Connect with us

Köşe Yazıları

Fiyortların Gölgesinde: Kuzey’in Sessiz Efsaneleri

yazar

Published

on

Sabah mı gece mi olduğunu kestiremediğim bir saatte gözümü açıyorum. Kalın perdelerin arasından odaya günışığı sızıyor. İki gündür yol aldığımız gemide, kuzey güneşi bu sıcak Temmuz gecelerinde bize adeta gösteri yapıyor. Bütün gece sadece iki, belki de en fazla üç saatliğine tamamen yok oluyor.

Dün bütün günümüz açık denizde geçti. Gün boyunca gemiden uzun uzun seyre daldığım kuzeyin uçsuz bucaksız derin maviliğine çoktan gözüm alıştığı için, balkona çıktığımda karşımda beliren renk beni şaşkına çeviriyor; büyülenmiş gibi bakıyorum. Koskoca geminin önüne adeta bir sinema perdesi yerleştirilmiş gibi görünen zümrüt rengi bir dağ tüm heybetiyle karşımda duruyor! Bu sürpriz manzara karşısında yüzüme kocaman bir gülümseme yerleşiyor. Gözlerimi “yeşil dev”e dikip, suyun üzerinde cüssesinden beklenmeyecek bir zarafetle süzülen geminin oluşturduğu yumuşacık köpüklü dalgaların sesini ve bize eşlik eden martıların hevesli sabah çığlıklarını dinlemeye koyuluyorum.  

Fiyortlar: Zamanın Dışında Akan Sessizlik

Norveç’in batı kıyılarındayız. Bu bölgede denizin sabırla karayı oyarak şekillendirdiği fiyortlar,  dünyanın en etkileyici doğal oluşumlarından biri. Yüzyıllar boyunca buzulların dağları oyarak derin vadiler açması, ardından da buzların erimesiyle birlikte denizin bu izleri doldurması sonucu oluşmuş bu doğa harikası sadece coğrafik bir özellik değil, aynı zamanda Norveç halkının kültürel hafızalarının da önemli bir parçası.  

Norveçliler, doğayla sessiz bir uyum içinde yaşayan bir ulus. Doğayla atışmadan, onun dilini öğrenip, onun ritmine ayak uydurmuş bir şekilde, sessizliğin en derin tonuyla yaşamaya alışmışlar.

Sessiz Devlerin Yurdu

Norveç’in bu vahşi ve görkemli doğası, 12, 13 yüzyıl kadar önce İskandinavya Bölgesi’nde yaşayan Nors halkının hayal gücünü de ateşlemiş. Görkemli dağların tepesinde tanrıların yaşadığına, derin suların altında ise devlerin ve deniz canavarlarının saklandığına inanılmış. Bu karakterlerle ilgili anlatılan hikayelerden oluşan Nors Mitolojisi’nde sisli kıyılar, uzak vadiler ve yüksek kayalıklar, devlerin saklandığı ve tanrıların geçtiği coğrafyalar olarak yer almış. Bu açıdan Norveç’in doğal coğrafyası ve fiyortlar, Nors Mitolojisi’nin canlı bir yansıması adeta.

Bu efsanelerde, benim günlerdir öylece dalıp gittiğim fiyortların derin maviliklerinde Jörmungandr adlı dev yılanın yaşadığı, simşek çakan kuzey gökyüzünde güç ve savaş tanrısı Thor’un çekiç salladığı, bilge Tanrı Odin’in tek gözüyle dünyayı izlediği ve şekil değiştiren kötülük ve kurnazlık tanrısı Loki’nin ise her şeyi karıştırdığı anlatılır.

“Mitoloji Kültürel Mirastır”

Norveçlilerin hem geçmişi hem de kimliği olan bu hikayelerin bugün bile hala büyükler tarafından çocuklara aktarıldığını öğreniyorum. Bunun üzerine aklıma, Thor ve Odin isimlerini ilk kez duyduğum Jostein Gaarder’in Sofi’nin Dünyası adlı kitabı geliyor. Sofi adındaki küçük kıza felsefe tarihinin anlatıldığı kitabın “Mitler” bölümünde, insanların felsefeye başlamadan önce doğayı ve varoluşu açıklamak için mitleri nasıl kullandıkları vurgulanır.

Savaşta cesareti, ailede sadakati, doğada dengeyi anlatan bu efsaneler, Norveç halkı için sadece inanç değil bir yaşam biçimidir. Tanrıların yaptıkları ve yaşadıkları, insanların dünyasına da yön verir; aynı zamanda onların erdemlerini veya zayıflıklarını da temsil ederler. Örneğin bilgelik ve büyücülük tanrısı Odin’in tek gözünü kuyuya vererek bilgiyi satın alması, bilgelik uğruna yapılan fedakarlığı simgeler. Güç ve savaş tanrısı Thor, keçilerini öldürüp yedikten sonra onları her gün diriltir. Bu, diriliş ve yenilenme temalarını sembolize eder.

Norveç tarihi, arkeoloji ve halk efsaneleri üzerine kapsamlı çalışmaları ile tanınan tarihçi ve dilbilimci Peter Andreas Munch’un İskandinav Mitolojisi: Tanrılar ve Kahramanların Efsaneleri adlı eserinde detaylandırdığı bu hikayelerde, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi kavramlar zıtlıkları ile bir aradadır. Odin’in bilgeliğiyle Thor’un gücü, Loki’nin kurnazlığıyla Freyja’nın zarafeti iç içe geçer. Munch’un kültürel miras olarak tanımladığı mitolojinin en iyi örneğini gördüğümüz ülkelerden biri Norveç belki de.

Norveç ve Balıkçılık: Denizle Kurulmuş Bin Yıllık Dostluk

İsviçre’de tanıştığım Norveçli arkadaşım Else’nin birkaç yıl önceki doğumgünü partisinde eşi Shaun, tatlı bir sürpriz yaparak Else’nin Norveç’te geçen çocukluğunu ve ailesini fotoğraflarla ekrana yansıtmış ve bizleri Norveç’te ufak bir yolculuğa çıkarmıştı. Else’nin doğup büyüdüğü minik balıkçı kasabasının fotoğraflara yansıyan doğal güzelliğinden oldukça etkilenmiş, çocuklar da dahil olmak üzere tüm ailenin birlikte balıkçılık yapmalarına ve çocuk Else’nin ustaca balık ayıklarken çekilmiş fotoğraflarına epeyce şaşırmıştım.

Oysa öğreniyorum ki Norveç’te ailece balıkçılık sadece Else ve ailesine has olan bir özellik değil. Bu ülkede bir çocuğun ilk sandalına binmeden önce ilk balığını yakalaması çok olağan bir durum. Else’nin kasabası gibi bazı köy ve kasabalarda, okuldan sonra balık ayıklamak ailece yapılan bir etkinlik örneğin. Özellikle kıyı kasabalarında ve kuzey bölgelerde balık avlamak ve temizlemek gibi yaşam becerileri, hatta deniz güvenliği gibi konularda verilen eğitimler okul müfredatının da bir parçası.  

Norveç, hem toprağın, hem de suyun üzerinde var olmuş bir ülke. Balıkçılık ise bu varoluşun en temel taşlarından biri. Hatta tarih boyunca Norveçliler, dağlık ve engebeli topraklar yüzünden tarımda sınırlı kalmış ancak deniz onlara her zaman cömert davranmış.  

Balıkçılık, Norveç halkı için sadece ana gelir kaynağı değil, aynı zamanda yüzlerce yıl boyunca süregelen bir yaşam biçimi olmuş. Hani o filmlerde gördüğümüz, gün ağarmadan sislerin soğuk karanlığında tekneleriyle denize açılan yün bereli balıkçı görüntüleri gerçekten de Norveç’in kıyılarındaki yaşamın gerçek sahnelerini oluşturuyor. Kuzey Denizi’nin fırtınalarına alışkın balıkçılar sadece dayanıklı değil aynı zamanda, doğa bilgeliğinin de sembolüler Norveç’te. Balıkçılık, sabır, disiplin ve bilgelik ister. Yorucu geçen bir balık avının ardından ağlar sabırla toplanır, suya minnetle bakılır. Denize, verdiği nimetlerden dolayı teşekkür edilir. Dayanıklı ve bilge balıkçılar, Norveç edebiyatında, halk şarkılarında ve sanatında da sıkça yer bulur. Zorlu doğa koşullarına karşı mücadele eden cesur karakterlerdir onlar.

Denizle kurulan bu kadim bağ, Norveçlilerin doğayla olan saygılı ilişkisini, dayanıklılığını ve kültürel kimliğini yansıtır. Sonuçta bu halk, uzun tekneleri ile okyanus ötesi seferler düzenleyebilecek kadar gelişmiş cesur Vikingler’in torunları.

Norveç’in  Kalbindeki Savaşçılar: Vikinglerin Kültüre Mirası

Günümüzde Vikingler temalı diziler oldukça popüler. Benim gibi 70’lerde doğanlar hatırlayacaktır; ülkemizde Vikinglerle ilk tanışmamız Viking Viki’nin maceralarının anlatıldığı TRT’de yayınlanan çizgi film ile olmuştu. Çizgi filmde kahraman denizciler olarak gördüğümüz bu köy halkı, uzun kayıklarına atlayıp denize açılırlardı. Vikingler, gerçekten de Norveç’in tarihsel kimliğinde derin izler bırakmış denizci halklardı. Sadece savaşçı değil, aynı zamanda kaşif, çiftçi ve hikaye anlatıcısıydılar. Doğaya karşı değil, doğayla birlikte yaşayan insanlardı. Bugünkü Norveçlilerin doğaya duyduğu derin saygının kökleri belki de bu Viking ruhundan gelir. Diğer taraftan Vikingler, Norveç toplumunda ulusal kimliğin, kültürel mirasın ve tarihsel dayanıklılığın sembolü olarak değerlendirilseler de, Norveçliler onları romantik bir şekilde sadece kahraman olarak görmezler. Gerçekçi bir şekilde onların tarihteki yağmacı ve acımasız yönlerinin de farkındadırlar.

Doğa Onların Yaşam Tarzı

Karaya çıktığımız yerlerde yol boyunca uzanan yeşillikler gözümü alıyor. İsviçre’ye de benzetiyorum bir yandan; belki biraz da İrlanda kırsalını andırıyor. Sonuçta sadece denizin değil, yeşilin ve dağların da çocukları Norveçliler. Birçok balıkçı aynı zamanda çiftçilikle de uğraşıyor. Norveç halkı için doğa sadece korunması gereken bir kaynak değil, birlikte yaşanması gereken bir dost.

Fiyortların etrafındaki sevimli ahşap kırmızı evli köylerde yaşam, denizin yükselip alçalmasına, gökyüzünün rengine veya ormanın sesine göre şekilleniyor. Doğa hayatın bir parçası. Norveç kültüründe çok özel bir yeri olan “friluftsliv” (açık hava yaşamı), doğada vakit geçirmenin bedensel ve ruhsal faydalarına odaklanmış bir yaşam felsefesi. Kıyılarda yaşayan halk, fiyortlara ve doğaya o kadar alışkın, bu yaşamı o kadar seviyor ki, örneğin yeni iş imkanları veya eğitim sebebiyle-tabi ki bir süreliğine gidip güzel ülkelerine geri dönmek icin- seçtikleri ülkelerin başında yine doğa güzelliği ve fiyortları ile bilinen Yeni Zelanda geliyor.

Norveç, özellikle de 1969’da bulunan petrol kaynakları ile birlikte zengin olmasına zengin bir ülke, ancak maddi zenginlikten çok “yaşam kalitesi” üzerine odaklandıklarından, yıllardır yapılan araştırmalarda da dünyadaki en mutlu ve huzurlu toplumlar arasında yerlerini alıyorlar.

Norveçliler sanslı bir millet. Şanslılar çünkü, yaşadıkları güzel coğrafyada doğayla kurdukları kadim bağ, Vikinglerin cesaretinin ve yüzyıllara dayanan mitolojik hikayelerin yankılarını taşıyor. Bu güzel ülkede insan sadece büyüleci manzaraların ve doğanın değil, bin yıllık bir hikayenin de parçası olduğunu hissediyor.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Stefan Zweig’in İzinde ve Yarım Kalan Roman: Clarissa

yazar

Published

on

Avusturya, müzik, edebiyat ve tarih açısından oldukça şanslı bir ülke. Klasik ve modern müzik alanında Mozart’tan Falco’ya kadar dünyaca ünlü isimler yetiştirmiştir. Ancak yalnızca müzikte değil, edebiyat alanında da son derece zengin bir mirasa sahiptir. Klasik ve modern edebiyatın önemli temsilcileri arasında yer alan yazarlar, Avusturya kültürünü dünya edebiyatında güçlü bir noktaya taşımıştır.

Bu yazarlardan biri de Türk okurların da büyük ilgiyle okuduğu Stefan Zweig’dır. Salzburg’a yaptığımız bir seyahat sırasında onun izini sürme fırsatı bulduk. Yazarın yaşamında önemli bir yere sahip olan bölgelerden biri olan Villa Paschinger Schlössl çevresinden geçerek, sık sık yürüyüş yaptığı Kapuzinerberg yollarında dolaştık.

Villanın bahçe girişi önünde Zweig, eşi ve ailesine ait anı taşları konmuş.

Ne yazık ki villanın içine giriş mümkün değildi. Büyük bir bahçe içinde neredeyse gözlerden uzak bir ev. Ancak ormanın içindeki patikalarda yürürken, ister istemez insanın aklına şu sorular geliyor: Bu yollarda yürürken neler düşünüyordu? İlhamını doğadan mı alıyordu, yoksa insan ruhunun karmaşıklığını mı gözlemliyordu? Bu yemyeşil ve sakin ortamda dolaşırken, sanki yazarın izleri hâlâ hissediliyormuş gibi bir duyguya kapılmamak elde değil. Salzburg genel olarak, sadece mimarisiyle değil, içinde barındırdığı sanatçıların ve yazarların ruhuyla da yaşayan bir şehir. Her köşesinde bu tarihî ve kültürel derinliği hissetmek mümkün.

Stefan Zweig’ı kendi blog sayfamda da sık sık ele aldım ve eserlerinden bahsettim. Onun insan psikolojisini derinlemesine işleyen anlatımı, özellikle kısa romanlarında ve biyografik çalışmalarında oldukça etkileyicidir. Bu yazıda ise, yazarın ölümünden sonra ortaya çıkan ve tamamlanamayan bir eserine, yani **Clarissa**’ya değinmek istiyorum.

Clarissa, yazarın intiharından sonra ortaya çıkan kırmızı bir not defteri sayesinde gün yüzüne çıkar. Zweig’in ölümünden sonra vasiyeti açıldığında bulunan bu defter, aslında yarım kalmış bir roman taslağıdır. Bu taslak daha sonra 1990 yılında Knut Beck tarafından Fischer yayınevi aracılığıyla yayımlanır. Daha sonraki yıllarda Simone Lettner ve Werner Michler metni düzenleyerek yeniden okuyucuyla buluştururlar. Bu yönüyle eser, hem edebi hem de tarihsel açıdan özel bir yere sahiptir.

Yazarın diğer birçok eseri gibi bu metin de Salzburg Edebiyat Arşivi’nde korunmaktadır. Bu arşiv, Zweig’in düşünce dünyasını ve yazın sürecini anlamak isteyenler için önemli bir kaynaktır.

Kısaca **Clarissa**, güçlü bir kadın karakterin hayatını anlatır. Annesini küçük yaşta kaybettikten sonra babası ve ağabeyiyle büyüyen Clarissa, eğitim hayatının bir bölümünü bir manastır okulunda geçirir. Zamanla kendini geliştirerek bağımsız bir birey haline gelir ve bir iş kadını olarak kendi yolunu çizer. Ancak hayatı, I. Dünya Savaşı’nın gölgesinde derin bir kırılma yaşar. Sevdiği Fransız adamı savaş sırasında kaybolur ve bu kayıp, onun yaşamındaki en büyük dönüm noktalarından biri olur.

Clarissa, sadece bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda savaşın bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini ve bir kadının kendi kimliğini bulma mücadelesini de yansıtır. Yarım kalmış olması ise esere ayrı bir melankoli ve merak duygusu katar; okuyucuya “devam etseydi nasıl bir hikâye olurdu?” sorusunu bırakır.

Görseller: Deli Kızın Bohçası Blog kişisel arşivi.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Ağacın dili, Zanaatin Kalbi Luthier Enes Kıtay

yazar

Published

on

Pencerede kedileri, tarihi yapıları, rengârenk Çiçek Evi ve köy kahvesini andıran kafesiyle İstanbul’un ortasında bir Ege kasabası… Kavala muhacirlerinin bu huzurlu mahallesinde, bugün çok özel bir mekânın kapısını aralıyoruz: Luthier Enes Kıtay’ın şirin atölyesi.

1995 yılında İstanbul’da, üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Enes’in kaderi, henüz 14 yaşındayken bir bağlamanın tellerine dokunmasıyla değişir. O yaşta başlayan bu müzik yolculuğu, zamanla sadece o tellere basmayı değil, o tellerin bağlı olduğu ahşabın dilini çözme tutkusunu da beraberinde getirecektir.

O yıllarda meslek lisesi mobilya bölümü öğrencisi olan Enes, TRT sanatçısı Uğur Önür’den feyz alarak kabak kemane çalma sevdasına düşer. Bağlama hocasının da desteğini alınca önündeki en büyük engel bir kabak kemaneye sahip olabilmektir. İlk iş olarak Unkapanı’nın yolunu tutar fakat oradaki enstrümanların kalitesi içine sinmez. Yaşı gereği ekonomik koşulları da el vermeyince iş başa düşmüştür; kendi kemanesini kendi yapmaya karar verir.

Okuldaki hocalarının kapısını çalar; tutkusu ve kabiliyetiyle dönem ödevini „kabak kemane yapımı“ olarak kabul ettirir. Böylece hem ilk enstrüman yapımının hem de luthier yolculuğunun ilk adımını atmış olur.

Kemaneyi yapar, dönem ödevinden geçer. Yaptığı kemane Uğur Önür tarafından da onaylanınca artık istikamet bellidir: Enes, luthier olacaktır. Lisede staj dönemi geldiğinde ud yapımcısı Ramazan Calay’ın yanında stajını yapmak ister. Hocalarının inisiyatifiyle mobilya stajını bir luthier çırağı olarak tamamlar.

Eğitimine İstanbul Teknik Üniversitesi Çalgı Yapımı Bölümünde devam eder. Ud ve lavta yapımının önde gelen isimlerinden olan ustası Ramazan Calay, onun da bu alanda uzmanlaşmasında büyük rol oynamıştır. Enstrüman dersleri verip oradan kazandığı parayla ud ve lavta yapıp satmaya başlar. Bugün artık bu zanaatın saygın ustalarından biri haline gelmiştir.

Tam da bu ustalıkta merakla, atölyedeki talaş kokusunda sormak istiyorum: Bir ağaç parçası bir ustanın elinde dile gelip ruhumuza dokunan bir enstrüman oluyor. Bu süreç tam olarak nasıl işliyor?

Enes Kıtay: Ben özel sipariş üzerine çalışıyorum. Genellikle gelen kişi hangi ağaçtan hangi enstrümanı istediğini söylüyor, ona göre üretime geçiyorum. Yapım sürecini kabaca üç ana mimariye ayırabiliriz: Tekne, kapak ve sap kısmı. Tekne kısmı için çeşitli yerli ve yabancı ağaçlar tercih edilebilir. Kapak kısmı için az lifli, daha gevrek olan yapısıyla çam ailesinden olan ladin ve sedir gibi ağaçlar tercih edilirken, sap kısmında sertlik ve dayanıklılık bakımından klavyeyi abanoz ağacından seçiyoruz.

Sipariş üzerine enstrüman yaparken aslında kişiye özel bir ses tasarlıyorsun. Bu tasarım süreci nasıl işliyor, usta olarak sana ne hissettiriyor?

Enes Kıtay: Bize gelen müzisyen genelde aradığı sesi tarif eder, sonra kişinin fiziksel özellikleri devreye girer. Eğer parmakları küçükse daha dar klavye tercih ederiz. Ya da erkekse normal klavye, kadın ise zenne (enstrümanın ebatı gözle görülmeyecek bir farkla normal boyuttan küçüktür) tercih edilir. Bu milimetrik farklar enstrümanın ruhudur. Ben bu aşamada o tezgahta bir enstrüman değil, tabiri caizse bir evlat dünyaya getirdiğimi düşünüyor ve o hisle hareket ediyorum.

Malzeme tedariğinden yapım aşamasına kadar bu mesleğin en meşakkatli kısmı ve en keyif aldığın kısmı hangisi?

Enes Kıtay: Her aşaması meşakkatli fakat başlangıç aşaması en meşakkatli kısmı. Çünkü ucu bucağı belirsiz yeni bir yolculuğa başlıyorsun. Bu yolculukta yanıma bir önceki yaptığım enstrümandan aldığım olumlu geri dönüşü azık olarak alıyorum. Bana o üretim şevkini veren de bu durum oluyor.

En keyif aldığım kısım ise enstrümana teli taktığım, ilk akort yaptığım an. Alelade bir ağaçla başlayan yolculuğum, insanların ruhuna dokunacak ezgiler üreten bir enstrümana dönüşüyor. O ilk sesi duyduğumda hissettiğim şey, bu dönüşümün bir parçası olmanın verdiği şükür duygusu.

Atölyenden çıkan bir enstrümanı usta bir müzisyenin elinde, sahnede ilk kez dinlediğinde ne hissediyorsun?

Enes Kıtay: Çıraklık döneminden bugüne kadar süren yolculuğum gözlerimin önünden geçiyor. O sahne benim için bir varış noktası değil, aksine bir sonraki enstrümanda daha da ustalaşmam için verilmiş bir söz gibi.

Her şeyin fabrikasyon olduğu bir süreçteyiz. Bu zanaatın geleceğini nasıl görüyorsun?

Enes Kıtay: Öncelikle fabrikasyon üretime karşı değilim; aksine seri üretim, zanaatkârın ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor. Fabrikasyon üretimde belki enstrüman kusursuz olabilir ama bir ruhu yok. Luthier’nin değeri de bu noktada ortaya çıkıyor.

Bu zanaatın geleceği için en büyük çağrım ailelere… Bizim kültürümüzde „Ağaç yaşken eğilir“ derler; çocuktaki o kıvılcım küçük yaşta fark edilmeli. Herkes doktor olacak ya da üniversite bitirecek diye bir kaide yok; ki bu sadece bizim işimiz için değil, sanatın tüm dalları için geçerli. Hayatın üreten, elleriyle dünyaya değer katan insanlara da ihtiyacı var.

Bırakalım çocuklarımız sadece ezber yapmasın; yetenekleri varsa ahşaba dokunsunlar, üretsinler ve kendi hayatlarının ustası olsunlar.

Şirin atölyesinden dünyanın her yerine ses olan Enes’in yanından ayrıldığımda, üretmenin bıraktığı tarif edilmez huzur bana da sirayet etmişti. Aylarca kuruyan bir ağaç, milim milim yontulan bir tekne ve ancak doğru zaman geldiğinde konuşan teller…

Bir şeyi üretmenin kıymeti, ürettiğin şeyle kurduğun gönül bağında gizliydi. Cebimde genç bir luthier’nin sabrı, ruhumda ahşap kokulu bir dinginlik vardı.

Ve tam o anda anladım:

„Hayat, hırsla tüketilen bir fabrikasyon ürünü değildi; o, hakkı verilerek, milim milim işlenmesi gereken kutsal bir zanaattı.“

Continue Reading

Köşe Yazıları

Women’s Prize 2026’nın Kazananı: Muhabbet

yazar

Published

on

 Dün tüm edebiyat dünyasının ve okurseverlerin kulağı Women’s Prize ödüllerindeydi. Kısa listede birbirinden güçlü kitaplar vardı; ama içlerinden biri kitap kulübümüzde özellikle çok konuşulmuştu: 30 hafta boyunca New York Times çoksatanlar listesinde zirvede kalan, 2026 PEN/Hemingway En İyi Roman Ödülü’nü de kazanan Muhabbet. Virginia Evans’ın edebiyat dünyasında oldukça ses getiren romanı, dün Women’s Prize for Fiction 2026 ödülünü de kazanarak başarısına bir yenisini ekledi.

 Türkçeye Ergin Kaptan tarafından çevrilen ve Mayıs ayında April Yayıncılık etiketiyle Türk okurlarla buluşan Muhabbet’i ben de vakit kaybetmeden İsviçre’ye getirttim. Uzakta yaşayınca insanın duası biraz da şuna dönüşüyor: Kitap getirenleriniz çok olsun. 🙂

 Muhabbet’i okumaya başladığımda, açıkçası ilk sayfalarda bu kadar konuşulmasına anlamlandıramadım. Fakat sayfalar ilerledikçe kitabın ritmine alıştım; başta sade ve hatta fazla sakin görünen hikayenin, aslında yavaş yavaş derinleştiğini fark ettim. Bu kitap hızlı akan, büyük kırılmalarla ilerleyen bir roman değil. Daha çok yavaş yavaş içine çeken, sakinliğiyle merak uyandıran, okudukça insanın kalbine yerleşen kitaplardan. Bir süre sonra Muhabbet, benim için mektuba ve mektuplaşmaya yazılmış incelikli bir övgüye dönüştü.

 Romanın ruhunu en iyi anlatan cümlelerden biri de sanırım şu:

“İnsanın başkalarına gönderdiği mektuplar, karşılığında aldığı cevaplar, muhteşem bir yapbozun parçaları gibi, hatta daha iyi bir benzetmeyle uzun bir zincirin halkaları gibidir.”

 Gerçekten de Muhabbet, tam bu cümlenin izinde ilerliyor. Birbirine eklenen, kimi zaman yıllar sonra karşılığını bulan, kimi zaman cevapsız kalan mektuplar aracılığıyla büyüyen içten bir hikaye bu. Virginia Evans, mektubu yalnızca bir anlatım biçimi olarak kullanmıyor; onu karakterlerin birbirine tutunma, geçmişle hesaplaşma ve hayata yeniden yaklaşma yolu haline getiriyor.

 Romanın merkezinde, 73 yaşındaki Sybil var. Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri de Sybil’in asla kusursuz çizilmemiş olması. Zaman zaman inatçı, zaman zaman haksız, bazen geçmişe fazlasıyla tutunan, bazen de kendi yalnızlığının içinde kaybolan bir kadınla karşılaşıyoruz. Ama onu bu kadar sahici kılan da tam olarak bu.

 1955 ile 2012 yılları arasında yazılmış mektuplardan oluşan roman; Sybil’in hayatı etrafında yalnızlığı, dostluğu, kayıpları, aile bağlarını, yaş almanın getirdiği kırılganlığı, bir yere ait olma isteğini ve kitaplarla kurulan o özel bağı sade ama etkileyici bir dille anlatıyor.

 Bugün her şeyin hızla tüketildiği, iletişimin birkaç kelimeye, birkaç simgeye sıkıştığı bir çağda yaşıyoruz. Belki de en çok eksikliğini hissettiğimiz şey, birbirimize gerçekten değen cümleler kurabilmek. Muhabbet, mektupların satır aralarından bana tam da bunu hatırlattı. Okurken bir yandan da içimden, “Ben kime yazardım?” diye geçirdim.

  Women’s Prize’ın Doğuşu: Kadınların Edebiyattaki Sesi

 Muhabbet’in Women’s Prize for Fiction 2026 ile gündeme gelen başarısını anlamlı kılan şeylerden biri de Virginia Evans’ın kadınların hikayelerine bakışı. Kitabı kısa listeye kaldıktan sonra Evans’a, kadın yazarların eserlerini kutlamanın neden önemli olduğu soruluyor.

 Evans bu soruya, “Biz kadınlar dünyanın tarihini bedenlerimizde taşırız,” diyerek yanıt veriyor. Kadınların; sohbet, sevgi, ilişkiler, dikkat ve özen aracılığıyla hikayeleri yalnızca anlatma değil, onları koruma ve yaşatma gücüne de sahip olduğunu söylüyor.

 Ona göre kadınların hikayeleri, çoğu zaman anlatılan büyük hikayelerin görünmeyen yüzü, iç sesi ya da arka planı. Evans, kadınların bakış açılarını, acılarını, bilgeliğini; taşkın, coşkulu, sancılı ve parlak duygu ve düşüncelerini duymak istediğini ifade ediyor.

 Evans’ın bu sözleri, yalnızca Muhabbet’in ruhunu değil, Women’s Prize’ın var oluş nedenini de çok iyi anlatıyor aslında. Çünkü bu ödülün ortaya çıkış hikayesi de en az kazanan kitaplar kadar dikkat çekici.

 Women’s Prize, İngilizce yazan kadın yazarların edebi başarılarını görünür kılmak ve edebiyat dünyasındaki cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekmek amacıyla 1996’dan beri verilen önemli bir edebiyat ödülü.

 Ödülün doğuşunda ise oldukça çarpıcı bir kırılma noktası var: 1991 yılında Booker Ödülü’nün kısa listesinde tek bir kadın yazarın bile yer almaması. Üstelik o yıl yayımlanan romanların önemli bir bölümü kadın yazarlar tarafından kaleme alınmışken, bu yokluk edebiyat dünyasında neredeyse fark edilmiyor.

 Women’s Prize’ın kurucu ortaklarından Kate Mosse’nin bu konudaki saptaması çok çarpıcı: Asıl mesele yalnızca listede kadınların olmaması değil, kimsenin bunu fark etmemesiydi.

 İşte Women’s Prize tam da bu görünmezliği kırmak için doğuyor. 1996’da hayata geçen ödül, zamanla yalnızca bir tepki olmaktan çıkıp İngilizce yazan kadın yazarlar için dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden birine dönüşüyor

 Women’s Prize’ın otuz yıla yaklaşan serüveni, kadın yazarların yalnızca kurgu alanında değil, “otorite” ve “uzmanlık” gerektiren kurgu dışı alanda da daha görünür olmasını sağladı. Bu amaçla 2024’te ilk kez Women’s Prize for Non-Fiction ödülü verilmeye başlandı ve bu dalın ilk kazananı Doppelganger adlı eseriyle Naomi Klein oldu.

 Bu yıl ise ülkemizden çok değerli bir isim, Ece Temelkuran, Nation of Strangers: Rebuilding Home in the 21st Century adlı kitabıyla Women’s Prize for Non-Fiction listesinde yer aldı. Göç, aidiyet, ev kavramı ve 21. yüzyılda birlikte yaşama fikri üzerine düşünen bu kitabın böylesi önemli bir ödül kapsamında anılması, bence ayrıca kıymetliydi.

 2026 Women’s Prize for Non-Fiction ödülünün kazananı ise The Finest Hotel in Kabul: A People’s History of Afghanistan adlı kitabıyla Lyse Doucet oldu. Böylece Women’s Prize, yalnızca kadınların kurmaca dünyadaki sesini değil; tarih, hafıza, politika, göç ve toplumsal tanıklık gibi alanlardaki sözünü de görünür kılmaya devam ediyor.

Continue Reading

Trendler