Köşe Yazıları
Trieste’de Bir Gün: Svevo ve Joyce’un İzinde
Sert rüzgarının meşhur olduğu söyleniyor, oysa ben ışıl ışıl, dingin bir Eylül gününde tanıştım onunla. Trieste beni, o sıcak günün öğleden sonrasında, neşeli şehir sakinlerinin doldurduğu cıvıl cıvıl meydanları, akşamında da altın ışıklar saçan hercai renkteki gözalıcı bir gökyüzüyle karşıladı.
Açık konuşmak gerekirse İtalya’nın her köşesinin güzelliğinden belki biraz da şımartılmış bir seyahatsever olarak sıradışı bir beklentim yoktu Trieste’den. Rotamızı İtalya’nın Friuli-Venezia Giulia Bölgesi üzerinden Istria Yarımadası’na çevirmiş, bu liman şehrine ise sadece iki gece ayırmıştık. Daha tanımadan bende heyecan yaratan tek bir özelliği vardı- ama ona birazdan geleceğim. Önce bu güzel şehrin bende yarattığı ilk izlenimlerden bahsedeyim.
Adriyatik’in kıyısına ilişmiş bu küçük kent, tarihi ve coğrafyasından dolayı aynı anda hem İtalyan, hem Avusturyalı, hem de biraz Slav. Yani tam bir melez. Yıllarca Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na ait olup, 1.Dünya Savaşı’nın ardından “İtalyan” ünvanını alınca, şehrin siluetinde, Viyana’nın insana hissettirdiği o mağrur elegans ile İtalya’nın Akdeniz sıcaklığının iç içe geçtiği canayakın bir zarafet çıkmış ortaya.
Sokaklarda yürürken canlı sohbetlerden kulağıma çarpan sesler sadece İtalyanca değil; şehirlilerin yerel lehçesi olan Triestino, Almanca ve bir yandan da Slovence kelimeler duyuyorum. Trieste’nin en büyük özelliği belki de kendini hiçbir zaman tek bir kimliğe sığdırmamış olması. Bu çok kültürlülük kendisini, sokaklardaki insanlarda, meydanlarda, köprülerde, şehrin bana pasta kremasını anımsatan binalarında hissettiriyor.
Şehirde kahve kültürü
İnsanın içini kıpır kıpır yapan havayı gören Triesteliler kendilerini geniş meydanlara ve sokak aralarındaki kahvelere atmışlar. “Kahve” demem boşuna değil. Avusturya etkisinden kalma, İtalyan tipi “espresso bar”lardan daha farklı bir kahve kültürüne sahip Trieste. Hani o Avusturyalıların övündükleri, UNESCO tarafından da “Kültür Mirası” olarak kabul edilmiş “Kaffeehaus” tarzında, uzun uzun oturulan, kitap ve dergi okunan, keyifli sohbetlerin akıp gittiği adeta birer yaşam alanı şehrin kahveleri. Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın “Demokratik Kulüp” şeklinde tanımladığı Viyana kahvelerinin, dönemin edebiyatçılarının buluşma noktası olması gibi, Trieste kahveleri de edebiyat tarihinin önemli bir dostluğuna ev sahipliği yapmış. Tabii onların günün birinde edebiyata imza atacak önemli isimler olacaklarını bilmeden.
Bir edebiyat dostluğu hikayesi
Yıl 1907. Kahramanlarımız Trieste’de İngilizce öğretmenliği yapan, asıl tutkusu yazmak olan, ancak maddi sıkıntılar çeken 25 yaşında bir Dublinli ve ondan İngilizce ders almak isteyen, gençliğinde yazdığı romanlar ses getirmemiş olan, ellisine yaklaşmış bankacı Ettore Schmitz. Bu iki ismin ortak tutkusu yazmak olunca, derslerdeki sohbetler edebiyatın derinliklerine kayar. Böylece bir öğretmen-öğrenci ilişkisi, kısa sürede, daha sonraları dünya edebiyatını etkileyecek bir dostluğa dönüşür. Bu isimlerden genç olan İrlandalı, ilerleyen yıllarda edebiyatın en yenilikçi isimlerinden biri olacak ve arkasında dev eserler bırakacak, Triesteli olan Schmitz ise, romanlarında kullandığı Italo Svevo adıyla sadece İtalyan değil, dünya edebiyatının önemli isimlerinden biri haline gelecektir.
Joyce, Svevo’nun zekasına ve nükteli entelektüelliğine hayran olur. Svevo da Joyce’u mükemmel bir öğretmen ve sohbet arkadaşı olarak görür. Yazdıklarını birbirleri ile paylaşırlar. Joyce, Svevo’nun basıldığı yılarda pek ilgi çekmemiş olan “Yaşlılık” romanından oldukça etkilenir, “Yazmayı bırakmamalısın” der arkadaşına. Svevo ise Joyce’un o genç yaşında yazdığı ve yayınevinin itirazlarına maruz kalan Dublinliler’den, özellikle de kitabın son hikayesi “Ölüler”den çok etkilenmiştir.
Bir ilham şehri
Joyce için Trieste, Dublin’den isteyerek ayrılmış olsa da, onun ilk gerçek “sürgün limanı”dır. Burada hem maddi sıkıntı çeker, hem de büyük eserlerini olgunlaştırır. Dublin’den uzakta da olsa, Dublinliler’i burada tamamlar. “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” de yine bu şehirde şekillenir. Trieste, onun için adeta aynı anda hem yoksulluğun, hem de yaratıcılığın, hem yabancılığın, hem de özgürleşmenin şehridir.
Svevo için ise Trieste zaten doğduğu, büyüdüğü şehirdir. İtalyan bir anne ile Alman bir Yahudi babanın çocuğu olarak doğmuş, 1870’lerde tamamlanan İtalyan Birliği’nin dışında, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun sınırları içinde kalmış Slav, Orta Avrupa, Latin düşünce biçimlerinin, kültürel etkilerinin kaynaştığı bir şehirde yetişmiş, bu kültürel mozaik ve psikanalize duyduğu ilgi onun romanlarına da yansımıştır.
Svevo’nun bu kültürel zenginliği ve ilginç karakteri Joyce’un baş eseri Ulysses’deki Leopold Bloom karakterine de esin kaynağı olur. Bu meşhur karakter de Svevo gibi Macaristan asıllı bir Yahudi’dir. Sadece Svevo değil, tabii ki Trieste de Ulysses’in ilham kaynaklarındandır. Hatta tıpkı şehirdeki basının Joyce’un ismini bir türlü doğru telaffuz edememesi gibi Leopold Bloom da isminin hep komik bir çekilde yanlış söylenmesinden muzdariptir!
Trieste yılları boyunca çok güçlenen bu dostluk, 1. Dünya Savaşı sırasında Joyce’un Zürih’te yaşamasıyla da, 1920’lerden itibaren Trieste’nin yıldızının sönmesiyle birlikte Avrupa’nın kültür başkenti olan Paris’e taşınmasıyla da kopmaz. Hatta o yıllarda basılan Svevo’nun yeni kitabı “Zeno’nun Bilinci”ni Paris edebiyat çevrelerine tanıtan Joyce, bir anlamda Svevo’nun edebiyat dünyasında parlamasına da sebep ve destek olur. Ancak Svevo, pek de şanslı bir adam değildir. Hayatı boyunca kitaplarının anlaşılmaması onu neredeyse yazmaya küstürmüşken, edebiyatta yakaladığı şöhretin keyfini sadece iki yıl sürebilecektir. 1928’de geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybeder.
Edebiyat ve dostluklar
Bir tür usta-çırak ilişkisi gibi başlayan bu edebiyat dostluğu, hikayelerini araştırdıkça beni daha da çok etkiliyor. Aklıma edebiyat dünyasından başka derin dostluklar geliyor. Bir dostun inancı, bazen bir yazarın kaderini değiştirebiliyor. Birkaç gün önce İsviçre Edebiyat Kulübümüzün düzenlediği “Şairler Gecesi”nde hayat hikayesini detaylarıyla dinlediğimiz Sabahattin Ali ile Nazım Hikmet’in hafızamda taze olan dostluğunu hatırlıyorum hemen. Nazım Hikmet’in teşvik edici yorumlarıyla o müthiş romanları yazmaya devam eden Sabahattin Ali, Nazım’a sadece onun dostu olmakla değil, onunla aynı devirde yaşamış olmakla övündüğünü söyler. Böylesine değerli eserler yaratıp, aynı zamanda da böyle derin dostluklara imza atabilmenin ne müthiş bir duygu olduğunu düşünüyorum.
Trieste sokaklarında Svevo ve Joyce ile
Trieste’ye dönecek olursam; Joyce ve Svevo’nun hikayesi, o güzel Eylül gününde beni, bu iki ismin izlerini sürmeye yönlendiriyor. Tabii ki ilk durak ikisinin de hayatı ve eserleriyle ilgili bilgilerin yer aldığı Museo LETS oluyor. Svevo ve Joyce ile dolu bir, iki saatin ardından, James Joyce denince ilk aklıma gelen kişi olan yazar Fuat Sevimay’a Trieste’de olduğumu söyler söylemez selamını söylememi istediği Müze Müdürü Ricardo Ceppach’a onun selamını iletiyor ve bu güleryüzlü Triesteli adamla biraz Sevimay’dan, biraz Trieste’den tatlı bir sohbete dalıyorum.
Müzeden çıktığımda hemen sokağın karşısındaki parkın önünde Svevo’ya rastlıyorum. Göğsüne doğru tuttuğu kitabı ve diğer elinden aşağı doğru sarkıttığı şapkasıyla bir adım atmış, adeta hareket edecek gibi duruyor. Tıpkı fotoğraflarındaki gibi kendine özgü bıyığıyla oldukça ağırbaşlı görünse de Joyce’un onun esprili karakterini nasıl da sevdiğini hatırlıyorum. Şehrin büyüsünün ve müzede geçirdiğim zamanın da etkisiyle kulaklıklarımı takıp, Svevo’nun “Zeno’nun Bilinci” kitabını sesli olarak dinlemeye ve şehrin sokaklarında yürümeye başlıyorum. Sıra sıra restoranlar ve kahvelerin gözümü aldığı, canlılığının içimi yaşam sevinciyle doldurduğu Via San Sebastiano’dan geçerek, Via Roma’ya doğru yürüyorum. Svevo’nun ilginç karakteri Zeno daha ilk andan yakalıyor beni. Bu kafası karışık karakterin hikayesinin, yazarın kendi hayatıyla ne kadar örtüştüğünü merak ediyor ve ilk fırsatta bunu araştırmaya karar veriyorum. Uzaktan Ponte Rosso Köprüsü’nde duran Joyce’un heykelini fark edince tuhaf bir şekilde heyecanlanıyorum. Joyce, bir kolunun altında bir kitap, diğer eli cebinde, sakin bir ifadeyle karşılıyor beni. 10 yılı aşkın bir süre yaşadığı şehirle uyum içinde, orada olmaktan huzurlu bir hali var adeta.
Hikayesi olan bir şehir
Şehrin ruhuna uygun bir şekilde bir kahveye oturup, 100 yıldan uzun bir süre önce iki yazarın yaptığı gibi kahve keyfi yapmaya, şehri onların gözüyle izlemeye ve bir yandan da Zeno’nun tuhaflıklarını dinlemeye karar veriyorum.
Kahvemi içerken “Ne tuhaf” diye düşünüyorum kendi kendime. Joyce ve Svevo’nun yolları burada kesişmeseydi belki de şu anda dinlemekte olduğum bu kitap hiç yazılmayacaktı veya yazılsa da masanın çekmecesinde unutulmuş, birkaç dostun okuduğu bir metin olarak kalacaktı. Joyce belki Zürih’te, ya da Paris’te yine yazacaktı. Ama acaba Dublinliler’deki o keskin gözlem, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ndeki o içsel isyan ve Ulysses’in meşhur karakteri Leopold, Trieste’nin çok kültürlü ortamı ve Svevo’nun ona verdiği ilham olmadan aynı derinliğe ulaşabilir miydi?
Trieste evet, kendine özgü güzelliği olan bir şehir ama tam da bu iki yazarın hikayesi yüzünden çok özel diye düşünüyorum. Eğer Trieste olmasaydı, Joyce’un eserleri belki daha sönük, Svevo’nunkiler ise daha suskun kalacaklardı. Ve en önemlisi bizler, dostluğun edebiyatı nasıl dönüştürebileceğini gösteren bu zarif hikayeden mahrum kalacaktık.







Köşe Yazıları
Bahçıvan Ve Ölüm
Edebiyatın büyülü bir kapısı vardır; içeri girdiğiniz anda hava değişir, zaman yavaşlar ve dışarının sesleri uzaklaşır. Bir kitabın ilk cümlesi ise bazen tek başına gövdenin yükünü taşır. O cümlede tüm hikayenin kokusu, tonu ve kaderi saklıdır.
Tolstoy, Anna Karenina’ya “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” diye başlar ve daha ilk satırda okuru o büyük trajediye hazırlar. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nin kapısını “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” diye aralar; okur daha o an kaybedilmiş bir mutluluğun yasına davet edildiğini hisseder. Bu cümleler sadece başlangıç değil; kitabın ipuçlarıdır.
İşte bu unutulmaz başlangıçlar arasında yer almayı hak edecek bir metinle karşılaştım: Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm’ü.
“Babam bir bahçıvandı, şimdi bir bahçe…”
Bu ilk cümle yalnızca bir ölüm haberinin edebi ifadesi değil; dönüşümün, kabullenişin ve çoğu zaman yüksek sesle söylenmeyen bir yasın en yalın hali.
Gospodinov, kanser teşhisi konulan bahçıvan babasının son günlerini, o kaçınılmaz vedayı ve geriye kalan sessizliği anlatırken bizi sadece bir hastalık hikayesine değil; aynı zamanda insanın geçmişiyle yüzleştiği, kaybedişin derin acısını hissettiği ve pişmanlıkların ağır yüküyle şekillenen bir yas sürecine götürür.
Bir Kaybın Anatomisi
Bu otobiyografik anlatıda bir yazarın kendi hayatının en zor virajını nasıl kelimelere döktüğüne tanıklık ediyoruz. Hastane odalarının soğukluğu, tıbbi raporların dili ve bedenin yavaşça terk edilişi bir yanda dururken; bahçenin kokusu, toprağın renkleri ve çiçeklerin sabrı diğer yanda durur. Kitabın en çarpıcı tespitlerinden biri, babasının epikriz raporunu okurken söylediği sözlerle gelir:
“Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur.”
Gospodinov’un babası bahçenin içinde yaşayan biridir; elleri topraktan, zihni çiçek soğanlarından, dili mevsimlerden oluşur. Fakat teşhis konduğunda babanın bedeni “ölüm kokan” kelimelerle kuşatılır.
Bu noktada Gospodinov, ölümü ani bir olay değil, yavaş yavaş yazılan bir roman gibi ele alır. Baba yürüyemez, konuşamaz, yeryüzündeki varlığını adeta bir çocuk sessizliğine indirger.
Vedanın Biçimi: Yok Oluş Değil, Form Değiştirme
Kitabın sonuna doğru ölüm artık bir bitiş değil, form değiştirme haline gelir. Toprağa verilen baba yok olmaz; çocukluğun tanığı, evin hafızası, bahçenin ruhu olarak kalır. Yazar, babasını toprağa verdiğinde yalnızca bir insanı değil, kendisini çocuk olarak hatırlayan son şahidi kaybetmenin ağırlığıyla yüzleşir.
Vedanın ardından Gospodinov, okuru daha derin bir yere çeker ve şu soruyla yüzleştirir:
“Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğumuz söylenebilir mi?”
Bu soru, kitabı bitirdiğinizde bile yakanızı bırakmaz. Çünkü anne ya da baba öldüğünde artık kimse bizi o ilk, o en saf halimizle hatırlamaz. Hatırlayan yoksa, o çocukluk hali nereye gider?
Köşe Yazıları
Karın Hatırlattıkları
Mevsim kış… İstanbul’a kar ha geldi ha gelecek derken gözlerimiz yollarda kaldı. Şu satırları yazarken meteoroloji uyarı veriyor; pazartesi İstanbul’a kar bekleniyor. Bu kez gerçekten gelir mi bilmem ama insan yine de umutlanıyor.
Karın insana yaşama sevinci veren bir tarafı olduğunu hep düşünürüm. Siz de böyle hissediyor musunuz, bilmiyorum. Gökyüzünden süzülen her bir kar tanesi beni unuttuğum çocukluğuma götürür; dokunsam eriyecek kadar narin, ama ruhumu ısıtacak kadar güçlü hatıralarıma…
Islak eldivenler, sızlayan parmaklar, kahkahalar eşliğinde yapılan kartopu savaşları… Buğulu camlara çizdiğimiz şekiller, kapının önüne yaptığımız kardan adam; burnu havuç, gözleri zeytin… Yokuştan kayarken hissettiğimiz o tarifsiz özgürlük duygusu… Sobanın sıcağı, üzerine koyduğumuz mandalinaların kokusu ve mutfaktan gelen kaynayan çaydanlığın fokurtusu…
Karın bir de insanı sakinleştiren, içini yumuşacık eden bir tarafı vardır. Yağmaya başladığında hayat sanki biraz durur. Trafik yavaşlar, işler ertelenir, insanlar istemeden de olsa soluklanır. Bu mecburi yavaşlama, koşturmaktan yorulmuş ruhlar için küçük bir mola gibidir.
Üstelik kar, yalnızca kalpleri değil, şehirleri de susturur. Kristallerinin arasındaki boşluklar sayesinde gürültüyü emer, sokakları bir örtü gibi sarar. İşte o an, insan “sessizliğin de bir sesi varmış” diye düşünür.
Bir de işin doğanın matematiği tarafı var ki, orası tam bir mucize… Altıgen kristal yapıya sahip kar taneleri, atmosferdeki yolculukları boyunca farklı sıcaklıklara, farklı nem oranlarına maruz kalarak şekillenir. Bu yüzden hiçbiri diğerine benzemez. Her biri tek, her biri eşsizdir… Tıpkı insanlar gibi.
Dilerim bu kış düşecek kar taneleri, yalnızca sokakları değil, içimizi de temizler. Bizi biraz çocukluğumuza, biraz da umuda yaklaştırır. Ve her soğuğun içinde, mutlaka saklı bir bahar olduğunu yeniden hatırlatır.


Köşe Yazıları
Sardalye Sokağı’na Yolculuk
Bazı anlar vardır; rüzgarın taşıdığı bir kokuda, sararmış bir kitabın satır aralarında ya da hiç beklemediğiniz bir köşe başında sizi yakalayıverir; içinde bulunduğunuz zamandan sizi alıp en savunmasız, en duru halinize, çocukluğunuza götürür. Geçtiğimiz günlerde ailece gerçekleştirdiğimiz Kaliforniya seyahatimizde ruhumun böylesine bir zaman sıçraması yaşayacağından habersizdim.
San Francisco’nun o meşhur 17-Mile Drive yolunda, Pasifik Okyanusu’nun eşsiz manzarasıyla sarhoş olmuş bir halde Monterey’e doğru yol alıyorduk. Planımız sadeydi: Bir gece Monterey’de konaklayacak, ardından Carmel-by-the-Sea ve oradan da Santa Barbara’ya gidecektik. Monterey, bizim için sadece rotadaki sıradan bir durak, yorgunluk atılacak bir ara istasyon gibiydi. Ancak hayat sanırım en büyük sürprizlerini en “bilinçsiz” tercihlerimizin içine saklıyor.
Otele yerleşip kendimizi Monterey’in merkezine attığımızda, bir anda John Steinbeck’in resimleri ile göz göze geldik. İşte o saniye zihnimde bir şimşek çaktı. Ayak bastığım yer sadece bir sahil kasabası değil, edebiyat tarihinin en kanlı-canlı sokağıydı: Sardalye Sokağı.
Bu farkındalıkla, 15 yaşımdaki halim elimden tuttu. Gözlerimin önüne; bana dünya klasiklerinin o büyülü kapısını aralayan sevgili Kenan Dayım geldi. Dayımın, elime o üçlemeyi tutuştururken yüzünde beliren o muzip ve heyecanlı ifadeyi hiç unutamam: “Yukarı Mahalle”, “Sardalye Sokağı” ve “Tatlı Perşembe”. Sanki sevdiği birine en kıymetli hazinesini devrediyor olmanın gururu ve o kişinin alacağı hazzı bilmenin verdiği o tatlı tebessümle bakmıştı bana.
Monterey’de, kitaptan sonra adı resmen “Cannery Row” olarak tescillenen o sokakta yürürken, sanki bir romanın sayfaları arasında ete kemiğe bürünmüş gibiydim. Sağımdan bir anda meşhur Doc çıkacakmış gibi geliyordu. Lee Chong’un bakkalında oturduğunu, Mack ve tayfasının az ötede bitmek bilmez çene çalmalarından birine daldığını hayal ediyordum. Eddie’nin La Ida’da arta kalan içkileri büyük bir titizlikle istifleyişini, grubun en çalışkanı Hazel’ın ise Doc için okyanus kıyısında deniz canlıları toplamasını izler gibiydim.
Adım adım ilerlediğim bu edebi rüyada, Monterey Körfezi’ne bakan o yamaca geldiğimde karşımda bir hayal değil, bir anıt duruyordu: Steven Whyte’ın imzasını taşıyan, gerçek boyutlarından biraz daha büyük dokuz insan figürüne ev sahipliği yapan Cannery Row Anıtı.
Kitabın karakterleri, o anın dondurulmuş bir karesi gibi karşımdaydı. Ed Ricketts bir deniz yıldızını incelerken, o tanıdık karakterler okyanus rüzgârını selamlıyordu. Anıtın en tepesinde ise bu koca dünyanın mimarı John Steinbeck, sanki bunca yıl sonra buraya kadar gelmiş olmamın ödülünü verircesine bana oradan göz kırpıyordu. Monterey, benim için artık sadece bir durak değil; bir çocukluk rüyası ve edebiyatın gerçekliğe galip geldiği o unutulmaz coğrafyanın adıydı.
John Steinbeck’in Monterey Üçlemesi
John Steinbeck, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’nde dünyaya gözlerini açtığında, aslında ölümsüz eserlerinin mikrokozmosunu da bulmuştu. O, Amerika’nın dışlananlarını, yoksullarını ve okyanusun kıyısına vurmuş kayıp ruhları biriktiriyordu.
Yazarlık dehası, 1935 yılında “Yukarı Mahalle” (Tortilla Flat) ile parladığında, dünya edebiyatı Monterey’in o engebeli yamaçlarında yaşayan sıradan insanların muazzam hikayeleriyle tanıştı. Steinbeck; Pulitzer ve Nobel ödülleriyle taçlanan o eşsiz gözlem yeteneğiyle, toplumsal adaleti ve dayanışmayı birer efsane gibi anlattı. Ancak benim için onun zirvesi, Monterey’in o kendine has kokusunu ve ruhunu iliklerimize kadar hissettirdiği o meşhur üçlemedir. Monterey’deki yaşamın o hüzünlü ama umut dolu portresini tam 19 yıla yayılan bir süreçte tamamladığı Yukarı Mahalle (1935), Sardalye Sokağı (1945) ve Tatlı Perşembe (1954).
Sardalye Sokağı: Bir Avuç Mutluluk ve Bolca Dostluk
Sardalye Sokağı, Monterey’de hayatın kıyısında kalmış ama insanlık sınavından tam not almış bir grup aylak ruhun sıcacık öyküsüdür. Hikaye, Horace Abbeville’in bakkal Lee Chong’a borcuna karşılık bir depo vermesi ve bu deponun zeki ama talihsiz Mack ile tayfasına yuva olmasıyla başlar. Sokağın kalbi, herkesin hayranlık duyduğu deniz biyoloğu Doc için atar. Mack ve arkadaşlarının, Doc’u mutlu etmek adına düzenlemek istedikleri o meşhur sürpriz doğum günü partisi, iyi niyetli bir kaosa dönüşürken aslında bize hayatın tüm karmaşasını ve güzelliğini sunar.
Steinbeck, toplumun dışladığı bu insanlara öyle sevecen yaklaşır ki, okurken kendinizi o dostluğun tam içinde bulursunuz. Mack ve tayfasının o hırpani ama onurlu dünyası, sokağın tozuna karışıp kalbinize işler.



-
Gündem1 yıl önceTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 yıl önceİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 yıl önceİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 yıl önceDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 yıl önceKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 yıl önceERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 yıl önceMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 yıl önceTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ



Şükran
17 Eylül 2025 at 21:20
Çok akıcı güzel bir edebî yazı olmuş Meltem Hanım.Tasvirleriniz çok canlı,o kadar ki yazarı bir an gerçekten gördüğünüzü sandım hayatta olmadığını unutarak.Yazinizda bahsi geçen yerleri gezmek ve yazarlarla tanışmak oldukça heyecan vericiydi.Sevgiler.
Meltem Soğuk Stropoli
18 Eylül 2025 at 07:43
Sevgili Şükran Hanım, değerli yorumunuz ve vakit ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Var olun! Sevgiler, Meltem