Connect with us

Köşe Yazıları

Esra Yazdıç Demir ile İlham Dolu Bir Yolculuk

yazar

Published

on

Çocuk Edebiyatında Dil Ağacından herkese merhaba

Yeni bir sayıda sizlerle birlikte nitelikli çocuk kitaplarını konuşuyor olmak heyecan verici. Özellikle resimli çocuk kitapları erken yaşlarda çocuklarımızın dil gelişimini destekler, kitap okuma sevgisine motive eder. Çocuklarımıza yüksek sesle kitap okuma anne-baba çocuk arasında yakınlık kurmakla kalmaz, kitap okumaya teşvik etmenin en basit ve en etkili yöntemidir. İşte tam da burada bu kıymetli eserlerin arkasındaki emeği dinlemek için geçen ay sizlere bir müjde vermiştim. Her ay burada yazar röportajlarımız olacak sözümü tuttum ve ilk konuğum, Eksi 18 Edebiyat Topluluğu’nda yolumun kesiştiği, değerli arkadaşım, gazeteci-yazar ve Doğa’nın biricik annesi sevgili Esra Yazdıç Demir. Hadi gelin hep birlikte ,  bir fikirden ödüle giden keyifli ve ilham dolu yolculuğunu Esra Yazdıç Demir’den dinleyelim.

“DÜŞTÜĞÜNDE KALMASINI BİLEN CESARETLİ VE NEZAKETLE DONANMIŞ ÇOCUKLARA İHTİYAÇ VAR”

Mizacındaki neşe, coşku ve merak romanlarına yansımış bir isim Esra YAZDIÇ DEMİR. Kendisi, edebiyat fakültesi kökenli bir gazeteci. 16 yıllık muhabirlik geçmişinin ardından kurumsal yaşama geçmiş ama yazmayı, özellikle çocuklar için hayaller kurmayı, hiç bırakmamış. Belki de bu yüzünden hikâyelerinin içinde sezdirmeden verilen bilgiler kitaplarında ne kadar çok araştırma yaptığının bir göstergesi. Çocuk edebiyatını seçme nedenini “Doğru yerde evet ve hayır diyebilen, hayata cesaretle sarılan, nezaketli, heyecanlı, yaşamdan keyif alan, zorluklardan yılmayan, düştüğünde kalkmasını bilen insanların temelinin çocukken atılması gerektiğini düşündüğüm için”olarak yanıtlayan yazar, Türkiye’de çocuk ve gençlik edebiyatının Oscar’ı olarak nitelenen Gülten Dayıoğlu Çocuk Romanı Ödülü’nün de sahibi. 

Arabanın Arka Koltuğunda Hep Bir Arkadaş Yarattım Kendime

Ödüllü kitabını konuşmadan önce bize biraz çocukluğundan bahseder misin? Senin hikâyen nerede başlıyor? 
Hikâyem yolda başlıyor. Öğretmen bir anne ve asker bir babanın çocuğu olarak Türkiye’nin yedi bölgesinin dördünde yaşadım. Çok sık tayin olduğumuz için başka şehirlere, okullara, insanlara uyumlanmak ya da yalnız geçen o ilk süreci oyun haline getirmek benim için keyifliydi. Çocuk düzen ve rutin sever, o yüzden kurulu düzene yeni gelen hem merak konusudur hem de rutin dışından hikâyeye girdiği için bilinmezdir. Belki biraz da endişe yaratır. O süreçte kitaplar benim yol arkadaşlarım oldu. Arabanın arka koltuğunda hep bir arkadaş yarattım kendime. Bu bazen bir roman karakteri bazen de benim hayal ettiğim biri oldu. Yazmak fikri de okumakla birlikte kendimle keyifli vakit geçirmek için bulduğum bir oyun oldu benim için. 

İyi Bir Hikâyeyi Kıskandığım Kadar Hiçbir Şeyi Kıskanmam

Peki, yazmaya nasıl karar verdin? Neden çocuk edebiyatı?

Yazmak okumakla eş benim için. Kitaplarımın içi notlarla doludur. Okuduklarımdan, izlediklerimden, dinmediklerimden tetiklenirim. Böylece zihnim gibi kalem de dolar ve onları boşaltmak için yazmam gerekir. İyi bir hikâyeyi kıskandığım kadar hiçbir şeyi kıskanmam. Kitaplarım “Helal olsun çok iyi cümle” notlarıyla dolu. Anlamazsam işaretler koyarım. Yeni bir fikre yol açtıysa notlarım renklenir. Çocuk edebiyatını seçme nedenimse; doğru yerde evet ve hayır diyebilen, hayata cesaretle sarılan, nezaketli, heyecanlı, yaşamdan keyif alan, zorluklardan yılmayan, düştüğünde kalkmasını bilen insanların temelinin çocukken atılması gerektiğini düşünmem.

Kendime Sözümü Tuttum 

İlk romanınla “2021 Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Roman Ödülü’nün sahibi oldun. Bu başarının arkasındaki çalışma sürecinden biraz bahsedebilir misin? Yarışmaya katılmaya nasıl karar verdin?

Azme, cesarete, inada ve meraka çok inanıyorum. Deniz Toprak’ın hikâyesi kendimle yaptığım bir mücadeleydi aslında. Edebiyatta yazılmamış hiçbir konu yoktur deriz. Doğrudur. Konu aynıdır ama anlatımlar farklılaşır. Burnumun Renkleri’nde koku körü, anosmi hastası bir çocuğun cesaretle yaşama tutunma hikâyesini görürsünüz. Kitap şöyle başlıyor, 

“Ben bir ‘BURNUN’ oğluyum. Babam bir parfümör. Dünyada bu işi yapan yedi yüz, Türkiye’de ise dört kişiden biri. Ben ise bu kıymetli burnunu koku körlüğü ile doğan oğlu Deniz Toprak Miskoklar.”

Aile kırılması ile Burnuyok’tan Miskoklar’a geçiş, bir oyunun çocuğun hayatını nasıl kurtarabileceği, arkadaşlar arasında nezaketin ne kadar kıymetli olduğu, akran zorbalığı, yaşamahevesle tutunma, …

Hikâyeme çok güvendim ve eşim dışında yarışmaya katılma sürecini kimseyle paylaşmadım. Olmazsa kendime verdiğim sözü tutmuş ve hikâyemi zamanında tamamlamış olacaktım; olursa ayrıca dünyalar benim olacaktı. Hem sözümü tuttum hem dünyalar benim oldu.

O tarihten sonra artık ödüllü bir yazarsın. Var mı ödülle ilgili ya da sonrasında anlatmak istediğin tatlı bir anın?

Gülten Dayıoğlu, Türkiye’ye çocuk edebiyatını armağan eden ilk isimlerden. Ağırlığı ve önemi tartışma götürmez. Onun adını taşıyan ödüle sahip olmak sonraki kitaplar için daha büyük özen ve hassasiyet gerektiriyor. Ödüller her 23 Nisan’da açıklanıyor. O sabah Gülten Hanım’ın güzel sesi ile telefonda karşılaşmak inanılmazdı. Sanıyorum 12 saat kadar ağlayıp, kendimi tebrik ettim. Şimdi de bu sorumluluğu en iyi şekilde taşımak için emek veriyorum.

Cesaretiniz Var Mı Yardıma İhtiyacı Olan Birini Tutup Kaldırmaya

İlk soruyu yanıtlarken öğretmen bir anne, asker bir babanın çocuğu olarak çokça tayin olduğundan bahsettin. İkinci romanın Memur Çocuk, senin hikâyen mi?

Ana karakter benim gibi memur çocuğu, benzer yönlerimiz var ama hikâye kurgu. Memur Çocuk’ta birbirlerinin yaşamlarına imza atacaklarından habersiz tayinci bir çocuk Aslı, vitiligo bir kız Celile ve ismiyle savaş içinde olan Barış ile buluşuyoruz. Hikâyelerde cesaret ve nezaket kavramlarına özellikle önem veriyorum. O yüzden Memur Çocuk için okullara gittiğimde de çocuklara hep şu soruyu soruyorum: Cesaretiniz var mı yardıma ihtiyacı olan birini tutup kaldırmaya? Çünkü zordur yalnız, dışlanan birinin yanında durmak ve savunmak. Kolaya kaçmamaya var mısınız? Hadi konuşalım diyorum ve neler anlatıyorlar neler. Çocuklarla olmak çok öğretici. Filtresiz hallerine bayılıyorum.


Her Hikâyenin Bir Müziği Var

Peki, yazarken var mı ritüellerin?

Bir konu belirlediysem, o konuda yazılmış her şeyi okumaya, çekilmiş her şeyi izlemeye çalışırım. Her hikâyenin bende bir müziği var. Kendi kafamda sahne sahne filmlerini çekiyorum. Bazen farklı mekânlarda yazsam da eğer zaman ve mekan müsait ise aynı masaya aynı açıyla oturmayı tercih ederim. Ancak gün içinde başka bir alanda mesai yaptığım için daha çok geceleri en sevdiğim işi yapmaya zaman ayırabiliyorum. O yüzden masam, manzaram ve liseden bu yana yanımdan ayırmadığım kalemim hep benimle.


Beni Uykusuz Bırakan Şeyi Yazıyorum

Yazma yeteneği olan bu yolun başındaki çıraklar için neler söylemek istersin?
Bir çırak olarak bu soruya yanıt vereyim. Beni ne heyecanlandırıyor, güldürüyor, araştırmak için uykusuz bırakıyor ise onu ele alıyorum. Yayın piyasası şu sıra hangi konuyla ilgileniyor diye bakmıyorum. Çünkü benim keyif alarak yazmadığım bir iş okurda da karşılık bulmayacaktır. İnanılmaz çocuklarla karşılaşıyorum, mesajlaşıyorum. Hayata bakışlarını, meraklarını, var olma çabalarını anlatırken onları izlemek ve dinlemek büyük deneyim. Öğretmen yazarlar bu açıdan çok şanslı. Çocuklar dinlenmek ve ciddiye alınmak istiyor. O yüzden hangi yaş grubuna yazıyorsanız o grubun gelişimsel, zihinsel özelliklerini de analiz etmek önemli. 

Kullanılmayan Kelimelerin Ölmesinden Korkarım

“Çocuk Edebiyatında Dil Ağacı” köşemizin ismi. Çocukların dil gelişimi ile ilgili neler aktarmak istersin bize?

Çok güzel ve anlamlı bir isim. Çocuk edebiyatında dil konusu konuşulurken sadelik kavramına vurgu yapılır. Doğrudur. Sadelik önemli ama önemli olduğu kadar da tehlikeli. Çünkü sadelik basitlik anlamına gelmemeli. Ben kelimelerin yaşatılmasını çok önemsiyorum. Hele yabancı sözcükkullanımının bu kadar arttığı günümüzde öz Türkçe kelimeler baş tacımız olmalı. Center yerine merkez, cv yerine öz geçmiş, link yerine bağlantı kelimelerini kullanmak bizi dünya insanı olmaktan uzaklaştırmaz. Mütevazı, kâfi, gibi nefis kelimelerin kullanımını çok kıymetli buluyorum. Kullanılmayan kelimelerin ölmesinden korkarım. Dil gelişimi de farklı kelimeleri görüp tanıyarak ama en çok kendi ana diline hakim büyüyerek doğru gelişir görüşündeyim.

Son olarak yeni projelerinden bahsedebilir miyiz? Bize vermek istediğin müjdeli haberlerin var mı?

Biz yazar olarak metin yazarız, onu kitaplaştıran editörlerdir. O yüzden şöyle söyleyeyim, iki metin için olumlu dönüş aldım. Mutluyum. Biri bu kez resimli bir kitap, diğeri bizi derinden etkileyen bir doğa olayı ile bir hikâye. Heyecanla bekliyorum.

1982 yılında Aydın’da doğdu. Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. 2003’te Cumhuriyet Gazetesi’ndeeğitim muhabiri olarak çalışmaya başladı ve 2018 yılında Habertürk Gazetesi parlamento muhabirliği görevinin ardından kurumsal yaşamda iletişim yöneticiliği yapmayısürdürüyor. Doğa adında bir kızı olan yazar, 2021 Gülten Dayıoğlu Vakfı Roman Ödülü sahibi. Elalem Hapsinde Cinsiyet Eşitliği başlığında eğitimler veren Esra Yazdıç Demir, hikâyelerinde cesaret teması üzerinde duruyor. 

Burnumun Renkleri – Altın Kitaplar

Memur Çocuk – Altın Kitaplar

Büyüteç Dedektifleri – Fenomen Çocuk / Ay Çocuk

Zehra Serisi – Fenomen Çocuk / Ay Çocuk

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Savaşın Lügatında Umut: Yetim Bir Kelime

yazar

Published

on

Ben hislerimi ancak kelimelerin insafına bırakabilen insanlardanım. Kelimeler ne kadar müsaade ederse o kadar işliyor kalemim. Fakat öyle günlerden geçiyoruz ki kelimeler bile meramımı anlatmaya kifayetsiz kalıyor. Zira lügatimizde hiçbir kelime, bir çocuğun oyuncağıyla birlikte toprağa gömülen hayallerini ya da bir insanın evini bir sırt çantasına sığdırmak zorunda kalışındaki çaresizliği anlatmaya yetmiyor.

Savaş… Bu beş harflik kelime ne zihnimde ne de vicdanımda bir türlü yer buluyor. Kelime anlamıyla bile o kadar soğuk ve bir o kadar ürpertici ki… Söylerken dilin, yazarken kalemin buz tuttuğu yer tam da burası. Aslında mesele kelimelerin kifayetsizliği değil; kelimeler de bu yükü taşımaya utanıyor, harfler de bu vahşeti tarif etme sorumluluğundan kaçıyor sanki.

Sahi, hangi lisan bir annenin yavrusunun cansız bedenine bakarken hissettiği o derin sızıyı ifade edebilir? Hangi sıfat, bombalar patlarken bir çocuğun gözlerindeki korkuyla karışmış boşluğu tanımlayabilir?

Televizyon ekranlarında haritalar üzerinde strateji çizenler “ekonomik sebepler” diyor, “strateji” diyor, “haklı gerekçeler” diye sıralıyor. Oysa hiçbir harita, “ev” denilen o kavramın bir sırt çantasına sığdırılmasını; duvarlara asılan fotoğrafları, yıllarca biriktirilen kitapları ve mutfaktaki o tanıdık kokunun bir fermuarın ardına sığmak zorunda oluşunu göstermez.

“Çocukluk insanın anavatanıdır,” der şair. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığımızda zihnimiz otomatik olarak o saf, temiz ve dertsiz günlere geri döner. Fakat “mülteci” etiketini daha beşikteyken almış bir çocuğun anavatanı; valizlere sığdırılmış telaşlı vedalar, yabancı dillerin soğuk duvarları ve iki dil arasında kalmış, hiçbirine tam ait olamayan bir hayattır. İşte tam bu noktada, “mülteci” kelimesinin bıraktığı boşlukta insanlığımız asılı kalıyor. Eminim ki “Çocukluk insanın anavatanıdır,” diyen şair; o anavatanın bombalarla yerle bir edildiği, toprağının yabancı postallar altında ezildiği bir dünyayı hayal bile edememiştir.

Haber bültenleri rakamlarla konuşuyor. “Binlerce can kaybı,” diyorlar; “yüz binlerce göçmen,” diye ekliyorlar. Bugün kelimelerimi dilsiz bırakan asıl sebep, dünyanın bu acıya birer “sayı”, birer “güvenlik sorunu” yahut “istatistik” olarak bakacak kadar nasırlaşmış olmasıdır. “Can pazarı” demek yerine “sınır güvenliği” deniliyor. İstatistikler, bir çocuğun döktüğü o tek damla gözyaşının ağırlığını ölçemiyor. Rakamlar büyüdükçe vicdanlar küçülüyor sanki.

Bugün yazmak; karanlığa ışık tutmak gibi değil, karanlığın içindeki o ağır sessizliğe tanıklık etmek gibi. Bu vahşeti anlatabilecek kelimeleri bulamamanın mahcubiyetini yaşıyorum. Artık biliyorum: savaşın lügatinde umut, sadece yetim kalmış bir kelime. Annesi, babası ve evi elinden alınmış bir çocuk gibi hiçbir cümleye tam olarak sığamıyor. Meramım: bu dilsiz vahşetin ortasında bir nebze de olsa insan kalabilmek.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Sayfadan Perdeye

yazar

Published

on

 Son Dönemin Öne Çıkan Kitap Uyarlamaları

2026’nın ilk ayları, kitaplardan uyarlanan dizi ve filmlerle oldukça hareketli geçti. Sosyal medyada hararetli tartışmalar, “kitap daha iyiydi” yorumları, sadakat eleştirileri. Edebiyat uyarlamaları her zaman gündem yaratır. Çünkü bir roman yalnızca bir hikaye değil; okurun zihninde kurulmuş kişisel bir dünyadır.

Sinema ve televizyon ise o dünyayı görünür kılmaya talip olur. İşte asıl gerilim burada başlar. Yönetmenin yorumu, oyuncunun yüzü, mekanın rengi; hepsi okurun hayal gücüyle yarışır. Kimi zaman hayal kırıklığı doğar, kimi zaman da metne yeni bir soluk gelir.

İtiraf etmeliyim ki, sevdiğim romanların beyaz perde ya da camdaki yansımasını izlemekte hep çekingen olmuşumdur; büyü bozulacak diye. Sayfalar arasında kurduğum dünya bana aitmiş gibi gelir. Bu yüzden romanı kadar yapımına da kendimi kaptırdığım eser sayısı azdır.

Yine de hakkını teslim etmek gerekiyor: Bazı uyarlamalar yalnızca edebi gücü korumakla kalmaz, sinema ve televizyon diliyle hikayeye yeni bir katman ekler. Hatta kimi zaman romanın önüne geçerek daha geniş bir hafızaya yerleşir. Özellikle son dönemde peş peşe gelen yapımlar, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Gelin, son döneme damgasını vuran kitap uyarlamalarına yakından bakalım.

                                                              Hamnet

İlk durak olarak, uzun süre “en iyilerim” listesinin başında kalacağına emin olduğum Hamnet’i seçiyorum.

Roman, Shakespeare’in eşi olarak bildiğimiz Agnes Hathaway’i merkeze alıyor. Maggie O’Farrell anlatıyı bilinçli biçimde “büyük erkek dehanın” etrafında kurmuyor; aksine sahnenin gerisinde kalmış gibi görünen bir kadının dünyasını açıyor önümüze. Bir eş, bir anne ve her şeyden önce yas tutan bir insan olarak Agnes’in iç sesi romanın omurgasını oluşturuyor. Merkezde kaybın kendisi değil; kaybın bir kadının ruhunda açtığı derin boşluk var. Dil incelikli, ritmi sakin ama etkisi sarsıcı. Sözcükler gösterişsiz, fakat yerli yerinde.

Ocak ayında İsviçre’de vizyona girer girmez film uyarlamasını izledim. Açıkçası böylesine güçlü bir karşılık beklemiyordum. Daha ilk sahnelerden itibaren salondaki atmosfer değişti; filmin farklı yerlerinde pek çok kişi gibi ben de gözyaşlarımı tutamadım.

Agnes’i canlandıran Jessie Buckley, rol yapmıyor; karakterin içinde yaşıyor. Yönetmen Chloe Zhao, hikayeyi büyük dramatik efektlere yaslamadan, şiirsel bir sadelikle kurmuş. 16. yüzyıl İngiliz kırsalının dokusu, ışığı ve sessizliği titizlikle işlenmiş. Shakespeare rolünde Paul Mescal ölçülü bir performans sergilerken, Hamnet’i canlandıran Jacobi Jupe bakışlarıyla hafızaya kazınıyor.

Romanı mutlaka okuyun; ama bu kez filmini es geçmeyin. Nadiren olur: Aynı hikaye, iki farklı mecrada da insanın içine bu kadar güçlü dokunabilir.

                                                           Uğultulu Tepeler

İkinci sırada, yeniden beyaz perdeye taşınan güçlü bir klasik var: Uğultulu Tepeler

Türü çoğu zaman “romantik” olarak etiketlense de, bana kalırsa bu roman romantizmden çok daha sert bir zeminde duruyor. Bu bir aşk hikayesinden ziyade; hırsın, incinmişliğin, sınıf öfkesinin ve intikam arzusunun hikayesi. Emily Bronte’nin 1847’de yayımlanan tek romanı, neredeyse iki asırdır tartışılıyor. Benim kişisel baş tacım olmasa da, edebiyat tarihindeki yerinin sarsılmaz olduğu açık.

Romanın bugün hala canlı kalmasının nedeni, insana dair karanlık tarafı saklamadan anlatması. Saf iyilik değil; saf kötülüğün, takıntının ve yıkıcı tutkuların izini sürüyor. Doğa tasvirleri ise yalnızca arka plan değil; karakterlerin ruh halinin bir uzantısı. Üstelik yazıldığı dönem düşünüldüğünde sanayi devriminin sonuçlarına, sınıf ayrımlarına ve dışlanmaya getirdiği eleştiri oldukça cesur. Tüm bunlar, eseri yalnızca bir “aşk klasiği” olmaktan çıkarıp gotik edebiyatın güçlü bir metnine dönüştürüyor.

Evet, uyarlamanın özellikle tutku ve tensellik dozunu yükselttiği yönünde eleştiriler var. Hikaye yer yer daha erotik bir çerçeveden okunmuş. Ancak bu tercih, romanın özündeki yıkıcı arzuyu görünür kılma çabası olarak da değerlendirilebilir. Yönetmen Fennell’in yorumu, metni steril bir klasik olarak değil; hala rahatsız edici ve hala tehlikeli bir hikaye olarak ele alıyor.

Şubat 2026’da vizyona giren film, izleyiciyi güvenli bir romantizm alanına değil; takıntı ve tutkunun sınır tanımadığı fırtınalı bir dünyaya çağırıyor. Kimi sahneler tartışma yaratabilir, fakat inkar edilemez bir gerçek var: Bu, cesur ve sinemasal olarak güçlü bir uyarlama.

                Yüz Yıllık Yalnızlık

Sırada uyarlanması en zor eserlerden biri var: Büyülü gerçekliğin muhteşem kalemi Gabriel Garcia Marquez’in unutulmaz eseri Yüz Yıllık Yalnızlık

Roman, Buendia ailesinin yedi kuşağı boyunca süren döngüsel hikayesini, Kolombiya tarihi ve Latin Amerika mitleriyle iç içe anlatır. Gerçek ile masal, trajedi ve tutkular kurgusal mekan Macondo’da birleşir; burası bir kasaba değil, bir hafıza.

Yıllarca “uyarlanamaz” denilen bu eser,2025 yılında Netflix’in 8 bölümlük dizisiyle ekrana taşındı. İkinci 8 bölüm ise heyecanla bekleniyor. Yönetmenler Alex Garcia Lopez ve Laura Mora, romana sadık kalarak karakterleri ve atmosferi başarıyla yansıttı. Oyuncular rollerin içindeymiş gibi, müzik ve görsellik büyülü gerçekçiliği güçlendiriyor.

Klasik bir “uyarlanamaz” romanın bu denli sağlam ekrana taşınması, hem hayranları memnun ediyor hem de yeni izleyiciler için etkileyici bir giriş sunuyor.

                                                Masumiyet Müzesi

Son olarak, geçtiğimiz haftalarda vizyona giren ve ilk iki hafta Türkiye gündemine oturan Masuiyet Müzesi’nden bahsetmek istiyorum. Sıkı bir Orhan Pamuk hayranı olarak, kitabı çıkınca ilk baskısından okumuş ve Kemal’in takıntılı kişiliğinin etkisinden uzun süre çıkamamıştım.

1975’te başlayan ve günümüze uzanan hikaye, İstanbullu zengin Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun’un etrafında dönüyor. Masum bir aşk hikayesi gibi görünse de aslında Kemal’in saplantısı, kitabın gerçek motoru. Füsun’un içtiği 4.000’ü aşkın sigara izmariti, tokası, hatta ona ait her küçük eşya; Kemal yıllarca saklamış, onu her yönüyle sahiplenmiş. Kitap, bu takıntının insan ruhunu nasıl sardığını, karakterlerin derinliğini ve İstanbul’un 1970’ler atmosferini müthiş bir şekilde hissettiriyor.

Uyarlanan dizi, olağanüstü bir lansmanla Şubat ayına damgasını vurdu. Eleştirmenler ve kitabı okuyanlar, dizinin yazıldığı dönemi ve Kemal’in takıntılı ruh halini oldukça başarılı bir şekilde yansıttığı konusunda hemfikir.

Dünya edebiyatında hala okunmayı ve izlenmeyi bekleyen pek çok başarılı eser var. Ben ise son dönemde adından en çok söz ettiren yapımlara odaklandım. Siz siz olun, önce kitabı okuyun; karakterlerin iç dünyasına, zamanın ve mekanın dokusuna dalın. Ardından filmi veya diziyi izleyin; ekran uyarlamaları büyüyü ve detayları görselle sunuyor, ama kitabın verdiği o derin, kişisel zevki hiçbir yapım tek başına veremiyor.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi

yazar

Published

on

Tarih boyunca insanlar, „Felsefe nedir?“ sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki „zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı“ denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, „Felsefe yolda olmaktır,“ sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))

​Fakat bu „yolda olma“ hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak „takip et, beğen, paylaş“ butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…

​Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp „Hayat böyle,“ derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.

​Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki „Işık göz yakar,“ kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.

​Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, „Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!“ dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine „gözlerinizin bozuk“ olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.

​Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün „bilgi kirliliği“ ve „algı yönetimi“ mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı „senin gibiler“ konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.

​Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki „gözü bozuk“ ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.

Continue Reading

Trendler