Connect with us

Köşe Yazıları

İLHAM VEREN HİKAYELER: Fuat Sevimay

yazar

Published

on

İlham veren kişilerle yaptığım röportajlarda bugünkü konuğum benim için yeri çok ayrı olan bir isim, Yazar-Çevirmen Fuat Sevimay.

Fuat, bana ilham veren bir yazar, ama aynı zamanda da Kadıköy Anadolu Lisesi’nden arkadaşım ve okulumuzun gururu. Yazarlık yolculuğunda attığı emin adımlar, artarak sürdürdüğü başarıları tam bir esin kaynağı. Çeşitli dergilerde yayımlanan öykülerini derlediği Ara Nağme kitabı 2014 Orhan Kemal Öykü Ödülü’ne layık görüldü. Haydar Paşa’nın Evi isimli çocuk kitabı Ankara Mimarlar Odası Kent Öyküleri Yarışması’nda birincilik alırken, Kapalıçarşı adlı romanı ise Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışması’nda ödül kazandı. Ayrıca Kadıköy Anadolu Lisesi tarafından 2015 yılında Kristal Martı ödülüne layık görüldü. Başarılı yazarlık kariyerinin yanısıra aynı zamanda çok değerli eserlere imzasını atmış bir çevirmen Fuat Sevimay. İngilizce’den James Joyce, Henry James ve Oscar Wilde, İtalyanca’dan Luigi Pirandello ve Italo Svevo eserlerinin çevirilerini gerçekleştirdi. Literature Ireland ve Trinity Colleqe’in desteği ve kazandığı bursla Dublin’de James Joyce’un Finnegans Wake eserinin çevirisi üzerine çalıştı ve eser 2016’da Finnegan Uyanması adıyla yayımlanarak 2017 Talât Sait Halman Çeviri Ödülü’ne layık görüldü.

Fuat Sevimay’ın bendeki yeri çok ayrı çünkü kitap yazmaya karar verdiğimde ilk danıştığım ve bittiğinde de ilk okuttuğum, yapıcı yorumlarını aldığım, bana “devam et” onayını veren kişi. Köşemde konuğum olması benim için büyük onur.

Fuat, hoşgeldin. Yazar kimliğinle ilgili sorularıma başlamadan önce genel olarak Fuat’ı neler düşündürür, endişelendirir, neler sevindirip, mutlu eder diye sormak istiyorum sana.

Belki çok klişe olacak ama memleket haline, dünya haline endişelenip üzülüyorum. Siyasi bir şey de söylemek istemiyorum, bir de son kitabım Bata Çıka devlet mevzularına kaydığı için hiç oralardan konuşmak istemiyorum ama hakikaten artık şaşkınlık içindeyiz ya da şaşırmamayı öğrendik-ki o da en kötüsü. İster İsrail, ister İran de, ister Türkiye’de yaşananlar, ister Amerika’da yaşananlar de, her yere baktığımızda aslında bunun bir gerilimin sonucu olduğunu görüyoruz. Bir yandan korkunç bir emperyalizm ve kapitalizm yıllardır, 2. Dünya Savaşı’ndan beri dünyaya hakim. Diğer taraftan insanlığın büyük itirazları ve gerginliği var. Dünya siyasi açıdan saçma sapan bir tıkanma haline gelmiş durumda, faşizm üstümüze çörekleniyor. Geçen gün bambaşka bir konuda bir makale yazdım ve bir anda şunu deme ihtiyacı hissettim: “Batı Yakası’nda yeni hiçbir şey yok”. Tıpkı romandaki gibi hiçbir şey değişmiyor dünyada. Ama hemen arkasından aynı makalede “Batı Yakası’nda değişen çok şey var” diye de ekledim. Yeni çok şey var çünkü sürekli bir sürü mecradan, insandan ve toplumdan çok güçlü itirazlar geliyor. İnsanın bu çalkantısına hem şaşırıyor, hem şaşırmıyorum. Bunlar üzüyor ve anlatırken artık yoruyor.  

Neye sevindim, bugün hava güzel, denize girdim. (gülüyor) Artık kişisel tavrım şöyle: örneğin deniz çarşaf gibiyse ne güzel diyor, seviniyorum.

Seni o kadar iyi anlıyorum ki. Umarım ülkemiz için de, dünya için de olumlu şeyler görelim.

İnşallah, ben umutluyum. Ancak sanki iki ileri, bir geri gidiyoruz gibi. Şu an herhalde bir gerideyiz, hatta belki iki, belki üç oldu. Fazla geri gittik, sıkışan kaplar kanunu gibi; bu kadar gerilim bir şekilde patlıyor, işte o zamanları yaşıyoruz.

Dünya da öyle, hep şunu diyorum: bazen Bata Çıka için söyleşilerde distopya mı diye soruyorlar. Gerçek dünyada olacak şey mi bu diyorlar. Ya diyorum, arkadaşlar, şu an dünyanın en büyük gücünü bir soytarı yönetiyor. Sadece liderlerden bahsetmiyorum aslında. Egemen erkte de olağanüstü sıkışan bir hikaye var ve böyle soytarılar- soytarı olduğunu bilen,  tepeden tırnağa takım elbise gibi giyinmiş tipler- her yerde, ABD’de, Türkiye’de, İtalya’da , Almanya’da. İlla ki siyasal liderlerden bahsetmiyorum bu arada, iş hayatında da aynı durum. Böyle bir yere vardık. Ama aynı şeyi tekrar edeceğim, bunun karşısında insanlar “of be, yeter artık” demek veya sessiz kalmak yerine sokağa dökülüyorlar. ABD’de olsun, İngiltere’de olsun, Sırbistan’da olsun, Gazze için gösteriler düzenliyorlar. O itirazlar çok canlılığı koruyor. Bakalım ne olacak. Bu şekilde düşünmekte fayda var. Biz de öyle doğru tarafta-en azından durmaya- devam edeceğiz.  

Aslında Bata Çıka’ya daha sonra gelecektim ama sen bahsetmiş oldun. Ben çok beğendim kitabını. Kısacık bir romanda gerçekten çok güncel konulara değinmişsin ve bunu da bağırmadan yapmışsın. Bence de distopya değil, günümüzün gerçeği aslında. Ayrıca sanırım planlı bir durum da değil ama Türkiye’de gündemin çok canlı olduğu bir sırada kitabın çıkması çok manidar olmadı mı sence de?

Çok oldu, hatta yayınevi ile de bunu konuştuk. Bu benim altı, yedi yıldır kafamda olan bir hikayeydi, zamanını bekliyordu. Bu bir Türkiye romanı değil bir kere, onu net olarak söylemem lazım. O gemi İstanbul Limanı’ndan çıkmış bir gemi olabileceği gibi, Marsilya Limanı’ndan çıkmış bir gemi de olabilir. Ya da Tokyo’dan cıkmış da olabilir. Bu bir dünya romanı. O gemi aslında her ülkenin gemisi olabilir. Fakat dünyadaki bu sıkışma 30 yıldır var ve bu sıkışma ile birlikte vatandaş nezdinde devletin ne ifade ettiğini, iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğunu kafamda döndürüyordum. Fakat yazım süreci tabi ki geçen sene, yani 2024’te yazdım. Bittiği zaman da, yani 2024 sonları gibi, yayınevine  gönderdim, editörlük süreci vs derken Mart’ta yayınlanması planlandı. Ancak Türkiye’de malum süreçler olunca yayınevi “Bekleyelim mi?” diye sordu. Beklemeye hiç gerek yok dedim. Bir de gündem de çok uygun. Bazıları “Bunları gördünüz de mi yazdınız” diye de soruyor. Yok canım, kahin olmaya gerek yok, şu tarihte şu oldu, bu oldu falan diye düşünmeye de gerek yok. Hatta şuradan örnek vereyim Meltem; mesela Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar, dev bir roman bence.

Benim de çok sevdiğim bir romandır, müthiş!

O romanla ilgili onu bir yerlerde anlatırken ben hep şunu derim, bu bir Osmanlı Cumhuriyet kırılması ve oradaki bizim kimlik meselemizdir. Fakat her zaman şunu da eklerim: bu romanı bu toprakların, bu coğrafyanın, Türkiye’nin romanı olarak okumamıza gerek yok. Dünyanın hangi zaman diliminde, nerede bir büyük kırılım varsa, Saatleri Ayarlama Enstitüsü onun da romanı olabilir. Yani Ekim Devrimi’nin de, Fransız Devrimi’nin de romanı olabilir. Devrim olmasına da gerek yok. Herhangi bir toplumda insanların alışageldiği bir kimlikten bambaşka bir kimliğe geçişini, olumlu ve olumsuz yanlarıyla, güzellikleriyle, çağdaşlığıyla ama bir yandan da “Ne oluyor arkadaş ya” sorusuyla yaşanan herşeyi anlatır aslında Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Bata Çıka ile kıyaslamıyorum aman yanlış anlaşılmasın. Belki başka bir romandan da örnek verebilirim, ama bir romanın karakterlerinin de, çatışmasının da, çelişkisinin de, dönüşümünün de doğru bir yere oturması lazım. Ben bunları yapmaya çalışıyorum. Fakat genelde gözardı edilen veya ıskalanan “mekan” gibi bir mevzu daha var, ben buna çok kafa yorduğum için iyi yaptığımı düşünüyorum-ukalalık gibi olmasın ama (gülüyor).

Nedir o?

Ritm” meselesi. Romanda da, öyküde de ritm meselesi. Ritm meselesi deyince sanki işte sözcüklerden ritm duyacağız gibi algılanır ama hiç alakası yok aslında.  

Akış mı?

Akış, evet. Yani olayın duygusuna göre cümlelerin sözcüklerin yapısı. Olayın duygusuna göre diyalog mu, eylem cümlesi mi seçtin vs gibi. Bazen yekpare blok cümleler, sonra böyle daha atağa geçen cümleler gibi. Ders gibi olmasın ama bu ritm meselesine kafa yoruyorum ben ve mümkün mertebe metnime de yansıtmaya çalışıyorum. Bu sadece edebiyatta olan bir şey değil, mesela iyi bir tiyatro eserinde de aynı durum vardır. İşte bir olay akar, bu Ahmetmiş, bu Ayşeymiş, işte şöyle bir mesele var, dekor şöyleymiş, araya “es”ler verilir. Bu da ritmdir aslında. Bu, okura tamamen bir düşünme alanı sağlar. Aynı şey sinemada da vardır. Edebiyatta da uygulanan bir şeydir bu. Bunu da elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum. Ama bunlar dediğim gibi edebiyatın unsurları.

Onun dışında bir de her romanın bir “merkez” derdi vardır, işte Bata Çıka’nın derdi devlet-vatandaş ilişkisi. İşte bir önceki kitabım Aziz Nikola’nın derdi “kimlik” meselesiydi. Neyiz, ne olduk, ya da ne olmadık ve neden olmadık gibi…İşte Kapalıçarşı’nın meselesi “mekan”dı. E, Bendeniz James Joyce’un derdi zaten James Joyce, Anarşik’in meselesi “sistem”. Aslında her romanda bir yandan o edebi unsurla birlikte, bir de merkez dert var. Tabi ki hepsinin bir “bunu irdelemek, ya da derinleştirmek istiyorum” dediği bir derdi var.

Bata Çıka ile ilgili olarak sen şimdi bahsedince aklıma geldi. Orada bir de değişik bir tarz denemişsin galiba- ya da ben kaçırmış olabilirim önceki kitaplarında belki. Karakterlerin diyaloglarının arasına  bir üçüncü ses giriyor, yazarın sesi gibi de sanki ama değil. Mesela Çarkçıbaşı bir şey söylüyor, bu ses onu eleştiriyor. Bu, ilk defa denediğin bir tarz mı?

Meltem, bunu Aziz Nikola’da yapmaya başladım. Çok sevdim ve Bata Çıka’da da sürdürüyorum. Bu benim keşfettiğim bir alan değil ama yenilikçi bir üslup. Yani çok da fazla kullanılan bir üslup değil. Şundan dolayı; diyelim yazmaya başladık, öyküler falan yazıyoruz. Yol almaya başlamış kişilerden “ben anlatıcı”, “tanrı anlatıcı”, “sen anlatıcı” diye duyarız. Bunların hepsi çok güzel. Bir zaman sonra şunu farkettim, tam da senin farkettiğin gibi, mesela ikimiz şu anda konuşuyoruz ya, Meltem soru sordu, dedi ki “Fuat, bunu neden yapıyorsun”. Sonra tırnak içinde olmayan bir yorum geliyor. O Meltem’e de ait olabilir, Fuat’a da ait olabilir, okura da ait olabilir.

Sanki bir üçüncü kişi izliyor gibi, değil mi?

Evet üçüncü kişi. Tam ense kökünden izleyen, olaya o anda şahit olan, sanki o da bizle beraber anlıyormuş gibi, bazen de itirazları olan bir kişi. O gelen soruya -yani yanlış anlama akış şu anda öyle geldiği için (gülüyor)- “Meltem dur ya şimdi, bu sorulacak soru mu” diyen, anlatabiliyor muyum? Ya da “Çok güzel sordun, ben de onu çok merak ediyordum” gibi. Yani onu Fuat söylemiyor, tam da bir üçüncü göz; hani sinemada, tiyatroda artık olmaz ama eski meddah anlatılarında biri bir şey anlatır,  örneğin kahvede karşısındaki tipler de şöyle der “Güzel anlattı değil mi, ben de beğendim”. Sanki olaya dahil olan bir üçüncü göz var, anlatıcı olan bir üçüncü göz.

Ayrıca bir işlevi daha var ve buna bayılıyorum.

Hangi işlev acaba?

Hani diyalogların dışında iç monolog vardır ya, “Meltem bunları bunları düşünüyor, Fuat bunları, bunları düşünüyor” şeklinde. Bir de şu vardır; hani demin hayat gibi olmalı demiştim, işte tam buna uydu şimdi. Diyaloğun içinde sen bir şey sorarsın, ben ona ağzımdan dökülen bir cevap veririm, ancak bir de zihnimden geçenler vardır. 

İç ses değil mi? Derinlerdeki o iç ses.

İç ses.  Ya da iki kişi konuşurken benim, mekandaki üçüncü kişi olarak çıkan sesim olabilir. İşte bunları yansıtabilmek adına Aziz Nikola’da yapmaya baslamıştım bunu. Çünkü Aziz Nikola bir yandan da bir yol hikayesi. Yani tarihin içinde Türkiye’den, Akdeniz’den başlayıp Yunanistan, İtalya, Finlandiya’ya varana kadar coğrafyanın içinde bir yol hikayesi. Ve tüm bu yol hikayesinin içinde arkeolog Aziz’le, Noel Baba Santa Nikola’nın sanki hep yanında, ense köklerinde, onların da tam olarak farkında olmadıkları biri anlatıyor sürekli. Doğrudan düşünen, “Şimdi gemilerde şunu yapıyorlar…” şeklinde. O düşünceyi aktarması açısından da, hayatın tam da seyircisi olması açısından da bu anlatı şeklini çok sevdim. Herhalde başka romanlarda da yaparım çünkü çok işe yarıyor. Bazıları da sevmiyor. Diğeri çok daha kolay okura geçmesi açısından. Okur şöyle diyebiliyor; “Haa, Ayşe şunu dedi, Ahmet şöyle cevap  verdi”, tamam bitti gitti. Bu ise, biraz kafa karıştırıcı. Ancak birçok dost okura, ilk elden okuyan kişilere sorduğumda çok güzel görüşler geldi, o yüzden bunda ısrar edeceğim.  

Bana da çok güzel geldi. Dinamiklik katmış romana. Dediğin gibi bazen bir tını hissediyorsun karakterlerden birinde, örneğin diyelim ki o anda biraz ukalaca geliyor bir karakterin diğer karaktere söylediği, ve o anda okuyucunun aklından geçiyor bu. Bir sonraki paragrafta o üçüncü sesten onu duymak, “Evet ya, bak ben de öyle düşünmüş, böyle hissetmiştim” dedirtiyor.

Evet, çünkü karşısındaki olsa onu öyle diyecek. Zihinlerde  akıyor ama diyemiyor. Yıllardır anlattığım, çevirmeni olduğum James Joyce her bölümde farklı üslup dener ve  bunu müthiş bir şekilde izah eder. Der ki: “Bir üslupla anlatsam diğer hepsini ıskalamış olurum”. Hayatımız öyle değil. Sen farklısın, ben farklıyım. Diyelim Meltem’in üslubuyla anlatır, ama ee Fuat var, Fatma var. Onların üslupları da var. Kişileri geçtim, Meltem’in saat 6’sıyla, 9’u aynı değil. O yüzden aslında duygularımız nasıl dalgalıysa, o anlatı üslubunun da değişmesi doğal. Uykuya dalarkenki bir karakterin anlatısıyla, başka bir duygudaki karakterin anlatısı tabi ki aynı olamaz, olmamalı. Diğeri kolay, çünkü diğeri cepte. Daha çok satılır, daha kolay okunur, var öyle romanlar. Ben hiç de hazzetmiyorum. Malesef sakıza dönmüş, klişeye dönmüş şeyler haline geliyor. Ama böyle yenilikçi farklı şeyleri deneyen metinleri çok seviyorum. Ben de kıyısında dolaşmaya çalışıyorum, o yüzden bunu yakalayıp da “Evet ya, bu çok tatlı niye böyle yapmayayım ki?” dediğimde öyle yazmaktan hiç sakınmıyorum.

Genel olarak yeni bir romana nasıl hazırlanırsın? Biraz paylaşır mısın?

Ben bütün bir taslağı kafamda hazırlayıp bitirmek istiyorum. Orada karakterleri çok iyi tanıyıp, neden öyle davrandıklarını, o bolümde neden farklı davranacaklarını, mekanda neler kullanacağımı, olayın nereye gideceğini bitirip, sonra yazmaya girişiyorum. Sonra da o yazma süreci kısa sürüyor aslında bende. Fakat bu böyle bir Allah’ın emri, Fuat mevzuyu çözmüş gibi bir durum değil tabi (gülüyor). Mesela çok sevdiğim bir yazar arkadaşım var, o tam tersini yapıyor. Kafasında kabaca karakterler, olayın akışı iyi kötü belirgin oluyor ama herhangi bir taslak olmadan. Yazıyor, yazıyor, sonra onun içinden çok tatlı bir bütün çıkartıyor. Romanlarını da çok seviyorum. Bir başkası da başka türlü yapıyor, o yüzden bunun bir kuralı da yok aslında. Tıpkı hayatta herhangi bir işte olduğu gibi. Hani ögretmenizdir örneğin, bir öğretmen böyle anlatırken, diğeri farklı şekilde anlatır. Kendimizi tanımak gibi yaklaşmak lazım bu üslup konusuna da. Ben bir muhendis veya bir mimar gibi önce kurayım, sonra kafam rahat gitsin ve ne olacağına dair aklım karışmasın istiyorum, bunu seviyorum.

Onun dışında biraz önce Bata Çıka ya da başka romanı için söylediğim gibi, bende niyet ettim Allah rızası için bir roman yazayım gibi bir durum olmuyor. Hani en başta bahsetmiştim ya, yazmak “Ben de sanatçı olacağım, ben de yazar olacağım” demek için değildir. Ben mutlu olayım, oturup bir roman yazayım diye yazılmaz. Aslında toplumla bir şeyi paylaşıyoruz, toplumda bir tartışmayı açıyoruz  ve bunun da aslında çok uzun zaman insanın kafasında dolaşması gerektiğini düşünüyorum. O yüzden bir romanı yazmadan önce, örneğin Bata Çıka için diyelim , devlet nedir, vatandaş nedir, insanların nezdinde toplumun nezdinde devlet neyi temsil eder diye kafamda gezdiriyorum. Bunun okumalarını yapıyorum. Tamamen kuramsal okumalardan bahsediyorum. Ya da konu kimlik meselesi ise, hangi romandan ne alabilirim diyorum. Benim kimliğe bakışım ne, ya da başka yazarların, başka insanların -yazar ve sanatçı olmasına da gerek yok-görüşleri nedir. Bütün bunlar dolaşıyor aslında kafamda. Hazırlık dediğimiz biraz da bu mevzu. Altıncı roman oldu bu şekilde, yedinciyi de yazdım hazır şu anda, iki-üç tane daha yazdım kafamda taslakları hazır şu anda.

Şu soru çok gelir, benim sevmediğim sorulardan biridir. “Bunu ne kadar zamanda yazdınız, ne kadar zamanda çevirdiniz?” De ki 5 ayda, de ki 5 yılda yazdım. Ne çıktığı önemlidir. Yazma ile ilgili sanki mutlak bir süresi varmış gibi bir algı olabiliyor. Mesai gibi tıpkı, sabah 9’da gittim, akşam 6’da çıktım şeklinde. Yazmak dediğimiz eylem klavye başındaki mesele değil, klavye işin sadece yüzde 10’u. Hani 11 değil, buna eminim, en azından kendi deneyimimden. Asıl yüzde 90’ı kafada hazırlama. Ya da bitirip metnin içinden çıktıktan sonra, bütün o düzeltmeler ve “Bunu yapmak istiyordum ama bu olmamış, bu karakteri şöyle mi yapsam” demeler vs vs. O yüzden aslında bir romanla siz yaşamıyorsanız, o karakterlerle, o sorunla kafanızda yaşamıyorsanız, “Heves ettim, ne zamandır da yazmadım, herkes yazıyor. Ben de yazdım” şeklinde olmuyor. Sizin gerçekten o konuya, o dert edindiğiniz şeye çok duyarlı olmanız lazım. Duyarlı olduğunuz şeyi kafanızda gezdirmeniz, notlar almanız lazım. Oradan sonra siz bu emeği verirseniz ilham geliyor. İlham dediğimiz şey, o fikir, eğer kendinizi hazırladıysanız geliyor. Yok hazırlamadıysanız, ya bir roman yazayım, bir öykü yazayım şeklinde olmuyor. O zaman herkesin yazdığı gibi tekrar eden şeyler çıkıyor. Hani Nazım Hikmet der ya “Yetmişinde bile, mesela zeytin dikeceksin…..” , gerçekten dert edinerek, gerçekten doğru ve önemli bir şey yaptığınızı düşünerek girmemiz lazım konuya. Benim hazırlığım kendimce böyle.

Bir de seninle ilgili ben şunu merak ediyorum: kendini anlattığın eski röportajlarında bahsettiğin bir şey var, ilk okuduğumdan beri aklımdadır. Can sıkıntısından yazıya başlamak nasıl oluyor? Bu gerçekten böyle mi?

Bunu söylediğimden dolayı utanıyorum (gülüyor). Yok, yok, işin şakası bir yana, gerçekten de böyle. Gerçekten de benim yaşlarımda olan bir sürü arkadaşımda diğer şekilde olmuş, can sıkıntısından falan başlamamışlar. 15 yaşında, 20 yaşında başlıyorlar. O zamanlar bende olmamış. Gerçekten can sıkıntısından başladı ama hani demin ilham için söylediğim ya da bir romana başlamak için söylediğim gibi, ben işi biraz da espriye vurmak istiyorum.

Farkındayım. Peki eskiden, daha genç olduğun zamanlarda içinde böyle bir kıpırtı hiç yok muydu? Veya vardı da bastırmış mıydın?

Şunu anlatmaya çalışıyorum Meltem, hani bir roman icin beslemek, hani onu kafada 5 yıl, 3 yıl, ne kadarsa,  döndürmekten bahsettim ya, işte sen gerçekten o emeği verdiysen geliyor dedim ya, bende o 37 yaşında tamamen can sıkıntısından “Ya bir öykü yazsam güzel olur, ya dur bakalım” ile başladı. Ama şunu hem kendi deneyimimden, hem başka iyi yazan arkadaşların deneyiminden çok rahatlıkla söyleyebilirim; siz ömrünüz boyunca bir şeylere duyarlıysanız, o “can sıkıntısı” doğru bir şeylere evriliyor. Ömrünüz boyunca hayata bakışınızda- illa bir şey yazacağım diye değil, aklınızda yazmak olmayabilir- emeğe karşı duyarlıysanız, örneğin kadın meselesine karşı duyarlıysanız, hayatınızı da zaten öyle yaşıyorsanız, zaten 17, 23 veya 35 yaşında yazmanıza gerek yok. Gerçekten duyarlıysanız ve içinizde bir şeylerle birlikte kelime haznesi de biriktiyse, yazmaya karar verdiğinizde o geliyor. Öteki türlü hayatınız boyunca hiçbir şeye duyarlı olmamışsanız, yazmaya karar verdim, niyet ettim, yazmaya başlamam lazım veya işte, onun da kitabı var, o da öykü yazıyormuş, dur ben de yazsam diye giriyorsanız, kusura bakmayın olmaz.

Bazen bizim arkadaşlarımızdan da “Ya ne güzel, ben de yazsam” diyenler oluyor ama bakıyorum- bunu da eleştirmek için söylemiyorum-sorunlara duyarlı değil, başka bir hayat yaşamış. Buna hiçbir itirazım yok ama o başka bir hayatın üstüne, hani pastanın üstüne çilek koyar gibi, bunu koymaya çalışıyor. Arkadaşım -biraz da hani sinirlendim-sanatı, sanatçıyı yüceltmek için değil ama gerçekten de yazar aslında ancak ömrü boyunca bir daha karşılaşmayacağı bir işçinin, bir insanın veya bir kadının derdine duyarlı olduğu için onu doğru bir yere oturtabilir.

Evet, can sıkıntısı ile başladım , iyi ki de öyle olmuş. Ama ben örneğin Kapalıçarşı’ya, mekana 15 yaşında bakmışım, yani 20 yaşında da emek konusunda duyarlıydım. İnsanlar niye böyle vs diye o zaman da düşünüyordum. 25 yaşıma geldiğimde başka bir konuyu düşünüyordum. O tarihte yazmanıza gerek yok ama zihninizi, duygunuzu, kalbinizi böyle beslediyseniz yazmaya başladığınızda o yetenek bir şekilde ortaya çıktığında da evet diyor, sana geldim Fuat, sana geldim Meltem fikir olarak, çünkü sen kendini  besledin, hayatta da besledin. Ben mevzuya biraz böyle bakıyorum. O yüzden nasıl başlarsa başlasın hayatta kendimizi bir şekilde beslemiş olmamız lazım.

Peki insan kendini ne zaman yazar hisseder? Senin bu konudaki kişisel tecrüben nedir?  

Bendeki karşılığı şöyle, ben nicelik olarak bakmıyorum. Örneğin bir roman yazarsınız, vardır öyle… Onat Kutlar, İshak’ı yazmış ve ben daha ne yapayım demiş. Nicelik açısından bakarsak tek bir roman sonuçta. Öykü kitabı yok. Ben kendimde şunu hissetmiştim; iki, üç roman oldu, işte öykü kitapları oldu, araya bir iki çeviri girdi, yayınlandı vs. Bunu güzel bir laf etmek için değil, bütün samimiyetimle söylüyorum. Hani şöyle sorular gelir ya “Yazar olarak bu konuda ne düşünuyorsun” vs. Ben şöyle cevap veririm: “Ya Latife Abla (Tekin) yazarsa ben bir durayım bakayım.” Ben yazarsam o bambaşka bir şey. Örneğin rahmetli Selim İleri, veya hani İhsan Oktay Anar…

Bende oldu dediğim, oldum mu bilmiyorum ama, hani en azından kendi içimde “Fuat, oluyor galiba” dediğim zaman şudur: hatırı sayılır sayıda iyi okurun, 50 kişi, 100 kişi örneğin “Ya Fuat, Bata Çıka’da şöyle yapmışsın, Kaptan’la Çarkçıbaşı arasında şöyle bir çatışma kurmuşsun, çok hoşuma gitti. Kapalıçarşı’da şu beni çok etkiledi, vs vs” demeleri. O zaman yazar hissediyorum. Hani az önce sanatın işlevi sorgulamaktır dedim ya, bir takım insanların sorgulamaları ve bir şeylerle kıyaslamaları üzerinden yazdığım şeylerin bir karşılığı var ve belli sayıda insanda bu oluşmaya başlamış, yayılıyor. Galiba yazar oluyorum diye hissediyorum. Bendeki karşılığı bu. Yani bir derdim vardı,  bunu ortaya döktüm ve bu döktüğüm şey insanların kafasında gerçekten de o sanatın işlevinin yapması gereken şekilde bir sorgulama yaratmış. Söyleşilerde konuşuyoruz, mesaj gönderiyorlar vs. Bendeki karşılığı bu. Bir yazar tek bir romanla müthiş bir tartışma başlatabilir örneğin. Ama başka bir yazarın on tane romanı, beş tane öykü kitabı vardır ancak ortada tartışılacak bir şey yoktur. O yüzden, bu geri dönüş, benim için yazarlığın en önemli verisi.

O zaman hemen şunu sorabilir miyim: kitaplarının içinde bu geri dönüşü en fazla hangisinde yaşadın?

Kapalıçarşı. Yok, bir dakika yanılıyorum, enteresan. Ama önce Kapalıçarşı ile ilgili söyleyeceğimi söyleyeyim. Türkiye’de şu ana kadar en çok okunan, basılan roman o oldu. Ancak yurtdışından da dönüşler oluyor. Örneğin Hindistan’dan birisi yazıyor, Fuat Bey, Mr. Fuat diye, bir gün Sırbistan’dan biri yazıyor vs vs. En çok dolaşan, nicelik olarak en çok okura ulaşan da şu ana kadar “Anarşik” belki. Ancak enteresandır, hani hayal kurmak bedava, yazdığım çocuk kitapları en çok okunan kitaplarımdır ve onlarla okullarda söyleşi yapma imkanım da oldu. Çok tatlı bir deneyim. O gençlerin, çocukların kafası gerçekten olağanüstü.

Bir de ödüllü yazar olma kavramı var. Sen daha kendini “yazar” hissetmeden “ödüllü” hissettin. Bir de aldığın ödüller öyle böyle değil, önemli ödüller.

Edebiyat dünyasının bana orada bir kıyağı var. Sen dedin ya, can sıkıntısından başlamışsın diye, bana canım sıkılıyor diye ödül verdiler (gülüyor).

Cidden, işte o can sıkıntısından yazdığım öykü, bir mimarlar odasının yarışmasında ödül alınca ben havaya girdim. İyi ki de girmişim, çok sağolsunlar. Şunu söyleme ihtiyacını her zaman hissediyorum Meltem; hem kendi tecrübemden, hem de bir sürü başka dostum, arkadaşım ve gençlerin deneyimlerinden. İşte Yaşar Nabi ödülleri açıklandı, çok değerli, yıllardır özellikle gençlere belli bir yaş altına veriliyor. İşte sen bir öykü yazmışsın, kendini mutlu hissediyorsun ama bu kendi kendine de değilmiş, bak gerçekten de bu konuya kafa yoran birileri de bunu takip ediyormuş. Bu duygu çok önemli.

Teyid edilmiş olmak değil mi?

Tabi ki. Tam da öyle. Ama şunu da üzülerek söylemek isterim. Ödüller ne mutlak iyiye ve doğruya teşvik edicidir, ne de mutlak tukakadır. Tukaka dediğim kısmını da söyleyeyim. Özellikle kendi edebiyat serüvenimde gördüğüm, başka insanları da tanıyıp, yayınevlerini izlediğimde gözlemlediğim bir durum. Mevzu ticarileştiğinde, hacim arttığında, önemli gördüğümüz bazı ödüllerde büsbütün dostlar alışverişte görsün durumu olabiliyor. Tabi ki hepsi mi, değil. Aman yanlış anlaşılmasın. Ancak çok sevimsiz gördüğümüz bazı şeyler de olabiliyor. Bütün o teşvik edici taraflarının yanısıra, çok sevimsiz, saçma sapan durumlar da olabiliyor. Örneğin bandrol hırsızı olan bir yayınevine ısrarla iki, üç yıldır ödül veriliyor. Ve bu hiç konuşulmuyor. Çünkü bandrol hırsızı yayınevi x, y, z mecralarında ilan veriyor. Bunlar da konuşulmuor. Ama tekrar edeyim, ne tukaka, ne olağanüstü, ödül kurumu belki de işin magazin kısmı ve en az konuşmamız gereken şey. “Ödüllü yazarım”.  Ben, bu söylendiği zaman, ya da o sıfat konduğu zaman rahatsız olurum. Ödülsüz olsam ne olur?

Ne kadar güzel bir şey bunu böyle içselleştirebilmen. İnsanız, teyid edilme, beğenilme, takdir edilme, ne iş yaparsak yapalım doğamızda var ve bu çok önemli diye düşünüyorum. Ancak bunun üstüne çıkabildiğimiz anda kendimizi gerçekten gerçekleştiriyoruz  ve sen de bu noktadasın anladığım kadarıyla. Bu müthiş bir şey. Ben dışarıdan senin hikayene baktığımda, gördüğüm resim bana inanılmaz geliyor. Bir kere belli bir yaştan sonra başlamış olman. Bir de biraz önce anlattığın duruma kirlilik diyeceğim izin verirsen, ki bu durum her sektörde ve alanda var. O kirliliğin içine girmeden, o naif Fuat Sevimay yazar halinle müthiş ödüller aldın. Mesela Orhan Kemal ödülü, Ahmet Hamdi Tanpınar ödülü. Sıradan ödüller de değil. Böyle başlamış olmanın sana verdiği müthiş bir motivasyon vardır elbette. Bakıyorum, Fuat Sevimay sanki 40 yıllık yazarlar gibi, on yıllarca süredir edebiyat dünyasında gibi geliyor bana. Ancak şöyle bir hesapladığımda 15 yıl topu topu. Bu kadar zamanda bunca işi nasıl yaptın? Bunca okurun sevgisini nasıl kazandın? Bu çok takdire değer bir durum bence.

Meltem, o konuda tevazu göstermeyeceğim. Bana sosyal medyada falan mütevazi yazar deniyor, bu konuda mütevazilik göstermeyeyim. Ben çalışkanım. Yani başka bir konuda çok tembel olabilirim. İstemediğim bir konuda hayatta yerimden kıpırdatamazsınız ama sevdiğim şeyde de elimden geleni yaparım. Ben edebiyatı seviyorum.

Bazen soruyorlar, işte yeni romanın çıktı ne hissediyorsun diye. Valla diyorum, bir şey hissetmiyorum. Tabi ki yeni roman çıksın diye emek veriyoruz, uğraşıyoruz. Kendi deneyimimde bence en olağanüstü ödül bir şeye kafa yormak. Demin konuştuk ya bir roman nasıl çıkıyor diye, ölye böyle, taslak maslak işte giriştik, yazdık. Bir an var, bir şey yapmak istiyorduk, bu roman da onun için vardı. Bir tartışma, bir nokta…Şuradan anlatmak, dili boyle kurmak istiyorum… Bunların hepsine kafa yoruyorum. Kaçıncı soru bilmiyorum artık, 10. mu, 11. mi. Bir an geliyor, “Evet ya, oldu!” diyor insan. Dünyanın en güzel ödülü bu. Kimse de vermiyor bunu. İnsan kendi kendine veriyor.

Ne müthiş bir tatmin!

Bir çay içiyorsun, ya da ne biliyim bir rakı. Kendine ısmarlıyorsun. Hani artık her yazara sorulur yazma ritüellerin var mi diye. Ben de sorulduğunda diyorum ki, bir tek ritüelim var. Bir romanın içinden çıktığımı düşündüğüm zaman kendi kendime ödül veriyor ve Kuzguncuk İskelesi’nde gidip tek başıma bir öğlen rakısı içiyorum. Aa diyorum, güzel oldu. Bundan daha güzel bir ödül yok. Aslında daha güzeli de var, o da şu; okurlardan gelenler. Bayburt’ta birisi Meltem’in kitabını okumuş, Antalya’da, Batman’da birileri yazmış, biri birine tavsiye etmiş, ordan görmüş vs vs. Bundan daha güzel bir ödül yok. Diğer ödüller tabi ki çok güzel, aman yanlış anlaşılmasın, onlardan dolayı çok mutluyum. Adınız Fakir Bayburt’la anılıyor, ne bileyim Talat Sait Halman’la anılıyor, bu tabi ki çok güzel. Ancak bir noktadan sonra sadece ve sadece metnin esas olduğunu, roman çıkartmanın esas olduğunu farkettiğimizde kendimizi doğru yere koyuyoruz. Metin esastır. Leyla Erbil hiç bir ödüle katılmamış,  çok da doğru yapmış. Leyla Erbil’den bahsediyoruz! Belki de Leyla Erbil olmak, olabilmek ya da ona heves etmek…Buralardan bakmayı daha çok seviyorum ben.

Çok güzel! Peki tatminler yaşadıkça,  yazdıkça, yazdıklarınla ilgili okuyucularından geribildirim geldikçe hep daha iyi olmalıyım kaygısı yaşıyor musun? “Ya ben bundan daha iyisini yapabilir miyim, ya aşağı düşerse kalite olarak?” Var mı böyle endişelerin?

Tabi ki. Kim olduğunu hatırlamıyorum, dünya yazarlarından birinin bir lafı vardı, Marquez olabilir, şöyle der: “Yeni bir romanda kaygı yaşamıyorsanız yazmayın.”

Her roman büyük bir kaygı. Her roman hiçbir şekilde, ben oldum, altı tane yazdım, göğsümde sektirerek yazarım vs vs demek değildir. Tam tersi, kendinizle ilgili duygunuz varsa o zaman o kaygıyı iyi ki yaşıyorsunuz. Ben bunu her zaman yaşamayı çok isterim çünkü çok da motive edici bir şey aslında. Hep söylediğim bir şey var, hani biraz önce yetenekten ve calışmaktan bahsetmiştik ya, herkesin yazar olmasına gerek yok. Yazmakla ilgilenen birçok arkadaşıma, dostuma söylediğim bir şey vardır; neyi yapamadığını farketmek çok büyük bir erdem. “Ben burayı yapamamışım, bu karakterde bir arıza var, bu mekan böyle değil”, ya da “dil böyle akmamalıydı, burayı yapamamışım” diyebilmek müthiş. O yüzden bu kaygıyı, tam da bizi o hatadan uzak tutan bu kaygıyı, her zaman bir dost olarak yanımızda tutmamız lazım. Ne zamana kadar? İsmet Baba’da rakıyı içince bir kenara bırakabiliriz. (gülüyor)

Harikasın! Peki son dönemlerde seni etkileyen bir kitap oldu mu, mesela 2024 veya 2025’in son yarısında desem?

Ya şöyle bir şey oldu, ayıp da olacak ama. Ne ayıp olacak, hadi anlatayım. Bir arkadaşla tanıştık. Başka bir vesileyle, ben bir tiyatro metni yazmaya da uğraşıyorum. Onunla ilgili bir çalışma yapıyorum. Böyle haddimi aşan bir durum var.

Aa öyle mi, büyük haber! Çok da güzel yapacağına eminim.

Bana şans dile.  Ulysses’i tiyatro oyununa çevirmek istiyorum. Onunla ilgili çalakalem, kör topal yapmayayım diye orada bir arkadaşla tanıştım, onun da öykü kitapları var. Herhalde çok  az insan adını biliyordur: Özgür Kayım. Öykülerini okudum, iki kitabı varmış. Birini okudum,  samimiyetle anlatacağım, aa gene bir arkadaşın öykü kitabı var, bir bakayım dedim. Genelde de yüzde 80, 90 vasat, hani ayıp olmasın diye okuyorsun falan. Bir öyküsünü okudum, ya dedim, çok güzel. Çok değişik bir kafadan girmiş, mesela baş karakteri bile bir bayrak satıcısı. Hani vardır ya Türk bayrağı satıcısı, Galatasaray bayrağı satıcısı falan. Cok enteresan, işlemeye çok uygun. Böyle bir karakteri çok ilginç bir yere koymuş. Sonra bir öyküsünü daha okudum. Hani olur ya, bir tane tutturursun ama ikinci nasıldır acaba dersin. İkinci öyküsü de çok güzel ,diğer öyküsü de çok güzel. Öyküde hani bir İsmail Güzelsoy’u biliyoruz, bir Başar Başarır’ı ben alsam ne olur,  almasam ne olur. Ama böyle öyküde bilmediğimiz, özellikle heyecan verici bir isim gördüğümde çok mutlu oluyorum. En yakın zamanda son üç aydır  beni çok heyecanlandıran isimlerden birisi de Özgür. Ya hep böyle Türk yazar konuştuk, Alan Paul Lynch’in Peygamber’in Son Şarkısı da çok heyecanlandırdı beni örneğin.

Fuat, çok teşekkür ediyorum nefis bir sohbet oldu, sorularımı içtenlikle cevapladın.  Yeni kitaplarını ve özellikle tiyatro metnini heyecanla bekliyoruz.

Ben çok teşekkür ederim çok keyifliydi, hem seni görmek, hem de söyleşi.  

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Gündem

İsviçre’de “Evlilik Cezası”: Emeklilikte İki Artı İki Neden Dört Etmiyor?

yazar

Published

on

By

Çalışırken 1+1=2; emeklilikte ise evli çiftler için 1+1=1,5 ediyor.

Cemil Baysal http://instagram.com/cemil_baysal

40 yılı aşkın süredir İsviçre’de yaşıyorum. Bu ülkenin düzenini, refahını ve güçlü sosyal devlet anlayışını yakından biliyorum. Amacım kesinlikle İsviçre’yi kötülemek değil; iyi işleyen bu sistemin içinde yıllardır tartışılan, insanları mağdur eden bir adaletsizliğe dikkat çekmek.

Bazen çevremdeki emeklilerle oturup sohbet ederken açıkça soruyorum:

“Bu hayat pahalılığında nasıl geçiniyorsunuz?”

Cevap neredeyse her zaman aynı:

“Her şeyden tasarruf ediyoruz. Boğazımızdan kısıyor, sosyal hayattan vazgeçiyor ve her kuruşun hesabını yapıyoruz…”

Bu sıkıntı yalnızca İsviçre’ye özgü değil. Almanya, Hollanda ve Avrupa’nın birçok ülkesinde insanlar, emeklilik yaşı yaklaşırken Türkiye, İspanya, Yunanistan veya Tayland gibi yaşam maliyetlerinin daha düşük olduğu ülkelere taşınma planları yapıyor.

Ancak ülke değiştirmek de sanıldığı kadar kolay değil. Vergilendirme ve sağlık sigortası koşulları gidilecek ülkeye, vatandaşlığa ve ikili anlaşmalara göre değişiyor. İsviçre’de geçimini sağlayamayan emeklilere verilen Ergänzungsleistungen ise yurt dışına taşınıldığında devam etmiyor.

İnsanlar böylece İsviçre’deki yüksek yaşam maliyetleri ile yurt dışında kaybedecekleri sosyal güvenceler arasında kalıyor. İnsanın gençliğini, emeğini, vergisini ve primini verdiği ülkeden yaşlılığında geçinememe korkusuyla ayrılmayı düşünmesi ne kadar acı!

Prim Alırken İki Kişi, Aylık Öderken Bir Buçuk Kişi

İsviçre’de yıllardır siyasetin gündeminden düşmeyen bir sorun var:

“Heiratsstrafe”, yani evlilik cezası.

Karı koca çalışma hayatları boyunca ayrı ayrı çalışıyor ve kazançları üzerinden ayrı ayrı AHV primi ödüyor. Primler maaş bordrolarından kesilirken her iki eş de bağımsız birer sigortalı olarak değerlendiriliyor.

Başka bir ifadeyle, primler alınırken kadın da erkek de ayrı birer kişi. Ancak emeklilik zamanı geldiğinde evli çiftin toplam AHV aylığı yüzde 150 tavanıyla sınırlandırılıyor.

Sistem prim toplarken eşleri iki kişi, emekli aylığını öderken adeta bir buçuk kişi olarak görüyor.

Matematik Ortada: Rakamlar Ne Söylüyor?

2026 itibarıyla rakamlar şöyle:

  • Tek kişi için azami AHV aylığı: 2.520 CHF
  • Nikâhsız yaşayan iki kişinin toplam azami aylığı: 5.040 CHF
  • Resmî evli çiftin toplam azami aylığı: 3.780 CHF
Medeni durumKişi başına azami aylıkİki kişinin toplam azami aylığı
Nikâhsız birlikte yaşayan2.520 CHF5.040 CHF
Resmî evli çiftOransal olarak sınırlandırılır3.780 CHF

İki hane arasındaki azami fark ayda tam 1.260 CHF.

Aralık 2026’da ilk kez ödenecek 13. AHV aylığı da hesaba katıldığında, yıllık azami fark 16.380 CHF’ye ulaşacak.

Burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekir: Bu rakamlar, her iki kişinin de azami AHV aylığına hak kazandığı örnek için geçerlidir. Eksiksiz prim ödemiş olmak tek başına azami aylığı garanti etmez. AHV aylığı; prim süresi, çalışma hayatındaki ortalama gelir ile eğitim ve bakım kredilerine göre hesaplanır.

Ancak şartları aynı olan iki çift arasında yalnızca resmî nikâh nedeniyle böylesine büyük bir fark oluşması adil midir?

Gerekçe olarak evli çiftlerin aynı evde yaşadığı ve giderlerini paylaştığı söyleniyor. Fakat nikâhsız çiftler de aynı çatıyı, kirayı, mutfağı, elektriği ve ısınma giderlerini paylaşıyor.

Onlar iki ayrı kişi kabul edilirken, evli çiftler neden bir buçuk kişi sayılıyor?

Vergideki “Evlilik Cezası” İçin Halk Kararını Verdi

Evli çiftlerin karşılaştığı dezavantaj yalnızca AHV ile sınırlı değildi. Mevcut vergi sisteminde eşlerin gelirleri birlikte hesaplandığı için, özellikle her iki eşin de çalıştığı bazı evli çiftler nikâhsız çiftlere göre daha yüksek vergi ödeyebiliyor.

Ancak İsviçre halkı bu konuda önemli bir karar verdi. Bireysel vergilendirme yasası, 8 Mart 2026’daki halk oylamasında yüzde 54,23 “evet” oyuyla kabul edildi.

Yeni sistemle birlikte evli kişiler de gelirlerini ayrı ayrı beyan edecek. Düzenlemenin en geç 2032’de yürürlüğe girmesi öngörülüyor.

Böylece vergilendirmede medeni durumdan kaynaklanan farklılıkların giderilmesi yönünde önemli bir adım atılmış oldu. Şimdi benzer bir adalet beklentisi, AHV’deki yüzde 150 evli çift tavanı için de devam ediyor.

“Kâğıt Üzerinde Boşanmak” Çözüm mü?

Sistemin oluşturduğu ekonomik baskı nedeniyle bazı çiftlerin emeklilik öncesinde resmî olarak boşandığı ancak aynı evde birlikte yaşamaya devam ettiği sıkça konuşuluyor.

Bunun ne kadar yaygın olduğuna ilişkin resmî bir istatistik bulunmuyor. Fakat insanların böyle bir yöntemi düşünmesi bile sorunun ciddiyetini göstermeye yetiyor.

Üstelik boşanmak kusursuz bir çözüm değil. İki kişinin de otomatik olarak azami AHV aylığı alacağı anlamına gelmiyor. Miras hakları, dul aylığı, mal paylaşımı ve 2. Sütun birikimlerinin bölüşülmesi bakımından ciddi hukuki ve mali sonuçlar doğurabiliyor.

İnsanların hak ettiklerini düşündükleri aylığı alabilmek için 30–40 yıllık evliliklerini kâğıt üzerinde bitirmeyi akıllarından geçirmeleri, sistemin vicdanını sorgulatması gereken bir durumdur.

3. Sütun Yoksa, Ev Kiraysa Nasıl Geçinilecek?

Kendine ait evi, yeterli birikimi ve 3. Sütun’u olmayan; 2. Sütun’dan da güçlü bir gelir elde edemeyen emekli bir çiftin yalnızca AHV aylığıyla İsviçre’de insanca geçinebilmesi neredeyse imkânsız.

Kira, iki kişinin zorunlu sağlık sigortası primleri, elektrik, ısınma, vergi, ulaşım ve mutfak masrafları alt alta yazıldığında para ay bitmeden tükenebiliyor.

İşte İsviçre’nin güçlü ve takdir edilmesi gereken sosyal devlet anlayışı burada devreye giriyor: Geliri temel ihtiyaçlarını karşılamayan emeklilere Ergänzungsleistungen, yani tamamlayıcı ödemeler sunuluyor.

Bu bir sadaka, lütuf veya klasik anlamda sosyal yardım değildir. Şartları karşılayan kişilere tanınmış yasal bir haktır. Bu desteğin bulunması, İsviçre sosyal güvenlik sisteminin en güçlü yönlerinden biridir.

Ancak başka bir gerçeği de konuşmak zorundayız: Yeterli 2. ve 3. Sütun geliri bulunmayan birçok emeklinin Ergänzungsleistungen olmadan İsviçre’de temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaması, normal AHV aylıklarının yeterliliğini ciddi biçimde sorgulatıyor.

Emeklilerin de dışarıda bir kahve içmeye, torunlarına küçük bir hediye almaya, dostlarıyla buluşmaya ve yılda birkaç gün dinlenmeye hakkı var. İnsan ömrü yalnızca kira, sağlık sigortası ve market faturası ödemekten ibaret olmamalı.

İsviçre’yi karalamak değil; güzel ve güçlü taraflarını takdir ederken eksik ve adil olmayan yönlerini de açıkça konuşmak gerekir.

Konu aslında oldukça önemli ve hassas. Her yönüyle ele almaya kalksak neredeyse roman yazmamız gerekir. Kısa yazınca “Şunları unutmuşsunuz, bunları yazmamışsınız” deniliyor; biraz ayrıntılı yazınca da “Çok uzun olmuş” eleştirisi geliyor. Bu nedenle önemli olan, verilmek istenen temel mesajı doğru anlamaktır.

Prim öderken iki kişi olarak değerlendirilen eşler, emeklilikte neden bir buçuk kişi muamelesi görüyor?

Sizce bu sistem adil mi? Kendine ait evi bulunmayan ve kirada yaşayan emekli bir çift, yalnızca AHV aylığıyla İsviçre’de geçinebilir mi?

Buyurun, görüşlerinizi ve tecrübelerinizi yorumlarda paylaşın.

Continue Reading

Avrupa

İSVİÇRE’Yİ NE CENNET YAPIN NE DE YAŞANMAZ GÖSTERİN: İNSANLARA HAYAL SATMAYIN

yazar

Published

on

By

İsviçre güzel bir ülke. Ama kusursuz değil.
Türkiye’nin sorunları var. Ama yaşanmaz bir ülke de değil.

Cemil Baysal instagram Link

Son dönemde sosyal medyada dikkatimi çeken bir “İsviçre güzellemesi” var.

“Ölmeden önce mutlaka görmeniz gereken ülke…”

“Bir günlük maaşımla iPhone alıyorum.”

“Bir haftalık maaşımla araba alıyorum.”

“Türkiye’de bir saat çalışan ne alıyor, İsviçre’de bir saat çalışan ne alıyor?”

Videoların ardı arkası kesilmiyor.

Bir de İsviçre’ye daha yeni gelmiş, ülkenin gerçekleriyle ve zorluklarıyla henüz yeterince karşılaşmamış bazı sosyal medya fenomenleri var. Onları dinlediğinizde İsviçre’de hayatın neredeyse hiçbir olumsuz tarafı olmadığını düşünüyorsunuz.

Son yıllarda sosyal medyada yeni bir akım oluştu. İsviçre’ye henüz yeni gelmiş, ülkeyi yeterince tanımamış, çalışma hayatını, vergisini, sigorta sistemini, kiralarını, bürokrasisini ve günlük yaşamın zorluklarını henüz gerçekten deneyimlememiş kişiler, kısa sürede “İsviçre uzmanı” kesiliyor.

Kimisi evlilik yoluyla oturum almış, kimisi başka bir sebeple ülkeye gelmiş. Nasıl geldiği önemli değil. Önemli olan, daha ülkeyi yaşamadan her konuda kesin hükümler vermeye başlamaları.

Videoların konusu da genellikle aynı:

“İsviçre’de bir saatlik maaşla şunu alırsın.”

“Bir günlük maaşla iPhone alınıyor.”

“Türkiye’de asgari ücretle bunlar alınamaz.”

Böyle paylaşımları gördüğümde aklıma hep aynı soru geliyor:

Türkiye’de yaşayan, ekonomik sıkıntılar içinde kendisine Avrupa’da yeni bir hayat kurmanın yollarını arayan insanlara sadece güzel tarafları göstererek elinize ne geçiyor?

Maaşı anlatıyorsanız gideri de anlatın

“İsviçre’de 6 bin frank maaş alıyorum” demek kolay.

Peki kira?

Sağlık sigortası?

Vergi?

Elektrik?

Telefon ve internet?

Ulaşım?

Market alışverişi?

Çocukların giderleri?

Kreş?

Araba varsa sigortası, vergisi, otoparkı, servisi?

Ay sonunda o maaştan geriye ne kalıyor?

Bunları da anlatın.

Çünkü satın alma gücü, yalnızca bir iPhone’un fiyatını maaşa bölerek hesaplanmaz.

“Bir günlük maaşımla telefon alıyorum” türünden kıyaslamalar sosyal medyada güzel izlenme getirir, takipçi kazandırır ama ekonomik hayat böyle ölçülmez.

İnsanların bir aylık gelirine bakarken bir aylık yaşam maliyetine de bakmak gerekir.

Elbette İsviçre’nin yüksek alım gücü birçok üründe avantaj sağlıyor. Bunu kimse inkâr edemez. Ancak bir ülkeyi sadece iPhone fiyatıyla, market arabasıyla veya saatlik ücretle anlatmak, gerçeğin sadece küçük bir bölümünü göstermektir.

Çünkü o videolarda çoğu zaman yüksek kiralar yoktur.

Zorunlu sağlık sigortası yoktur.

Vergiler yoktur.

Çocuk bakım maliyetleri yoktur.

Yaşlılık sistemi, emeklilik planlaması, mesleki eğitim, iş disiplini ve yıllarca verilen emek yoktur.

Sadece hoş görünen taraf gösterilir.

40 yıldır bu ülkede yaşıyorum

Ben yaklaşık 40 yıldır İsviçre’de yaşıyorum. Yaklaşık 25 yıldır da gazetecilik yapıyorum.

Dolayısıyla İsviçre hakkında konuşurken bu ülkeyi kötülemek gibi bir derdim olamaz.

Hatta şunu da açıkça söyleyeyim: İsviçre hakkında birkaç kelam edecek, bu ülkenin dününü, bugününü, iyi ve kötü taraflarını anlatacak insanlar varsa, kendimi bu kişilerin başında görenlerden biriyim.

Çünkü ben İsviçre’yi birkaç aylık ya da birkaç yıllık sosyal medya deneyiminden tanımıyorum. Bu ülkede yaklaşık 40 yıl yaşadım; eğitiminden çalışma hayatına, ekonomisinden sosyal sistemine, göçmenlerin yaşadığı sorunlardan toplumdaki değişimlere kadar pek çok döneme bizzat tanıklık ettim. Yaklaşık 25 yıldır da gazeteci olarak İsviçre’yi takip ediyor, araştırıyor ve yazıyorum.

Ancak galiba bizim de bir hatamız oldu. Bizler yeterince konuşmadık, anlatmadık.

Biz sustukça meydan, İsviçre’ye daha dün gelmiş, henüz bu ülkenin çalışma hayatını, sistemini, zorluklarını ve gerçeklerini yeterince deneyimlememiş kişilere kaldı.

Böyle olunca da İsviçre, yıllardır burada yaşayanların tecrübeleriyle değil, ülkeye yeni gelmiş bazı kişilerin birkaç aylık gözlemleri ve sosyal medya videolarıyla tanınmaya başladı.

Benim itirazım tam da buna.

Yeni gelen elbette gördüğünü anlatacak. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak gördüğü birkaç güzel manzarayı, yaptığı birkaç market alışverişini veya aldığı ilk maaşı bütün İsviçre’nin gerçeğiymiş gibi sunmak başka bir şeydir.

İsviçre’yi gerçekten anlamak için burada biraz yaşamak gerekir.

Çalışmak gerekir.

Vergi ödemek gerekir.

Sağlık sigortası faturası görmek gerekir.

Ev aramak gerekir.

İşsiz kalmanın ne demek olduğunu görmek gerekir.

Çocuk büyütmek, bürokrasiyle uğraşmak, sosyal hayata karışmak ve yıllar içerisinde sistemin hem güçlü hem de zayıf taraflarını yaşamak gerekir.

O nedenle bundan sonra biraz daha fazla konuşmak ve anlatmak gerektiğini düşünüyorum.

Ama ne İsviçre’yi kötülemek için ne de göklere çıkarmak için.

Olduğu gibi anlatmak için.

Tam tersine…

İsviçre güzel bir ülke.

Güvenli, düzenli, sakin, doğası muhteşem.

Kuralları büyük ölçüde işliyor. Kurumlarına güven yüksek. Çalışan, sistemin kurallarına uyan ve hayatını doğru planlayan insanlar için sunduğu önemli imkânlar var.

Bu ülkede yaşamanın birçok avantajı bulunduğunu inkâr etmek haksızlık olur.

Ama benim itirazım İsviçre’nin güzelliklerinin anlatılmasına değil.

Tek taraflı anlatılmasına.

Çünkü hayat burada da Instagram videolarındaki 30 saniyelik görüntülerden ibaret değil.

Sosyal medya ne yazık ki gerçeği değil, duymak istediğimizi seviyor

İşin bir başka tarafı daha var.

Sürekli İsviçre güzellemesi yapan bir sosyal medya fenomeni yarın çıkıp “Arkadaşlar, İsviçre’de şu konu gerçekten zor” dese bu kez kendi takipçilerinin bir bölümünden tepki görebiliyor.

Çünkü takipçi kitlesi zamanla belirli bir hikâyeyi duymak istiyor:

“Avrupa mükemmel.”

“İsviçre cennet.”

“Burada herkes zengin.”

Bu hikâye izleniyor.

Takipçi getiriyor.

Etkileşim getiriyor.

Ve sonunda bazı içerik üreticileri gerçeği anlatmak yerine takipçilerinin duymak istediği şeyleri anlatmaya başlıyor.

İşte tehlike burada.

Bunun bir nedeni de sosyal medyanın algoritmasıdır.

Türkiye’deki takipçiler doğal olarak Avrupa’daki yaşamı merak ediyor. Sürekli “İsviçre harika, Türkiye berbat” mesajı veren içerikler daha fazla beğeni ve etkileşim alabiliyor. Fakat aynı kişiler İsviçre’nin zorluklarından, sistemin eksik yönlerinden veya burada yaşamanın ağır sorumluluklarından bahsetmeye başladığında ilgi de azalabiliyor.

Çünkü insanlar çoğu zaman hayalini duymak istiyor, gerçeği değil.

Benim durumum ise biraz farklı.

Beni takip edenlerin büyük bölümü İsviçre’de yaşayan insanlardan oluşuyor. Onlar burada her gün aynı hayatı yaşıyor. Yazdığım bir bilginin doğru mu yanlış mı olduğunu anında anlayabiliyorlar.

Bu nedenle sadece güzel tarafları anlatarak veya sadece olumsuzlukları büyüterek güven kazanmanız mümkün değildir.

35 bin frank maaş, emeklilere tatil parası…

Geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan bir sokak röportajı bunun güzel örneklerinden biriydi.

Bir amca İsviçre’de aylık 35 bin frank civarında kazancından söz ediyor, emeklilere tatil ve yol parası verildiğini anlatıyor, belirli bir gelirin altında kalanlara devletin destek verdiğinden bahsediyordu.

Mikrofonu tutan muhabir bile bir noktadan sonra şaşkınlığını gizleyemeyip yaklaşık olarak, “Amca, sen bize resmen cenneti anlatıyorsun” diyordu.

İsviçre’de yaşayanların önemli bir bölümü ise bu videoları izlediğinde doğal olarak tepki gösteriyor.

Çünkü kendi yaşadığı İsviçre ile anlatılan İsviçre arasında büyük fark görüyor.

Elbette İsviçre’de ayda 35 bin frank kazanan vardır.

100 bin frank kazanan da vardır.

Ayda bir milyon frank kazanan da vardır.

Ama mesele şu:

Kaç kişi?

Bir ülkenin yaşam standardını toplumun çok küçük bir kesiminin kazancıyla anlatamazsınız.

Nasıl ki Türkiye’ye bir-iki haftalığına tatile gittiğinizde kafelerin dolu, restoranlarda yer bulmanın zor olduğunu görüp “Türkiye’de herkes zengin” demek yanlışsa, İsviçre’de birkaç yüksek maaşlı insanı örnek gösterip “Burada herkes böyle yaşıyor” demek de aynı derecede yanlıştır.

Her ülkede belli bir zengin kesim var.

Nasıl Türkiye’yi yalnızca Boğaz’daki yalılarda yaşayanlara bakarak anlatmak doğru değilse, İsviçre’yi de ayda on binlerce frank kazanan küçük bir kesim üzerinden anlatmak doğru değildir.

Gerçek İsviçre daha sıradan

İsviçre’de yaşayan insanların çok büyük bölümü sabah kalkıyor, işe gidiyor, maaşını alıyor, kirasını ödüyor, sağlık sigortasını ödüyor, vergisini düşünüyor, alışverişini yapıyor ve ay sonundaki hesabını ona göre yapıyor.

4, 5, 6 bin frank civarında maaşlarla hayatını sürdüren çok sayıda insan var.

Eğer bir ailede karı-koca çalışıyorsa toplam gelir yükseliyor ve birçok aile gerçekten iyi bir yaşam standardına ulaşabiliyor.

İsviçre’nin en önemli avantajlarından biri de zaten burada:

Ortalama bir gelirle, doğru şartlar altında düzenli ve güvenli bir hayat kurabilmek.

Bunu söylemek İsviçre’yi küçümsemek değildir.

Tam tersine, bence ülkenin gerçek başarısı budur.

Herkesin 35 bin frank kazanması değil; geniş bir kesimin çalışarak belirli bir yaşam standardını sürdürebilmesidir.

Ama bunun yanında konut sıkıntısını, yüksek kiraları, sağlık sigortası primlerini, çocuk bakım maliyetlerini, yalnızlığı, sosyal hayata uyum zorluklarını ve yabancı biri olarak karşılaşabileceğiniz sorunları da anlatmak gerekir.

Türkiye ile İsviçre’yi bir iPhone üzerinden kıyaslayamazsınız

Türkiye ile İsviçre arasında elbette satın alma gücü farkları var.

Bunu inkâr etmenin anlamı yok.

Ama iki ülkenin yaşamını yalnızca “Kaç saat çalışırsan iPhone alırsın?” hesabıyla karşılaştırmak da bana göre anlamsız.

Türkiye’nin başka avantajları var.

Sosyal hayatı, insan ilişkileri, aile bağları, hizmet sektöründeki kolaylıkları, yaşamın dinamizmi…

İsviçre’nin başka avantajları var.

Güvenlik, düzen, gelir seviyesi, altyapı, doğa, çalışma şartları, sosyal sistem ve öngörülebilirlik…

İki ülkenin de eksileri var.

İnsan nerede yaşayacağına karar verirken telefonun fiyatına değil, hayatın tamamına bakmalı.

“Avrupa bitti” diyenler de ayrı bir uç

Bir tarafta İsviçre’yi ve Avrupa’yı cennet gibi anlatanlar var.

Diğer tarafta ise Türkiye’ye tatile giden sokak mikrofonlarına konuşanlardan yıllardır aynı hikâyeyi dinliyoruz:

“Avrupa bitti.”

“Almanya battı.”

“Millet aç.”

“Bir kilo domates 30 euro.”

“Avrupa bizi kıskanıyor.”

Bu tür sokak röportajlarını da hayretle izliyorum.

İnsan bazen gerçekten, “Nasıl olsa karşıdaki araştırmayacak, ne söylesek inanacak” diye mi düşünüyorlar, merak ediyorum.

Avrupa’nın sorunları yok mu?

Elbette var.

Ekonomik sorunları var.

Göç ve entegrasyon tartışmaları var.

Konut sıkıntısı var.

Hayat pahalılığı var.

Sağlık sisteminde sorunlar var.

Emeklilik sistemlerinin geleceği tartışılıyor.

Ama bunları anlatmak başka, “Avrupa tamamen bitti” diye gerçek dışı bir tablo çizmek başka.

Ben ne Avrupa’yı batıranları anlayabiliyorum ne de Avrupa’yı uçurup cennete çevirenleri.

İkisi de gerçeğe zarar veriyor.

Ben yıllardır aynı şeyi söylüyorum:

İsviçre ne kusursuz bir cennet…

Ne de yaşanmaz bir ülke…

Türkiye de sadece kötü yanları olan bir ülke değil.

Her ülkenin güçlü ve zayıf tarafları vardır.

Gazeteciliğin görevi de sosyal medyada alkış toplamak değil, gerçeğin tamamını göstermektir.

Çünkü gerçek; ne sadece övgüdür ne de sadece eleştiridir.

Gerçek, ikisinin tam ortasındadır.

Türkiye’deki arkadaşlarıma ve ailelere bir sözüm var

Özellikle Türkiye’de yaşayan ve Avrupa’ya gelmeyi düşünen arkadaşlara, gençlere ve ailelere şunu söylemek istiyorum:

Sosyal medyada gördüğünüz birkaç video üzerinden hayatınızla ilgili büyük kararlar vermeyin.

Ne “Avrupa bitti, sakın gelmeyin” diyenlere hemen inanın ne de “Buraya gelir gelmez hayatınız kurtulacak” diyenlere.

Araştırın.

İşinizi araştırın.

Maaşınızı araştırın.

Kiranızı araştırın.

Sağlık sigortasını araştırın.

Oturum şartlarını araştırın.

Çocuklarınız varsa okul ve kreş sistemini araştırın.

Ve en önemlisi, brüt maaşı değil ay sonunda elinizde kalacak parayı hesaplayın.

Çünkü sosyal medya videosunu çeken kişi sizin hayatınızın sorumluluğunu taşımayacak.

Siz taşıyacaksınız.

Birkaç yıl sonra gerçeklerle karşılaşınca…

Yıllar içinde Avrupa’ya büyük beklentilerle gelen çok insan gördüm.

İlk zamanlar her şey yeni ve güzel geliyor.

Sonra hayat başlıyor.

İş bulma süreci, dil, bürokrasi, kira, sigorta, vergiler, çocukların uyumu, sosyal çevre oluşturma…

Bir iki yıl sonra insan yaşadığı ülkeyi gerçekten tanımaya başlıyor.

Ve bazılarının o zaman söylediği cümleyi de çok duydum:

“Bize böyle anlatmamışlardı.”

İşte benim itirazım buna.

İnsanların umutlarıyla oynamamak gerekiyor.

Güzellikleri anlatın, ama gerçeği de saklamayın

İsviçre’nin dağlarını gösterin.

Göllerini gösterin.

Trenlerini, düzenini, temizliğini, güvenliğini anlatın.

İyi maaşları da anlatın.

Çalışana sunduğu imkânları da anlatın.

Ama kirayı da söyleyin.

Sağlık sigortasını da söyleyin.

Vergiyi de söyleyin.

Kreş parasını da söyleyin.

İş bulmanın herkes için kolay olmadığını da söyleyin.

Dil bilmeden yaşamanın zorluklarını da anlatın.

Yalnızlığı da anlatın.

Çünkü gerçek gazetecilik de gerçek sosyal medya da bence budur:

İnsanlara duymak istediklerini değil, bilmeleri gerekenleri anlatmak.

İsviçre güzel bir ülke.

Ama cennet değil.

Türkiye’nin sorunları var.

Ama cehennem de değil.

Hayat hiçbir ülkede 30 saniyelik bir Reels videosuna sığacak kadar basit değil.

O nedenle ricam basit:

Ne aşırı övün ne de yerin dibine sokun.

İyisini de anlatın, kötüsünü de.

Ve özellikle Avrupa’da yeni bir hayat kurma umuduyla sizi izleyen insanlara hayal satmayın.

Çünkü bugün attığınız video size birkaç bin takipçi kazandırabilir.

Ama yarın gerçeklerle karşılaşan bir insanın söyleyeceği ilk söz de şu olabilir:

“Bize neden gerçeği anlatmadınız?”

Yapmayın.

İnsanlara gerçeği anlatın.

Kendinize de sövdürmeyin.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Ben Kendimi En Çok Yanıldığım Yerlerde Tanıdım

yazar

Published

on

İnsan hayatı bazen radikal bir kararla güzergâh değiştirir. Bildiğin sokakları, selam verdiğin yüzleri geride bırakıp bir kentin hiç bilmediğin bir ucuna taşınmak; sadece adres değil, konfor alanını da geride bırakmaktır.

​Kısa süre önce İstanbul’un sınırına yakın bir semte taşındığımda tam olarak böyle hissediyordum. Hangi kasabın eti iyi, semt pazarı hangi gün kurulur bilmediğim, sıfırdan öğrenilmesi gereken bir bilmecenin ortasındaydım. Ama mahalle kültürü hâlâ diriydi burada; yabancısı olduğum bu yeri bana „ev“ kılacak şeyin esnaf sohbetlerinde saklı olduğu belliydi.

​Geçtiğimiz günlerde keşif turundayken yakındaki bir kuaför dükkânına adım attım. Amacım sadece küçük bir selam vermekti. Ayaküstü sohbet başlarken kapı açıldı ve içeriye adeta bir „rüzgâr“ girdi. 50’li yaşlarında, enerjisi mekâna sığmayan bir hanım… Dükkân sahibinin 20 yıllık dostuymuş; mekânın sahibi kadar rahat bir özgüvenle geçti sandalyeye.

​Sıcaklardan girdi lafa, torunların hengamesinden çıktı. İki evlilik, 5 çocuk, 11 torun sığdırmıştı hayatına. Ancak yüzündeki o canlı enerjinin arkasında, yılların yorgunluğu saklıydı. Sohbetin neşesini bir anda kesen o cümleyi döküverdi dudaklarından:

​“Ben kendimi en çok yanıldığım yerlerde tanıdım…“

​O an zaman durdu sanki. Çoğu zaman hayatı doğru kararlar ve kazanılan zaferlerle inşa ettiğimizi sanırız. Oysa insanı tamamlayan, sınırlarını çizen ve ona asıl şeklini veren; tam da güvenip yarı yolda kaldığı, doğru sandığı yanlışlara tutunduğu o sessiz yenilgi anlarıymış.

​Doğru kararlar, çoğu zaman başkalarından ödünç aldığımız düşünce kalıplarıdır. Yanılmak ise maskelerin düştüğü, insanın öz hakikatiyle pazarlıksız ve çıplak bir şekilde yüzleştiği o nadir anlardır. Yanıldığı yerleri bir mağlubiyet değil, dönüşüm durağı olarak görebilen insan olgunlaşır. Çünkü yanılgı, ne olmadığımızı gösterirken kim olduğumuza giden yoldaki çakıl taşlarını temizler. Yıkılan şey sadece yanlış bir fikir değil, yıllarca üzerimize giydiğimiz sahte bir kimliktir.

​Aramızdaki yaş farkı ya da hayata farklı pencerelerden bakıyor olmamız, aynı hakikatte buluşmamıza engel değildi. O gün anladım ki burayı bana „ev“ kılacak şey tanıdık esnaf yüzleri değil, hiç tanımadığım bir insanın yarasında kendi hakikatimi görme cesaretiydi.

​Dışarı adım attığımda sokaklar hâlâ yabancıydı ama elimde yeni bir pusula vardı. İnsan taşınırken sadece eşyalarını değil, hayal kırıklıklarından süzdüğü olgunluğu da yanında getiriyormuş. Meğer hayatın bana vermek istediği yeni bir evin anahtarı değil; yıllardır ertelediğim kendimle nihayet el sıkışma cesaretiymiş.

Continue Reading

Trendler