Sosyal Medya

Köşe Yazıları

Esra Yazdıç Demir ile İlham Dolu Bir Yolculuk

yazar

Yayınlayan

on

Çocuk Edebiyatında Dil Ağacından herkese merhaba

Yeni bir sayıda sizlerle birlikte nitelikli çocuk kitaplarını konuşuyor olmak heyecan verici. Özellikle resimli çocuk kitapları erken yaşlarda çocuklarımızın dil gelişimini destekler, kitap okuma sevgisine motive eder. Çocuklarımıza yüksek sesle kitap okuma anne-baba çocuk arasında yakınlık kurmakla kalmaz, kitap okumaya teşvik etmenin en basit ve en etkili yöntemidir. İşte tam da burada bu kıymetli eserlerin arkasındaki emeği dinlemek için geçen ay sizlere bir müjde vermiştim. Her ay burada yazar röportajlarımız olacak sözümü tuttum ve ilk konuğum, Eksi 18 Edebiyat Topluluğu’nda yolumun kesiştiği, değerli arkadaşım, gazeteci-yazar ve Doğa’nın biricik annesi sevgili Esra Yazdıç Demir. Hadi gelin hep birlikte ,  bir fikirden ödüle giden keyifli ve ilham dolu yolculuğunu Esra Yazdıç Demir’den dinleyelim.

“DÜŞTÜĞÜNDE KALMASINI BİLEN CESARETLİ VE NEZAKETLE DONANMIŞ ÇOCUKLARA İHTİYAÇ VAR”

Mizacındaki neşe, coşku ve merak romanlarına yansımış bir isim Esra YAZDIÇ DEMİR. Kendisi, edebiyat fakültesi kökenli bir gazeteci. 16 yıllık muhabirlik geçmişinin ardından kurumsal yaşama geçmiş ama yazmayı, özellikle çocuklar için hayaller kurmayı, hiç bırakmamış. Belki de bu yüzünden hikâyelerinin içinde sezdirmeden verilen bilgiler kitaplarında ne kadar çok araştırma yaptığının bir göstergesi. Çocuk edebiyatını seçme nedenini “Doğru yerde evet ve hayır diyebilen, hayata cesaretle sarılan, nezaketli, heyecanlı, yaşamdan keyif alan, zorluklardan yılmayan, düştüğünde kalkmasını bilen insanların temelinin çocukken atılması gerektiğini düşündüğüm için”olarak yanıtlayan yazar, Türkiye’de çocuk ve gençlik edebiyatının Oscar’ı olarak nitelenen Gülten Dayıoğlu Çocuk Romanı Ödülü’nün de sahibi. 

Arabanın Arka Koltuğunda Hep Bir Arkadaş Yarattım Kendime

Ödüllü kitabını konuşmadan önce bize biraz çocukluğundan bahseder misin? Senin hikâyen nerede başlıyor? 
Hikâyem yolda başlıyor. Öğretmen bir anne ve asker bir babanın çocuğu olarak Türkiye’nin yedi bölgesinin dördünde yaşadım. Çok sık tayin olduğumuz için başka şehirlere, okullara, insanlara uyumlanmak ya da yalnız geçen o ilk süreci oyun haline getirmek benim için keyifliydi. Çocuk düzen ve rutin sever, o yüzden kurulu düzene yeni gelen hem merak konusudur hem de rutin dışından hikâyeye girdiği için bilinmezdir. Belki biraz da endişe yaratır. O süreçte kitaplar benim yol arkadaşlarım oldu. Arabanın arka koltuğunda hep bir arkadaş yarattım kendime. Bu bazen bir roman karakteri bazen de benim hayal ettiğim biri oldu. Yazmak fikri de okumakla birlikte kendimle keyifli vakit geçirmek için bulduğum bir oyun oldu benim için. 

İyi Bir Hikâyeyi Kıskandığım Kadar Hiçbir Şeyi Kıskanmam

Peki, yazmaya nasıl karar verdin? Neden çocuk edebiyatı?

Yazmak okumakla eş benim için. Kitaplarımın içi notlarla doludur. Okuduklarımdan, izlediklerimden, dinmediklerimden tetiklenirim. Böylece zihnim gibi kalem de dolar ve onları boşaltmak için yazmam gerekir. İyi bir hikâyeyi kıskandığım kadar hiçbir şeyi kıskanmam. Kitaplarım “Helal olsun çok iyi cümle” notlarıyla dolu. Anlamazsam işaretler koyarım. Yeni bir fikre yol açtıysa notlarım renklenir. Çocuk edebiyatını seçme nedenimse; doğru yerde evet ve hayır diyebilen, hayata cesaretle sarılan, nezaketli, heyecanlı, yaşamdan keyif alan, zorluklardan yılmayan, düştüğünde kalkmasını bilen insanların temelinin çocukken atılması gerektiğini düşünmem.

Kendime Sözümü Tuttum 

İlk romanınla “2021 Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Roman Ödülü’nün sahibi oldun. Bu başarının arkasındaki çalışma sürecinden biraz bahsedebilir misin? Yarışmaya katılmaya nasıl karar verdin?

Azme, cesarete, inada ve meraka çok inanıyorum. Deniz Toprak’ın hikâyesi kendimle yaptığım bir mücadeleydi aslında. Edebiyatta yazılmamış hiçbir konu yoktur deriz. Doğrudur. Konu aynıdır ama anlatımlar farklılaşır. Burnumun Renkleri’nde koku körü, anosmi hastası bir çocuğun cesaretle yaşama tutunma hikâyesini görürsünüz. Kitap şöyle başlıyor, 

“Ben bir ‘BURNUN’ oğluyum. Babam bir parfümör. Dünyada bu işi yapan yedi yüz, Türkiye’de ise dört kişiden biri. Ben ise bu kıymetli burnunu koku körlüğü ile doğan oğlu Deniz Toprak Miskoklar.”

Aile kırılması ile Burnuyok’tan Miskoklar’a geçiş, bir oyunun çocuğun hayatını nasıl kurtarabileceği, arkadaşlar arasında nezaketin ne kadar kıymetli olduğu, akran zorbalığı, yaşamahevesle tutunma, …

Hikâyeme çok güvendim ve eşim dışında yarışmaya katılma sürecini kimseyle paylaşmadım. Olmazsa kendime verdiğim sözü tutmuş ve hikâyemi zamanında tamamlamış olacaktım; olursa ayrıca dünyalar benim olacaktı. Hem sözümü tuttum hem dünyalar benim oldu.

O tarihten sonra artık ödüllü bir yazarsın. Var mı ödülle ilgili ya da sonrasında anlatmak istediğin tatlı bir anın?

Gülten Dayıoğlu, Türkiye’ye çocuk edebiyatını armağan eden ilk isimlerden. Ağırlığı ve önemi tartışma götürmez. Onun adını taşıyan ödüle sahip olmak sonraki kitaplar için daha büyük özen ve hassasiyet gerektiriyor. Ödüller her 23 Nisan’da açıklanıyor. O sabah Gülten Hanım’ın güzel sesi ile telefonda karşılaşmak inanılmazdı. Sanıyorum 12 saat kadar ağlayıp, kendimi tebrik ettim. Şimdi de bu sorumluluğu en iyi şekilde taşımak için emek veriyorum.

Cesaretiniz Var Mı Yardıma İhtiyacı Olan Birini Tutup Kaldırmaya

İlk soruyu yanıtlarken öğretmen bir anne, asker bir babanın çocuğu olarak çokça tayin olduğundan bahsettin. İkinci romanın Memur Çocuk, senin hikâyen mi?

Ana karakter benim gibi memur çocuğu, benzer yönlerimiz var ama hikâye kurgu. Memur Çocuk’ta birbirlerinin yaşamlarına imza atacaklarından habersiz tayinci bir çocuk Aslı, vitiligo bir kız Celile ve ismiyle savaş içinde olan Barış ile buluşuyoruz. Hikâyelerde cesaret ve nezaket kavramlarına özellikle önem veriyorum. O yüzden Memur Çocuk için okullara gittiğimde de çocuklara hep şu soruyu soruyorum: Cesaretiniz var mı yardıma ihtiyacı olan birini tutup kaldırmaya? Çünkü zordur yalnız, dışlanan birinin yanında durmak ve savunmak. Kolaya kaçmamaya var mısınız? Hadi konuşalım diyorum ve neler anlatıyorlar neler. Çocuklarla olmak çok öğretici. Filtresiz hallerine bayılıyorum.


Her Hikâyenin Bir Müziği Var

Peki, yazarken var mı ritüellerin?

Bir konu belirlediysem, o konuda yazılmış her şeyi okumaya, çekilmiş her şeyi izlemeye çalışırım. Her hikâyenin bende bir müziği var. Kendi kafamda sahne sahne filmlerini çekiyorum. Bazen farklı mekânlarda yazsam da eğer zaman ve mekan müsait ise aynı masaya aynı açıyla oturmayı tercih ederim. Ancak gün içinde başka bir alanda mesai yaptığım için daha çok geceleri en sevdiğim işi yapmaya zaman ayırabiliyorum. O yüzden masam, manzaram ve liseden bu yana yanımdan ayırmadığım kalemim hep benimle.


Beni Uykusuz Bırakan Şeyi Yazıyorum

Yazma yeteneği olan bu yolun başındaki çıraklar için neler söylemek istersin?
Bir çırak olarak bu soruya yanıt vereyim. Beni ne heyecanlandırıyor, güldürüyor, araştırmak için uykusuz bırakıyor ise onu ele alıyorum. Yayın piyasası şu sıra hangi konuyla ilgileniyor diye bakmıyorum. Çünkü benim keyif alarak yazmadığım bir iş okurda da karşılık bulmayacaktır. İnanılmaz çocuklarla karşılaşıyorum, mesajlaşıyorum. Hayata bakışlarını, meraklarını, var olma çabalarını anlatırken onları izlemek ve dinlemek büyük deneyim. Öğretmen yazarlar bu açıdan çok şanslı. Çocuklar dinlenmek ve ciddiye alınmak istiyor. O yüzden hangi yaş grubuna yazıyorsanız o grubun gelişimsel, zihinsel özelliklerini de analiz etmek önemli. 

Kullanılmayan Kelimelerin Ölmesinden Korkarım

“Çocuk Edebiyatında Dil Ağacı” köşemizin ismi. Çocukların dil gelişimi ile ilgili neler aktarmak istersin bize?

Çok güzel ve anlamlı bir isim. Çocuk edebiyatında dil konusu konuşulurken sadelik kavramına vurgu yapılır. Doğrudur. Sadelik önemli ama önemli olduğu kadar da tehlikeli. Çünkü sadelik basitlik anlamına gelmemeli. Ben kelimelerin yaşatılmasını çok önemsiyorum. Hele yabancı sözcükkullanımının bu kadar arttığı günümüzde öz Türkçe kelimeler baş tacımız olmalı. Center yerine merkez, cv yerine öz geçmiş, link yerine bağlantı kelimelerini kullanmak bizi dünya insanı olmaktan uzaklaştırmaz. Mütevazı, kâfi, gibi nefis kelimelerin kullanımını çok kıymetli buluyorum. Kullanılmayan kelimelerin ölmesinden korkarım. Dil gelişimi de farklı kelimeleri görüp tanıyarak ama en çok kendi ana diline hakim büyüyerek doğru gelişir görüşündeyim.

Son olarak yeni projelerinden bahsedebilir miyiz? Bize vermek istediğin müjdeli haberlerin var mı?

Biz yazar olarak metin yazarız, onu kitaplaştıran editörlerdir. O yüzden şöyle söyleyeyim, iki metin için olumlu dönüş aldım. Mutluyum. Biri bu kez resimli bir kitap, diğeri bizi derinden etkileyen bir doğa olayı ile bir hikâye. Heyecanla bekliyorum.

1982 yılında Aydın’da doğdu. Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. 2003’te Cumhuriyet Gazetesi’ndeeğitim muhabiri olarak çalışmaya başladı ve 2018 yılında Habertürk Gazetesi parlamento muhabirliği görevinin ardından kurumsal yaşamda iletişim yöneticiliği yapmayısürdürüyor. Doğa adında bir kızı olan yazar, 2021 Gülten Dayıoğlu Vakfı Roman Ödülü sahibi. Elalem Hapsinde Cinsiyet Eşitliği başlığında eğitimler veren Esra Yazdıç Demir, hikâyelerinde cesaret teması üzerinde duruyor. 

Burnumun Renkleri – Altın Kitaplar

Memur Çocuk – Altın Kitaplar

Büyüteç Dedektifleri – Fenomen Çocuk / Ay Çocuk

Zehra Serisi – Fenomen Çocuk / Ay Çocuk

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi

yazar

Yayınlayan

on

Tarih boyunca insanlar, “Felsefe nedir?” sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki “zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı” denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, “Felsefe yolda olmaktır,” sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))

​Fakat bu “yolda olma” hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak “takip et, beğen, paylaş” butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…

​Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp “Hayat böyle,” derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.

​Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki “Işık göz yakar,” kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.

​Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, “Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!” dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine “gözlerinizin bozuk” olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.

​Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün “bilgi kirliliği” ve “algı yönetimi” mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı “senin gibiler” konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.

​Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki “gözü bozuk” ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

“Dünyayuva”

yazar

Yayınlayan

on

Herkesin kişisel tarihine not düştüğü özel anlar vardır.
Geçtiğimiz hafta, ben de kendi tarihimde çok önemli bir yer tutacak, benim için çok özel bir gecenin hem tanığı hem de moderatörü olma ayrıcalığını yaşadım.

Benim için okumak hiçbir zaman yalnızca bir hobi olmadı; bir yön bulma biçimi, bir yol arkadaşlığı, bazen de insanın kendine açtığı sessiz bir kapı oldu. Kurumsal hayatıma “biraz soluklanayım, sonra dönerim” diyerek ara verdiğimde, bunun kısa bir mola olacağını sanıyordum. Kendimi kitaplarla çevrili bambaşka bir dünyanın içinde bulacağımı ve bu dünyanın beni böylesine zenginleştireceğini doğrusu tahmin etmiyordum.

Kendimi bildim bileli okurdum; ama çoğu zaman iş, annelik ve gündelik sorumluluklardan arta kalan vakitlerde. Oysa son üç yıldır kitaplarla kurduğum bağ bambaşka bir yere evrildi. Artık sabahları kahvem eşliğinde kendime ayırdığım “ben zamanı” kitaplarla başlıyor. Okuyorum, yazıyorum, araştırıyorum. Okuduklarımı hem Instagram hesabımda (ozdenevar) hem de bu köşede paylaşarak, bu yolculuğu yalnızca kendim için değil, başkalarıyla birlikte deneyimliyorum.

Kurduğum bu küçük edebiyat dünyasında kitap kulüpleri ise en güçlü eşlikçilerim. Birlikte okunan kitaplar üzerine konuşmak, farklı yorumları dinlemek, aynı metnin etrafında farklı hayatların buluşmasına tanıklık etmek adeta kolektif bir terapi. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü ile her ay gerçekleştirdiğimiz buluşmalar, yalnızca kitap konuşulan toplantılar değil; aynı zamanda bir edebi köprü kurduğumuz, kültürel bağlarımızı diri tuttuğumuz özel alanlar. Bu yolculukta son durağımız ise bir Yazar Buluşması oldu.

Kulübümüzün çok sevdiğimiz bir üyesini, kalemine hayran olduğumuz bir yazarı ağırladık bu buluşmada: Burcu Özer Katmer’i.

Burcu ile yollarımız, kitap kulübümüzün ilk kitabı olan ve onun da ilk romanı olan Kendine Ait ile kesişmişti. Bir çember kurup o kitabı konuştuğumuz, metinle birlikte kalplerimizi de açtığımız o günün üzerinden tam iki yıl geçmişken, bu kez çok daha özel bir buluşmada, yeni öykü kitabı Dünyayuva üzerine konuşmak için bir araya geldik.

Bu etkinlikte moderatör olarak yer almak benim için büyük bir onurdu. Kitaplarla kurduğum bu güçlü bağın, yalnızca bir okur olarak değil, edebiyatı paylaşan ve görünür kılan biri olarak sahneye taşınması tarifsiz bir duyguydu. Çok sevdiğim bir yazara, onun metinleri üzerine sorular sormak; okuduklarımı, düşündüklerimi ve hissettiklerimi kamusal bir alanda dile getirmek, edebiyatın bana sunduğu en kıymetli hediyelerden biriydi.

Dünyayuva: Kadınların Sessiz Hikayeleri

Dünyayuva yayımlandığı anda kitabı edinmiş, daha önce de Burcu’nun bu kitapta yer alan bazı öykülerini okuma şansı bulmuştum. Kitabı, keyifli bir yolculukta okumak üzere uçağa saklamayı planlarken, elime alır almaz kendimi öykülerin içinde kaybolmuş halde buldum.

Dünyayuva, sekiz öyküden oluşan; aidiyetin, kadınlığın ve “yuva” kavramının katmanlarına inen bir yolculuk. Bu öykülerde, fiziken ya da ruhen evini geride bırakmış, bilinmez kıyılara açılmış kadınlar var. Eskisi gibi devam edemeyen ama hayatın içinde kendine yeni bir yön bulmayı başaran kadınlar. Farklı coğrafyalardan, farklı hayatların içinden seslenen bu karakterler, aslında hepimizin içindeki kırılgan, cesur ve özgürleşmeye meyilli yanlara dokunuyor.

Kitabın ilk öyküsü Küçük Mavi Defter, 2024 yılında Rengin Göçmen Kadın Korosu Öykü Yarışması’nda birincilik ödülüne layık görülmüş. İkinci öykü ise Zürich Liest Festivali kapsamında düzenlenen Vorsatz yarışmasında ödül almış. Kitapta yer alan diğer öyküler de, sandıkların altında kalmış sayısız kadın hikayesinden birer iz taşıyor.

Burcu, aidiyet ve kadınlık temalarını işlediği bu metinlerde, kelimeleri adeta bir anahtar gibi kullanıyor. Yalnızca kendi sesini değil, öykülerinde hayat bulan kadınların sesini de özgür bırakıyor. Görünmeyeni görünür, duyulmayanı duyulur kılıyor. Kelimeleriyle kadınlara benliklerini ve içlerindeki gücü yeniden hatırlatıyor.

Her bir öykü, sessiz ama güçlü bir direncin kaydı gibi. Ve Katmer, biz okurları bu özgürleşme yolculuğunun yalnızca tanığı değil, doğrudan bir parçası haline getiriyor.

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Yanımdayken Neden Sosyal Medyadan Kutluyorum?

yazar

Yayınlayan

on

‘‘Eşim yanımda. Çocuğum yan koltukta oturuyor.

Ama doğum günü kutlaması sosyal medyada. Evlilik yıldönümünde uzun sevgi dolu bir mesajla eşe dosta onu nasıl sevdiğimi ilan ediyorum.‘‘

Artık bu manzara kimseye garip gelmiyor. Aksine, günümüzün en sıradan davranışlarından biri haline geldi. Özel günlerde ilk refleksimiz sarılmak değil, telefonu elimize almak. Peki neden?

Bir insan yanımızdayken, ona söyleyebileceğimiz bir “iyi ki varsın”ı neden başkalarının da görmesine ihtiyaç duyarak söylüyoruz?

Görülmeyen, yaşanmamış mı sayılıyor?

Sosyal medya bize şunu öğretti:

Görülmeyen, paylaşılmayan, beğenilmeyen an sanki eksik. Telefonu kaydırırken başkasının yaptığı bir paylaşımın benzerini yapmamışsak kendimizde bir eksiklik hissediyoruz.

Mutluluk artık yaşanan bir duygu olmaktan çıkıp, kanıtlanması gereken bir şeye dönüştü. Bir tebriğin değeri, karşıdaki kişinin hissettiğiyle değil; kaç kişinin gördüğüyle ölçülüyor.

“Bak ne kadar ilgiliyim.”

“Bak ne kadar mutlu bir ailemiz var.”

“Bak ben unutmam.”

Aslında mesaj, çoğu zaman yanımızdaki kişiye değil; izleyenlere gidiyor. Bu tarz paylaşımları yapmayanlara da garip gözüyle bakılıyor çoğu zaman. Hatta birkaç kez tanıdıklarım seni Instagram‘ da göremedik iyi misin diye sordular. Sanki orada yaşamımı sürdürmek zorundaymışım gibi.

Beğeniler yeni alkışlar oldu

Eskiden bir tebessüm yeterliydi.

Şimdi kalpler, yorumlar, paylaşımlar…

Beğeniler modern çağın alkışı. Ve insan farkında olmadan o alkışı bekliyor. Bir doğum günü mesajı, karşı taraf mutlu oldu mu diye değil; kaç beğeni aldı, kaç kişi gördü diye kontrol ediliyor.

Bu da bize özel olanı, başkalarının onayıyla değerli kılmaya mecbur hissi veriyor .

 

Mahremiyet vitrine çıktı

Aile, ilişki, sevgi…

Bir zamanlar en mahrem alanlarımızdı. Şimdi ise sosyal medyanın vitrini. En özel, en mahram anlarımız herkesin gözü önünde. Ne yedik, nereye gittik herkes her adımımızdan haberdar.

Paylaşmadığımızda sanki eksik seviyoruz, sanki yeterince ilgili değiliz. Oysa sevgi paylaşılmak zorunda değil; yaşanmak zorunda.

Ama sosyal medya yaşananı değil, gösterileni ödüllendiriyor.

Peki ya yanımızdaki kişi?

Yanımızdayken telefona yazılan bir tebrik, çoğu zaman göz göze söylenen bir cümleden daha çok ses getiriyor olabilir. Ama daha çok hissettiriyor mu? İlişkilerimiz bu şekilde daha mı iyi yürüyor?

Asıl soru şu:

  • Kutlamayı kimin için yapıyoruz?
  • Yanımızdaki insan için mi, yoksa başkalarının görmesi için mi?

Bazen en gerçek kutlama:

  • Paylaşılmayan bir sarılma
  • Hikâye olmayan bir gülüş
  • Fotoğrafsız geçirilen birkaç dakikadır

Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey bu:

Her özel an, herkese açık olmak zorunda değil.

Çünkü bazı mutluluklar sadece orada olanlar için güzeldir. Sadece ilgili olan kişilerin yaşaması gereken anlar vardır, başkaları bilmese de olur. Ve sosyal medyada gördüklerimiz her zaman gerçeği yansıtmaz.

Haberin Devamını Oku

Trendler