Sosyal Medya

Köşe Yazıları

Esra Yazdıç Demir ile İlham Dolu Bir Yolculuk

yazar

Yayınlayan

on

Çocuk Edebiyatında Dil Ağacından herkese merhaba

Yeni bir sayıda sizlerle birlikte nitelikli çocuk kitaplarını konuşuyor olmak heyecan verici. Özellikle resimli çocuk kitapları erken yaşlarda çocuklarımızın dil gelişimini destekler, kitap okuma sevgisine motive eder. Çocuklarımıza yüksek sesle kitap okuma anne-baba çocuk arasında yakınlık kurmakla kalmaz, kitap okumaya teşvik etmenin en basit ve en etkili yöntemidir. İşte tam da burada bu kıymetli eserlerin arkasındaki emeği dinlemek için geçen ay sizlere bir müjde vermiştim. Her ay burada yazar röportajlarımız olacak sözümü tuttum ve ilk konuğum, Eksi 18 Edebiyat Topluluğu’nda yolumun kesiştiği, değerli arkadaşım, gazeteci-yazar ve Doğa’nın biricik annesi sevgili Esra Yazdıç Demir. Hadi gelin hep birlikte ,  bir fikirden ödüle giden keyifli ve ilham dolu yolculuğunu Esra Yazdıç Demir’den dinleyelim.

“DÜŞTÜĞÜNDE KALMASINI BİLEN CESARETLİ VE NEZAKETLE DONANMIŞ ÇOCUKLARA İHTİYAÇ VAR”

Mizacındaki neşe, coşku ve merak romanlarına yansımış bir isim Esra YAZDIÇ DEMİR. Kendisi, edebiyat fakültesi kökenli bir gazeteci. 16 yıllık muhabirlik geçmişinin ardından kurumsal yaşama geçmiş ama yazmayı, özellikle çocuklar için hayaller kurmayı, hiç bırakmamış. Belki de bu yüzünden hikâyelerinin içinde sezdirmeden verilen bilgiler kitaplarında ne kadar çok araştırma yaptığının bir göstergesi. Çocuk edebiyatını seçme nedenini “Doğru yerde evet ve hayır diyebilen, hayata cesaretle sarılan, nezaketli, heyecanlı, yaşamdan keyif alan, zorluklardan yılmayan, düştüğünde kalkmasını bilen insanların temelinin çocukken atılması gerektiğini düşündüğüm için”olarak yanıtlayan yazar, Türkiye’de çocuk ve gençlik edebiyatının Oscar’ı olarak nitelenen Gülten Dayıoğlu Çocuk Romanı Ödülü’nün de sahibi. 

Arabanın Arka Koltuğunda Hep Bir Arkadaş Yarattım Kendime

Ödüllü kitabını konuşmadan önce bize biraz çocukluğundan bahseder misin? Senin hikâyen nerede başlıyor? 
Hikâyem yolda başlıyor. Öğretmen bir anne ve asker bir babanın çocuğu olarak Türkiye’nin yedi bölgesinin dördünde yaşadım. Çok sık tayin olduğumuz için başka şehirlere, okullara, insanlara uyumlanmak ya da yalnız geçen o ilk süreci oyun haline getirmek benim için keyifliydi. Çocuk düzen ve rutin sever, o yüzden kurulu düzene yeni gelen hem merak konusudur hem de rutin dışından hikâyeye girdiği için bilinmezdir. Belki biraz da endişe yaratır. O süreçte kitaplar benim yol arkadaşlarım oldu. Arabanın arka koltuğunda hep bir arkadaş yarattım kendime. Bu bazen bir roman karakteri bazen de benim hayal ettiğim biri oldu. Yazmak fikri de okumakla birlikte kendimle keyifli vakit geçirmek için bulduğum bir oyun oldu benim için. 

İyi Bir Hikâyeyi Kıskandığım Kadar Hiçbir Şeyi Kıskanmam

Peki, yazmaya nasıl karar verdin? Neden çocuk edebiyatı?

Yazmak okumakla eş benim için. Kitaplarımın içi notlarla doludur. Okuduklarımdan, izlediklerimden, dinmediklerimden tetiklenirim. Böylece zihnim gibi kalem de dolar ve onları boşaltmak için yazmam gerekir. İyi bir hikâyeyi kıskandığım kadar hiçbir şeyi kıskanmam. Kitaplarım “Helal olsun çok iyi cümle” notlarıyla dolu. Anlamazsam işaretler koyarım. Yeni bir fikre yol açtıysa notlarım renklenir. Çocuk edebiyatını seçme nedenimse; doğru yerde evet ve hayır diyebilen, hayata cesaretle sarılan, nezaketli, heyecanlı, yaşamdan keyif alan, zorluklardan yılmayan, düştüğünde kalkmasını bilen insanların temelinin çocukken atılması gerektiğini düşünmem.

Kendime Sözümü Tuttum 

İlk romanınla “2021 Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Roman Ödülü’nün sahibi oldun. Bu başarının arkasındaki çalışma sürecinden biraz bahsedebilir misin? Yarışmaya katılmaya nasıl karar verdin?

Azme, cesarete, inada ve meraka çok inanıyorum. Deniz Toprak’ın hikâyesi kendimle yaptığım bir mücadeleydi aslında. Edebiyatta yazılmamış hiçbir konu yoktur deriz. Doğrudur. Konu aynıdır ama anlatımlar farklılaşır. Burnumun Renkleri’nde koku körü, anosmi hastası bir çocuğun cesaretle yaşama tutunma hikâyesini görürsünüz. Kitap şöyle başlıyor, 

“Ben bir ‘BURNUN’ oğluyum. Babam bir parfümör. Dünyada bu işi yapan yedi yüz, Türkiye’de ise dört kişiden biri. Ben ise bu kıymetli burnunu koku körlüğü ile doğan oğlu Deniz Toprak Miskoklar.”

Aile kırılması ile Burnuyok’tan Miskoklar’a geçiş, bir oyunun çocuğun hayatını nasıl kurtarabileceği, arkadaşlar arasında nezaketin ne kadar kıymetli olduğu, akran zorbalığı, yaşamahevesle tutunma, …

Hikâyeme çok güvendim ve eşim dışında yarışmaya katılma sürecini kimseyle paylaşmadım. Olmazsa kendime verdiğim sözü tutmuş ve hikâyemi zamanında tamamlamış olacaktım; olursa ayrıca dünyalar benim olacaktı. Hem sözümü tuttum hem dünyalar benim oldu.

O tarihten sonra artık ödüllü bir yazarsın. Var mı ödülle ilgili ya da sonrasında anlatmak istediğin tatlı bir anın?

Gülten Dayıoğlu, Türkiye’ye çocuk edebiyatını armağan eden ilk isimlerden. Ağırlığı ve önemi tartışma götürmez. Onun adını taşıyan ödüle sahip olmak sonraki kitaplar için daha büyük özen ve hassasiyet gerektiriyor. Ödüller her 23 Nisan’da açıklanıyor. O sabah Gülten Hanım’ın güzel sesi ile telefonda karşılaşmak inanılmazdı. Sanıyorum 12 saat kadar ağlayıp, kendimi tebrik ettim. Şimdi de bu sorumluluğu en iyi şekilde taşımak için emek veriyorum.

Cesaretiniz Var Mı Yardıma İhtiyacı Olan Birini Tutup Kaldırmaya

İlk soruyu yanıtlarken öğretmen bir anne, asker bir babanın çocuğu olarak çokça tayin olduğundan bahsettin. İkinci romanın Memur Çocuk, senin hikâyen mi?

Ana karakter benim gibi memur çocuğu, benzer yönlerimiz var ama hikâye kurgu. Memur Çocuk’ta birbirlerinin yaşamlarına imza atacaklarından habersiz tayinci bir çocuk Aslı, vitiligo bir kız Celile ve ismiyle savaş içinde olan Barış ile buluşuyoruz. Hikâyelerde cesaret ve nezaket kavramlarına özellikle önem veriyorum. O yüzden Memur Çocuk için okullara gittiğimde de çocuklara hep şu soruyu soruyorum: Cesaretiniz var mı yardıma ihtiyacı olan birini tutup kaldırmaya? Çünkü zordur yalnız, dışlanan birinin yanında durmak ve savunmak. Kolaya kaçmamaya var mısınız? Hadi konuşalım diyorum ve neler anlatıyorlar neler. Çocuklarla olmak çok öğretici. Filtresiz hallerine bayılıyorum.


Her Hikâyenin Bir Müziği Var

Peki, yazarken var mı ritüellerin?

Bir konu belirlediysem, o konuda yazılmış her şeyi okumaya, çekilmiş her şeyi izlemeye çalışırım. Her hikâyenin bende bir müziği var. Kendi kafamda sahne sahne filmlerini çekiyorum. Bazen farklı mekânlarda yazsam da eğer zaman ve mekan müsait ise aynı masaya aynı açıyla oturmayı tercih ederim. Ancak gün içinde başka bir alanda mesai yaptığım için daha çok geceleri en sevdiğim işi yapmaya zaman ayırabiliyorum. O yüzden masam, manzaram ve liseden bu yana yanımdan ayırmadığım kalemim hep benimle.


Beni Uykusuz Bırakan Şeyi Yazıyorum

Yazma yeteneği olan bu yolun başındaki çıraklar için neler söylemek istersin?
Bir çırak olarak bu soruya yanıt vereyim. Beni ne heyecanlandırıyor, güldürüyor, araştırmak için uykusuz bırakıyor ise onu ele alıyorum. Yayın piyasası şu sıra hangi konuyla ilgileniyor diye bakmıyorum. Çünkü benim keyif alarak yazmadığım bir iş okurda da karşılık bulmayacaktır. İnanılmaz çocuklarla karşılaşıyorum, mesajlaşıyorum. Hayata bakışlarını, meraklarını, var olma çabalarını anlatırken onları izlemek ve dinlemek büyük deneyim. Öğretmen yazarlar bu açıdan çok şanslı. Çocuklar dinlenmek ve ciddiye alınmak istiyor. O yüzden hangi yaş grubuna yazıyorsanız o grubun gelişimsel, zihinsel özelliklerini de analiz etmek önemli. 

Kullanılmayan Kelimelerin Ölmesinden Korkarım

“Çocuk Edebiyatında Dil Ağacı” köşemizin ismi. Çocukların dil gelişimi ile ilgili neler aktarmak istersin bize?

Çok güzel ve anlamlı bir isim. Çocuk edebiyatında dil konusu konuşulurken sadelik kavramına vurgu yapılır. Doğrudur. Sadelik önemli ama önemli olduğu kadar da tehlikeli. Çünkü sadelik basitlik anlamına gelmemeli. Ben kelimelerin yaşatılmasını çok önemsiyorum. Hele yabancı sözcükkullanımının bu kadar arttığı günümüzde öz Türkçe kelimeler baş tacımız olmalı. Center yerine merkez, cv yerine öz geçmiş, link yerine bağlantı kelimelerini kullanmak bizi dünya insanı olmaktan uzaklaştırmaz. Mütevazı, kâfi, gibi nefis kelimelerin kullanımını çok kıymetli buluyorum. Kullanılmayan kelimelerin ölmesinden korkarım. Dil gelişimi de farklı kelimeleri görüp tanıyarak ama en çok kendi ana diline hakim büyüyerek doğru gelişir görüşündeyim.

Son olarak yeni projelerinden bahsedebilir miyiz? Bize vermek istediğin müjdeli haberlerin var mı?

Biz yazar olarak metin yazarız, onu kitaplaştıran editörlerdir. O yüzden şöyle söyleyeyim, iki metin için olumlu dönüş aldım. Mutluyum. Biri bu kez resimli bir kitap, diğeri bizi derinden etkileyen bir doğa olayı ile bir hikâye. Heyecanla bekliyorum.

1982 yılında Aydın’da doğdu. Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. 2003’te Cumhuriyet Gazetesi’ndeeğitim muhabiri olarak çalışmaya başladı ve 2018 yılında Habertürk Gazetesi parlamento muhabirliği görevinin ardından kurumsal yaşamda iletişim yöneticiliği yapmayısürdürüyor. Doğa adında bir kızı olan yazar, 2021 Gülten Dayıoğlu Vakfı Roman Ödülü sahibi. Elalem Hapsinde Cinsiyet Eşitliği başlığında eğitimler veren Esra Yazdıç Demir, hikâyelerinde cesaret teması üzerinde duruyor. 

Burnumun Renkleri – Altın Kitaplar

Memur Çocuk – Altın Kitaplar

Büyüteç Dedektifleri – Fenomen Çocuk / Ay Çocuk

Zehra Serisi – Fenomen Çocuk / Ay Çocuk

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Yas dediğin ne kadar sürer; bir gün sona erer mi? Yoksa insan sadece onunla yaşamayı mı öğrenir?

yazar

Yayınlayan

on

Maggie O’Farrell’in 2020 Woman’s Prize Ödüllü Hamnetromanı, yasın en derin sularında yankılanan bir ağıt gibi… Okuru 16. yüzyılın kasvetli, veba gölgesindeki İngiltere’sine götürüyor ve bir annenin en büyük kaybını, bir babanın sessiz yasını, bir ailenin eksilen ruhunu anlatıyor. Bu, yalnızca bir çocuğun ölümü değil; bir evin, bir annenin, bir babanın içinde açılan derin bir boşluğun hikâyesi.

1580’lerde Stratford’un Henley Caddesi’nde bir çiftin üç çocuğu oluyor: Suzanne ve ikiz kardeşler Hamnet ile Judith. Anne Agnes, doğanın dilini bilen, sezgileriyle gökyüzünü okuyabilen, bitkilerde şifa arayan bir kadın. Babaları ise Shakespeare… Ama bu hikâyede Shakespeare’in adı hiç anılmıyor. O, burada yalnızca bir baba; kaybını kelimelere dökemeyen, yasını sessizce taşıyan bir adam.

Hikâye, Hamnet’in yalnızlığıyla başlıyor. Ateşler içinde yatan kardeşini kurtarabilmek için odadan odaya koşuyor ama evin içinde yalnızca kendi ayak sesleri yankılanıyor. Ne annesi aşağı katta ne de babası evde…Kaderin acımasız elleri ona dokunuyor. Ölüm, Judith’i almak için geliyor ama Hamnetonun yerine geçiyor.

Bu kayıp, Agnes’in ruhuna kapanmaz bir yara açıyor. Yüzüne dokunduğu an, oğlunun artık bir hatıraya dönüştüğünü hissediyor. Bir zamanlar şifacı elleriyle insanları iyileştiren kadın, şimdi kendi içindeki boşluğu dolduramıyor. Yas, onun üzerine çöküyor; gökyüzü kararıyor, dünya sessizleşiyor. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil.

Shakespeare ise yası başka bir şekilde yaşıyor. Londra’dasığındığı tiyatroda kelimelerle kendi acısına şekil vermeye çalışıyor. Dört yıl sonra, oğlunun adını sahneye taşıyor. Hamlet… Oyun sahnelendiğinde, seyirciler için bir trajedi ama Shakespeare için bir ağıt oluyor.

Roman, iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm Hamnet’inhikâyesini anlatıyor, ölümün sessiz adımlarını hissettiriyor. İkinci bölümde ise Agnes’in gözünden lirik bir aşk, bir kayıp ve bir annenin dönüşümü anlatılıyor. Shakespeare’in Londra’da geçirdiği yıllar, ailesinden kopuşu, sahnede kelimelerle kendine bir dünya inşa etmesi de bu bölümde hayat buluyor.

Ancak bu hikâyede başkahraman Shakespeare değil. Asıl merkezde Agnes var. Doğaüstü sezgileri olan, başına buyruk, toplumsal kalıplara sığmayan bir kadın. Evinin gölgesinde şifalar bulan, ama en büyük acıyı yaşayan bir anne. Agnes bir doğan besliyor. Bu kuş, onun özgürlüğünün, gücünün bir simgesi. Ama ne iradesi ne de bilgeliği, onu en büyük kayıptan koruyabiliyor. Şifacı elleri, kendi oğlunu iyileştiremiyor. İşte, en büyük trajedi burada.

O’Farrell’in anlatımı, bir masal gibi büyülü, bir ağıt gibi hüzünlü. Kelimeleriyle okurun duyularına dokunuyor, kokuları, sesleri, ışığı hissettiriyor. Romanın her satırında yasın ağırlığı, kaybın kaçınılmazlığı ve aşkın zamana yenilmeyen izleri var.

Bu kitabı bir tarihsel roman gibi okumak yanıltıcı olabilir. Çünkü Hamnet, tarihsel gerçeklerden ilham alsa da bütünüyle bir kurgu. Shakespeare’in Hamlet oyununa adını veren oğlu Hamnet’in vebadan öldüğü rivayetinin üzerine inşa edilmiş bir hikâye. Ama yazar, onu sadece bir olay olarak anlatmıyor; acının derinliğini, bir annenin yaşadığı yası, kaybın bir aile üzerindeki yankılarını öyle güçlü işliyor ki kitap, büyülü gerçekçiliğin sınırlarında dolaşan bir modern klasik haline geliyor.

Hamnet, kaybedilmiş bir çocuğun, eksilmiş bir evin, parçalanmış bir annenin hikâyesi. Yasın, birini nasıl sonsuza dek değiştirdiğini anlatan en güzel romanlardan biri. Eğer kaybın ve aşkın en saf halini hissetmek, edebiyatın büyülü dünyasında yasın sesini duymak isterseniz, bu kitap tam da kalbinize dokunacak…

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

OSCARIN YILDIZLARI

yazar

Yayınlayan

on

Oscar ödül töreninde kırmızı halının en şıkları ve en “olmamış”ları…

OSCAR KİMİN?

Oscar akademi ödül töreni, eskisi kadar heyecanlı, ilgiyle beklenen bir ödül töreni olmasa da, film yıldızlarının kırmızı halıda ne giydikleri, törende neler yaptıkları hayranları tarafından merakla takip edilmeye devam ediyor.

Kırmızı halı; lüksü, şıklığı, zarafeti, asilleri, kazananları temsil etme özelliği taşıyan özel bir anlamı vardır. Ödül törenlerinde ünlülerin şıklık yarışına girdiği kırmızı halı için; aylar öncesinden onlara özel olarak sadece onların üzerinde gördüğümüz elbiseler, mücevherler, ayakkabılar bazen oscar ödül heykelini gölgede bırakır.

Bu yıl ki Oscar ödül töreninin kırmızı halıda kimler şık diye baktığımda pekte çok şık birilerini göremedim diyebilirim. Oyüzden hem şıkları hemde rüküş demeyim de olmamışları sizler için yorumlamaya başlayalım.

OSCARIN YILDIZLARI

DEMİ MOORE

Yıllara meydan okuyan güzelliğiyle, genç görünümünü kaybetmeyen fiziğiyle Demi Moore bence gecenin en şıkları arasındaydı.

Giorgio Armani’nin tasarımı olan; gümüş rengi ışıl ışıl parlayan, ölçülü göğüs dekolteli, kalçada hareketlilik sağlayan drapajlı balık elbisesi ve Chopard mücevherleriyle bir yıldız gibi parlıyordu. Kırmızı halı Oscarını ben Demi Moore ‘a veriyorum..

MİKEY MADİSON

Mikey Madison; “Anora” filmindeki rolüyle en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı. Christian Dior Coutre’dan 1950’ler tarzı, göğüs altında bir fiyonk efektli siyah ve pembe kombin renkli bir elbisesi ve 1910’lardan kalma bir Tiffany kolye ve uyumlu bir bileziğiyle eski Oscar törenlerine atıf yapan tarzıyla kırmızı halı şıkları arasına girdi.

ADRİEN BRODY

“The Brutalist” filmindeki performansıyla En iyi erkek oyuncu dalında ikinci Oscar ödülünü kazanan Adrien Brody; geceye Giorgio Armani simokini ve mücevher tasarımcısı Elsa Jin imzalı yaka broşuyla gecenin en şık erkeğiydi.

SELENA GOMEZ

Selena Gomez Oscar’a misafir olarak gelsede elbisesiyle en şıkları arasında olduğu için onu öne aldım. Ralph Lauren imzalı ışıltılı elbisesinin tarzıyla Hollywood yıldızlarından Sophia Loren’e selam gönderiyor.  

Bu şık elbiseyi, Bulgari elmas kolyesi ve elmas yüzüğüyle tamamlayarak Hollywood yıldızlarının lüks şıklığını yansıtıyor…

MONİCA BARBARO

Oscar yıldızlarından biriside Monica Barbaro ; geceye prenses stilli, kabarık uçuk pembe saten etekli, zarif dekolteli Dior Couture elbisesi ve göz kamaştıran Bulgari mücevherleriyle katıldı.

ARİANA GRANDE

“Wicked” filmiyle pop starlıktan, Hollywood starlığına geçiş yapan Ariana Grande; kırmızı halıda Schiaparelli Couture imzalı pudra tonlardaki hareketli çember etekli, straplez elbisesiyle boy gösterdi.

TİMOTHÉE cHALAMET

Dönemin bütün kırmızı halılarının aranan isimlerinden olan, Kyle Jenner ile olan ilişkisiyle gündemden düşmeyen Timothée Chalamet, renkli hayatını yansıtan neon sarı takım elbisesiyle gecenin en dikkat çekici olduğu kadar en rüküşleri yada “olmamışları” arasındaydı…

Lisa


Lisa son dönemin en dikkat çeken isimlerinden ancak kırmızı halıda giydiği Markgong tasarımı smokin elbisesi, Bulgari mücevherleri (mücevherleri gören var mı?) ve rastgele toplanmış kahküllü saçlarıyla dikkat çekmekten öteye gidemeyen bir “olmamışlık” la boy gösterdi.

HALLE BERRY

Oscar ödül törenine sunucu olarak katılan Halle Berry; kırmızı halıda Cristiano Siriano imzalı, tam 7000 aynalı kırık kristallerden oluşan straplez balık elbisesiyle katıldı. Aynalı kristallerin tek tek işlenmesindeki büyük emeğe saygım var ama bu elbise sanki Oscar’in ağırlığını taşımıyor bence oyüzden ne yazıkki o da bu gecenin “olmamış”ları arasına girdi.

SCARLETT JOHANSSON

Scarlett Johansson;  Thierry Mugler imzalı lacivert kadife elbisesini uzun lacivert kadife eldivenleriyle tamamlayarak, De Beers mücevherleriyle kırmızı halıda yerini aldı. Bir opera sanatçı pozundan da anlaşılacağı gibi Oscar ödül törenine değilde Opera da sahne alacak gibi görünüyordu. Bence o da ne yazıkki “olmamış”tı..

Oscarlar kime giderse gitsin kırmızı halı ödüllerini hakedenler kazandı.

Yazan ve hazırlayan: Ayşenur Demirkan

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Bu kez de ‘’ÇOK’’ üzerine….

yazar

Yayınlayan

on

ÇOKLUK ÇAĞINDA VAROLMAK….

Geçen yazımda ‘’az’’ üzerine düşündüğümü söylemiştim. Şimdi sıra ‘’çok’’ da. Çünkü bir kavramı aksi olmadan düşünmek imkansız, yaşadığımız bu evrende, her şeyi ancak zıttı ile anlamlandırabiliyoruz. Karanlık, aydınlık ile anlaşılır olabiliyor, iyilik kötülük ile yokluk varlık ile.. Bildiğiniz üzere, bu liste böyle uzayıp gider.

Yani insan olarak, biri olmadan öbürünü anlamamızın imkanı yok. O yüzden az hakkında düşünmek, içinde çok ile ilgili düşünmeyi de barındırıyor. Yine kafa açıcı ya da yakıcı düşüncelerdeyim:)

Yaşadığımız bu çağda, ‘’çok’’ kavramı bence doruk noktasında. Çok fazla bilgi, çok fazla üretim, çok fazla tüketim vs vs.. Her şey çok…

Peki, bu çokluk bizim için ne ifade ediyor, bizi özgürleştiriyor mu? Yoksa boğuyor mu? Antik Yunan filozoflarından bugüne bu konu çok konuşulmuş, çok düşünülmüş. Çokluğun gerçeklikten uzaklaştıran bir yanılsama olduğu söylenmiş. Muhtemelen farklı başka fikirlerde ileri sürülmüştür. Felsefeci olmadığımdan ve felsefi yazılar yazmadığımdan fazlaca kafa karıştırmayacağım merak etmeyin.

Günümüzde sonsuz içerik akımı olan sosyal medya veya sonsuz denecek kadar çok ürün olan market raflarına baktığımızda aşırı seçeneğin insanların işini zorlaştırdığını söylemek bence çok mümkün. Fransız yazar ve filozof Jean-Paul Sartre, varoluşçu felsefesine göre, insanın seçim yapmaya mahkum edildiğini söylemiş. Hiç de haksız bulmuyorum.

Diğer bir varoluşçu filozof Danimarkalı Soren Kierkegaard’ın ‘’kaygı’’ kavramı yine tam bugünlere uygun bir tespit. Benim fikrimce tabii. Kierkegaard, çok fazla seçeneğin olmasının, insanda, sürekli ‘’acaba doğru seçimi mi yapıyorum?’’ şüphesi ile kaygı oluşturduğunu söylemiş. Bence bu tip kaygılarla yapılan seçimlerin de insanı özgürleştirmesine imkan yok. Yani bizi hapseden, kaygılandıran bir çokluk evreninde yaşıyoruz. Nicelik çokluk o nesnenin değerini arttırmıyor, bilhassa azaltıyor. Ne az ise o kıymetli ve değerli oluyor.

Tabii tespit yapmak çok kolay da, çözüm bulmak o kadar kolay mı? Bunca çokluk içinde, kendimizde kaygı yaratmadan doğru seçimleri yapabilmek, bunca çokluk içinde dağılmadan anlam bulabilmek nasıl mümkün?

İşimiz o kadar kolay değil. Bir kere bunu kabul edelim. Ancak yaşadığımız çağın gerçeğinden kaçamayacağımıza göre, çoklarla değil, anlamla buluşmaya çalışalım diye düşünüyorum. Tabii hep tekrarladığım gibi, bu benim düşüncem.

Belki de bu çokluk ne güzel, her şey bol diye düşünenler de vardır. Kesin doğru diye şey olmadığına göre, o da doğru.

Eğer bolluğun kaygısına takılmayanlardansanız, çok şanslısınız, işiniz diğerlerinden daha kolay.. Ne dersiniz? Düşünmeye değer….

Gülten Yazici Dülger

Haberin Devamını Oku

Trendler