Köşe Yazıları
Göklerde Bir Kartal Gibi; Sabahattin Ali
Geçtiğimiz akşam, İsviçre Türk Edebiyat Kulübü olarak düzenlediğimiz ikinci Şairler Limanı buluşmasında edebiyatın ve müziğin kalbinde derin bir iz bırakmış bir ismi, Sabahattin Ali’yi andık. Onun şiirlerinden şarkılara dönüşen dizelerini, türk edebiyatına damgasını vurmuş unutulmaz romanlarını ve yaşam öyküsünü hazırlamak ve sunmak benim için bir onurdu. Aylar öncesinden başladığım hazırlık sürecinde, ana kaynakların yanı sıra Filiz Ali’nin tanıklıklarını dinledim; Hıfzı Topuz’un Başın Öne Eğilmesin adlı Sabahattin Ali biyografisini ve Osman Balcıgil’in Yeşil Mürekkep kitaplarının satırlarında kayboldum. Aldığım yüzü aşkın notu harmanlarken çoğu yerde gözyaşlarıma engel olamadım. Çünkü Sabahattin Ali’nin hikayesi sadece bir yazarın hayatı değil, aynı zamanda bir ülkenin vicdan aynasıydı.
Sabahattin Ali, 5 Şubat 1907’de Batı Trakya’nın Gümülcine sancağında dünyaya geldi. Ruhsal sorunlar yaşayan bir annenin, aydın bir babanın çocuğu olarak içine kapanık büyüdü; kitaplarla ve resimle avundu. Balıkesir Muallim Mektebi’nde kalemiyle tanıştı, şiirler ve hikayeler yazmaya başladı. Öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra Yozgat’a atandı, ancak yalnızlığını hep dile getirdi. Kalbinde derin iz bırakan Nahit Hanım’a duyduğu tek taraflı aşk, hayatındaki arayışlarının simgesiydi. Hatta onun için Eskisi gibi şiirini de yazdı. Güçlü kalemiyle Sabahattin Ali; yalnızlık, aşk ve hayal kırıklıklarını yoğurarak Türk edebiyatına unutulmaz eserler kazandırdı.
Yozgat’taki yalnızlığından bunalan Sabahattin Ali, Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurup Avrupa’ya gönderilecek genç öğretmenler programına katıldı ve Almanya’ya gitme hakkı kazandı. Almanya’da yalnızca dil öğrenmedi; dünyayı gördü, yeni ufuklar kazandı ve dönüşünde Türk edebiyatını derinden etkileyecek eserlerinin temelini attı.
Sabahattin Ali, kısa sürede Almanca öğrenip klasik yazarları okuma imkanı buldu. Berlin’deki Joachimsthaler Lisesi’nde faşist öğrencilerin hakaretine karşı çıkıp tokat atınca disiplin kuruluna verildi ve okuldan uzaklaştırıldı. İki yıl bile sürmeyen Almanya yolculuğu, ona yeni bir dünya görme fırsatı kazandırdı; izlenimlerini “Mufassal Cermenistan Seyahatnamesi” adlı defterde topladı.
Almanya’dan döndüğünde ne evi ne işi vardı. Bu süreçte dostları Resimli Ay dergisindeki yazılar ve özellikle genç Nazım Hikmet’in parlayışı üzerine uzun sohbetler yaptı. Bursa’ya atanmasından hemen önce Resimli Ay’a gidip “Bir Orman Hikayesi” adlı öyküsünü bıraktı. Nazım Hikmet’in “Bu bir mücevher!” diyerek övdüğü hikaye, 7 Eylül 1930’da yayımlandı ve Sabahattin Ali’nin edebiyat dünyasına adım atmasını sağlayan anahtar oldu.
1930’da Almanca öğretmeni olarak Aydın’a atanan Sabahattin Ali, yaz tatillerinde Resimli Ay çevresine girerek Nazım Hikmet, Sabiha ve Zekeriya Sertel’le yakınlaştı; Nazım’ın “Şiiri bırak, romana yönel” öğüdü onun edebiyat yolunu değiştirdi.
1931’de Konya’ya Almanca öğretmeni olarak atanan Sabahattin Ali, bu defa öğrencisi Melahat’a gönül verdi; “Çocuklar Gibi” şiirini ona yazdı ama yine reddedildi. Kalbindeki kırgınlığı edebiyata çevirerek Yeni Anadolu gazetesinde ünlü romanı Kuyucaklı Yusuf’u tefrika etmeye koyuldu. Ancak gazete sahibiyle yaşadığı anlaşmazlık sonrası yolları ayrıldı. Aynı dönemde aleyhine kurulan bir kumpasla Mustafa Kemal’e hakaretle suçlanarak tutuklandı ve 14 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Başın Öne Eğilmesin
Sinop Cezaevi’ne gönderilen Sabahattin Ali, burada gece gündüz okuyup yazarak hayata tutundu. Hapishane Şarkıları’nın en bilinen parçası Aldırma Gönül bu günlerde doğdu. On ay yedi gün süren mahpusluğun ardından, Cumhuriyet’in 10. yılı affıyla özgürlüğüne kavuştu. Cezaevi yılları, onun edebiyatını besleyen acı ve direnişle yoğrulmuş satırlara dönüştü; Nazım Hikmet’in hapisten gönderdiği destek dolu mektup ise kalemine duyulan güvenin en güçlü işareti oldu.
29 Ekim 1933’te afla serbest kalan Sabahattin Ali, siciline işlenen suçlar nedeniyle memuriyetten çıkarıldı. 1934’te Dağlar ve Rüzgar adlı şiir kitabı yayımlandı. Daha sonra Gazi Mustafa Kemal’in izni ile öğretmenliğe geri döndü ve bunun yanında neşriyat müdürü ve büro şefi olarak görevlendirilen Sabahattin Ali, çevresine neşeli, etkileyici ve sıcak kişiliğiyle sevgi kazandı.
1934’te Soyadı Kanunu çıktığında Sabahattin Ali, ailesinin aldığı “Şenyuva” soyadını soğuk buldu ve babasının adını yaşatmak için kendi soyadının “Ali” olmasını istedi. Memur reddedince alaycı zekasıyla “Alı” diyerek kaydını yaptırdı.
Gençlik yıllarında Erenköy’de gözlerine takılan Aliye, yıllar boyunca Sabahattin Ali’nin belleğinde kaldı. Hayatının çoğunu yalnız geçirmiş, çeşitli aşklar yaşamış olan yazar, Ankara’da öğretmenlik yaparken gerçek bir eşe sahip olma arzusunu fark etti. Dayısının köşkünde Aliye’ye mektuplar aracılığıyla yeniden ulaştı; ailesinin onayıyla kağıt üzerinde başlayan bu bağlılık kısa sürede gerçeğe dönüştü ve 16 Mayıs 1935’te Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde nikahları kıyıldı.
Konya’da tefrika olarak başlayan Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin Anadolu’nun sosyal yaralarına ve köy yaşamına dair derin bakışını yansıttığı eseriydi. 1936’da evlilik sonrası kitap olarak basılan roman, edebiyat dünyasında yankı uyandırdı.
Sabahattin Ali, sonrasında Ankara’da Devlet Konservatuarı’nda Carl Ebert’in disiplinli ama büyüleyici ortamında kendini buldu. Hafta sonları ilerici dostlarla piknikler, uzun sohbetler ve hayaller paylaşırken, geceleri sefaret balolarında Aliye ile Ankara sosyetesinin parçası oldu. Sabahattin, Ankara’yı hem mesleki hem de kişisel olarak kendini yeniden var ettiği bir sahneye dönüştürdü.
1930’ların sonlarında Avrupa’da yükselen totaliter gölgeler arasında Sabahattin Ali, ayrımcılığın ve şiddetin olmadığı, barış ve huzur dolu bir dünya özlemiyle yaşadı. 1939’da Ulus gazetesinde tefrika edilen ve dokuz ay sonra Remzi Kitabevi’nde kitaplaşan İçimizdeki Şeytan, insanın karanlık yanlarıyla yüzleşmesini ayna gibi yansıtan bir eser olarak öne çıktı. Aynı dönemde Devlet Konservatuvarı’nda çalışıp tiyatro sahnelerinin atmosferini soluyan Ali, gündüzleri sahnede, geceleri kalemde hayatını iki eksende tutkuyla sürdürerek, kararan dünyaya kalemiyle meydan okudu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında yeniden askere alınan Sabahattin Ali, Büyükdere’deki çadır kampında eşiyle birlikte yaşarken Kürk Mantolu Madonna’nın ilk satırlarını yazdı. Askerlik sonrası Ankara’da romanını tamamladı; 1940’ta gazetede tefrika edilen eser, 1943’te kitap olarak yayımlandı ve insan ruhunun derinliklerine bakan en önemli yapıtlarından biri oldu.
Benim Meskenim Dağlardır
Ankara’dan ayrılan Sabahattin Ali, İstanbul’da Aziz Nesin’le birlikte Marko Paşa dergisini çıkardı ve dergi kısa sürede on binlerce okura ulaştı. Ancak sivri dili ve muhalif tavrı devletin hedefi oldu; yazılarıyla sürekli takibe alınan Sabahattin Ali, polis gözetimi altında yaşamaya başladı. Rasih Nuri İleri’nin evinde gizlenerek bir süre saklandı, yurt dışına çıkmayı düşündü ama örgütlü siyasetten uzak, yalnız bir sosyalist olarak yoluna devam etti. Marko Paşa’nın gizlice basılan sayılarının ardından polis baskınları ve toplu tutuklamalar yaşandı; işkenceler, mahkemeler ve sonunda Sultanahmet Cezaevi…
Sonra Paşakapı Cezaevi…Burada tanıştığı göçmen mahkumlar sayesinde Bulgaristan’a kaçma fikri Sabahattin Ali’nin zihnine iyice yerleşti. Hapisten çıktığında davalar ve yasaklar peşini bırakmadı. Özgürlüğe kavuşmuştu fakat yoksulluk ve yalnızlıkla mücadele ediyordu. Geçimini sağlamak için kamyonculuğa yöneldi. Ancak kalemi onu yine hedef haline getirdi; Zincirli Hürriyet’teki “Asıl Büyük Tehlike” yazısı hem kendisini hem Mehmet Ali Aybar’ı davalık etti, gazete kapatıldı. Bir yanda geçim derdi ve ailesinden ayrı düşmek, diğer yanda bitmek bilmeyen davalar, Sabahattin Ali’yi yavaş yavaş kesin bir yol ayrımına sürüklüyordu.
Sabahattin Ali yargılandığı yılların ardından artık kesin kararını vermişti: bir daha hapishaneye girmeyecekti. Bir kamyonet aldı,bununla ticaret yapacağını söyledi fakat niyeti Bulgaristan’a kaçmaktı. Yeşil mürekkeple bırakacağı imzaya kadar her ayrıntıyı düşünerek hazırlık yaptı. Ancak sınırı geçtiğini sandığı anda ihanete uğradı; gizli sorgulara alındı, işkencelerden geçirildi. Sorular hep örgütler, cinayetler, Sovyetler üzerineydi ama onun verecek bir cevabı yoktu. Sonunda, iddialara göre istihbaratın emriyle Ali Ertekin tarafından başına aldığı sopa darbeleriyle öldürüldü.
Cesedi aylar sonra Istıranca dağlarında bir çoban tarafından bulundu, ailesine teşhis ettirilmedi, gerçekler karanlıkta kaldı. Mezarı olmadı; ama kızı Filiz Ali, babasının anısını unutturmamak için Istıranca dağlarına onun dizelerini yazdırdı: “Başım dağ, saçlarım kardır, benim meskenim dağlardır.” Belki de bundan daha doğru bir anıt olamazdı. Çünkü Sabahattin Ali, tıpkı o dağlar gibi dimdik ve yalnızdı. Susturulmak istendi ama sesi, rüzgarla, taşla, ağaçlarla birlikte yaşamaya devam ediyor. Onun adı, artık bir mezar taşında değil; dağların serinliğinde, kitaplarının sayfalarında ve kalbimize kazınan kelimelerinde. Sabahattin Ali’nin asıl mezarı, kitaplarını okuyan herkesin yüreğindedir.

Köşe Yazıları
Bahçıvan Ve Ölüm
Edebiyatın büyülü bir kapısı vardır; içeri girdiğiniz anda hava değişir, zaman yavaşlar ve dışarının sesleri uzaklaşır. Bir kitabın ilk cümlesi ise bazen tek başına gövdenin yükünü taşır. O cümlede tüm hikayenin kokusu, tonu ve kaderi saklıdır.
Tolstoy, Anna Karenina’ya “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” diye başlar ve daha ilk satırda okuru o büyük trajediye hazırlar. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nin kapısını “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” diye aralar; okur daha o an kaybedilmiş bir mutluluğun yasına davet edildiğini hisseder. Bu cümleler sadece başlangıç değil; kitabın ipuçlarıdır.
İşte bu unutulmaz başlangıçlar arasında yer almayı hak edecek bir metinle karşılaştım: Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm’ü.
“Babam bir bahçıvandı, şimdi bir bahçe…”
Bu ilk cümle yalnızca bir ölüm haberinin edebi ifadesi değil; dönüşümün, kabullenişin ve çoğu zaman yüksek sesle söylenmeyen bir yasın en yalın hali.
Gospodinov, kanser teşhisi konulan bahçıvan babasının son günlerini, o kaçınılmaz vedayı ve geriye kalan sessizliği anlatırken bizi sadece bir hastalık hikayesine değil; aynı zamanda insanın geçmişiyle yüzleştiği, kaybedişin derin acısını hissettiği ve pişmanlıkların ağır yüküyle şekillenen bir yas sürecine götürür.
Bir Kaybın Anatomisi
Bu otobiyografik anlatıda bir yazarın kendi hayatının en zor virajını nasıl kelimelere döktüğüne tanıklık ediyoruz. Hastane odalarının soğukluğu, tıbbi raporların dili ve bedenin yavaşça terk edilişi bir yanda dururken; bahçenin kokusu, toprağın renkleri ve çiçeklerin sabrı diğer yanda durur. Kitabın en çarpıcı tespitlerinden biri, babasının epikriz raporunu okurken söylediği sözlerle gelir:
“Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur.”
Gospodinov’un babası bahçenin içinde yaşayan biridir; elleri topraktan, zihni çiçek soğanlarından, dili mevsimlerden oluşur. Fakat teşhis konduğunda babanın bedeni “ölüm kokan” kelimelerle kuşatılır.
Bu noktada Gospodinov, ölümü ani bir olay değil, yavaş yavaş yazılan bir roman gibi ele alır. Baba yürüyemez, konuşamaz, yeryüzündeki varlığını adeta bir çocuk sessizliğine indirger.
Vedanın Biçimi: Yok Oluş Değil, Form Değiştirme
Kitabın sonuna doğru ölüm artık bir bitiş değil, form değiştirme haline gelir. Toprağa verilen baba yok olmaz; çocukluğun tanığı, evin hafızası, bahçenin ruhu olarak kalır. Yazar, babasını toprağa verdiğinde yalnızca bir insanı değil, kendisini çocuk olarak hatırlayan son şahidi kaybetmenin ağırlığıyla yüzleşir.
Vedanın ardından Gospodinov, okuru daha derin bir yere çeker ve şu soruyla yüzleştirir:
“Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğumuz söylenebilir mi?”
Bu soru, kitabı bitirdiğinizde bile yakanızı bırakmaz. Çünkü anne ya da baba öldüğünde artık kimse bizi o ilk, o en saf halimizle hatırlamaz. Hatırlayan yoksa, o çocukluk hali nereye gider?
Köşe Yazıları
Karın Hatırlattıkları
Mevsim kış… İstanbul’a kar ha geldi ha gelecek derken gözlerimiz yollarda kaldı. Şu satırları yazarken meteoroloji uyarı veriyor; pazartesi İstanbul’a kar bekleniyor. Bu kez gerçekten gelir mi bilmem ama insan yine de umutlanıyor.
Karın insana yaşama sevinci veren bir tarafı olduğunu hep düşünürüm. Siz de böyle hissediyor musunuz, bilmiyorum. Gökyüzünden süzülen her bir kar tanesi beni unuttuğum çocukluğuma götürür; dokunsam eriyecek kadar narin, ama ruhumu ısıtacak kadar güçlü hatıralarıma…
Islak eldivenler, sızlayan parmaklar, kahkahalar eşliğinde yapılan kartopu savaşları… Buğulu camlara çizdiğimiz şekiller, kapının önüne yaptığımız kardan adam; burnu havuç, gözleri zeytin… Yokuştan kayarken hissettiğimiz o tarifsiz özgürlük duygusu… Sobanın sıcağı, üzerine koyduğumuz mandalinaların kokusu ve mutfaktan gelen kaynayan çaydanlığın fokurtusu…
Karın bir de insanı sakinleştiren, içini yumuşacık eden bir tarafı vardır. Yağmaya başladığında hayat sanki biraz durur. Trafik yavaşlar, işler ertelenir, insanlar istemeden de olsa soluklanır. Bu mecburi yavaşlama, koşturmaktan yorulmuş ruhlar için küçük bir mola gibidir.
Üstelik kar, yalnızca kalpleri değil, şehirleri de susturur. Kristallerinin arasındaki boşluklar sayesinde gürültüyü emer, sokakları bir örtü gibi sarar. İşte o an, insan “sessizliğin de bir sesi varmış” diye düşünür.
Bir de işin doğanın matematiği tarafı var ki, orası tam bir mucize… Altıgen kristal yapıya sahip kar taneleri, atmosferdeki yolculukları boyunca farklı sıcaklıklara, farklı nem oranlarına maruz kalarak şekillenir. Bu yüzden hiçbiri diğerine benzemez. Her biri tek, her biri eşsizdir… Tıpkı insanlar gibi.
Dilerim bu kış düşecek kar taneleri, yalnızca sokakları değil, içimizi de temizler. Bizi biraz çocukluğumuza, biraz da umuda yaklaştırır. Ve her soğuğun içinde, mutlaka saklı bir bahar olduğunu yeniden hatırlatır.


Köşe Yazıları
Sardalye Sokağı’na Yolculuk
Bazı anlar vardır; rüzgarın taşıdığı bir kokuda, sararmış bir kitabın satır aralarında ya da hiç beklemediğiniz bir köşe başında sizi yakalayıverir; içinde bulunduğunuz zamandan sizi alıp en savunmasız, en duru halinize, çocukluğunuza götürür. Geçtiğimiz günlerde ailece gerçekleştirdiğimiz Kaliforniya seyahatimizde ruhumun böylesine bir zaman sıçraması yaşayacağından habersizdim.
San Francisco’nun o meşhur 17-Mile Drive yolunda, Pasifik Okyanusu’nun eşsiz manzarasıyla sarhoş olmuş bir halde Monterey’e doğru yol alıyorduk. Planımız sadeydi: Bir gece Monterey’de konaklayacak, ardından Carmel-by-the-Sea ve oradan da Santa Barbara’ya gidecektik. Monterey, bizim için sadece rotadaki sıradan bir durak, yorgunluk atılacak bir ara istasyon gibiydi. Ancak hayat sanırım en büyük sürprizlerini en “bilinçsiz” tercihlerimizin içine saklıyor.
Otele yerleşip kendimizi Monterey’in merkezine attığımızda, bir anda John Steinbeck’in resimleri ile göz göze geldik. İşte o saniye zihnimde bir şimşek çaktı. Ayak bastığım yer sadece bir sahil kasabası değil, edebiyat tarihinin en kanlı-canlı sokağıydı: Sardalye Sokağı.
Bu farkındalıkla, 15 yaşımdaki halim elimden tuttu. Gözlerimin önüne; bana dünya klasiklerinin o büyülü kapısını aralayan sevgili Kenan Dayım geldi. Dayımın, elime o üçlemeyi tutuştururken yüzünde beliren o muzip ve heyecanlı ifadeyi hiç unutamam: “Yukarı Mahalle”, “Sardalye Sokağı” ve “Tatlı Perşembe”. Sanki sevdiği birine en kıymetli hazinesini devrediyor olmanın gururu ve o kişinin alacağı hazzı bilmenin verdiği o tatlı tebessümle bakmıştı bana.
Monterey’de, kitaptan sonra adı resmen “Cannery Row” olarak tescillenen o sokakta yürürken, sanki bir romanın sayfaları arasında ete kemiğe bürünmüş gibiydim. Sağımdan bir anda meşhur Doc çıkacakmış gibi geliyordu. Lee Chong’un bakkalında oturduğunu, Mack ve tayfasının az ötede bitmek bilmez çene çalmalarından birine daldığını hayal ediyordum. Eddie’nin La Ida’da arta kalan içkileri büyük bir titizlikle istifleyişini, grubun en çalışkanı Hazel’ın ise Doc için okyanus kıyısında deniz canlıları toplamasını izler gibiydim.
Adım adım ilerlediğim bu edebi rüyada, Monterey Körfezi’ne bakan o yamaca geldiğimde karşımda bir hayal değil, bir anıt duruyordu: Steven Whyte’ın imzasını taşıyan, gerçek boyutlarından biraz daha büyük dokuz insan figürüne ev sahipliği yapan Cannery Row Anıtı.
Kitabın karakterleri, o anın dondurulmuş bir karesi gibi karşımdaydı. Ed Ricketts bir deniz yıldızını incelerken, o tanıdık karakterler okyanus rüzgârını selamlıyordu. Anıtın en tepesinde ise bu koca dünyanın mimarı John Steinbeck, sanki bunca yıl sonra buraya kadar gelmiş olmamın ödülünü verircesine bana oradan göz kırpıyordu. Monterey, benim için artık sadece bir durak değil; bir çocukluk rüyası ve edebiyatın gerçekliğe galip geldiği o unutulmaz coğrafyanın adıydı.
John Steinbeck’in Monterey Üçlemesi
John Steinbeck, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’nde dünyaya gözlerini açtığında, aslında ölümsüz eserlerinin mikrokozmosunu da bulmuştu. O, Amerika’nın dışlananlarını, yoksullarını ve okyanusun kıyısına vurmuş kayıp ruhları biriktiriyordu.
Yazarlık dehası, 1935 yılında “Yukarı Mahalle” (Tortilla Flat) ile parladığında, dünya edebiyatı Monterey’in o engebeli yamaçlarında yaşayan sıradan insanların muazzam hikayeleriyle tanıştı. Steinbeck; Pulitzer ve Nobel ödülleriyle taçlanan o eşsiz gözlem yeteneğiyle, toplumsal adaleti ve dayanışmayı birer efsane gibi anlattı. Ancak benim için onun zirvesi, Monterey’in o kendine has kokusunu ve ruhunu iliklerimize kadar hissettirdiği o meşhur üçlemedir. Monterey’deki yaşamın o hüzünlü ama umut dolu portresini tam 19 yıla yayılan bir süreçte tamamladığı Yukarı Mahalle (1935), Sardalye Sokağı (1945) ve Tatlı Perşembe (1954).
Sardalye Sokağı: Bir Avuç Mutluluk ve Bolca Dostluk
Sardalye Sokağı, Monterey’de hayatın kıyısında kalmış ama insanlık sınavından tam not almış bir grup aylak ruhun sıcacık öyküsüdür. Hikaye, Horace Abbeville’in bakkal Lee Chong’a borcuna karşılık bir depo vermesi ve bu deponun zeki ama talihsiz Mack ile tayfasına yuva olmasıyla başlar. Sokağın kalbi, herkesin hayranlık duyduğu deniz biyoloğu Doc için atar. Mack ve arkadaşlarının, Doc’u mutlu etmek adına düzenlemek istedikleri o meşhur sürpriz doğum günü partisi, iyi niyetli bir kaosa dönüşürken aslında bize hayatın tüm karmaşasını ve güzelliğini sunar.
Steinbeck, toplumun dışladığı bu insanlara öyle sevecen yaklaşır ki, okurken kendinizi o dostluğun tam içinde bulursunuz. Mack ve tayfasının o hırpani ama onurlu dünyası, sokağın tozuna karışıp kalbinize işler.



-
Gündem1 yıl önceTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 yıl önceİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 yıl önceİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 yıl önceDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 yıl önceKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 yıl önceERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 yıl önceMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 yıl önceTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


