Connect with us

Köşe Yazıları

İTALYA’NIN İSVİÇRELİLERİ MİLANOLULAR

yazar

Published

on

ile Milano’da bir Hafta Sonu

Milano, şüphesiz akla ilk gelen büyüleyici İtalyan şehirlerinden biri değil. Hatta caddeleri adeta birer açık müze olan Roma ve Floransa gibi şehirlerin yanında sesi soluğu pek çıkmaz, ışığı sönük ve bir hayli de ciddi kalır. Milanolulara gelince; onları “nevi şahsına münhasır” olarak tanımlamak hiç de yanlış olmaz. İşin doğrusu, bildiğimiz anlamda İtalyan gibi İtalyan da değiller. İsviçre’de yaşayan Türklere hiç de yabancı gelmeyecek bir tarzları var Milanoluların-ya da kendilerinin deyişiyle “Milanese”lerin; onlar bir anlamda İtalya’nın İsviçrelileri. Bunu söyleyen ben değilim, yine kendileri! 

Geçtiğimiz hafta sonu Milano’da bir grup gerçek Milanoluyla iki gün geçirme fırsatı bulduk. “Gerçek”  sıfatını kullanmam, pek çok şehirde olduğu gibi Milano’da da, orada yaşamakla Milanolu olmanın aynı anlama gelmemesinden kaynaklanıyor. Gerçek Milanolu demek, birkaç kuşak boyunca bu şehirde yaşamak demek. Göçlerle değişen nüfusla birlikte zaman içinde bu ailelerin de sayıları gittikçe azalmış, parmakla gösterilecek kadar nadir kalmışlar. Grubumuzun gönüllü rehberliğini üstlenen Vittorio bunlardan biri. Tarihe olan düşkünlüğünü yaşadığı şehre olan tutkusuyla harmanlayan Vittorio, iki gün boyunca ziyaretimizi unutulmaz kılan bilgiler ve hikayeler paylaşıyor bizlerle.

Bu renkli grupla Giacomo ve Christine’in şehrin tam kalbinde yer alan yeni evlerinde düzenledikleri akşam yemeğinde tanışıyoruz. Giacomo yıllardır çalıştığı uluslararası şirketlere ve yaşadığı farklı şehirlere rağmen Milano’dan vazgeçmeyen gerçek bir Milanese. Christine ise “Milano’yu sevsem de bir süre sonra inekleri ve dağları özlüyorum, İsviçre’ye dönünce kendime geliyorum” diyen tatlı bir İsviçreli. Milanoluların İsviçrelilere benzetildiğini öğrendiğimde ikisinin ne kadar uyumlu bir çift olduklarını bir kez daha içimden geçiriyorum.

Akşam yemeğinde Milano usulü et yemekleri, bölgenin meşhur Gorgonzola peyniri ve mısır unuyla yapılan yörenin tipik yemeği olan “polenta” var. Bir vejetaryen olmama ek olarak anne tarafından Karadeniz (Sinop), baba tarafından Abhazya kökenli olduğumdan mısır ununun genlerimde yer aldığını düşünüyorum! Bu sebeple polentayı görünce mutlu oluyorum.  Misafirlerin hepsi birbirinden renkli ve hoş sohbet insanlar. İçlerinde finans sektörü çalışanından, yayıncıya, sanatçıdan yöneticiye kadar farklı mesleklerden gelenler var. Moda ve stil merkezi olan şehrin namına uyacak şekilde herkes zarif ve şık. Bir ara Christine beni üst kat komşuları Francesca ile tanıştırıyor. Francesca’nın Milano ve New York’ta sanat galerileri olduğunu öğreniyorum. Belli ki yıllardır çalıştığı bu alanda oldukça tecrübeli ve bilgili, ancak bir o kadar da mütevazi. İnsana sohbeti iyi gelen kişilerden. Bizi Amerikalı bir besteci, söz yazarı ve müzisyen olan, gözlerinin içi gülen eşi ile tanıştırıyor. Merakımı yenemeyip bu sıcakkanlı müzisyene hiç bestelerinden birini uluslararası üne sahip bir şarkıcıya verip vermediğini soruyorum. O da mütevazi bir şekilde cevap veriyor: “Evet, örneğin Michael Jackson”! Daha sonra bu mütevazi Amerikalı müzisyenin eski eşinin de 10-15 sene kadar önce vefat eden, benim de sevdiğim, dünyaca tanınmış bir şarkıcı olduğunu öğrenince iyice şaşırıyorum. Milano’nun sakinlerinin sürprizlerle dolu olduğunu düşünüyor, birden Woody Allen’i anımsıyorum. Ünlü yönetmen, Roma, Paris ve Barselona’ya ek olarak bir de Milano filmi çevirmeli diye düşünüyorum bende Woody Allen filmi tadı bırakan bu akşamın ardından. Gece bizi arabasıyla otelimize bırakan Vittorio ara vermeden yağan yağmura ve saatin geç olmasına aldırmadan geçtiğimiz caddelerdeki önemli binaları bize tek tek tanıtıyor. Ertesi gün onun liderliğinde yapacağımız şehir turunun heyecanını şimdiden yaşadığını görmek beni gülümsetiyor.

Sabah erkenden eski Roma şehrinin kalıntılarından oluşan ve bugünün Milanolularının buluşma noktası olan San Lorenzo Sütunları’nın önünde toplanıyoruz. Yağmurlu ve puslu bir gün. Ama Vittorio’nun anlatımıyla renklenen kültür turumuzun tadını yağmur bile bozamıyor. Daha önce birkaç kez geldiğim Milano’yu, bu kez bir Milanolu grupla gezerken şehrin bambaşka yüzlerini görüyorum. Dışarıdan beni içine çekmeyen ve yalnız olsam belki de girmeyeceğim bazı katedral ve kiliselerin içlerinin ne kadar etkileyici olduğunu görüp büyüleniyorum. Kiliselerden sonra her şehirde benim en sevdiğim yerlerden birine geliyoruz: şehrin tarihi kütüphanesi olan Bibliotheca Ambrosiana’ya! Ambrosiana Kütüphanesi Avrupa’nın en eski halka açık kütüphanelerinden biri. Kütüphane ve kütüphaneyle aynı çatıda bulunan Pinacoteca Ambrosiana (Ambrosiana Sanat Galerisi), içinde 1600’den fazla eser barındırıyor. Kütüphanenin gururu ise Leonardo da Vinci’nin en büyük ve çarpıcı el yazma koleksiyonu olan Codex Atlanticus. Vincili Leonardo adı üstünde, Floransa’ya yakın bir şehir olan Vinci’den. Ancak yaklaşık yirmi yılını geçirdiği Milano ile bütünleşmiş, bu şehirde pek çok eser yaratmış bir büyük isim. Sanat, anatomi, geometri, mekanik gibi daha pek çok konudaki unutulmaz eserlerinin yanısıra, şehirde kendi adına bir de şarap bağı olduğu çok kişi tarafından bilinmez (La Vigna di Leonardo).

Vittorio, bitmeyen enerjisiyle bize da Vinci’yi, şehrin hikayelerini ve tarihi binaları anlatmaya devam ediyor. Onu dinlerken ben bir yandan gruptakileri inceliyor ve hiç durmadan yağan yağmur elbette ki Milanolu grubun şıklığını ve zerafetini etkilemiyor diye düşünüyorum. Christine ile gruptan bazılarının ve sokaklarda yürüyen Milaneselerin başlarındaki şık yağmur şapkalarının yeni Milano modası olduğunu birbirimizin kulağına fısıldayıp gülümsüyoruz.

İtalya’nın neresine gidersek gidelim tanıdık sahne olan en yakın köşe başı “bar”ında ayaküstü bir espresso içip yola devam etme geleneği elbette Milano’da da tüm görkemi ile devam ediyor. Bu kahve duraklarını sigara içenlerin zaruri molalarına benzetiyorum. Grupça bir kafede oturup kahve keyfi yapmak yerine, canı kahve çekenin köşedeki bara girip hızlıca bir kahve içip çıkması şeklinde gelişen bu kahve ritüellerinde sessiz kural, herkesin birbirinin kahve ihtiyacına saygı gösterip sabırla dışarda beklemesi şeklinde. Ne de olsa kahve, İtalyanların ulusal değerlerinden biri, bu konuda herkes birbirine empati kurabiliyor!

Via Armorari’den (Armorari Caddesi) geçerken Vittorio bize, Birinci Dünya Savaşı süresince bu sokakta hizmet veren Amerikan Hastanesi’nin yer aldığı binayı gösteriyor. Savaş sırasında yaralanıp hastanede bir süre kalan Kızıl Haç’ta gönüllü ambulans şoförü 19 yaşındaki Ernest’in hikayesi beni kalbimden vuruyor. Genç Ernest, tedavi gördüğü sırada kendisinden yaşça büyük olan güzel hemşiresi Agnes Von Kurowsky’e aşık olur. Hemşirenin “çocuk”şeklinde isim taktığı bu özgüvenli gencin ona karşılık olarak “Bayan Çocuk” demesiyle karşılıklı flörtleşme olarak başlayan ilişki, zaman içinde Agnes’in de ona aşık olmasıyla ciddileşir ve bir süre devam eder. Ancak Ernest Amerika’ya döndükten bir süre sonra  Agnes’in ona yazdığı bir mektupla son bulur. Agnes, günün birinde bu gencin Ernest Hemingway olarak dünyaca tanınan bir yazar olacağını ve onun yazacağı hikaye ve romanlara-özellikle de “Silahlara Veda”ya ilham olacağını bilse ilişkilerinin kaderi değişir miydi acaba diye düşünmeden duramıyorum.     

Kültür, sanat, lezzet ve çoraplarımıza kadar yağmur dolu(!) bir günün ardından akşam Milano usulü safranlı risotto (Risotto alla Milanese) yiyeceğimiz geleneksel Milano “trattoria”sında buluşmak üzere gruptan ayrılıyoruz.

Akşamüstü gelip çattığında İngilizler için nasıl çay saati vazgeçilmez olursa, Milanolular için de 18:00’den itibaren “aperitivo” saati başlar. Aperitivo, bir anlamda şehir sakinleri için yemek öncesi akşam atıştırması ama en çok da iş çıkışı sosyalleşme aktivitesidir. Çoğu yerde açık büfeden sınırsız yiyeceğin eşlik ettiği bu içki saati, Milanolular için olmazsa olmaz. Tabi yeme içmeden bu kadar bahsedip Milanoluların daimi zevküsefa peşinde oldukları sonucuna varılmasına da neden olmamalıyım. Başta da değindiğim gibi “Milanese”ler çalışkanlıkları ile ünlü. Para kazanmak, çalışmak, hedefler koymak ve başarı elde etmek onlar için son derece önemli. Grubumuzdaki tek Romalı arkadaşımız Gaetano’nun da bu konuda yaptığımız sohbette teyid ettiği gibi, başkentliler çoğumuzun bildiği İtalyan yaşam stilinin sembolü olan “La Dolce Vita” (Tatlı Hayat) görüşüne uygun sakin ve stressiz hayatı savunurken, Milanolular “Bugün çalışabiliyorken çok çalış, ama işten çıktığın anda da sosyalleşmenin hakkını ver” mantığında yaşıyorlar. Ne de olsa İsviçreliler gibi pragmatik insanlar! Bu çalışkan ama sosyal İtalyanlar, şehirlerine de çok bağlılar ve Milano ile gurur duyuyorlar. Bu bağlılıklarını anlatan Milanese lehçesiyle çok kullandıkları meşhur bir de deyimleri var ki, bence şehirlerine olan bütün hislerini birkaç kelime ile özetliyor:

Milan l’è on gran Milan!” (Milano, büyük Milano)    

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Sanayinin Anka Kuşu; Zehra Karakaş

yazar

Published

on

Bugün köşemi kadının gücüne ayırıyorum.

Aslında soru-cevap şeklinde ilerleyeceğimiz bir röportaj düşüncesiyle gitmiştim görüşmeye; fakat beni o kadar tatlı dilli ve sıcakkanlı bir Zehra Karakaş karşıladı ki… Sanki bir dostumla yıllar sonra bir araya gelmişiz de muhabbet ediyormuşuz gibi hissettim. Hantek Kalıp’ın kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan sadece başarılı bir iş kadını değil, aynı zamanda renkli kişiliği ile mekanı ısıtan bir ev sahibiydi. Sorularımı bir kenara bırakıp, bana ve hemcinslerime ilham olacak bir sohbetin tam ortasında buldum kendimi.

Sohbetimiz; Adapazarı’ndan İstanbul’a çalışmak için gelen ve alın teriyle biriktirdiği birkaç bileziği sermaye yaparak çalıştığı iş yerini devralan 24 yaşındaki genç bir kızın azim ve cesaret hikayesiyle başladı. Eşi Galip Bey ile yaptığı iş vesilesiyle tanışan Zehra Hanım, o günlerden bahsederken yaşadığı zorlukları o kadar samimi bir şekilde ifade etti ki; anlatırken hem güldüm hem düşündüm…

2005 yılı… Ekonomik krizin gölgesinde sadece hayatlarını değil, ayakta tutmaya çalıştıkları atölyelerini de birleştirmeye karar veren iki yürek. Otomotiv sektörüne üretim yapan o mütevazı dükkanda, 30 işçinin arasında tatlı bir telaş değil, aksine bitmek bilmeyen bir iş yükü var. Zehra Hanım işi konusunda oldukça titiz, vakit dar, işlerin yetişmesi lazım… Nikah saatine dakikalar kala, ellerindeki boya lekelerine aldırmadan jant kapaklarını boyamaya devam ediyordu. Nihayet nikah masasına oturduğunda, şahitlik koltuğunda bir yanda jant kapaklarını teslim almak için bekleyen o müşteri, diğer yanda ise nikah salonunun emektar çaycısı vardı. Bu nikah, alın terinin imzaya dönüştüğü bir an oldu.

Zehra Hanım hamilelik haberiyle içi içine sığmazken, hayatın en sert rüzgarıyla o akşamüzeri karşılaştı. Hamileliğin getirdiği mutluluğa haciz memurlarının gölgesi düştü. Atölyenin can damarı olan makineler birer birer sökülüp götürülürken bir devir de kapanıyordu. Bu, ilk iflastı. Galip Bey işçileri mağdur olmasın diye arabasını satıp maaşları ödedi; fakat yaşanan stres sağlığını olumsuz etkiledi.

Batmak, Zehra Hanım için hikayenin sonu değil, en zorlu bölümün başlangıcıydı. Hasta bir eş ve karnında büyüyen bir canla imkansızlığın ortasında anneliğine tutundu. Pusulası kızı Elif’in kalp atışları, hayat felsefesi ise „Zehra devam et!“ sloganıydı. Körfez’de tek makine ile üretime yeniden başladı. Doğum yaptıktan üç gün sonra işinin başına geçti; evladını ninnilerle değil, kırma makinelerinin sesiyle büyüttü. Tabii azmi ve emeği karşılıksız kalmadı; işler yoluna girdi, eşi toparladı.

STK başkanlıkları ve siyasetle olan bağı bu dönemde başladı. Evini Ankara’ya taşıdı fakat yoğun programlar sebebiyle işler aksadı, ekonomik olarak bir düşüş süreci başladı. Ve ardından pandemi… Bu süreçte herkes elinden geleni yaparken Zehra Hanım ve Galip Bey de boş durmak istemedi. Siperlik imalatına başladılar. Kalıplarını dahi kendilerinin ürettiği siperlikleri, Türkiye’nin dört bir yanındaki sağlık çalışanlarımıza bedelsiz (sadece cüzi bir kargo ücretiyle) göndererek destek oldular.

Pandeminin getirdiği zorlukları kariyer yolculuğuna yeni bir tecrübe olarak ekleyen Zehra Hanım, sadece kendi hikayesini yazmakla kalmıyor; Hantek Kalıp çatısı altında bir okul gibi çalışarak sektöre kazandırdığı kadın ve erkek personellerle geleceğin ustalarını yetiştirmeye devam ediyor.

Zehra Hanım, bugün erkek egemen bir sektörün sert koşullarında sanayici kimliğiyle dimdik ayakta. Şimdilerde ise Hantek Kalıp olarak, Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun başkanı olduğu TOBB’un tüm Türkiye’deki sanayici kadınlar için sağladığı istihdam projelerinin desteğiyle yeni bir heyecan içinde.Yaklaşık bir buçuk yıl sonra tamamlanacak yeni fabrika ile üretim kapasitesini artırıp ihracatla ülke ekonomisine değer katmayı hedefliyor

Sohbetimizin sonunda gençlere ve kadın girişimcilere tek bir öğüdü var: „Parayı yönetmeyi öğrenin.“

Hantek’ten ayrılırken yanımda sadece bir başarı hikayesi götürmüyorum; heybemde tutku, emek, dirayet ve azim var. Her şeye rağmen pes etmemenin ne demek olduğunu gördüm. En önemlisi de; „Ben zorlandım ama diğer kadınlar zorlanmasın,“ diyerek 350 sivil toplum platformunun kadın kolları genel başkanlığını üstlenen o güçlü kadınla tanışmış olmanın gururunu taşıyorum.

Yolun açık olsun Zehra Karakaş!

Yolun açık olsun Hantek Kalıp!

Continue Reading

Köşe Yazıları

Bir Ömür Nasıl Yaşanır

yazar

Published

on

Çok şanslıyım; çünkü bu ay tadına doyulmaz, harika kitaplar okudum. Oysa her zaman böyle olmaz.
Bazı aylar, büyük bir heyecanla elime aldığım, hakkında methiyeler düzülen kitaplar beni bir türlü içine çekmez; havadan mı, hâletiruhiyemden mi bilinmez, sayfalar arasında dolaşırken kendimi yavan bir ekmeği isteksizce kemiriyormuş gibi hissederim. Ben ne yazık ki bir kitabı yarıda bırakabilen okurlardan değilim. Bu yüzden elime gerçekten iyi bir kitap geçtiğinde, sanki kutsal bir hazine bulmuş gibi sevinirim. Mart ayı da benim için böyle bir aydı.

Tam da bu ay okuduğum kitaplar üzerine yazmalıyım diye düşünürken, dün Fatih Altaylı’nın uzun bir aradan sonra yeniden yayımlanan Teke Tek Bilim programını izledim. Celal Şengör ve İlber Ortaylı’nın, programla neredeyse özdeşleşmiş iki güçlü isim olarak yer aldığı bu yayın, bende başka bir kapı araladı. Bu ay kaybettiğimiz bu büyük ismi anmadan geçmek istemedim. Üstelik büyük bir keyifle okuduğum Bir Ömür Nasıl Yaşanır da yeniden zihnime düştü. Böylece bu yazıyı bu ayın kitaplarına değil, ardında derin bir düşünce ve büyük bir kültürel miras bırakan İlber Ortaylı’ya ayırmak istedim.

İlber Ortaylı yalnızca bir tarih profesörü, bir hoca, bir yazar ya da bir düşünür değildi; o, bilgiyi canlı tutan, okudukça derinleşen ve öğrendiklerini büyük bir iştahla topluma aktaran ender aydınlardan biriydi. Çok dilli bir dünyanın içinden gelen Ortaylı’nın, Türkçenin yanında Almanca, Rusça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Arapça, Farsça, Latince ve Osmanlı Türkçesiyle kurduğu ilişki, onun zihnini yalnızca büyütmedi, tarih anlatısını da benzersiz kıldı. Akademinin ciddiyetini halkın anlayacağı bir dile çevirebilmesi; ironiyi, zekâyı ve yer yer sert ama incelikli mizahı aynı cümlede buluşturabilmesi, İlber Ortaylı’yı yalnızca akademinin değil, bu memleketin ortak hafızasının da hocası yaptı. Tarihi kuru bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp yaşayan bir şuur alanına dönüştüren Ortaylı, ardında yalnızca kitaplar değil, düşünmeyi seven bir nesil için güçlü bir kültürel miras bıraktı.

“Bir Ömür Nasıl Yaşanır – Hayatta Doğru Seçimler İçin Öneriler”

Bir Ömür Nasıl Yaşanır, Yenal Bilgici’nin soruları etrafında şekillenen ve edebiyatta “nehir söyleşi” olarak adlandırılan; daha ilk sayfalardan itibaren sıradan bir söyleşi kitabının ötesine geçtiğini hissettiren bir eser. Çünkü Ortaylı burada yalnızca soruları yanıtlamıyor; bir ömrün nasıl daha anlamlı, daha donanımlı ve daha derinlikli yaşanabileceğine dair okurla güçlü bir düşünce ortaklığı kuruyor.

Kitabın en dikkat çekici yanı, hayatı tek bir pencereden değil; tarih, kültür, sanat, edebiyat, dil, seyahat ve insan terbiyesi gibi pek çok başlık üzerinden ele alması. Ortaylı’nın engin birikimi, bu söyleşi boyunca didaktik bir ağırlığa dönüşmeden, son derece akıcı ve yer yer sohbet hissi veren bir üslupla okura ulaşıyor. Bu yüzden kitap yalnızca bilgi veren bir metin olmuyor; aynı zamanda okuru düşünmeye, kendi hayatına dönüp bakmaya ve bazı önceliklerini yeniden tartmaya çağırıyor.

Ortaya çıkan şey, klasik bir soru-cevap kitabından çok daha fazlası: tecrübeyle, kültürle ve güçlü bir zihin disipliniyle örülmüş bir yaşam pusulası. Ortaylı, iyi yaşamanın yalnızca başarıdan ibaret olmadığını; merakla, okumayla, görgüyle, kendini geliştirme iradesiyle ve dünyaya açık kalabilme becerisiyle mümkün olduğunu hatırlatıyor. Bu yüzden Bir Ömür Nasıl Yaşanır, yalnızca bir dönemin değil, her dönemin okuruna seslenebilen; dönüp dönüp yeniden açılacak kıymetli kitaplardan biri olarak hafızada kalıyor.

Kitapla ilgili aldığım notlara yeniden göz atınca, altını ne çok çizmiş, ne çok şey not etmiş olduğumu fark ettim. Aradan geçen yedi yılda, Ortaylı’nın önerdiği pek çok şeyi hayatıma kattığımı görmek beni inanılmaz mutlu etti. Açıkçası bu kitap üzerine yazmak, beni biraz da kendi geçmişime dönüp bakmaya, kendi hayat muhasebemi yapmaya sevk etti. Tavsiye ettiği yerlerin birçoğunu bu süre içinde görme fırsatım oldu; Semerkant, Buhara, İsfahan ve Petra ise hâlâ listemde. Önerdiği kitapların büyük bölümünü okumuş olmak ise içimde ayrı bir sevinç uyandırdı.

İlber Ortaylı’ya atfedilen, “Sizden farklı düşünen insanların savlarını da dinleyin. Yalnız dikkat edin, cümlenin içerisinde ‘düşünen’ ibaresi var. Bu ayrımı iyi yapın.” sözüyle yazımı sonlandırırken; fikri olanlardan çok zikri olanların hüküm sürdüğü bu çağdan büyük bir düşünürün, gerçek bir aydının geçtiğinin altını bir kez daha çizmek isterim.

Saygıyla.

Continue Reading

Köşe Yazıları

İki Bayram, Bir Bahar

yazar

Published

on

Bayramlar, çocukluğuma dair tatlı telaşları hatırlatan muazzam zamanlardır. Bayram deyince yüreğimden uçurtmalar uçar gökyüzüne. Bu yıl takvimler; hem manevi bir arınma olan Ramazan Bayramı hem de baharın gelişini müjdeleyen, geniş bir coğrafyada kutlanan, Farsça „yeni gün“ anlamına gelen „Nevruz“ ile çifte bayram sevinci yaşattı.

„Nevruz“ denince çocukluğuma dair aklıma gelen iki şey var: Biri ateşin üzerinden atlamalarımız, diğeri ise annemle birlikte soğan kabuğuyla boyadığımız yumurtalar. Büyüdükçe öğrendim ki üzerinden atladığım ateş sadece eğlenceli bir oyun değil; kıştan kalan hastalıkları, kötülükleri ve ruhun üzerindeki ağırlıkları o ateşe bırakıp baharın taze enerjisiyle yenilenmek demekmiş. Boyadığımız yumurtalar ise doğumu ve üretkenliği ifade edermiş. Yumurtaları tokuşturma, „birlikte dayanışma ve güç birliği içinde yaşama“ niyetinin sembolüymüş.

​Tarihsel süreçte birçok millet için önemli bir yeri olan Nevruz Bayramı; Orta Asya, Türk toplulukları, İran, Anadolu ve Balkanlarda aynı tarihlerde, her toplumun kendine özgü bir nedene dayanarak kutladığı binlerce yıllık bir miras.

Türklerin zihninde 21 Mart sadece bir takvim yaprağı değil, yeniden doğuşun simgesidir. Ergenekon’dan demir dağları eriterek özgürlüğe kavuştukları gündür. Ergenekon’da sıkışıp kalan bir milletin demiri ateşle terbiye ederek kendine yeni bir yol açması, aslında insanın kendi içindeki engelleri aşma gücünün en somut sembolüdür.

​Pers kökenli Nevruz kutlamalarında ise aidiyeti hisseder insan. Firdevsi’nin eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanı olan Şehname’de geçen „Haft-Sin“ sofrasında, Fars alfabesinde „S“ harfi ile başlayan yedi temel öge kullanılır:

•Sabzeh: Filizlenmiş buğday, arpa veya mercimek (Yeniden doğuşu simgeler).

•Samanu: Buğday tohumundan yapılan tatlı, helva (Güç ve sabrı).

•Senjed: Kurutulmuş iğde (Aşk ve sevgiyi simgeler).

​•Sir: Sarımsak (İlaç ve şifayı simgeler).

•Sib: Elma (Güzellik ve sağlık).

•​Serkeh: Sirke (Olgunlaşma ve sabır).

​•Sumak: Kurutulmuş baharat (Gün doğumunun rengi).

Bu ögelerle beraber ayna, mumlar, para, sümbül ve Japon balığı figürü bulunan kaseler de kullanılır.

Görüyoruz ki Nevruz her kültürde aynı cümleyi çağrıştırıyor aslında: „Yeniden başlamak mümkündür.“ Sonuçta Nevruz; hangi coğrafyada, hangi adla kutlanırsa kutlansın, insanlığın kışa karşı kazandığı o büyük zaferin adıdır. Ateşin sıcaklığı kötülükleri yaksın, sofraların bereketi hanelerimizi sarsın. İçimizdeki uçurtmaların gökyüzünden hiç eksilmediği, yenilenmiş ve arınmış nice baharlara… Ramazan’ın huzuru ile baharın coşkusu birleştiğinde dualarımız bereket, adımlarımız barış, bakışlarımız ise hep o çocuksu bayram sabahları kadar taze kalsın.

Continue Reading
Advertisement

Trendler