Köşe Yazıları
ZAMANIN SESSİZ ÇIĞLIĞI: İZA’NIN ŞARKISI
İza’nın Şarkısı, Macar edebiyatının güçlü kalemlerinden Magda Szabo’nun yalnızca bir anne-kız ilişkisini değil, aynı zamanda yaşlanmayı, kaybı ve sessizce büyüyen içsel fırtınaları anlattığı, derinlikli ve sarsıcı bir roman. Edebiyatın en çarpıcı anlatılarından biri olarak kabul edilen bu eser, her yaştan okura kendine dair bir şeyler fısıldıyor; kimi zaman bir suçluluk, kimi zaman iç burkan bir anlayış duygusu eşliğinde.
1917’de Debrecen’de doğan Szabo, yaşamı boyunca hem bireyin iç dünyasını hem de toplumsal yapıları incelikle gözlemleyen bir yazar oldu. Totaliter rejimlerin baskısını yaşamış, eserleri sansüre uğramış; ama tüm bunlara rağmen kaleminin derinliğinden ödün vermemiş, eserlerinde bu dönüşümlerin izini ustalıkla sürmüş bir isim. İza’nın Şarkısı, yazarın sade anlatımının ardında yatan büyük duygusal yoğunluğun belki de en çarpıcı örneklerinden biri.
Yazarın birikiminin ve gözlem gücünün adeta kristalize olduğu bu roman, elli yıla yakın bir evliliğin ardından eşini kaybeden yaşlı bir kadının, Etelka’nın hikâyesiyle başlar. Yaşamı boyunca alıştığı taşra düzeninden koparılır, kızı İza’nın yanına, Budapeşte’ye taşınmak zorunda kalır. Eşinin yokluğunda şekillenen bu yeni hayat, onun için hem bir yabancılaşma süreci hem de varoluşsal bir sorgulama alanıdır. Bu süreç, okura sürekli şu soruyu düşündürür: “Ölen mi şanslıdır, kalan mı?”
Etelka’nın hikâyesi yalnızca bir yas süreci değil; aynı zamanda yaşlılığın, aidiyet kaybının ve sessiz içsel çöküşlerin anlatısı, alışkanlıkların ve geçmişe tutunma çabasının da romanıdır. Onun için eski bir koltuk, yıllardır aynı pencere kenarına düşen ışık, ölen eşinin gömleği bile hayata tutunma nedenidir.
Kızı İza ise modern dünyanın temsilcisidir: Mantıklı, düzenli, hızlı düşünen ve duygularını kontrollü yaşayan biri. İyi niyetli olsa da annesinin duygusal ihtiyaçlarını göremeyen, sevgisini davranışlarına tam olarak yansıtamayan bir figür. Sevgi var, evet. Ama anlayış eksik. Böylece aynı evde iki kadın yaşar; ama iki ayrı dünya gibi…
Roman boyunca en çok hissedilen temalardan biri de suskunluktur. Szabo’nun karakterleri konuşmaktan çok düşünür, susar, geri çekilir. Oysa suskunluk, bazen bir duvar kadar soğuk ve aşılmazdır. Etelka, hislerini dile getiremez; çünkü onun kuşağı konuşarak değil, susarak yaşar. İza ise her şeyi aklıyla çözmeye çalışır; duygularını yönetmeye çalışırken onları bastırır. Böylece iki sevgi dolu insan, birbirlerine en uzak iki kıyıda kalakalır.
Szabo, iki kadın arasındaki bu görünmez uçurumu büyük bir ustalıkla anlatır. Ne dramatik sahnelere başvurur, ne büyük trajedilere. Romanında dramatik anlara abartılı bir dil yüklemeden, yaşamın kendi sadeliği içinde acıyı, yalnızlığı ve anlaşılmama hissini ilmek ilmek örer. Anlatımındaki sadelik, romanın duygusal gücünü daha da çarpıcı kılar. Okur, bir noktada Etelka’nın yalnızlığına üzülürken, bir başka noktada İza’nın çaresizliğini de hisseder. Bu geçişler, eserin çok katmanlı yapısını oluşturur.
İza’nın Şarkısı, yalnızca bireysel bir dram değil; kuşaklar arası çatışmaların da evrensel bir temsilidir. Bir dönemin kapanışını ve başka bir döneme uyum sağlama çabasının sancılarını gözler önüne serer. Yaşlılıkla gelen yalnızlık, geçmişe bağlılıkla geleceğe uyum sağlama çabası, sevgiyi göstermenin ve hissettirmenin farklı yolları… Tüm bu meseleler romanın dokusuna ince ince işlenmiştir. Eser, sevginin yalnızca bir duygu değil, bir eylem, bir sorumluluk olduğunu hatırlatır. Belki de en sarsıcı soruyu şöyle sorar: “Sevgi sadece hissetmek midir, yoksa çaba göstermeyi de gerektirir mi?”
Magda Szabo, bu romanla yalnızca anneliği, evlat olmayı, yaşlılığı değil; aynı zamanda kayıplarla şekillenen hayatlarımızı da sorgulatıyor. İza’nın Şarkısı, her sayfasıyla bizi kendimize döndüren bir ayna gibi. Kimi sevdik ama nasıl sevdik; ne söyledik ama nerelerde sustuk; yas tutmak, sadece kaybettiğimiz kişiye mi, yoksa geride kalan hayatımıza mı? Tüm bu sorular, kitabın kapanışında içimizde çınlamaya devam ediyor.

Köşe Yazıları
Hayatın “ Paldır Küldür“ Gelen Bilgeliği, Değişmeyen yüz, Dönüşen Ruh
Bazı sabahlar vardır, her şey yerli yerindedir: Çay ocağın üzerinde, pencereler açılmış, ev havalanır; güneş ışıkları sadece odanızı değil, sizi de aydınlatır. Ama hayatın o planlanmamış, „paldır küldür“ gelen diyalogları zihninizde bir beyin fırtınası koparıverir. Karşınızdakinin sizinle bir hesabı yoktur; bu yüzden kelimeleri tartmadan, gönül rahatlığıyla döküverir ortaya.
Geçtiğimiz sabah tam olarak böyle bir şey yaşadım. Esnaf selamlaması yapmak için girdiğim mahalle börekçisinde eski bir tanıdıkla karşılaştım. „Zeynep hiç değişmemişsin,“ dedi, „yedi yıl önce nasılsan şimdi de aynısın.“ Bu her ne kadar bir iltifat gibi gelse de ruh dünyamda bir fırtınaya dönüştü.
O an zaman durdu. Elimdeki mis gibi dereotlu poğaçanın buharı havada asılı kaldı. Tanıdığım kişi yedi yıl öncesinden bahsederken sadece dış görünüşümden dem vurmuştu. Değişmemişlik bahsi belki yüzüm, belki de giyim tarzım içindi… Ama ben o saniyede yedi yıl önceki ruhuma yolculuk ettim.
“Gerçekten aynı mıydım?“
Aynı değildim, olamazdım da. Mesela yedi yıl önce dünyaya bu kadar gerçekçi bakmıyordum. O zamanlar bakış açım daha hayalperest, hatta biraz „Polyanna-vari“ bile denilebilecek düzeydeydi. Acılar daha geçici, insanlar daha kolaydı. Henüz yıllar yüzüme çizgileriyle bu denli iz bırakmamış; kaz ayaklarıyla tanışmamış, beyazlar saçlarıma henüz uğramamıştı.
Ben o yedi yıla kaç veda, kaç yeniden başlayış sığdırmıştım… Kaybettiğim hevesler, kazandığım zaferler vardı. Hayata karşı kaç kez yumruk savurdum kim bilir? O hırçın yumruklar yerini zamanla açık avuçlara, o bitmek bilmeyen kavgalar ise vakur bir kabullenişe bıraktı. Teslimiyetin yenilgiden değil; aksine her şeyi olduğu gibi kabul etmenin getirdiği o muazzam güçten doğduğunu öğrendim.
Şunu da ekleyeyim: Dışarıdan „aynı“ kalmış olmama biraz sevindim. Demek ki bunca fırtına, bunca içsel sarsıntı, o ilk bakıştaki çocuksu ışıltıyı söndürmeye yetmemişti. Zamanın ruhumuzda bıraktığı izler, aynadaki çizgilerden çok daha derin; meğer yaş almak değil, „yaşamak“mış önemli olan. Yedi yıl önce her rüzgâra yelken açan o yorulmaz hayalperest, bugün yerini kıyının dinginliğini keşfetmiş bir kaptana bıraktı. Artık fırtınayı dindirmeye çalışmıyorum; rüzgârın tenime değmesine izin verip sesine eşlik etmeye çalışıyorum.
Kelimelerim daha az ama daha ağır; adımlarım daha yavaş ama daha kararlı. Her veda, ruhumdaki bir fazlalığın tasfiyesiymiş meğer; her yeniden başlayış ise kendime itiraf edemediğim birer cesaret sınavı. Eskiden kaybettiğim heveslerin yasını tutar, gidenin arkasından kapıları kapatırdım. Şimdilerde ise gideni bir misafir uğurlar gibi sükûnetle yolcu ediyorum. Çünkü anladım ki hayat, elini boşaltmadan sana yeni bir şey sunmuyor.
Şimdi o buharı tüten poğaçadan bir lokma alırken yedi yıl önceki halime uzaktan el sallıyorum. Ona artık „Korkma, geçecek,“ demiyorum; „Yaşa, hepsini yaşa ki bu dinginlik hak edilmiş bir huzur olsun,“ diyorum.
Çünkü asıl mesele hiç değişmemek değil, her şeye rağmen „kendin“ kalabilme cesaretiymiş. Dünya dönüyor, biz büyüyoruz, fırtınalar devam ediyor; ama sonunda vardığın yer, o mağrur özün oluyor.


Köşe Yazıları
Martin Eden
İyi bir kitap okuduğumda, gerçekten hazine bulmuş gibi sevinenlerdenim ben. Kimi zaman kitap kulüplerimin seçtiği kitaplarla, kimi zaman da kendi listemde uzun süredir beni bekleyenlerle geçiyor okuma yolculuğum. Hal böyle olunca etrafım da sürekli kitaplarla, tavsiyelerle, önerilerle çevrili. Listeler uzuyor, notlar alınıyor, “bunu mutlaka oku” denilenler birikiyor. Ama her övgüyle gelen kitap, bende aynı karşılığı bulmuyor elbette. Zamanın dar, okunacak kitapların çok olduğu bir hayatta bu da insanda küçük ama belirgin bir hayal kırıklığı bırakıyor. Fakat bazı kitaplar var ki daha ilk sayfalardan itibaren okurunun kalbine usulca yerleşiyor. Martin Eden, benim için tam da böyle bir kitap oldu.
6-7 yıldır kütüphanemde sırasını bekleyen kitaplardan biriydi Jack London’un bu kült eseri. Ama bu bekleyiş ilgisizlikten değil, biraz da fazla meraktandı. Bazı kitapları insan eline hemen alamıyor; hakkında duydukları, ona yüklediği anlam, okuma anını sürekli erteliyor. Sonunda, içinde yer aldığım uluslararası kadınlardan oluşan kitap kulübümüzde mart ayının kitabı olarak seçilince bekleyiş bitti. Tabiri caiz ise kitabı elime almamla bitirmem bir oldu. O sırada kitap kulübümden arkadaşım @egitimcibiri, Instagram’da Martin Eden okuduğumu görünce bana “Ah Martin, üzümlü kekim” diye yazmıştı. İlk anda gülümseten bu söz, roman bittiğinde bendeki karşılığını tam anlamıyla buldu. Çünkü Martin, sayfalar ilerledikçe yalnızca takip ettiğim bir kahraman olmaktan çıktı; kırılganlığıyla, hırsıyla, yanılgılarıyla insanın içine yerleşen birine dönüştü. Bir baktım, benim de canım Martinciğim olmuş.
Bir Hayalin Çöküşü
Yazarın kendi hayatından izler taşıdığı için çoğu zaman yarı otobiyografik bir eser olarak da anılan Martin Eden, yayımlandığı günden bu yana yalnızca güçlü hikayesiyle değil, taşıdığı felsefi arka plan, sınıf meselesine yaklaşımı ve toplumsal eleştirisiyle de edebiyat dünyasında en çok tartışılan romanlardan biri.
Hikaye gemilerde çalışan genç işçi Martin’in, Arthur Morse’u bir kavgadan kurtarmasıyla açılıyor. Bu olayın ardından Morse ailesinin evine davet edilen Martin, orada yalnızca başka bir hayat tarzıyla değil, bambaşka bir kültür dünyasıyla da karşılaşıyor. Özellikle ailenin kızı Ruth, onda derin bir etki bırakıyor. Martin için bu karşılaşma, yalnızca bir aşka değil, aynı zamanda kendini baştan kurma arzusuna da kapı aralıyor.
Martin, Ruth’a yakınlaşmanın yolunu dışarıda değil kendi içinde arıyor. Bu yüzden kendini eğitmeye, eksik bulduğu taraflarını tamamlamaya, daha önce kapısından geçmediği düşünce dünyalarına girmeye başlıyor. Aradaki mesafeyi kapatmanın yolunu, kendini dönüştürmekte buluyor. Zamanla bu çaba, sevdiği kadına layık olma isteğinin çok ötesine geçiyor; Martin kendi sesini, kendi tutkusunu keşfetmeye başlıyor. Yazmak, onun için yalnızca bir uğraş değil, varoluşunun merkezine yerleşen bir inadın adı oluyor.
Ama romanın asıl gücü, Martin’in hikayesini parlak bir yükseliş masalı gibi anlatmamasında yatıyor. Çünkü Martin kendini geliştirdikçe hayranlık duyduğu çevrenin çatlaklarını da görmeye başlıyor. Uzakta dururken büyüttüğü burjuva dünyası, yakından bakıldığında sandığı kadar derin, incelikli ve sahici görünmüyor. Böylece Martin’in yolculuğu yalnızca dışarıya doğru değil, içeride de sert bir uyanışa dönüşüyor.
Yazdıkları uzun süre geri çevrilen, emeği karşılık bulmayan Martin, sonunda edebiyat dünyasında görünür olmaya başladığında ise bu kez başka bir kırılmayla yüzleşiyor. Çünkü değişen şey metinleri değil, insanların ona bakışı. Dün değersiz bulunan satırlar, bugün alkışlanıyor.
Martin’in hikayesi ilerledikçe, bir başarı öyküsünden çok daha fazlasını okuduğumuzu anlıyoruz: Kendi hayaline bütün varlığıyla tutunan bir insanın, sonunda o hayalin içinde nasıl yalnızlaştığını.
Romanın sonlarına doğru karşımızda artık bambaşka bir Martin var. Her şeye karşı hevesini yitirmiş, hayata olan ilgisi sönmüş, yazmayı bütünüyle bırakmış bir Martin. Günlerinin büyük kısmını uyuyarak geçiren; hatta uykuya, yaşamdan kaçmanın en kolay yolu gibi bakan biri. Bir zamanlar onu ayakta tutan tutku, yerini derin bir boşluğa, ağır bir yorgunluğa ve tiksintiye bırakmış durumda. Denizlerden çıkıp hayatımıza giren Martin, sonunda yine denizlere dönerek bize veda ediyor. Ama bu kez bir yolculuğa değil, sona gidiyor. Roman, Martin Eden’in kendini denize bırakarak yaşamına son vermesiyle bitiyor.
Elveda Martinciğim.


Köşe Yazıları
Serbest Dolaşım: İsviçre’nin Bitişinin Başlangıcı mı?
Cemil Baysal’ın yazısı
2002 yılında AB–İsviçre Kişilerin Serbest Dolaşımı Anlaşması yürürlüğe girdiğinde, İsviçre bir tercihte bulundu. Bu tercih ekonomik olarak rasyonel, siyasi olarak pragmatik ve Avrupa ile uyum açısından stratejikti. Ancak bugün, aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede şu soru giderek daha yüksek sesle soruluyor: İsviçre bu anlaşmayla sadece kapılarını mı açtı, yoksa kendi dengelerini de geri dönüşü zor bir şekilde mi değiştirdi?
Resmî söylem uzun süre nettir: Serbest dolaşım refah getirdi. Nitelikli iş gücü geldi, ekonomi büyüdü, şirketler güçlendi. Bunların önemli bir kısmı doğru. Ancak mesele burada bitmiyor. Çünkü ekonominin kazandığı yerde, toplumun tamamı aynı ölçüde kazanmıyor.
2002’den bu yana İsviçre’ye yaklaşık 1 ila 1.5 milyon kişinin net olarak yerleştiği tahmin ediliyor. Bu, yaklaşık 9 milyonluk bir ülke için devasa bir demografik değişim anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle, İsviçre son yirmi yılda adeta kendisine yeni bir “ülke” ekledi. Bu büyüme doğal nüfus artışından değil, büyük ölçüde göçten kaynaklandı.
Bu noktada kritik bir yanlış algıyı düzeltmek gerekiyor. Serbest dolaşım, İsviçre’nin “herkesi almak zorunda olduğu” bir sistem değildir. Gelen kişilerin çalışması, kendi geçimini sağlayabilmesi ve sağlık sigortasına sahip olması gerekir. Devlet herkese sosyal yardım dağıtmak zorunda değildir. Ancak teorideki bu çerçeve ile pratikte hissedilen gerçeklik arasında bir boşluk oluştu.
Bugün İsviçre’de tartışılan mesele hukuki yükümlülüklerden çok, fiilî etkiler. Büyük şehirlerde hızla artan kira fiyatları, altyapı üzerindeki baskı, ulaşım yoğunluğu ve kamusal hizmetlerin zorlanması… Bunlar artık istatistik değil, gündelik hayatın parçası. Zürih’te veya diğer büyük şehirlerde ev bulmak bir piyasa meselesi olmaktan çıkıp bir stres testine dönüşmüş durumda.
Daha da hassası, iş gücü piyasasında hissedilen görünmez baskı. Serbest dolaşım, işverenler için geniş bir havuz anlamına geliyor. Bu durum, çalışanların pazarlık gücünü zayıflatıyor; maaş artışı talep etmek giderek zorlaşıyor. İşverenlerin örtük mesajı net: “Kapı orada, yerinize gelecek çok kişi var.” Özellikle orta ve alt gelir grubundaki çalışanlar, çoğu zaman yabancı göçmenler, bu baskıyı daha derinden hissediyor. “Yerime daha ucuza biri bulunabilir mi?” sorusu artık ekonomik bir hesap değil, kalıcı bir güvensizlik duygusu yaratıyor.
Belki de en derin kırılma ekonomik değil, kültürel. İsviçre uzun yıllar boyunca kontrollü büyüme ve dengeli demografi ile kendi modelini kurmuş bir ülkeydi. Serbest dolaşım ise bu modeli daha akışkan, daha hızlı ve daha öngörülemez hale getirdi. Bugün “İsviçrelilik” sadece bir pasaport değil, tartışılan bir kavram.
Bu noktada şu sert ama kaçınılmaz soruya geliyoruz: Serbest dolaşım İsviçre’nin çöküşü mü? Muhtemelen hayır. Ancak daha doğru soru şu olabilir: Bu, İsviçre’nin bildiğimiz halinin sonunun başlangıcı mıydı?
Çünkü ülkeler her zaman krizlerle değil, bazen yavaş ve sessiz dönüşümlerle değişir. İsviçre hâlâ güçlü, hâlâ zengin ve hâlâ düzenli bir ülke. Ancak aynı zamanda daha kalabalık, daha pahalı ve daha tartışmalı.
Serbest dolaşım bir ekonomik anlaşmadan fazlasıydı. O, İsviçre’nin kim olduğunu ve ne olmak istediğini yeniden tanımlayan bir dönüm noktasıydı. Ve bugün görünen o ki, bu tanım hâlâ tamamlanmış değil.


-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


