Köşe Yazıları
İLHAM VEREN HİKAYELER: Fuat Sevimay
İlham veren kişilerle yaptığım röportajlarda bugünkü konuğum benim için yeri çok ayrı olan bir isim, Yazar-Çevirmen Fuat Sevimay.
Fuat, bana ilham veren bir yazar, ama aynı zamanda da Kadıköy Anadolu Lisesi’nden arkadaşım ve okulumuzun gururu. Yazarlık yolculuğunda attığı emin adımlar, artarak sürdürdüğü başarıları tam bir esin kaynağı. Çeşitli dergilerde yayımlanan öykülerini derlediği Ara Nağme kitabı 2014 Orhan Kemal Öykü Ödülü’ne layık görüldü. Haydar Paşa’nın Evi isimli çocuk kitabı Ankara Mimarlar Odası Kent Öyküleri Yarışması’nda birincilik alırken, Kapalıçarşı adlı romanı ise Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışması’nda ödül kazandı. Ayrıca Kadıköy Anadolu Lisesi tarafından 2015 yılında Kristal Martı ödülüne layık görüldü. Başarılı yazarlık kariyerinin yanısıra aynı zamanda çok değerli eserlere imzasını atmış bir çevirmen Fuat Sevimay. İngilizce’den James Joyce, Henry James ve Oscar Wilde, İtalyanca’dan Luigi Pirandello ve Italo Svevo eserlerinin çevirilerini gerçekleştirdi. Literature Ireland ve Trinity Colleqe’in desteği ve kazandığı bursla Dublin’de James Joyce’un Finnegans Wake eserinin çevirisi üzerine çalıştı ve eser 2016’da Finnegan Uyanması adıyla yayımlanarak 2017 Talât Sait Halman Çeviri Ödülü’ne layık görüldü.
Fuat Sevimay’ın bendeki yeri çok ayrı çünkü kitap yazmaya karar verdiğimde ilk danıştığım ve bittiğinde de ilk okuttuğum, yapıcı yorumlarını aldığım, bana “devam et” onayını veren kişi. Köşemde konuğum olması benim için büyük onur.
Fuat, hoşgeldin. Yazar kimliğinle ilgili sorularıma başlamadan önce genel olarak Fuat’ı neler düşündürür, endişelendirir, neler sevindirip, mutlu eder diye sormak istiyorum sana.
Belki çok klişe olacak ama memleket haline, dünya haline endişelenip üzülüyorum. Siyasi bir şey de söylemek istemiyorum, bir de son kitabım Bata Çıka devlet mevzularına kaydığı için hiç oralardan konuşmak istemiyorum ama hakikaten artık şaşkınlık içindeyiz ya da şaşırmamayı öğrendik-ki o da en kötüsü. İster İsrail, ister İran de, ister Türkiye’de yaşananlar, ister Amerika’da yaşananlar de, her yere baktığımızda aslında bunun bir gerilimin sonucu olduğunu görüyoruz. Bir yandan korkunç bir emperyalizm ve kapitalizm yıllardır, 2. Dünya Savaşı’ndan beri dünyaya hakim. Diğer taraftan insanlığın büyük itirazları ve gerginliği var. Dünya siyasi açıdan saçma sapan bir tıkanma haline gelmiş durumda, faşizm üstümüze çörekleniyor. Geçen gün bambaşka bir konuda bir makale yazdım ve bir anda şunu deme ihtiyacı hissettim: “Batı Yakası’nda yeni hiçbir şey yok”. Tıpkı romandaki gibi hiçbir şey değişmiyor dünyada. Ama hemen arkasından aynı makalede “Batı Yakası’nda değişen çok şey var” diye de ekledim. Yeni çok şey var çünkü sürekli bir sürü mecradan, insandan ve toplumdan çok güçlü itirazlar geliyor. İnsanın bu çalkantısına hem şaşırıyor, hem şaşırmıyorum. Bunlar üzüyor ve anlatırken artık yoruyor.
Neye sevindim, bugün hava güzel, denize girdim. (gülüyor) Artık kişisel tavrım şöyle: örneğin deniz çarşaf gibiyse ne güzel diyor, seviniyorum.
Seni o kadar iyi anlıyorum ki. Umarım ülkemiz için de, dünya için de olumlu şeyler görelim.
İnşallah, ben umutluyum. Ancak sanki iki ileri, bir geri gidiyoruz gibi. Şu an herhalde bir gerideyiz, hatta belki iki, belki üç oldu. Fazla geri gittik, sıkışan kaplar kanunu gibi; bu kadar gerilim bir şekilde patlıyor, işte o zamanları yaşıyoruz.
Dünya da öyle, hep şunu diyorum: bazen Bata Çıka için söyleşilerde distopya mı diye soruyorlar. Gerçek dünyada olacak şey mi bu diyorlar. Ya diyorum, arkadaşlar, şu an dünyanın en büyük gücünü bir soytarı yönetiyor. Sadece liderlerden bahsetmiyorum aslında. Egemen erkte de olağanüstü sıkışan bir hikaye var ve böyle soytarılar- soytarı olduğunu bilen, tepeden tırnağa takım elbise gibi giyinmiş tipler- her yerde, ABD’de, Türkiye’de, İtalya’da , Almanya’da. İlla ki siyasal liderlerden bahsetmiyorum bu arada, iş hayatında da aynı durum. Böyle bir yere vardık. Ama aynı şeyi tekrar edeceğim, bunun karşısında insanlar “of be, yeter artık” demek veya sessiz kalmak yerine sokağa dökülüyorlar. ABD’de olsun, İngiltere’de olsun, Sırbistan’da olsun, Gazze için gösteriler düzenliyorlar. O itirazlar çok canlılığı koruyor. Bakalım ne olacak. Bu şekilde düşünmekte fayda var. Biz de öyle doğru tarafta-en azından durmaya- devam edeceğiz.
Aslında Bata Çıka’ya daha sonra gelecektim ama sen bahsetmiş oldun. Ben çok beğendim kitabını. Kısacık bir romanda gerçekten çok güncel konulara değinmişsin ve bunu da bağırmadan yapmışsın. Bence de distopya değil, günümüzün gerçeği aslında. Ayrıca sanırım planlı bir durum da değil ama Türkiye’de gündemin çok canlı olduğu bir sırada kitabın çıkması çok manidar olmadı mı sence de?
Çok oldu, hatta yayınevi ile de bunu konuştuk. Bu benim altı, yedi yıldır kafamda olan bir hikayeydi, zamanını bekliyordu. Bu bir Türkiye romanı değil bir kere, onu net olarak söylemem lazım. O gemi İstanbul Limanı’ndan çıkmış bir gemi olabileceği gibi, Marsilya Limanı’ndan çıkmış bir gemi de olabilir. Ya da Tokyo’dan cıkmış da olabilir. Bu bir dünya romanı. O gemi aslında her ülkenin gemisi olabilir. Fakat dünyadaki bu sıkışma 30 yıldır var ve bu sıkışma ile birlikte vatandaş nezdinde devletin ne ifade ettiğini, iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğunu kafamda döndürüyordum. Fakat yazım süreci tabi ki geçen sene, yani 2024’te yazdım. Bittiği zaman da, yani 2024 sonları gibi, yayınevine gönderdim, editörlük süreci vs derken Mart’ta yayınlanması planlandı. Ancak Türkiye’de malum süreçler olunca yayınevi “Bekleyelim mi?” diye sordu. Beklemeye hiç gerek yok dedim. Bir de gündem de çok uygun. Bazıları “Bunları gördünüz de mi yazdınız” diye de soruyor. Yok canım, kahin olmaya gerek yok, şu tarihte şu oldu, bu oldu falan diye düşünmeye de gerek yok. Hatta şuradan örnek vereyim Meltem; mesela Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar, dev bir roman bence.
Benim de çok sevdiğim bir romandır, müthiş!
O romanla ilgili onu bir yerlerde anlatırken ben hep şunu derim, bu bir Osmanlı Cumhuriyet kırılması ve oradaki bizim kimlik meselemizdir. Fakat her zaman şunu da eklerim: bu romanı bu toprakların, bu coğrafyanın, Türkiye’nin romanı olarak okumamıza gerek yok. Dünyanın hangi zaman diliminde, nerede bir büyük kırılım varsa, Saatleri Ayarlama Enstitüsü onun da romanı olabilir. Yani Ekim Devrimi’nin de, Fransız Devrimi’nin de romanı olabilir. Devrim olmasına da gerek yok. Herhangi bir toplumda insanların alışageldiği bir kimlikten bambaşka bir kimliğe geçişini, olumlu ve olumsuz yanlarıyla, güzellikleriyle, çağdaşlığıyla ama bir yandan da “Ne oluyor arkadaş ya” sorusuyla yaşanan herşeyi anlatır aslında Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Bata Çıka ile kıyaslamıyorum aman yanlış anlaşılmasın. Belki başka bir romandan da örnek verebilirim, ama bir romanın karakterlerinin de, çatışmasının da, çelişkisinin de, dönüşümünün de doğru bir yere oturması lazım. Ben bunları yapmaya çalışıyorum. Fakat genelde gözardı edilen veya ıskalanan “mekan” gibi bir mevzu daha var, ben buna çok kafa yorduğum için iyi yaptığımı düşünüyorum-ukalalık gibi olmasın ama (gülüyor).
Nedir o?
“Ritm” meselesi. Romanda da, öyküde de ritm meselesi. Ritm meselesi deyince sanki işte sözcüklerden ritm duyacağız gibi algılanır ama hiç alakası yok aslında.
Akış mı?
Akış, evet. Yani olayın duygusuna göre cümlelerin sözcüklerin yapısı. Olayın duygusuna göre diyalog mu, eylem cümlesi mi seçtin vs gibi. Bazen yekpare blok cümleler, sonra böyle daha atağa geçen cümleler gibi. Ders gibi olmasın ama bu ritm meselesine kafa yoruyorum ben ve mümkün mertebe metnime de yansıtmaya çalışıyorum. Bu sadece edebiyatta olan bir şey değil, mesela iyi bir tiyatro eserinde de aynı durum vardır. İşte bir olay akar, bu Ahmetmiş, bu Ayşeymiş, işte şöyle bir mesele var, dekor şöyleymiş, araya “es”ler verilir. Bu da ritmdir aslında. Bu, okura tamamen bir düşünme alanı sağlar. Aynı şey sinemada da vardır. Edebiyatta da uygulanan bir şeydir bu. Bunu da elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum. Ama bunlar dediğim gibi edebiyatın unsurları.
Onun dışında bir de her romanın bir “merkez” derdi vardır, işte Bata Çıka’nın derdi devlet-vatandaş ilişkisi. İşte bir önceki kitabım Aziz Nikola’nın derdi “kimlik” meselesiydi. Neyiz, ne olduk, ya da ne olmadık ve neden olmadık gibi…İşte Kapalıçarşı’nın meselesi “mekan”dı. E, Bendeniz James Joyce’un derdi zaten James Joyce, Anarşik’in meselesi “sistem”. Aslında her romanda bir yandan o edebi unsurla birlikte, bir de merkez dert var. Tabi ki hepsinin bir “bunu irdelemek, ya da derinleştirmek istiyorum” dediği bir derdi var.
Bata Çıka ile ilgili olarak sen şimdi bahsedince aklıma geldi. Orada bir de değişik bir tarz denemişsin galiba- ya da ben kaçırmış olabilirim önceki kitaplarında belki. Karakterlerin diyaloglarının arasına bir üçüncü ses giriyor, yazarın sesi gibi de sanki ama değil. Mesela Çarkçıbaşı bir şey söylüyor, bu ses onu eleştiriyor. Bu, ilk defa denediğin bir tarz mı?
Meltem, bunu Aziz Nikola’da yapmaya başladım. Çok sevdim ve Bata Çıka’da da sürdürüyorum. Bu benim keşfettiğim bir alan değil ama yenilikçi bir üslup. Yani çok da fazla kullanılan bir üslup değil. Şundan dolayı; diyelim yazmaya başladık, öyküler falan yazıyoruz. Yol almaya başlamış kişilerden “ben anlatıcı”, “tanrı anlatıcı”, “sen anlatıcı” diye duyarız. Bunların hepsi çok güzel. Bir zaman sonra şunu farkettim, tam da senin farkettiğin gibi, mesela ikimiz şu anda konuşuyoruz ya, Meltem soru sordu, dedi ki “Fuat, bunu neden yapıyorsun”. Sonra tırnak içinde olmayan bir yorum geliyor. O Meltem’e de ait olabilir, Fuat’a da ait olabilir, okura da ait olabilir.
Sanki bir üçüncü kişi izliyor gibi, değil mi?
Evet üçüncü kişi. Tam ense kökünden izleyen, olaya o anda şahit olan, sanki o da bizle beraber anlıyormuş gibi, bazen de itirazları olan bir kişi. O gelen soruya -yani yanlış anlama akış şu anda öyle geldiği için (gülüyor)- “Meltem dur ya şimdi, bu sorulacak soru mu” diyen, anlatabiliyor muyum? Ya da “Çok güzel sordun, ben de onu çok merak ediyordum” gibi. Yani onu Fuat söylemiyor, tam da bir üçüncü göz; hani sinemada, tiyatroda artık olmaz ama eski meddah anlatılarında biri bir şey anlatır, örneğin kahvede karşısındaki tipler de şöyle der “Güzel anlattı değil mi, ben de beğendim”. Sanki olaya dahil olan bir üçüncü göz var, anlatıcı olan bir üçüncü göz.
Ayrıca bir işlevi daha var ve buna bayılıyorum.
Hangi işlev acaba?
Hani diyalogların dışında iç monolog vardır ya, “Meltem bunları bunları düşünüyor, Fuat bunları, bunları düşünüyor” şeklinde. Bir de şu vardır; hani demin hayat gibi olmalı demiştim, işte tam buna uydu şimdi. Diyaloğun içinde sen bir şey sorarsın, ben ona ağzımdan dökülen bir cevap veririm, ancak bir de zihnimden geçenler vardır.
İç ses değil mi? Derinlerdeki o iç ses.
İç ses. Ya da iki kişi konuşurken benim, mekandaki üçüncü kişi olarak çıkan sesim olabilir. İşte bunları yansıtabilmek adına Aziz Nikola’da yapmaya baslamıştım bunu. Çünkü Aziz Nikola bir yandan da bir yol hikayesi. Yani tarihin içinde Türkiye’den, Akdeniz’den başlayıp Yunanistan, İtalya, Finlandiya’ya varana kadar coğrafyanın içinde bir yol hikayesi. Ve tüm bu yol hikayesinin içinde arkeolog Aziz’le, Noel Baba Santa Nikola’nın sanki hep yanında, ense köklerinde, onların da tam olarak farkında olmadıkları biri anlatıyor sürekli. Doğrudan düşünen, “Şimdi gemilerde şunu yapıyorlar…” şeklinde. O düşünceyi aktarması açısından da, hayatın tam da seyircisi olması açısından da bu anlatı şeklini çok sevdim. Herhalde başka romanlarda da yaparım çünkü çok işe yarıyor. Bazıları da sevmiyor. Diğeri çok daha kolay okura geçmesi açısından. Okur şöyle diyebiliyor; “Haa, Ayşe şunu dedi, Ahmet şöyle cevap verdi”, tamam bitti gitti. Bu ise, biraz kafa karıştırıcı. Ancak birçok dost okura, ilk elden okuyan kişilere sorduğumda çok güzel görüşler geldi, o yüzden bunda ısrar edeceğim.
Bana da çok güzel geldi. Dinamiklik katmış romana. Dediğin gibi bazen bir tını hissediyorsun karakterlerden birinde, örneğin diyelim ki o anda biraz ukalaca geliyor bir karakterin diğer karaktere söylediği, ve o anda okuyucunun aklından geçiyor bu. Bir sonraki paragrafta o üçüncü sesten onu duymak, “Evet ya, bak ben de öyle düşünmüş, böyle hissetmiştim” dedirtiyor.
Evet, çünkü karşısındaki olsa onu öyle diyecek. Zihinlerde akıyor ama diyemiyor. Yıllardır anlattığım, çevirmeni olduğum James Joyce her bölümde farklı üslup dener ve bunu müthiş bir şekilde izah eder. Der ki: “Bir üslupla anlatsam diğer hepsini ıskalamış olurum”. Hayatımız öyle değil. Sen farklısın, ben farklıyım. Diyelim Meltem’in üslubuyla anlatır, ama ee Fuat var, Fatma var. Onların üslupları da var. Kişileri geçtim, Meltem’in saat 6’sıyla, 9’u aynı değil. O yüzden aslında duygularımız nasıl dalgalıysa, o anlatı üslubunun da değişmesi doğal. Uykuya dalarkenki bir karakterin anlatısıyla, başka bir duygudaki karakterin anlatısı tabi ki aynı olamaz, olmamalı. Diğeri kolay, çünkü diğeri cepte. Daha çok satılır, daha kolay okunur, var öyle romanlar. Ben hiç de hazzetmiyorum. Malesef sakıza dönmüş, klişeye dönmüş şeyler haline geliyor. Ama böyle yenilikçi farklı şeyleri deneyen metinleri çok seviyorum. Ben de kıyısında dolaşmaya çalışıyorum, o yüzden bunu yakalayıp da “Evet ya, bu çok tatlı niye böyle yapmayayım ki?” dediğimde öyle yazmaktan hiç sakınmıyorum.
Genel olarak yeni bir romana nasıl hazırlanırsın? Biraz paylaşır mısın?
Ben bütün bir taslağı kafamda hazırlayıp bitirmek istiyorum. Orada karakterleri çok iyi tanıyıp, neden öyle davrandıklarını, o bolümde neden farklı davranacaklarını, mekanda neler kullanacağımı, olayın nereye gideceğini bitirip, sonra yazmaya girişiyorum. Sonra da o yazma süreci kısa sürüyor aslında bende. Fakat bu böyle bir Allah’ın emri, Fuat mevzuyu çözmüş gibi bir durum değil tabi (gülüyor). Mesela çok sevdiğim bir yazar arkadaşım var, o tam tersini yapıyor. Kafasında kabaca karakterler, olayın akışı iyi kötü belirgin oluyor ama herhangi bir taslak olmadan. Yazıyor, yazıyor, sonra onun içinden çok tatlı bir bütün çıkartıyor. Romanlarını da çok seviyorum. Bir başkası da başka türlü yapıyor, o yüzden bunun bir kuralı da yok aslında. Tıpkı hayatta herhangi bir işte olduğu gibi. Hani ögretmenizdir örneğin, bir öğretmen böyle anlatırken, diğeri farklı şekilde anlatır. Kendimizi tanımak gibi yaklaşmak lazım bu üslup konusuna da. Ben bir muhendis veya bir mimar gibi önce kurayım, sonra kafam rahat gitsin ve ne olacağına dair aklım karışmasın istiyorum, bunu seviyorum.
Onun dışında biraz önce Bata Çıka ya da başka romanı için söylediğim gibi, bende niyet ettim Allah rızası için bir roman yazayım gibi bir durum olmuyor. Hani en başta bahsetmiştim ya, yazmak “Ben de sanatçı olacağım, ben de yazar olacağım” demek için değildir. Ben mutlu olayım, oturup bir roman yazayım diye yazılmaz. Aslında toplumla bir şeyi paylaşıyoruz, toplumda bir tartışmayı açıyoruz ve bunun da aslında çok uzun zaman insanın kafasında dolaşması gerektiğini düşünüyorum. O yüzden bir romanı yazmadan önce, örneğin Bata Çıka için diyelim , devlet nedir, vatandaş nedir, insanların nezdinde toplumun nezdinde devlet neyi temsil eder diye kafamda gezdiriyorum. Bunun okumalarını yapıyorum. Tamamen kuramsal okumalardan bahsediyorum. Ya da konu kimlik meselesi ise, hangi romandan ne alabilirim diyorum. Benim kimliğe bakışım ne, ya da başka yazarların, başka insanların -yazar ve sanatçı olmasına da gerek yok-görüşleri nedir. Bütün bunlar dolaşıyor aslında kafamda. Hazırlık dediğimiz biraz da bu mevzu. Altıncı roman oldu bu şekilde, yedinciyi de yazdım hazır şu anda, iki-üç tane daha yazdım kafamda taslakları hazır şu anda.
Şu soru çok gelir, benim sevmediğim sorulardan biridir. “Bunu ne kadar zamanda yazdınız, ne kadar zamanda çevirdiniz?” De ki 5 ayda, de ki 5 yılda yazdım. Ne çıktığı önemlidir. Yazma ile ilgili sanki mutlak bir süresi varmış gibi bir algı olabiliyor. Mesai gibi tıpkı, sabah 9’da gittim, akşam 6’da çıktım şeklinde. Yazmak dediğimiz eylem klavye başındaki mesele değil, klavye işin sadece yüzde 10’u. Hani 11 değil, buna eminim, en azından kendi deneyimimden. Asıl yüzde 90’ı kafada hazırlama. Ya da bitirip metnin içinden çıktıktan sonra, bütün o düzeltmeler ve “Bunu yapmak istiyordum ama bu olmamış, bu karakteri şöyle mi yapsam” demeler vs vs. O yüzden aslında bir romanla siz yaşamıyorsanız, o karakterlerle, o sorunla kafanızda yaşamıyorsanız, “Heves ettim, ne zamandır da yazmadım, herkes yazıyor. Ben de yazdım” şeklinde olmuyor. Sizin gerçekten o konuya, o dert edindiğiniz şeye çok duyarlı olmanız lazım. Duyarlı olduğunuz şeyi kafanızda gezdirmeniz, notlar almanız lazım. Oradan sonra siz bu emeği verirseniz ilham geliyor. İlham dediğimiz şey, o fikir, eğer kendinizi hazırladıysanız geliyor. Yok hazırlamadıysanız, ya bir roman yazayım, bir öykü yazayım şeklinde olmuyor. O zaman herkesin yazdığı gibi tekrar eden şeyler çıkıyor. Hani Nazım Hikmet der ya “Yetmişinde bile, mesela zeytin dikeceksin…..” , gerçekten dert edinerek, gerçekten doğru ve önemli bir şey yaptığınızı düşünerek girmemiz lazım konuya. Benim hazırlığım kendimce böyle.
Bir de seninle ilgili ben şunu merak ediyorum: kendini anlattığın eski röportajlarında bahsettiğin bir şey var, ilk okuduğumdan beri aklımdadır. Can sıkıntısından yazıya başlamak nasıl oluyor? Bu gerçekten böyle mi?
Bunu söylediğimden dolayı utanıyorum (gülüyor). Yok, yok, işin şakası bir yana, gerçekten de böyle. Gerçekten de benim yaşlarımda olan bir sürü arkadaşımda diğer şekilde olmuş, can sıkıntısından falan başlamamışlar. 15 yaşında, 20 yaşında başlıyorlar. O zamanlar bende olmamış. Gerçekten can sıkıntısından başladı ama hani demin ilham için söylediğim ya da bir romana başlamak için söylediğim gibi, ben işi biraz da espriye vurmak istiyorum.
Farkındayım. Peki eskiden, daha genç olduğun zamanlarda içinde böyle bir kıpırtı hiç yok muydu? Veya vardı da bastırmış mıydın?
Şunu anlatmaya çalışıyorum Meltem, hani bir roman icin beslemek, hani onu kafada 5 yıl, 3 yıl, ne kadarsa, döndürmekten bahsettim ya, işte sen gerçekten o emeği verdiysen geliyor dedim ya, bende o 37 yaşında tamamen can sıkıntısından “Ya bir öykü yazsam güzel olur, ya dur bakalım” ile başladı. Ama şunu hem kendi deneyimimden, hem başka iyi yazan arkadaşların deneyiminden çok rahatlıkla söyleyebilirim; siz ömrünüz boyunca bir şeylere duyarlıysanız, o “can sıkıntısı” doğru bir şeylere evriliyor. Ömrünüz boyunca hayata bakışınızda- illa bir şey yazacağım diye değil, aklınızda yazmak olmayabilir- emeğe karşı duyarlıysanız, örneğin kadın meselesine karşı duyarlıysanız, hayatınızı da zaten öyle yaşıyorsanız, zaten 17, 23 veya 35 yaşında yazmanıza gerek yok. Gerçekten duyarlıysanız ve içinizde bir şeylerle birlikte kelime haznesi de biriktiyse, yazmaya karar verdiğinizde o geliyor. Öteki türlü hayatınız boyunca hiçbir şeye duyarlı olmamışsanız, yazmaya karar verdim, niyet ettim, yazmaya başlamam lazım veya işte, onun da kitabı var, o da öykü yazıyormuş, dur ben de yazsam diye giriyorsanız, kusura bakmayın olmaz.
Bazen bizim arkadaşlarımızdan da “Ya ne güzel, ben de yazsam” diyenler oluyor ama bakıyorum- bunu da eleştirmek için söylemiyorum-sorunlara duyarlı değil, başka bir hayat yaşamış. Buna hiçbir itirazım yok ama o başka bir hayatın üstüne, hani pastanın üstüne çilek koyar gibi, bunu koymaya çalışıyor. Arkadaşım -biraz da hani sinirlendim-sanatı, sanatçıyı yüceltmek için değil ama gerçekten de yazar aslında ancak ömrü boyunca bir daha karşılaşmayacağı bir işçinin, bir insanın veya bir kadının derdine duyarlı olduğu için onu doğru bir yere oturtabilir.
Evet, can sıkıntısı ile başladım , iyi ki de öyle olmuş. Ama ben örneğin Kapalıçarşı’ya, mekana 15 yaşında bakmışım, yani 20 yaşında da emek konusunda duyarlıydım. İnsanlar niye böyle vs diye o zaman da düşünüyordum. 25 yaşıma geldiğimde başka bir konuyu düşünüyordum. O tarihte yazmanıza gerek yok ama zihninizi, duygunuzu, kalbinizi böyle beslediyseniz yazmaya başladığınızda o yetenek bir şekilde ortaya çıktığında da evet diyor, sana geldim Fuat, sana geldim Meltem fikir olarak, çünkü sen kendini besledin, hayatta da besledin. Ben mevzuya biraz böyle bakıyorum. O yüzden nasıl başlarsa başlasın hayatta kendimizi bir şekilde beslemiş olmamız lazım.
Peki insan kendini ne zaman yazar hisseder? Senin bu konudaki kişisel tecrüben nedir?
Bendeki karşılığı şöyle, ben nicelik olarak bakmıyorum. Örneğin bir roman yazarsınız, vardır öyle… Onat Kutlar, İshak’ı yazmış ve ben daha ne yapayım demiş. Nicelik açısından bakarsak tek bir roman sonuçta. Öykü kitabı yok. Ben kendimde şunu hissetmiştim; iki, üç roman oldu, işte öykü kitapları oldu, araya bir iki çeviri girdi, yayınlandı vs. Bunu güzel bir laf etmek için değil, bütün samimiyetimle söylüyorum. Hani şöyle sorular gelir ya “Yazar olarak bu konuda ne düşünuyorsun” vs. Ben şöyle cevap veririm: “Ya Latife Abla (Tekin) yazarsa ben bir durayım bakayım.” Ben yazarsam o bambaşka bir şey. Örneğin rahmetli Selim İleri, veya hani İhsan Oktay Anar…
Bende oldu dediğim, oldum mu bilmiyorum ama, hani en azından kendi içimde “Fuat, oluyor galiba” dediğim zaman şudur: hatırı sayılır sayıda iyi okurun, 50 kişi, 100 kişi örneğin “Ya Fuat, Bata Çıka’da şöyle yapmışsın, Kaptan’la Çarkçıbaşı arasında şöyle bir çatışma kurmuşsun, çok hoşuma gitti. Kapalıçarşı’da şu beni çok etkiledi, vs vs” demeleri. O zaman yazar hissediyorum. Hani az önce sanatın işlevi sorgulamaktır dedim ya, bir takım insanların sorgulamaları ve bir şeylerle kıyaslamaları üzerinden yazdığım şeylerin bir karşılığı var ve belli sayıda insanda bu oluşmaya başlamış, yayılıyor. Galiba yazar oluyorum diye hissediyorum. Bendeki karşılığı bu. Yani bir derdim vardı, bunu ortaya döktüm ve bu döktüğüm şey insanların kafasında gerçekten de o sanatın işlevinin yapması gereken şekilde bir sorgulama yaratmış. Söyleşilerde konuşuyoruz, mesaj gönderiyorlar vs. Bendeki karşılığı bu. Bir yazar tek bir romanla müthiş bir tartışma başlatabilir örneğin. Ama başka bir yazarın on tane romanı, beş tane öykü kitabı vardır ancak ortada tartışılacak bir şey yoktur. O yüzden, bu geri dönüş, benim için yazarlığın en önemli verisi.
O zaman hemen şunu sorabilir miyim: kitaplarının içinde bu geri dönüşü en fazla hangisinde yaşadın?
Kapalıçarşı. Yok, bir dakika yanılıyorum, enteresan. Ama önce Kapalıçarşı ile ilgili söyleyeceğimi söyleyeyim. Türkiye’de şu ana kadar en çok okunan, basılan roman o oldu. Ancak yurtdışından da dönüşler oluyor. Örneğin Hindistan’dan birisi yazıyor, Fuat Bey, Mr. Fuat diye, bir gün Sırbistan’dan biri yazıyor vs vs. En çok dolaşan, nicelik olarak en çok okura ulaşan da şu ana kadar “Anarşik” belki. Ancak enteresandır, hani hayal kurmak bedava, yazdığım çocuk kitapları en çok okunan kitaplarımdır ve onlarla okullarda söyleşi yapma imkanım da oldu. Çok tatlı bir deneyim. O gençlerin, çocukların kafası gerçekten olağanüstü.
Bir de ödüllü yazar olma kavramı var. Sen daha kendini “yazar” hissetmeden “ödüllü” hissettin. Bir de aldığın ödüller öyle böyle değil, önemli ödüller.
Edebiyat dünyasının bana orada bir kıyağı var. Sen dedin ya, can sıkıntısından başlamışsın diye, bana canım sıkılıyor diye ödül verdiler (gülüyor).
Cidden, işte o can sıkıntısından yazdığım öykü, bir mimarlar odasının yarışmasında ödül alınca ben havaya girdim. İyi ki de girmişim, çok sağolsunlar. Şunu söyleme ihtiyacını her zaman hissediyorum Meltem; hem kendi tecrübemden, hem de bir sürü başka dostum, arkadaşım ve gençlerin deneyimlerinden. İşte Yaşar Nabi ödülleri açıklandı, çok değerli, yıllardır özellikle gençlere belli bir yaş altına veriliyor. İşte sen bir öykü yazmışsın, kendini mutlu hissediyorsun ama bu kendi kendine de değilmiş, bak gerçekten de bu konuya kafa yoran birileri de bunu takip ediyormuş. Bu duygu çok önemli.
Teyid edilmiş olmak değil mi?
Tabi ki. Tam da öyle. Ama şunu da üzülerek söylemek isterim. Ödüller ne mutlak iyiye ve doğruya teşvik edicidir, ne de mutlak tukakadır. Tukaka dediğim kısmını da söyleyeyim. Özellikle kendi edebiyat serüvenimde gördüğüm, başka insanları da tanıyıp, yayınevlerini izlediğimde gözlemlediğim bir durum. Mevzu ticarileştiğinde, hacim arttığında, önemli gördüğümüz bazı ödüllerde büsbütün dostlar alışverişte görsün durumu olabiliyor. Tabi ki hepsi mi, değil. Aman yanlış anlaşılmasın. Ancak çok sevimsiz gördüğümüz bazı şeyler de olabiliyor. Bütün o teşvik edici taraflarının yanısıra, çok sevimsiz, saçma sapan durumlar da olabiliyor. Örneğin bandrol hırsızı olan bir yayınevine ısrarla iki, üç yıldır ödül veriliyor. Ve bu hiç konuşulmuyor. Çünkü bandrol hırsızı yayınevi x, y, z mecralarında ilan veriyor. Bunlar da konuşulmuor. Ama tekrar edeyim, ne tukaka, ne olağanüstü, ödül kurumu belki de işin magazin kısmı ve en az konuşmamız gereken şey. “Ödüllü yazarım”. Ben, bu söylendiği zaman, ya da o sıfat konduğu zaman rahatsız olurum. Ödülsüz olsam ne olur?
Ne kadar güzel bir şey bunu böyle içselleştirebilmen. İnsanız, teyid edilme, beğenilme, takdir edilme, ne iş yaparsak yapalım doğamızda var ve bu çok önemli diye düşünüyorum. Ancak bunun üstüne çıkabildiğimiz anda kendimizi gerçekten gerçekleştiriyoruz ve sen de bu noktadasın anladığım kadarıyla. Bu müthiş bir şey. Ben dışarıdan senin hikayene baktığımda, gördüğüm resim bana inanılmaz geliyor. Bir kere belli bir yaştan sonra başlamış olman. Bir de biraz önce anlattığın duruma kirlilik diyeceğim izin verirsen, ki bu durum her sektörde ve alanda var. O kirliliğin içine girmeden, o naif Fuat Sevimay yazar halinle müthiş ödüller aldın. Mesela Orhan Kemal ödülü, Ahmet Hamdi Tanpınar ödülü. Sıradan ödüller de değil. Böyle başlamış olmanın sana verdiği müthiş bir motivasyon vardır elbette. Bakıyorum, Fuat Sevimay sanki 40 yıllık yazarlar gibi, on yıllarca süredir edebiyat dünyasında gibi geliyor bana. Ancak şöyle bir hesapladığımda 15 yıl topu topu. Bu kadar zamanda bunca işi nasıl yaptın? Bunca okurun sevgisini nasıl kazandın? Bu çok takdire değer bir durum bence.
Meltem, o konuda tevazu göstermeyeceğim. Bana sosyal medyada falan mütevazi yazar deniyor, bu konuda mütevazilik göstermeyeyim. Ben çalışkanım. Yani başka bir konuda çok tembel olabilirim. İstemediğim bir konuda hayatta yerimden kıpırdatamazsınız ama sevdiğim şeyde de elimden geleni yaparım. Ben edebiyatı seviyorum.
Bazen soruyorlar, işte yeni romanın çıktı ne hissediyorsun diye. Valla diyorum, bir şey hissetmiyorum. Tabi ki yeni roman çıksın diye emek veriyoruz, uğraşıyoruz. Kendi deneyimimde bence en olağanüstü ödül bir şeye kafa yormak. Demin konuştuk ya bir roman nasıl çıkıyor diye, ölye böyle, taslak maslak işte giriştik, yazdık. Bir an var, bir şey yapmak istiyorduk, bu roman da onun için vardı. Bir tartışma, bir nokta…Şuradan anlatmak, dili boyle kurmak istiyorum… Bunların hepsine kafa yoruyorum. Kaçıncı soru bilmiyorum artık, 10. mu, 11. mi. Bir an geliyor, “Evet ya, oldu!” diyor insan. Dünyanın en güzel ödülü bu. Kimse de vermiyor bunu. İnsan kendi kendine veriyor.
Ne müthiş bir tatmin!
Bir çay içiyorsun, ya da ne biliyim bir rakı. Kendine ısmarlıyorsun. Hani artık her yazara sorulur yazma ritüellerin var mi diye. Ben de sorulduğunda diyorum ki, bir tek ritüelim var. Bir romanın içinden çıktığımı düşündüğüm zaman kendi kendime ödül veriyor ve Kuzguncuk İskelesi’nde gidip tek başıma bir öğlen rakısı içiyorum. Aa diyorum, güzel oldu. Bundan daha güzel bir ödül yok. Aslında daha güzeli de var, o da şu; okurlardan gelenler. Bayburt’ta birisi Meltem’in kitabını okumuş, Antalya’da, Batman’da birileri yazmış, biri birine tavsiye etmiş, ordan görmüş vs vs. Bundan daha güzel bir ödül yok. Diğer ödüller tabi ki çok güzel, aman yanlış anlaşılmasın, onlardan dolayı çok mutluyum. Adınız Fakir Bayburt’la anılıyor, ne bileyim Talat Sait Halman’la anılıyor, bu tabi ki çok güzel. Ancak bir noktadan sonra sadece ve sadece metnin esas olduğunu, roman çıkartmanın esas olduğunu farkettiğimizde kendimizi doğru yere koyuyoruz. Metin esastır. Leyla Erbil hiç bir ödüle katılmamış, çok da doğru yapmış. Leyla Erbil’den bahsediyoruz! Belki de Leyla Erbil olmak, olabilmek ya da ona heves etmek…Buralardan bakmayı daha çok seviyorum ben.
Çok güzel! Peki tatminler yaşadıkça, yazdıkça, yazdıklarınla ilgili okuyucularından geribildirim geldikçe hep daha iyi olmalıyım kaygısı yaşıyor musun? “Ya ben bundan daha iyisini yapabilir miyim, ya aşağı düşerse kalite olarak?” Var mı böyle endişelerin?
Tabi ki. Kim olduğunu hatırlamıyorum, dünya yazarlarından birinin bir lafı vardı, Marquez olabilir, şöyle der: “Yeni bir romanda kaygı yaşamıyorsanız yazmayın.”
Her roman büyük bir kaygı. Her roman hiçbir şekilde, ben oldum, altı tane yazdım, göğsümde sektirerek yazarım vs vs demek değildir. Tam tersi, kendinizle ilgili duygunuz varsa o zaman o kaygıyı iyi ki yaşıyorsunuz. Ben bunu her zaman yaşamayı çok isterim çünkü çok da motive edici bir şey aslında. Hep söylediğim bir şey var, hani biraz önce yetenekten ve calışmaktan bahsetmiştik ya, herkesin yazar olmasına gerek yok. Yazmakla ilgilenen birçok arkadaşıma, dostuma söylediğim bir şey vardır; neyi yapamadığını farketmek çok büyük bir erdem. “Ben burayı yapamamışım, bu karakterde bir arıza var, bu mekan böyle değil”, ya da “dil böyle akmamalıydı, burayı yapamamışım” diyebilmek müthiş. O yüzden bu kaygıyı, tam da bizi o hatadan uzak tutan bu kaygıyı, her zaman bir dost olarak yanımızda tutmamız lazım. Ne zamana kadar? İsmet Baba’da rakıyı içince bir kenara bırakabiliriz. (gülüyor)
Harikasın! Peki son dönemlerde seni etkileyen bir kitap oldu mu, mesela 2024 veya 2025’in son yarısında desem?
Ya şöyle bir şey oldu, ayıp da olacak ama. Ne ayıp olacak, hadi anlatayım. Bir arkadaşla tanıştık. Başka bir vesileyle, ben bir tiyatro metni yazmaya da uğraşıyorum. Onunla ilgili bir çalışma yapıyorum. Böyle haddimi aşan bir durum var.
Aa öyle mi, büyük haber! Çok da güzel yapacağına eminim.
Bana şans dile. Ulysses’i tiyatro oyununa çevirmek istiyorum. Onunla ilgili çalakalem, kör topal yapmayayım diye orada bir arkadaşla tanıştım, onun da öykü kitapları var. Herhalde çok az insan adını biliyordur: Özgür Kayım. Öykülerini okudum, iki kitabı varmış. Birini okudum, samimiyetle anlatacağım, aa gene bir arkadaşın öykü kitabı var, bir bakayım dedim. Genelde de yüzde 80, 90 vasat, hani ayıp olmasın diye okuyorsun falan. Bir öyküsünü okudum, ya dedim, çok güzel. Çok değişik bir kafadan girmiş, mesela baş karakteri bile bir bayrak satıcısı. Hani vardır ya Türk bayrağı satıcısı, Galatasaray bayrağı satıcısı falan. Cok enteresan, işlemeye çok uygun. Böyle bir karakteri çok ilginç bir yere koymuş. Sonra bir öyküsünü daha okudum. Hani olur ya, bir tane tutturursun ama ikinci nasıldır acaba dersin. İkinci öyküsü de çok güzel ,diğer öyküsü de çok güzel. Öyküde hani bir İsmail Güzelsoy’u biliyoruz, bir Başar Başarır’ı ben alsam ne olur, almasam ne olur. Ama böyle öyküde bilmediğimiz, özellikle heyecan verici bir isim gördüğümde çok mutlu oluyorum. En yakın zamanda son üç aydır beni çok heyecanlandıran isimlerden birisi de Özgür. Ya hep böyle Türk yazar konuştuk, Alan Paul Lynch’in Peygamber’in Son Şarkısı da çok heyecanlandırdı beni örneğin.
Fuat, çok teşekkür ediyorum nefis bir sohbet oldu, sorularımı içtenlikle cevapladın. Yeni kitaplarını ve özellikle tiyatro metnini heyecanla bekliyoruz.
Ben çok teşekkür ederim çok keyifliydi, hem seni görmek, hem de söyleşi.

Köşe Yazıları
“Dünyayuva”
Herkesin kişisel tarihine not düştüğü özel anlar vardır.
Geçtiğimiz hafta, ben de kendi tarihimde çok önemli bir yer tutacak, benim için çok özel bir gecenin hem tanığı hem de moderatörü olma ayrıcalığını yaşadım.
Benim için okumak hiçbir zaman yalnızca bir hobi olmadı; bir yön bulma biçimi, bir yol arkadaşlığı, bazen de insanın kendine açtığı sessiz bir kapı oldu. Kurumsal hayatıma “biraz soluklanayım, sonra dönerim” diyerek ara verdiğimde, bunun kısa bir mola olacağını sanıyordum. Kendimi kitaplarla çevrili bambaşka bir dünyanın içinde bulacağımı ve bu dünyanın beni böylesine zenginleştireceğini doğrusu tahmin etmiyordum.
Kendimi bildim bileli okurdum; ama çoğu zaman iş, annelik ve gündelik sorumluluklardan arta kalan vakitlerde. Oysa son üç yıldır kitaplarla kurduğum bağ bambaşka bir yere evrildi. Artık sabahları kahvem eşliğinde kendime ayırdığım “ben zamanı” kitaplarla başlıyor. Okuyorum, yazıyorum, araştırıyorum. Okuduklarımı hem Instagram hesabımda (ozdenevar) hem de bu köşede paylaşarak, bu yolculuğu yalnızca kendim için değil, başkalarıyla birlikte deneyimliyorum.
Kurduğum bu küçük edebiyat dünyasında kitap kulüpleri ise en güçlü eşlikçilerim. Birlikte okunan kitaplar üzerine konuşmak, farklı yorumları dinlemek, aynı metnin etrafında farklı hayatların buluşmasına tanıklık etmek adeta kolektif bir terapi. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü ile her ay gerçekleştirdiğimiz buluşmalar, yalnızca kitap konuşulan toplantılar değil; aynı zamanda bir edebi köprü kurduğumuz, kültürel bağlarımızı diri tuttuğumuz özel alanlar. Bu yolculukta son durağımız ise bir Yazar Buluşması oldu.
Kulübümüzün çok sevdiğimiz bir üyesini, kalemine hayran olduğumuz bir yazarı ağırladık bu buluşmada: Burcu Özer Katmer’i.
Burcu ile yollarımız, kitap kulübümüzün ilk kitabı olan ve onun da ilk romanı olan Kendine Ait ile kesişmişti. Bir çember kurup o kitabı konuştuğumuz, metinle birlikte kalplerimizi de açtığımız o günün üzerinden tam iki yıl geçmişken, bu kez çok daha özel bir buluşmada, yeni öykü kitabı Dünyayuva üzerine konuşmak için bir araya geldik.
Bu etkinlikte moderatör olarak yer almak benim için büyük bir onurdu. Kitaplarla kurduğum bu güçlü bağın, yalnızca bir okur olarak değil, edebiyatı paylaşan ve görünür kılan biri olarak sahneye taşınması tarifsiz bir duyguydu. Çok sevdiğim bir yazara, onun metinleri üzerine sorular sormak; okuduklarımı, düşündüklerimi ve hissettiklerimi kamusal bir alanda dile getirmek, edebiyatın bana sunduğu en kıymetli hediyelerden biriydi.
Dünyayuva: Kadınların Sessiz Hikayeleri
Dünyayuva yayımlandığı anda kitabı edinmiş, daha önce de Burcu’nun bu kitapta yer alan bazı öykülerini okuma şansı bulmuştum. Kitabı, keyifli bir yolculukta okumak üzere uçağa saklamayı planlarken, elime alır almaz kendimi öykülerin içinde kaybolmuş halde buldum.
Dünyayuva, sekiz öyküden oluşan; aidiyetin, kadınlığın ve “yuva” kavramının katmanlarına inen bir yolculuk. Bu öykülerde, fiziken ya da ruhen evini geride bırakmış, bilinmez kıyılara açılmış kadınlar var. Eskisi gibi devam edemeyen ama hayatın içinde kendine yeni bir yön bulmayı başaran kadınlar. Farklı coğrafyalardan, farklı hayatların içinden seslenen bu karakterler, aslında hepimizin içindeki kırılgan, cesur ve özgürleşmeye meyilli yanlara dokunuyor.
Kitabın ilk öyküsü Küçük Mavi Defter, 2024 yılında Rengin Göçmen Kadın Korosu Öykü Yarışması’nda birincilik ödülüne layık görülmüş. İkinci öykü ise Zürich Liest Festivali kapsamında düzenlenen Vorsatz yarışmasında ödül almış. Kitapta yer alan diğer öyküler de, sandıkların altında kalmış sayısız kadın hikayesinden birer iz taşıyor.
Burcu, aidiyet ve kadınlık temalarını işlediği bu metinlerde, kelimeleri adeta bir anahtar gibi kullanıyor. Yalnızca kendi sesini değil, öykülerinde hayat bulan kadınların sesini de özgür bırakıyor. Görünmeyeni görünür, duyulmayanı duyulur kılıyor. Kelimeleriyle kadınlara benliklerini ve içlerindeki gücü yeniden hatırlatıyor.
Her bir öykü, sessiz ama güçlü bir direncin kaydı gibi. Ve Katmer, biz okurları bu özgürleşme yolculuğunun yalnızca tanığı değil, doğrudan bir parçası haline getiriyor.


Köşe Yazıları
Yanımdayken Neden Sosyal Medyadan Kutluyorum?
‘‘Eşim yanımda. Çocuğum yan koltukta oturuyor.
Ama doğum günü kutlaması sosyal medyada. Evlilik yıldönümünde uzun sevgi dolu bir mesajla eşe dosta onu nasıl sevdiğimi ilan ediyorum.‘‘
Artık bu manzara kimseye garip gelmiyor. Aksine, günümüzün en sıradan davranışlarından biri haline geldi. Özel günlerde ilk refleksimiz sarılmak değil, telefonu elimize almak. Peki neden?
Bir insan yanımızdayken, ona söyleyebileceğimiz bir “iyi ki varsın”ı neden başkalarının da görmesine ihtiyaç duyarak söylüyoruz?
Görülmeyen, yaşanmamış mı sayılıyor?
Sosyal medya bize şunu öğretti:
Görülmeyen, paylaşılmayan, beğenilmeyen an sanki eksik. Telefonu kaydırırken başkasının yaptığı bir paylaşımın benzerini yapmamışsak kendimizde bir eksiklik hissediyoruz.
Mutluluk artık yaşanan bir duygu olmaktan çıkıp, kanıtlanması gereken bir şeye dönüştü. Bir tebriğin değeri, karşıdaki kişinin hissettiğiyle değil; kaç kişinin gördüğüyle ölçülüyor.
“Bak ne kadar ilgiliyim.”
“Bak ne kadar mutlu bir ailemiz var.”
“Bak ben unutmam.”
Aslında mesaj, çoğu zaman yanımızdaki kişiye değil; izleyenlere gidiyor. Bu tarz paylaşımları yapmayanlara da garip gözüyle bakılıyor çoğu zaman. Hatta birkaç kez tanıdıklarım seni Instagram‘ da göremedik iyi misin diye sordular. Sanki orada yaşamımı sürdürmek zorundaymışım gibi.
Beğeniler yeni alkışlar oldu
Eskiden bir tebessüm yeterliydi.
Şimdi kalpler, yorumlar, paylaşımlar…
Beğeniler modern çağın alkışı. Ve insan farkında olmadan o alkışı bekliyor. Bir doğum günü mesajı, karşı taraf mutlu oldu mu diye değil; kaç beğeni aldı, kaç kişi gördü diye kontrol ediliyor.
Bu da bize özel olanı, başkalarının onayıyla değerli kılmaya mecbur hissi veriyor .
Mahremiyet vitrine çıktı
Aile, ilişki, sevgi…
Bir zamanlar en mahrem alanlarımızdı. Şimdi ise sosyal medyanın vitrini. En özel, en mahram anlarımız herkesin gözü önünde. Ne yedik, nereye gittik herkes her adımımızdan haberdar.
Paylaşmadığımızda sanki eksik seviyoruz, sanki yeterince ilgili değiliz. Oysa sevgi paylaşılmak zorunda değil; yaşanmak zorunda.
Ama sosyal medya yaşananı değil, gösterileni ödüllendiriyor.
Peki ya yanımızdaki kişi?
Yanımızdayken telefona yazılan bir tebrik, çoğu zaman göz göze söylenen bir cümleden daha çok ses getiriyor olabilir. Ama daha çok hissettiriyor mu? İlişkilerimiz bu şekilde daha mı iyi yürüyor?
Asıl soru şu:
- Kutlamayı kimin için yapıyoruz?
- Yanımızdaki insan için mi, yoksa başkalarının görmesi için mi?
Bazen en gerçek kutlama:
- Paylaşılmayan bir sarılma
- Hikâye olmayan bir gülüş
- Fotoğrafsız geçirilen birkaç dakikadır
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey bu:
Her özel an, herkese açık olmak zorunda değil.
Çünkü bazı mutluluklar sadece orada olanlar için güzeldir. Sadece ilgili olan kişilerin yaşaması gereken anlar vardır, başkaları bilmese de olur. Ve sosyal medyada gördüklerimiz her zaman gerçeği yansıtmaz.
Köşe Yazıları
Müziğin Ruhu Nereye Gitti?
Tam göz kapaklarım ağırlaşmış uykuya dalmak üzereydim ki, o tanıdık melodinin karşı koyamayacağım daveti ile gözlerimi açtım. Freddy Mercury, grubu Queen ile birlikte efsane şarkısı Bohemian Rhapsody’nin yıllardır ezbere bildiğim sözlerinin ilk kuplelerini kulağıma fısıldıyordu:
Is this the real life? Is this the fantasy? (Bu gerçek hayat mı ? Yoksa bir hayal mi?)
Caught in a landslide, no escape from reality (Bir felaketin ortasında kalakalmışım, gerçeklikten kaçış yok)
Heyecanla sesi sonuna kadar açtım.
Avusturya-İsviçre arasında, iki yanımız dağlarla çevrili bölgenin sessizliğiyle tezat, arabanın içi saniyeler içinde Queen’in o törensel ezgileri ile doldu. Anneme coşkulu bir sesle bu şarkının ve bu grubun müzik tarihinde ne kadar önemli olduğunu anlatırken ortaokul-lise yıllarıma gittim ve
müziğin hayatımızda vazgeçilmez bir şekilde ön planda olduğu,
hepimizin cebine biraz cep harçlığı girdiğinde listeler oluşturup ilk iş kaset doldurtmaya koştuğumuz,
Madonna, Michael Jackson, Prince, George Michael gibi isimlerle dünya pop müziğini keşfettiğimiz,
yılbaşı gecelerinde bile radyonun başına oturup yılın hitleri listesini dinlediğim,
hayatımda çok önemli bir yer kaplayan Kadıkoy Anadolu Lisesi’nden çıkan kaliteli müzik grupları ile Milliyet Liselerarası Müzik Yarışmaları’na katıldığımız,
okula servisle gidip gelirken dinlediğimiz müziklerin servis kültürünün en önemli rengi olduğu, Self Control çalarken camları sonuna kadar açarak bağıra bağıra hep birlikte Laura Branigan’a eşlik ettiğimiz,
daha sonraları radyodan müzik kliplerine terfi ettiğimiz,
MTV ve Kral Fm’in şimdilerde internetten indirilen şömine görseli gibi gün boyu ekranda sürekli açık olduğu,
Mazhar-Fuat-Özkan, Bon Jovi, U2, The Alan Parsons Project, Scorpions gibi gruplarla büyüdüğümüz,
ardından üniversite döneminde 90’ların pop müzikleriyle yatıp, onlarla kalktığımız, Duman, Mor ve Ötesi gibi dönemin parlayan gruplarını heyecanla keşfettiğimiz,
bir müzisyenle evli olmam ve onun stüdyosuna kayıt icin gelen şarkıcı ve besteciler nedeniyle Tarkan, Nil Karaibrahimgil, Hande Yener gibi isimlerin günlük hayatımın bir parçası olduğu,
eve tam istediğim gibi bir cd player ve muzik sistemi alıp en fazla birkaç yıl sonra dijital platformlara geçince tüm biriktirdiğim CD’lerimle birlikte hepsini üzülerek rafa kaldırdığım,
hep bir müzik enstrümanı çalmak istediğim için iş hayatına başladıktan sonra Okay Temiz’ in ritim atölyesinde bir yıl perküsyon dersleri aldığım ve sonunda bir çocukluk hayalimi gerçekleştirip sahnede tüm öğrencilerle konser verdiğimiz,
o müzik dolu yıllar birbiri ardına aklımdan geçiverdi.
Kişisel müzik tarihime baktığımda son 20 yıl içinde müzik zevkim, adım adım “caz”a evrilse de, müzik dünyasındaki gelişmeleri eskisi gibi değilse bile kendimce takip etme çabası içindeyim.
Çok kez kalem ile kaset sarmış, okuldan kaçıp Moda’daki çay bahçelerinde kulaklarında
walkman’lerle müzik dinlemiş, 90’larda CD’lere terfi etmiş, 2000’lerde iPod’ları görür görmez
benimsemiş, ardından da dijital platformlara ve “streaming”e uyum sağlamış bir neslin çocuğu olarak maceralı ve değişim dolu bir müzik yolculuğundan geçtiğimi düşünüyorum.
Bu yolculukta müzik herkes için hiç bugünkü kadar ulaşılabilir olmadı. Dünyada pek çok şeyde olduğu gibi müzikte de “bolluk” içindeyiz. Dinlemek istediğimiz her şarkı, her müzisyen, sanki bir sihirli değneğimiz varmışcasına elimizin altında beliriveriyor.
Eskiden sanatçı odaklı müzik dinler ve sevdiğimiz şarkıcının albümünün çıkmasını aylarca beklerken, artık dijital platformlarda “tür” odaklı müzik dinliyoruz. Bu da seçtiğimiz türlerin içinde hep daha iyisini arama, daha iyisine ulaşma avantajı sağlıyor.
Bazılarımız bir laptop, bir mikrofon ve birkaç yazılımla evde kendi müziğini yapıp anında paylaşıma sunabiliyor. Yaratma, üretme ve paylaşma ihtiyaçlarımızın tatmini açısından müthiş bir lüks!
Ayrıca maddi açıdan da müzik dinlemek eskisinden çok daha kolay. Dijital platformlardan birini seçip abone olduğumuzda dünyanın müziği, Indie’den, Soul’a, Blues’dan K-Pop’a emrimize amade. Biz ne yaparsak yapalım, nereye gidersek gidelim, müzik, hayatımızın arka planında sürekli devam eden bir akış halinde. Artık ne yeni çıkacak albümü beklemek durumundayız , ne de “acaba radyoda benim sevdiğim şarkı çalacak mı” diye merak ediyoruz.
Peki bu kadar avantaja sahip olduğumuz dijital çağda neden müziğin tadı eskisi gibi gelmiyor?
Bunca bolluğun ve teknolojinin olduğu ortamda çok tatmin edici eserlerin çıkmasını beklemek
normalken, müzik 30 yıl öncesine göre neden kulağa daha kalitesiz ve yüzeysel geliyor? Bunun benim müzik zevkim veya ilerleyen yaşımla birlikte beklentilerimin değişmesi ile ilgili olabileceğini düşünsem de, yaptığım sohbetlerden, okuduğum yazılardan bu konuda yalnız olmadığımı farkediyorum.
Elbette ki dinlediğim her şarkıda Bohemian Rhapsody’nin katmanlı müziğini, oradaki eşsiz senfoniyi aramıyorum! Ancak günümüzün popüler olan şarkılarında çoğunlukla gördüğümüz, gittikçe yalınlaşan müzik aletleri çeşitliliği, duygu derinliği barındırmayan düz altyapı ve melodiler, çoğu zaman birbirine benzeyen vokaller ve gitgide daha çok tekrar eden basit sözler oluyor.
Şarkı sözleri ile ilgili internette bakınırken, 2024’te Scientific Reports’ta yayınlanan, Innsbruck Üniversitesi’nden Dr. Eva Zangerle ve ekibi tarafından yapılmış bir çalışmayı görüyorum. 12.000 İngilizce şarkının dahil edilip analizlendiği bu çalışmada, popüler şarkı sözlerinin son 40 yılda giderek daha basit ve tekrarlayıcı hale geldiğinden ve aynı zamanda da gittikçe daha fazla öfke içerdiğinden bahsediliyor.
Tüm bunlar kalite algımızı etkilese de, benim en çok eksikliğini duyduğum müziğin zenginliğini hissettiren o “gruplar”. Hep daha iyisini üretmeye çalışan, stüdyolarda defalarca yaptıkları provalar ile konserlerde mükemmelliği hedefleyen, sahnede birlik hissini yansıtan ve duyguyu tüm derinliğiyle dinleyiciye geçirmeyi başaran o güzel gruplar. Bireysel müzik yapmanın bu kadar kolaylaştığı günümüz teknolojisinde sanırım grupların gitgide yok olması yeri doldurulmayacak bir eksiklik benim için. Benzer vokallerin, benzer altyapıların algoritmalar tarafından ödüllendirildiği bugünün dijital müzik dünyasında bir rock grubunun veya farklı müzik yapan müzisyenlerin parlaması veya dikkatimizi çekmesi de mucizeye dönüşüyor.
Bu yazıyı yazarken merak edip en popüler “streaming” platformunun son bir iki yılda en çok dinlenenler listelerine göz atıyorum. Bazı isimleri hayatımda duymamış olsam da objektif olarak dinleyip şans vermek istiyorum ama ardı ardına gelen benzer melodilerden içim sıkılıyor, kapatıyorum. Derken listede yıllar öncesinden o tanıdık ismi görüyorum, Sting’in The Police olduğu zamanlardan; “Every Breath You Take” (Aldığın her nefes) ! Heyecanla dinlemeye başlıyorum. Anında iç sıkıntım gidiyor, nefes aldığımı hissediyorum. Sanırım ben iflah olmaz bir “eski müzikçi”yim!



-
Gündem1 yıl önceTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 yıl önceİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 yıl önceİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 yıl önceDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 yıl önceKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 yıl önceERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 yıl önceMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 yıl önceTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


