydı ama elimde yeni bir pusula vardı. İnsan taşınırken sadece eşyalarını değil, hayal kırıklıklarından süzdüğü olgunluğu da yanında getiriyormuş. Meğer hayatın bana vermek istediği yeni bir evin anahtarı değil; yıllardır ertelediğim kendimle nihayet el sıkışma cesaretiymiş.
-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


