Köşe Yazıları
Bir Yakın Tarih Panoraması
Bazı yazarlar vardır, yazdıkları kitap yalnızca bir metin olmaktan çıkar; zihninize mıh gibi kazınır, yıllar geçse de tadı damağınızda kalır. Benim için Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı tam da böyle bir kitaptı.Yıllar önce okuduğum bu kitap ilk andan itibaren sarsıcı bir etki bırakmıştı bende, bizimkisi tabiri yerindeyse “ilk görüşte aşktı”. 1960’ ve 70lerin sosyopolitik iklimi, siyasi çalkantıları ve bu dönemin insan ruhunda açtığı yaraları okumak oldum olası ilgimi çekmiştir. Hele ki bu dönemin şahidi olmuş, bütün zorlukları iliklerine kadar yaşamış bir kalemin satırlarından okumak, bana bambaşka bir derinlik kattı. Kitabı bitirdiğimde ise bunun aslında bir devam kitabı olduğunu, asıl hikayenin Sıcak Külleri Kaldı ile başladığını keşfettim. Ardından hemen o romana yöneldim ve bu defa hem kalemin gücüne hem de gerçekle kurgunun birbirine ustaca geçtiği hikayeye yeniden vuruldum.
Benim Oya Baydar külliyatı ile tanışmam bu iki kitapla oldu. Sonrasında yolum Elveda Alyoşa, Kayıp Söz, Hiçbir Yere Dönüş, Köpekli Çocuklar Gecesi, Yolun Sonundaki Ev ve Kedi Mektupları’na düştü. Her bir roman, her bir hikaye ruhumda ayrı bir iz bıraktı. Bu yolculuğu taçlandıran anlardan biri ise Ebru Çapa’nın hazırladığı “Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk” adlı nehir söyleşi kitabı oldu. Yazarın kendi ağzından hayatını, edebiyat ve siyasetle örülü serüvenini dinlemek, kendisine olan hayranlığımı katbekat artırdı.
Bu yaz benim kişisel tarihime düşeceğim muhteşem bir şey gerçekleşti ve ben Troy Kitap Kulübü vesilesiyle uzaktan da olsa Oya Baydar’ın hikayesini kendi ağzından dinleyebilme, onunla birkaç saat geçirme şansını sahip oldum. Kendi hayatını, yazma yolculuğun onun ağzından duymak, satırlarının arkasındaki insanı tanımak muazzam bir deneyimdi. Özellikle Elveda Alyoşa’nın yazma serüveninde ayrı bir yeri olduğunu vurgulayan Baydar, bu kitabı kalbinin en derinlerinden, duygularını çırılçıplak ortaya koyarak yazdığını, bu nedenle Elveda Alyoşa’nın hem kendi yaşamında hem de edebiyat serüveninde eşsiz bir yerde durduğunu dile getirmesi kitabı bir kez daha okumam için güzel bir neden oldu.
Satırların Ardındaki İsim: Oya Baydar
Tüm şeffaflığı ile kendini anlattığı nehir söyleşisinde belirttiği gibi Oya Baydar’ın dönemin siyasi koşulları sebebiyle oldukça zorlu bir yaşamı oldu. Bu zorlukların izleri, eserlerinde de güçlü biçimde hissedilir. 1940 yılında İstanbul’da doğan Baydar’ın yazıyla tanışması, Hürriyet gazetesinin düzenlediği bir yarışmaya gönderdiği roman sayesinde olur. Umut Yolu adını verdiği bu ilk romanı, gazete tarafından Kalbimin Aradığı Erkek adıyla yayımlandığında Notre Dame de Sion Lisesi’nde okuyan genç Oya Baydar neredeyse okuldan atılacaktır. Ardından kaleme aldığı Allah Çocukları Unuttu yine Hürriyet’te tefrika edildiğinde daha yalnızca on sekiz yaşındadır. Fakat bu erken edebi çıkışının ardından yazmayı bırakır.
Kazandığı ödüllerle Paris’e giden Baydar, burada sosyalizmle tanışır. Ancak annesinin isteği üzerine Türkiye’ye dönerek üniversite eğitimine devam eder. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde okur, akademide yükselme yoluna girer ve aynı zamanda siyasal hareketlerin içinde aktif rol alır. Türkiye işçi sınıfı üzerine hazırladığı doktora tezi, ideolojik gerekçelerle iki kez reddedilince 1968’de istifa eder. Onun bu istifası, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının öncülüğünde gerçekleşen ilk üniversite işgallerinden birine sebep olur. 1971 darbesi sırasında ise sosyalist kimliği nedeniyle tutuklanır ve üniversiteden uzaklaştırılır.
12 Eylül 1980 darbesinden hemen önce bir toplantı için yurt dışına çıkan Baydar, darbe sonrası ülkeye dönemez ve on iki yıl boyunca Almanya’da sürgünde yaşar. Burada sosyalist sistemin çöküşüne yakından tanıklık eder. Bu deneyimlerini daha sonra Elveda Alyoşa adlı kitabında kaleme alır. 1992’de çıkan afla Türkiye’ye dönen Baydar uzun süre uzak kaldığı edebiyata 1990’lı yıllarda yeniden başlar. Berlin Duvarı’nın yıkılışının onda yarattığı derin karamsarlığı yazıyla aşmaya çalışır ve arka arkaya yayımladığı romanlarla edebiyatta yeniden güçlü bir ses haline gelir.
Onun eserlerinde sürgünlük, kimlik arayışı, kadınların toplumsal konumu ve Türkiye’nin siyasi kırılmaları öne çıkar. En çarpıcı yan ise erken yaşta yakaladığı edebiyat serüvenini yıllarca yarıda bırakmak zorunda kalması, ideolojik baskılarla akademik ve siyasi hayatının kesintiye uğraması, ama tüm bunların ardından edebiyata dönerek varlığını daha da sağlamlaştırmasıdır.
Kalbimde Yer Eden İki Roman
Eğer henüz Oya Baydar ve kalemiyle tanışmadıysanız, onun dünyasına adım atmak için en iyi başlangıç bu iki roman olacaktır.
Sıcak Külleri Kaldı, hem bir siyasal roman hem de yakın tarihin panoraması. İstanbul’dan Moskova’ya, Paris’ten Anadolu’ya uzanan coğrafyalarda geçen bu roman; elçiliklerden işçi mahallelerine, işkence odalarından boğaz yalısına kadar çok geniş bir dünyanın kapılarını aralıyor. Devletin üst kademelerinden örgüt liderlerine, diplomatlardan işçilere uzanan kahramanlarıyla, aşkı, tutkuyu, iktidarı ve inancı tartışıyor. Gerçek olaylarla kurgunun ustaca iç içe geçtiği bir roman olarak, yakın tarihimizin unutulmayan acılarını ve izlerini taşıyor.
Erguvan Kapısı ise bu serüvenin devam kitabı. Yalnızca bir arayış hikayesi değil, aynı zamanda “ait olamama” duygusunun romanı. 6-7 Eylül olayları ve Rum azınlık sorunu, 68 kuşağının küskünlüğü, sol örgütlerin iç dünyası, ölüm oruçları, derin devlet ve 2001 krizine kadar uzanan geniş bir tarihsel arka planı var. Teo, Ülkü, Derin ve Kerem Ali gibi karakterlerin yolları, kendi içsel erguvan kapılarını ararken kesişiyor. Çoğulcu bakış açısı, romanın dinamizmine güç katıyor.
Oya Baydar’ın kalemini takdir etmemek mümkün değil. Anlatısındaki derinlik, gerçeklerle kurmacayı harmanlayışındaki ustalık, yalnızca bir dönemi anlatmakla kalmıyor; okura kendi hafızasını, kendi kimliğini de sorgulatıyor. Onun romanlarını okurken yalnızca edebiyatın değil, tarihin, siyasetin ve insan ruhunun katmanlı bir hikayesine tanık oluyorsunuz. Ve belki de bu yüzden, bir kez tanışan, kolay kolay bırakamıyor.

Köşe Yazıları
Annemin Uyurgezeler Geceleri
Beni tanıyanlar, sıkı bir Ayfer Tunç hayranı olduğumu çok iyi bilir. Üstelik bu hayranlık sanıldığı kadar eskiye dayanmıyor. Türkiye’de pazarlama yöneticisi olarak çalıştığım dönemde, kitap tutkunu iş arkadaşım Gülşah’la sürekli kitap değiş tokuşu yapar, birbirimize kitaplar önerirdik. Ben ona Oya Baydar’ın unutulmaz ikilemesi Sıcak Külleri Kaldı ve Erguvan Kapısı ile yolu açtım, üzerine Elena Ferrante’nin Napoli Serileri’ni ekledim. O da bir gün, yüzündeki o “acil öneri” ifadesiyle gelip, “Osman’ı okuyorum, elimden düşüremiyorum. Sen bu kitaba bayılırsın,” dedi. İşte o cümle Ayfer Tunç evrenine giriş biletim oldu.
Osman’ı bir solukta bitirdiğimde hissettiğim şey yalnızca okuma keyfi değildi; “Bu kadın nasıl yazıyor böyle?” diye kendime sorduğumu hatırlıyorum. Ve araştırırken bunun bir üçleme olduğunu öğrendiğimde, abartmıyorum, sevinçten havalara uçtum. İlk iki kitabı okumadan son kitaba dalmış olmamı da çok önemsemedim açıkçası; hemen Kapak Kızı’nı aldım ve tabiri caizse bir gecede yuttum. Ardından Yeşil Peri Gecesi geldi; günlerim gecelerime karıştı adeta, karakterlerle baya arkadaş oldum. Kitabı bitirdiğim hafta kendimi Şile’deki romanda adı geçen deniz fenerine sarılırken bulmam, yaşadığım etkiyi anlatmaya yeter sanırım. (Kitabı okuyanlar ne demek istediğimi çok iyi anlamıştır.)
Ayfer Tunç maceram bununla sınırlı kalmadı elbette. Peşi sıra Suzan Defter, Aziz Bey Hadisesi, Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, Aşıklar Delidir, Kuru Kız, Memleket Hikayeleri derken bir baktım, yazarın dünyası hayatımda özel bir yer tutmaya başlamış. En son kitabının yakında çıkacağı ile ilgili yorumlar kulağıma geldikçe heyecanım arttı. Fakat yurtdışında yaşamanın o küçük ama can sıkıcı ayrıntısı yine karşıma çıktı: istediğin kitaba hemen ulaşamamak. Kitap yayımlanır yayımlanmaz sosyal medyada herkes kitabı paylaşırken, itiraf ediyorum, kıskançlıktan içim içimi yedi. Ta ki çok sevdiğim biri kitabı bana sürpriz yapıp gönderene kadar.
Kitabı elime alır almaz kahvemi yaptım ve kendimi sessizliğe bıraktım. Ve işte yine o tanıdık duygu: “Bu nasıl bir kurgu!” Matruşka gibi açıldıkça açılan hikayeler, her satırda başka bir sokağa savuran anlatılar. Bir noktada fark ettim ki Tunç, sadece hikaye anlatmıyor; okuru kendi labirentine davet ediyor. Döner misiniz, kaybolur musunuz, tamamen size kalmış.
Unutamayan Bir Belleğin Kişisel Muhasebesi
Ayfer Tunç okurları bilir; Bu kalem insanın elinden tutup sizi karanlık bir odaya sokar ama içerideki her gölgeyi de tek tek gösterir. Annemin Uyurgezer Geceleri tam da böyle bir roman. Üç kuşak kadının yarım kalmış hayatlarını, eksik bırakılmış sevdalarını, konuşulmamış acılarını ve yıllar boyunca kimsenin dokunmaya cesaret edemediği aile sırlarını açıyor önümüze. Yaşanamamış bir aşk, yaşanmış ama tamamlanamamış bir diğeri ve yaralı bir anneanne. Tunç yine o kendine özgü sakin ama içe işleyen diliyle, okuru daha ilk sayfada derin bir psikolojik kazının içine bırakıyor.
Romanın merkezinde Şehnaz var. Onun güçlü belleği ve koku hafızası, hikayenin hem taşıyıcısı hem de açılan her düğümün anahtarı. Şehnaz’ın hatırlama biçimi bir tür lanet aslında. Unutmuyor ve unutmadıkça geçmişi içindeki yerinden hiç kımıldamıyor. Tam da bu yüzden roman bazı bölümlerde insana karın ağrısı yaşatıyor.
Hikayenin kırılma noktası, Şehnaz’ın annesi Ayhan Hanım’ı bir gece uyurgezer olduğunu fark etmesiyle başlıyor. Bu sahne öyle bir sahne ki, romanı tutan bütün kolonlar yerinden oynuyor. Anne, gecelerin dilini kullanarak sakladığı her şeyi dışarı döküyor: yıllarca üzeri örtülmüş sırlar, susturulmuş travmalar, eksik bırakılmış gerçekler. Anneannesinin genç kızlığından, anne Ayhan Hanım’ın evliliğine, baba eksikliğine ve ailenin dört kuşağa yayılan yalnızlığına kadar her şey yeniden görünür oluyor. Tunç burada kader kavramını, genetik bir miras gibi kuşaktan kuşağa aktarıyor. Üç kadın değil, aynı kaderin üç farklı zamanı sanki.
Şehnaz ve E. ilişkisi ise romanın başka bir yangın alanı. Bir yasak aşk hikayesi gibi başlıyor ama aslında bir bağımlılık döngüsünün anatomisi. E. karizmatik ve zeki, ama bir o kadar bencil, kırıcı ve tüketici. Şehnaz’ın tam otuz yıl boyunca bu ilişkide kendinden nasıl eksildiğini, nasıl görünmezleştiğini okurken içiniz sızlıyor. Kitabı okurken 2024 Uluslararası Booker Ödüllü Kairos aklıma geliyor. Orada da aynı bu E. karakterinin benzeri bir karakter Hans tüm çirkinliği ile hafızamda canlanıyor. Ve kitap boyunca E.’ye olan nefretim katlanarak artıyor. Tunç bu noktada romantik bir hikaye anlatmıyor; tam tersine, “aşkın” gölgesinde yaşanan toksik bir teslimiyetin ne kadar yıpratıcı olabileceğini gösteriyor ve ataerkil düzeni güçlendiren erkeklerin entellektüel seviyede de var olduğunun altını çiziyor.
Romanın en etkileyici taraflarından biri de dönem ruhunu çok ince bir dille aktarması. Sosyolojik atmosfer, kadınların üzerindeki toplumsal baskı, erkek egemen bir dünyada görünmeden hayatta kalmaya çalışan kadınların hikâyeleri. Aslında ahlaki temsili yerine getirmek zorunda kalan kadınların bir baş kaldırısı bu kitap. Hepsi romanda nefes alıyor. Yazar bir yandan karakterleri anlatırken, bir yandan da okuru kendi geçmişiyle yüzleştiren bir aralık açıyor.
Annemin Uyurgezer Geceleri, benim için Tunç bibliyografyasında çok özel bir yere oturdu. Çok acıklı, çok gerçek ve insanın içini sessizce kemiren bir roman. Üç kuşak kadının yalnızlığını, acısını ve taşıyamadıkları duyguları okurken, anlatının ağırlığı sayfaların arasından sızıyor. Kitap sizi derin sorguların eşiğinde bir yol kenarına atıyor. Oradan dön dönebilirsin.
Köşe Yazıları
ANADOLU’NUN KADİM SESİ “Doğrunun gölgeside doğru olur “
Biz Türkler olarak, atasözlerinin paha biçilmez mirası dışında, birçok özlü söze de sahibiz. Anadolu irfanının süzgecinden geçen bu kadim sözler, içlerinde derin bilgelikler taşır. Yüzyıllık tecrübeyi birkaç kelimeye sığdırırken, aynı zamanda ahlaki ve felsefi derinliğe de sahiptir.
Yakın zamanda duyduğum ve toplum olarak hatırlamaya çok ihtiyacımız olduğuna inandığım bir özlü söz, yüreğimin en derinine işledi: “Doğrunun gölgesi de doğru olur.” Bu cümlenin bende bıraktığı duygu, hayranlıktan ziyade, geçmişte kaybettiğimiz değerlere karşı bir özlem hissettirdi.
İnsanlık olarak ne kadar da yorgun düştük! Hangi gölgenin gerçek, hangi parıltının sahte olduğunu anlamaya çalışmaktan yorulduk.
Çağımız, özün değil, imajın önemsendiği, gürültünün dürüstlüğün sesini boğduğu bir karmaşaya dönüştü. İnsanlar kendilerini hayatlarını ikiye bölmeye adadı adeta: “Gözler önündeki ‘öz’ ve kimsenin görmediği ‘gölge’.” Oysa atalarımız bize sesleniyor: “Temelin eğriyse, üzerine inşa ettiğin her şey yamuk olacak.”
Bu özlü söz, aynı zamanda kendimize bir şefkat dersi de verir. Duvarı düzeltmek, kendi ruhumuzu korumak için bir görevdir; çünkü o duvar, öz değerimizi, iç huzurumuzu çevreler.
Eğer bir insanın niyeti duru, vicdanı aydınlık ise; onun attığı her adım, kurduğu her cümle, hatta hiç konuşmadan duruşu bile etrafına güven ve huzur yayar. O kişinin gölgesine sığınan korkmaz, zira bilir ki o gölge, yalanın ve hilenin sıcağını değil, hakikatin serinliğini taşır. Bu, sahtelikle mücadele eden ruhlar için ne büyük bir teselli!
Toplum olarak bu sözü hatırlamaya ihtiyacımız var. Güvenin yıkıldığı, sözün kıymetinin azaldığı bir zamanda, ihtiyacımız olan tek şey, gölgesine bile inanabileceğimiz kadar doğru insanlar yetiştirmek. Sadece kendimiz için değil, çocuklarımızın huzur bulacağı, vicdan pusulasının şaşmayacağı, aydınlık bir gelecek için.
Bırakalım bu kadim söz, kalbimizin derinliklerinden yükselen bir Anadolu türküsü gibi ruhumuzu sarsın. Bizi, gölgemizden utanmayacağımız, aksine gölgesinde dinleneceğimiz bir hayata davet etsin.

Köşe Yazıları
En Hüzünlü Eylül
Bazı kitaplar vardır; sayfalarında sizi neyin beklediğini bilirsiniz de eliniz gitse de kalbiniz engel olur. Çünkü o kitabın yalnızca okunmayacağını, insanın ruhunda bir yerleri paramparça edeceğini sezersiniz. En Hüzünlü Eylül tam da böyle bir kitaptı benim için. Elime almam biraz sancılı oldu.
Aslında Osman Balcıgil’in adını çok sık duymuş olmama rağmen, onun kitabını okumak ancak yakın zamanda nasip oldu. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü olarak düzenlediğimiz “Şairler Limanı – Sabahattin Ali Gecesi” için içerik hazırladığım günlerde, Bodrum Sahafçısı’nın kitapları arasında kaybolmuşken, Balcıgil’in Yeşil Mürekkep’i elime düştü. Siz tesadüf deyin; ben tevafuk. Bir solukta okudum ve “Kim bu Osman Balcıgil, böyle yazmak nasıl bir birikimin sonucu?” diye düşünürken, yılların deneyimiyle yoğrulmuş bir araştırmacı gazeteciyle karşılaştığımı anladım. O anda taşlar yerine oturdu.
Böyle bir kalemi bulmuşken bırakır mıyım? Elbette hayır. Zürih’e dönerken En Hüzünlü Eylül’ü bavuluma, diğer kitapların arasına özenle yerleştirdim. Elim her seferinde ona gitse de kalbim “Henüz zamanı değil,” diyordu.
Ta ki geçen haftaya kadar.
Parçalanmış Ruhlar ve Bir Şehir
6-7 Eylül’ü anlatan belki ona yakın kitap okumuşumdur; her seferinde aynı sarsıcı his: İnsan denen varlığın kötülüğü nasıl bu kadar hızlı örgütleyebildiğini, “öteki” ilan edilen kim varsa ona nasıl bu kadar kolay vahşileşilebildiğini yeniden ve yeniden sorgulamak… Din mi, ırk mı, kimlik mi, bizi bir anda barbarlığa sürükleyen o karanlık dürtü? Bu sorular her okumada büyür içimde.
Ama bu kitapta yaşadığım daha kapsamlıydı. Çünkü Balcıgil yalnızca o karanlık günleri anlatmıyor; derin araştırmalarla ortaya çıkan belgeleri, dönemin tanıklıklarını ve arşiv gerçekliğini öyle bir kurguyla örüyor ki, okur olarak tarihle yüzleşmenin ağırlığını bütün hücrelerinizde hissediyorsunuz. Daha önce aynı acıyı defalarca hissetmiş olsam da, bu kez hissettiğim sızı çok daha keskin; çünkü bu anlatı yalnızca acıyı hatırlatmıyor, onun nasıl örgütlendiğini, nasıl planlandığını, nasıl adım adım büyütüldüğünü de çarpıcı bir netlikle göz önüne seriyor.
Ne diyebilirim ki…
Bu kez sadece sarsılmadım; parçalandım ve her bir parçamı ayrı yerde bıraktım.
Hüzünlüdür İstanbul… Hele Eylül 1955’ten beri.
Bu kadim kentin destansı tarihinde, 6-7 Eylül 1955’in yarattığı büyük yıkım, sadece toplumsal değil, bireysel hafızalarda da derin bir çentik bırakır. En Hüzünlü Eylül romanı tam da bu çentiğin içine eğiliyor.
Roman “Söyledim ve ruhumu kurtardım” cümlesiyle başlıyor. Bu söz romanın taşıyıcı kolonu. Çünkü En Hüzünlü Eylül, yalnızca geçmişi anlatan bir metin değil; aynı zamanda susmanın, görmezden gelmenin de suç ortaklığı olduğuna dair bir yüzleşme çağrısı.
Suzan’ın gözünden okuduğumuz hikaye, Türkiye–Yunanistan arasındaki gerilimlerin, Kıbrıs meselesinin ve milliyetçiliğin adım adım yükseldiği yıllarda geçiyor. Bu süreçte “iyi niyetli bir dayanışma hareketi” olarak sunulan Kıbrıs Türktür Derneği’nin aslında derin devlet bağlantılarıyla Anadolu’nun ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde halkı sistemli biçimde örgütlediğini görüyoruz.
Dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’ın, yaşanacakların vahametini Cumhurbaşkanı ve İçişleri Bakanı’na defalarca aktarmasına rağmen Ankara’dan yükselen sessizlik, fırtınanın yaklaşmakta olduğunu açıkça gösteriyor. Roman, devlet koridorlarında duyulan bu sessizliğin, aslında gürültülü bir hazırlığın parçası olduğunu acı bir gerçeklikle hatırlatıyor. Nitekim olaylardan sonra ortaya çıkan belgeler, 6-7 Eylül’ün fitilinin bizzat devlet tarafından ateşlendiğini ortaya koyuyor.
Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığına dair yayılan, sonradan asılsız olduğu anlaşılan haberle birlikte İstanbul’un kalbinin nasıl bir anda harap olduğuna tanık oluyoruz: Önceden hazırlanmış kamyonlar, el altından dağıtılan demir sopalar, birbiri ardına yağmalanan evler, kiliseler, okullar…
Daha da acısı: Yassıada’daki yargılamalarda sorumluların önemli bir kısmının devletin kendi yargıçları tarafından serbest bırakılması. Adalet, tıpkı o günlerdeki evlerin pencereleri gibi kırık; ama kimse o camları toplama cesareti göstermemiş.
Bu politik karanlığın içinde Suzan ile Yorgo’nun büyük aşkı paramparça oluyor. Suzan’ın beş yıl süren kesintisiz yasına tutunan roman, okura yalnızca “ne oldu?”yu değil, “neden oldu?”yu da düşündürüyor. Ve belki de daha acısı: “Bir daha olur mu?” sorusunu.
Kitabın sonunda verilen hatırlatma, yüzleşmenin neden şart olduğunu bir kez daha vurguluyor:
“6-7 Eylül’ü doğuran karın yenilerine gebe kalmıştır. Bunu Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta acıyla öğrendik.”
En Hüzünlü Eylül, bir aşk romanından öte bir yüzleşme metni.
İstanbul’da Türkler ve Rumların aynı sofraya oturduğu günlerin nasıl bir gecede altüst olduğunu gösteriyor. “Biz nasıl buraya geldik?” sorusuna cevap arayan herkese, tarihin sadece uzak geçmişte kalmadığını hatırlatıyor.
Roman bittiğinde, girişteki bu söz kulaklarda yankılanmaya devam ediyor.
“Söyledim ve ruhumu kurtardım.”
Osman Balcıgil, bir röportajında bu cümlenin arka planını şöyle anlatıyor:
“Belleğimin karanlık bir köşesinde saklamayı sürdürmedim. Bu kitabımla ‘azınlık’ yurttaşlarımızdan, en azından kendi adıma özür dilemiş oldum. Allah konuşmayanları, susanları, düşüncelerini kendileriyle birlikte cehenneme götürecek olanları da kurtarsın.”
Belki de bu tür hikayeleri okumak, konuşmak, hatırlamak ve anlatmak da bizim kendi ruhumuzu kurtarma çabamızdır.
-
Gündem12 ay önceTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 yıl önceİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 yıl önceİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 yıl önceDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 yıl önceKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 yıl önceERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 yıl önceMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 yıl önceTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


