Connect with us

Köşe Yazıları

Bir Yakın Tarih Panoraması

yazar

Published

on

Bazı yazarlar vardır, yazdıkları kitap yalnızca bir metin olmaktan çıkar; zihninize mıh gibi kazınır, yıllar geçse de tadı damağınızda kalır. Benim için Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı tam da böyle bir kitaptı.Yıllar önce okuduğum bu kitap ilk andan itibaren sarsıcı bir etki bırakmıştı bende, bizimkisi tabiri yerindeyse  “ilk görüşte aşktı”. 1960’ ve 70lerin sosyopolitik iklimi, siyasi çalkantıları ve bu dönemin insan ruhunda açtığı yaraları okumak  oldum olası ilgimi çekmiştir. Hele ki bu dönemin şahidi olmuş, bütün zorlukları iliklerine kadar yaşamış bir kalemin satırlarından okumak, bana bambaşka bir derinlik kattı. Kitabı bitirdiğimde ise bunun aslında bir devam kitabı olduğunu, asıl hikayenin Sıcak Külleri Kaldı ile başladığını keşfettim. Ardından hemen o romana yöneldim ve bu defa hem kalemin gücüne hem de gerçekle kurgunun birbirine ustaca geçtiği hikayeye yeniden vuruldum.

  Benim Oya Baydar külliyatı ile tanışmam bu iki kitapla oldu. Sonrasında yolum Elveda Alyoşa, Kayıp Söz, Hiçbir Yere Dönüş, Köpekli Çocuklar Gecesi, Yolun Sonundaki Ev ve Kedi Mektupları’na düştü. Her bir roman, her bir hikaye ruhumda ayrı bir iz bıraktı. Bu yolculuğu taçlandıran anlardan biri ise Ebru Çapa’nın hazırladığı “Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk” adlı nehir söyleşi kitabı oldu. Yazarın kendi ağzından hayatını, edebiyat ve siyasetle örülü serüvenini dinlemek, kendisine olan hayranlığımı katbekat artırdı.

  Bu yaz benim kişisel tarihime düşeceğim muhteşem bir şey gerçekleşti ve ben  Troy Kitap Kulübü vesilesiyle uzaktan da olsa  Oya Baydar’ın hikayesini kendi ağzından dinleyebilme, onunla birkaç saat geçirme şansını sahip oldum. Kendi hayatını, yazma yolculuğun onun ağzından duymak, satırlarının arkasındaki insanı tanımak muazzam bir deneyimdi. Özellikle Elveda Alyoşa’nın yazma serüveninde ayrı bir yeri olduğunu vurgulayan Baydar, bu kitabı kalbinin en derinlerinden, duygularını çırılçıplak ortaya koyarak yazdığını, bu nedenle Elveda Alyoşa’nın hem kendi yaşamında hem de edebiyat serüveninde eşsiz bir yerde durduğunu dile getirmesi kitabı bir kez daha okumam için güzel bir neden oldu.

Satırların Ardındaki İsim: Oya Baydar

  Tüm şeffaflığı ile kendini anlattığı nehir söyleşisinde belirttiği gibi Oya Baydar’ın dönemin siyasi koşulları sebebiyle oldukça zorlu bir yaşamı oldu. Bu zorlukların izleri, eserlerinde de güçlü biçimde hissedilir. 1940 yılında İstanbul’da doğan Baydar’ın yazıyla tanışması, Hürriyet gazetesinin düzenlediği bir yarışmaya gönderdiği roman sayesinde olur. Umut Yolu adını verdiği bu ilk romanı, gazete tarafından Kalbimin Aradığı Erkek adıyla yayımlandığında Notre Dame de Sion Lisesi’nde okuyan genç Oya Baydar neredeyse okuldan atılacaktır. Ardından kaleme aldığı Allah Çocukları Unuttu yine Hürriyet’te tefrika edildiğinde daha yalnızca on sekiz yaşındadır. Fakat bu erken edebi çıkışının ardından yazmayı bırakır.

Kazandığı ödüllerle Paris’e giden Baydar, burada sosyalizmle tanışır. Ancak annesinin isteği üzerine Türkiye’ye dönerek üniversite eğitimine devam eder. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde okur, akademide yükselme yoluna girer ve aynı zamanda siyasal hareketlerin içinde aktif rol alır. Türkiye işçi sınıfı üzerine hazırladığı doktora tezi, ideolojik gerekçelerle iki kez reddedilince 1968’de istifa eder. Onun bu istifası, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının öncülüğünde gerçekleşen ilk üniversite işgallerinden birine sebep olur. 1971 darbesi sırasında ise sosyalist kimliği nedeniyle tutuklanır  ve üniversiteden uzaklaştırılır.

12 Eylül 1980 darbesinden hemen önce bir toplantı için yurt dışına çıkan Baydar, darbe sonrası ülkeye dönemez  ve on iki yıl boyunca Almanya’da sürgünde yaşar. Burada sosyalist sistemin çöküşüne yakından tanıklık eder. Bu deneyimlerini daha sonra Elveda Alyoşa adlı kitabında kaleme alır. 1992’de çıkan afla Türkiye’ye dönen Baydar uzun süre uzak kaldığı edebiyata 1990’lı yıllarda yeniden başlar. Berlin Duvarı’nın yıkılışının onda yarattığı derin karamsarlığı yazıyla aşmaya çalışır ve arka arkaya yayımladığı romanlarla edebiyatta yeniden güçlü bir ses haline gelir.

Onun eserlerinde sürgünlük, kimlik arayışı, kadınların toplumsal konumu ve Türkiye’nin siyasi kırılmaları öne çıkar. En çarpıcı yan ise erken yaşta yakaladığı edebiyat serüvenini yıllarca yarıda bırakmak zorunda kalması, ideolojik baskılarla akademik ve siyasi hayatının kesintiye uğraması, ama tüm bunların ardından edebiyata dönerek varlığını daha da sağlamlaştırmasıdır.

Kalbimde Yer Eden İki Roman

Eğer henüz Oya Baydar ve kalemiyle tanışmadıysanız, onun dünyasına adım atmak için en iyi başlangıç bu iki roman olacaktır.

Sıcak Külleri Kaldı, hem bir siyasal roman hem de yakın tarihin panoraması. İstanbul’dan Moskova’ya, Paris’ten Anadolu’ya uzanan coğrafyalarda geçen bu roman; elçiliklerden işçi mahallelerine, işkence odalarından boğaz yalısına kadar çok geniş bir dünyanın kapılarını aralıyor. Devletin üst kademelerinden örgüt liderlerine, diplomatlardan işçilere uzanan kahramanlarıyla, aşkı, tutkuyu, iktidarı ve inancı tartışıyor. Gerçek olaylarla kurgunun ustaca iç içe geçtiği bir roman olarak, yakın tarihimizin unutulmayan acılarını ve izlerini taşıyor.

Erguvan Kapısı ise bu serüvenin devam kitabı. Yalnızca bir arayış hikayesi değil, aynı zamanda “ait olamama” duygusunun romanı. 6-7 Eylül olayları ve Rum azınlık sorunu, 68 kuşağının küskünlüğü, sol örgütlerin iç dünyası, ölüm oruçları, derin devlet ve 2001 krizine kadar uzanan geniş bir tarihsel arka planı var. Teo, Ülkü, Derin ve Kerem Ali gibi karakterlerin yolları, kendi içsel erguvan kapılarını ararken kesişiyor. Çoğulcu bakış açısı, romanın dinamizmine güç katıyor.

Oya Baydar’ın kalemini takdir etmemek mümkün değil. Anlatısındaki derinlik, gerçeklerle kurmacayı harmanlayışındaki ustalık, yalnızca bir dönemi anlatmakla kalmıyor; okura kendi hafızasını, kendi kimliğini de sorgulatıyor. Onun romanlarını okurken yalnızca edebiyatın değil, tarihin, siyasetin ve insan ruhunun katmanlı bir hikayesine tanık oluyorsunuz. Ve belki de bu yüzden, bir kez tanışan, kolay kolay bırakamıyor.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Bazı Vedalar Gül Kokar

yazar

Published

on

Denize karşı bir banka oturmuşum… Dalgalar kıyıya her vurduğunda sanki dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim ne varsa birer birer alıp götürüyor benden. İnsanın her şeyi bir kenara bırakıp sadece durabildiği, hayatı yalnızca izlemekle yetindiği o ender, o güzel anlardan biri işte.

Önümden insanlar gelip geçiyor. Kimi bir yere yetişmeye çalışırcasına telaşlı, kimi kendi halinde, kendi ritminde sakin… Onların hayatlarını dışarıdan bir seyirci gibi izlerken başımı gökyüzüne kaldırıyorum; yukarıda adeta görsel bir şölen var. Güneş, tüm kızıllığını gecenin durgun mavisine bırakıyor yavaşça.

Kucağımda bir kutu gül yapraklı lokum, elimde ise dumanı üstünde bol köpüklü bir Türk kahvesi… Gülün o zarif, incelikli kokusu kahvenin derin lezzetiyle birleşince zihnimde tarif edemediğim bir sükûnet yayılıyor. „Kokular ve tatlar hafızanın kapısını açar,“ derlerdi de pek inanmazdım; meğer ne kadar doğruymuş, bu bankta bir kez daha anlıyorum.

Zira insan zamanla kavrıyor ki gidenin ardından geriye kalan tek hakikat ruhumuza nakşolan hissiyattır. Hayatımızın bir yerinde yolumuzun kesiştiği, bakışıyla içimizi ısıtan, iki kelamıyla gönlümüzü ferahlatan o zarif ruhlar gidişleriyle bile ardında silinmez bir rayiha bırakır. Hani derler ya: „İnsan ancak bıraktığı izden ibarettir.“ Öyleyse izinizi güzelleştirin.

İşte bu yüzdendir ki bazı vedalar gül kokar… Gül kokan bir veda, insanın ruhunu örseleyen o karanlık yasa hiç benzemez. Hüzünlüdür evet ama yıkıcı değildir. İçinde ne öfke barındırır ne de pişmanlık… Bir kahve köpüğünde, akşamüstü serinliğinde gül kokusu eşliğinde beliren minnet duygusudur. Gidenin yokluğuna karalar bağlamak yerine, varlığı ile hayatımıza bıraktığı zarif izlere hürmettir.

Dalgalar kıyıya vurmaya devam ederken kahvemden son yudumu alıp fincanı bırakıyorum. Damağımda zarif bir gül tadı, yüzümde tatlı bir tebessümle akşamı karşılarken yüreğimde yolumun zarifliklere denk gelmesinin şükrünü taşıyorum.

Bir gün bu banktan kalkıp gittiğimde arkamda kırgınlık, öfke, acı değil; deniz meltemine karışan zarif bir gül kokusu kalması dileğiyle…

Continue Reading

Köşe Yazıları

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

“Aşı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar; bugün ise “İyi ki olmadın” diyorlar

Cemil Baysal

Korona döneminde aşıların olası yan etkilerine dikkat çeken sayısız paylaşım yaptım. Facebook hesabıma defalarca kısıtlama getirildi, paylaşımlarım engellendi. Buna rağmen susmadım. Telegram’da, WhatsApp’ta ve ulaşabildiğim her yerde gruplar kurdum. Hiçbir maddi ya da kişisel çıkarım olmadan, karşılaştığım bilgileri ve uyarıları insanlarla paylaşmaya çalıştım.

O dönemde birçok kişi, gazetelerde yayımlanan her haberi ve bakanların her açıklamasını tartışılmaz gerçek kabul ediyordu. Oysa yalnızca pandemide değil, her konuda sorgulamak gerekir. Bir haberi gazete yazdı diye doğru sayamayız. Haberi kim yaptı, kim yaptırdı, arkasında hangi ilişkiler ve çıkarlar var; bunları da sormalıyız. Gazetecilik yalnızca söyleneni aktarmak değil, söylenmeyeni araştırmaktır.

Bir anda pandemi çıktı, kısa süre içinde aşılar hayatımıza girdi. Normal koşullarda bir aşının araştırılması, denenmesi, onaylanması ve piyasaya sürülmesi yıllar alabilirken bu süreç olağanüstü hızla ilerledi. Küresel seferberlik, büyük finansman ve mevcut bilimsel çalışmalar süreci hızlandırmış olabilir. Fakat bu kadar hızlı alınan kararları sorgulamak neden suç sayılsın?

“Korona aşısı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar. Aşı sertifikamın olmadığını öğrenince benimle aynı masada oturmak istemeyenler bile oldu. Kimi, “Ben doktorum, insanların sağlığıyla oynuyorsun” dedi. Kimi de, “Sen devletlerden ve bakanlardan daha mı iyi biliyorsun? Devletler halkının kötülüğünü neden istesin?” diye çıkıştı.

Allah aşkına, siyasetçiler ne zamandan beri yalnızca insanların sağlığını ve çıkarını düşünüyor? Siyaset; iktidarın, ekonomik menfaatlerin ve çıkar çatışmalarının bulunduğu bir alan. Bu da başlı başına başka bir yazının konusu.

Sonra karantinaların sona erdiği açıklandı, maske zorunlulukları kaldırıldı. İnsanların aklında şu soru kaldı: Virüs bir gecede mi kaybolmuştu? Dün tehlikeli sayılan temas, ertesi gün nasıl olağan hâle gelmişti? Bilimsel gerekçeler, siyasi kararlar ve ekonomik zorunluluklar birbirinden yeterince ayrılmış mıydı?

Aradan yıllar geçti. Bugün çevremde “İyi ki aşı olmadın” diyen çok sayıda insan var. Bazıları aşı sonrasında başladığını düşündükleri sağlık sorunlarını anlatıyor. Ancak bunların aşıyla bağlantısını bilimsel ve hukuki olarak kanıtlamak kolay değil. Doktorlar çoğu zaman doğrudan bir bağ kurmuyor. Hukuk yolu açık deniliyor ama mağdur olduğunu düşünen kişiye, “Hadi, kanıtla” deniliyor.

Elbette sonradan ortaya çıkan her hastalığı aşıya bağlamak doğru değildir. Fakat insanların yaşadıklarını yok saymak ve sorularını susturmak da doğru değildir. İhtiyacımız olan; şeffaf araştırmalar, bağımsız denetim ve insanları küçümsemeden dinleyen bir sağlık sistemidir.

Bugün “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe üzülüyorum.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse, “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Virüsün varlığının ve hızla yayıldığının söylendiği o dönemde de bugün de bir kez bile grip olmadım. Elbette benim hastalanmamış olmam, virüsün var olmadığı veya başkalarının yaşadığı ağır hastalıkların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ancak kendi bedenim ve sağlığım hakkında verdiğim karar nedeniyle dışlanmayı da hiçbir zaman doğru bulmadım.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların kendi bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Bugün çıkıp “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe yalnızca üzülüyorum.

Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Continue Reading

Köşe Yazıları

NE “ALMANCI” NE DE “GURBETÇİ”: PEKİ BİZ KİMİZ?

yazar

Published

on

Türkiye’de yaz aylarında yabancı plakalı bir araç görüldüğünde sürücüsü çoğu zaman hemen “Almancı” ilan edilir.

Plaka İsviçre’ye aitmiş, Avusturya’dan gelmiş, Hollanda, Belçika, Fransa veya İngiltere plakasıymış; pek fark etmez. Direksiyonunda Türkçe konuşan biri varsa o araç da sahibi de otomatik olarak “Almancı” olur.

Bu alışkanlık nereden geliyor?

Türkiye’den Avrupa’ya kitlesel işçi göçünün hafızamızdaki en güçlü adresi Almanya’dır. Türkiye ile Almanya arasında 1961 yılında imzalanan İşgücü Anlaşması’nın ardından çok sayıda vatandaşımız çalışmak üzere bu ülkeye gitti. Zamanla Almanya’ya giden bütün vatandaşlarımız için kullanılan “Almancı” sözü, yanlış biçimde Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşayan Türklere de yakıştırıldı.

Oysa İsviçre’de yaşayan biri Almancı değildir.

Avusturya’da yaşayan da, Hollanda’da doğan da, Belçika’da büyüyen de Almancı değildir. Almanya’da yaşayanların bile tamamını tek bir kalıba sokarak “Almancı” diye tanımlamak bugün ne kadar doğrudur, o da ayrıca tartışılmalıdır.

Çünkü artık karşımızda birkaç yıllığına çalışmaya gitmiş tek tip bir işçi topluluğu yok.

Aradan altmış yılı aşkın zaman geçti. Birinci kuşağın ardından ikinci, üçüncü, dördüncü, hatta bazı ailelerde beşinci kuşak yetişti. Bu insanlar yaşadıkları ülkelerde doğdu, okula gitti, meslek edindi, şirket kurdu, vergi ödedi, siyasete katıldı ve hayatını orada kurdu.

Peki “gurbetçi” sözü doğru mu?

Gurbet, insanın vatanından ve doğduğu yerden uzakta yaşamasıdır. İlk kuşak için bu kelimenin çok güçlü bir karşılığı vardı. Anadolu’nun bir köyünden veya kasabasından elinde tahta bavuluyla Avrupa’ya çalışmaya giden, ailesini ve memleketini geride bırakan insanlar gerçekten gurbetteydi.

Ancak İsviçre’de, Almanya’da, Avusturya’da veya Hollanda’da doğmuş bir insan için neresi gurbettir?

Doğduğu, büyüdüğü, eğitim aldığı, çalıştığı ve çocuklarını yetiştirdiği ülke mi; yoksa ailesinin yıllar önce ayrıldığı, kendisinin yalnızca tatillerde gördüğü Türkiye mi?

İsviçre’de doğup büyümüş biri olarak ben kimin gurbetçisiyim?

İsviçre benim doğduğum, eğitim aldığım, çalıştığım ve hayatımı kurduğum ülke. Türkiye ise ailemin köklerinin bulunduğu, dilini, kültürünü ve insanlarını sevdiğim ana vatanım.

Bunlardan birini seçmek zorunda değilim.

İnsan aynı anda iki ülkeye, iki kültüre ve iki toplumsal hafızaya bağlı olabilir. İsviçre’yi sevmek Türkiye’den vazgeçmek, Türkiye’ye bağlı olmak da İsviçre’ye yabancı olmak anlamına gelmez.

O hâlde doğru tanımlama nedir?

Tek ve herkesi kapsayan bir cevap yoktur.

Almanya’da yaşayan biri için “Almanya’daki Türk”, İsviçre’de yaşayan biri için “İsviçre’de yaşayan Türk” denilebilir. Vatandaşlığı da dikkate alınacaksa “Türkiye kökenli İsviçreli”, “Türkiye kökenli Alman” veya “çifte vatandaş” ifadeleri kullanılabilir.

Topluluğun tamamından söz ediliyorsa en doğru ve kapsayıcı tanımlar “yurt dışında yaşayan Türkler”, “Avrupa’daki Türk toplumu” veya kısaca “Avrupa Türkleri”dir. Nitekim resmî kurumlar da artık ağırlıklı olarak “yurt dışındaki vatandaşlarımız” ve “yurt dışında yaşayan Türkler” ifadelerini kullanıyor. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığına göre Avrupa’daki Türk toplumu artık “misafir işçi” statüsünden çıkmış, yaşadığı ülkelerin asli unsurlarından biri hâline gelmiştir.

İsimlendirme önemsiz bir ayrıntı değildir.

Çünkü “Almancı” sözü çoğu zaman yalnızca coğrafi bir yanlışlık taşımıyor; beraberinde bazı önyargıları da getiriyor:

“Parası çoktur.”

“Türkiye’yi bilmez.”

“Altındaki arabayla hava atmaya gelmiştir.”

“Bir ay tatil yapıp bize akıl verir.”

Öte yandan Avrupa’da da aynı insanlara zaman zaman “yabancı”, “göçmen” veya “Türk” denilerek yaşadıkları toplumun dışındaymış gibi davranılıyor.

Böylece bu insanlar Türkiye’ye geldiğinde “Almancı”, yaşadıkları ülkeye döndüğünde ise “yabancı” oluyor.

Peki bu insan tam olarak nereye ait?

Asıl sorun da burada başlıyor.

Bir insanın kimliğini yalnızca otomobilinin plakasına, pasaportunun rengine veya ailesinin yıllar önce çıktığı köye bakarak tanımlayamazsınız. Kimlik, tek kelimeye sığmayacak kadar çok katmanlıdır.

Yabancı plakalı her otomobil Almanya’dan gelmediği gibi, Avrupa’da yaşayan her Türk de “Almancı” değildir. Orada doğmuş ve bütün hayatını orada geçirmiş herkesi “gurbetçi” olarak tanımlamak da bugünün gerçeğini tam karşılamaz.

Elbette kendisini “gurbetçi” olarak tanımlayan ve bu kelimeye duygusal bir anlam yükleyen insanlara da saygı duymak gerekir. Mesele bir kelimeyi yasaklamak değil, kimseye istemediği bir kimliği dışarıdan dayatmamaktır.

Artık kelimelerimizi de gerçeklere göre güncellemenin zamanı geldi.

Bizler Almancı değiliz.

Hepimiz aynı anlamda gurbetçi de değiliz.

Bizler Almanya’da, İsviçre’de, Avusturya’da, Fransa’da, Hollanda’da, Belçika’da ve dünyanın daha birçok ülkesinde yaşayan; kökleri Türkiye’ye uzanan milyonlarca insanız.

Bazılarımız Türk vatandaşı, bazılarımız yaşadığımız ülkenin vatandaşı, bazılarımız ise çifte vatandaşız. Aramızda işçiler, işverenler, doktorlar, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler ve sporcular var.

Biz tek tip değiliz.

Bir otomobil plakasından, yaz tatilindeki birkaç haftadan veya yarım asır öncesinden kalmış bir kelimeden ibaret hiç değiliz.

Doğru ifade mi?

En sade şekliyle:

Yurt dışında yaşayan Türkler…

Ya da her insanı kendi gerçeğiyle tanımlamak:

İsviçre’deki Türk, Almanya’daki Türk, Türk kökenli İsviçreli, Türk kökenli Alman veya Avrupa Türkü…

Ama her yabancı plakalı araca bakıp “Almancı geldi” demek artık yalnızca eski bir alışkanlık değil, aynı zamanda yanlış bir tanımlamadır.

Çünkü plaka yabancı olabilir. Ama o aracın içindeki insan, size sandığınızdan çok daha yakındır.

Continue Reading

Trendler