Köşe Yazıları
Fiyortların Gölgesinde: Kuzey’in Sessiz Efsaneleri
Sabah mı gece mi olduğunu kestiremediğim bir saatte gözümü açıyorum. Kalın perdelerin arasından odaya günışığı sızıyor. İki gündür yol aldığımız gemide, kuzey güneşi bu sıcak Temmuz gecelerinde bize adeta gösteri yapıyor. Bütün gece sadece iki, belki de en fazla üç saatliğine tamamen yok oluyor.
Dün bütün günümüz açık denizde geçti. Gün boyunca gemiden uzun uzun seyre daldığım kuzeyin uçsuz bucaksız derin maviliğine çoktan gözüm alıştığı için, balkona çıktığımda karşımda beliren renk beni şaşkına çeviriyor; büyülenmiş gibi bakıyorum. Koskoca geminin önüne adeta bir sinema perdesi yerleştirilmiş gibi görünen zümrüt rengi bir dağ tüm heybetiyle karşımda duruyor! Bu sürpriz manzara karşısında yüzüme kocaman bir gülümseme yerleşiyor. Gözlerimi “yeşil dev”e dikip, suyun üzerinde cüssesinden beklenmeyecek bir zarafetle süzülen geminin oluşturduğu yumuşacık köpüklü dalgaların sesini ve bize eşlik eden martıların hevesli sabah çığlıklarını dinlemeye koyuluyorum.
Fiyortlar: Zamanın Dışında Akan Sessizlik
Norveç’in batı kıyılarındayız. Bu bölgede denizin sabırla karayı oyarak şekillendirdiği fiyortlar, dünyanın en etkileyici doğal oluşumlarından biri. Yüzyıllar boyunca buzulların dağları oyarak derin vadiler açması, ardından da buzların erimesiyle birlikte denizin bu izleri doldurması sonucu oluşmuş bu doğa harikası sadece coğrafik bir özellik değil, aynı zamanda Norveç halkının kültürel hafızalarının da önemli bir parçası.
Norveçliler, doğayla sessiz bir uyum içinde yaşayan bir ulus. Doğayla atışmadan, onun dilini öğrenip, onun ritmine ayak uydurmuş bir şekilde, sessizliğin en derin tonuyla yaşamaya alışmışlar.
Sessiz Devlerin Yurdu
Norveç’in bu vahşi ve görkemli doğası, 12, 13 yüzyıl kadar önce İskandinavya Bölgesi’nde yaşayan Nors halkının hayal gücünü de ateşlemiş. Görkemli dağların tepesinde tanrıların yaşadığına, derin suların altında ise devlerin ve deniz canavarlarının saklandığına inanılmış. Bu karakterlerle ilgili anlatılan hikayelerden oluşan Nors Mitolojisi’nde sisli kıyılar, uzak vadiler ve yüksek kayalıklar, devlerin saklandığı ve tanrıların geçtiği coğrafyalar olarak yer almış. Bu açıdan Norveç’in doğal coğrafyası ve fiyortlar, Nors Mitolojisi’nin canlı bir yansıması adeta.
Bu efsanelerde, benim günlerdir öylece dalıp gittiğim fiyortların derin maviliklerinde Jörmungandr adlı dev yılanın yaşadığı, simşek çakan kuzey gökyüzünde güç ve savaş tanrısı Thor’un çekiç salladığı, bilge Tanrı Odin’in tek gözüyle dünyayı izlediği ve şekil değiştiren kötülük ve kurnazlık tanrısı Loki’nin ise her şeyi karıştırdığı anlatılır.
“Mitoloji Kültürel Mirastır”
Norveçlilerin hem geçmişi hem de kimliği olan bu hikayelerin bugün bile hala büyükler tarafından çocuklara aktarıldığını öğreniyorum. Bunun üzerine aklıma, Thor ve Odin isimlerini ilk kez duyduğum Jostein Gaarder’in Sofi’nin Dünyası adlı kitabı geliyor. Sofi adındaki küçük kıza felsefe tarihinin anlatıldığı kitabın “Mitler” bölümünde, insanların felsefeye başlamadan önce doğayı ve varoluşu açıklamak için mitleri nasıl kullandıkları vurgulanır.
Savaşta cesareti, ailede sadakati, doğada dengeyi anlatan bu efsaneler, Norveç halkı için sadece inanç değil bir yaşam biçimidir. Tanrıların yaptıkları ve yaşadıkları, insanların dünyasına da yön verir; aynı zamanda onların erdemlerini veya zayıflıklarını da temsil ederler. Örneğin bilgelik ve büyücülük tanrısı Odin’in tek gözünü kuyuya vererek bilgiyi satın alması, bilgelik uğruna yapılan fedakarlığı simgeler. Güç ve savaş tanrısı Thor, keçilerini öldürüp yedikten sonra onları her gün diriltir. Bu, diriliş ve yenilenme temalarını sembolize eder.
Norveç tarihi, arkeoloji ve halk efsaneleri üzerine kapsamlı çalışmaları ile tanınan tarihçi ve dilbilimci Peter Andreas Munch’un İskandinav Mitolojisi: Tanrılar ve Kahramanların Efsaneleri adlı eserinde detaylandırdığı bu hikayelerde, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi kavramlar zıtlıkları ile bir aradadır. Odin’in bilgeliğiyle Thor’un gücü, Loki’nin kurnazlığıyla Freyja’nın zarafeti iç içe geçer. Munch’un kültürel miras olarak tanımladığı mitolojinin en iyi örneğini gördüğümüz ülkelerden biri Norveç belki de.
Norveç ve Balıkçılık: Denizle Kurulmuş Bin Yıllık Dostluk
İsviçre’de tanıştığım Norveçli arkadaşım Else’nin birkaç yıl önceki doğumgünü partisinde eşi Shaun, tatlı bir sürpriz yaparak Else’nin Norveç’te geçen çocukluğunu ve ailesini fotoğraflarla ekrana yansıtmış ve bizleri Norveç’te ufak bir yolculuğa çıkarmıştı. Else’nin doğup büyüdüğü minik balıkçı kasabasının fotoğraflara yansıyan doğal güzelliğinden oldukça etkilenmiş, çocuklar da dahil olmak üzere tüm ailenin birlikte balıkçılık yapmalarına ve çocuk Else’nin ustaca balık ayıklarken çekilmiş fotoğraflarına epeyce şaşırmıştım.
Oysa öğreniyorum ki Norveç’te ailece balıkçılık sadece Else ve ailesine has olan bir özellik değil. Bu ülkede bir çocuğun ilk sandalına binmeden önce ilk balığını yakalaması çok olağan bir durum. Else’nin kasabası gibi bazı köy ve kasabalarda, okuldan sonra balık ayıklamak ailece yapılan bir etkinlik örneğin. Özellikle kıyı kasabalarında ve kuzey bölgelerde balık avlamak ve temizlemek gibi yaşam becerileri, hatta deniz güvenliği gibi konularda verilen eğitimler okul müfredatının da bir parçası.
Norveç, hem toprağın, hem de suyun üzerinde var olmuş bir ülke. Balıkçılık ise bu varoluşun en temel taşlarından biri. Hatta tarih boyunca Norveçliler, dağlık ve engebeli topraklar yüzünden tarımda sınırlı kalmış ancak deniz onlara her zaman cömert davranmış.
Balıkçılık, Norveç halkı için sadece ana gelir kaynağı değil, aynı zamanda yüzlerce yıl boyunca süregelen bir yaşam biçimi olmuş. Hani o filmlerde gördüğümüz, gün ağarmadan sislerin soğuk karanlığında tekneleriyle denize açılan yün bereli balıkçı görüntüleri gerçekten de Norveç’in kıyılarındaki yaşamın gerçek sahnelerini oluşturuyor. Kuzey Denizi’nin fırtınalarına alışkın balıkçılar sadece dayanıklı değil aynı zamanda, doğa bilgeliğinin de sembolüler Norveç’te. Balıkçılık, sabır, disiplin ve bilgelik ister. Yorucu geçen bir balık avının ardından ağlar sabırla toplanır, suya minnetle bakılır. Denize, verdiği nimetlerden dolayı teşekkür edilir. Dayanıklı ve bilge balıkçılar, Norveç edebiyatında, halk şarkılarında ve sanatında da sıkça yer bulur. Zorlu doğa koşullarına karşı mücadele eden cesur karakterlerdir onlar.
Denizle kurulan bu kadim bağ, Norveçlilerin doğayla olan saygılı ilişkisini, dayanıklılığını ve kültürel kimliğini yansıtır. Sonuçta bu halk, uzun tekneleri ile okyanus ötesi seferler düzenleyebilecek kadar gelişmiş cesur Vikingler’in torunları.
Norveç’in Kalbindeki Savaşçılar: Vikinglerin Kültüre Mirası
Günümüzde Vikingler temalı diziler oldukça popüler. Benim gibi 70’lerde doğanlar hatırlayacaktır; ülkemizde Vikinglerle ilk tanışmamız Viking Viki’nin maceralarının anlatıldığı TRT’de yayınlanan çizgi film ile olmuştu. Çizgi filmde kahraman denizciler olarak gördüğümüz bu köy halkı, uzun kayıklarına atlayıp denize açılırlardı. Vikingler, gerçekten de Norveç’in tarihsel kimliğinde derin izler bırakmış denizci halklardı. Sadece savaşçı değil, aynı zamanda kaşif, çiftçi ve hikaye anlatıcısıydılar. Doğaya karşı değil, doğayla birlikte yaşayan insanlardı. Bugünkü Norveçlilerin doğaya duyduğu derin saygının kökleri belki de bu Viking ruhundan gelir. Diğer taraftan Vikingler, Norveç toplumunda ulusal kimliğin, kültürel mirasın ve tarihsel dayanıklılığın sembolü olarak değerlendirilseler de, Norveçliler onları romantik bir şekilde sadece kahraman olarak görmezler. Gerçekçi bir şekilde onların tarihteki yağmacı ve acımasız yönlerinin de farkındadırlar.
Doğa Onların Yaşam Tarzı
Karaya çıktığımız yerlerde yol boyunca uzanan yeşillikler gözümü alıyor. İsviçre’ye de benzetiyorum bir yandan; belki biraz da İrlanda kırsalını andırıyor. Sonuçta sadece denizin değil, yeşilin ve dağların da çocukları Norveçliler. Birçok balıkçı aynı zamanda çiftçilikle de uğraşıyor. Norveç halkı için doğa sadece korunması gereken bir kaynak değil, birlikte yaşanması gereken bir dost.
Fiyortların etrafındaki sevimli ahşap kırmızı evli köylerde yaşam, denizin yükselip alçalmasına, gökyüzünün rengine veya ormanın sesine göre şekilleniyor. Doğa hayatın bir parçası. Norveç kültüründe çok özel bir yeri olan “friluftsliv” (açık hava yaşamı), doğada vakit geçirmenin bedensel ve ruhsal faydalarına odaklanmış bir yaşam felsefesi. Kıyılarda yaşayan halk, fiyortlara ve doğaya o kadar alışkın, bu yaşamı o kadar seviyor ki, örneğin yeni iş imkanları veya eğitim sebebiyle-tabi ki bir süreliğine gidip güzel ülkelerine geri dönmek icin- seçtikleri ülkelerin başında yine doğa güzelliği ve fiyortları ile bilinen Yeni Zelanda geliyor.
Norveç, özellikle de 1969’da bulunan petrol kaynakları ile birlikte zengin olmasına zengin bir ülke, ancak maddi zenginlikten çok “yaşam kalitesi” üzerine odaklandıklarından, yıllardır yapılan araştırmalarda da dünyadaki en mutlu ve huzurlu toplumlar arasında yerlerini alıyorlar.
Norveçliler sanslı bir millet. Şanslılar çünkü, yaşadıkları güzel coğrafyada doğayla kurdukları kadim bağ, Vikinglerin cesaretinin ve yüzyıllara dayanan mitolojik hikayelerin yankılarını taşıyor. Bu güzel ülkede insan sadece büyüleci manzaraların ve doğanın değil, bin yıllık bir hikayenin de parçası olduğunu hissediyor.








Köşe Yazıları
Sanayinin Anka Kuşu; Zehra Karakaş
Bugün köşemi kadının gücüne ayırıyorum.
Aslında soru-cevap şeklinde ilerleyeceğimiz bir röportaj düşüncesiyle gitmiştim görüşmeye; fakat beni o kadar tatlı dilli ve sıcakkanlı bir Zehra Karakaş karşıladı ki… Sanki bir dostumla yıllar sonra bir araya gelmişiz de muhabbet ediyormuşuz gibi hissettim. Hantek Kalıp’ın kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan sadece başarılı bir iş kadını değil, aynı zamanda renkli kişiliği ile mekanı ısıtan bir ev sahibiydi. Sorularımı bir kenara bırakıp, bana ve hemcinslerime ilham olacak bir sohbetin tam ortasında buldum kendimi.
Sohbetimiz; Adapazarı’ndan İstanbul’a çalışmak için gelen ve alın teriyle biriktirdiği birkaç bileziği sermaye yaparak çalıştığı iş yerini devralan 24 yaşındaki genç bir kızın azim ve cesaret hikayesiyle başladı. Eşi Galip Bey ile yaptığı iş vesilesiyle tanışan Zehra Hanım, o günlerden bahsederken yaşadığı zorlukları o kadar samimi bir şekilde ifade etti ki; anlatırken hem güldüm hem düşündüm…
2005 yılı… Ekonomik krizin gölgesinde sadece hayatlarını değil, ayakta tutmaya çalıştıkları atölyelerini de birleştirmeye karar veren iki yürek. Otomotiv sektörüne üretim yapan o mütevazı dükkanda, 30 işçinin arasında tatlı bir telaş değil, aksine bitmek bilmeyen bir iş yükü var. Zehra Hanım işi konusunda oldukça titiz, vakit dar, işlerin yetişmesi lazım… Nikah saatine dakikalar kala, ellerindeki boya lekelerine aldırmadan jant kapaklarını boyamaya devam ediyordu. Nihayet nikah masasına oturduğunda, şahitlik koltuğunda bir yanda jant kapaklarını teslim almak için bekleyen o müşteri, diğer yanda ise nikah salonunun emektar çaycısı vardı. Bu nikah, alın terinin imzaya dönüştüğü bir an oldu.
Zehra Hanım hamilelik haberiyle içi içine sığmazken, hayatın en sert rüzgarıyla o akşamüzeri karşılaştı. Hamileliğin getirdiği mutluluğa haciz memurlarının gölgesi düştü. Atölyenin can damarı olan makineler birer birer sökülüp götürülürken bir devir de kapanıyordu. Bu, ilk iflastı. Galip Bey işçileri mağdur olmasın diye arabasını satıp maaşları ödedi; fakat yaşanan stres sağlığını olumsuz etkiledi.
Batmak, Zehra Hanım için hikayenin sonu değil, en zorlu bölümün başlangıcıydı. Hasta bir eş ve karnında büyüyen bir canla imkansızlığın ortasında anneliğine tutundu. Pusulası kızı Elif’in kalp atışları, hayat felsefesi ise „Zehra devam et!“ sloganıydı. Körfez’de tek makine ile üretime yeniden başladı. Doğum yaptıktan üç gün sonra işinin başına geçti; evladını ninnilerle değil, kırma makinelerinin sesiyle büyüttü. Tabii azmi ve emeği karşılıksız kalmadı; işler yoluna girdi, eşi toparladı.
STK başkanlıkları ve siyasetle olan bağı bu dönemde başladı. Evini Ankara’ya taşıdı fakat yoğun programlar sebebiyle işler aksadı, ekonomik olarak bir düşüş süreci başladı. Ve ardından pandemi… Bu süreçte herkes elinden geleni yaparken Zehra Hanım ve Galip Bey de boş durmak istemedi. Siperlik imalatına başladılar. Kalıplarını dahi kendilerinin ürettiği siperlikleri, Türkiye’nin dört bir yanındaki sağlık çalışanlarımıza bedelsiz (sadece cüzi bir kargo ücretiyle) göndererek destek oldular.
Pandeminin getirdiği zorlukları kariyer yolculuğuna yeni bir tecrübe olarak ekleyen Zehra Hanım, sadece kendi hikayesini yazmakla kalmıyor; Hantek Kalıp çatısı altında bir okul gibi çalışarak sektöre kazandırdığı kadın ve erkek personellerle geleceğin ustalarını yetiştirmeye devam ediyor.
Zehra Hanım, bugün erkek egemen bir sektörün sert koşullarında sanayici kimliğiyle dimdik ayakta. Şimdilerde ise Hantek Kalıp olarak, Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun başkanı olduğu TOBB’un tüm Türkiye’deki sanayici kadınlar için sağladığı istihdam projelerinin desteğiyle yeni bir heyecan içinde.Yaklaşık bir buçuk yıl sonra tamamlanacak yeni fabrika ile üretim kapasitesini artırıp ihracatla ülke ekonomisine değer katmayı hedefliyor
Sohbetimizin sonunda gençlere ve kadın girişimcilere tek bir öğüdü var: „Parayı yönetmeyi öğrenin.“
Hantek’ten ayrılırken yanımda sadece bir başarı hikayesi götürmüyorum; heybemde tutku, emek, dirayet ve azim var. Her şeye rağmen pes etmemenin ne demek olduğunu gördüm. En önemlisi de; „Ben zorlandım ama diğer kadınlar zorlanmasın,“ diyerek 350 sivil toplum platformunun kadın kolları genel başkanlığını üstlenen o güçlü kadınla tanışmış olmanın gururunu taşıyorum.
Yolun açık olsun Zehra Karakaş!
Yolun açık olsun Hantek Kalıp!





Köşe Yazıları
Bir Ömür Nasıl Yaşanır
Çok şanslıyım; çünkü bu ay tadına doyulmaz, harika kitaplar okudum. Oysa her zaman böyle olmaz.
Bazı aylar, büyük bir heyecanla elime aldığım, hakkında methiyeler düzülen kitaplar beni bir türlü içine çekmez; havadan mı, hâletiruhiyemden mi bilinmez, sayfalar arasında dolaşırken kendimi yavan bir ekmeği isteksizce kemiriyormuş gibi hissederim. Ben ne yazık ki bir kitabı yarıda bırakabilen okurlardan değilim. Bu yüzden elime gerçekten iyi bir kitap geçtiğinde, sanki kutsal bir hazine bulmuş gibi sevinirim. Mart ayı da benim için böyle bir aydı.
Tam da bu ay okuduğum kitaplar üzerine yazmalıyım diye düşünürken, dün Fatih Altaylı’nın uzun bir aradan sonra yeniden yayımlanan Teke Tek Bilim programını izledim. Celal Şengör ve İlber Ortaylı’nın, programla neredeyse özdeşleşmiş iki güçlü isim olarak yer aldığı bu yayın, bende başka bir kapı araladı. Bu ay kaybettiğimiz bu büyük ismi anmadan geçmek istemedim. Üstelik büyük bir keyifle okuduğum Bir Ömür Nasıl Yaşanır da yeniden zihnime düştü. Böylece bu yazıyı bu ayın kitaplarına değil, ardında derin bir düşünce ve büyük bir kültürel miras bırakan İlber Ortaylı’ya ayırmak istedim.
İlber Ortaylı yalnızca bir tarih profesörü, bir hoca, bir yazar ya da bir düşünür değildi; o, bilgiyi canlı tutan, okudukça derinleşen ve öğrendiklerini büyük bir iştahla topluma aktaran ender aydınlardan biriydi. Çok dilli bir dünyanın içinden gelen Ortaylı’nın, Türkçenin yanında Almanca, Rusça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Arapça, Farsça, Latince ve Osmanlı Türkçesiyle kurduğu ilişki, onun zihnini yalnızca büyütmedi, tarih anlatısını da benzersiz kıldı. Akademinin ciddiyetini halkın anlayacağı bir dile çevirebilmesi; ironiyi, zekâyı ve yer yer sert ama incelikli mizahı aynı cümlede buluşturabilmesi, İlber Ortaylı’yı yalnızca akademinin değil, bu memleketin ortak hafızasının da hocası yaptı. Tarihi kuru bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp yaşayan bir şuur alanına dönüştüren Ortaylı, ardında yalnızca kitaplar değil, düşünmeyi seven bir nesil için güçlü bir kültürel miras bıraktı.
“Bir Ömür Nasıl Yaşanır – Hayatta Doğru Seçimler İçin Öneriler”
Bir Ömür Nasıl Yaşanır, Yenal Bilgici’nin soruları etrafında şekillenen ve edebiyatta “nehir söyleşi” olarak adlandırılan; daha ilk sayfalardan itibaren sıradan bir söyleşi kitabının ötesine geçtiğini hissettiren bir eser. Çünkü Ortaylı burada yalnızca soruları yanıtlamıyor; bir ömrün nasıl daha anlamlı, daha donanımlı ve daha derinlikli yaşanabileceğine dair okurla güçlü bir düşünce ortaklığı kuruyor.
Kitabın en dikkat çekici yanı, hayatı tek bir pencereden değil; tarih, kültür, sanat, edebiyat, dil, seyahat ve insan terbiyesi gibi pek çok başlık üzerinden ele alması. Ortaylı’nın engin birikimi, bu söyleşi boyunca didaktik bir ağırlığa dönüşmeden, son derece akıcı ve yer yer sohbet hissi veren bir üslupla okura ulaşıyor. Bu yüzden kitap yalnızca bilgi veren bir metin olmuyor; aynı zamanda okuru düşünmeye, kendi hayatına dönüp bakmaya ve bazı önceliklerini yeniden tartmaya çağırıyor.
Ortaya çıkan şey, klasik bir soru-cevap kitabından çok daha fazlası: tecrübeyle, kültürle ve güçlü bir zihin disipliniyle örülmüş bir yaşam pusulası. Ortaylı, iyi yaşamanın yalnızca başarıdan ibaret olmadığını; merakla, okumayla, görgüyle, kendini geliştirme iradesiyle ve dünyaya açık kalabilme becerisiyle mümkün olduğunu hatırlatıyor. Bu yüzden Bir Ömür Nasıl Yaşanır, yalnızca bir dönemin değil, her dönemin okuruna seslenebilen; dönüp dönüp yeniden açılacak kıymetli kitaplardan biri olarak hafızada kalıyor.
Kitapla ilgili aldığım notlara yeniden göz atınca, altını ne çok çizmiş, ne çok şey not etmiş olduğumu fark ettim. Aradan geçen yedi yılda, Ortaylı’nın önerdiği pek çok şeyi hayatıma kattığımı görmek beni inanılmaz mutlu etti. Açıkçası bu kitap üzerine yazmak, beni biraz da kendi geçmişime dönüp bakmaya, kendi hayat muhasebemi yapmaya sevk etti. Tavsiye ettiği yerlerin birçoğunu bu süre içinde görme fırsatım oldu; Semerkant, Buhara, İsfahan ve Petra ise hâlâ listemde. Önerdiği kitapların büyük bölümünü okumuş olmak ise içimde ayrı bir sevinç uyandırdı.
İlber Ortaylı’ya atfedilen, “Sizden farklı düşünen insanların savlarını da dinleyin. Yalnız dikkat edin, cümlenin içerisinde ‘düşünen’ ibaresi var. Bu ayrımı iyi yapın.” sözüyle yazımı sonlandırırken; fikri olanlardan çok zikri olanların hüküm sürdüğü bu çağdan büyük bir düşünürün, gerçek bir aydının geçtiğinin altını bir kez daha çizmek isterim.
Saygıyla.
Köşe Yazıları
İki Bayram, Bir Bahar
Bayramlar, çocukluğuma dair tatlı telaşları hatırlatan muazzam zamanlardır. Bayram deyince yüreğimden uçurtmalar uçar gökyüzüne. Bu yıl takvimler; hem manevi bir arınma olan Ramazan Bayramı hem de baharın gelişini müjdeleyen, geniş bir coğrafyada kutlanan, Farsça „yeni gün“ anlamına gelen „Nevruz“ ile çifte bayram sevinci yaşattı.
„Nevruz“ denince çocukluğuma dair aklıma gelen iki şey var: Biri ateşin üzerinden atlamalarımız, diğeri ise annemle birlikte soğan kabuğuyla boyadığımız yumurtalar. Büyüdükçe öğrendim ki üzerinden atladığım ateş sadece eğlenceli bir oyun değil; kıştan kalan hastalıkları, kötülükleri ve ruhun üzerindeki ağırlıkları o ateşe bırakıp baharın taze enerjisiyle yenilenmek demekmiş. Boyadığımız yumurtalar ise doğumu ve üretkenliği ifade edermiş. Yumurtaları tokuşturma, „birlikte dayanışma ve güç birliği içinde yaşama“ niyetinin sembolüymüş.
Tarihsel süreçte birçok millet için önemli bir yeri olan Nevruz Bayramı; Orta Asya, Türk toplulukları, İran, Anadolu ve Balkanlarda aynı tarihlerde, her toplumun kendine özgü bir nedene dayanarak kutladığı binlerce yıllık bir miras.
Türklerin zihninde 21 Mart sadece bir takvim yaprağı değil, yeniden doğuşun simgesidir. Ergenekon’dan demir dağları eriterek özgürlüğe kavuştukları gündür. Ergenekon’da sıkışıp kalan bir milletin demiri ateşle terbiye ederek kendine yeni bir yol açması, aslında insanın kendi içindeki engelleri aşma gücünün en somut sembolüdür.
Pers kökenli Nevruz kutlamalarında ise aidiyeti hisseder insan. Firdevsi’nin eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanı olan Şehname’de geçen „Haft-Sin“ sofrasında, Fars alfabesinde „S“ harfi ile başlayan yedi temel öge kullanılır:
•Sabzeh: Filizlenmiş buğday, arpa veya mercimek (Yeniden doğuşu simgeler).
•Samanu: Buğday tohumundan yapılan tatlı, helva (Güç ve sabrı).
•Senjed: Kurutulmuş iğde (Aşk ve sevgiyi simgeler).
•Sir: Sarımsak (İlaç ve şifayı simgeler).
•Sib: Elma (Güzellik ve sağlık).
•Serkeh: Sirke (Olgunlaşma ve sabır).
•Sumak: Kurutulmuş baharat (Gün doğumunun rengi).
Bu ögelerle beraber ayna, mumlar, para, sümbül ve Japon balığı figürü bulunan kaseler de kullanılır.
Görüyoruz ki Nevruz her kültürde aynı cümleyi çağrıştırıyor aslında: „Yeniden başlamak mümkündür.“ Sonuçta Nevruz; hangi coğrafyada, hangi adla kutlanırsa kutlansın, insanlığın kışa karşı kazandığı o büyük zaferin adıdır. Ateşin sıcaklığı kötülükleri yaksın, sofraların bereketi hanelerimizi sarsın. İçimizdeki uçurtmaların gökyüzünden hiç eksilmediği, yenilenmiş ve arınmış nice baharlara… Ramazan’ın huzuru ile baharın coşkusu birleştiğinde dualarımız bereket, adımlarımız barış, bakışlarımız ise hep o çocuksu bayram sabahları kadar taze kalsın.


-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


