Sosyal Medya

Köşe Yazıları

UYANIŞLAR

yazar

Yayınlayan

on

Haziran sonunda, kişisel tarihimde iz bırakacak çok özel bir programa konuk oldum. İsviçre’ye tıpkı benim gibi yeni taşınmış olan sevgili Duygu Hancılar Yılmaz’ın “Uyanışlar” adlı podcastinde bu kez ben ağırlanan kişiydim.

“Uyanışlar”ın formatı oldukça yalın ama bir o kadar da derin: Konuklarına hayatlarının kırılma anlarını, yani uyanışlarını soruyor Duygu. Bu kısa ama öz sohbetlerde, insanlar iç dünyalarının eşiğinden geçiyor.

Duygu davet ettiğinde inanılmaz heyecanlandım. Açık konuşmak gerekirse biraz da panikledim. Çünkü hayatımda birçok dönüm noktası olmuştu ama hiçbir zaman oturup onları uyanışlar olarak düşünmemiştim. Önce daha önceki bölümlerde konuk ettiği kişileri dinledim, sonra kendi uyanışlarımı düşünmeye başladım. Neler hayatımın yönünü değiştirmişti?

Podcasti dinleyenlerin tahmin edebileceği gibi (dinlemeyenler için linki buraya bırakıyorum:

cevap aslında çok netti: Kitaplar.

Ben hayatım boyunca  birçok küçük uyanış yaşadım ama 2 tanesi var ki, yönümü tamamen değiştirdi; İşte bu podcastte onları anlattım.

İlk uyanışım çocukluk yıllarında, kitapların dünyasına açıldığım o büyülü döneme dayanıyor. Türkiye Çocuk ve Milliyet Çocuk dergileri ile başlayan okuma serüvenim, ortaokul yıllarında ciddi bir tutkuya dönüştü. Gerçek bir okur olmak istiyordum. Bu isteğin beni dayımın kütüphanesine götürdüğünü çok iyi hatırlıyorum. Cam sürgüsünü ittiğimde dünya klasiklerinden Varlık dergisine uzanan, tozlu ama sihirli bir evrenle karşılaşırdım. Kitapların kokusunu içime çeker, sayfalarına düşülmüş notları inceler, sonra kitabı usulca kapatıp yerine koyardım.

Dayım, o hevesli hâlimi fark edince, “Gerçek bir okur olma zamanın geldi,” diyerek elime Charles Dickens’ın David Copperfield’ını tutuşturdu. O kalın kapağı açtığım an, 19. yüzyıl İngiltere’sine uzanan bir yolculuk başladı. Ardından Jane Eyre geldi. Roman bana şunu fısıldadı: “Kitaplar sayesinde yaşamadığın hayatları yaşayabilir, gitmediğin coğrafyalara varabilir, kuş cıvıltılarını duyabilir, leylakların kokusunu içine çekebilirsin.”

İşte o andı benim ilk uyanışım.

13 yaşındaydım. O yaz günlerce gecelerce kitap okuduğumu çok net hatırlıyorum. Annemin “Yemeğe gel”, “Hadi artık uyu” uyarılarıyla görece gerçek hayata dönüyor, temel ihtiyaçlarımı karşılayıp kitapların o büyülü dünyasına geri dönüyordum.  Bu tutku içimde hiç dinmedi. Elime ne geçtiyse okudum: kitap, makale, gazete hatta ansiklopedi bile. Bu okuma aşkı ilerde beni gazeteciliğe yöneltti. Üniversite yıllarında da, mezun olduktan sonra da okumak ve yazmak hep hayatımın merkezinde oldu.

İkinci büyük uyanışım ise Zürih’e taşınmamla gerçekleşti.

Tolstoy’a atfedilen bir söz vardır: “Tüm hikayeler ya bir yolculukla başlar ya da bir şehre bir yabancı gelir.” Benimkisi ikincisiydi. 15 yıl pazarlama alanında çalıştığım işimle Zürih’e geldim. Fakat sonra rüzgar yön değiştirdi. İşim geride kaldı. Ben sadece ülkemden değil, dilimden, ritmimden, sesimden de uzaklaştım.

İlk yıl zordu. Rüzgârda savrulan bir yaprak gibiydim. Yanlış insanlar, olmaması gereken ilişkiler… Ama yine kitaplar yetişti imdadıma. Jack London’ın Martin Eden romanındaki bir cümle yankılandı içimde: “Seni kitap okuyan insanlarla tanıştıracağım. Hayat ancak böyle insanlarla yaşanmaya değer.”

Ve gerçekten öyle oldu. Yolum İsviçre Türk Edebiyat Kulübü’yle kesişti. Kalbi edebiyatla atan muhteşem kadınlarla tanıştım. İçimdeki ses bana şöyle dedi: “Özden, en sevdiğin şeyi yap. Kitaplardan bir dünya kur kendine.” ve öyle de yaptım.

Ve ben yıllar sonra yeniden gazeteciliğe döndüm.

Önce Instagram’daki ozdenevar hesabımda içerik üretmeye başladım. Ardından “Edebiyatın İzinde” köşesi doğdu. Şimdi hem köşe yazıyorum, hem röportajlar yapıyor, hem de sosyal medya için içerikler hazırlıyorum. Ayrıca gönüllüsü olduğum İsviçre Türk Edebiyat Kulübü’nün yönetim kurulunda medya sorumluluğu yapıyor, edebiyatın sesini daha fazla insana duyurmak için çalışıyorum.

Bir diğer gönül bağım ise Göçmen Kitapseverler Kitap Kulübü. Her sabahım o kulüpteki yazışmalar ile başlıyor. Her ay bir yazarı okuyor, ardından o yazarı konuk olarak ağırlıyoruz. Yepyeni yazarlar, yepyeni bakış açılarıyla tanışıyoruz.

Edebiyatla çevrili bir dünyada yaşıyorum şimdi. Hayalimden bile güzel…

 

Yazın Kitap Hasadı

Bu yaz birbirinden güzel, tadı damağımda kalan kitaplar okudum. Önceki yazımda, New York Times çok satanlar listesine giren Sarı Yüz’den söz etmiştim. HIzlı okunacak, ama keyif de verecek bir roman arıyorsanız hala okumayanlar için tekrar hatırlatmak isterim: Bir yazarın sancılı yazma süreciyle birlikte gelişen entrikaları anlatan bir roman. Gerilimle iç içe geçen atmosferi sayesinde, bir oturuşta bitirmek isteyeceğiniz türden.

Bu yazın yıldızı ise benim için Fatih Gezer’in Ölüler Kıraathanesi oldu. Zaten kalemine hayran olduğum bir yazar. Vedat Türkali İlk Roman Ödülü’nü kazanan bu kitap, İstanbul’un meşhur ve meşum bir mahallesinde, bir poker masasının çevresinde şekillenen sekiz hayatı konu alıyor. Romanın kurgusu oldukça çarpıcı, karakterleri yaşayan insanlar kadar sahici. Zülfü Livaneli’nin yorumu da kitabın gücünü ortaya koyuyor: “Fatih Gezer’in romanı gerçekten ilginç ve özgün.” İlk romanı olmasına rağmen olgun bir dille yazılmış, ustaca işlenmiş bir hikaye.

Bu yaz tanışma ayrıcalığına eriştiğim bir kalem: Yiğit Okur. Hulki Bey ve Arkadaşları adlı romanı tek kelimeyle muazzam. Sadece bir roman değil; içten bir dostluk hikâyesi ve aynı zamanda Türkiye’nin yakın tarihine tutulmuş bir ayna. “Yenilmez Armada” lakaplı dört lise arkadaşının 30 yıla yayılan yaşam öyküsünü, bireysel dönüşümlerle toplumsal değişimleri iç içe geçirerek anlatıyor. Her karakteri ayrı bir derinlikte, her sayfası bellekte iz bırakacak güçte.

Ve son olarak, Erendiz Atasü’nün Kadınlar da Vardır adlı kitabını paylaşmak istiyorum.Kadın hikayelerinden oluşan bu eser, Atasü’nün kalemiyle tanıştığım ilk kitap oldu. Hikayelerde,  kadın yaşamları tüm gerçekliğiyle karşımıza çıkıyor. Annelikler, suskunluklar, isyanlar, aşk ve yalnızlık… Her öyküde başka bir kadının iç sesiyle, ama aslında hepimizin iç sesiyle buluşuyoruz.

Erendiz Atasü, edebiyatımıza özellikle kadın bakış açısıyla getirdiği eleştirel tutumla tanınıyor. Kadınlar da Vardır, 1982 yılında Akademi Kitabevi Öykü Birincilik Ödülüne layık görülmüş. Aynı zamanda onun edebi dünyasında bir dönüm noktası sayılıyor.

Keyifli okumalar …

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Annemin Uyurgezeler Geceleri

yazar

Yayınlayan

on

Beni tanıyanlar, sıkı bir Ayfer Tunç hayranı olduğumu çok iyi bilir. Üstelik bu hayranlık sanıldığı kadar eskiye dayanmıyor. Türkiye’de pazarlama yöneticisi olarak çalıştığım dönemde, kitap tutkunu iş arkadaşım Gülşah’la sürekli kitap değiş tokuşu yapar, birbirimize kitaplar önerirdik. Ben ona Oya Baydar’ın unutulmaz ikilemesi Sıcak Külleri Kaldı ve Erguvan Kapısı ile yolu açtım, üzerine Elena Ferrante’nin Napoli Serileri’ni ekledim. O da bir gün, yüzündeki o “acil öneri” ifadesiyle gelip, “Osman’ı okuyorum, elimden düşüremiyorum. Sen bu kitaba bayılırsın,” dedi. İşte o cümle Ayfer Tunç evrenine giriş biletim oldu.

  Osman’ı bir solukta bitirdiğimde hissettiğim şey yalnızca okuma keyfi değildi; “Bu kadın nasıl yazıyor böyle?” diye kendime sorduğumu hatırlıyorum. Ve araştırırken bunun bir üçleme olduğunu öğrendiğimde, abartmıyorum, sevinçten havalara uçtum. İlk iki kitabı okumadan son kitaba dalmış olmamı da çok önemsemedim açıkçası; hemen Kapak Kızı’nı aldım ve tabiri caizse bir gecede yuttum. Ardından Yeşil Peri Gecesi geldi; günlerim gecelerime karıştı adeta, karakterlerle baya arkadaş oldum. Kitabı bitirdiğim hafta kendimi Şile’deki romanda adı geçen deniz fenerine sarılırken bulmam, yaşadığım etkiyi anlatmaya yeter sanırım. (Kitabı okuyanlar ne demek istediğimi çok iyi anlamıştır.)

  Ayfer Tunç maceram bununla sınırlı kalmadı elbette. Peşi sıra Suzan Defter, Aziz Bey Hadisesi, Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, Aşıklar Delidir, Kuru Kız, Memleket Hikayeleri derken bir baktım, yazarın dünyası hayatımda özel bir yer tutmaya başlamış. En son kitabının yakında çıkacağı ile ilgili yorumlar kulağıma geldikçe heyecanım arttı. Fakat yurtdışında yaşamanın o küçük ama can sıkıcı ayrıntısı yine karşıma çıktı: istediğin kitaba hemen ulaşamamak. Kitap yayımlanır yayımlanmaz sosyal medyada herkes kitabı paylaşırken, itiraf ediyorum, kıskançlıktan içim içimi yedi. Ta ki çok sevdiğim biri kitabı bana sürpriz yapıp gönderene kadar.

  Kitabı elime alır almaz kahvemi yaptım ve kendimi sessizliğe bıraktım. Ve işte yine o tanıdık duygu: “Bu nasıl bir kurgu!” Matruşka gibi açıldıkça açılan hikayeler, her satırda başka bir sokağa savuran anlatılar. Bir noktada fark ettim ki Tunç, sadece hikaye anlatmıyor; okuru kendi labirentine davet ediyor. Döner misiniz, kaybolur musunuz, tamamen size kalmış.

Unutamayan Bir Belleğin Kişisel Muhasebesi

  Ayfer Tunç okurları bilir; Bu kalem insanın elinden tutup sizi karanlık bir odaya sokar ama içerideki her gölgeyi de tek tek gösterir. Annemin Uyurgezer Geceleri tam da böyle bir roman. Üç kuşak kadının yarım kalmış hayatlarını, eksik bırakılmış sevdalarını, konuşulmamış acılarını ve yıllar boyunca kimsenin dokunmaya cesaret edemediği aile sırlarını açıyor önümüze. Yaşanamamış bir aşk, yaşanmış ama tamamlanamamış bir diğeri ve yaralı bir anneanne. Tunç yine o kendine özgü sakin ama içe işleyen diliyle, okuru daha ilk sayfada derin bir psikolojik kazının içine bırakıyor.

  Romanın merkezinde Şehnaz var. Onun güçlü belleği ve koku hafızası, hikayenin hem taşıyıcısı hem de açılan her düğümün anahtarı. Şehnaz’ın hatırlama biçimi bir tür lanet aslında. Unutmuyor ve unutmadıkça geçmişi içindeki yerinden hiç kımıldamıyor. Tam da bu yüzden roman bazı bölümlerde insana karın ağrısı yaşatıyor.

 Hikayenin kırılma noktası, Şehnaz’ın annesi Ayhan Hanım’ı bir gece uyurgezer olduğunu fark etmesiyle başlıyor. Bu sahne öyle bir sahne ki, romanı tutan bütün kolonlar yerinden oynuyor. Anne, gecelerin dilini kullanarak sakladığı her şeyi dışarı döküyor: yıllarca üzeri örtülmüş sırlar, susturulmuş travmalar, eksik bırakılmış gerçekler. Anneannesinin genç kızlığından, anne Ayhan Hanım’ın evliliğine, baba eksikliğine ve ailenin dört kuşağa yayılan yalnızlığına kadar her şey yeniden görünür oluyor. Tunç burada kader kavramını, genetik bir miras gibi kuşaktan kuşağa aktarıyor. Üç kadın değil, aynı kaderin üç farklı zamanı sanki.

  Şehnaz ve E. ilişkisi ise romanın başka bir yangın alanı. Bir yasak aşk hikayesi gibi başlıyor ama aslında bir bağımlılık döngüsünün anatomisi. E. karizmatik ve zeki, ama bir o kadar bencil, kırıcı ve tüketici. Şehnaz’ın tam otuz yıl boyunca bu ilişkide kendinden nasıl eksildiğini, nasıl görünmezleştiğini okurken içiniz sızlıyor. Kitabı okurken 2024 Uluslararası Booker Ödüllü Kairos aklıma geliyor. Orada da aynı bu E. karakterinin benzeri bir karakter Hans tüm çirkinliği ile hafızamda canlanıyor. Ve kitap boyunca E.’ye olan nefretim katlanarak artıyor. Tunç bu noktada romantik bir hikaye anlatmıyor; tam tersine, “aşkın” gölgesinde yaşanan toksik bir teslimiyetin ne kadar yıpratıcı olabileceğini gösteriyor ve ataerkil düzeni güçlendiren erkeklerin entellektüel seviyede de var olduğunun altını çiziyor.

  Romanın en etkileyici taraflarından biri de dönem ruhunu çok ince bir dille aktarması. Sosyolojik atmosfer, kadınların üzerindeki toplumsal baskı, erkek egemen bir dünyada görünmeden hayatta kalmaya çalışan kadınların hikâyeleri. Aslında ahlaki temsili yerine getirmek zorunda kalan kadınların bir baş kaldırısı bu kitap. Hepsi romanda nefes alıyor. Yazar bir yandan karakterleri anlatırken, bir yandan da okuru kendi geçmişiyle yüzleştiren bir aralık açıyor.

 Annemin Uyurgezer Geceleri, benim için Tunç bibliyografyasında çok özel bir yere oturdu. Çok acıklı, çok gerçek ve insanın içini sessizce kemiren bir roman. Üç kuşak kadının yalnızlığını, acısını ve taşıyamadıkları duyguları okurken, anlatının ağırlığı sayfaların arasından sızıyor. Kitap sizi derin sorguların eşiğinde bir yol kenarına atıyor. Oradan dön dönebilirsin.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

ANADOLU’NUN KADİM SESİ “Doğrunun gölgeside doğru olur “

yazar

Yayınlayan

on

Biz Türkler olarak, atasözlerinin paha biçilmez mirası dışında, birçok özlü söze de sahibiz. Anadolu irfanının süzgecinden geçen bu kadim sözler, içlerinde derin bilgelikler taşır. Yüzyıllık tecrübeyi birkaç kelimeye sığdırırken, aynı zamanda ahlaki ve felsefi derinliğe de sahiptir.

Yakın zamanda duyduğum ve toplum olarak hatırlamaya çok ihtiyacımız olduğuna inandığım bir özlü söz, yüreğimin en derinine işledi: “Doğrunun gölgesi de doğru olur.” Bu cümlenin bende bıraktığı duygu, hayranlıktan ziyade, geçmişte kaybettiğimiz değerlere karşı bir özlem hissettirdi.

​İnsanlık olarak ne kadar da yorgun düştük! Hangi gölgenin gerçek, hangi parıltının sahte olduğunu anlamaya çalışmaktan yorulduk. 

Çağımız, özün değil, imajın önemsendiği, gürültünün dürüstlüğün sesini boğduğu bir karmaşaya dönüştü. İnsanlar kendilerini hayatlarını ikiye bölmeye adadı adeta: “Gözler önündeki ‘öz’ ve kimsenin görmediği ‘gölge’.” Oysa atalarımız bize sesleniyor: “Temelin eğriyse, üzerine inşa ettiğin her şey yamuk olacak.”

Bu özlü söz, aynı zamanda kendimize bir şefkat dersi de verir. Duvarı düzeltmek, kendi ruhumuzu korumak için bir görevdir; çünkü o duvar, öz değerimizi, iç huzurumuzu çevreler.

Eğer bir insanın niyeti duru, vicdanı aydınlık ise; onun attığı her adım, kurduğu her cümle, hatta hiç konuşmadan duruşu bile etrafına güven ve huzur yayar. O kişinin gölgesine sığınan korkmaz, zira bilir ki o gölge, yalanın ve hilenin sıcağını değil, hakikatin serinliğini taşır. Bu, sahtelikle mücadele eden ruhlar için ne büyük bir teselli!

Toplum olarak bu sözü hatırlamaya ihtiyacımız var. Güvenin yıkıldığı, sözün kıymetinin azaldığı bir zamanda, ihtiyacımız olan tek şey, gölgesine bile inanabileceğimiz kadar doğru insanlar yetiştirmek. Sadece kendimiz için değil, çocuklarımızın huzur bulacağı, vicdan pusulasının şaşmayacağı, aydınlık bir gelecek için.

Bırakalım bu kadim söz, kalbimizin derinliklerinden yükselen bir Anadolu türküsü gibi ruhumuzu sarsın. Bizi, gölgemizden utanmayacağımız, aksine gölgesinde dinleneceğimiz bir hayata davet etsin.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

                      En Hüzünlü Eylül

yazar

Yayınlayan

on

  Bazı kitaplar vardır; sayfalarında sizi neyin beklediğini bilirsiniz de eliniz gitse de kalbiniz engel olur. Çünkü o kitabın yalnızca okunmayacağını, insanın ruhunda bir yerleri paramparça edeceğini sezersiniz. En Hüzünlü Eylül tam da böyle bir kitaptı benim için. Elime almam biraz sancılı oldu.

  Aslında Osman Balcıgil’in adını çok sık duymuş olmama rağmen, onun kitabını okumak ancak yakın zamanda nasip oldu. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü olarak düzenlediğimiz “Şairler Limanı – Sabahattin Ali Gecesi” için içerik hazırladığım günlerde, Bodrum Sahafçısı’nın kitapları arasında kaybolmuşken, Balcıgil’in Yeşil Mürekkep’i elime düştü. Siz tesadüf deyin; ben tevafuk. Bir solukta okudum ve “Kim bu Osman Balcıgil, böyle yazmak nasıl bir birikimin sonucu?” diye düşünürken, yılların deneyimiyle yoğrulmuş bir araştırmacı gazeteciyle karşılaştığımı anladım. O anda taşlar yerine oturdu.
  Böyle bir kalemi bulmuşken bırakır mıyım? Elbette hayır. Zürih’e dönerken En Hüzünlü Eylül’ü bavuluma, diğer kitapların arasına özenle yerleştirdim. Elim her seferinde ona gitse de kalbim “Henüz zamanı değil,” diyordu.
Ta ki geçen haftaya kadar.

Parçalanmış Ruhlar ve Bir Şehir

  6-7 Eylül’ü anlatan belki ona yakın kitap okumuşumdur; her seferinde aynı sarsıcı his: İnsan denen varlığın kötülüğü nasıl bu kadar hızlı örgütleyebildiğini, “öteki” ilan edilen kim varsa ona nasıl bu kadar kolay vahşileşilebildiğini yeniden ve yeniden sorgulamak… Din mi, ırk mı, kimlik mi, bizi bir anda barbarlığa sürükleyen o karanlık dürtü? Bu sorular her okumada büyür içimde.

  Ama bu kitapta yaşadığım daha kapsamlıydı. Çünkü Balcıgil yalnızca o karanlık günleri anlatmıyor; derin araştırmalarla ortaya çıkan belgeleri, dönemin tanıklıklarını ve arşiv gerçekliğini öyle bir kurguyla örüyor ki, okur olarak tarihle yüzleşmenin ağırlığını bütün hücrelerinizde hissediyorsunuz. Daha önce aynı acıyı defalarca hissetmiş olsam da, bu kez hissettiğim sızı çok daha keskin; çünkü bu anlatı yalnızca acıyı hatırlatmıyor, onun nasıl örgütlendiğini, nasıl planlandığını, nasıl adım adım büyütüldüğünü de çarpıcı bir netlikle göz önüne seriyor.

 Ne diyebilirim ki…
 Bu kez sadece sarsılmadım; parçalandım ve her bir parçamı ayrı yerde bıraktım.

 Hüzünlüdür İstanbul… Hele Eylül 1955’ten beri.


  Bu kadim kentin destansı tarihinde, 6-7 Eylül 1955’in yarattığı büyük yıkım, sadece toplumsal değil, bireysel hafızalarda da derin bir çentik bırakır. En Hüzünlü Eylül romanı tam da bu çentiğin içine eğiliyor.

  Roman “Söyledim ve ruhumu kurtardım” cümlesiyle başlıyor. Bu söz romanın taşıyıcı kolonu. Çünkü En Hüzünlü Eylül, yalnızca geçmişi anlatan bir metin değil; aynı zamanda susmanın, görmezden gelmenin de suç ortaklığı olduğuna dair bir yüzleşme çağrısı.

  Suzan’ın gözünden okuduğumuz hikaye, Türkiye–Yunanistan arasındaki gerilimlerin, Kıbrıs meselesinin ve milliyetçiliğin adım adım yükseldiği yıllarda geçiyor. Bu süreçte “iyi niyetli bir dayanışma hareketi” olarak sunulan Kıbrıs Türktür Derneği’nin aslında derin devlet bağlantılarıyla Anadolu’nun ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde halkı sistemli biçimde örgütlediğini görüyoruz.

  Dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’ın, yaşanacakların vahametini Cumhurbaşkanı ve İçişleri Bakanı’na defalarca aktarmasına rağmen Ankara’dan yükselen sessizlik, fırtınanın yaklaşmakta olduğunu açıkça gösteriyor. Roman, devlet koridorlarında duyulan bu sessizliğin, aslında gürültülü bir hazırlığın parçası olduğunu acı bir gerçeklikle hatırlatıyor. Nitekim olaylardan sonra ortaya çıkan belgeler, 6-7 Eylül’ün fitilinin bizzat devlet tarafından ateşlendiğini ortaya koyuyor.

  Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığına dair yayılan, sonradan asılsız olduğu anlaşılan haberle birlikte İstanbul’un kalbinin nasıl bir anda harap olduğuna tanık oluyoruz: Önceden hazırlanmış kamyonlar, el altından dağıtılan demir sopalar, birbiri ardına yağmalanan evler, kiliseler, okullar…

  Daha da acısı: Yassıada’daki yargılamalarda sorumluların önemli bir kısmının devletin kendi yargıçları tarafından serbest bırakılması. Adalet, tıpkı o günlerdeki evlerin pencereleri gibi kırık; ama kimse o camları toplama cesareti göstermemiş.

  Bu politik karanlığın içinde Suzan ile Yorgo’nun büyük aşkı paramparça oluyor. Suzan’ın beş yıl süren kesintisiz yasına tutunan roman, okura yalnızca “ne oldu?”yu değil, “neden oldu?”yu da düşündürüyor. Ve belki de daha acısı: “Bir daha olur mu?” sorusunu.

  Kitabın sonunda verilen hatırlatma, yüzleşmenin neden şart olduğunu bir kez daha vurguluyor:
“6-7 Eylül’ü doğuran karın yenilerine gebe kalmıştır. Bunu Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta acıyla öğrendik.”

  En Hüzünlü Eylül, bir aşk romanından öte bir yüzleşme metni.
İstanbul’da Türkler ve Rumların aynı sofraya oturduğu günlerin nasıl bir gecede altüst olduğunu gösteriyor. “Biz nasıl buraya geldik?” sorusuna cevap arayan herkese, tarihin sadece uzak geçmişte kalmadığını hatırlatıyor.

  Roman bittiğinde, girişteki bu söz kulaklarda yankılanmaya devam ediyor.
                    “Söyledim ve ruhumu kurtardım.”

  Osman Balcıgil, bir röportajında bu cümlenin arka planını şöyle anlatıyor:
“Belleğimin karanlık bir köşesinde saklamayı sürdürmedim. Bu kitabımla ‘azınlık’ yurttaşlarımızdan, en azından kendi adıma özür dilemiş oldum. Allah konuşmayanları, susanları, düşüncelerini kendileriyle birlikte cehenneme götürecek olanları da kurtarsın.”

  Belki de bu tür hikayeleri okumak, konuşmak, hatırlamak ve anlatmak da bizim kendi ruhumuzu kurtarma çabamızdır.

Haberin Devamını Oku

Trendler