Connect with us

Köşe Yazıları

Kadınlar da Vardır

yazar

Published

on

Hayatımın son iki buçuk yılı, yani İsviçre’ye taşındığım dönem benim için adeta yeni bir okuma ve yazma serüveninin başlangıcı oldu. Bu dönemde daha çok okumaya, daha çok yazmaya ve araştırmaya başladım. Hele ki yolum İsviçre Türk Edebiyat Kulübü ile kesişince, keşiflerim bambaşka bir boyut kazandı. Kulüp için yaptığım okumalar sırasında karşıma çıkan yeni isimlerden biri de Erendiz Atasü oldu.

Aslında onunla tanışmama vesile olan, şaşırtıcı biçimde, bambaşka bir yazar: Han Kang. 2024 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Han Kang’ın Vejetaryen kitabını kulübümüze önerdiğimde, hem kitabı hem de yazarı daha yakından tanımak için araştırmaya başladım. İşte o araştırmalar sırasında karşıma bir röportaj çıktı. Han Kang’a, Türk yazarlardan kimleri okuduğu sorulduğunda, “Erendiz Atasü” yanıtını veriyor, hatta bir dönem Iowa Üniversitesi’nin Yazarlar Sempozyumu’nda  onunla yollarının kesiştiğinden bahsediyordu. Bu detay benim için not defterine düşülmüş kıymetli bir işaret gibiydi.

 Bu yaz için bir okuma listesi hazırlarken Atasü’nün de bir kitabını eklemeye karar verdim. Kadınlara ve kadınlık deneyimine dair yazılan metinler her zaman ilgimi çektiği için tercihimi Kadınlar da Vardır öykü kitabından yana kullandım. Temmuz ayımın birkaç günü bu güçlü ve derinlikli kitabın dünyasında geçti. Kitabın kendisine ve hikayelerine geçmeden önce, dilerseniz kısaca Erendiz Atasü’yü tanıyalım. Onu çoktan keşfetmiş olanlar için bir yeniden bakış, henüz tanımayanlar içinse belki de yeni bir yol arkadaşı olabilir.

Kadınların Sesi: Erendiz Atasü

Erendiz Atasü, 1947’de Ankara’da, öğretmen bir anne ve babanın kızı olarak başlar yaşamına. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde okur, ardından aynı fakültede öğretim üyeliği yapar ve 1997’de Farmakognozi profesörü olarak emekli olur. Ancak edebiyat serüveni, akademik hayatının çok sonrasına, iç dünyasında bir patlama gibi gelir; yazıları, kadın hayatlarını odağına alan öykülerle ve feminist bir bakış açısıyla başlar.

 1971’de İngiltere’de geçirdiği bir yıl, Atasü’nün yaratıcı sürecinde kırılma noktası olur. Yabancı bir kültürde hissettiği yabancılık, iç dünyasında birikmiş duyguların taşmasına yol açar. Kendi sözleriyle: “Yazmaya 24-25 yaşlarımda durup dururken başladım. Bu, elbette sadece dışsal görünümde durup dururken idi. Aslında o yaşıma kadar içimde birikenler aniden taşmaya başlamıştı. Taşkını tetikleyen neydi? Başka bir kültürel ortamda yabancılık çekmek…”

 İlk öyküsü 1981 yılında Sanat, Edebiyat 81 dergisinde yayımlanır. Sonrasında on bir öykü kitabı, sekiz roman ve dokuz deneme kaleme alır. Eserleri, Akademi Kitabevi Öykü Birincilik Ödülü, Orhan Kemal Roman Ödülü, Yunus Nadi Öykü Ödülü, Haldun Taner Öykü Ödülü ve Türkan Saylan Sanat Ödülü gibi pek çok değerli ödülle taçlanır.

 Atasü’nün yazıları, kadın özgürlüğü ve mücadelesi, laik toplum düzeni ve Cumhuriyet devrimleri üzerine odaklanır. Kadınların öznel tarihini, Cumhuriyet’in kadın birey üzerindeki etkilerini, kadın-erkek ilişkilerini ve kadın cinselliğini kadın bakış açısıyla kavramsallaştırır. Bu güçlü feminist perspektif, öykülerini yalnızca bireysel anlatılardan öteye taşır, toplumsal ve kültürel bir panorama sunar.

 Kimi öyküleri İngiltere, ABD, Fransa, Almanya, İsviçre, Hırvatistan, İtalya, Çek Cumhuriyeti ve Hollanda’da yayımlanan antolojilerde yer alır. Dağın Öteki Yüzü İngiltere’de, Lanetliler Almanya’da, Bir Yaş Dönümü Rüyası ise Yunanistan’da okura ulaşır. Kadınların hayatına dair bakışını güçlü, özgün ve derinlemesine işleyen Atasü, yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası alanda da sesini duyurur.

Kadınlar Da Vardır 

 Erendiz Atasü ile tanışmak için sabırsızlandığım kitap listemde, ödüllü birçok eser arasında dikkatimi çeken kitap Kadınlar da Vardır oldu. 1983 yılında yayımlanan bu öykü kitabı, dönemin önemli ödüllerinden Akademi Kitabevi Öykü Ödülü’ne layık görülmüş bir başyapıt.

 Bu çalışmada Atasü, kadının “öteki” rolleri, evlilikte kadın, kadınlar koğuşu, kız kardeşlik ve kadınlık kimliğine yabancılaşma gibi temaları feminist edebiyat kuramı çerçevesinde, analitik ve eleştirel bir bakışla işler. “Kadının konumu” üzerine inşa ettiği öykü dünyasında sınıfsallık ve cinsiyet ayrımını derinlemesine sorgular. Farklı sosyal sınıflardan kadın karakterlerin dünyalarını, özellikle kentli orta sınıf aydın kadının sevgili, eş, anne rolleriyle yaşadığı çelişkileri ve iç çatışmaları aktarır.

 Kadınlar da Vardır, kadınların bazen farkına varıp hüzünlendiği, bazen sorgulayıp eyleme geçtiği “sıkışmışlık” duygusunu incelikle ortaya koyar. Atasü’nün öykülerinde kadınlar hem kırılgan hem dirençli, ataerkil toplumlarda yok sayılan gerçek doğalarıyla var olur. Erkek egemenliğine ve bunun farklı kültürel ortamlardaki yansımalarına karşı feminist bir bakış açısıyla yazan Atasü, kadın varlığının bir bütün olarak tanınmasını ve kabul edilmesini hedefler.

 Töreler, bekaret tabusu, ücret eşitsizliği ve bireyin özgürlük adı altında köleleştirildiği tüm baskılar, Atasü’nün öykülerinde kadınların özgürleşme serüveninin önemli parçasıdır. Yazar, eril gücün onayladığı “tutarlı” özneye yer vermez; benliğiyle çatışan, arzularını açıkça ifade ettiği için “femme fatale” olmakla suçlanan, baskılara dayanamayıp ruh sağlığını yitiren kadınları anlatır. 1980 sonrası Türk Edebiyatı’nda Atasü’nün özgün yeri, kadın özneyi gerçek kimliğiyle cesurca ifade etmesinden kaynaklanır. Önyargısız yaklaşımı, iktidar aygıtlarının kadın benliğinde yarattığı baskıları görünür kılması, onu diğer yazarlardan ayırır.

Kadınların her alanda var olduğu, 21. yüzyılda hala kadının varlığını konuşmak zorunda kaldığımız bir gerçek; bu bazen canımızı acıtıyor. Ama Erendiz Atasü’nün Kadınlar da Vardır ve diğer kadın odaklı anlatıları, sessizlerin sesi olmak için yol açan eserler. Ve bu eserler çoğaldıkça, kadınların birbirine uzattığı ellerin gücü de çoğalıyor. Çünkü biz bir araya geldiğimizde, sadece kendi hikâyemizi değil, geleceği de yeniden yazıyoruz.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Sanayinin Anka Kuşu; Zehra Karakaş

yazar

Published

on

Bugün köşemi kadının gücüne ayırıyorum.

Aslında soru-cevap şeklinde ilerleyeceğimiz bir röportaj düşüncesiyle gitmiştim görüşmeye; fakat beni o kadar tatlı dilli ve sıcakkanlı bir Zehra Karakaş karşıladı ki… Sanki bir dostumla yıllar sonra bir araya gelmişiz de muhabbet ediyormuşuz gibi hissettim. Hantek Kalıp’ın kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan sadece başarılı bir iş kadını değil, aynı zamanda renkli kişiliği ile mekanı ısıtan bir ev sahibiydi. Sorularımı bir kenara bırakıp, bana ve hemcinslerime ilham olacak bir sohbetin tam ortasında buldum kendimi.

Sohbetimiz; Adapazarı’ndan İstanbul’a çalışmak için gelen ve alın teriyle biriktirdiği birkaç bileziği sermaye yaparak çalıştığı iş yerini devralan 24 yaşındaki genç bir kızın azim ve cesaret hikayesiyle başladı. Eşi Galip Bey ile yaptığı iş vesilesiyle tanışan Zehra Hanım, o günlerden bahsederken yaşadığı zorlukları o kadar samimi bir şekilde ifade etti ki; anlatırken hem güldüm hem düşündüm…

2005 yılı… Ekonomik krizin gölgesinde sadece hayatlarını değil, ayakta tutmaya çalıştıkları atölyelerini de birleştirmeye karar veren iki yürek. Otomotiv sektörüne üretim yapan o mütevazı dükkanda, 30 işçinin arasında tatlı bir telaş değil, aksine bitmek bilmeyen bir iş yükü var. Zehra Hanım işi konusunda oldukça titiz, vakit dar, işlerin yetişmesi lazım… Nikah saatine dakikalar kala, ellerindeki boya lekelerine aldırmadan jant kapaklarını boyamaya devam ediyordu. Nihayet nikah masasına oturduğunda, şahitlik koltuğunda bir yanda jant kapaklarını teslim almak için bekleyen o müşteri, diğer yanda ise nikah salonunun emektar çaycısı vardı. Bu nikah, alın terinin imzaya dönüştüğü bir an oldu.

Zehra Hanım hamilelik haberiyle içi içine sığmazken, hayatın en sert rüzgarıyla o akşamüzeri karşılaştı. Hamileliğin getirdiği mutluluğa haciz memurlarının gölgesi düştü. Atölyenin can damarı olan makineler birer birer sökülüp götürülürken bir devir de kapanıyordu. Bu, ilk iflastı. Galip Bey işçileri mağdur olmasın diye arabasını satıp maaşları ödedi; fakat yaşanan stres sağlığını olumsuz etkiledi.

Batmak, Zehra Hanım için hikayenin sonu değil, en zorlu bölümün başlangıcıydı. Hasta bir eş ve karnında büyüyen bir canla imkansızlığın ortasında anneliğine tutundu. Pusulası kızı Elif’in kalp atışları, hayat felsefesi ise „Zehra devam et!“ sloganıydı. Körfez’de tek makine ile üretime yeniden başladı. Doğum yaptıktan üç gün sonra işinin başına geçti; evladını ninnilerle değil, kırma makinelerinin sesiyle büyüttü. Tabii azmi ve emeği karşılıksız kalmadı; işler yoluna girdi, eşi toparladı.

STK başkanlıkları ve siyasetle olan bağı bu dönemde başladı. Evini Ankara’ya taşıdı fakat yoğun programlar sebebiyle işler aksadı, ekonomik olarak bir düşüş süreci başladı. Ve ardından pandemi… Bu süreçte herkes elinden geleni yaparken Zehra Hanım ve Galip Bey de boş durmak istemedi. Siperlik imalatına başladılar. Kalıplarını dahi kendilerinin ürettiği siperlikleri, Türkiye’nin dört bir yanındaki sağlık çalışanlarımıza bedelsiz (sadece cüzi bir kargo ücretiyle) göndererek destek oldular.

Pandeminin getirdiği zorlukları kariyer yolculuğuna yeni bir tecrübe olarak ekleyen Zehra Hanım, sadece kendi hikayesini yazmakla kalmıyor; Hantek Kalıp çatısı altında bir okul gibi çalışarak sektöre kazandırdığı kadın ve erkek personellerle geleceğin ustalarını yetiştirmeye devam ediyor.

Zehra Hanım, bugün erkek egemen bir sektörün sert koşullarında sanayici kimliğiyle dimdik ayakta. Şimdilerde ise Hantek Kalıp olarak, Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun başkanı olduğu TOBB’un tüm Türkiye’deki sanayici kadınlar için sağladığı istihdam projelerinin desteğiyle yeni bir heyecan içinde.Yaklaşık bir buçuk yıl sonra tamamlanacak yeni fabrika ile üretim kapasitesini artırıp ihracatla ülke ekonomisine değer katmayı hedefliyor

Sohbetimizin sonunda gençlere ve kadın girişimcilere tek bir öğüdü var: „Parayı yönetmeyi öğrenin.“

Hantek’ten ayrılırken yanımda sadece bir başarı hikayesi götürmüyorum; heybemde tutku, emek, dirayet ve azim var. Her şeye rağmen pes etmemenin ne demek olduğunu gördüm. En önemlisi de; „Ben zorlandım ama diğer kadınlar zorlanmasın,“ diyerek 350 sivil toplum platformunun kadın kolları genel başkanlığını üstlenen o güçlü kadınla tanışmış olmanın gururunu taşıyorum.

Yolun açık olsun Zehra Karakaş!

Yolun açık olsun Hantek Kalıp!

Continue Reading

Köşe Yazıları

Bir Ömür Nasıl Yaşanır

yazar

Published

on

Çok şanslıyım; çünkü bu ay tadına doyulmaz, harika kitaplar okudum. Oysa her zaman böyle olmaz.
Bazı aylar, büyük bir heyecanla elime aldığım, hakkında methiyeler düzülen kitaplar beni bir türlü içine çekmez; havadan mı, hâletiruhiyemden mi bilinmez, sayfalar arasında dolaşırken kendimi yavan bir ekmeği isteksizce kemiriyormuş gibi hissederim. Ben ne yazık ki bir kitabı yarıda bırakabilen okurlardan değilim. Bu yüzden elime gerçekten iyi bir kitap geçtiğinde, sanki kutsal bir hazine bulmuş gibi sevinirim. Mart ayı da benim için böyle bir aydı.

Tam da bu ay okuduğum kitaplar üzerine yazmalıyım diye düşünürken, dün Fatih Altaylı’nın uzun bir aradan sonra yeniden yayımlanan Teke Tek Bilim programını izledim. Celal Şengör ve İlber Ortaylı’nın, programla neredeyse özdeşleşmiş iki güçlü isim olarak yer aldığı bu yayın, bende başka bir kapı araladı. Bu ay kaybettiğimiz bu büyük ismi anmadan geçmek istemedim. Üstelik büyük bir keyifle okuduğum Bir Ömür Nasıl Yaşanır da yeniden zihnime düştü. Böylece bu yazıyı bu ayın kitaplarına değil, ardında derin bir düşünce ve büyük bir kültürel miras bırakan İlber Ortaylı’ya ayırmak istedim.

İlber Ortaylı yalnızca bir tarih profesörü, bir hoca, bir yazar ya da bir düşünür değildi; o, bilgiyi canlı tutan, okudukça derinleşen ve öğrendiklerini büyük bir iştahla topluma aktaran ender aydınlardan biriydi. Çok dilli bir dünyanın içinden gelen Ortaylı’nın, Türkçenin yanında Almanca, Rusça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Arapça, Farsça, Latince ve Osmanlı Türkçesiyle kurduğu ilişki, onun zihnini yalnızca büyütmedi, tarih anlatısını da benzersiz kıldı. Akademinin ciddiyetini halkın anlayacağı bir dile çevirebilmesi; ironiyi, zekâyı ve yer yer sert ama incelikli mizahı aynı cümlede buluşturabilmesi, İlber Ortaylı’yı yalnızca akademinin değil, bu memleketin ortak hafızasının da hocası yaptı. Tarihi kuru bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp yaşayan bir şuur alanına dönüştüren Ortaylı, ardında yalnızca kitaplar değil, düşünmeyi seven bir nesil için güçlü bir kültürel miras bıraktı.

“Bir Ömür Nasıl Yaşanır – Hayatta Doğru Seçimler İçin Öneriler”

Bir Ömür Nasıl Yaşanır, Yenal Bilgici’nin soruları etrafında şekillenen ve edebiyatta “nehir söyleşi” olarak adlandırılan; daha ilk sayfalardan itibaren sıradan bir söyleşi kitabının ötesine geçtiğini hissettiren bir eser. Çünkü Ortaylı burada yalnızca soruları yanıtlamıyor; bir ömrün nasıl daha anlamlı, daha donanımlı ve daha derinlikli yaşanabileceğine dair okurla güçlü bir düşünce ortaklığı kuruyor.

Kitabın en dikkat çekici yanı, hayatı tek bir pencereden değil; tarih, kültür, sanat, edebiyat, dil, seyahat ve insan terbiyesi gibi pek çok başlık üzerinden ele alması. Ortaylı’nın engin birikimi, bu söyleşi boyunca didaktik bir ağırlığa dönüşmeden, son derece akıcı ve yer yer sohbet hissi veren bir üslupla okura ulaşıyor. Bu yüzden kitap yalnızca bilgi veren bir metin olmuyor; aynı zamanda okuru düşünmeye, kendi hayatına dönüp bakmaya ve bazı önceliklerini yeniden tartmaya çağırıyor.

Ortaya çıkan şey, klasik bir soru-cevap kitabından çok daha fazlası: tecrübeyle, kültürle ve güçlü bir zihin disipliniyle örülmüş bir yaşam pusulası. Ortaylı, iyi yaşamanın yalnızca başarıdan ibaret olmadığını; merakla, okumayla, görgüyle, kendini geliştirme iradesiyle ve dünyaya açık kalabilme becerisiyle mümkün olduğunu hatırlatıyor. Bu yüzden Bir Ömür Nasıl Yaşanır, yalnızca bir dönemin değil, her dönemin okuruna seslenebilen; dönüp dönüp yeniden açılacak kıymetli kitaplardan biri olarak hafızada kalıyor.

Kitapla ilgili aldığım notlara yeniden göz atınca, altını ne çok çizmiş, ne çok şey not etmiş olduğumu fark ettim. Aradan geçen yedi yılda, Ortaylı’nın önerdiği pek çok şeyi hayatıma kattığımı görmek beni inanılmaz mutlu etti. Açıkçası bu kitap üzerine yazmak, beni biraz da kendi geçmişime dönüp bakmaya, kendi hayat muhasebemi yapmaya sevk etti. Tavsiye ettiği yerlerin birçoğunu bu süre içinde görme fırsatım oldu; Semerkant, Buhara, İsfahan ve Petra ise hâlâ listemde. Önerdiği kitapların büyük bölümünü okumuş olmak ise içimde ayrı bir sevinç uyandırdı.

İlber Ortaylı’ya atfedilen, “Sizden farklı düşünen insanların savlarını da dinleyin. Yalnız dikkat edin, cümlenin içerisinde ‘düşünen’ ibaresi var. Bu ayrımı iyi yapın.” sözüyle yazımı sonlandırırken; fikri olanlardan çok zikri olanların hüküm sürdüğü bu çağdan büyük bir düşünürün, gerçek bir aydının geçtiğinin altını bir kez daha çizmek isterim.

Saygıyla.

Continue Reading

Köşe Yazıları

İki Bayram, Bir Bahar

yazar

Published

on

Bayramlar, çocukluğuma dair tatlı telaşları hatırlatan muazzam zamanlardır. Bayram deyince yüreğimden uçurtmalar uçar gökyüzüne. Bu yıl takvimler; hem manevi bir arınma olan Ramazan Bayramı hem de baharın gelişini müjdeleyen, geniş bir coğrafyada kutlanan, Farsça „yeni gün“ anlamına gelen „Nevruz“ ile çifte bayram sevinci yaşattı.

„Nevruz“ denince çocukluğuma dair aklıma gelen iki şey var: Biri ateşin üzerinden atlamalarımız, diğeri ise annemle birlikte soğan kabuğuyla boyadığımız yumurtalar. Büyüdükçe öğrendim ki üzerinden atladığım ateş sadece eğlenceli bir oyun değil; kıştan kalan hastalıkları, kötülükleri ve ruhun üzerindeki ağırlıkları o ateşe bırakıp baharın taze enerjisiyle yenilenmek demekmiş. Boyadığımız yumurtalar ise doğumu ve üretkenliği ifade edermiş. Yumurtaları tokuşturma, „birlikte dayanışma ve güç birliği içinde yaşama“ niyetinin sembolüymüş.

​Tarihsel süreçte birçok millet için önemli bir yeri olan Nevruz Bayramı; Orta Asya, Türk toplulukları, İran, Anadolu ve Balkanlarda aynı tarihlerde, her toplumun kendine özgü bir nedene dayanarak kutladığı binlerce yıllık bir miras.

Türklerin zihninde 21 Mart sadece bir takvim yaprağı değil, yeniden doğuşun simgesidir. Ergenekon’dan demir dağları eriterek özgürlüğe kavuştukları gündür. Ergenekon’da sıkışıp kalan bir milletin demiri ateşle terbiye ederek kendine yeni bir yol açması, aslında insanın kendi içindeki engelleri aşma gücünün en somut sembolüdür.

​Pers kökenli Nevruz kutlamalarında ise aidiyeti hisseder insan. Firdevsi’nin eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanı olan Şehname’de geçen „Haft-Sin“ sofrasında, Fars alfabesinde „S“ harfi ile başlayan yedi temel öge kullanılır:

•Sabzeh: Filizlenmiş buğday, arpa veya mercimek (Yeniden doğuşu simgeler).

•Samanu: Buğday tohumundan yapılan tatlı, helva (Güç ve sabrı).

•Senjed: Kurutulmuş iğde (Aşk ve sevgiyi simgeler).

​•Sir: Sarımsak (İlaç ve şifayı simgeler).

•Sib: Elma (Güzellik ve sağlık).

•​Serkeh: Sirke (Olgunlaşma ve sabır).

​•Sumak: Kurutulmuş baharat (Gün doğumunun rengi).

Bu ögelerle beraber ayna, mumlar, para, sümbül ve Japon balığı figürü bulunan kaseler de kullanılır.

Görüyoruz ki Nevruz her kültürde aynı cümleyi çağrıştırıyor aslında: „Yeniden başlamak mümkündür.“ Sonuçta Nevruz; hangi coğrafyada, hangi adla kutlanırsa kutlansın, insanlığın kışa karşı kazandığı o büyük zaferin adıdır. Ateşin sıcaklığı kötülükleri yaksın, sofraların bereketi hanelerimizi sarsın. İçimizdeki uçurtmaların gökyüzünden hiç eksilmediği, yenilenmiş ve arınmış nice baharlara… Ramazan’ın huzuru ile baharın coşkusu birleştiğinde dualarımız bereket, adımlarımız barış, bakışlarımız ise hep o çocuksu bayram sabahları kadar taze kalsın.

Continue Reading
Advertisement

Trendler