Köşe Yazıları
Kadınlar da Vardır
Hayatımın son iki buçuk yılı, yani İsviçre’ye taşındığım dönem benim için adeta yeni bir okuma ve yazma serüveninin başlangıcı oldu. Bu dönemde daha çok okumaya, daha çok yazmaya ve araştırmaya başladım. Hele ki yolum İsviçre Türk Edebiyat Kulübü ile kesişince, keşiflerim bambaşka bir boyut kazandı. Kulüp için yaptığım okumalar sırasında karşıma çıkan yeni isimlerden biri de Erendiz Atasü oldu.
Aslında onunla tanışmama vesile olan, şaşırtıcı biçimde, bambaşka bir yazar: Han Kang. 2024 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Han Kang’ın Vejetaryen kitabını kulübümüze önerdiğimde, hem kitabı hem de yazarı daha yakından tanımak için araştırmaya başladım. İşte o araştırmalar sırasında karşıma bir röportaj çıktı. Han Kang’a, Türk yazarlardan kimleri okuduğu sorulduğunda, “Erendiz Atasü” yanıtını veriyor, hatta bir dönem Iowa Üniversitesi’nin Yazarlar Sempozyumu’nda onunla yollarının kesiştiğinden bahsediyordu. Bu detay benim için not defterine düşülmüş kıymetli bir işaret gibiydi.
Bu yaz için bir okuma listesi hazırlarken Atasü’nün de bir kitabını eklemeye karar verdim. Kadınlara ve kadınlık deneyimine dair yazılan metinler her zaman ilgimi çektiği için tercihimi Kadınlar da Vardır öykü kitabından yana kullandım. Temmuz ayımın birkaç günü bu güçlü ve derinlikli kitabın dünyasında geçti. Kitabın kendisine ve hikayelerine geçmeden önce, dilerseniz kısaca Erendiz Atasü’yü tanıyalım. Onu çoktan keşfetmiş olanlar için bir yeniden bakış, henüz tanımayanlar içinse belki de yeni bir yol arkadaşı olabilir.
Kadınların Sesi: Erendiz Atasü
Erendiz Atasü, 1947’de Ankara’da, öğretmen bir anne ve babanın kızı olarak başlar yaşamına. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde okur, ardından aynı fakültede öğretim üyeliği yapar ve 1997’de Farmakognozi profesörü olarak emekli olur. Ancak edebiyat serüveni, akademik hayatının çok sonrasına, iç dünyasında bir patlama gibi gelir; yazıları, kadın hayatlarını odağına alan öykülerle ve feminist bir bakış açısıyla başlar.
1971’de İngiltere’de geçirdiği bir yıl, Atasü’nün yaratıcı sürecinde kırılma noktası olur. Yabancı bir kültürde hissettiği yabancılık, iç dünyasında birikmiş duyguların taşmasına yol açar. Kendi sözleriyle: “Yazmaya 24-25 yaşlarımda durup dururken başladım. Bu, elbette sadece dışsal görünümde durup dururken idi. Aslında o yaşıma kadar içimde birikenler aniden taşmaya başlamıştı. Taşkını tetikleyen neydi? Başka bir kültürel ortamda yabancılık çekmek…”
İlk öyküsü 1981 yılında Sanat, Edebiyat 81 dergisinde yayımlanır. Sonrasında on bir öykü kitabı, sekiz roman ve dokuz deneme kaleme alır. Eserleri, Akademi Kitabevi Öykü Birincilik Ödülü, Orhan Kemal Roman Ödülü, Yunus Nadi Öykü Ödülü, Haldun Taner Öykü Ödülü ve Türkan Saylan Sanat Ödülü gibi pek çok değerli ödülle taçlanır.
Atasü’nün yazıları, kadın özgürlüğü ve mücadelesi, laik toplum düzeni ve Cumhuriyet devrimleri üzerine odaklanır. Kadınların öznel tarihini, Cumhuriyet’in kadın birey üzerindeki etkilerini, kadın-erkek ilişkilerini ve kadın cinselliğini kadın bakış açısıyla kavramsallaştırır. Bu güçlü feminist perspektif, öykülerini yalnızca bireysel anlatılardan öteye taşır, toplumsal ve kültürel bir panorama sunar.
Kimi öyküleri İngiltere, ABD, Fransa, Almanya, İsviçre, Hırvatistan, İtalya, Çek Cumhuriyeti ve Hollanda’da yayımlanan antolojilerde yer alır. Dağın Öteki Yüzü İngiltere’de, Lanetliler Almanya’da, Bir Yaş Dönümü Rüyası ise Yunanistan’da okura ulaşır. Kadınların hayatına dair bakışını güçlü, özgün ve derinlemesine işleyen Atasü, yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası alanda da sesini duyurur.
Kadınlar Da Vardır
Erendiz Atasü ile tanışmak için sabırsızlandığım kitap listemde, ödüllü birçok eser arasında dikkatimi çeken kitap Kadınlar da Vardır oldu. 1983 yılında yayımlanan bu öykü kitabı, dönemin önemli ödüllerinden Akademi Kitabevi Öykü Ödülü’ne layık görülmüş bir başyapıt.
Bu çalışmada Atasü, kadının “öteki” rolleri, evlilikte kadın, kadınlar koğuşu, kız kardeşlik ve kadınlık kimliğine yabancılaşma gibi temaları feminist edebiyat kuramı çerçevesinde, analitik ve eleştirel bir bakışla işler. “Kadının konumu” üzerine inşa ettiği öykü dünyasında sınıfsallık ve cinsiyet ayrımını derinlemesine sorgular. Farklı sosyal sınıflardan kadın karakterlerin dünyalarını, özellikle kentli orta sınıf aydın kadının sevgili, eş, anne rolleriyle yaşadığı çelişkileri ve iç çatışmaları aktarır.
Kadınlar da Vardır, kadınların bazen farkına varıp hüzünlendiği, bazen sorgulayıp eyleme geçtiği “sıkışmışlık” duygusunu incelikle ortaya koyar. Atasü’nün öykülerinde kadınlar hem kırılgan hem dirençli, ataerkil toplumlarda yok sayılan gerçek doğalarıyla var olur. Erkek egemenliğine ve bunun farklı kültürel ortamlardaki yansımalarına karşı feminist bir bakış açısıyla yazan Atasü, kadın varlığının bir bütün olarak tanınmasını ve kabul edilmesini hedefler.
Töreler, bekaret tabusu, ücret eşitsizliği ve bireyin özgürlük adı altında köleleştirildiği tüm baskılar, Atasü’nün öykülerinde kadınların özgürleşme serüveninin önemli parçasıdır. Yazar, eril gücün onayladığı “tutarlı” özneye yer vermez; benliğiyle çatışan, arzularını açıkça ifade ettiği için “femme fatale” olmakla suçlanan, baskılara dayanamayıp ruh sağlığını yitiren kadınları anlatır. 1980 sonrası Türk Edebiyatı’nda Atasü’nün özgün yeri, kadın özneyi gerçek kimliğiyle cesurca ifade etmesinden kaynaklanır. Önyargısız yaklaşımı, iktidar aygıtlarının kadın benliğinde yarattığı baskıları görünür kılması, onu diğer yazarlardan ayırır.
Kadınların her alanda var olduğu, 21. yüzyılda hala kadının varlığını konuşmak zorunda kaldığımız bir gerçek; bu bazen canımızı acıtıyor. Ama Erendiz Atasü’nün Kadınlar da Vardır ve diğer kadın odaklı anlatıları, sessizlerin sesi olmak için yol açan eserler. Ve bu eserler çoğaldıkça, kadınların birbirine uzattığı ellerin gücü de çoğalıyor. Çünkü biz bir araya geldiğimizde, sadece kendi hikâyemizi değil, geleceği de yeniden yazıyoruz.


Köşe Yazıları
Savaşın Lügatında Umut: Yetim Bir Kelime
Ben hislerimi ancak kelimelerin insafına bırakabilen insanlardanım. Kelimeler ne kadar müsaade ederse o kadar işliyor kalemim. Fakat öyle günlerden geçiyoruz ki kelimeler bile meramımı anlatmaya kifayetsiz kalıyor. Zira lügatimizde hiçbir kelime, bir çocuğun oyuncağıyla birlikte toprağa gömülen hayallerini ya da bir insanın evini bir sırt çantasına sığdırmak zorunda kalışındaki çaresizliği anlatmaya yetmiyor.
Savaş… Bu beş harflik kelime ne zihnimde ne de vicdanımda bir türlü yer buluyor. Kelime anlamıyla bile o kadar soğuk ve bir o kadar ürpertici ki… Söylerken dilin, yazarken kalemin buz tuttuğu yer tam da burası. Aslında mesele kelimelerin kifayetsizliği değil; kelimeler de bu yükü taşımaya utanıyor, harfler de bu vahşeti tarif etme sorumluluğundan kaçıyor sanki.
Sahi, hangi lisan bir annenin yavrusunun cansız bedenine bakarken hissettiği o derin sızıyı ifade edebilir? Hangi sıfat, bombalar patlarken bir çocuğun gözlerindeki korkuyla karışmış boşluğu tanımlayabilir?
Televizyon ekranlarında haritalar üzerinde strateji çizenler “ekonomik sebepler” diyor, “strateji” diyor, “haklı gerekçeler” diye sıralıyor. Oysa hiçbir harita, “ev” denilen o kavramın bir sırt çantasına sığdırılmasını; duvarlara asılan fotoğrafları, yıllarca biriktirilen kitapları ve mutfaktaki o tanıdık kokunun bir fermuarın ardına sığmak zorunda oluşunu göstermez.
“Çocukluk insanın anavatanıdır,” der şair. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığımızda zihnimiz otomatik olarak o saf, temiz ve dertsiz günlere geri döner. Fakat “mülteci” etiketini daha beşikteyken almış bir çocuğun anavatanı; valizlere sığdırılmış telaşlı vedalar, yabancı dillerin soğuk duvarları ve iki dil arasında kalmış, hiçbirine tam ait olamayan bir hayattır. İşte tam bu noktada, “mülteci” kelimesinin bıraktığı boşlukta insanlığımız asılı kalıyor. Eminim ki “Çocukluk insanın anavatanıdır,” diyen şair; o anavatanın bombalarla yerle bir edildiği, toprağının yabancı postallar altında ezildiği bir dünyayı hayal bile edememiştir.
Haber bültenleri rakamlarla konuşuyor. “Binlerce can kaybı,” diyorlar; “yüz binlerce göçmen,” diye ekliyorlar. Bugün kelimelerimi dilsiz bırakan asıl sebep, dünyanın bu acıya birer “sayı”, birer “güvenlik sorunu” yahut “istatistik” olarak bakacak kadar nasırlaşmış olmasıdır. “Can pazarı” demek yerine “sınır güvenliği” deniliyor. İstatistikler, bir çocuğun döktüğü o tek damla gözyaşının ağırlığını ölçemiyor. Rakamlar büyüdükçe vicdanlar küçülüyor sanki.
Bugün yazmak; karanlığa ışık tutmak gibi değil, karanlığın içindeki o ağır sessizliğe tanıklık etmek gibi. Bu vahşeti anlatabilecek kelimeleri bulamamanın mahcubiyetini yaşıyorum. Artık biliyorum: savaşın lügatinde umut, sadece yetim kalmış bir kelime. Annesi, babası ve evi elinden alınmış bir çocuk gibi hiçbir cümleye tam olarak sığamıyor. Meramım: bu dilsiz vahşetin ortasında bir nebze de olsa insan kalabilmek.
Köşe Yazıları
Sayfadan Perdeye
Son Dönemin Öne Çıkan Kitap Uyarlamaları
2026’nın ilk ayları, kitaplardan uyarlanan dizi ve filmlerle oldukça hareketli geçti. Sosyal medyada hararetli tartışmalar, “kitap daha iyiydi” yorumları, sadakat eleştirileri. Edebiyat uyarlamaları her zaman gündem yaratır. Çünkü bir roman yalnızca bir hikaye değil; okurun zihninde kurulmuş kişisel bir dünyadır.
Sinema ve televizyon ise o dünyayı görünür kılmaya talip olur. İşte asıl gerilim burada başlar. Yönetmenin yorumu, oyuncunun yüzü, mekanın rengi; hepsi okurun hayal gücüyle yarışır. Kimi zaman hayal kırıklığı doğar, kimi zaman da metne yeni bir soluk gelir.
İtiraf etmeliyim ki, sevdiğim romanların beyaz perde ya da camdaki yansımasını izlemekte hep çekingen olmuşumdur; büyü bozulacak diye. Sayfalar arasında kurduğum dünya bana aitmiş gibi gelir. Bu yüzden romanı kadar yapımına da kendimi kaptırdığım eser sayısı azdır.
Yine de hakkını teslim etmek gerekiyor: Bazı uyarlamalar yalnızca edebi gücü korumakla kalmaz, sinema ve televizyon diliyle hikayeye yeni bir katman ekler. Hatta kimi zaman romanın önüne geçerek daha geniş bir hafızaya yerleşir. Özellikle son dönemde peş peşe gelen yapımlar, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Gelin, son döneme damgasını vuran kitap uyarlamalarına yakından bakalım.
Hamnet
İlk durak olarak, uzun süre “en iyilerim” listesinin başında kalacağına emin olduğum Hamnet’i seçiyorum.
Roman, Shakespeare’in eşi olarak bildiğimiz Agnes Hathaway’i merkeze alıyor. Maggie O’Farrell anlatıyı bilinçli biçimde “büyük erkek dehanın” etrafında kurmuyor; aksine sahnenin gerisinde kalmış gibi görünen bir kadının dünyasını açıyor önümüze. Bir eş, bir anne ve her şeyden önce yas tutan bir insan olarak Agnes’in iç sesi romanın omurgasını oluşturuyor. Merkezde kaybın kendisi değil; kaybın bir kadının ruhunda açtığı derin boşluk var. Dil incelikli, ritmi sakin ama etkisi sarsıcı. Sözcükler gösterişsiz, fakat yerli yerinde.
Ocak ayında İsviçre’de vizyona girer girmez film uyarlamasını izledim. Açıkçası böylesine güçlü bir karşılık beklemiyordum. Daha ilk sahnelerden itibaren salondaki atmosfer değişti; filmin farklı yerlerinde pek çok kişi gibi ben de gözyaşlarımı tutamadım.
Agnes’i canlandıran Jessie Buckley, rol yapmıyor; karakterin içinde yaşıyor. Yönetmen Chloe Zhao, hikayeyi büyük dramatik efektlere yaslamadan, şiirsel bir sadelikle kurmuş. 16. yüzyıl İngiliz kırsalının dokusu, ışığı ve sessizliği titizlikle işlenmiş. Shakespeare rolünde Paul Mescal ölçülü bir performans sergilerken, Hamnet’i canlandıran Jacobi Jupe bakışlarıyla hafızaya kazınıyor.
Romanı mutlaka okuyun; ama bu kez filmini es geçmeyin. Nadiren olur: Aynı hikaye, iki farklı mecrada da insanın içine bu kadar güçlü dokunabilir.
Uğultulu Tepeler
İkinci sırada, yeniden beyaz perdeye taşınan güçlü bir klasik var: Uğultulu Tepeler
Türü çoğu zaman “romantik” olarak etiketlense de, bana kalırsa bu roman romantizmden çok daha sert bir zeminde duruyor. Bu bir aşk hikayesinden ziyade; hırsın, incinmişliğin, sınıf öfkesinin ve intikam arzusunun hikayesi. Emily Bronte’nin 1847’de yayımlanan tek romanı, neredeyse iki asırdır tartışılıyor. Benim kişisel baş tacım olmasa da, edebiyat tarihindeki yerinin sarsılmaz olduğu açık.
Romanın bugün hala canlı kalmasının nedeni, insana dair karanlık tarafı saklamadan anlatması. Saf iyilik değil; saf kötülüğün, takıntının ve yıkıcı tutkuların izini sürüyor. Doğa tasvirleri ise yalnızca arka plan değil; karakterlerin ruh halinin bir uzantısı. Üstelik yazıldığı dönem düşünüldüğünde sanayi devriminin sonuçlarına, sınıf ayrımlarına ve dışlanmaya getirdiği eleştiri oldukça cesur. Tüm bunlar, eseri yalnızca bir “aşk klasiği” olmaktan çıkarıp gotik edebiyatın güçlü bir metnine dönüştürüyor.
Evet, uyarlamanın özellikle tutku ve tensellik dozunu yükselttiği yönünde eleştiriler var. Hikaye yer yer daha erotik bir çerçeveden okunmuş. Ancak bu tercih, romanın özündeki yıkıcı arzuyu görünür kılma çabası olarak da değerlendirilebilir. Yönetmen Fennell’in yorumu, metni steril bir klasik olarak değil; hala rahatsız edici ve hala tehlikeli bir hikaye olarak ele alıyor.
Şubat 2026’da vizyona giren film, izleyiciyi güvenli bir romantizm alanına değil; takıntı ve tutkunun sınır tanımadığı fırtınalı bir dünyaya çağırıyor. Kimi sahneler tartışma yaratabilir, fakat inkar edilemez bir gerçek var: Bu, cesur ve sinemasal olarak güçlü bir uyarlama.
Yüz Yıllık Yalnızlık
Sırada uyarlanması en zor eserlerden biri var: Büyülü gerçekliğin muhteşem kalemi Gabriel Garcia Marquez’in unutulmaz eseri Yüz Yıllık Yalnızlık
Roman, Buendia ailesinin yedi kuşağı boyunca süren döngüsel hikayesini, Kolombiya tarihi ve Latin Amerika mitleriyle iç içe anlatır. Gerçek ile masal, trajedi ve tutkular kurgusal mekan Macondo’da birleşir; burası bir kasaba değil, bir hafıza.
Yıllarca “uyarlanamaz” denilen bu eser,2025 yılında Netflix’in 8 bölümlük dizisiyle ekrana taşındı. İkinci 8 bölüm ise heyecanla bekleniyor. Yönetmenler Alex Garcia Lopez ve Laura Mora, romana sadık kalarak karakterleri ve atmosferi başarıyla yansıttı. Oyuncular rollerin içindeymiş gibi, müzik ve görsellik büyülü gerçekçiliği güçlendiriyor.
Klasik bir “uyarlanamaz” romanın bu denli sağlam ekrana taşınması, hem hayranları memnun ediyor hem de yeni izleyiciler için etkileyici bir giriş sunuyor.
Masumiyet Müzesi
Son olarak, geçtiğimiz haftalarda vizyona giren ve ilk iki hafta Türkiye gündemine oturan Masuiyet Müzesi’nden bahsetmek istiyorum. Sıkı bir Orhan Pamuk hayranı olarak, kitabı çıkınca ilk baskısından okumuş ve Kemal’in takıntılı kişiliğinin etkisinden uzun süre çıkamamıştım.
1975’te başlayan ve günümüze uzanan hikaye, İstanbullu zengin Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun’un etrafında dönüyor. Masum bir aşk hikayesi gibi görünse de aslında Kemal’in saplantısı, kitabın gerçek motoru. Füsun’un içtiği 4.000’ü aşkın sigara izmariti, tokası, hatta ona ait her küçük eşya; Kemal yıllarca saklamış, onu her yönüyle sahiplenmiş. Kitap, bu takıntının insan ruhunu nasıl sardığını, karakterlerin derinliğini ve İstanbul’un 1970’ler atmosferini müthiş bir şekilde hissettiriyor.
Uyarlanan dizi, olağanüstü bir lansmanla Şubat ayına damgasını vurdu. Eleştirmenler ve kitabı okuyanlar, dizinin yazıldığı dönemi ve Kemal’in takıntılı ruh halini oldukça başarılı bir şekilde yansıttığı konusunda hemfikir.
Dünya edebiyatında hala okunmayı ve izlenmeyi bekleyen pek çok başarılı eser var. Ben ise son dönemde adından en çok söz ettiren yapımlara odaklandım. Siz siz olun, önce kitabı okuyun; karakterlerin iç dünyasına, zamanın ve mekanın dokusuna dalın. Ardından filmi veya diziyi izleyin; ekran uyarlamaları büyüyü ve detayları görselle sunuyor, ama kitabın verdiği o derin, kişisel zevki hiçbir yapım tek başına veremiyor.
Köşe Yazıları
Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi
Tarih boyunca insanlar, „Felsefe nedir?“ sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki „zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı“ denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, „Felsefe yolda olmaktır,“ sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))
Fakat bu „yolda olma“ hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak „takip et, beğen, paylaş“ butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…
Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp „Hayat böyle,“ derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.
Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki „Işık göz yakar,“ kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.
Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, „Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!“ dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine „gözlerinizin bozuk“ olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.
Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün „bilgi kirliliği“ ve „algı yönetimi“ mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı „senin gibiler“ konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.
Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki „gözü bozuk“ ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.
-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


