Sosyal Medya

Köşe Yazıları

Bir Yakın Tarih Panoraması

yazar

Yayınlayan

on

Bazı yazarlar vardır, yazdıkları kitap yalnızca bir metin olmaktan çıkar; zihninize mıh gibi kazınır, yıllar geçse de tadı damağınızda kalır. Benim için Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı tam da böyle bir kitaptı.Yıllar önce okuduğum bu kitap ilk andan itibaren sarsıcı bir etki bırakmıştı bende, bizimkisi tabiri yerindeyse  “ilk görüşte aşktı”. 1960’ ve 70lerin sosyopolitik iklimi, siyasi çalkantıları ve bu dönemin insan ruhunda açtığı yaraları okumak  oldum olası ilgimi çekmiştir. Hele ki bu dönemin şahidi olmuş, bütün zorlukları iliklerine kadar yaşamış bir kalemin satırlarından okumak, bana bambaşka bir derinlik kattı. Kitabı bitirdiğimde ise bunun aslında bir devam kitabı olduğunu, asıl hikayenin Sıcak Külleri Kaldı ile başladığını keşfettim. Ardından hemen o romana yöneldim ve bu defa hem kalemin gücüne hem de gerçekle kurgunun birbirine ustaca geçtiği hikayeye yeniden vuruldum.

  Benim Oya Baydar külliyatı ile tanışmam bu iki kitapla oldu. Sonrasında yolum Elveda Alyoşa, Kayıp Söz, Hiçbir Yere Dönüş, Köpekli Çocuklar Gecesi, Yolun Sonundaki Ev ve Kedi Mektupları’na düştü. Her bir roman, her bir hikaye ruhumda ayrı bir iz bıraktı. Bu yolculuğu taçlandıran anlardan biri ise Ebru Çapa’nın hazırladığı “Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk” adlı nehir söyleşi kitabı oldu. Yazarın kendi ağzından hayatını, edebiyat ve siyasetle örülü serüvenini dinlemek, kendisine olan hayranlığımı katbekat artırdı.

  Bu yaz benim kişisel tarihime düşeceğim muhteşem bir şey gerçekleşti ve ben  Troy Kitap Kulübü vesilesiyle uzaktan da olsa  Oya Baydar’ın hikayesini kendi ağzından dinleyebilme, onunla birkaç saat geçirme şansını sahip oldum. Kendi hayatını, yazma yolculuğun onun ağzından duymak, satırlarının arkasındaki insanı tanımak muazzam bir deneyimdi. Özellikle Elveda Alyoşa’nın yazma serüveninde ayrı bir yeri olduğunu vurgulayan Baydar, bu kitabı kalbinin en derinlerinden, duygularını çırılçıplak ortaya koyarak yazdığını, bu nedenle Elveda Alyoşa’nın hem kendi yaşamında hem de edebiyat serüveninde eşsiz bir yerde durduğunu dile getirmesi kitabı bir kez daha okumam için güzel bir neden oldu.

Satırların Ardındaki İsim: Oya Baydar

  Tüm şeffaflığı ile kendini anlattığı nehir söyleşisinde belirttiği gibi Oya Baydar’ın dönemin siyasi koşulları sebebiyle oldukça zorlu bir yaşamı oldu. Bu zorlukların izleri, eserlerinde de güçlü biçimde hissedilir. 1940 yılında İstanbul’da doğan Baydar’ın yazıyla tanışması, Hürriyet gazetesinin düzenlediği bir yarışmaya gönderdiği roman sayesinde olur. Umut Yolu adını verdiği bu ilk romanı, gazete tarafından Kalbimin Aradığı Erkek adıyla yayımlandığında Notre Dame de Sion Lisesi’nde okuyan genç Oya Baydar neredeyse okuldan atılacaktır. Ardından kaleme aldığı Allah Çocukları Unuttu yine Hürriyet’te tefrika edildiğinde daha yalnızca on sekiz yaşındadır. Fakat bu erken edebi çıkışının ardından yazmayı bırakır.

Kazandığı ödüllerle Paris’e giden Baydar, burada sosyalizmle tanışır. Ancak annesinin isteği üzerine Türkiye’ye dönerek üniversite eğitimine devam eder. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde okur, akademide yükselme yoluna girer ve aynı zamanda siyasal hareketlerin içinde aktif rol alır. Türkiye işçi sınıfı üzerine hazırladığı doktora tezi, ideolojik gerekçelerle iki kez reddedilince 1968’de istifa eder. Onun bu istifası, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının öncülüğünde gerçekleşen ilk üniversite işgallerinden birine sebep olur. 1971 darbesi sırasında ise sosyalist kimliği nedeniyle tutuklanır  ve üniversiteden uzaklaştırılır.

12 Eylül 1980 darbesinden hemen önce bir toplantı için yurt dışına çıkan Baydar, darbe sonrası ülkeye dönemez  ve on iki yıl boyunca Almanya’da sürgünde yaşar. Burada sosyalist sistemin çöküşüne yakından tanıklık eder. Bu deneyimlerini daha sonra Elveda Alyoşa adlı kitabında kaleme alır. 1992’de çıkan afla Türkiye’ye dönen Baydar uzun süre uzak kaldığı edebiyata 1990’lı yıllarda yeniden başlar. Berlin Duvarı’nın yıkılışının onda yarattığı derin karamsarlığı yazıyla aşmaya çalışır ve arka arkaya yayımladığı romanlarla edebiyatta yeniden güçlü bir ses haline gelir.

Onun eserlerinde sürgünlük, kimlik arayışı, kadınların toplumsal konumu ve Türkiye’nin siyasi kırılmaları öne çıkar. En çarpıcı yan ise erken yaşta yakaladığı edebiyat serüvenini yıllarca yarıda bırakmak zorunda kalması, ideolojik baskılarla akademik ve siyasi hayatının kesintiye uğraması, ama tüm bunların ardından edebiyata dönerek varlığını daha da sağlamlaştırmasıdır.

Kalbimde Yer Eden İki Roman

Eğer henüz Oya Baydar ve kalemiyle tanışmadıysanız, onun dünyasına adım atmak için en iyi başlangıç bu iki roman olacaktır.

Sıcak Külleri Kaldı, hem bir siyasal roman hem de yakın tarihin panoraması. İstanbul’dan Moskova’ya, Paris’ten Anadolu’ya uzanan coğrafyalarda geçen bu roman; elçiliklerden işçi mahallelerine, işkence odalarından boğaz yalısına kadar çok geniş bir dünyanın kapılarını aralıyor. Devletin üst kademelerinden örgüt liderlerine, diplomatlardan işçilere uzanan kahramanlarıyla, aşkı, tutkuyu, iktidarı ve inancı tartışıyor. Gerçek olaylarla kurgunun ustaca iç içe geçtiği bir roman olarak, yakın tarihimizin unutulmayan acılarını ve izlerini taşıyor.

Erguvan Kapısı ise bu serüvenin devam kitabı. Yalnızca bir arayış hikayesi değil, aynı zamanda “ait olamama” duygusunun romanı. 6-7 Eylül olayları ve Rum azınlık sorunu, 68 kuşağının küskünlüğü, sol örgütlerin iç dünyası, ölüm oruçları, derin devlet ve 2001 krizine kadar uzanan geniş bir tarihsel arka planı var. Teo, Ülkü, Derin ve Kerem Ali gibi karakterlerin yolları, kendi içsel erguvan kapılarını ararken kesişiyor. Çoğulcu bakış açısı, romanın dinamizmine güç katıyor.

Oya Baydar’ın kalemini takdir etmemek mümkün değil. Anlatısındaki derinlik, gerçeklerle kurmacayı harmanlayışındaki ustalık, yalnızca bir dönemi anlatmakla kalmıyor; okura kendi hafızasını, kendi kimliğini de sorgulatıyor. Onun romanlarını okurken yalnızca edebiyatın değil, tarihin, siyasetin ve insan ruhunun katmanlı bir hikayesine tanık oluyorsunuz. Ve belki de bu yüzden, bir kez tanışan, kolay kolay bırakamıyor.

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Bahçıvan Ve Ölüm

yazar

Yayınlayan

on

 Edebiyatın büyülü bir kapısı vardır; içeri girdiğiniz anda hava değişir, zaman yavaşlar ve dışarının sesleri uzaklaşır. Bir kitabın ilk cümlesi ise bazen tek başına gövdenin yükünü taşır. O cümlede tüm hikayenin kokusu, tonu ve kaderi saklıdır.

 Tolstoy, Anna Karenina’ya “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” diye başlar ve daha ilk satırda okuru o büyük trajediye hazırlar. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nin kapısını “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” diye aralar; okur daha o an kaybedilmiş bir mutluluğun yasına davet edildiğini hisseder. Bu cümleler sadece başlangıç değil; kitabın ipuçlarıdır.

İşte bu unutulmaz başlangıçlar arasında yer almayı hak edecek bir metinle karşılaştım: Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm’ü.

“Babam bir bahçıvandı, şimdi bir bahçe…”

 Bu ilk cümle yalnızca bir ölüm haberinin edebi ifadesi değil; dönüşümün, kabullenişin ve çoğu zaman yüksek sesle söylenmeyen bir yasın en yalın hali.

 Gospodinov, kanser teşhisi konulan bahçıvan babasının son günlerini, o kaçınılmaz vedayı ve geriye kalan sessizliği anlatırken bizi sadece bir hastalık hikayesine değil; aynı zamanda insanın geçmişiyle yüzleştiği, kaybedişin derin acısını hissettiği ve pişmanlıkların ağır yüküyle şekillenen bir yas sürecine götürür.

Bir Kaybın Anatomisi

 Bu otobiyografik anlatıda bir yazarın kendi hayatının en zor virajını nasıl kelimelere döktüğüne tanıklık ediyoruz. Hastane odalarının soğukluğu, tıbbi raporların dili ve bedenin yavaşça terk edilişi bir yanda dururken; bahçenin kokusu, toprağın renkleri ve çiçeklerin sabrı diğer yanda durur. Kitabın en çarpıcı tespitlerinden biri, babasının epikriz raporunu okurken söylediği sözlerle gelir:

“Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur.”

 Gospodinov’un babası bahçenin içinde yaşayan biridir; elleri topraktan, zihni çiçek soğanlarından, dili mevsimlerden oluşur. Fakat teşhis konduğunda babanın bedeni “ölüm kokan” kelimelerle kuşatılır.

 Bu noktada Gospodinov, ölümü ani bir olay değil, yavaş yavaş yazılan bir roman gibi ele alır. Baba yürüyemez, konuşamaz, yeryüzündeki varlığını adeta bir çocuk sessizliğine indirger.

Vedanın Biçimi: Yok Oluş Değil, Form Değiştirme

 Kitabın sonuna doğru ölüm artık bir bitiş değil, form değiştirme haline gelir. Toprağa verilen baba yok olmaz; çocukluğun tanığı, evin hafızası, bahçenin ruhu olarak kalır. Yazar, babasını toprağa verdiğinde yalnızca bir insanı değil, kendisini çocuk olarak hatırlayan son şahidi kaybetmenin ağırlığıyla yüzleşir.

 Vedanın ardından Gospodinov, okuru daha derin bir yere çeker ve şu soruyla yüzleştirir:

“Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğumuz söylenebilir mi?”

 Bu soru, kitabı bitirdiğinizde bile yakanızı bırakmaz. Çünkü anne ya da baba öldüğünde artık kimse bizi o ilk, o en saf halimizle hatırlamaz. Hatırlayan yoksa, o çocukluk hali nereye gider?

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Karın Hatırlattıkları

yazar

Yayınlayan

on

Mevsim kış… İstanbul’a kar ha geldi ha gelecek derken gözlerimiz yollarda kaldı. Şu satırları yazarken meteoroloji uyarı veriyor; pazartesi İstanbul’a kar bekleniyor. Bu kez gerçekten gelir mi bilmem ama insan yine de umutlanıyor.

Karın insana yaşama sevinci veren bir tarafı olduğunu hep düşünürüm. Siz de böyle hissediyor musunuz, bilmiyorum. Gökyüzünden süzülen her bir kar tanesi beni unuttuğum çocukluğuma götürür; dokunsam eriyecek kadar narin, ama ruhumu ısıtacak kadar güçlü hatıralarıma…

Islak eldivenler, sızlayan parmaklar, kahkahalar eşliğinde yapılan kartopu savaşları… Buğulu camlara çizdiğimiz şekiller, kapının önüne yaptığımız kardan adam; burnu havuç, gözleri zeytin… Yokuştan kayarken hissettiğimiz o tarifsiz özgürlük duygusu… Sobanın sıcağı, üzerine koyduğumuz mandalinaların kokusu ve mutfaktan gelen kaynayan çaydanlığın fokurtusu…

Karın bir de insanı sakinleştiren, içini yumuşacık eden bir tarafı vardır. Yağmaya başladığında hayat sanki biraz durur. Trafik yavaşlar, işler ertelenir, insanlar istemeden de olsa soluklanır. Bu mecburi yavaşlama, koşturmaktan yorulmuş ruhlar için küçük bir mola gibidir.

Üstelik kar, yalnızca kalpleri değil, şehirleri de susturur. Kristallerinin arasındaki boşluklar sayesinde gürültüyü emer, sokakları bir örtü gibi sarar. İşte o an, insan “sessizliğin de bir sesi varmış” diye düşünür.

Bir de işin doğanın matematiği tarafı var ki, orası tam bir mucize… Altıgen kristal yapıya sahip kar taneleri, atmosferdeki yolculukları boyunca farklı sıcaklıklara, farklı nem oranlarına maruz kalarak şekillenir. Bu yüzden hiçbiri diğerine benzemez. Her biri tek, her biri eşsizdir… Tıpkı insanlar gibi.

Dilerim bu kış düşecek kar taneleri, yalnızca sokakları değil, içimizi de temizler. Bizi biraz çocukluğumuza, biraz da umuda yaklaştırır. Ve her soğuğun içinde, mutlaka saklı bir bahar olduğunu yeniden hatırlatır.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Sardalye Sokağı’na Yolculuk

yazar

Yayınlayan

on

Bazı anlar vardır; rüzgarın taşıdığı bir kokuda, sararmış bir kitabın satır aralarında ya da hiç beklemediğiniz bir köşe başında sizi yakalayıverir; içinde bulunduğunuz zamandan sizi alıp en savunmasız, en duru halinize, çocukluğunuza götürür. Geçtiğimiz günlerde ailece gerçekleştirdiğimiz Kaliforniya seyahatimizde ruhumun böylesine bir zaman sıçraması yaşayacağından habersizdim.

 San Francisco’nun o meşhur 17-Mile Drive yolunda, Pasifik Okyanusu’nun eşsiz manzarasıyla sarhoş olmuş bir halde Monterey’e doğru yol alıyorduk. Planımız sadeydi: Bir gece Monterey’de konaklayacak, ardından Carmel-by-the-Sea ve oradan da Santa Barbara’ya gidecektik. Monterey, bizim için sadece rotadaki sıradan bir durak, yorgunluk atılacak bir ara istasyon gibiydi. Ancak hayat sanırım en büyük sürprizlerini en “bilinçsiz” tercihlerimizin içine saklıyor.

 Otele yerleşip kendimizi Monterey’in merkezine attığımızda, bir anda John Steinbeck’in resimleri ile göz göze geldik. İşte o saniye zihnimde bir şimşek çaktı. Ayak bastığım yer sadece bir sahil kasabası değil, edebiyat tarihinin en kanlı-canlı sokağıydı: Sardalye Sokağı.

Bu farkındalıkla, 15 yaşımdaki halim elimden tuttu. Gözlerimin önüne; bana dünya klasiklerinin o büyülü kapısını aralayan sevgili Kenan Dayım geldi. Dayımın, elime o üçlemeyi tutuştururken yüzünde beliren o muzip ve heyecanlı ifadeyi hiç unutamam: “Yukarı Mahalle”, “Sardalye Sokağı” ve “Tatlı Perşembe”. Sanki sevdiği birine en kıymetli hazinesini devrediyor olmanın gururu ve o kişinin alacağı hazzı bilmenin verdiği o tatlı tebessümle bakmıştı bana.

 Monterey’de, kitaptan sonra adı resmen “Cannery Row” olarak tescillenen o sokakta yürürken, sanki bir romanın sayfaları arasında ete kemiğe bürünmüş gibiydim. Sağımdan bir anda meşhur Doc çıkacakmış gibi geliyordu. Lee Chong’un bakkalında oturduğunu, Mack ve tayfasının az ötede bitmek bilmez çene çalmalarından birine daldığını hayal ediyordum. Eddie’nin La Ida’da arta kalan içkileri büyük bir titizlikle istifleyişini, grubun en çalışkanı Hazel’ın ise Doc için okyanus kıyısında deniz canlıları toplamasını izler gibiydim.

 Adım adım ilerlediğim bu edebi rüyada, Monterey Körfezi’ne bakan o yamaca geldiğimde karşımda bir hayal değil, bir anıt duruyordu: Steven Whyte’ın imzasını taşıyan, gerçek boyutlarından biraz daha büyük dokuz insan figürüne ev sahipliği yapan Cannery Row Anıtı.

 Kitabın karakterleri, o anın dondurulmuş bir karesi gibi karşımdaydı. Ed Ricketts bir deniz yıldızını incelerken, o tanıdık karakterler okyanus rüzgârını selamlıyordu. Anıtın en tepesinde ise bu koca dünyanın mimarı John Steinbeck, sanki bunca yıl sonra buraya kadar gelmiş olmamın ödülünü verircesine bana oradan göz kırpıyordu. Monterey, benim için artık sadece bir durak değil; bir çocukluk rüyası ve edebiyatın gerçekliğe galip geldiği o unutulmaz coğrafyanın adıydı.

John Steinbeck’in Monterey Üçlemesi

 John Steinbeck, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’nde dünyaya gözlerini açtığında, aslında ölümsüz eserlerinin mikrokozmosunu da bulmuştu. O, Amerika’nın dışlananlarını, yoksullarını ve okyanusun kıyısına vurmuş kayıp ruhları biriktiriyordu.

 Yazarlık dehası, 1935 yılında “Yukarı Mahalle” (Tortilla Flat) ile parladığında, dünya edebiyatı Monterey’in o engebeli yamaçlarında yaşayan sıradan insanların muazzam hikayeleriyle tanıştı. Steinbeck; Pulitzer ve Nobel ödülleriyle taçlanan o eşsiz gözlem yeteneğiyle, toplumsal adaleti ve dayanışmayı birer efsane gibi anlattı. Ancak benim için onun zirvesi, Monterey’in o kendine has kokusunu ve ruhunu iliklerimize kadar hissettirdiği o meşhur üçlemedir. Monterey’deki yaşamın o hüzünlü ama umut dolu portresini tam 19 yıla yayılan bir süreçte tamamladığı Yukarı Mahalle (1935), Sardalye Sokağı (1945) ve Tatlı Perşembe (1954).

Sardalye Sokağı: Bir Avuç Mutluluk ve Bolca Dostluk

 Sardalye Sokağı, Monterey’de hayatın kıyısında kalmış ama insanlık sınavından tam not almış bir grup aylak ruhun sıcacık öyküsüdür. Hikaye, Horace Abbeville’in bakkal Lee Chong’a borcuna karşılık bir depo vermesi ve bu deponun zeki ama talihsiz Mack ile tayfasına yuva olmasıyla başlar. Sokağın kalbi, herkesin hayranlık duyduğu deniz biyoloğu Doc için atar. Mack ve arkadaşlarının, Doc’u mutlu etmek adına düzenlemek istedikleri o meşhur sürpriz doğum günü partisi, iyi niyetli bir kaosa dönüşürken aslında bize hayatın tüm karmaşasını ve güzelliğini sunar.

 Steinbeck, toplumun dışladığı bu insanlara öyle sevecen yaklaşır ki, okurken kendinizi o dostluğun tam içinde bulursunuz. Mack ve tayfasının o hırpani ama onurlu dünyası, sokağın tozuna karışıp kalbinize işler.

Haberin Devamını Oku

Trendler