Connect with us

Köşe Yazıları

Göklerde Bir Kartal Gibi; Sabahattin Ali

yazar

Published

on

Geçtiğimiz akşam, İsviçre Türk Edebiyat Kulübü olarak düzenlediğimiz ikinci Şairler Limanı buluşmasında edebiyatın ve müziğin kalbinde derin bir iz bırakmış bir ismi, Sabahattin Ali’yi andık. Onun şiirlerinden şarkılara dönüşen dizelerini, türk edebiyatına damgasını vurmuş unutulmaz romanlarını ve yaşam öyküsünü hazırlamak ve sunmak benim için bir onurdu. Aylar öncesinden başladığım hazırlık sürecinde, ana kaynakların yanı sıra Filiz Ali’nin tanıklıklarını dinledim; Hıfzı Topuz’un Başın Öne Eğilmesin adlı Sabahattin Ali biyografisini ve Osman Balcıgil’in Yeşil Mürekkep kitaplarının satırlarında kayboldum. Aldığım yüzü aşkın notu harmanlarken çoğu yerde gözyaşlarıma engel olamadım. Çünkü Sabahattin Ali’nin hikayesi sadece bir yazarın hayatı değil, aynı zamanda bir ülkenin vicdan aynasıydı.

Sabahattin Ali, 5 Şubat 1907’de Batı Trakya’nın Gümülcine sancağında dünyaya geldi. Ruhsal sorunlar yaşayan bir annenin, aydın bir babanın çocuğu olarak içine kapanık büyüdü; kitaplarla ve resimle avundu. Balıkesir Muallim Mektebi’nde kalemiyle tanıştı, şiirler ve hikayeler yazmaya başladı. Öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra Yozgat’a atandı, ancak yalnızlığını hep dile getirdi. Kalbinde derin iz bırakan Nahit Hanım’a duyduğu tek taraflı aşk, hayatındaki arayışlarının simgesiydi. Hatta onun için Eskisi gibi şiirini de yazdı. Güçlü kalemiyle Sabahattin Ali; yalnızlık, aşk ve hayal kırıklıklarını yoğurarak Türk edebiyatına unutulmaz eserler kazandırdı.

Yozgat’taki yalnızlığından bunalan Sabahattin Ali, Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurup Avrupa’ya gönderilecek genç öğretmenler programına katıldı ve Almanya’ya gitme hakkı kazandı. Almanya’da yalnızca dil öğrenmedi; dünyayı gördü, yeni ufuklar kazandı ve dönüşünde Türk edebiyatını derinden etkileyecek eserlerinin temelini attı.

Sabahattin Ali, kısa sürede Almanca öğrenip klasik yazarları okuma imkanı buldu. Berlin’deki Joachimsthaler Lisesi’nde faşist öğrencilerin hakaretine karşı çıkıp tokat atınca disiplin kuruluna verildi ve okuldan uzaklaştırıldı. İki yıl bile sürmeyen Almanya yolculuğu, ona yeni bir dünya görme fırsatı kazandırdı; izlenimlerini “Mufassal Cermenistan Seyahatnamesi” adlı defterde topladı.

Almanya’dan döndüğünde ne evi ne işi vardı. Bu süreçte dostları Resimli Ay dergisindeki yazılar ve özellikle genç Nazım Hikmet’in parlayışı üzerine uzun sohbetler yaptı. Bursa’ya atanmasından hemen önce Resimli Ay’a gidip “Bir Orman Hikayesi” adlı öyküsünü bıraktı. Nazım Hikmet’in “Bu bir mücevher!” diyerek övdüğü hikaye, 7 Eylül 1930’da yayımlandı ve Sabahattin Ali’nin edebiyat dünyasına adım atmasını sağlayan anahtar oldu.

1930’da Almanca öğretmeni olarak Aydın’a atanan Sabahattin Ali, yaz tatillerinde Resimli Ay çevresine girerek Nazım Hikmet, Sabiha ve Zekeriya Sertel’le yakınlaştı; Nazım’ın “Şiiri bırak, romana yönel” öğüdü onun edebiyat yolunu değiştirdi.

1931’de Konya’ya Almanca öğretmeni olarak atanan Sabahattin Ali, bu defa öğrencisi Melahat’a gönül verdi; “Çocuklar Gibi” şiirini ona yazdı ama yine reddedildi. Kalbindeki kırgınlığı edebiyata çevirerek Yeni Anadolu gazetesinde ünlü romanı Kuyucaklı Yusuf’u tefrika etmeye koyuldu. Ancak gazete sahibiyle yaşadığı anlaşmazlık sonrası yolları ayrıldı. Aynı dönemde aleyhine kurulan bir kumpasla Mustafa Kemal’e hakaretle suçlanarak tutuklandı ve 14 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Başın Öne Eğilmesin

Sinop Cezaevi’ne gönderilen Sabahattin Ali, burada gece gündüz okuyup yazarak hayata tutundu. Hapishane Şarkıları’nın en bilinen parçası Aldırma Gönül bu günlerde doğdu. On ay yedi gün süren mahpusluğun ardından, Cumhuriyet’in 10. yılı affıyla özgürlüğüne kavuştu. Cezaevi yılları, onun edebiyatını besleyen acı ve direnişle yoğrulmuş satırlara dönüştü; Nazım Hikmet’in hapisten gönderdiği destek dolu mektup ise kalemine duyulan güvenin en güçlü işareti oldu.

29 Ekim 1933’te afla serbest kalan Sabahattin Ali, siciline işlenen suçlar nedeniyle memuriyetten çıkarıldı. 1934’te Dağlar ve Rüzgar adlı şiir kitabı yayımlandı. Daha sonra Gazi Mustafa Kemal’in izni ile öğretmenliğe geri döndü ve bunun yanında neşriyat müdürü ve büro şefi olarak görevlendirilen Sabahattin Ali, çevresine neşeli, etkileyici ve sıcak kişiliğiyle sevgi kazandı.

1934’te Soyadı Kanunu çıktığında Sabahattin Ali, ailesinin aldığı “Şenyuva” soyadını soğuk buldu ve babasının adını yaşatmak için kendi soyadının “Ali” olmasını istedi. Memur reddedince alaycı zekasıyla “Alı” diyerek kaydını yaptırdı.

Gençlik yıllarında Erenköy’de gözlerine takılan Aliye, yıllar boyunca Sabahattin Ali’nin belleğinde kaldı. Hayatının çoğunu yalnız geçirmiş, çeşitli aşklar yaşamış olan yazar, Ankara’da öğretmenlik yaparken gerçek bir eşe sahip olma arzusunu fark etti. Dayısının köşkünde Aliye’ye mektuplar aracılığıyla yeniden ulaştı; ailesinin onayıyla kağıt üzerinde başlayan bu bağlılık kısa sürede gerçeğe dönüştü ve 16 Mayıs 1935’te Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde nikahları kıyıldı.

Konya’da tefrika olarak başlayan Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin Anadolu’nun sosyal yaralarına ve köy yaşamına dair derin bakışını yansıttığı eseriydi. 1936’da evlilik sonrası kitap olarak basılan roman, edebiyat dünyasında yankı uyandırdı.

Sabahattin Ali, sonrasında Ankara’da Devlet Konservatuarı’nda Carl Ebert’in disiplinli ama büyüleyici ortamında kendini buldu. Hafta sonları ilerici dostlarla piknikler, uzun sohbetler ve hayaller paylaşırken, geceleri sefaret balolarında Aliye ile Ankara sosyetesinin parçası oldu. Sabahattin, Ankara’yı hem mesleki hem de kişisel olarak kendini yeniden var ettiği bir sahneye dönüştürdü.

1930’ların sonlarında Avrupa’da yükselen totaliter gölgeler arasında Sabahattin Ali, ayrımcılığın ve şiddetin olmadığı, barış ve huzur dolu bir dünya özlemiyle yaşadı. 1939’da Ulus gazetesinde tefrika edilen ve dokuz ay sonra Remzi Kitabevi’nde kitaplaşan İçimizdeki Şeytan, insanın karanlık yanlarıyla yüzleşmesini ayna gibi yansıtan bir eser olarak öne çıktı. Aynı dönemde Devlet Konservatuvarı’nda çalışıp tiyatro sahnelerinin atmosferini soluyan Ali, gündüzleri sahnede, geceleri kalemde hayatını iki eksende tutkuyla sürdürerek, kararan dünyaya kalemiyle meydan okudu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında yeniden askere alınan Sabahattin Ali, Büyükdere’deki çadır kampında eşiyle birlikte yaşarken Kürk Mantolu Madonna’nın ilk satırlarını yazdı. Askerlik sonrası Ankara’da romanını tamamladı; 1940’ta gazetede tefrika edilen eser, 1943’te kitap olarak yayımlandı ve insan ruhunun derinliklerine bakan en önemli yapıtlarından biri oldu.

Benim Meskenim Dağlardır

Ankara’dan ayrılan Sabahattin Ali, İstanbul’da Aziz Nesin’le birlikte Marko Paşa dergisini çıkardı ve dergi kısa sürede on binlerce okura ulaştı. Ancak sivri dili ve muhalif tavrı devletin hedefi oldu; yazılarıyla sürekli takibe alınan Sabahattin Ali, polis gözetimi altında yaşamaya başladı. Rasih Nuri İleri’nin evinde gizlenerek bir süre saklandı, yurt dışına çıkmayı düşündü ama örgütlü siyasetten uzak, yalnız bir sosyalist olarak yoluna devam etti. Marko Paşa’nın gizlice basılan sayılarının ardından polis baskınları ve toplu tutuklamalar yaşandı; işkenceler, mahkemeler ve sonunda Sultanahmet Cezaevi…

Sonra Paşakapı Cezaevi…Burada  tanıştığı göçmen mahkumlar sayesinde Bulgaristan’a kaçma fikri Sabahattin Ali’nin zihnine iyice yerleşti. Hapisten çıktığında davalar ve yasaklar peşini bırakmadı. Özgürlüğe kavuşmuştu fakat  yoksulluk ve yalnızlıkla mücadele ediyordu. Geçimini sağlamak için kamyonculuğa yöneldi. Ancak kalemi onu yine hedef haline getirdi; Zincirli Hürriyet’teki “Asıl Büyük Tehlike” yazısı hem kendisini hem Mehmet Ali Aybar’ı davalık etti, gazete kapatıldı. Bir yanda geçim derdi ve ailesinden ayrı düşmek, diğer yanda bitmek bilmeyen davalar, Sabahattin Ali’yi yavaş yavaş kesin bir yol ayrımına sürüklüyordu.

Sabahattin Ali yargılandığı yılların ardından artık kesin kararını vermişti: bir daha hapishaneye girmeyecekti. Bir kamyonet aldı,bununla ticaret yapacağını söyledi fakat niyeti  Bulgaristan’a kaçmaktı. Yeşil mürekkeple bırakacağı imzaya kadar her ayrıntıyı düşünerek hazırlık yaptı. Ancak sınırı geçtiğini sandığı anda ihanete uğradı; gizli sorgulara alındı, işkencelerden geçirildi. Sorular hep örgütler, cinayetler, Sovyetler üzerineydi ama onun verecek bir cevabı yoktu. Sonunda, iddialara göre istihbaratın emriyle Ali Ertekin tarafından başına aldığı sopa darbeleriyle öldürüldü.

Cesedi aylar sonra Istıranca dağlarında bir çoban tarafından bulundu, ailesine teşhis ettirilmedi, gerçekler karanlıkta kaldı. Mezarı olmadı; ama kızı Filiz Ali, babasının anısını unutturmamak için Istıranca dağlarına  onun dizelerini yazdırdı: “Başım dağ, saçlarım kardır, benim meskenim dağlardır. Belki de bundan daha doğru bir anıt olamazdı. Çünkü Sabahattin Ali, tıpkı o dağlar gibi dimdik ve yalnızdı. Susturulmak istendi ama sesi, rüzgarla, taşla, ağaçlarla birlikte yaşamaya devam ediyor.  Onun adı, artık bir mezar taşında değil; dağların serinliğinde, kitaplarının sayfalarında ve kalbimize kazınan kelimelerinde. Sabahattin Ali’nin asıl mezarı, kitaplarını okuyan herkesin yüreğindedir.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Savaşın Lügatında Umut: Yetim Bir Kelime

yazar

Published

on

Ben hislerimi ancak kelimelerin insafına bırakabilen insanlardanım. Kelimeler ne kadar müsaade ederse o kadar işliyor kalemim. Fakat öyle günlerden geçiyoruz ki kelimeler bile meramımı anlatmaya kifayetsiz kalıyor. Zira lügatimizde hiçbir kelime, bir çocuğun oyuncağıyla birlikte toprağa gömülen hayallerini ya da bir insanın evini bir sırt çantasına sığdırmak zorunda kalışındaki çaresizliği anlatmaya yetmiyor.

Savaş… Bu beş harflik kelime ne zihnimde ne de vicdanımda bir türlü yer buluyor. Kelime anlamıyla bile o kadar soğuk ve bir o kadar ürpertici ki… Söylerken dilin, yazarken kalemin buz tuttuğu yer tam da burası. Aslında mesele kelimelerin kifayetsizliği değil; kelimeler de bu yükü taşımaya utanıyor, harfler de bu vahşeti tarif etme sorumluluğundan kaçıyor sanki.

Sahi, hangi lisan bir annenin yavrusunun cansız bedenine bakarken hissettiği o derin sızıyı ifade edebilir? Hangi sıfat, bombalar patlarken bir çocuğun gözlerindeki korkuyla karışmış boşluğu tanımlayabilir?

Televizyon ekranlarında haritalar üzerinde strateji çizenler “ekonomik sebepler” diyor, “strateji” diyor, “haklı gerekçeler” diye sıralıyor. Oysa hiçbir harita, “ev” denilen o kavramın bir sırt çantasına sığdırılmasını; duvarlara asılan fotoğrafları, yıllarca biriktirilen kitapları ve mutfaktaki o tanıdık kokunun bir fermuarın ardına sığmak zorunda oluşunu göstermez.

“Çocukluk insanın anavatanıdır,” der şair. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığımızda zihnimiz otomatik olarak o saf, temiz ve dertsiz günlere geri döner. Fakat “mülteci” etiketini daha beşikteyken almış bir çocuğun anavatanı; valizlere sığdırılmış telaşlı vedalar, yabancı dillerin soğuk duvarları ve iki dil arasında kalmış, hiçbirine tam ait olamayan bir hayattır. İşte tam bu noktada, “mülteci” kelimesinin bıraktığı boşlukta insanlığımız asılı kalıyor. Eminim ki “Çocukluk insanın anavatanıdır,” diyen şair; o anavatanın bombalarla yerle bir edildiği, toprağının yabancı postallar altında ezildiği bir dünyayı hayal bile edememiştir.

Haber bültenleri rakamlarla konuşuyor. “Binlerce can kaybı,” diyorlar; “yüz binlerce göçmen,” diye ekliyorlar. Bugün kelimelerimi dilsiz bırakan asıl sebep, dünyanın bu acıya birer “sayı”, birer “güvenlik sorunu” yahut “istatistik” olarak bakacak kadar nasırlaşmış olmasıdır. “Can pazarı” demek yerine “sınır güvenliği” deniliyor. İstatistikler, bir çocuğun döktüğü o tek damla gözyaşının ağırlığını ölçemiyor. Rakamlar büyüdükçe vicdanlar küçülüyor sanki.

Bugün yazmak; karanlığa ışık tutmak gibi değil, karanlığın içindeki o ağır sessizliğe tanıklık etmek gibi. Bu vahşeti anlatabilecek kelimeleri bulamamanın mahcubiyetini yaşıyorum. Artık biliyorum: savaşın lügatinde umut, sadece yetim kalmış bir kelime. Annesi, babası ve evi elinden alınmış bir çocuk gibi hiçbir cümleye tam olarak sığamıyor. Meramım: bu dilsiz vahşetin ortasında bir nebze de olsa insan kalabilmek.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Sayfadan Perdeye

yazar

Published

on

 Son Dönemin Öne Çıkan Kitap Uyarlamaları

2026’nın ilk ayları, kitaplardan uyarlanan dizi ve filmlerle oldukça hareketli geçti. Sosyal medyada hararetli tartışmalar, “kitap daha iyiydi” yorumları, sadakat eleştirileri. Edebiyat uyarlamaları her zaman gündem yaratır. Çünkü bir roman yalnızca bir hikaye değil; okurun zihninde kurulmuş kişisel bir dünyadır.

Sinema ve televizyon ise o dünyayı görünür kılmaya talip olur. İşte asıl gerilim burada başlar. Yönetmenin yorumu, oyuncunun yüzü, mekanın rengi; hepsi okurun hayal gücüyle yarışır. Kimi zaman hayal kırıklığı doğar, kimi zaman da metne yeni bir soluk gelir.

İtiraf etmeliyim ki, sevdiğim romanların beyaz perde ya da camdaki yansımasını izlemekte hep çekingen olmuşumdur; büyü bozulacak diye. Sayfalar arasında kurduğum dünya bana aitmiş gibi gelir. Bu yüzden romanı kadar yapımına da kendimi kaptırdığım eser sayısı azdır.

Yine de hakkını teslim etmek gerekiyor: Bazı uyarlamalar yalnızca edebi gücü korumakla kalmaz, sinema ve televizyon diliyle hikayeye yeni bir katman ekler. Hatta kimi zaman romanın önüne geçerek daha geniş bir hafızaya yerleşir. Özellikle son dönemde peş peşe gelen yapımlar, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Gelin, son döneme damgasını vuran kitap uyarlamalarına yakından bakalım.

                                                              Hamnet

İlk durak olarak, uzun süre “en iyilerim” listesinin başında kalacağına emin olduğum Hamnet’i seçiyorum.

Roman, Shakespeare’in eşi olarak bildiğimiz Agnes Hathaway’i merkeze alıyor. Maggie O’Farrell anlatıyı bilinçli biçimde “büyük erkek dehanın” etrafında kurmuyor; aksine sahnenin gerisinde kalmış gibi görünen bir kadının dünyasını açıyor önümüze. Bir eş, bir anne ve her şeyden önce yas tutan bir insan olarak Agnes’in iç sesi romanın omurgasını oluşturuyor. Merkezde kaybın kendisi değil; kaybın bir kadının ruhunda açtığı derin boşluk var. Dil incelikli, ritmi sakin ama etkisi sarsıcı. Sözcükler gösterişsiz, fakat yerli yerinde.

Ocak ayında İsviçre’de vizyona girer girmez film uyarlamasını izledim. Açıkçası böylesine güçlü bir karşılık beklemiyordum. Daha ilk sahnelerden itibaren salondaki atmosfer değişti; filmin farklı yerlerinde pek çok kişi gibi ben de gözyaşlarımı tutamadım.

Agnes’i canlandıran Jessie Buckley, rol yapmıyor; karakterin içinde yaşıyor. Yönetmen Chloe Zhao, hikayeyi büyük dramatik efektlere yaslamadan, şiirsel bir sadelikle kurmuş. 16. yüzyıl İngiliz kırsalının dokusu, ışığı ve sessizliği titizlikle işlenmiş. Shakespeare rolünde Paul Mescal ölçülü bir performans sergilerken, Hamnet’i canlandıran Jacobi Jupe bakışlarıyla hafızaya kazınıyor.

Romanı mutlaka okuyun; ama bu kez filmini es geçmeyin. Nadiren olur: Aynı hikaye, iki farklı mecrada da insanın içine bu kadar güçlü dokunabilir.

                                                           Uğultulu Tepeler

İkinci sırada, yeniden beyaz perdeye taşınan güçlü bir klasik var: Uğultulu Tepeler

Türü çoğu zaman “romantik” olarak etiketlense de, bana kalırsa bu roman romantizmden çok daha sert bir zeminde duruyor. Bu bir aşk hikayesinden ziyade; hırsın, incinmişliğin, sınıf öfkesinin ve intikam arzusunun hikayesi. Emily Bronte’nin 1847’de yayımlanan tek romanı, neredeyse iki asırdır tartışılıyor. Benim kişisel baş tacım olmasa da, edebiyat tarihindeki yerinin sarsılmaz olduğu açık.

Romanın bugün hala canlı kalmasının nedeni, insana dair karanlık tarafı saklamadan anlatması. Saf iyilik değil; saf kötülüğün, takıntının ve yıkıcı tutkuların izini sürüyor. Doğa tasvirleri ise yalnızca arka plan değil; karakterlerin ruh halinin bir uzantısı. Üstelik yazıldığı dönem düşünüldüğünde sanayi devriminin sonuçlarına, sınıf ayrımlarına ve dışlanmaya getirdiği eleştiri oldukça cesur. Tüm bunlar, eseri yalnızca bir “aşk klasiği” olmaktan çıkarıp gotik edebiyatın güçlü bir metnine dönüştürüyor.

Evet, uyarlamanın özellikle tutku ve tensellik dozunu yükselttiği yönünde eleştiriler var. Hikaye yer yer daha erotik bir çerçeveden okunmuş. Ancak bu tercih, romanın özündeki yıkıcı arzuyu görünür kılma çabası olarak da değerlendirilebilir. Yönetmen Fennell’in yorumu, metni steril bir klasik olarak değil; hala rahatsız edici ve hala tehlikeli bir hikaye olarak ele alıyor.

Şubat 2026’da vizyona giren film, izleyiciyi güvenli bir romantizm alanına değil; takıntı ve tutkunun sınır tanımadığı fırtınalı bir dünyaya çağırıyor. Kimi sahneler tartışma yaratabilir, fakat inkar edilemez bir gerçek var: Bu, cesur ve sinemasal olarak güçlü bir uyarlama.

                Yüz Yıllık Yalnızlık

Sırada uyarlanması en zor eserlerden biri var: Büyülü gerçekliğin muhteşem kalemi Gabriel Garcia Marquez’in unutulmaz eseri Yüz Yıllık Yalnızlık

Roman, Buendia ailesinin yedi kuşağı boyunca süren döngüsel hikayesini, Kolombiya tarihi ve Latin Amerika mitleriyle iç içe anlatır. Gerçek ile masal, trajedi ve tutkular kurgusal mekan Macondo’da birleşir; burası bir kasaba değil, bir hafıza.

Yıllarca “uyarlanamaz” denilen bu eser,2025 yılında Netflix’in 8 bölümlük dizisiyle ekrana taşındı. İkinci 8 bölüm ise heyecanla bekleniyor. Yönetmenler Alex Garcia Lopez ve Laura Mora, romana sadık kalarak karakterleri ve atmosferi başarıyla yansıttı. Oyuncular rollerin içindeymiş gibi, müzik ve görsellik büyülü gerçekçiliği güçlendiriyor.

Klasik bir “uyarlanamaz” romanın bu denli sağlam ekrana taşınması, hem hayranları memnun ediyor hem de yeni izleyiciler için etkileyici bir giriş sunuyor.

                                                Masumiyet Müzesi

Son olarak, geçtiğimiz haftalarda vizyona giren ve ilk iki hafta Türkiye gündemine oturan Masuiyet Müzesi’nden bahsetmek istiyorum. Sıkı bir Orhan Pamuk hayranı olarak, kitabı çıkınca ilk baskısından okumuş ve Kemal’in takıntılı kişiliğinin etkisinden uzun süre çıkamamıştım.

1975’te başlayan ve günümüze uzanan hikaye, İstanbullu zengin Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun’un etrafında dönüyor. Masum bir aşk hikayesi gibi görünse de aslında Kemal’in saplantısı, kitabın gerçek motoru. Füsun’un içtiği 4.000’ü aşkın sigara izmariti, tokası, hatta ona ait her küçük eşya; Kemal yıllarca saklamış, onu her yönüyle sahiplenmiş. Kitap, bu takıntının insan ruhunu nasıl sardığını, karakterlerin derinliğini ve İstanbul’un 1970’ler atmosferini müthiş bir şekilde hissettiriyor.

Uyarlanan dizi, olağanüstü bir lansmanla Şubat ayına damgasını vurdu. Eleştirmenler ve kitabı okuyanlar, dizinin yazıldığı dönemi ve Kemal’in takıntılı ruh halini oldukça başarılı bir şekilde yansıttığı konusunda hemfikir.

Dünya edebiyatında hala okunmayı ve izlenmeyi bekleyen pek çok başarılı eser var. Ben ise son dönemde adından en çok söz ettiren yapımlara odaklandım. Siz siz olun, önce kitabı okuyun; karakterlerin iç dünyasına, zamanın ve mekanın dokusuna dalın. Ardından filmi veya diziyi izleyin; ekran uyarlamaları büyüyü ve detayları görselle sunuyor, ama kitabın verdiği o derin, kişisel zevki hiçbir yapım tek başına veremiyor.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi

yazar

Published

on

Tarih boyunca insanlar, „Felsefe nedir?“ sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki „zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı“ denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, „Felsefe yolda olmaktır,“ sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))

​Fakat bu „yolda olma“ hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak „takip et, beğen, paylaş“ butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…

​Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp „Hayat böyle,“ derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.

​Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki „Işık göz yakar,“ kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.

​Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, „Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!“ dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine „gözlerinizin bozuk“ olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.

​Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün „bilgi kirliliği“ ve „algı yönetimi“ mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı „senin gibiler“ konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.

​Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki „gözü bozuk“ ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.

Continue Reading

Trendler