Connect with us

Köşe Yazıları

İLHAM VEREN HİKAYELER: Fuat Sevimay

yazar

Published

on

İlham veren kişilerle yaptığım röportajlarda bugünkü konuğum benim için yeri çok ayrı olan bir isim, Yazar-Çevirmen Fuat Sevimay.

Fuat, bana ilham veren bir yazar, ama aynı zamanda da Kadıköy Anadolu Lisesi’nden arkadaşım ve okulumuzun gururu. Yazarlık yolculuğunda attığı emin adımlar, artarak sürdürdüğü başarıları tam bir esin kaynağı. Çeşitli dergilerde yayımlanan öykülerini derlediği Ara Nağme kitabı 2014 Orhan Kemal Öykü Ödülü’ne layık görüldü. Haydar Paşa’nın Evi isimli çocuk kitabı Ankara Mimarlar Odası Kent Öyküleri Yarışması’nda birincilik alırken, Kapalıçarşı adlı romanı ise Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışması’nda ödül kazandı. Ayrıca Kadıköy Anadolu Lisesi tarafından 2015 yılında Kristal Martı ödülüne layık görüldü. Başarılı yazarlık kariyerinin yanısıra aynı zamanda çok değerli eserlere imzasını atmış bir çevirmen Fuat Sevimay. İngilizce’den James Joyce, Henry James ve Oscar Wilde, İtalyanca’dan Luigi Pirandello ve Italo Svevo eserlerinin çevirilerini gerçekleştirdi. Literature Ireland ve Trinity Colleqe’in desteği ve kazandığı bursla Dublin’de James Joyce’un Finnegans Wake eserinin çevirisi üzerine çalıştı ve eser 2016’da Finnegan Uyanması adıyla yayımlanarak 2017 Talât Sait Halman Çeviri Ödülü’ne layık görüldü.

Fuat Sevimay’ın bendeki yeri çok ayrı çünkü kitap yazmaya karar verdiğimde ilk danıştığım ve bittiğinde de ilk okuttuğum, yapıcı yorumlarını aldığım, bana “devam et” onayını veren kişi. Köşemde konuğum olması benim için büyük onur.

Fuat, hoşgeldin. Yazar kimliğinle ilgili sorularıma başlamadan önce genel olarak Fuat’ı neler düşündürür, endişelendirir, neler sevindirip, mutlu eder diye sormak istiyorum sana.

Belki çok klişe olacak ama memleket haline, dünya haline endişelenip üzülüyorum. Siyasi bir şey de söylemek istemiyorum, bir de son kitabım Bata Çıka devlet mevzularına kaydığı için hiç oralardan konuşmak istemiyorum ama hakikaten artık şaşkınlık içindeyiz ya da şaşırmamayı öğrendik-ki o da en kötüsü. İster İsrail, ister İran de, ister Türkiye’de yaşananlar, ister Amerika’da yaşananlar de, her yere baktığımızda aslında bunun bir gerilimin sonucu olduğunu görüyoruz. Bir yandan korkunç bir emperyalizm ve kapitalizm yıllardır, 2. Dünya Savaşı’ndan beri dünyaya hakim. Diğer taraftan insanlığın büyük itirazları ve gerginliği var. Dünya siyasi açıdan saçma sapan bir tıkanma haline gelmiş durumda, faşizm üstümüze çörekleniyor. Geçen gün bambaşka bir konuda bir makale yazdım ve bir anda şunu deme ihtiyacı hissettim: “Batı Yakası’nda yeni hiçbir şey yok”. Tıpkı romandaki gibi hiçbir şey değişmiyor dünyada. Ama hemen arkasından aynı makalede “Batı Yakası’nda değişen çok şey var” diye de ekledim. Yeni çok şey var çünkü sürekli bir sürü mecradan, insandan ve toplumdan çok güçlü itirazlar geliyor. İnsanın bu çalkantısına hem şaşırıyor, hem şaşırmıyorum. Bunlar üzüyor ve anlatırken artık yoruyor.  

Neye sevindim, bugün hava güzel, denize girdim. (gülüyor) Artık kişisel tavrım şöyle: örneğin deniz çarşaf gibiyse ne güzel diyor, seviniyorum.

Seni o kadar iyi anlıyorum ki. Umarım ülkemiz için de, dünya için de olumlu şeyler görelim.

İnşallah, ben umutluyum. Ancak sanki iki ileri, bir geri gidiyoruz gibi. Şu an herhalde bir gerideyiz, hatta belki iki, belki üç oldu. Fazla geri gittik, sıkışan kaplar kanunu gibi; bu kadar gerilim bir şekilde patlıyor, işte o zamanları yaşıyoruz.

Dünya da öyle, hep şunu diyorum: bazen Bata Çıka için söyleşilerde distopya mı diye soruyorlar. Gerçek dünyada olacak şey mi bu diyorlar. Ya diyorum, arkadaşlar, şu an dünyanın en büyük gücünü bir soytarı yönetiyor. Sadece liderlerden bahsetmiyorum aslında. Egemen erkte de olağanüstü sıkışan bir hikaye var ve böyle soytarılar- soytarı olduğunu bilen,  tepeden tırnağa takım elbise gibi giyinmiş tipler- her yerde, ABD’de, Türkiye’de, İtalya’da , Almanya’da. İlla ki siyasal liderlerden bahsetmiyorum bu arada, iş hayatında da aynı durum. Böyle bir yere vardık. Ama aynı şeyi tekrar edeceğim, bunun karşısında insanlar “of be, yeter artık” demek veya sessiz kalmak yerine sokağa dökülüyorlar. ABD’de olsun, İngiltere’de olsun, Sırbistan’da olsun, Gazze için gösteriler düzenliyorlar. O itirazlar çok canlılığı koruyor. Bakalım ne olacak. Bu şekilde düşünmekte fayda var. Biz de öyle doğru tarafta-en azından durmaya- devam edeceğiz.  

Aslında Bata Çıka’ya daha sonra gelecektim ama sen bahsetmiş oldun. Ben çok beğendim kitabını. Kısacık bir romanda gerçekten çok güncel konulara değinmişsin ve bunu da bağırmadan yapmışsın. Bence de distopya değil, günümüzün gerçeği aslında. Ayrıca sanırım planlı bir durum da değil ama Türkiye’de gündemin çok canlı olduğu bir sırada kitabın çıkması çok manidar olmadı mı sence de?

Çok oldu, hatta yayınevi ile de bunu konuştuk. Bu benim altı, yedi yıldır kafamda olan bir hikayeydi, zamanını bekliyordu. Bu bir Türkiye romanı değil bir kere, onu net olarak söylemem lazım. O gemi İstanbul Limanı’ndan çıkmış bir gemi olabileceği gibi, Marsilya Limanı’ndan çıkmış bir gemi de olabilir. Ya da Tokyo’dan cıkmış da olabilir. Bu bir dünya romanı. O gemi aslında her ülkenin gemisi olabilir. Fakat dünyadaki bu sıkışma 30 yıldır var ve bu sıkışma ile birlikte vatandaş nezdinde devletin ne ifade ettiğini, iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğunu kafamda döndürüyordum. Fakat yazım süreci tabi ki geçen sene, yani 2024’te yazdım. Bittiği zaman da, yani 2024 sonları gibi, yayınevine  gönderdim, editörlük süreci vs derken Mart’ta yayınlanması planlandı. Ancak Türkiye’de malum süreçler olunca yayınevi “Bekleyelim mi?” diye sordu. Beklemeye hiç gerek yok dedim. Bir de gündem de çok uygun. Bazıları “Bunları gördünüz de mi yazdınız” diye de soruyor. Yok canım, kahin olmaya gerek yok, şu tarihte şu oldu, bu oldu falan diye düşünmeye de gerek yok. Hatta şuradan örnek vereyim Meltem; mesela Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar, dev bir roman bence.

Benim de çok sevdiğim bir romandır, müthiş!

O romanla ilgili onu bir yerlerde anlatırken ben hep şunu derim, bu bir Osmanlı Cumhuriyet kırılması ve oradaki bizim kimlik meselemizdir. Fakat her zaman şunu da eklerim: bu romanı bu toprakların, bu coğrafyanın, Türkiye’nin romanı olarak okumamıza gerek yok. Dünyanın hangi zaman diliminde, nerede bir büyük kırılım varsa, Saatleri Ayarlama Enstitüsü onun da romanı olabilir. Yani Ekim Devrimi’nin de, Fransız Devrimi’nin de romanı olabilir. Devrim olmasına da gerek yok. Herhangi bir toplumda insanların alışageldiği bir kimlikten bambaşka bir kimliğe geçişini, olumlu ve olumsuz yanlarıyla, güzellikleriyle, çağdaşlığıyla ama bir yandan da “Ne oluyor arkadaş ya” sorusuyla yaşanan herşeyi anlatır aslında Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Bata Çıka ile kıyaslamıyorum aman yanlış anlaşılmasın. Belki başka bir romandan da örnek verebilirim, ama bir romanın karakterlerinin de, çatışmasının da, çelişkisinin de, dönüşümünün de doğru bir yere oturması lazım. Ben bunları yapmaya çalışıyorum. Fakat genelde gözardı edilen veya ıskalanan “mekan” gibi bir mevzu daha var, ben buna çok kafa yorduğum için iyi yaptığımı düşünüyorum-ukalalık gibi olmasın ama (gülüyor).

Nedir o?

Ritm” meselesi. Romanda da, öyküde de ritm meselesi. Ritm meselesi deyince sanki işte sözcüklerden ritm duyacağız gibi algılanır ama hiç alakası yok aslında.  

Akış mı?

Akış, evet. Yani olayın duygusuna göre cümlelerin sözcüklerin yapısı. Olayın duygusuna göre diyalog mu, eylem cümlesi mi seçtin vs gibi. Bazen yekpare blok cümleler, sonra böyle daha atağa geçen cümleler gibi. Ders gibi olmasın ama bu ritm meselesine kafa yoruyorum ben ve mümkün mertebe metnime de yansıtmaya çalışıyorum. Bu sadece edebiyatta olan bir şey değil, mesela iyi bir tiyatro eserinde de aynı durum vardır. İşte bir olay akar, bu Ahmetmiş, bu Ayşeymiş, işte şöyle bir mesele var, dekor şöyleymiş, araya “es”ler verilir. Bu da ritmdir aslında. Bu, okura tamamen bir düşünme alanı sağlar. Aynı şey sinemada da vardır. Edebiyatta da uygulanan bir şeydir bu. Bunu da elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum. Ama bunlar dediğim gibi edebiyatın unsurları.

Onun dışında bir de her romanın bir “merkez” derdi vardır, işte Bata Çıka’nın derdi devlet-vatandaş ilişkisi. İşte bir önceki kitabım Aziz Nikola’nın derdi “kimlik” meselesiydi. Neyiz, ne olduk, ya da ne olmadık ve neden olmadık gibi…İşte Kapalıçarşı’nın meselesi “mekan”dı. E, Bendeniz James Joyce’un derdi zaten James Joyce, Anarşik’in meselesi “sistem”. Aslında her romanda bir yandan o edebi unsurla birlikte, bir de merkez dert var. Tabi ki hepsinin bir “bunu irdelemek, ya da derinleştirmek istiyorum” dediği bir derdi var.

Bata Çıka ile ilgili olarak sen şimdi bahsedince aklıma geldi. Orada bir de değişik bir tarz denemişsin galiba- ya da ben kaçırmış olabilirim önceki kitaplarında belki. Karakterlerin diyaloglarının arasına  bir üçüncü ses giriyor, yazarın sesi gibi de sanki ama değil. Mesela Çarkçıbaşı bir şey söylüyor, bu ses onu eleştiriyor. Bu, ilk defa denediğin bir tarz mı?

Meltem, bunu Aziz Nikola’da yapmaya başladım. Çok sevdim ve Bata Çıka’da da sürdürüyorum. Bu benim keşfettiğim bir alan değil ama yenilikçi bir üslup. Yani çok da fazla kullanılan bir üslup değil. Şundan dolayı; diyelim yazmaya başladık, öyküler falan yazıyoruz. Yol almaya başlamış kişilerden “ben anlatıcı”, “tanrı anlatıcı”, “sen anlatıcı” diye duyarız. Bunların hepsi çok güzel. Bir zaman sonra şunu farkettim, tam da senin farkettiğin gibi, mesela ikimiz şu anda konuşuyoruz ya, Meltem soru sordu, dedi ki “Fuat, bunu neden yapıyorsun”. Sonra tırnak içinde olmayan bir yorum geliyor. O Meltem’e de ait olabilir, Fuat’a da ait olabilir, okura da ait olabilir.

Sanki bir üçüncü kişi izliyor gibi, değil mi?

Evet üçüncü kişi. Tam ense kökünden izleyen, olaya o anda şahit olan, sanki o da bizle beraber anlıyormuş gibi, bazen de itirazları olan bir kişi. O gelen soruya -yani yanlış anlama akış şu anda öyle geldiği için (gülüyor)- “Meltem dur ya şimdi, bu sorulacak soru mu” diyen, anlatabiliyor muyum? Ya da “Çok güzel sordun, ben de onu çok merak ediyordum” gibi. Yani onu Fuat söylemiyor, tam da bir üçüncü göz; hani sinemada, tiyatroda artık olmaz ama eski meddah anlatılarında biri bir şey anlatır,  örneğin kahvede karşısındaki tipler de şöyle der “Güzel anlattı değil mi, ben de beğendim”. Sanki olaya dahil olan bir üçüncü göz var, anlatıcı olan bir üçüncü göz.

Ayrıca bir işlevi daha var ve buna bayılıyorum.

Hangi işlev acaba?

Hani diyalogların dışında iç monolog vardır ya, “Meltem bunları bunları düşünüyor, Fuat bunları, bunları düşünüyor” şeklinde. Bir de şu vardır; hani demin hayat gibi olmalı demiştim, işte tam buna uydu şimdi. Diyaloğun içinde sen bir şey sorarsın, ben ona ağzımdan dökülen bir cevap veririm, ancak bir de zihnimden geçenler vardır. 

İç ses değil mi? Derinlerdeki o iç ses.

İç ses.  Ya da iki kişi konuşurken benim, mekandaki üçüncü kişi olarak çıkan sesim olabilir. İşte bunları yansıtabilmek adına Aziz Nikola’da yapmaya baslamıştım bunu. Çünkü Aziz Nikola bir yandan da bir yol hikayesi. Yani tarihin içinde Türkiye’den, Akdeniz’den başlayıp Yunanistan, İtalya, Finlandiya’ya varana kadar coğrafyanın içinde bir yol hikayesi. Ve tüm bu yol hikayesinin içinde arkeolog Aziz’le, Noel Baba Santa Nikola’nın sanki hep yanında, ense köklerinde, onların da tam olarak farkında olmadıkları biri anlatıyor sürekli. Doğrudan düşünen, “Şimdi gemilerde şunu yapıyorlar…” şeklinde. O düşünceyi aktarması açısından da, hayatın tam da seyircisi olması açısından da bu anlatı şeklini çok sevdim. Herhalde başka romanlarda da yaparım çünkü çok işe yarıyor. Bazıları da sevmiyor. Diğeri çok daha kolay okura geçmesi açısından. Okur şöyle diyebiliyor; “Haa, Ayşe şunu dedi, Ahmet şöyle cevap  verdi”, tamam bitti gitti. Bu ise, biraz kafa karıştırıcı. Ancak birçok dost okura, ilk elden okuyan kişilere sorduğumda çok güzel görüşler geldi, o yüzden bunda ısrar edeceğim.  

Bana da çok güzel geldi. Dinamiklik katmış romana. Dediğin gibi bazen bir tını hissediyorsun karakterlerden birinde, örneğin diyelim ki o anda biraz ukalaca geliyor bir karakterin diğer karaktere söylediği, ve o anda okuyucunun aklından geçiyor bu. Bir sonraki paragrafta o üçüncü sesten onu duymak, “Evet ya, bak ben de öyle düşünmüş, böyle hissetmiştim” dedirtiyor.

Evet, çünkü karşısındaki olsa onu öyle diyecek. Zihinlerde  akıyor ama diyemiyor. Yıllardır anlattığım, çevirmeni olduğum James Joyce her bölümde farklı üslup dener ve  bunu müthiş bir şekilde izah eder. Der ki: “Bir üslupla anlatsam diğer hepsini ıskalamış olurum”. Hayatımız öyle değil. Sen farklısın, ben farklıyım. Diyelim Meltem’in üslubuyla anlatır, ama ee Fuat var, Fatma var. Onların üslupları da var. Kişileri geçtim, Meltem’in saat 6’sıyla, 9’u aynı değil. O yüzden aslında duygularımız nasıl dalgalıysa, o anlatı üslubunun da değişmesi doğal. Uykuya dalarkenki bir karakterin anlatısıyla, başka bir duygudaki karakterin anlatısı tabi ki aynı olamaz, olmamalı. Diğeri kolay, çünkü diğeri cepte. Daha çok satılır, daha kolay okunur, var öyle romanlar. Ben hiç de hazzetmiyorum. Malesef sakıza dönmüş, klişeye dönmüş şeyler haline geliyor. Ama böyle yenilikçi farklı şeyleri deneyen metinleri çok seviyorum. Ben de kıyısında dolaşmaya çalışıyorum, o yüzden bunu yakalayıp da “Evet ya, bu çok tatlı niye böyle yapmayayım ki?” dediğimde öyle yazmaktan hiç sakınmıyorum.

Genel olarak yeni bir romana nasıl hazırlanırsın? Biraz paylaşır mısın?

Ben bütün bir taslağı kafamda hazırlayıp bitirmek istiyorum. Orada karakterleri çok iyi tanıyıp, neden öyle davrandıklarını, o bolümde neden farklı davranacaklarını, mekanda neler kullanacağımı, olayın nereye gideceğini bitirip, sonra yazmaya girişiyorum. Sonra da o yazma süreci kısa sürüyor aslında bende. Fakat bu böyle bir Allah’ın emri, Fuat mevzuyu çözmüş gibi bir durum değil tabi (gülüyor). Mesela çok sevdiğim bir yazar arkadaşım var, o tam tersini yapıyor. Kafasında kabaca karakterler, olayın akışı iyi kötü belirgin oluyor ama herhangi bir taslak olmadan. Yazıyor, yazıyor, sonra onun içinden çok tatlı bir bütün çıkartıyor. Romanlarını da çok seviyorum. Bir başkası da başka türlü yapıyor, o yüzden bunun bir kuralı da yok aslında. Tıpkı hayatta herhangi bir işte olduğu gibi. Hani ögretmenizdir örneğin, bir öğretmen böyle anlatırken, diğeri farklı şekilde anlatır. Kendimizi tanımak gibi yaklaşmak lazım bu üslup konusuna da. Ben bir muhendis veya bir mimar gibi önce kurayım, sonra kafam rahat gitsin ve ne olacağına dair aklım karışmasın istiyorum, bunu seviyorum.

Onun dışında biraz önce Bata Çıka ya da başka romanı için söylediğim gibi, bende niyet ettim Allah rızası için bir roman yazayım gibi bir durum olmuyor. Hani en başta bahsetmiştim ya, yazmak “Ben de sanatçı olacağım, ben de yazar olacağım” demek için değildir. Ben mutlu olayım, oturup bir roman yazayım diye yazılmaz. Aslında toplumla bir şeyi paylaşıyoruz, toplumda bir tartışmayı açıyoruz  ve bunun da aslında çok uzun zaman insanın kafasında dolaşması gerektiğini düşünüyorum. O yüzden bir romanı yazmadan önce, örneğin Bata Çıka için diyelim , devlet nedir, vatandaş nedir, insanların nezdinde toplumun nezdinde devlet neyi temsil eder diye kafamda gezdiriyorum. Bunun okumalarını yapıyorum. Tamamen kuramsal okumalardan bahsediyorum. Ya da konu kimlik meselesi ise, hangi romandan ne alabilirim diyorum. Benim kimliğe bakışım ne, ya da başka yazarların, başka insanların -yazar ve sanatçı olmasına da gerek yok-görüşleri nedir. Bütün bunlar dolaşıyor aslında kafamda. Hazırlık dediğimiz biraz da bu mevzu. Altıncı roman oldu bu şekilde, yedinciyi de yazdım hazır şu anda, iki-üç tane daha yazdım kafamda taslakları hazır şu anda.

Şu soru çok gelir, benim sevmediğim sorulardan biridir. “Bunu ne kadar zamanda yazdınız, ne kadar zamanda çevirdiniz?” De ki 5 ayda, de ki 5 yılda yazdım. Ne çıktığı önemlidir. Yazma ile ilgili sanki mutlak bir süresi varmış gibi bir algı olabiliyor. Mesai gibi tıpkı, sabah 9’da gittim, akşam 6’da çıktım şeklinde. Yazmak dediğimiz eylem klavye başındaki mesele değil, klavye işin sadece yüzde 10’u. Hani 11 değil, buna eminim, en azından kendi deneyimimden. Asıl yüzde 90’ı kafada hazırlama. Ya da bitirip metnin içinden çıktıktan sonra, bütün o düzeltmeler ve “Bunu yapmak istiyordum ama bu olmamış, bu karakteri şöyle mi yapsam” demeler vs vs. O yüzden aslında bir romanla siz yaşamıyorsanız, o karakterlerle, o sorunla kafanızda yaşamıyorsanız, “Heves ettim, ne zamandır da yazmadım, herkes yazıyor. Ben de yazdım” şeklinde olmuyor. Sizin gerçekten o konuya, o dert edindiğiniz şeye çok duyarlı olmanız lazım. Duyarlı olduğunuz şeyi kafanızda gezdirmeniz, notlar almanız lazım. Oradan sonra siz bu emeği verirseniz ilham geliyor. İlham dediğimiz şey, o fikir, eğer kendinizi hazırladıysanız geliyor. Yok hazırlamadıysanız, ya bir roman yazayım, bir öykü yazayım şeklinde olmuyor. O zaman herkesin yazdığı gibi tekrar eden şeyler çıkıyor. Hani Nazım Hikmet der ya “Yetmişinde bile, mesela zeytin dikeceksin…..” , gerçekten dert edinerek, gerçekten doğru ve önemli bir şey yaptığınızı düşünerek girmemiz lazım konuya. Benim hazırlığım kendimce böyle.

Bir de seninle ilgili ben şunu merak ediyorum: kendini anlattığın eski röportajlarında bahsettiğin bir şey var, ilk okuduğumdan beri aklımdadır. Can sıkıntısından yazıya başlamak nasıl oluyor? Bu gerçekten böyle mi?

Bunu söylediğimden dolayı utanıyorum (gülüyor). Yok, yok, işin şakası bir yana, gerçekten de böyle. Gerçekten de benim yaşlarımda olan bir sürü arkadaşımda diğer şekilde olmuş, can sıkıntısından falan başlamamışlar. 15 yaşında, 20 yaşında başlıyorlar. O zamanlar bende olmamış. Gerçekten can sıkıntısından başladı ama hani demin ilham için söylediğim ya da bir romana başlamak için söylediğim gibi, ben işi biraz da espriye vurmak istiyorum.

Farkındayım. Peki eskiden, daha genç olduğun zamanlarda içinde böyle bir kıpırtı hiç yok muydu? Veya vardı da bastırmış mıydın?

Şunu anlatmaya çalışıyorum Meltem, hani bir roman icin beslemek, hani onu kafada 5 yıl, 3 yıl, ne kadarsa,  döndürmekten bahsettim ya, işte sen gerçekten o emeği verdiysen geliyor dedim ya, bende o 37 yaşında tamamen can sıkıntısından “Ya bir öykü yazsam güzel olur, ya dur bakalım” ile başladı. Ama şunu hem kendi deneyimimden, hem başka iyi yazan arkadaşların deneyiminden çok rahatlıkla söyleyebilirim; siz ömrünüz boyunca bir şeylere duyarlıysanız, o “can sıkıntısı” doğru bir şeylere evriliyor. Ömrünüz boyunca hayata bakışınızda- illa bir şey yazacağım diye değil, aklınızda yazmak olmayabilir- emeğe karşı duyarlıysanız, örneğin kadın meselesine karşı duyarlıysanız, hayatınızı da zaten öyle yaşıyorsanız, zaten 17, 23 veya 35 yaşında yazmanıza gerek yok. Gerçekten duyarlıysanız ve içinizde bir şeylerle birlikte kelime haznesi de biriktiyse, yazmaya karar verdiğinizde o geliyor. Öteki türlü hayatınız boyunca hiçbir şeye duyarlı olmamışsanız, yazmaya karar verdim, niyet ettim, yazmaya başlamam lazım veya işte, onun da kitabı var, o da öykü yazıyormuş, dur ben de yazsam diye giriyorsanız, kusura bakmayın olmaz.

Bazen bizim arkadaşlarımızdan da “Ya ne güzel, ben de yazsam” diyenler oluyor ama bakıyorum- bunu da eleştirmek için söylemiyorum-sorunlara duyarlı değil, başka bir hayat yaşamış. Buna hiçbir itirazım yok ama o başka bir hayatın üstüne, hani pastanın üstüne çilek koyar gibi, bunu koymaya çalışıyor. Arkadaşım -biraz da hani sinirlendim-sanatı, sanatçıyı yüceltmek için değil ama gerçekten de yazar aslında ancak ömrü boyunca bir daha karşılaşmayacağı bir işçinin, bir insanın veya bir kadının derdine duyarlı olduğu için onu doğru bir yere oturtabilir.

Evet, can sıkıntısı ile başladım , iyi ki de öyle olmuş. Ama ben örneğin Kapalıçarşı’ya, mekana 15 yaşında bakmışım, yani 20 yaşında da emek konusunda duyarlıydım. İnsanlar niye böyle vs diye o zaman da düşünüyordum. 25 yaşıma geldiğimde başka bir konuyu düşünüyordum. O tarihte yazmanıza gerek yok ama zihninizi, duygunuzu, kalbinizi böyle beslediyseniz yazmaya başladığınızda o yetenek bir şekilde ortaya çıktığında da evet diyor, sana geldim Fuat, sana geldim Meltem fikir olarak, çünkü sen kendini  besledin, hayatta da besledin. Ben mevzuya biraz böyle bakıyorum. O yüzden nasıl başlarsa başlasın hayatta kendimizi bir şekilde beslemiş olmamız lazım.

Peki insan kendini ne zaman yazar hisseder? Senin bu konudaki kişisel tecrüben nedir?  

Bendeki karşılığı şöyle, ben nicelik olarak bakmıyorum. Örneğin bir roman yazarsınız, vardır öyle… Onat Kutlar, İshak’ı yazmış ve ben daha ne yapayım demiş. Nicelik açısından bakarsak tek bir roman sonuçta. Öykü kitabı yok. Ben kendimde şunu hissetmiştim; iki, üç roman oldu, işte öykü kitapları oldu, araya bir iki çeviri girdi, yayınlandı vs. Bunu güzel bir laf etmek için değil, bütün samimiyetimle söylüyorum. Hani şöyle sorular gelir ya “Yazar olarak bu konuda ne düşünuyorsun” vs. Ben şöyle cevap veririm: “Ya Latife Abla (Tekin) yazarsa ben bir durayım bakayım.” Ben yazarsam o bambaşka bir şey. Örneğin rahmetli Selim İleri, veya hani İhsan Oktay Anar…

Bende oldu dediğim, oldum mu bilmiyorum ama, hani en azından kendi içimde “Fuat, oluyor galiba” dediğim zaman şudur: hatırı sayılır sayıda iyi okurun, 50 kişi, 100 kişi örneğin “Ya Fuat, Bata Çıka’da şöyle yapmışsın, Kaptan’la Çarkçıbaşı arasında şöyle bir çatışma kurmuşsun, çok hoşuma gitti. Kapalıçarşı’da şu beni çok etkiledi, vs vs” demeleri. O zaman yazar hissediyorum. Hani az önce sanatın işlevi sorgulamaktır dedim ya, bir takım insanların sorgulamaları ve bir şeylerle kıyaslamaları üzerinden yazdığım şeylerin bir karşılığı var ve belli sayıda insanda bu oluşmaya başlamış, yayılıyor. Galiba yazar oluyorum diye hissediyorum. Bendeki karşılığı bu. Yani bir derdim vardı,  bunu ortaya döktüm ve bu döktüğüm şey insanların kafasında gerçekten de o sanatın işlevinin yapması gereken şekilde bir sorgulama yaratmış. Söyleşilerde konuşuyoruz, mesaj gönderiyorlar vs. Bendeki karşılığı bu. Bir yazar tek bir romanla müthiş bir tartışma başlatabilir örneğin. Ama başka bir yazarın on tane romanı, beş tane öykü kitabı vardır ancak ortada tartışılacak bir şey yoktur. O yüzden, bu geri dönüş, benim için yazarlığın en önemli verisi.

O zaman hemen şunu sorabilir miyim: kitaplarının içinde bu geri dönüşü en fazla hangisinde yaşadın?

Kapalıçarşı. Yok, bir dakika yanılıyorum, enteresan. Ama önce Kapalıçarşı ile ilgili söyleyeceğimi söyleyeyim. Türkiye’de şu ana kadar en çok okunan, basılan roman o oldu. Ancak yurtdışından da dönüşler oluyor. Örneğin Hindistan’dan birisi yazıyor, Fuat Bey, Mr. Fuat diye, bir gün Sırbistan’dan biri yazıyor vs vs. En çok dolaşan, nicelik olarak en çok okura ulaşan da şu ana kadar “Anarşik” belki. Ancak enteresandır, hani hayal kurmak bedava, yazdığım çocuk kitapları en çok okunan kitaplarımdır ve onlarla okullarda söyleşi yapma imkanım da oldu. Çok tatlı bir deneyim. O gençlerin, çocukların kafası gerçekten olağanüstü.

Bir de ödüllü yazar olma kavramı var. Sen daha kendini “yazar” hissetmeden “ödüllü” hissettin. Bir de aldığın ödüller öyle böyle değil, önemli ödüller.

Edebiyat dünyasının bana orada bir kıyağı var. Sen dedin ya, can sıkıntısından başlamışsın diye, bana canım sıkılıyor diye ödül verdiler (gülüyor).

Cidden, işte o can sıkıntısından yazdığım öykü, bir mimarlar odasının yarışmasında ödül alınca ben havaya girdim. İyi ki de girmişim, çok sağolsunlar. Şunu söyleme ihtiyacını her zaman hissediyorum Meltem; hem kendi tecrübemden, hem de bir sürü başka dostum, arkadaşım ve gençlerin deneyimlerinden. İşte Yaşar Nabi ödülleri açıklandı, çok değerli, yıllardır özellikle gençlere belli bir yaş altına veriliyor. İşte sen bir öykü yazmışsın, kendini mutlu hissediyorsun ama bu kendi kendine de değilmiş, bak gerçekten de bu konuya kafa yoran birileri de bunu takip ediyormuş. Bu duygu çok önemli.

Teyid edilmiş olmak değil mi?

Tabi ki. Tam da öyle. Ama şunu da üzülerek söylemek isterim. Ödüller ne mutlak iyiye ve doğruya teşvik edicidir, ne de mutlak tukakadır. Tukaka dediğim kısmını da söyleyeyim. Özellikle kendi edebiyat serüvenimde gördüğüm, başka insanları da tanıyıp, yayınevlerini izlediğimde gözlemlediğim bir durum. Mevzu ticarileştiğinde, hacim arttığında, önemli gördüğümüz bazı ödüllerde büsbütün dostlar alışverişte görsün durumu olabiliyor. Tabi ki hepsi mi, değil. Aman yanlış anlaşılmasın. Ancak çok sevimsiz gördüğümüz bazı şeyler de olabiliyor. Bütün o teşvik edici taraflarının yanısıra, çok sevimsiz, saçma sapan durumlar da olabiliyor. Örneğin bandrol hırsızı olan bir yayınevine ısrarla iki, üç yıldır ödül veriliyor. Ve bu hiç konuşulmuyor. Çünkü bandrol hırsızı yayınevi x, y, z mecralarında ilan veriyor. Bunlar da konuşulmuor. Ama tekrar edeyim, ne tukaka, ne olağanüstü, ödül kurumu belki de işin magazin kısmı ve en az konuşmamız gereken şey. “Ödüllü yazarım”.  Ben, bu söylendiği zaman, ya da o sıfat konduğu zaman rahatsız olurum. Ödülsüz olsam ne olur?

Ne kadar güzel bir şey bunu böyle içselleştirebilmen. İnsanız, teyid edilme, beğenilme, takdir edilme, ne iş yaparsak yapalım doğamızda var ve bu çok önemli diye düşünüyorum. Ancak bunun üstüne çıkabildiğimiz anda kendimizi gerçekten gerçekleştiriyoruz  ve sen de bu noktadasın anladığım kadarıyla. Bu müthiş bir şey. Ben dışarıdan senin hikayene baktığımda, gördüğüm resim bana inanılmaz geliyor. Bir kere belli bir yaştan sonra başlamış olman. Bir de biraz önce anlattığın duruma kirlilik diyeceğim izin verirsen, ki bu durum her sektörde ve alanda var. O kirliliğin içine girmeden, o naif Fuat Sevimay yazar halinle müthiş ödüller aldın. Mesela Orhan Kemal ödülü, Ahmet Hamdi Tanpınar ödülü. Sıradan ödüller de değil. Böyle başlamış olmanın sana verdiği müthiş bir motivasyon vardır elbette. Bakıyorum, Fuat Sevimay sanki 40 yıllık yazarlar gibi, on yıllarca süredir edebiyat dünyasında gibi geliyor bana. Ancak şöyle bir hesapladığımda 15 yıl topu topu. Bu kadar zamanda bunca işi nasıl yaptın? Bunca okurun sevgisini nasıl kazandın? Bu çok takdire değer bir durum bence.

Meltem, o konuda tevazu göstermeyeceğim. Bana sosyal medyada falan mütevazi yazar deniyor, bu konuda mütevazilik göstermeyeyim. Ben çalışkanım. Yani başka bir konuda çok tembel olabilirim. İstemediğim bir konuda hayatta yerimden kıpırdatamazsınız ama sevdiğim şeyde de elimden geleni yaparım. Ben edebiyatı seviyorum.

Bazen soruyorlar, işte yeni romanın çıktı ne hissediyorsun diye. Valla diyorum, bir şey hissetmiyorum. Tabi ki yeni roman çıksın diye emek veriyoruz, uğraşıyoruz. Kendi deneyimimde bence en olağanüstü ödül bir şeye kafa yormak. Demin konuştuk ya bir roman nasıl çıkıyor diye, ölye böyle, taslak maslak işte giriştik, yazdık. Bir an var, bir şey yapmak istiyorduk, bu roman da onun için vardı. Bir tartışma, bir nokta…Şuradan anlatmak, dili boyle kurmak istiyorum… Bunların hepsine kafa yoruyorum. Kaçıncı soru bilmiyorum artık, 10. mu, 11. mi. Bir an geliyor, “Evet ya, oldu!” diyor insan. Dünyanın en güzel ödülü bu. Kimse de vermiyor bunu. İnsan kendi kendine veriyor.

Ne müthiş bir tatmin!

Bir çay içiyorsun, ya da ne biliyim bir rakı. Kendine ısmarlıyorsun. Hani artık her yazara sorulur yazma ritüellerin var mi diye. Ben de sorulduğunda diyorum ki, bir tek ritüelim var. Bir romanın içinden çıktığımı düşündüğüm zaman kendi kendime ödül veriyor ve Kuzguncuk İskelesi’nde gidip tek başıma bir öğlen rakısı içiyorum. Aa diyorum, güzel oldu. Bundan daha güzel bir ödül yok. Aslında daha güzeli de var, o da şu; okurlardan gelenler. Bayburt’ta birisi Meltem’in kitabını okumuş, Antalya’da, Batman’da birileri yazmış, biri birine tavsiye etmiş, ordan görmüş vs vs. Bundan daha güzel bir ödül yok. Diğer ödüller tabi ki çok güzel, aman yanlış anlaşılmasın, onlardan dolayı çok mutluyum. Adınız Fakir Bayburt’la anılıyor, ne bileyim Talat Sait Halman’la anılıyor, bu tabi ki çok güzel. Ancak bir noktadan sonra sadece ve sadece metnin esas olduğunu, roman çıkartmanın esas olduğunu farkettiğimizde kendimizi doğru yere koyuyoruz. Metin esastır. Leyla Erbil hiç bir ödüle katılmamış,  çok da doğru yapmış. Leyla Erbil’den bahsediyoruz! Belki de Leyla Erbil olmak, olabilmek ya da ona heves etmek…Buralardan bakmayı daha çok seviyorum ben.

Çok güzel! Peki tatminler yaşadıkça,  yazdıkça, yazdıklarınla ilgili okuyucularından geribildirim geldikçe hep daha iyi olmalıyım kaygısı yaşıyor musun? “Ya ben bundan daha iyisini yapabilir miyim, ya aşağı düşerse kalite olarak?” Var mı böyle endişelerin?

Tabi ki. Kim olduğunu hatırlamıyorum, dünya yazarlarından birinin bir lafı vardı, Marquez olabilir, şöyle der: “Yeni bir romanda kaygı yaşamıyorsanız yazmayın.”

Her roman büyük bir kaygı. Her roman hiçbir şekilde, ben oldum, altı tane yazdım, göğsümde sektirerek yazarım vs vs demek değildir. Tam tersi, kendinizle ilgili duygunuz varsa o zaman o kaygıyı iyi ki yaşıyorsunuz. Ben bunu her zaman yaşamayı çok isterim çünkü çok da motive edici bir şey aslında. Hep söylediğim bir şey var, hani biraz önce yetenekten ve calışmaktan bahsetmiştik ya, herkesin yazar olmasına gerek yok. Yazmakla ilgilenen birçok arkadaşıma, dostuma söylediğim bir şey vardır; neyi yapamadığını farketmek çok büyük bir erdem. “Ben burayı yapamamışım, bu karakterde bir arıza var, bu mekan böyle değil”, ya da “dil böyle akmamalıydı, burayı yapamamışım” diyebilmek müthiş. O yüzden bu kaygıyı, tam da bizi o hatadan uzak tutan bu kaygıyı, her zaman bir dost olarak yanımızda tutmamız lazım. Ne zamana kadar? İsmet Baba’da rakıyı içince bir kenara bırakabiliriz. (gülüyor)

Harikasın! Peki son dönemlerde seni etkileyen bir kitap oldu mu, mesela 2024 veya 2025’in son yarısında desem?

Ya şöyle bir şey oldu, ayıp da olacak ama. Ne ayıp olacak, hadi anlatayım. Bir arkadaşla tanıştık. Başka bir vesileyle, ben bir tiyatro metni yazmaya da uğraşıyorum. Onunla ilgili bir çalışma yapıyorum. Böyle haddimi aşan bir durum var.

Aa öyle mi, büyük haber! Çok da güzel yapacağına eminim.

Bana şans dile.  Ulysses’i tiyatro oyununa çevirmek istiyorum. Onunla ilgili çalakalem, kör topal yapmayayım diye orada bir arkadaşla tanıştım, onun da öykü kitapları var. Herhalde çok  az insan adını biliyordur: Özgür Kayım. Öykülerini okudum, iki kitabı varmış. Birini okudum,  samimiyetle anlatacağım, aa gene bir arkadaşın öykü kitabı var, bir bakayım dedim. Genelde de yüzde 80, 90 vasat, hani ayıp olmasın diye okuyorsun falan. Bir öyküsünü okudum, ya dedim, çok güzel. Çok değişik bir kafadan girmiş, mesela baş karakteri bile bir bayrak satıcısı. Hani vardır ya Türk bayrağı satıcısı, Galatasaray bayrağı satıcısı falan. Cok enteresan, işlemeye çok uygun. Böyle bir karakteri çok ilginç bir yere koymuş. Sonra bir öyküsünü daha okudum. Hani olur ya, bir tane tutturursun ama ikinci nasıldır acaba dersin. İkinci öyküsü de çok güzel ,diğer öyküsü de çok güzel. Öyküde hani bir İsmail Güzelsoy’u biliyoruz, bir Başar Başarır’ı ben alsam ne olur,  almasam ne olur. Ama böyle öyküde bilmediğimiz, özellikle heyecan verici bir isim gördüğümde çok mutlu oluyorum. En yakın zamanda son üç aydır  beni çok heyecanlandıran isimlerden birisi de Özgür. Ya hep böyle Türk yazar konuştuk, Alan Paul Lynch’in Peygamber’in Son Şarkısı da çok heyecanlandırdı beni örneğin.

Fuat, çok teşekkür ediyorum nefis bir sohbet oldu, sorularımı içtenlikle cevapladın.  Yeni kitaplarını ve özellikle tiyatro metnini heyecanla bekliyoruz.

Ben çok teşekkür ederim çok keyifliydi, hem seni görmek, hem de söyleşi.  

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Eve dön! Şarkıya dön! Kalbime dön!

yazar

Published

on

​Hayat, ucu bucağı görünmeyen bir umman; bizlerse o devasa mavilikte menzilini arayan birer seyyahız. Doğamız gereği her birimiz sığınacak güvenli bir limanın, fırtınanın ortasında sıcaklığını hissettirecek bir evin ya da bize „ev“ hissi veren bir yüreğin arayışı içindeyiz. Son birkaç yıldır, önceleri içsel bir çekimle, şimdilerde ise tam bir farkındalıkla nerede bir liman bulduysam oraya uğramadan, tabiri caizse demirlemeden geçemiyorum.

​Benim deniz tutkum; kıyıya vuran dalgaların neşesinden, yaz güneşinin sıcaklığından ya da kumsalda şemsiye altında kitap okumaktan ibaret değil. Ben bu muazzam varlığın bütününe sevdalıyım; hırçınlığına, karanlığına ve hatta fırtınalarına bile…

​Fakat en çok deniz fenerlerini seviyorum. Zifiri karanlığın ortasında, yolunu kaybetmişlere rehber olan yalnız ve vakur kadim dostlarım. Zaman zaman kendimi o fenerin ışığında yolunu bulmaya çalışan bir gemi gibi hissediyorum; bazen o geminin üzerinde salınarak yol aldığı dipsiz bir derya, bazen de deniz feneri. Hangisiyim, henüz ben de bilmiyorum. Bildiğim tek şey; insanla deniz arasındaki o göz ardı edilemeyecek benzerlik.

​Her ikisi de dışarıdan bakıldığında hafif dalgalı, sakin birer yüzeyden ibaret; oysa derinliklerinde keşfedilmeyi bekleyen bambaşka alemler barındırıyor.

​İçimizdeki dalgalar kabardığında, yani en öfkeli anlarımızda çekeriz dünyanın dikkatini. Herkes üzerimize çöken o devasa dalgaların boyutuyla ilgilenir. İnsanlar dehşete düşer, yargılar veya korkar. Ya da fırtına dindikten sonra, ruhumuzun kıyısına vuran o çer çöpü, kırgınlıkları, hırpalanmış kelimeleri ve darmadağın olmuş anıları görürler. Dünyanın gözünde bu enkaz, sadece bir yıkımın ve kusurun kanıtıdır. Oysa kimse bilmez ki, o amansız fırtınalar aslında içimizi temizlemek içindir. Ruh; kendi derinliklerinde biriken tortulardan, yüklerden kurtulmak ve arınmak için hırçınlaşır. Kıyıya vuran her çer çöp, aslında içsel bir temizliğin kanıtıdır.

​İşte tam o enkazın ortasında, dalgaların yorulduğu ve fırtınanın çekildiği o arafta İsmet Özel dizeleri yetişir imdada:

​Burada kalamazsın, başa dönemezsin

ama dön

Eve dön!

Şarkıya dön!

Kalbine dön!

​Fırtınanın kopardığı o gürültü bittiğinde, geriye sadece bu acımasız ama bir o kadar da şefkatli hakikat kalır. Olduğun yerde duramazsın, çünkü artık o eski sen değilsin; dalgalar seni hırpaladı, değiştirdi. Başa da dönemezsin, çünkü zamanın suları geriye akmaz. Ama yine de bir yere dönmek zorundasın. Gitmek, arınmak ve nihayetinde ait olduğun yeri bulmak zorundasın.

​Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!

Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!

​İsmet Özel’in bu çağrısı, fırtınanın savurduğu ruhlarımızın pusulasıdır aslında. Şarkı, ruhun unuttuğu o saf melodidir; kalp, limanın ta kendisidir; ev ise aidiyettir. Kalbe, eve ve şarkıya dönmek bir kaçış değil, asıl varış noktasına doğru atılan adımdır.

​Yazının başında, „Zaman zaman kendimi o fenerin ışığında yolunu bulmaya çalışan bir gemi gibi hissediyorum; bazen o geminin üzerinde salınarak yol aldığı dipsiz bir derya, bazen de deniz feneri.“ demiştim. Aslında biz, o muazzam döngünün tamamıyız. Kendi karanlığımızda kaybolan gemi de biziz, içimizi temizlemek için hırçınlaşan o fırtınalı derya da… Ve nihayetinde, en zifiri gecelerde kendi ruhumuzun rotasını çizen o yalnız ama vakur deniz feneri de yine bizden başkası değil.

​Dalgalar yorulduysa, fırtına dindiyse ve içindeki o kadim fener yeniden görünür olduysa, artık yola çıkma vaktidir. Yol uzun, umman derin; ama fenerin ışığı her zamankinden daha aydınlık.

​Şarkıya, kalbine ve o en güvenli limana…

Eve dönme vakti

Continue Reading

Köşe Yazıları

Maison de Victor Hugo: Bir Yazarın İzleri

yazar

Published

on

              

Victor Hugo’nun, ne zaman karşıma çıksa beni durup düşündüren bir sözü var: “Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız; ya okumaya değer şeyler yazın, ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın.”

Bu cümle bana hep insanın ardında ne bırakacağını düşündürür. Yazdıklarımız, okuduklarımız, gördüğümüz yerler, biriktirdiğimiz anlar. Hepsi zamanla içimizde bir yere yerleşiyor ve belki de anlatacaklarımızı çoğaltıyor. Ben de bu yüzden hem daha çok okumaya hem de elimden geldiğince daha çok yolculuk etmeye çalışıyorum. Çünkü okudukça dünyayı başka gözlerle görüyor, gördükçe de yazıya dönüşebilecek yeni izler biriktiriyorum.

Geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiğim Paris gezimde bu sefer, uzun zamandır görmek istediğim edebi bir durağın peşine düştüm: Maison de Victor Hugo. Paris’in en güzel meydanlarından Place des Vosges’da yer alan bu ev, müze olarak ziyaret edilebiliyor. Hugo, yaklaşık 280 metrekarelik bu dairede 1832’den 1848’e kadar, yani 16 yıl yaşamış; burası onun hayatında en uzun süre kaldığı evlerden biri olmuş. Victor Hugo’nun bir dönem yaşadığı bu evi ziyaret etmek, benim için sıradan bir müze gezisinden çok daha fazlasıydı. Kitaplarıyla tanıdığım bir yazarın yaşadığı odalarda dolaşmak, penceresinden baktığı meydana ve ağaçlara bakmak, kendi tasarladığı yazı masasının önünde durmak; yıllardır okuduğum cümlelerin arkasındaki insanı biraz daha yakından hissetmek gibiydi.

Hepimiz Victor Hugo’yu çoğunlukla Sefiller ya da Notre Dame’ın Kamburu ile tanırız. Oysa evini gezerken, duvarlardaki notları okurken, eşyalarının ve yaşamına dair izlerin arasında dolaşırken bu eserlerin ardında yalnızca büyük bir romancı değil; şair, oyun yazarı, ressam, sürgün görmüş bir aydın ve politik duruşuyla çağının vicdanı olmaya çalışan güçlü bir insan olduğunu fark ettim.

Victor Marie Hugo

Victor Hugo, tam adıyla Victor Marie Hugo, 26 Şubat 1802’de Fransa’da doğdu. Babasının Napolyon ordusunda görev yapması nedeniyle çocukluğu farklı şehirlerin ve ülkelerin izleriyle şekillendi. Anne ve babasının ilişkisindeki kopuşun ardından annesiyle birlikte Paris’te yaşamaya başladı. Eğitimini burada sürdürdü, hukuk okudu; fakat onun asıl yolu çok erken yaşlarda edebiyata çıktı.

Romantizm akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Hugo güçlü bir düşünce insanıydı. 1827’de yazdığı Cromwell oyununun önsözü, Fransız romantizminin önemli metinlerinden biri kabul edildi. 1830’da sahnelenen Hernani ile büyük bir çıkış yaptı.

Hugo’nun ilk romanı Notre Dame’ın Kamburu, 1831’de yayımlandı ve kısa sürede Avrupa’da büyük ilgi gördü. Roman yalnızca edebi bir başarı elde etmekle kalmadı; Notre Dame Katedrali’ne ve Paris’in tarihi yapılarına yönelik ilgiyi de artırdı.

Hugo’nun eserlerinde Paris yalnızca bir arka plan değil; neredeyse yaşayan bir karakter. Ona göre Paris, kalabalıkların buluştuğu bir halk şehri olduğu kadar, düşünceyi aydınlatan büyük bir merkez.

1830’ların başında Hugo, toplumsal sefalet ve adaletsizlik üzerine büyük bir roman tasarlamaya başladı. Bu fikir yıllar içinde büyüdü, değişti, olgunlaştı. Yaklaşık on yedi yıllık bir emeğin ardından eser, 1862’de Sefiller adıyla yayımlandı. Jean Valjean’ın hikayesi üzerinden yoksulluğu, merhameti, vicdanı ve adalet arayışını anlattı. Sefiller yalnızca bir roman değil; insanın değişebilme ihtimaline, toplumun acımasızlığına ve merhametin dönüştürücü gücüne dair büyük bir metindir.

Victor Hugo’nun daha az bilinen ama çok etkileyici yönlerinden biri de resimle kurduğu bağdır. Büyük yazar aynı zamanda üretken bir ressamdı; yaşamı boyunca yaklaşık 3500 çizim yaptığı söylenir. Genellikle küçük ölçekte, kağıt üzerine çalışır; kahverengi ve siyah mürekkepleri tercih ederdi. Malzeme bulamadığında kömür tozu, lamba isi, kahve telvesi gibi gündelik şeyleri kullanır, hatta kimi zaman kendi kanıyla bile çizimler yaptığı anlatılır. Hugo, dünyayı bazen romanlarla, bazen şiirlerle, bazen de karanlık ve güçlü çizgilerle anlatan çok yönlü bir sanatçıydı.

Hugo’nun hayatı edebiyat ve sanatla sınırlı kalmadı; politik duruşu da en az eserleri kadar belirleyiciydi. 1848 Devrimi’nin ardından cumhuriyetçi fikirlere yaklaştı. Özgürlük, adalet ve insan hakları onun için yalnızca romanlarında işlediği temalar değil, hayatta da savunduğu değerlerdi.

Bu duruş, onu III. Napolyon ile karşı karşıya getirdi. Napolyon Bonaparte’ın 1851’de gerçekleştirdiği askeri darbeye açıkça karşı çıktı ve bu yüzden Fransa’dan ayrılmak zorunda kaldı. Önce Brüksel’e, ardından Jersey Adası’na gitti; daha sonra Guernsey’e yerleşti. 1859’da çıkarılan genel afla Fransa’ya dönebilecek olmasına rağmen, III. Napolyon iktidarda olduğu sürece dönmeyi reddetti.

Victor Hugo’yu güçlü kılan yanlardan biri de kalemini insan hakları için kullanmasıydı. Edebi kariyerinin başından itibaren en temel ahlaki duruşlarından biri idam cezasına karşı çıkması oldu. Bu konudaki en bilinen eserlerinden biri, 1829’da yayımlanan Bir İdam Mahkûmunun Son Günüdür. Hugo bu romanda, idama mahkum edilmiş bir insanın son saatlerini anlatarak ölüm cezasının insanlık dışı yönünü okurun vicdanına taşımaya çalışır. Kalemini yalnızca edebiyat için değil, toplumsal adalet için de kullanan Hugo; sanatçıların telif haklarının korunması için mücadele etti, ölüm cezasının kaldırılması için yazılar yazdı, konuşmalar yaptı. Bugünün diliyle söylersek, Hugo yalnızca yazan değil; yazdıklarıyla dünyaya itiraz eden bir aydındı.

1870’te III. Napolyon iktidarı sona erince Paris’e döndü ve büyük bir coşkuyla karşılandı. Artık yalnızca Fransa’nın en büyük yazarlarından biri değil, sürgünde de susmamış bir özgürlük savunucusuydu.

Victor Hugo, 22 Mayıs 1885’te, 83 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi ulusal bir törenle kaldırıldı ve Paris’teki Pantheon’a defnedildi. Bugün hala yalnızca Sefillerin ya da Notre Dame’ın Kamburunun yazarı olarak değil; edebiyatı vicdanla, adaletle ve insan onuruyla buluşturan büyük bir isim olarak yaşamaya devam ediyor.

Maison de Victor Hugo’dan çıkarken aklımda en çok şu duygu kaldı: Bir yazarı yalnızca kitaplarıyla tanımak başka, o kitapların doğduğu hayatın izlerine yaklaşmak bambaşka. Hugo’nun odalarında dolaşırken, eserlerinin ardında yalnızca büyük bir edebi yetenek değil; yaşadığı çağla hesaplaşan, haksızlığa itiraz eden ve insanı bütün çelişkileriyle anlamaya çalışan büyük bir hayat olduğunu hissettim.

Kendi sözünü en çok kendi yaşamıyla doğrulayan yazarlardan biri belki de Victor Hugo. Okumaya değer şeyler yazdı. Yazılmaya değer bir hayat yaşadı.

Continue Reading

Köşe Yazıları

İlham Veren Hikayeler – Kubilay Kızıldenizli

yazar

Published

on

Bana ilham veren hikayelerde bugünkü konuğum 28 yıllık arkadaşım Kubilay Kızıldenizli. Kubilay, 7 çocuklu Adanalı bir ailenin en küçüğü olarak dünyaya gelmiş. İnci gibi el yazısıyla evin harcamalarını tek tek defterine işleyen ve oğluna “erkek adam borcunu asla unutmaz” desturunu ezberletmiş bir baba ile, 14 yaşlarında evlendirilip, 7 çocuğun ardından 30’larında çoktan olgunluk çağına gelmiş bir annenin el bebek, gül bebek oğulları olarak büyümüş.

Kubilay’la yıllar önce aynı ilaç firmasında bir süre birlikte çalıştık. O zamanlar ben henüz çok genç bir Ürün Müdürü iken, Kubilay da çiçeği burnunda bir Satış Müdürü idi. Daha sonra ikimizin de çalıştığı şirketler değişse de, arkadaşlığımız kopmadı ve bugünlere kadar geldi.

Kubilay, ilaç sektöründe farklı şirketlerde ve farklı yöneticilik pozisyonlarında geçen 30 yıllık başarılı bir kariyerin ardından emekli olunca, asıl tutkusuna- Ziraat Mühendisliği’ne dönmüş. Ama ne dönüş! Bir de üstüne Tarım Ekonomisi master’ı yaparak! Bugün, Kızılçiftlik adını verdiği çiftliğinde, iyi tarım uygulamalarına odaklanarak ve çiftçilere danışmanlık yaparak, onu 100 yaşına kadar yaşatacağına inandığı tutkuyla bağlı olduğu işi yapıyor.

Sevgili Kubilay, üniversite eğitimini Ziraat Mühendisliği olarak yapmışken ilaç sektöründe çalışmaya başladın. Tercihin neden bu yönde oldu?

Bu konuda en sondan başa doğru birkaç şey söyleyeyim. Master yaparken hocam Prof. Şule Turhan bana şu teklifle geldi : “Bizim Tarım Ekonomisi öğrenci topluluğumuz var, onlara kariyer günlerinde konuşma yapar mısın?”. “Olur ama sizi şaşırtabilirim” dedim, “Zaten tersini beklemiyorum” dedi. Rahmetli İlber Ortaylı’nın kitabına atıfla “Bu Hayat Nasıl Yaşanmalı” diye bir başlık attım. Ve konuşmama şöyle başladım: “Benden duyacaklarınız sizleri şaşırtabilir ama benim hatalarımdan öğrenmenizi isterim. Aslında karşınızda başarısız biri duruyor. Çünkü 35 sene önce yapılması gereken bir şeyi şimdi yapıyorum. Burada bir başarısızlığın tespiti var. 1987’de mezun olduğumda bu master’ı yapsaydım size ilham olmayacaktı ama şu anda büyük bir kaybın karşılığı oldu”.

Sonra şöyle devam ettim: “Okulu bitirdim, iş arıyorum. Devlet İşletmeleri’ne işe giremiyoruz, her yıl TUS benzeri bir sınavımız vardı ancak Özal döneminde kapatıldı. Daha önceleri Tarım Bakanlığı sınav açardı ve sınavı geçenler görevlendirilirdi. Biz de gazeteleri açıp bulabildiğimiz her ilana başvurduk. Master yapınca bir alanda genç yaşta uzmanlaşmış oluyorsunuz, örneğin ben tarla bitkileri bölümü öğrencisi olarak pamuk üzerine çalışabilirdim; buğday, mısır, yem bitkileri, yonca, kenevir, keten gibi alanlarda uzmanlaşmış biri olarak bir çok yerde pamuk konusunda tez yazdım diyerek iş bulma şansım vardı. Ama benim gibi düz ziraat mühendisi olan birinin şansı yoktu. Genel ziraat bilgisi ile kim sizi seçerse oraya gidersiniz. Sadece nerede iş varsa oraya koşuyorsunuz. Ben de kim işe aldıysa oraya gittim. 40 yıl sonra master yapan birinden ilham alacağınız bir şey yok aslında , asıl ilhamı siz bugün kendiniz master yapmak, konunuzda uzmanlaşmak için almalısınız. Yoksa hayat sizi nereye götürmek isterse oraya gidersiniz. Bunun da yolu, bir alanda uzmanlaşmak.” Konuşmamın ana konusu buydu. Ama 60 yaşından sonra bunu yapınca da ilham oluyor. Şöyle düşünebilir gençler : “O bu yaşta yapmış , demek ki biz gençken yapabiliriz.”

Kesinlikle, herkesin “Yeter, artık oturayım” dediği zamanda sen sil baştan başlamışsın. Tren kaçmış ama treni tekrar yakalayabilirim demişsin.

Kendi alanımda master yapmadım. Orada öğreneceğim çok şey yok. Çok kaynak toplayıp, bilgiyi sentezleyip kendine bir ürün seçersen (ben üzümü seçtim) o alanda çok hızlı gelişmen mümkün. Eksikleri kendin tamamlıyorsun. 40 sene önce bu yoktu. Kaynak da yoktu. Bilgiye ulaşmak zordu. Şimdi yapay zeka ile tartışıyorum. “Şu konuda literatür derlemesi yap” diyorum. Eskiden ancak bir hocayı bulup ne okuyalım diye sorardık veya kütüphaneye giderdik. Ama şimdi kaynağa ulaşmak kolay. İki ayrı yapay zeka ile karşılıklı arama yapıp eşleşenleri alıyorum. Konuya vakıfsan yanlışı yakalarsın ama örneğin ben tarih alanında fikrini sormam, sadece kaynak sorarım ve kendim yorumlarım.

Uzmanlaşmak için neden Tarım Ekonomisi’ni seçtin?

Tarım ekonomisini seçtim çünkü ekonomiyi bilmezsen ticaret yapma şansın yok. Tarım ürünü nasıl pazarlanır, pazarlama kanalları nelerdir veya çok yıllık bir bitkide planlama neye göre yapılmalı (çok yıllık bitkiler hemen ürün vermezler, örneğin üzüm için 3 yıl, zeytin için 7-8 yıl, şeftali için 5 yıl beklemek gerek), kaç yılda sana geri döner gibi konuları hesaplayabilmen lazım.

Uzun yıllar çalıştığım şirketlerden ayrılarak yeni bir hayat kurdum. Acele etmedim. Küçük bir yer aldım, yaklaşık 1 dönümlük. İçine de ahşap bir ev yaptım, önce orada birkaç deneme ile başladım. Aşık olduğum sebzelerden biri enginardır benim, tat olarak değil ama. Tat olarak taze fasulye. Ama enginarın kendisi o kadar güzel ki! Bir enginar bahçesine uzaktan baktığında sanki uzaylılar var zannedersin; ET gibi yeşil kafalı yaratıklar gibi görünürler. Enginar ona saygı duymanı sağlar, dizlerinle seni yere çöktürür çünkü enginarın etrafındaki bütün vejetatif sürgünleri sökmen gerekir. Yemyeşildir, hiç beklemediğin anda o kadar hızlı gelişir ki! Şimdi bir ay içinde burada enginar hasatı olacak. Coğrafi işaretli bir enginarımız var- Bursa Hasanağa enginarı. Bugünden sonra 6 hafta sürer. Daha hiç bir enginarda kafa oluşmadı, nüvesi bile yok. Ama birdenbire, bir ay içinde, kocaman bir şeye dönüşüverir.

Enginarın zaten ömrü de kısa, değil mi?

3 hafta içinde topluyorum, bitiyor. Türkiye’deki enginarlar çok yıllık ve kökeni Kaliforniya’dır. Bayrampaşa enginarı diye geçer ama asıl kökeni Kaliforniya’dır. İlk olarak İstanbul’da Bayrampaşa’da yetiştirilmiş, sonra Bursa’ya taşınmış, Hasanağa’da coğrafi işaret almış. İklimine ve toprağına uyum sağlayan başka bir çeşidi, yani alt grupları var. Gerçekten de buradaki köylüler iyi yetiştiriyor, lifsiz harikulade enginarlar var. Enginarı denedim ben ama portakal, limon gibi meyve ağaçlarına hiç ilgi duymadım. Zeytini ayırıyorum, onu bir başka yere koyuyorum. Mesela güzel, kocaman şeftalilerim olsun diye bir isteğim olmadı hiç -ama güzel şeftalilerim, güzel elmalarım da var burada. Ben böyle daha içli dışlı olacağım şeyleri sevdim.

Meltem, Abbot’ta çalışırken bir dergi çıkarırdık: Anadolu Dergisi. Arkadaşlar benimle röportaj yapmışlardı. Şöyle bir ölüm istiyorum demiştim o röportajda-sene 1999-2000; “Bir akşamüstü, güneş batmamış ama devrilmiş, asma yapraklarının arasından onu görüyorsun. Öylece, üzüm sıralarının arasında ölmeyi isterim” demiştim ta o zamanlar. Üzüme karşı Hitit Uygarlığı’nın da getirdiği bir etkilenme var galiba, onları çok okudum çünkü. Bizim bereket simgemiz zeytin falan denir ama üzüm, zeytinle yarışacak kadar uzun ömürlü olmasa da bereketli bir üründür çünkü Anadolu’nun tanrıçası üzümdür. Bereket tanrıçası heykellerini bilirsin değil mi, hani bir sürü memesi vardır. Onların her biri üzümdür. Hititler’den etkilendiğimi düşünüyorum çünkü Adana’da asma ile pek ilgim yoktu. Evimizde bir asma vardı ama modern tarımı kastediyorum daha çok. Burada önce iki sıra yaptım, olacak mı diye baktım. Üzüm 800 metreye kadar her iklime adapte olur. Ama az, ama çok verir ama yaşar. 3 yılımı aldı bu, sonra geçen yıl dedim ki artık buranın tamamını üzüm yapacağım. Geçtiğimiz 10 gün gittim bu iş için yapılmış profesyonel materyalleri aldım. Üzüm sıralarını bilirsin, sıra sıradır, başlarda demir T direkler vardır, onların arasında da teller gider. O aslında telli terbiye sistemidir. Terbiye ederken ilk iki yıl hiç ellemezsin, kendisi yukarı doğru uzar. Birinci yılın sonunda yeteri kadar çıktıysa, onu tellere yatırır dolar, istediğin şekli verirsin. Amacımız bir; boy hizamızda onunla calışalım, iki; tellere doğru yapraklarını ve dallarını yönlendirelim, ortası açık kalsın, rüzgar girsin ve mantar hastalıkları oluşmasın. Bu arada, mantar hastalıkları bitkiler aleminin en korkunç düşmanlarıdır, mantarlar bitkileri çok severler. 9 gün bu konuda çalıştım, onları kurdum, bununla ilgili küçük de bir video çektim. Hassas tarım yapmak istiyorum, nem sensörleri yerleştirdim kablosuz. Sulamayı yine bu nem sensörlerine bağladım. Toprak nemi yüzde 20’ye düşüyorsa başla, 30’da kes, 20’ye düşünce başla, 30’da yeniden kes şeklindeki sistemi kablosuz olarak kurdum. Bunları araştırıp satın aldım ve  kendim kurdum ki, bir problem çıktığı zaman da anında çözebileyim.

Ne güzel deneyimler! Seni sahaya bağlayanlar nelerdir? Orada seni en çok şaşırtan, öğrenmeni sağlayan tecrübelerin neler oldu?

Bak bitkilerden mesela neyi öğreniyorsun; bir bebeğin yetişmesi gibi sabırla, her yıl o sürgünü bekliyorsun. O yıl don olduysa donlardan etkilendi mi, etkilenmedi mi diye takip ediyorsun. Buruşuk bir kumaş gibi çıkıyor ve inanılmaz şekilde büyüyüp yaprağa dönüşüyor. O yaprak belli bir büyüklüğe gelince çiçeklenme başlıyor çünkü çiçeğin kalitesini belirleyecek olan yaprak-yani fotosentez. Ondan önce toprak ısısının belli bir raddeye ulaşması lazım- 10-12 derece gibi-ki kökler uyansın, kök hücreleri aktifleşsin. Kök hücreleri aktifleşince suyu emmeye başlıyor. Su, iletim demetlerinden yukarı doğru çıkıyor. Yaprak sürgün uyanmaya başlar, ardından bitki, fotosenteze başlar- bu sefer karşılıklı. Bir yandan suyu köklerden alırken, bir yandan da köklere şeker gönderir-bildiğimiz glikoz üretir yani fotosentezde.

Bu süreç bana sabrı öğretiyor, sabırla bekliyorsun çünkü. O sürgüne her gün gidip bakıyorsun. Mesela bu dönem yağmur-sıcak-yağmur-sıcak derken tam mantar hastalıklarının fırlama dönemi. Şu an 10-18 derece arası ve Türkiye mantar cenneti.

Ne kadar sürüyor bu mantar sezonu?

Türlerine göre değişmekle birlikte 30 derecenin üzerine doğru mantarlar durur; bazıları 18’in üzerinde, bazıları 30’un üzerinde durur- ta sonbahara kadar. O yüzden de farklı hastalıklar farklı dönemde karşına çıkar. Ama yine bitkiye dönecek olursak, onların gelişimini izlerken sabretmeyi öğreniyorsun çünkü elinde onları büyütecek başka cihaz yok. Yani “ben yaptım, oldu” demiyorsun. Ve öğreniyorsun; şu mevsimde sürgünler başlar, şu ayda çiçeği olacak, şu ayda meyvesi olacak, şu ayda olgunlaşacak ve bu aylarda da – fenolojik gelişim diyoruz biz ona -şu hastalıklar çıkacak diyorsun. Ama bunu bahçeye gitmeden görme şansın yok. Tecrübeli çiftçilerimiz arazilerini hep gezerler; çok büyükse bir araçla, küçükse yürüyerek. Eli, o yavrusunun hep üzerinde olmalıdır, bu bir sabır ve bu sabrı her yıl yeniden yaşıyorsun.

Bir de bitkiler bana şunu öğretti; “Ben buyum” diyorlar, yani “Malzemem bu, bu malzemeyi fazla karıştırma, fazla şey bekleme ama benim ihtiyaçlarımı da karşıla- işte gübre vs gibi”.  

Bir de Meltemciğim, her dönemde farklı şey istiyor, mesela bu dönemde azot ister-yani yeşil aksamın gelişebilmesi için azota ihtiyaç duyar. Çiçeklenmeye doğru giderken fosfor ister daha çok, mesela meyve oluşum döneminde potasyum ver bana der. Meyvenin kalibresini belirleyen potasyum ve bunlara eşlik eden 15-20 tane iz element var. Bu iz elementlerle birlikte gelişim evrelerinde istediğini vermen lazım. Tıpkı hani çocuklar için folik asitin beyin gelişimindeki önemi anlatılır- o dönem verdin verdin- burada da benzer bir durum var. Bitkilerin gelişimi de tıpkı insanlar gibi. Bu süreç, acele etmemeyi öğretiyor çünkü başka aşamalara geçildiğinde, bitkilerin başka ihtiyaçları gündeme geliyor.

Aslında tam da bu yaşlara uygun bir şey değil mi, gençken insan ne kadar sabredebilir onu bilemiyorum. Bu yaşların tecrübesi olması sebebiyle de anlamlı bence senin için.

Evet, evet. 

Peki çiftçilerden bahsettin ya, onlarla temas halindesin tabi, bir de gönüllü danışmanlık yapıyorsun. Buradaki motivasyon neydi senin için, nasıl karar verdin? Eksikleri mi gördün, yoksa “benim tatminim budur” mu dedin?

İşe yaradığımı düşünüyorum. En önemlisi o. Hani şu Maslow’un ihtiyaç hiyerarşisinde en tepede kendini gerçekleştirmek vardır ya… Bazı şeyleri zaman planına koyuyorum ancak iki şeyi koymuyorum; kim beni ararsa şuraya bir bakalım derse, ben işimi gücümü bırakıp mutlaka gidiyorum. Ama tabi ancak kendi bitkilerimle ilgili bir şey varsa. Ben ilaçlama yapmıyorum. Gübreleme ya da çapalama, budama, bunları saymıyorum. Onun dışında hemen gidiyorum. Oradan da öğreniyorum. Mesela benim alanım tarla bitkileri, ben meyveci değilim ama şu anda meyveyle uğraşıyorum. Bu dönemde kayısıda çil hastalığı diye bir hastalık görülür. Bu hastalığı da geçen hafta öğrendim. Önce yapraklarda siyah bir nokta çıkar, sonra etrafında açık renkli bir hale oluşur (zeytindeki halkalı lekede de benzer bir durum vardır, o da iç içe geçmiş iki halkadır). Şimdi ben gösterdiklerinde bunu gördüm, “Bana izin ver, birkaç saat sonra seninle konuşacağım” dedim ve hocamı aradım, “Bunun şu hastalık olduğunu düşünüyorum, doğru mu ?” dedim, “Doğru” dedi. Gittim bilgiyi verdim. “Ben olsam buna ilaçlama yapmam ama sen ticari iş yapıyorsun, pestisit kullanacaksın başka çaren yok. Bu yıl bu pestisiti kullan, gelecek yıl seninle bunu organik olarak çözeriz, onu konuşalım” dedim. Çünkü bunu engelleyecek, hasarı azaltacak yöntemler var. Hiç bir şeyi de sıfıra indirmek de mümkün değil. Bana bahçe öğretiyor, tarla öğretiyor. Herşeyden önemlisi insanlarla ilişki kuruyorum; sıcacık eli nasırlı abiler, amcalar, ya da kardeşler. Ama atadan gördüklerini uygulama eğilimleri çok yüksek.

Şimdi tam da onu soracaktım- çiftçinin üretim şeklini değiştirmek çok kolay bir şey olmasa gerek, onları ikna etmek için nasıl bir yol izliyorsun?

Bilmediğini öğretebiliyorsun, bildiğini sandığını değiştiremiyorsun. Pragmatik aslında bizim Türk köylümüz, mutlaka görecek. Yani adama sen kendi bahçende onu göstereceksin. Tutuculuğunun aslında iki nedeni var. Bir tanesi “Ben biliyorum” ama daha da önemlisi ürünü riske atmak istememesi. “Ben bu bilgimle her yıl iki ton alıyorum” diyor mesela. Ama yeni bir şey uygulaması aynı zamanda onu kaybetmesi,  borca batması demek, ailesini geçindirememesi demek. Birincisi birey olarak bana güvenmeleri lazım, ikincisi de asıl devletin örnek çiftliklerle bu işi çözüyor olması lazım. Ayrıca bu çiftliklere sürekli olarak köylüleri götürüp ağacın, bitkinin başında bunları anlatması, “Bak biz böyle yaptık, şöyle oldu, bu kadar ürün aldık” demesi gerekir. Geçmiş yıllarda zaman zaman Tarım Bakanlığı bunları yapmış, yani örnek çiftçi geliştirilmesi konusunda çalışmış. Gelişmeye açık, biraz mürekkep yalamış insanları eğitmek daha kolay oluyor, o eski geleneksel metotların değiştirilmesini sağlamak ancak bu şekilde mümkün. Bir başka risk-mesela çok üzülürüm bu konuya- köylü, ilacın üzerindeki önergeyi (prospektüs bilgisi) uygulamıyor. 1 tonluk ilaçlama deposuna 300 ml koyacaksın denen önergede o, 600 koyuyor.

Köylü kendi doğrusu neyse onu uyguluyor yani.

Fazla vereyim çözülsün diyor. Ama öyle olmuyor tabi, doğa böyle işlemiyor. O noktada çiftçiyi iyi tarım uygulamaları ile tanıştırmak, sertifikalı tohum kullanmak, bütün yönergelere uymak önemli. Şimdi biz pestisitleri tarımdan tamamen çekersek dünya nüfusunu besleyemeyiz- yani aç kalırız.

Yani şart mı pestisitleri tutmak? Hepimizin eleştirdiği  bir konu ya bu.

Şöyle; dozunda ve zamanında uygularsan genelde sorun yok, yan etkiler yüksek dozda ortaya çıkıyor. Şimdi tarım ilaçlarında şu tür araştırmalar var, önemli olan hasattan önce son uygulama süreleri.  Kimi ilaç hasattan en son 15 gün önce vermelisin der, kimi ilaç 3 ay der-meyveler öyledir. Sen şimdi hasata 1 hafta kala, üstelik de yüksek doz verirsen bütün sofralara pestisitli meyveyi göndermiş olursun. Bunların yarılanma ömürleri üzerinden gider bu hesaplamalar. 15 gün sonra olması gereken maksimum miktarın altına inecek diye bakılır, hesaplar hep bunun üzerinden gider. İyi tarım uygulamalarından kastettiğimiz de odur.

Bir de yayıcı yapıştırıcılar var. Bu yayıcı yapıştırıcılar, ilaçların bitkinin yaprak ve dallarına iyice yapışmasını sağlayıp, rüzgar veya farklı iklim koşullarında kalım sürelerini uzatıyor. Bunların hep yasaklanması lazım. Birincisi o. İkincisi de pestisit kullanımında gerçekten ticari amaçlarla üretilenleri bir tarafa bırakıp, uygulanması gerektiği anda uygulamayı sağlayacak bir eğitim programına ihtiyacı var Türk çiftçisinin.

Devlet desteği konusunu da sormak isterim. Nasıl bir devlet desteği var? Doğru yerlere dokunabiliyorlar mı, yoksa çok büyük bir boşluk mu var?

Devlet desteği var ama yeterli değil. Birincisi o. Ziraat Odası’na kayıt olacaksın, oradan bir belge alıp, o belgeyi götürüp, Tarım Bakanlığı Tarım İşletmesi’ne, bağlı bulunduğun ilçe müdürlüklerine ürünlerini kayıt ettireceksin, bundan sonra devlet desteği ufak tefek başlıyor. Ama o kadar az ki bunlar, mesela dönüme 100 TL gübre desteği veriliyor, işte mazot desteği veriyor diyelim. Bugün mesela öyle kötü dönemden geçiyoruz ki şu anda Meltem, körfez kapandı ama dünyadaki gübre üretiminin yüzde 40’lara yakını o bölgeden elde ediliyor. İran bu konuda çok önemli kaynak, körfez ülkeleri de. E şimdi gübre fiyatları artacak, mazot dün 75 TL idi Türkiye’de- dizel yakıt yani, traktörler dizel yakıt kullanır. Bunlar maliyet artışı demek. Ve herşeyden önemlisi de, tamam maliyet artsın, çiftçi bunu kullansın ama çiftçi bunu kendi istediği fiyata satamıyor. Yani şöyle düşün; ürünü sen üretiyorsun, fiyatını sen belirleyemiyorsun.

Türkiyedeki tarımın temel sorunları nelerdir? Sen gelecekten umutlu musun, önümüzdeki yıl için nasıl bir tablo öngörüyorsun?

Türk tarımının günlük değil yapısal sorunları var, bu bir. Yüzde 80’i küçük aile işletmeleri, 5-40 dönüm arasında arazisi olan çiftçiler, 20 baş ineği olan insanlar diye düşün. 20 baş, 30 baş, 40 baş inek zenginlik demektir yani. Arazilerin küçük parçalara ayrılmış oluşu, işlenmesinin ekonomik olmayışı da sorun- mesela 5 dönüm arazi bir aileyi geçindiremez. O zaman köylü topraktan kopuyor, arazi boş kalıyor. İşlenmeyen araziler var. Bu yıl devlet “Bir önlem alacağım, istenmeyen arazileri ben kiraya vereceğim” dedi, başarılı olup olmadıkları konusunda hiçbir fikrim yok. Mesela köyden böyle bir bilgi hiç gelmedi, “Benim arazimi devlet kiraya verdi” falan demiyor kimse, anlatabiliyor muyum? Bir iyi niyet var ama organizasyonel yapıyı kurma konusu epey sıkıntılı. Sonra hobi bahçeciliği Türkiye’de pandemiden sonra arttı ama bahçeler eve dönüşmeye başladı. Ayrıca Türkiye bir traktör mezarlığı. Yılda 40 saat çalışıyor traktörler sadece. Çünkü her 20 dönüm arazisi olanın traktörü var. Birinin 20 dönüm arazisi var, traktörü var, öbürünün 15 dönüm arazisi var, yine traktörü var. Halbuki bütün bu alanı tek bir traktörle işleyebilirsin. Bir traktörle 500 dönüm araziyi sürebilirsin kolaylıkla. Ama 500 dönüm arazi, 30 parçada her birinin traktörü var. Burada benim önerim arazi işletme kooperatiflerinin oluşturulması. Bu sosyalist sistemde vardı.

Peki tarımda üretim nasıl artırılabilir ?

Birincisi ekonomik olmalı. Türkiye tarımı ekonomik işlemiyor. Mesela bizim bahçelerimizde mekanizasyon işlemiyor -tarladan bahsetmiyorum tabi, tarlada yüzde yüz mekanizasyon var şu anda. Sürmek için ve hasat için araçlar var ama bahçecilikte mekanizasyon işlemiyor. Mesela İspanya’daki zeytinliklerde daha bodur tipi zeytinler yaptılar, Türkiye’ye de geldi o zeytin çeşitleri. Hasat makinaları, ya da budama makinaları ağacı altına alıp geçerken, budamasını yapıyor. Ama Türkiye’de her bir ağacı tek tek budamak zorundasın. İşçilik maliyeti korkunç. Mesela zeytincilikte en büyük maliyet budama ve toplamadır.

Peki bu makinaların temini bu kadar zor mu?

E bahçelerini buna göre yapman lazım. O tren kaçmış bir kez. Mesela Suudi Arabistan 20 milyon tane zeytin ağacı dikti, böyle yapıyor. Dünyanın en büyük zeytinyağı üretim  tesislerinden biri o bölgede kuruldu. 20 milyon ağacı yağa çeviriyorlar.

Türkiye bir çok alanda liderliğini kaybedecek, üretimde İspanya başta geliyor, yanlış hatırlamıyorsam biz 3. veya 4.’yüz. Türkiye’de mesela fındığı kaybediyoruz, dünya lideriyiz biliyorsun ama liderliği kaybediyoruz. Demek istediğim şu; üretimin verimliliğini artırmanın yolu öncelikle ölçekten geçiyor. İkincisi de, ölçekle birlikte tarımsal girdiyi azaltmak gerekiyor. Sadece traktörü sürme olarak düşünme, ilaçlama yapacaksın-aynı tipte ürün desenleri bunlar, işte buğday ekimi. Zaten hepsine aynı ilaçlar verilecek, bir defada ilaçlamış oluyorsun ama tek makinayla. Ve tek bir işçilikle, ayrı ayrı mazot harcamıyorsun, ayrı ayrı makina amortismanına kaynak ayırmıyorsun. Ayrı ayrı işçi görevlendirmek zorunda kalmıyorsun. Dolayısıyla önce ölçek olacak. Ayrıca, devletin su ekonomisini sağlamak için havza başlı üretim planlaması yapması lazım. Su yönetim planları yapılmalı. Mesela şimdi şükür, Konya’da mısır ekimine desteği kaldırdılar. Mısır çok su harcar, Konya’da mısır ekiminin yasaklanması lazım. Yeraltı suyu, yerine konabilen bir şey değildir bugünden yarına. Biz hep bin yıllık, on bin yıllık antik suları kullanıyoruz, 300-400 metreden su çekiliyor. Kocaman 20 metre obruklar düşün, adamın evinin yanında obruk var. Su boşaldıkça o alanlarda çökme başlıyor. Adamın evi de çökebilir. Dayanıklı kayalıklı yapılar değil oralar, su boşaldıkça ağırlığı taşıyamıyor, kalkerler çöküyor. Su ekonomisi için havza başına üretim, yani bu havzadaki suyun sulayabileceği miktarda üretim gerekiyor. O bölgeye uygun ürünlerin seçilerek uygun bir üretim planlaması yapılmalı. Makro ölçekli şeylerden bahsediyorum şu anda. Mikro düzeyde bakarsan da, çiftçi eğitimi ve pestisit eğitimi mutlaka verilmeli. Yani biz bunu kullanıyoruz, evet (ben kullanmıyorum bu arada, pestisitsiz idare ediyorum ve gayet de güzel gidiyor) ama bu devrimsel bir şey. Benim arazim küçük sonuçta, bunu büyük alanlarda belli bir sıraya koyarak, azalan miktarlara getirerek yapmak lazım.

Ama organik tarımın bir hayal olduğunu söyleyebilirim.

Ne açıdan hayal?

Organik tarımın mevzuatını okuduğun zaman görüyorsun ki ancak Atlas Okyanusu’nun ortasındaki bir adada yapabilirsin bunu. Yani kendi ihtiyacını karşılamak için.

Niye hala bu kadar popüler peki?

Çünkü beyaz yakalılarımız bu ürünlere para vermeyi çok seviyor! Orada bir niş pazar hedefi var. O pazara ürün sağlıyor. Bir organik çiftlik deniyor, içinde herşey var. Bu kadar ürünü yetiştirme şansları yok. Sağdan soldan toplayıp getiriyorlar bunları. Toplananların da organik olup olmadığını bilmiyoruz.

Bir tüketim tuzağı diyebilir miyiz yani organik ürünlere?

Bir yönüyle tüketim tuzağı. Sen bahçende domates yetiştirirken hiçbir şey kullanmayabilirsin, onun beneklerine falan da razısındır. Şimdi diyelim Meltem markete gidiyor, raflara bakıyor. Üzerinde hiç leke olmayan meyve var, bir de üzerinde lekeler olan meyve var. Meltem hangisini satın alır önce ona bakacaksın, sonrasını konuşuruz. İkincisi, organik ürünler pahalı ve belli bir tüketici kitlesine hitap ediyor- yüzde 5 gibi. İstanbul’da beyaz yakalı arkadaşların çoğu online alışverişlerini öyle yapıyor ancak aldıkları ürün tarif edilen ürün değil.

Bunu öğrenmemiz çok iyi oldu.

Organik ürün üretmek mümkün ama dünyanın sorunlarını çözebilecek olan şey organik ürün değil, iyi tarım uygulamaları, yerinde kullanma. Mesela akşam saatlerinde ilaçlama yapın deriz çünkü bal arıları artık yuvalarına çekilirler yani ortada faydalı böcek kalmaz. Yani sadece bitki var ve sen varsın. Rüzgarlı havalarda ilaçlama yapmayın deriz, niye? Hedefin dışına gitmesin, başka yerlere gidip başka yerleri zehirlemesin diye ve yine sadece mecbursanız kullanın deriz.

Mesela basit bir nokta var, mantar hastalıkları çok ciddi hastalıklardır. Bizim bakırlı ilaçlar dediğimiz ilaçlar vardır-organik tarımda da kullanılırlar- belki isim olarak bordo bulamacını duymuşsundur, kireç ve bakır karışımıdır. Bunları hasattan sonra sonbaharda, yaprak dökümünün ardından meyve ağaçlarına uygularsan, yine kışın ortasında bir ilaçlama daha yapıp, yazın da, ilkbaharda da sürgün vermeden yine bu ilaçlamayı yaparsan, mantarlar girip ağacında hastalık yaratamıyor. Yani ağacı bakırlı bir bileşikle kaplıyorsun, bu da koruyucu bir tabaka oluyor.

Sonra bir de zararlı mücadelesi var; böcekler gibi. Kaolin kili denen bir organik bileşik var, bildiğimiz kil. Aynı zamanda seramik sanayinde de kullanılır. İlk kez Çinliler tespit etmişler. Türkiye’de de var kaolin yatakları. Kaolin kiliyle bitkilerini korursan, bitkinin rengi beyazımsı renge dönüyor. Mesela zararlı, yeşil bekliyor ya, diyelim zeytin sineği ya da güvesi zeytine doğru uçuyor ama son anda “yav bu bizim zeytin değil” diyor geçip gidiyor!

Çok hoş, doğal yanıltma.

Tabii. İkincisi, akıllı bir zeytin sineği ya da güve olduğunu düşünelim. Konduğu anda hayvanın sağına, soluna, bacaklarına falan bulaşıyor, yumurta bırakmasını engelliyor. Doğal mücadele ediyorsun.

Bunlar zor işlemler mi peki?

Hayır, ilacı nasıl püskürtüyorsan bunu da öyle püskürtüyorsun.

Peki bu konuda bilinç mi yok, neden yaygınlaşamıyor?

İşte geleneksel tarım, bir de şu yeşil devrimin –İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hani yeşil devrim diye çıktı ya azot, fosfor, potasyum gübrelemesi ve pestisit kullanımı- bize hediyesi. Bilinçsiz tek yanlı yapmak söz konusu. Kullanan çiftçi “İlaç attım öldürdüm” diyor mesela. Öbüründe de diyorsun ki “Bu da bunu veriyor sana” ama göremiyor. Anlatıyorsun inanmıyor. Sıkıntı burada.

Bu bile başlı başına bir iş, senin gibi bilinçli ve eğitimli kişilerin diğerlerini yönlendirmesi konusu.

Şimdi ben mesela hafif tomurcuklar belirmeye başladığında kaolin kiliyle ilaçlama yapacağım çiçeklenmeden önce. Çiçeklenme bittikten sonra bir daha kaolin kili vereceğim. Yağmur yağmazsa sorun yok, yağmurda yıkanıyor doğal madde ya. Sezonda 3 kez bu uygulamayı yaparsam zararlı mücadelesinde çok ciddi bir başarı elde ediyorum. İkincisi, bir de tuzaklar var pestisit yerine kullanacağın.

Belki görmüşsündür ağaçlarda bu tuzakları, oraya zararlıları çeker. Bazılarının üstüne üre konuyor veya sanayi tipi üretimler de var. Kokusu onları çekiyor ve cezbediyor, şişenin içine girince de çıkamıyorlar. Evet öldürüyorsun yani o kadar da çevreci olma şansımız yok, çünkü öbür türlü de ölüyorlar. Ama kaolin kili hakkında çok araştırma okudum bununla ilgili, zararlı mücadelesinde bizim iyi tarım uygulamaları içersinde kalan önemli bir mücadele aracı ama yeteri kadar Türkiye’de yaygınlaşmış değil. Bilinçli ciftçi bunu yapıyor. Bir de bu, aynı zamanda meyvenin yanmasını da engelliyor, örneğin narda çatlamalar olur görmüşsündür, onların birinci nedeni aşırı sulama, ikinci nedeni de güneş yanıkları nedeniyle kabuğun kuruması ve çatlamasıdır. Meyvelerdeki çatlamaların önemli bir nedeni yanlış sulama ve güneş yanıklarıdır. Mesela bitkilerin gövdelerini ve dallarını yanıklardan korur, ışığı yansıtır, 5-6 derece civarında bitkinin ısısını düşürür, bu çok önemli bir şey. Yine Temmuz- Ağustos’ta, 35 derece üzerindeki sıcaklarda, fotosentez yavaşlar, yani solunum yavaşlar. Su kaybını engellemek için bitki kendini kıtlığa doğru çeker, burada  fotosentezin de aktif olarak devam etmesini sağlamış oluyorsun.

Gerçekten ilham verici bilgiler Kubilay. Peki iyi tarım senin için ne demektir diye sorsam?

İlk soruda iyi tarım benim için toplumun ihtiyaçlarını karşılayan ve sofrasına pestisitsiz ürün gönderen tarımdır. Bu kadar. Ama ihtiyaçları karşılayabilecek tarım biçimi, bu iyi tarım uygulamaları ile olabilecek bir şey. Organik tarımla bunu karşılamak mümkün değil, herkes ölür açlıktan, nüfusun yarısı gider yani 3-5 yıl içinde.

Tarım politikalarını yeniden tasarlayacak olsan önereceğin ilk 3 değişiklik ne olurdu?

Tek bir şey yapardım; yaptırımı olan üretim kooperatifleri kurmak. Yani yaptırım dediğim şu; bölgeler düzeyinde mesela bir havza diyelim veya Bursa bölgesini 3 üretim bölgesine ayırdık diyelim; buralardaki toprağı işlemeyi, hasatı hep birlikte yapacak, girdiyi azaltacak üretim kooperatifleri kurardım. Üretici değil bak- üretim kooperatifleri.

Halihazırda yok mu peki?

Yok. Mesela zeytinciler kooperatifi Marmara Birlik var ama üretici ona ürününü satar, o kadar. Burada o üretimi planlayacak bir merkezi akıl, o bölgelerde aynı çeşit ürünü üretecek çiftçileri birleştiren ve arazileri bir araya toplayan bir yöntem uygulamak isterdim. Üretim kooperatifi-üretici değil. Üretim dediğimiz zaman bütün girdileri hesaplayacak, toplam organik madde miktarına varana kadar göz önünde bulunduracak, hasat ekimini bu kooperatif arazileri ile hep birlikte yapacak, imecenin merkezinde olduğu kooperatifler.  Biz Bulgaristan’ın 50 yıl gerisindeyiz. Türkiye’ye göç eden Türkler’le konuşun, orada tarımla ilgili inanılmaz güzel meslek liseleri kurmuşlar ve kooperatifler aracılığıyla tüm arazileri işlemişler. Köylünün traktörü yok, biçerdöveri yok.

Peki sen bu konuya önayak olabilir misin?

Bunun için burada daha çok kök salmak lazım. O biraz uzun bir süreç, devlet eliyle yürütülebilecek bir şey bu. Ya da burada 10 tane kafa dengi büyük arazisi olan işçiyle birleşip bu işi yapabilirsin. Çiftçilere daha henüz “Şu ilacı şu şekilde kulan” dediğimiz zaman bile ulaşamıyoruz. Yani üretim kooperatifi kurmak ve tarımı Türkiye’nin ihtiyaçlarına göre planlamak diyebilirim. O döneme kadar da bütün çiftçileri koruyacak sözleşmeli üretim yaptırmak çiftçinin çıkarları açısından önemli olurdu.

Seni diğer ziraat mühendislerinden ayıran temel yaklaşımın nedir?  

Biz mühendisler bilimin dediğini yapıyoruz. Beni diğerlerinden ayıran diyemem ama ben bilimi rehber alıyorum yaptığım her şeyde. Hocam bile söylese gerçekten doğru mu, saha bilgisini içeriyor mu diye kontrol ediyorum. Merak diyebiliriz belki. Hepsinden değil ama bir bölümünden ayıracak şey bilimsel merak diyebilirim. O yüzden Kızılçiftlik You Tube kanalını kurdum. Orada okumadığım, bilmediğim hiç bir şeyi yapmıyorum ve paylaşmıyorum.

Kanalın da müthiş bu arada, tebrik ederim.

Teşekkürler. Bir çiftçi, bir ziraat kanalı -küçük bir alan diye bakalım ona biz- 4200’leri geçti şu anda. Amacım bu yılın sonunda 10 binlere ulaşmak, ütopik gibi görünüyor ama ben yine de amacıma ulaşmak istiyorum.

Eski bir satışçı olrak hedefleri büyük koyalım diyorsun!

Peki gençlerle ilgili de konuşalım mı biraz, gençlerin tarıma ilgisi düşük deniyor, bu doğru mu? Böyle bir algı varsa bunu değiştirmek mümkün mü?

Doğru, bu algıyı şöyle değiştirebiliriz; tarım aslında en nitelikli insana ihtiyaç duyulan bir alan. Tarım, bir tohumu atıp büyümesini izlemek değil, o tohumla birlikte, onun gelişimi ile birlikte çalışmak demek. Bu da çok derinlikli bir ilgi gerektiriyor. İkincisi, çok büyük bir toplumsal sorumluluk aynı zamanda. Yani içinden çıktığın topluma karşı da bir sorumluluk, onunla birlikte hareket etmek, çünkü onunla birlikte hareket ettiğin zaman nitelikli ürünler elde ediyorsun- bu da çocuğunun ya da yeni nesillerin sofrasına sağlıklı besinlerin gitmesi demek. Yani benim bu konuda söyleyebileceğim budur. Mesela ziraat algısı 20 sene önceki gibi değil. Bütün teknolojiyi uygulayabildiğin bir alan ve bu dijital altyapıyla çalışan adamlar da mühendisler.

Dijitalleşme işe yarıyor ve kullanılıyor o halde tarımda.

Evet, hem hayvancılıkta, hem bitki yetiştiriciliği alanında kullanılıyor ve su tasarrufu başta olmak üzere su ve gübre gibi bir çok konuda tasarruf etmeni sağlıyor, hem de işgücünü düşürüyor.  Sana başka şeyler üzerinde düşünme imkanı yaratıyor. Dijital dünya tarlanda senin için çalışırken, o işi yönetirken, sen bir sonraki yılı planlama şansına sahip oluyorsun. Hassas tarım konusunu ayrıca seninle konuşmak isterim Meltem, hassas tarım dünyanın geleceği ve yine iyi tarım uygulamalari içinde. Bunu uygularsan daha az pestisit kullanırsın. İnsektisit dediğimiz böcek ilaçlarını daha az kullanırsın, daha az gübreyi bitkinin zaman diliminde ulaştırmış olursun.  Hassas tarım bunları yapıyor. Bak benim arazimde hiç kablo yok ama her şey birbiri ile konuşuyor. Benimki küçük bir yer, bir buçuk dönüm. Ben bunu burada modelledim, asıl amacım bu bağı çok büyütmek, mesela yaban mersini üretmek ve yine bunlar hep hassas tarımla yürüyen konular. Yani araziyi ve bitkiyi okuyan sistemlerle bunu yapan şeyler var. Bu hem ölçeği büyütmeye olanak sağlıyor, hem de bütün araziyi okuyabiliyor. Daha “drone”ları hiç konuşmadık bile! Uydudan araziyi görmek ve bitki hastalıklarını tespit etmek mümkün. Mesela çiftçi gübreyi alıyor, ilacı püskürtüyor ama bazı yerlerin ihtiyacı yok. Bunu drone teknolojisi ile, yani araziyi okuma teknolojileri ile de görebiliyorsun. Hassas tarım inanılmaz bir şey ve nitelikli insan gücüne ihtiyaç duyuyor. Kendini geliştiren, okuyan, öğrenen kişiye ihtiyaç var.

O halde tarımın geleceği hassas tarımdır diyebilir miyiz?

Zaten dünyada artık bütün gelişmiş ülkelerde öyle yürüyor, bizde de çok güzel örnekleri var. Büyük ölçekli yerlerde- mesela Adana’da bazı yerlerde- var. Eski toprak ağalarının eğitim görmüş çocukları, büyük topraklı (10 bin, 20 bin dönümlük) köylüler hassas tarımla çalışıyorlar ve yaşadıkları yerlerde tabloyu değiştirdiler. Küçük ölçekte bunu yapabilmen mümkün değil, ilk değiştireceğim şey ölçek olurdu. Biraz önceki sorduğun soruyla bağlantılı olarak söylüyorum.

Beni yaşatacak olan da o. Ben 100 yaşımı göreceğim. Bu işte sabrı öğreniyorsun, negatif elektriklenmeyi atıyorsun. Araziye girdiğim anda akşam oluyor, hiç bilmiyorum nasıl geçtiğini. Kendimi bitkinin dibinde buluyorum perişan halde, sonra da “Ya bu sen değilsin, sen plaza böceğiydin” diyorum (gülüyor). Kafamda şapka, yerde oturup gülüyorum kendi kendime. Orada bağda kalınca 4-5 gün kimseyi görmüyorum. Benim bekçilerim var: Toros’la Toprak. Toros erkek köpeğim, tam bizim gibidir, hiçbir işe yaramaz! Ama Toprak hep beni izler. Ben sendelediğim zaman yanıma koşar, ben nereye  gidersem gideyim hep takip eder. 20-25 metreden fazla uzaklaşmamı istemez, bir dolanır gelir tabi arasıra ama aklı hep bendedir.

Bu arada Türkiye’de bu yıl gerçekten tarımsal üretim parlayacak, inanılmaz yağış var, güzel yağış. Su sıkıntımız olacak gibi değil, barajlar dolu. Umuyorum Temmuz ve Ağustos’ta birer defa da yağsa yeter. 10-12 milimetrekareye yağışı toprak emer, fazlası toprağın üzerinden akar. 10-12 milimetre yağarsa birer defa da olsa zeytinlerimize de iyi gelir çünkü onlar sulanmıyor. Yani genel olarak iyi bir yıl. Dünya için savaşlar nedeniyle kötü ama tarım açısından Türkiye’de güzel bir yıl.

Türkiye adına bu umut dolu kelimeleri duymak çok güzel oldu, buna hepimizin ihtiyacı var doğrusu.

Kubilaycığım, bu güzel bilgileri paylaştığın için çok teşekkür ederim. Hevesin, bilgin, tutkun hiç sönmesin. Uygulamaya, öğretmeye, başkalarına ilham olmaya hep devam etmeni dilerim.

Continue Reading

Trendler