Sosyal Medya

Köşe Yazıları

Kuzeyin Akdenizlileri: DUBLİNLİLER

yazar

Yayınlayan

on

Dublin’i nasıl bilirsiniz?

Soğuk? Karanlık? Renkli? Canlı? Yağmurlu? Güneşli? Guinness’li?!!!Sizin cevabınızı bilmiyorum ama benim için Dublin, yukarıda saydıklarımın hepsinden biraz demek.

Peki ya Dublinliler?

İki yıl yaşadığım, ve son 3 yıldır da düzenli olarak gelip bir süre kaldığım bu harika şehrin sakinlerine benim verdiğim bir isim var: “Kuzeyin Akdenizlileri”. Bazı şehirleri özel kılan o şehrin mimarisi veya kültüründen çok insanlarıdır. Benim için de Dublinliler, Dublin’den bir adım önde. Hatta Dublin’i Dublin yapan, şehrin sakinleri demek bence hiç de iddialı olmaz.

Şehrin merkezinde birkaç saat geçirmek Dublinlilerin enerjisini anlamak için yeterli.  Birbirinden dinamik ve davetkar görünen kafelerde neşeli sohbete dalanlar, biraz güneş görünce kış bile olsa kendilerini yazlık kıyafetlerle sokağa atan sportif gençler, ellerinde kocaman kahve bardakları, boyunlarında şirket kartları ve kulaklıkları ile hızlı hızlı yürürken hararetle telefonda konuşan beyaz yakalılar… Son yıllarda Dublin, çok uluslu şirketlere sunduğu vergi avantajı nedeniyle özellikle uluslararası teknoloji firmalarının Avrupa başkentliğini yapıyor. Aklınıza gelebilecek, sosyal medyadan bildiğiniz hemen hemen tüm dijital firmaların Avrupa merkezi burada. Bu da tabi şehre kozmopolit bir kültür kazandırmış durumda.

Dublinliler tıpkı şehrin havası gibi değişkenler. Hem Akdenizliler gibi rahat ve kural tanımaz, hem sabırsızlar. Hem yavaş, hem hızlılar. Beş yıl önce bu şehirde işe başladığımda Dublinli patronum Conor bana “İrlandalıların hızına yetişebilecek misin?” diye sormuştu. İlaç endüstrisinde yıllardır hıza karşı yarışarak çalıştığım için bu soruya içimden gülüp geçmiştim ama gerçekten de iş hayatında konuşmalarından yürüyüşlerine kadar hızlılar Dublinliler. Belki de hızdan çok “sabırsızlık” onları daha iyi tanımlayan bir kelime. Gencinden yaşlısına trafik ışıklarında yeşili bekleyemeden yola atlayan bir ulus! Eşim Giovanni, bu Dublin özelliğini İsviçre gibi kuralları net belirlenmiş bir ülkede sürdürmeye çalışsa da, ben sabırla yeşil ışığı bekleyip İsviçre’de yaşamanın hakkını verenlerdenim.

Birkaç İrlandalı ile tanışmış olan hemen herkesin kullandığı tanıdık bir cümle vardır: “İngilizlerden çok farklılar!”. Amacım İngilizleri yermek değil elbette, ancak imparatorluk döneminden bugüne dek kendilerine has bir “cool” olma hali ile ün salmış bir millet olduklarını ve bu ünü de aslında sevdiklerini az çok hepimiz biliriz. İrlandalıların 750 yıl İngilizlerin yönetiminde kalıp kendi özlerini koruyabilmiş olmaları takdire değer. Belki de İngilizlerin sahip olduğu bu “cool”- haydi biraz daha açık olayım- “soğuk” imajına tepki olarak İrlandalıların geliştirdikleri müthiş bir espri yetenekleri var. Yıl boyunca yüzünü gösteren kasvetli havaya inat, gülmek için her zaman bir sebep yaratabilen insanlar İrlandalılar. Sohbeti o kadar çok seviyorlar ki sokakta adres sorunca hayatlarını anlatmaya başlıyorlar. Bunu mecazi olarak söylemiyorum, doğal bir şekilde öyleler. Bir gün bir Dublinliye adres sorduğumda başlayan neşeli sohbetimize, yoldan geçen üçüncü bir kişi de katılmıştı. Ben oradan ayrıldığımda onlar hararetle sohbet etmeye devam ediyorlardı!

Ana dilleri İngilizce, hem de dilini aksansız ve temiz konuşan bir Dublinliye rastladığınızda fark edebileceğiniz, “r” harfinin kulağa oldukça çekici gelen bir şekilde yuvarlandığı, melodik, Amerikalıların ve İngilizlerinkine taş çıkartan nefis bir İngilizce. Ancak daha havaalanından itibaren şehrin her noktasında İngilizcenin yanında hiç tanımadığınız ikinci bir dil görürseniz şaşırmayın; bu değişik dil okullarda da öğretilen İrlandaca (İrlanda Galcesi). İrlandalılar tarih boyunca dillerini ve kültürlerini koruma kavgası verdikleri için İrlandacayı kaybetmek istemiyorlar. İrlandaca aynı zamanda dünyanın en eski dillerinden biri. İrlanda edebiyatı diğer Avrupa ülkelerinde oldugu gibi Latince yazılmamış, dolayısıyla İrlandalılar Batı Avrupa’da halk dili kullanılarak yazılmış en eski edebiyata sahipler. Diğer taraftan, okullarda yabancı dil öğrenme haklarını İrlandacaya kullanmaktan da biraz şikayetçiler. Dün gece gürültülü “Irish Pub”lardan birinde sohbet ettiğimiz Dublinli arkadaşımız Ben, masada kendisinin dışında kimsenin anadilinin İngilizce olmamasına rağmen, herkesin bu dili akıcı konuştuğundan, ek olarak başka diller bildiklerinden, İrlandalıların ise İngilizce ile sınırlı kalıp okullarda öğretilen İrlandaca yüzünden de ek bir dil öğrenemediklerinden bahsetti. Bugün de, yediğim en lezzetli “Fish and Chips” eşliğinde uzun uzun sohbet ettiğimiz eski yan komşum Una aynı konu açıldığında, İrlandacanın ne kadar zengin bir dil olduğunu ve İngilizcenin onun yerine geçemediğini vurguladı. Una’nın verdiği basit örnek İrlandalılar için şüphesiz manidar; İrlandacada “viski” kelimesi , “uisce beatha” yani “hayat suyu” anlamına geliyor.

İrlandalıları diğer Avrupa ülkelerinden öne çıkaran bir farkları daha var; dikkat çekici oranda köpekseverler. Sokakta sizi durdurup, coşkulu bir şekilde köpeğinizi sevip, dakikalarca köpekler üzerine sohbet edebilirler. Böyle anlarda adeta şehrin koşturmacasını dondurup, herşeyi unutup sadece o anda var olabiliyorlar. Ancak bu köpek sevgisine tam bir tezat oluşturacak şekilde Avrupa’nın restoranlara köpek kabul etmeyen belki de bir kaç şehrinden biri Dublin! Köpek dostu otelimizin restoranının neşeli şefi Patrick’e göre bu, geri kafalı İrlanda adetlerinden biri. “Restoranlara köpek kabul etmemek, eskiden evlerde mutfağa köpeği sokmama geleneğinden gelen bir geri kafalılıktan başka bir şey değil” diyen Patrick, köpeğimiz Grissino’ya kızarmış tavuk ikram eden Avrupa’daki tek restoran şefi olarak da gönlümüzü çaldı.

Nostaljik bir yürüyüş

Beş yıl sonra bu gelişimizde ilk defa evimizde değil de otelde kaldık Dublin’de. Kaldığımız otel, şehrin bohem bölgesi olarak bilinen Baggott Caddesi’nde. Bina aslında 1832’de kurulmuş bir hastaneymiş. Baggot Caddesi Dublin’in en güzel mimari yapılarına ev sahipliği yapıyor ve 1940’lardan 1970’lere kadar “Baggotonia” adı verilen, sanatçılar tarafından yaratılan bohem kültürü akımının da ev sahibi olan bölge olarak biliniyor. Bir görünüp, bir kaçan flörtçü Dublin güneşi dün öğleden sonra yüzünü gösterince kendimi hemen sokağa atıp renkli Baggott Caddesi boyunca yürüyorum. Kanaldan geçip şehrin yeşil kalbi ve gururu olan St. Stephens Green’e doğru yürürken, iyi giden ekonomiye ve düşük işsizlik oranlarına rağmen şehirde gittikçe çoğalan evsizleri görmek düşündürüyor. Solda kalan St. Stephens Green’i geçerken, sağımda tüm heybetiyle ve kırmızı kiremitleri ile havalı Shelbourne Spa Oteli beliriveriyor. İsviçre’deki iş arkadaşlarımın Dublin’e taşınırken bana bu meşhur otelden hediye ettikleri spa kuponunu Covid döneminde kullanamadan yaktığımı hatırlayıp hayıflanıyorum. Otelin şık siluetini arkamda bırakıp şehrin canlı alışveriş merkezi Grafton Caddesi’ne yöneliyorum. Güneş pırıltılı yüzünü göstermiş ve sanki bir duvarın arkasından bu anı beklermiş gibi müzisyenler, hemen müzik aletlerini çıkarıp hünerlerini sergilemeye başlamışlar. Kuzey gökyüzünün parlak mavisi, güneşli olan her gün olduğu gibi göz alıyor. Bulutlar, dokunsam değecekmişim gibi yakın görünüyor. Cadde kalabalık, dükkanlar adeta nefes alıp veriyor. Dublin’in, hüzünlendiği değil gülümsediği anlardan birini yakaladığım için mutluyum.

Hep uğradığım “Dubray” kitapçısının en üst katına çıkıp, incelemek için aldığım kitaplarla bir “flat white” siparişi veriyorum. Bu şehirde tanıştığım duble espresso içeren “flat white” Dublinliler arasında oldukça popüler. Kahveye düşkün Dublin’de veya İskandinavya gibi kuzey ülkelerinde kafelerin böyle popüler olmasına şaşmamak gerek diye düşünüyorum. Dumanı tüten sıcacık bir kahve soğuk ve kasvetli havaya karşı insanın sadece içini değil, hayata karşı bakışını da ısıtıp yumuşatıyor. Bir İtalyanla yapılan evlilikten dolayı kahve konusunda eşiği doğal bir şekilde yükselmiş ve İsviçre’deki çoğu kahvecide hayal kırıklığı yaşayan biri olarak, tarih boyunca aslında çaya düşkünlükleri ile bilinen Dublinlilerin kahveyi nasıl bu kadar lezzetli yapabildiklerini düşünüp yanıtını bulamıyorum. 

Kahvemi ve kitap seçimimi bitirip elimdeki kitap kulesiyle kasaya yaklaştığımda görevli genç “Oldukça çok sayıda kitap seçmişsiniz gördüğüm kadarıyla” deyip gülümsüyor. Dublinlileri biraz da biz Türklere benzettiğimden şansımı denemeye karar verip, “Bu kadar çok kitap alanlara belki indirim yaparsınız diye düşünüyorum diyerek, benzer bir gülümsemeyle cevap veriyorum. Güleryüzlü görevli “Neden olmasın, bir bakayım ne yapabiliriz” dedikten sonra, cömert bir indirim uyguluyor. Kendi kendime “İşte benim tanıdığım Dublin” diye düşünerek yüzümde aynı tebessüm, ellerim kitaplarla dolu şekilde çıkıyorum kitapçıdan. 

 James Joyce’a ilham veren Sandymount

Dublin merkezi cazip olsa da, beş yıl önce oturmak için seçtiğimiz bölge, Dublin’in “Sandymount” adlı perifer mahallesi oldu. Görür görmez kalbimizi çalan ve daha önce varlığını bile bilmediğimiz bu küçük semtin Dublin’de aslında oldukça ünlü olduğunu ise ancak taşındıktan sonra öğrendik. Komşuculuk kültürünü özenle sürdüren semt sakinleri bizi taşındığımız ilk günden itibaren oldukça sıcak karşıladılar. Burada yaşarken Dublinlilerin (en azından bizim semtimizdeki tüm komşularımızın) sosyal ilişkilere ve isimleri akılda tutabilmeye özel bir önem verdiklerini farkettik. Birkaç ay içinde mahallenin yetişkinlerinden çocuklarına kadar herkes bizim, İngilizce veya İrlandacaya oldukça uzak olan isimlerimizi ezberlemişti bile. Yan komşumuzun mutfağının duvarında, üzerinde sokaktaki tüm evlerin numarasının ve evlerde yaşayan tüm aile fertlerinin isimlerinin yazılı olduğu listeyi görünce buna ne kadar önem verdiklerini anlamıştım.

Orada geçen süre boyunca uçsuz bucaksız Sandymount sahilinde uzun yürüyüşlere çıktığımızda büyüleyici med-cezir manzaraları, nefes kesici gün batımları ve kırmızı tuğlalı bakımlı evlerin birbirleri ile yarışan yeşillikteki bahçeleri ile şımartıldığımızı hissettik. Ama semtin bana en büyük sürprizi “edebiyatta Dublin” denildiğinde ilk akla gelen İrlandalı yazar olan James Joyce’un, bir süre burada yaşadığını ve okunması en zor romanlardan biri olarak ün salmış meşhur romanı “Ulysses”te buradan bahsettiğini öğrenmek oldu. “Dublinliler” kitabını severek okuduğum Joyce’un Ulysses’i okuma listemde önlerde hala sırasını bekliyor ama mutlaka sevgili arkadaşım yazar Fuat Sevimay’ın çevirisi ile okunmak üzere! Bir süre İsviçre’de de yaşayan ve Zürih’de ölen Dublin sevdalısı James Joyce, kitaplarında neden Dublin diye sorulduğunda şöyle der: “Ben her zaman Dublin hakkında yazarım çünkü eğer Dublin’in kalbine inebilirsem, dünyanın bütün şehirlerinin kalbine inebilirim.”

Yazımı, Dublin ve Dublinlileri çok özel bulduğunu her fırsatta paylaşan arkadaşım Nesteren’in Dublin yorumu ile bitirmek istiyorum: “Dublin’i romanlardan çıkma ve buğulu hayal ederim hep, her ne kadar güneşli günlerine tanık olduysam da. Tasvire değer, tasvirlerin sonsuzluğuna atfedilmiş bir şehir. İrlandalılara benzemeyen ama onların olan ve onları bütünleyip betimleyen bir şehir.”

#İrlanda #Dublin #KöşeYazısı #MeltemGosuKstropoli #Gezi #Ülke #Kuzey

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi

yazar

Yayınlayan

on

Tarih boyunca insanlar, “Felsefe nedir?” sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki “zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı” denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, “Felsefe yolda olmaktır,” sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))

​Fakat bu “yolda olma” hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak “takip et, beğen, paylaş” butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…

​Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp “Hayat böyle,” derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.

​Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki “Işık göz yakar,” kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.

​Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, “Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!” dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine “gözlerinizin bozuk” olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.

​Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün “bilgi kirliliği” ve “algı yönetimi” mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı “senin gibiler” konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.

​Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki “gözü bozuk” ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

“Dünyayuva”

yazar

Yayınlayan

on

Herkesin kişisel tarihine not düştüğü özel anlar vardır.
Geçtiğimiz hafta, ben de kendi tarihimde çok önemli bir yer tutacak, benim için çok özel bir gecenin hem tanığı hem de moderatörü olma ayrıcalığını yaşadım.

Benim için okumak hiçbir zaman yalnızca bir hobi olmadı; bir yön bulma biçimi, bir yol arkadaşlığı, bazen de insanın kendine açtığı sessiz bir kapı oldu. Kurumsal hayatıma “biraz soluklanayım, sonra dönerim” diyerek ara verdiğimde, bunun kısa bir mola olacağını sanıyordum. Kendimi kitaplarla çevrili bambaşka bir dünyanın içinde bulacağımı ve bu dünyanın beni böylesine zenginleştireceğini doğrusu tahmin etmiyordum.

Kendimi bildim bileli okurdum; ama çoğu zaman iş, annelik ve gündelik sorumluluklardan arta kalan vakitlerde. Oysa son üç yıldır kitaplarla kurduğum bağ bambaşka bir yere evrildi. Artık sabahları kahvem eşliğinde kendime ayırdığım “ben zamanı” kitaplarla başlıyor. Okuyorum, yazıyorum, araştırıyorum. Okuduklarımı hem Instagram hesabımda (ozdenevar) hem de bu köşede paylaşarak, bu yolculuğu yalnızca kendim için değil, başkalarıyla birlikte deneyimliyorum.

Kurduğum bu küçük edebiyat dünyasında kitap kulüpleri ise en güçlü eşlikçilerim. Birlikte okunan kitaplar üzerine konuşmak, farklı yorumları dinlemek, aynı metnin etrafında farklı hayatların buluşmasına tanıklık etmek adeta kolektif bir terapi. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü ile her ay gerçekleştirdiğimiz buluşmalar, yalnızca kitap konuşulan toplantılar değil; aynı zamanda bir edebi köprü kurduğumuz, kültürel bağlarımızı diri tuttuğumuz özel alanlar. Bu yolculukta son durağımız ise bir Yazar Buluşması oldu.

Kulübümüzün çok sevdiğimiz bir üyesini, kalemine hayran olduğumuz bir yazarı ağırladık bu buluşmada: Burcu Özer Katmer’i.

Burcu ile yollarımız, kitap kulübümüzün ilk kitabı olan ve onun da ilk romanı olan Kendine Ait ile kesişmişti. Bir çember kurup o kitabı konuştuğumuz, metinle birlikte kalplerimizi de açtığımız o günün üzerinden tam iki yıl geçmişken, bu kez çok daha özel bir buluşmada, yeni öykü kitabı Dünyayuva üzerine konuşmak için bir araya geldik.

Bu etkinlikte moderatör olarak yer almak benim için büyük bir onurdu. Kitaplarla kurduğum bu güçlü bağın, yalnızca bir okur olarak değil, edebiyatı paylaşan ve görünür kılan biri olarak sahneye taşınması tarifsiz bir duyguydu. Çok sevdiğim bir yazara, onun metinleri üzerine sorular sormak; okuduklarımı, düşündüklerimi ve hissettiklerimi kamusal bir alanda dile getirmek, edebiyatın bana sunduğu en kıymetli hediyelerden biriydi.

Dünyayuva: Kadınların Sessiz Hikayeleri

Dünyayuva yayımlandığı anda kitabı edinmiş, daha önce de Burcu’nun bu kitapta yer alan bazı öykülerini okuma şansı bulmuştum. Kitabı, keyifli bir yolculukta okumak üzere uçağa saklamayı planlarken, elime alır almaz kendimi öykülerin içinde kaybolmuş halde buldum.

Dünyayuva, sekiz öyküden oluşan; aidiyetin, kadınlığın ve “yuva” kavramının katmanlarına inen bir yolculuk. Bu öykülerde, fiziken ya da ruhen evini geride bırakmış, bilinmez kıyılara açılmış kadınlar var. Eskisi gibi devam edemeyen ama hayatın içinde kendine yeni bir yön bulmayı başaran kadınlar. Farklı coğrafyalardan, farklı hayatların içinden seslenen bu karakterler, aslında hepimizin içindeki kırılgan, cesur ve özgürleşmeye meyilli yanlara dokunuyor.

Kitabın ilk öyküsü Küçük Mavi Defter, 2024 yılında Rengin Göçmen Kadın Korosu Öykü Yarışması’nda birincilik ödülüne layık görülmüş. İkinci öykü ise Zürich Liest Festivali kapsamında düzenlenen Vorsatz yarışmasında ödül almış. Kitapta yer alan diğer öyküler de, sandıkların altında kalmış sayısız kadın hikayesinden birer iz taşıyor.

Burcu, aidiyet ve kadınlık temalarını işlediği bu metinlerde, kelimeleri adeta bir anahtar gibi kullanıyor. Yalnızca kendi sesini değil, öykülerinde hayat bulan kadınların sesini de özgür bırakıyor. Görünmeyeni görünür, duyulmayanı duyulur kılıyor. Kelimeleriyle kadınlara benliklerini ve içlerindeki gücü yeniden hatırlatıyor.

Her bir öykü, sessiz ama güçlü bir direncin kaydı gibi. Ve Katmer, biz okurları bu özgürleşme yolculuğunun yalnızca tanığı değil, doğrudan bir parçası haline getiriyor.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Yanımdayken Neden Sosyal Medyadan Kutluyorum?

yazar

Yayınlayan

on

‘‘Eşim yanımda. Çocuğum yan koltukta oturuyor.

Ama doğum günü kutlaması sosyal medyada. Evlilik yıldönümünde uzun sevgi dolu bir mesajla eşe dosta onu nasıl sevdiğimi ilan ediyorum.‘‘

Artık bu manzara kimseye garip gelmiyor. Aksine, günümüzün en sıradan davranışlarından biri haline geldi. Özel günlerde ilk refleksimiz sarılmak değil, telefonu elimize almak. Peki neden?

Bir insan yanımızdayken, ona söyleyebileceğimiz bir “iyi ki varsın”ı neden başkalarının da görmesine ihtiyaç duyarak söylüyoruz?

Görülmeyen, yaşanmamış mı sayılıyor?

Sosyal medya bize şunu öğretti:

Görülmeyen, paylaşılmayan, beğenilmeyen an sanki eksik. Telefonu kaydırırken başkasının yaptığı bir paylaşımın benzerini yapmamışsak kendimizde bir eksiklik hissediyoruz.

Mutluluk artık yaşanan bir duygu olmaktan çıkıp, kanıtlanması gereken bir şeye dönüştü. Bir tebriğin değeri, karşıdaki kişinin hissettiğiyle değil; kaç kişinin gördüğüyle ölçülüyor.

“Bak ne kadar ilgiliyim.”

“Bak ne kadar mutlu bir ailemiz var.”

“Bak ben unutmam.”

Aslında mesaj, çoğu zaman yanımızdaki kişiye değil; izleyenlere gidiyor. Bu tarz paylaşımları yapmayanlara da garip gözüyle bakılıyor çoğu zaman. Hatta birkaç kez tanıdıklarım seni Instagram‘ da göremedik iyi misin diye sordular. Sanki orada yaşamımı sürdürmek zorundaymışım gibi.

Beğeniler yeni alkışlar oldu

Eskiden bir tebessüm yeterliydi.

Şimdi kalpler, yorumlar, paylaşımlar…

Beğeniler modern çağın alkışı. Ve insan farkında olmadan o alkışı bekliyor. Bir doğum günü mesajı, karşı taraf mutlu oldu mu diye değil; kaç beğeni aldı, kaç kişi gördü diye kontrol ediliyor.

Bu da bize özel olanı, başkalarının onayıyla değerli kılmaya mecbur hissi veriyor .

 

Mahremiyet vitrine çıktı

Aile, ilişki, sevgi…

Bir zamanlar en mahrem alanlarımızdı. Şimdi ise sosyal medyanın vitrini. En özel, en mahram anlarımız herkesin gözü önünde. Ne yedik, nereye gittik herkes her adımımızdan haberdar.

Paylaşmadığımızda sanki eksik seviyoruz, sanki yeterince ilgili değiliz. Oysa sevgi paylaşılmak zorunda değil; yaşanmak zorunda.

Ama sosyal medya yaşananı değil, gösterileni ödüllendiriyor.

Peki ya yanımızdaki kişi?

Yanımızdayken telefona yazılan bir tebrik, çoğu zaman göz göze söylenen bir cümleden daha çok ses getiriyor olabilir. Ama daha çok hissettiriyor mu? İlişkilerimiz bu şekilde daha mı iyi yürüyor?

Asıl soru şu:

  • Kutlamayı kimin için yapıyoruz?
  • Yanımızdaki insan için mi, yoksa başkalarının görmesi için mi?

Bazen en gerçek kutlama:

  • Paylaşılmayan bir sarılma
  • Hikâye olmayan bir gülüş
  • Fotoğrafsız geçirilen birkaç dakikadır

Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey bu:

Her özel an, herkese açık olmak zorunda değil.

Çünkü bazı mutluluklar sadece orada olanlar için güzeldir. Sadece ilgili olan kişilerin yaşaması gereken anlar vardır, başkaları bilmese de olur. Ve sosyal medyada gördüklerimiz her zaman gerçeği yansıtmaz.

Haberin Devamını Oku

Trendler