Sosyal Medya

Köşe Yazıları

Fiyortların Gölgesinde: Kuzey’in Sessiz Efsaneleri

yazar

Yayınlayan

on

Sabah mı gece mi olduğunu kestiremediğim bir saatte gözümü açıyorum. Kalın perdelerin arasından odaya günışığı sızıyor. İki gündür yol aldığımız gemide, kuzey güneşi bu sıcak Temmuz gecelerinde bize adeta gösteri yapıyor. Bütün gece sadece iki, belki de en fazla üç saatliğine tamamen yok oluyor.

Dün bütün günümüz açık denizde geçti. Gün boyunca gemiden uzun uzun seyre daldığım kuzeyin uçsuz bucaksız derin maviliğine çoktan gözüm alıştığı için, balkona çıktığımda karşımda beliren renk beni şaşkına çeviriyor; büyülenmiş gibi bakıyorum. Koskoca geminin önüne adeta bir sinema perdesi yerleştirilmiş gibi görünen zümrüt rengi bir dağ tüm heybetiyle karşımda duruyor! Bu sürpriz manzara karşısında yüzüme kocaman bir gülümseme yerleşiyor. Gözlerimi “yeşil dev”e dikip, suyun üzerinde cüssesinden beklenmeyecek bir zarafetle süzülen geminin oluşturduğu yumuşacık köpüklü dalgaların sesini ve bize eşlik eden martıların hevesli sabah çığlıklarını dinlemeye koyuluyorum.  

Fiyortlar: Zamanın Dışında Akan Sessizlik

Norveç’in batı kıyılarındayız. Bu bölgede denizin sabırla karayı oyarak şekillendirdiği fiyortlar,  dünyanın en etkileyici doğal oluşumlarından biri. Yüzyıllar boyunca buzulların dağları oyarak derin vadiler açması, ardından da buzların erimesiyle birlikte denizin bu izleri doldurması sonucu oluşmuş bu doğa harikası sadece coğrafik bir özellik değil, aynı zamanda Norveç halkının kültürel hafızalarının da önemli bir parçası.  

Norveçliler, doğayla sessiz bir uyum içinde yaşayan bir ulus. Doğayla atışmadan, onun dilini öğrenip, onun ritmine ayak uydurmuş bir şekilde, sessizliğin en derin tonuyla yaşamaya alışmışlar.

Sessiz Devlerin Yurdu

Norveç’in bu vahşi ve görkemli doğası, 12, 13 yüzyıl kadar önce İskandinavya Bölgesi’nde yaşayan Nors halkının hayal gücünü de ateşlemiş. Görkemli dağların tepesinde tanrıların yaşadığına, derin suların altında ise devlerin ve deniz canavarlarının saklandığına inanılmış. Bu karakterlerle ilgili anlatılan hikayelerden oluşan Nors Mitolojisi’nde sisli kıyılar, uzak vadiler ve yüksek kayalıklar, devlerin saklandığı ve tanrıların geçtiği coğrafyalar olarak yer almış. Bu açıdan Norveç’in doğal coğrafyası ve fiyortlar, Nors Mitolojisi’nin canlı bir yansıması adeta.

Bu efsanelerde, benim günlerdir öylece dalıp gittiğim fiyortların derin maviliklerinde Jörmungandr adlı dev yılanın yaşadığı, simşek çakan kuzey gökyüzünde güç ve savaş tanrısı Thor’un çekiç salladığı, bilge Tanrı Odin’in tek gözüyle dünyayı izlediği ve şekil değiştiren kötülük ve kurnazlık tanrısı Loki’nin ise her şeyi karıştırdığı anlatılır.

“Mitoloji Kültürel Mirastır”

Norveçlilerin hem geçmişi hem de kimliği olan bu hikayelerin bugün bile hala büyükler tarafından çocuklara aktarıldığını öğreniyorum. Bunun üzerine aklıma, Thor ve Odin isimlerini ilk kez duyduğum Jostein Gaarder’in Sofi’nin Dünyası adlı kitabı geliyor. Sofi adındaki küçük kıza felsefe tarihinin anlatıldığı kitabın “Mitler” bölümünde, insanların felsefeye başlamadan önce doğayı ve varoluşu açıklamak için mitleri nasıl kullandıkları vurgulanır.

Savaşta cesareti, ailede sadakati, doğada dengeyi anlatan bu efsaneler, Norveç halkı için sadece inanç değil bir yaşam biçimidir. Tanrıların yaptıkları ve yaşadıkları, insanların dünyasına da yön verir; aynı zamanda onların erdemlerini veya zayıflıklarını da temsil ederler. Örneğin bilgelik ve büyücülük tanrısı Odin’in tek gözünü kuyuya vererek bilgiyi satın alması, bilgelik uğruna yapılan fedakarlığı simgeler. Güç ve savaş tanrısı Thor, keçilerini öldürüp yedikten sonra onları her gün diriltir. Bu, diriliş ve yenilenme temalarını sembolize eder.

Norveç tarihi, arkeoloji ve halk efsaneleri üzerine kapsamlı çalışmaları ile tanınan tarihçi ve dilbilimci Peter Andreas Munch’un İskandinav Mitolojisi: Tanrılar ve Kahramanların Efsaneleri adlı eserinde detaylandırdığı bu hikayelerde, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi kavramlar zıtlıkları ile bir aradadır. Odin’in bilgeliğiyle Thor’un gücü, Loki’nin kurnazlığıyla Freyja’nın zarafeti iç içe geçer. Munch’un kültürel miras olarak tanımladığı mitolojinin en iyi örneğini gördüğümüz ülkelerden biri Norveç belki de.

Norveç ve Balıkçılık: Denizle Kurulmuş Bin Yıllık Dostluk

İsviçre’de tanıştığım Norveçli arkadaşım Else’nin birkaç yıl önceki doğumgünü partisinde eşi Shaun, tatlı bir sürpriz yaparak Else’nin Norveç’te geçen çocukluğunu ve ailesini fotoğraflarla ekrana yansıtmış ve bizleri Norveç’te ufak bir yolculuğa çıkarmıştı. Else’nin doğup büyüdüğü minik balıkçı kasabasının fotoğraflara yansıyan doğal güzelliğinden oldukça etkilenmiş, çocuklar da dahil olmak üzere tüm ailenin birlikte balıkçılık yapmalarına ve çocuk Else’nin ustaca balık ayıklarken çekilmiş fotoğraflarına epeyce şaşırmıştım.

Oysa öğreniyorum ki Norveç’te ailece balıkçılık sadece Else ve ailesine has olan bir özellik değil. Bu ülkede bir çocuğun ilk sandalına binmeden önce ilk balığını yakalaması çok olağan bir durum. Else’nin kasabası gibi bazı köy ve kasabalarda, okuldan sonra balık ayıklamak ailece yapılan bir etkinlik örneğin. Özellikle kıyı kasabalarında ve kuzey bölgelerde balık avlamak ve temizlemek gibi yaşam becerileri, hatta deniz güvenliği gibi konularda verilen eğitimler okul müfredatının da bir parçası.  

Norveç, hem toprağın, hem de suyun üzerinde var olmuş bir ülke. Balıkçılık ise bu varoluşun en temel taşlarından biri. Hatta tarih boyunca Norveçliler, dağlık ve engebeli topraklar yüzünden tarımda sınırlı kalmış ancak deniz onlara her zaman cömert davranmış.  

Balıkçılık, Norveç halkı için sadece ana gelir kaynağı değil, aynı zamanda yüzlerce yıl boyunca süregelen bir yaşam biçimi olmuş. Hani o filmlerde gördüğümüz, gün ağarmadan sislerin soğuk karanlığında tekneleriyle denize açılan yün bereli balıkçı görüntüleri gerçekten de Norveç’in kıyılarındaki yaşamın gerçek sahnelerini oluşturuyor. Kuzey Denizi’nin fırtınalarına alışkın balıkçılar sadece dayanıklı değil aynı zamanda, doğa bilgeliğinin de sembolüler Norveç’te. Balıkçılık, sabır, disiplin ve bilgelik ister. Yorucu geçen bir balık avının ardından ağlar sabırla toplanır, suya minnetle bakılır. Denize, verdiği nimetlerden dolayı teşekkür edilir. Dayanıklı ve bilge balıkçılar, Norveç edebiyatında, halk şarkılarında ve sanatında da sıkça yer bulur. Zorlu doğa koşullarına karşı mücadele eden cesur karakterlerdir onlar.

Denizle kurulan bu kadim bağ, Norveçlilerin doğayla olan saygılı ilişkisini, dayanıklılığını ve kültürel kimliğini yansıtır. Sonuçta bu halk, uzun tekneleri ile okyanus ötesi seferler düzenleyebilecek kadar gelişmiş cesur Vikingler’in torunları.

Norveç’in  Kalbindeki Savaşçılar: Vikinglerin Kültüre Mirası

Günümüzde Vikingler temalı diziler oldukça popüler. Benim gibi 70’lerde doğanlar hatırlayacaktır; ülkemizde Vikinglerle ilk tanışmamız Viking Viki’nin maceralarının anlatıldığı TRT’de yayınlanan çizgi film ile olmuştu. Çizgi filmde kahraman denizciler olarak gördüğümüz bu köy halkı, uzun kayıklarına atlayıp denize açılırlardı. Vikingler, gerçekten de Norveç’in tarihsel kimliğinde derin izler bırakmış denizci halklardı. Sadece savaşçı değil, aynı zamanda kaşif, çiftçi ve hikaye anlatıcısıydılar. Doğaya karşı değil, doğayla birlikte yaşayan insanlardı. Bugünkü Norveçlilerin doğaya duyduğu derin saygının kökleri belki de bu Viking ruhundan gelir. Diğer taraftan Vikingler, Norveç toplumunda ulusal kimliğin, kültürel mirasın ve tarihsel dayanıklılığın sembolü olarak değerlendirilseler de, Norveçliler onları romantik bir şekilde sadece kahraman olarak görmezler. Gerçekçi bir şekilde onların tarihteki yağmacı ve acımasız yönlerinin de farkındadırlar.

Doğa Onların Yaşam Tarzı

Karaya çıktığımız yerlerde yol boyunca uzanan yeşillikler gözümü alıyor. İsviçre’ye de benzetiyorum bir yandan; belki biraz da İrlanda kırsalını andırıyor. Sonuçta sadece denizin değil, yeşilin ve dağların da çocukları Norveçliler. Birçok balıkçı aynı zamanda çiftçilikle de uğraşıyor. Norveç halkı için doğa sadece korunması gereken bir kaynak değil, birlikte yaşanması gereken bir dost.

Fiyortların etrafındaki sevimli ahşap kırmızı evli köylerde yaşam, denizin yükselip alçalmasına, gökyüzünün rengine veya ormanın sesine göre şekilleniyor. Doğa hayatın bir parçası. Norveç kültüründe çok özel bir yeri olan “friluftsliv” (açık hava yaşamı), doğada vakit geçirmenin bedensel ve ruhsal faydalarına odaklanmış bir yaşam felsefesi. Kıyılarda yaşayan halk, fiyortlara ve doğaya o kadar alışkın, bu yaşamı o kadar seviyor ki, örneğin yeni iş imkanları veya eğitim sebebiyle-tabi ki bir süreliğine gidip güzel ülkelerine geri dönmek icin- seçtikleri ülkelerin başında yine doğa güzelliği ve fiyortları ile bilinen Yeni Zelanda geliyor.

Norveç, özellikle de 1969’da bulunan petrol kaynakları ile birlikte zengin olmasına zengin bir ülke, ancak maddi zenginlikten çok “yaşam kalitesi” üzerine odaklandıklarından, yıllardır yapılan araştırmalarda da dünyadaki en mutlu ve huzurlu toplumlar arasında yerlerini alıyorlar.

Norveçliler sanslı bir millet. Şanslılar çünkü, yaşadıkları güzel coğrafyada doğayla kurdukları kadim bağ, Vikinglerin cesaretinin ve yüzyıllara dayanan mitolojik hikayelerin yankılarını taşıyor. Bu güzel ülkede insan sadece büyüleci manzaraların ve doğanın değil, bin yıllık bir hikayenin de parçası olduğunu hissediyor.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Annemin Uyurgezeler Geceleri

yazar

Yayınlayan

on

Beni tanıyanlar, sıkı bir Ayfer Tunç hayranı olduğumu çok iyi bilir. Üstelik bu hayranlık sanıldığı kadar eskiye dayanmıyor. Türkiye’de pazarlama yöneticisi olarak çalıştığım dönemde, kitap tutkunu iş arkadaşım Gülşah’la sürekli kitap değiş tokuşu yapar, birbirimize kitaplar önerirdik. Ben ona Oya Baydar’ın unutulmaz ikilemesi Sıcak Külleri Kaldı ve Erguvan Kapısı ile yolu açtım, üzerine Elena Ferrante’nin Napoli Serileri’ni ekledim. O da bir gün, yüzündeki o “acil öneri” ifadesiyle gelip, “Osman’ı okuyorum, elimden düşüremiyorum. Sen bu kitaba bayılırsın,” dedi. İşte o cümle Ayfer Tunç evrenine giriş biletim oldu.

  Osman’ı bir solukta bitirdiğimde hissettiğim şey yalnızca okuma keyfi değildi; “Bu kadın nasıl yazıyor böyle?” diye kendime sorduğumu hatırlıyorum. Ve araştırırken bunun bir üçleme olduğunu öğrendiğimde, abartmıyorum, sevinçten havalara uçtum. İlk iki kitabı okumadan son kitaba dalmış olmamı da çok önemsemedim açıkçası; hemen Kapak Kızı’nı aldım ve tabiri caizse bir gecede yuttum. Ardından Yeşil Peri Gecesi geldi; günlerim gecelerime karıştı adeta, karakterlerle baya arkadaş oldum. Kitabı bitirdiğim hafta kendimi Şile’deki romanda adı geçen deniz fenerine sarılırken bulmam, yaşadığım etkiyi anlatmaya yeter sanırım. (Kitabı okuyanlar ne demek istediğimi çok iyi anlamıştır.)

  Ayfer Tunç maceram bununla sınırlı kalmadı elbette. Peşi sıra Suzan Defter, Aziz Bey Hadisesi, Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, Aşıklar Delidir, Kuru Kız, Memleket Hikayeleri derken bir baktım, yazarın dünyası hayatımda özel bir yer tutmaya başlamış. En son kitabının yakında çıkacağı ile ilgili yorumlar kulağıma geldikçe heyecanım arttı. Fakat yurtdışında yaşamanın o küçük ama can sıkıcı ayrıntısı yine karşıma çıktı: istediğin kitaba hemen ulaşamamak. Kitap yayımlanır yayımlanmaz sosyal medyada herkes kitabı paylaşırken, itiraf ediyorum, kıskançlıktan içim içimi yedi. Ta ki çok sevdiğim biri kitabı bana sürpriz yapıp gönderene kadar.

  Kitabı elime alır almaz kahvemi yaptım ve kendimi sessizliğe bıraktım. Ve işte yine o tanıdık duygu: “Bu nasıl bir kurgu!” Matruşka gibi açıldıkça açılan hikayeler, her satırda başka bir sokağa savuran anlatılar. Bir noktada fark ettim ki Tunç, sadece hikaye anlatmıyor; okuru kendi labirentine davet ediyor. Döner misiniz, kaybolur musunuz, tamamen size kalmış.

Unutamayan Bir Belleğin Kişisel Muhasebesi

  Ayfer Tunç okurları bilir; Bu kalem insanın elinden tutup sizi karanlık bir odaya sokar ama içerideki her gölgeyi de tek tek gösterir. Annemin Uyurgezer Geceleri tam da böyle bir roman. Üç kuşak kadının yarım kalmış hayatlarını, eksik bırakılmış sevdalarını, konuşulmamış acılarını ve yıllar boyunca kimsenin dokunmaya cesaret edemediği aile sırlarını açıyor önümüze. Yaşanamamış bir aşk, yaşanmış ama tamamlanamamış bir diğeri ve yaralı bir anneanne. Tunç yine o kendine özgü sakin ama içe işleyen diliyle, okuru daha ilk sayfada derin bir psikolojik kazının içine bırakıyor.

  Romanın merkezinde Şehnaz var. Onun güçlü belleği ve koku hafızası, hikayenin hem taşıyıcısı hem de açılan her düğümün anahtarı. Şehnaz’ın hatırlama biçimi bir tür lanet aslında. Unutmuyor ve unutmadıkça geçmişi içindeki yerinden hiç kımıldamıyor. Tam da bu yüzden roman bazı bölümlerde insana karın ağrısı yaşatıyor.

 Hikayenin kırılma noktası, Şehnaz’ın annesi Ayhan Hanım’ı bir gece uyurgezer olduğunu fark etmesiyle başlıyor. Bu sahne öyle bir sahne ki, romanı tutan bütün kolonlar yerinden oynuyor. Anne, gecelerin dilini kullanarak sakladığı her şeyi dışarı döküyor: yıllarca üzeri örtülmüş sırlar, susturulmuş travmalar, eksik bırakılmış gerçekler. Anneannesinin genç kızlığından, anne Ayhan Hanım’ın evliliğine, baba eksikliğine ve ailenin dört kuşağa yayılan yalnızlığına kadar her şey yeniden görünür oluyor. Tunç burada kader kavramını, genetik bir miras gibi kuşaktan kuşağa aktarıyor. Üç kadın değil, aynı kaderin üç farklı zamanı sanki.

  Şehnaz ve E. ilişkisi ise romanın başka bir yangın alanı. Bir yasak aşk hikayesi gibi başlıyor ama aslında bir bağımlılık döngüsünün anatomisi. E. karizmatik ve zeki, ama bir o kadar bencil, kırıcı ve tüketici. Şehnaz’ın tam otuz yıl boyunca bu ilişkide kendinden nasıl eksildiğini, nasıl görünmezleştiğini okurken içiniz sızlıyor. Kitabı okurken 2024 Uluslararası Booker Ödüllü Kairos aklıma geliyor. Orada da aynı bu E. karakterinin benzeri bir karakter Hans tüm çirkinliği ile hafızamda canlanıyor. Ve kitap boyunca E.’ye olan nefretim katlanarak artıyor. Tunç bu noktada romantik bir hikaye anlatmıyor; tam tersine, “aşkın” gölgesinde yaşanan toksik bir teslimiyetin ne kadar yıpratıcı olabileceğini gösteriyor ve ataerkil düzeni güçlendiren erkeklerin entellektüel seviyede de var olduğunun altını çiziyor.

  Romanın en etkileyici taraflarından biri de dönem ruhunu çok ince bir dille aktarması. Sosyolojik atmosfer, kadınların üzerindeki toplumsal baskı, erkek egemen bir dünyada görünmeden hayatta kalmaya çalışan kadınların hikâyeleri. Aslında ahlaki temsili yerine getirmek zorunda kalan kadınların bir baş kaldırısı bu kitap. Hepsi romanda nefes alıyor. Yazar bir yandan karakterleri anlatırken, bir yandan da okuru kendi geçmişiyle yüzleştiren bir aralık açıyor.

 Annemin Uyurgezer Geceleri, benim için Tunç bibliyografyasında çok özel bir yere oturdu. Çok acıklı, çok gerçek ve insanın içini sessizce kemiren bir roman. Üç kuşak kadının yalnızlığını, acısını ve taşıyamadıkları duyguları okurken, anlatının ağırlığı sayfaların arasından sızıyor. Kitap sizi derin sorguların eşiğinde bir yol kenarına atıyor. Oradan dön dönebilirsin.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

ANADOLU’NUN KADİM SESİ “Doğrunun gölgeside doğru olur “

yazar

Yayınlayan

on

Biz Türkler olarak, atasözlerinin paha biçilmez mirası dışında, birçok özlü söze de sahibiz. Anadolu irfanının süzgecinden geçen bu kadim sözler, içlerinde derin bilgelikler taşır. Yüzyıllık tecrübeyi birkaç kelimeye sığdırırken, aynı zamanda ahlaki ve felsefi derinliğe de sahiptir.

Yakın zamanda duyduğum ve toplum olarak hatırlamaya çok ihtiyacımız olduğuna inandığım bir özlü söz, yüreğimin en derinine işledi: “Doğrunun gölgesi de doğru olur.” Bu cümlenin bende bıraktığı duygu, hayranlıktan ziyade, geçmişte kaybettiğimiz değerlere karşı bir özlem hissettirdi.

​İnsanlık olarak ne kadar da yorgun düştük! Hangi gölgenin gerçek, hangi parıltının sahte olduğunu anlamaya çalışmaktan yorulduk. 

Çağımız, özün değil, imajın önemsendiği, gürültünün dürüstlüğün sesini boğduğu bir karmaşaya dönüştü. İnsanlar kendilerini hayatlarını ikiye bölmeye adadı adeta: “Gözler önündeki ‘öz’ ve kimsenin görmediği ‘gölge’.” Oysa atalarımız bize sesleniyor: “Temelin eğriyse, üzerine inşa ettiğin her şey yamuk olacak.”

Bu özlü söz, aynı zamanda kendimize bir şefkat dersi de verir. Duvarı düzeltmek, kendi ruhumuzu korumak için bir görevdir; çünkü o duvar, öz değerimizi, iç huzurumuzu çevreler.

Eğer bir insanın niyeti duru, vicdanı aydınlık ise; onun attığı her adım, kurduğu her cümle, hatta hiç konuşmadan duruşu bile etrafına güven ve huzur yayar. O kişinin gölgesine sığınan korkmaz, zira bilir ki o gölge, yalanın ve hilenin sıcağını değil, hakikatin serinliğini taşır. Bu, sahtelikle mücadele eden ruhlar için ne büyük bir teselli!

Toplum olarak bu sözü hatırlamaya ihtiyacımız var. Güvenin yıkıldığı, sözün kıymetinin azaldığı bir zamanda, ihtiyacımız olan tek şey, gölgesine bile inanabileceğimiz kadar doğru insanlar yetiştirmek. Sadece kendimiz için değil, çocuklarımızın huzur bulacağı, vicdan pusulasının şaşmayacağı, aydınlık bir gelecek için.

Bırakalım bu kadim söz, kalbimizin derinliklerinden yükselen bir Anadolu türküsü gibi ruhumuzu sarsın. Bizi, gölgemizden utanmayacağımız, aksine gölgesinde dinleneceğimiz bir hayata davet etsin.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

                      En Hüzünlü Eylül

yazar

Yayınlayan

on

  Bazı kitaplar vardır; sayfalarında sizi neyin beklediğini bilirsiniz de eliniz gitse de kalbiniz engel olur. Çünkü o kitabın yalnızca okunmayacağını, insanın ruhunda bir yerleri paramparça edeceğini sezersiniz. En Hüzünlü Eylül tam da böyle bir kitaptı benim için. Elime almam biraz sancılı oldu.

  Aslında Osman Balcıgil’in adını çok sık duymuş olmama rağmen, onun kitabını okumak ancak yakın zamanda nasip oldu. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü olarak düzenlediğimiz “Şairler Limanı – Sabahattin Ali Gecesi” için içerik hazırladığım günlerde, Bodrum Sahafçısı’nın kitapları arasında kaybolmuşken, Balcıgil’in Yeşil Mürekkep’i elime düştü. Siz tesadüf deyin; ben tevafuk. Bir solukta okudum ve “Kim bu Osman Balcıgil, böyle yazmak nasıl bir birikimin sonucu?” diye düşünürken, yılların deneyimiyle yoğrulmuş bir araştırmacı gazeteciyle karşılaştığımı anladım. O anda taşlar yerine oturdu.
  Böyle bir kalemi bulmuşken bırakır mıyım? Elbette hayır. Zürih’e dönerken En Hüzünlü Eylül’ü bavuluma, diğer kitapların arasına özenle yerleştirdim. Elim her seferinde ona gitse de kalbim “Henüz zamanı değil,” diyordu.
Ta ki geçen haftaya kadar.

Parçalanmış Ruhlar ve Bir Şehir

  6-7 Eylül’ü anlatan belki ona yakın kitap okumuşumdur; her seferinde aynı sarsıcı his: İnsan denen varlığın kötülüğü nasıl bu kadar hızlı örgütleyebildiğini, “öteki” ilan edilen kim varsa ona nasıl bu kadar kolay vahşileşilebildiğini yeniden ve yeniden sorgulamak… Din mi, ırk mı, kimlik mi, bizi bir anda barbarlığa sürükleyen o karanlık dürtü? Bu sorular her okumada büyür içimde.

  Ama bu kitapta yaşadığım daha kapsamlıydı. Çünkü Balcıgil yalnızca o karanlık günleri anlatmıyor; derin araştırmalarla ortaya çıkan belgeleri, dönemin tanıklıklarını ve arşiv gerçekliğini öyle bir kurguyla örüyor ki, okur olarak tarihle yüzleşmenin ağırlığını bütün hücrelerinizde hissediyorsunuz. Daha önce aynı acıyı defalarca hissetmiş olsam da, bu kez hissettiğim sızı çok daha keskin; çünkü bu anlatı yalnızca acıyı hatırlatmıyor, onun nasıl örgütlendiğini, nasıl planlandığını, nasıl adım adım büyütüldüğünü de çarpıcı bir netlikle göz önüne seriyor.

 Ne diyebilirim ki…
 Bu kez sadece sarsılmadım; parçalandım ve her bir parçamı ayrı yerde bıraktım.

 Hüzünlüdür İstanbul… Hele Eylül 1955’ten beri.


  Bu kadim kentin destansı tarihinde, 6-7 Eylül 1955’in yarattığı büyük yıkım, sadece toplumsal değil, bireysel hafızalarda da derin bir çentik bırakır. En Hüzünlü Eylül romanı tam da bu çentiğin içine eğiliyor.

  Roman “Söyledim ve ruhumu kurtardım” cümlesiyle başlıyor. Bu söz romanın taşıyıcı kolonu. Çünkü En Hüzünlü Eylül, yalnızca geçmişi anlatan bir metin değil; aynı zamanda susmanın, görmezden gelmenin de suç ortaklığı olduğuna dair bir yüzleşme çağrısı.

  Suzan’ın gözünden okuduğumuz hikaye, Türkiye–Yunanistan arasındaki gerilimlerin, Kıbrıs meselesinin ve milliyetçiliğin adım adım yükseldiği yıllarda geçiyor. Bu süreçte “iyi niyetli bir dayanışma hareketi” olarak sunulan Kıbrıs Türktür Derneği’nin aslında derin devlet bağlantılarıyla Anadolu’nun ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde halkı sistemli biçimde örgütlediğini görüyoruz.

  Dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’ın, yaşanacakların vahametini Cumhurbaşkanı ve İçişleri Bakanı’na defalarca aktarmasına rağmen Ankara’dan yükselen sessizlik, fırtınanın yaklaşmakta olduğunu açıkça gösteriyor. Roman, devlet koridorlarında duyulan bu sessizliğin, aslında gürültülü bir hazırlığın parçası olduğunu acı bir gerçeklikle hatırlatıyor. Nitekim olaylardan sonra ortaya çıkan belgeler, 6-7 Eylül’ün fitilinin bizzat devlet tarafından ateşlendiğini ortaya koyuyor.

  Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığına dair yayılan, sonradan asılsız olduğu anlaşılan haberle birlikte İstanbul’un kalbinin nasıl bir anda harap olduğuna tanık oluyoruz: Önceden hazırlanmış kamyonlar, el altından dağıtılan demir sopalar, birbiri ardına yağmalanan evler, kiliseler, okullar…

  Daha da acısı: Yassıada’daki yargılamalarda sorumluların önemli bir kısmının devletin kendi yargıçları tarafından serbest bırakılması. Adalet, tıpkı o günlerdeki evlerin pencereleri gibi kırık; ama kimse o camları toplama cesareti göstermemiş.

  Bu politik karanlığın içinde Suzan ile Yorgo’nun büyük aşkı paramparça oluyor. Suzan’ın beş yıl süren kesintisiz yasına tutunan roman, okura yalnızca “ne oldu?”yu değil, “neden oldu?”yu da düşündürüyor. Ve belki de daha acısı: “Bir daha olur mu?” sorusunu.

  Kitabın sonunda verilen hatırlatma, yüzleşmenin neden şart olduğunu bir kez daha vurguluyor:
“6-7 Eylül’ü doğuran karın yenilerine gebe kalmıştır. Bunu Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta acıyla öğrendik.”

  En Hüzünlü Eylül, bir aşk romanından öte bir yüzleşme metni.
İstanbul’da Türkler ve Rumların aynı sofraya oturduğu günlerin nasıl bir gecede altüst olduğunu gösteriyor. “Biz nasıl buraya geldik?” sorusuna cevap arayan herkese, tarihin sadece uzak geçmişte kalmadığını hatırlatıyor.

  Roman bittiğinde, girişteki bu söz kulaklarda yankılanmaya devam ediyor.
                    “Söyledim ve ruhumu kurtardım.”

  Osman Balcıgil, bir röportajında bu cümlenin arka planını şöyle anlatıyor:
“Belleğimin karanlık bir köşesinde saklamayı sürdürmedim. Bu kitabımla ‘azınlık’ yurttaşlarımızdan, en azından kendi adıma özür dilemiş oldum. Allah konuşmayanları, susanları, düşüncelerini kendileriyle birlikte cehenneme götürecek olanları da kurtarsın.”

  Belki de bu tür hikayeleri okumak, konuşmak, hatırlamak ve anlatmak da bizim kendi ruhumuzu kurtarma çabamızdır.

Haberin Devamını Oku

Trendler