Connect with us

Türkiye

BOYKOT ÇAĞRISINA DESTEK VEREN 16 KİŞİ HAKKINDA GÖZALTI KARARI ALINDI

yazar

Published

on

İstanbul’da, sosyal medya üzerinden boykot çağrısı yapan 16 kişi hakkında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla gözaltı kararı alındı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, bu kişilere yönelik soruşturma başlatarak 10 kişiyi gözaltına aldı. Konuyla ilgili olarak Avukatın Sesi İnisiyatifi, sürecin siyasi olduğunu savunarak gözaltına alınanların yanında olduklarını açıkladı.

Gözaltı Kararı ve Suçlamalar
Sosyal medya üzerinden boykot çağrısı yapan 16 kişi hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” veya “aşağılama” suçlamalarıyla soruşturma başlatıldı. Savcılık, boykot çağrılarını “nefret ve ayrımcılık” içerdiği gerekçesiyle suç sayarak, 10 kişiyi gözaltına aldı.

Avukatın Sesi İnisiyatifi’nden Kerim Bütün, bu süreçle ilgili olarak şu açıklamalarda bulundu:
“Sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesi kapsamında soruşturma açıldı. Siyasi talimatlarla hareket eden savcılara karşı hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz.”

Boykot Çağrısının Kökeni
Boykot çağrısının arkasındaki ilk adım, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel’in açıklamalarıyla atıldı. Özel, merkez medyanın Ekrem İmamoğlu’na yönelik destek eylemlerini ve Saraçhane buluşmalarını yayınlamamasını protesto etti ve bunun üzerine bir boykot çağrısı yaptı.

Özel, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, “Bizi görmeyeni gömeceğiz” diyerek halkı, EspressoLab, D&R, İdefix, Demirören AVM, Kilim Mobilya, Ülker gibi birçok markayı boykot etmeye çağırdı. Ayrıca, 2 Nisan’da üniversite öğrencilerinin başlattığı alışveriş yapmama eylemi, boykot hareketini bir adım öteye taşıdı.

İktidarın Tepkisi ve Gözaltılar
İktidar kanadından boykot çağrısına karşı tepkiler geldi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, boykot çağrısına dair soruşturma başlattı ve 16 kişi hakkında gözaltı kararı aldı. Savcılık, boykot çağrılarını “ayrıştırıcı söylemler” olarak nitelendirerek, ilgili kişilere karşı yasal işlemler başlattı.

Cem Yiğit Üzümoğlu ve Diğer Gözaltılar
Boykot çağrısına destek veren ünlü oyuncu Cem Yiğit Üzümoğlu, sosyal medya paylaşımlarında boykotun anayasal bir hak olduğunu vurgulamıştı. Üzümoğlu, ayrıca Aybüke Pusat’ın TRT dizisinden çıkarılmasına karşı çıkmış ve kendisinin yanıtlanması gereken bir mesele olduğunu belirtmişti.

Üzümoğlu’nun gözaltına alınması sonrasında, ünlü isimlerden ve sanatçılardan destek mesajları geldi. Oyuncu Kaan Urgancıoğlu, “Cem Yiğit Üzümoğlu yalnız değildir!” diyerek Üzümoğlu’na destek verdi. Alperen Duymaz da “Canım kardeşim Cem…” şeklinde bir paylaşımda bulundu. Oyuncular Sendikası Genel Başkanı Zuhal Olcay, Üzümoğlu’nun serbest bırakılması gerektiğini savunarak dayanışma mesajı yayınladı.

Psikiyatrist Enes Özel ve Diğer Gözaltılar
Gözaltına alınanlar arasında yer alan bir diğer isim ise Psikiyatrist Enes Özel. Türk Psikiyatri Derneği de yaptığı açıklamada, gözaltının baskı aracına dönüşmemesi gerektiğini belirtti ve sürecin hukuk çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Sonuç ve Yorumlar
Boykot çağrısına destek verenlere yönelik gözaltı kararları, Türkiye’de ifade özgürlüğü, protesto hakkı ve hukukun üstünlüğü konularında önemli tartışmalar başlattı. Avukatlar ve insan hakları savunucuları, hukuki sürecin siyasi bir müdahale olduğu görüşünü savunarak, gözaltına alınan kişilerin yanında olduklarını ifade etti.

Boykot hareketinin boyutları genişlerken, sürecin nasıl gelişeceği ve devletin bu tür protestolara karşı tutumu merakla bekleniyor.

Continue Reading

Röportajlar

Martılar, Çay ve Vapur: İstanbul’un Kaybolmayan Ruhu

yazar

Published

on

​Kelimelerin yükünü karada bıraktım bugün; İstanbul’un atan kalbini, adaları ve o kadim silüeti sadece ruhumla selamlıyorum. Şehir Hatları vapurunun güvertesinde, köpüklerin arasında kaybolan o sonsuz sakinlik ve huzurla şehrin yaşayan ruhuna dokunurken gözüm bir an güverteyi dolduran kalabalığa kayıyor. Her gün binlerce insan, kendi telaşının peşinde İstanbul’un iki yakası arasında mekik dokuyor. Altımızdan sessizce akıp giden denizi ve tenimize dokunan o tuzlu rüzgârı, zamana yetişme telaşımızın gölgesinde bırakıyoruz çoğu zaman.

​Oysa İstanbul en çok da bir vapur güvertesinden izlenirken „İstanbul“ oluyor. Martı çığlıkları, taze demlenmiş çay kokusu, dumanı üzerinde hafif kızarmış simit ve suyun üzerinde kuğu gibi süzülen Şehir Hatları vapurları…

​Bizler güvertede bu büyülü manzaranın tadını çıkarırken kaptan köşkünde büyük bir sorumlulukla dönen bambaşka bir dünya var.

​Bu kocaman vapurun dümeninde her gün yolculuğu güvenli kılan, ömürlerini bu denizlere adamış iki özel isimle bir araya geldik. Meslekte 25, Şehir Hatları’nda ise tam 21 yılını deviren Kaptan Sadullah Çifçi ve vapurun kalbine hayat veren, meslekteki 30 yıllık tecrübesiyle makine dairesinin her sesini ezbere bilen Baş Makinist Hamit Bilgili…

​Şh. Sarıyer vapurunun kaptan köşkünde, taze çaylar ve arkamızdan esen rüzgâr eşliğinde başladım sormaya:

​1- İstanbul’da ulaşım araçları çok çeşitlendi ama vapurun yeri her zaman ayrı. Sizce insanları hâlâ ısrarla vapura çeken şey ne olabilir?

​Sadullah Bey: İstanbul’da vapur demek kentin kültürü, halkla özdeşleşmiş bir simge demektir. Bir ulaşım aracından ziyade, İstanbul’un karmaşasından kaçıp nefes alabildiğimiz bir alan… Yoğun bir günün ardından, kısa süreliğine de olsa denizle yoldaş olduğumuz, martılarla yarenlik ettiğimiz 175 yıllık tarihi ile bir kaçış yeridir vapurlar.

​Hamit Bey: Birçok kentin kendine özgü simgesi var. İstanbul’un simgesi de Şehir Hatları. Şehir Hatları’nın olmadığı bir İstanbul düşünmek mümkün değil. İstanbul kültürü demek Şehir Hatları kültürü demek; Şehir Hatları kültürü demek İstanbul kültürü demek. 30 yıllık gözlemimdir: „İstanbul vapurla, vapur da İstanbul’la hayat bulur.“

​2- Şehir Hatları’nın o geleneksel vapur kültürü ile modern denizcilik gereksinimleri günümüzde nasıl harmanlanıyor? Şh. Sarıyer’de bu köklü geleneği ve ruhu nasıl yaşatıyorsunuz? Size meslek büyüklerinizden kalan en önemli öğreti neydi?

​Sadullah Bey: Şehir Hatları geçmişten gelen kültürünü ve o köklü yapıyı korurken teknolojinin getirdiği hareketliliğe de ayak uyduruyor. Yeni vapurlar inşa edilirken dış tasarımlarında o çok sevdiğimiz klasik görünüm korunurken iç kısmı daha modern, daha emniyetli ve daha konforlu inşa ediliyor. Şh. Sarıyer yapılmadan önce bir anket yapıldı ve halkımıza soruldu. Halkımızın verdiği onay ile Sarıyer, Fatih, Beyoğlu, Kadıköy, Beykoz gemileri bu vizyonun en güzel örnekleri oldu.

​Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, gemilerimizin içinde kuşaktan kuşağa aktarılan, denizciliğin o yazılı olmayan saygı ve hiyerarşi kültürü hâlâ devam etmekte. Mesela elinizde dünyanın en prestijli ehliyeti, en yüksek dereceli gemi adamı lisansı olsun… Şehir Hatları’na adım attığınızda o ehliyet sizi doğrudan zirveye taşımaz; en alttan başlar, denizi ve vapuru adeta yeniden öğrenerek yükselirsiniz. Düşünün, ben dışarıda, armatör gemilerinde 2. kaptandım; ama bu köklü aileye girdiğimde işe gemici olarak, en temelden başladım. Başka hiçbir kurumda göremeyeceğiniz bu asil gelenek, Şehir Hatları’nın köklerinin neden bu kadar sağlam ve sarsılmaz olduğunun en büyük kanıtıdır.

​Hamit Bey: Ben teknik lise çıkışlıyım; diğer arkadaşlar gibi denizcilikten gelme değilim, tabiri caizse mektepli değil alaylıyım. Daha önce hiç gemide de çalışmamıştım. Benim için bu köklü kültürün, 175 yıllık o muazzam birikimin yegane sembolü, o bacada gururla duran TDİ çapa amblemidir. Benim için kültürün tanımı çapa amblemidir. Biz bu mesleğe adımımızı attığımızda kulağımıza küpe edilen en kutsal dua şuydu: „Allah, o sarı bacanın altında rızkımızı helalinden kazanmayı nasip eylesin.“ İşte o sarı baca, bizim için sadece bir gemi parçası değil; ekmek kapımız, geçmişimiz, geleceğimiz ve helal lokmanın sancağıdır.

​3- Siz her gün binlerce insanın aceleyle geçtiği yolları, Boğaz’ı yukarıdan izliyorsunuz. Özellikle sisli bir İstanbul sabahında şehri ilk gören siz oluyorsunuz. Kaptan köşkünden bakınca sizin gözünüzden İstanbul nasıl bir yer? O anlarda şehirle aranızda nasıl bir bağ kuruluyor?

​Sadullah Bey: Sabah ilk seferimizin bendeki yeri her zaman çok başkadır. Şehrin o gürültülü telaşı henüz başlamamışken İstanbul’u denizden izlemenin tadı bir başkadır. O an hissettiklerime dair ne anlatsam eksik kalır; hani derler ya, „Anlatılmaz, yaşanır“ diye, tam olarak öyle bir duygu.

​Hamit Bey: Ben de akşamını eklemek isterim. Çok sevdiğim bir dostum bir akşam gemiye ziyaretime gelmişti ve demişti ki: „Hamit, kıyıdakiler denizi izlediklerini sanıp avunurlar. Oysa asıl mucize, dalgaların üzerinden kıyıyı izlemektir. Çünkü İstanbul’un gerçek yüzü karada değil, Boğaz’dan İstanbul’u izlerken görünüyor.“

​4- İstanbul’un sisi, fırtınası meşhurdur. Denizde kendinizi en çok güvende hissettiğiniz ve en çok tetikte hissettiğiniz anlar hangileridir?

​Sadullah Bey: İstanbul Boğazı dünyanın en tehlikeli su yollarından birisidir. Hem coğrafi darlık yönünden hem de yerel deniz trafiği yönünden üst düzey seyir emniyeti gerekmektedir. Özellikle şiddetli lodos ve sis gibi görüş mesafesini kısıtlayan elverişsiz hava koşullarında tedbirlerimizi en üst seviyeye çıkarıyoruz. Manevralarımızı ona göre planlıyor ve prosedürlere uygun şekilde önlemlerimizi alıyoruz. Bugüne kadar gösterdiğimiz bu tavizsiz disiplin sayesinde herhangi bir olumsuzluk yaşamadık çok şükür. Bizim için en büyük huzur ve mesleki tatmin kaynağı; tüm güvenlik önlemleri eksiksiz alınmış olarak yolcularımızı varış noktalarına emniyetle ulaştırmaktır. Buna ek olarak lodosun sert olduğu zamanlarda kaptan için en önemli şey „makine çalışsın, pervane dönsün“ kuralıdır. Pervane döndüğü sürece kaptan o kaba dalgalarla mücadele ederek gemisini korur.

​Hamit Bey: Bizim açımızdan da denizin en riskli zamanı sisli zamandır; her şeyinizin ama her şeyinizin eksiksiz hazır olması gerekir. Özellikle düdük… Şimdiki gemilerde her şey otomatikleşmiş olabilir ama eski tip gemilerde düdüğün havasının devamlı kontrol edilmesi lazımdı. Çünkü biliriz ki denizcinin kaderi o kadim düsturda saklıdır: „Siste düdük, lodosta pervane.“

​Kaptan duası: „Düdüğümüz ötsün, pervanemiz dönsün, makinemiz çalışsın.“

​5- Yıllar içinde İstanbul’un yolcu profili de değişti. Eskinin yolcusu ile bugünün yolcusu arasında, köşkün penceresinden baktığınızda ne gibi farklar görüyorsunuz?

​Sadullah Bey: Evet, gelişen teknolojiyle beraber yolcu profili de tamamen değişti. Yeni jenerasyonun ellerinde hep telefonlar; artık denizle, Boğaz’la, o güzelim manzarayla kimsenin işi kalmadı. Herkes telefona gömülmüş durumda. Aslında İstanbul’u kaçırıyorlar. Eskiden vapurlarda bambaşka bir gazete kültürü vardı, çok gazete okunurdu. Hatta okunan o gazeteler sonraki yolcular faydalansın diye gemide, koltukların üzerinde bırakılırdı. Şimdilerde ise vapurda gazete okuyan tek bir kişiyi bile bulmak neredeyse imkânsız.

​Hamit Bey: Bizim kuşağın yetişemediği, sadece meslek büyüklerimizin anılarında kalan o eski Boğaz günlerini hayal edin: Vapur iskeleye yanaşırken kıyıdaki evlerin sakinleriyle kaptanların selamlaştığı, deniz ile karanın adeta akraba olduğu zamanlar… Bugün o sıcaklıktan çok uzağız. Peki, ne değişti? Sadece zaman mı geçti, yoksa biz mi eksildik? Akıllı telefonların ekranlarına gömüldükçe yanımızdakini görmez, sesini duymaz olduk. Sosyalleşmenin dijitalleştiği bu çağda iskeleye yanaşan sadece bir vapur değil; aslında kaybettiğimiz o eski, samimi insani bağlarımız.

​6- Yolcular vapurun sadece salonlarını ve güvertesini görür, köşk hep biraz gizemlidir. Kaptan köşkü ile yolcular arasında nasıl bir bağ var? Hiç unutamadığınız, köşkün penceresinden şahit olduğunuz bir yolcu hikayesi var mı?

​Sadullah Bey: Her perşembe sahilde gözü yollarda, Şh. Sarıyer’i bekleyen küçük bir yolcumuz var; artık gemimizin en tatlı müdavimi… Ona deniz sevgisini öyle bir aşılamışız ki babasına tepeden tırnağa bir denizci üniforması aldırmış. Ayakkabılarına kadar kuşanıp öyle geliyor iskeleye. Gemiyi o kadar benimsedi ki sanki personelden biri gibi davranıyor. Onun bu çocuksu heyecanı, ikimizin de ömrü boyunca unutamayacağı en güzel deniz hatırası olarak kalacak.

​Şehir Hatları vapurlarında birçok eşya unutulur. Biz denizciler bu dalgınlıklara alışkınızdır. Ama bir gün Kadıköy İskelesi’nde en tatlı „unutma“ anlarından birine şahitlik ettim. Yolcuları tahliye ederken bir hanımefendi yanıma geldi, yaşı da biraz var; „Yavrum,“ dedi, „bizim bey beni vapurda unuttu, gitti herhalde.“ Baktık gemide beyefendiden eser yok. Hanımefendiyi kaptan köşkünde misafir ettik ve birlikte bir Eminönü seferi yaptık. Dönüşte Kadıköy’e yanaştığımızda iskelede eşi onu bekliyordu. Bu da denizcilik hayatımın en neşeli, en unutulmaz hatıralarından biri olarak kaldı.

​7- Yol arkadaşlarınız martılar ve yunuslar oluyor. Onlarla ilgili unutmadığınız ilginç bir anınız var mı?

​Sadullah Bey: Biz denizcilerin en yakın dostları martılar ve yunuslardır. Yunuslar ara sıra eşlik etse de martılar kadim dostlarımız. Martılar bizim vapur kültürümüzün; çay, simit keyfimizin vazgeçilmez parçasıdır.

​Ben açık denizlerde çalışırken yunus gemiyi algılıyor, adeta yarışıyordu. Bir bakarsınız geminin sancağında (sağ) belirmiş, bir bakarsınız iskele (sol) tarafında… Bu şekilde oyun yaptığı çok olmuştur. Hatta denizciler arasında bir rivayet vardır: Kaptan yunusun yarışma isteğini anladığı anda hızını düşürürmüş; çünkü yunus eğer gemiyi geçemezse intihar edermiş.

​Hamit Bey: Şehir Hatları vapurları renklerini martılardan almıştır; o sebeple „Boğaz’ın martıları“ denir Şehir Hatları vapurlarına. Ben de Şehir Hatları bünyesinde çalışmaya başladıktan sonra martıları bizden biri gibi hissetmeye başladım. Vardiyamda martılarla lokmamı paylaşırken aslında sadece bir kuşu doyurmuyorum; Boğaz’ın ruhuna ortak oluyorum.

​8- „Makinist arızayı motorun sesinden anlar,“ denir. Şh. Sarıyer gibi modern sistemlere sahip bir gemide de bu sezgiler hâlâ geçerli mi, yoksa artık her şeyi sadece ekranlardan mı takip ediyorsunuz?

​Hamit Bey: Ben meslekte 30 yılı geride bıraktım. Göreve başladığım yıllarda teknoloji bu kadar ileride değildi. Bizim sensörlerimiz; iyi bir gözlem ve makinenin sesiydi. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin hâlâ bu şekilde devam ediyor, makinenin sesinden anlıyorum. Sezgiler ve yılların tecrübesi diyeyim.

​9- İlk göreve çıktığınız günü hatırlıyor musunuz? En çok ne heyecanlandırmıştı sizi?

​Sadullah Bey: İlk gemiye 13-14 yaşlarında, yaz tatilinde kendi isteğimle çıktım. Gemiye Mudanya’dan dahil oldum. Gemi 700 tonluk bir gemiydi ama o zaman bana kocaman bir gemi gibi gelmişti. Aslında o kadar da büyük değilmiş. Mudanya’da yükleme yaptık, Bulgaristan’a gidecektik; Boğaz’dan çıktıktan sonra ilk fırtınama orada yakalandım. Benim için zorlu olsa da iyi oldu.

​Hamit Bey: 6 Ocak 1998 tarihinde Eminönü İskelesi Şehit Necati Gürkaya vapurunda göreve başladım. Bu durum başlı başına bir heyecandı fakat kamarada ranza sistemini görünce şok oldum. Ben ranzada yatamam diye düşündüm. Kamarada yatmaya alışmam bir hafta sürdü.

​10- Evinizden çok bu gemide vakit geçiriyorsunuz. Vapur sizin için sadece bir iş yeri mi, yoksa ikinci bir ev mi? Burada pişen çayın, birlikte yenilen yemeğin tadı karadakinden farklı mıdır?

​Hamit Bey: Burası bizim gerçekten ikinci evimiz. Biz yemek yapmayı burada öğrendik. Elimizin lezzeti de gemiden geliyor. Baklava hariç her türlü yemeği yaparım. Belki de bu kadar lezzetli olmasının sebebi aş ile işin birbirine sevgiyle karışmasıdır.

​Sadullah Bey: Ömrümüzün büyük kısmı bu sularda, bu gemide geçiyor. Biz burada sadece iş arkadaşı değil, aile gibiyiz. Mutfağımızda yemekler imece usulü pişer. Her denizci iyi bir aşçıdır, olmak zorundadır.

​11- Denizde olmak dışarıdan çok etkileyici görünse de büyük fedakarlıklar gerektirir. Bu mesleğin aile ve sosyal yaşantınıza etkisi ne oldu? Deniz insanı nasıl değiştiriyor?

​Sadullah Bey: Denizcilik dışarıdan sadece bir meslek gibi görünür ama aslında bizim iliğimize kadar işleyen, hem bizden hem de geride bıraktıklarımızdan çok büyük fedakarlıklar isteyen bir yaşam biçimi. Ben hayata erken başladım. Cuma okul bitti, cumartesi nişanlandım, pazar üniversite sınavına girdim, pazartesi gemiye çıktım. Hatta sınav sonuçlarını Hindistan’da öğrendim. 13 ay sonra geldim, düğünümüzü yaptık. Birkaç ay karada kaldıktan sonra tekrar gemiye çıktım; gerçekten özlem, hasret çok zordu. Ben armatörlükte devam edecektim, hedeflerim vardı fakat eşimi kıramadım. Şehir Hatları’na geçiş yaptım, çocuğumuzu Şehir Hatları’nda büyüttük. Çocuğumuz da denizci olmak istedi, şimdi İTÜ Denizcilik Fakültesi’nde okuyor.

​Hamit Bey: Şehir Hatları’nda çalışmakla armatör firmalarında denizcilik yapmak birbirinden çok farklı. Benim armatörlük geçmişim yok ama o tarafın ne kadar büyük fedakarlıklar gerektirdiğini, ne kadar zor olduğunu dışarıdan da olsa çok iyi biliyorum. Şehir Hatları’nda çalışıyor olmamız sayesinde hem evimizi çekip çevirebiliyor, hem ailemizle doya doya vakit geçirebiliyor hem de işimizi layığıyla yapabiliyoruz.

​12- Günün son seferini tamamlayıp vapurun ışıklarını söndürdüğünüzde, o büyük sessizlik anında şehir ve deniz size ne söyler?

​Sadullah Bey: O gün yaptığımız seferleri kazasız belasız bitirmemiz en büyük mutluluğumuz. Yolcuları emniyetli bir şekilde gidecekleri yere ulaştırdıysak ne mutlu bize.

​Hamit Bey: Ben Şehir Hatları kültürü ile cevaplayayım bu soruyu. Bizde şöyle bir kültür var; gemiyi bağladığımız zaman birbirimize „Geçmiş olsun,“ deriz. Bu cümleyi şehir bize, biz şehre de söyleriz.

​13- Meslekte geçirdiğiniz bunca yılı düşündüğünüzde, denizciliğin „olmazsa olmaz“ dediğiniz en temel kuralı nedir?

​Sadullah Bey: Denizcilikte olmazsa olmaz hiyerarşik düzen ve disiplindir. Sınırlı bir alan içerisinde çalışıyoruz; karışıklığı önlemek ancak ast-üst ilişkisinin net bir şekilde korunmasıyla ve her personelin görev ve sorumluluklarını eksiksiz yerine getirmesiyle mümkündür.

​Hamit Bey: Ben Şehir Hatları’na başladığım zaman Çarkçının (Başmakinist) ve Kaptan’ın kamarasının önünden geçilmezdi; şimdilerde bu durum aynı katılıkta devam etmese de saygı devam ediyor. Ancak disiplin sadece bu değildir. Disiplin; meslek ahlakı ve nitelikli eğitimle inşa edilir. Günümüzde gemi kazalarının yok denecek kadar azalması, eğitimin gücünü açıkça ortaya koymaktadır. Türk denizciliğini geleceğe taşıyacak üç temel direk vardır: Disiplin, ahlak ve eğitim.

​14- Gelecekte sizin izinizden gitmek isteyen, denizciliğe ve vapur kültürüne gönül vermiş gençlere hem bir kaptan hem de bir başmakinist olarak en büyük tavsiyeniz ne olurdu?

​Sadullah Bey: Dönem dönem gelen stajyerlerimize de mesleği seçecek gençlerimize de şunu söyleyebilirim: Eğitimlerine çok önem versinler, İngilizceyi muhakkak öğrensinler ve denize gönülden bağlansınlar. Denizcilik; sevgi ve tutku olmadan sürdürülebilecek bir meslek değildir. Daha önce de belirttiğim gibi gemide sınırlı personel var; tek bir kişi görevini aksatır yahut eksik yaparsa tüm personelin yükü iki katına çıkar ve bu durum hata payını artırır. Fakat unutulmamalıdır ki deniz hata kabul etmez!

​Hamit Bilgili: Başmakinist olarak şuna inanıyorum: Meslek sevgisi tek başına yetmez; onu iş ahlakı ve liyakatle taçlandırmak gerekir. Kaptanımızın da bahsettiği gibi deniz asla hata kabul etmez. Sevginin yanına ahlak ve ehliyet koyduğunuzda sarsılmaz bir sorumluluk duygusu doğar. Ve insanı kendisi yapan, karakterini iki kat daha güçlü kılan şey işte bu sorumluluk bilincidir.

​Sarı bacanın gölgesinde, Boğaz’ın esintisi ve martıların yarenliği ile demlenen o güzel sohbetin sonuna geldik. Damağımda gemici Can Bey’in elinden çıkan muhteşem pilavın lezzeti, bardağımda „muhabbetimiz çaysız, kahvesiz kalmasın“ diye pervane olan gemici Hüseyin Bey’in içten özeni… Dededen babaya bu çarkı döndüren Çarkçıbaşımız Serkan Aktepe’nin tatlı kadayıf sözü ve neşesiyle masamıza dümenci olan Reis Tevfik Arslan…

​175 yıldır kâr amacı gütmeden, „Halka hizmet Hakk’a hizmettir“ düsturuyla Boğaz’ı köprü kılan Şehir Hatları’na ve bu güzel ekibe teşekkürü borç bilirim.

​Şh. Sarıyer ve Şehir Hatları ailesi; pruvanız neta, dümeniniz viya, rüzgârınız kolayına olsun!

Continue Reading

İsviçre

Nurdan Eriş’ten Haluk Levent İddiası: “2018’de Evlendik, Servetimi Kaybettim”

yazar

Published

on

By

Ahbap Derneği’ne yönelik soruşturma kapsamında tutuklanan Nurdan Eriş, Haluk Levent ile İsviçre’de evlendiklerini ve yıllar içinde yaptığı para transferleri nedeniyle servetini kaybettiğini öne sürdü. Aynı dosyada ifade veren Sevda Kurt da kendisine evlilik vaadinde bulunulduğunu iddia etti.

Ahbap Derneği’ne yönelik yürütülen soruşturma kapsamında tutuklanan Nurdan Eriş’in sulh ceza hâkimliğinde verdiği ifadenin ayrıntıları kamuoyuna yansıdı. Eriş, Haluk Levent ile 2016 yılında İsviçre’de tanıştıklarını, yaklaşık iki yıl süren ilişkinin ardından 2018’de evlendiklerini iddia etti.

Uzun yıllar İsviçre’de ticari faaliyetlerde bulunduğunu belirten Eriş, 2018 yılında şirketini yaklaşık 30 milyon İsviçre frangına sattığını söyledi. Elde ettiği gelirden, Haluk Levent’in yönlendirmesiyle farklı kişi ve hesaplara yüksek tutarlarda para gönderdiğini öne süren Eriş, transferlerin önemli bir bölümünün doğrudan Levent’e değil, onun belirttiği kişilere yapıldığını savundu.

Eriş, Levent’in zaman zaman borçları bulunduğunu, çeşitli kişilerden baskı gördüğünü söyleyerek kendisinden maddi destek istediğini iddia etti. Pandemi döneminde Ahbap’ın çalışmalarına da bağış yaptığını anlatan Eriş, yaşanan süreç sonunda ekonomik açıdan büyük kayba uğradığını belirterek, “Her şeyimi kaybettim. Boşanma kararı aldım” ifadelerini kullandı.

Dosyada ifadesi bulunan 51 yaşındaki Sevda Kurt’un da yaklaşık 20 yıl ABD’de yaşadıktan sonra Türkiye’ye kesin dönüş yaptığı belirtildi. Kurt, Haluk Levent’in kendisine “Biz seninle evlenip çocuk yapacağız” diyerek evlilik vaadinde bulunduğunu ve bu süreçte kendisinden para aldığını öne sürdü. Levent’in evli olduğunu gözaltı sürecinden kısa süre önce öğrendiğini iddia eden Kurt, toplam 230 bin dolar ve 9,4 milyon lira alacaklı olduğunu savundu.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada, Ahbap Derneği’nin mali işlemleri, para transferleri ve hesap hareketleri inceleniyor. Haluk Levent ise emniyet ve savcılık ifadelerinde, derneğin mal varlığını kişisel çıkarları için kullandığı yönündeki suçlamaları reddetti.

#haluklevent#ahbap#isviçre#sondakika#haber

Continue Reading

Avrupa

Gurbetçilere Yabancı Plakalı Araç Kolaylığı: Yeni Uygulama Yürürlüğe Girdi

yazar

Published

on

By

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının uzun süredir beklediği yabancı plakalı araç kullanımına ilişkin yeni düzenleme yürürlüğe girdi. Yapılan uygulama değişikliğiyle birlikte, Türkiye’de bulunan yabancı plakalı araçların kullanımına yönelik önemli kolaylıklar sağlandı.

Yeni düzenlemeye göre, yabancı plakalı aracın sahibi Türkiye’de bulunduğu sürece; yurt dışında ikamet eden eşi, anne ve babası, büyükanne ve büyükbabası, çocukları ile torunları, araç sahibi araçta bulunmasa dahi aracı kullanabilecek.

Düzenleme bununla da sınırlı kalmadı. Araç sahibinin araçta bulunması şartıyla, yurt dışında ikamet eden diğer kişiler de akrabalık bağı aranmaksızın yabancı plakalı aracı kullanabilecek. Ayrıca sağlık gibi zorunlu hallerde, araç sahibinin araçta bulunması koşuluyla Türkiye’de yaşayan eşi, anne ve babası ile çocuklarının da aracı kullanmasına izin verilecek.

Yetkililer, düzenlemenin yurt dışında yaşayan vatandaşlardan gelen talepler doğrultusunda hazırlandığını ve uygulamanın araç kullanımında yaşanan belirsizlikleri ortadan kaldırarak günlük yaşamı kolaylaştıracağını belirtti.

Söz konusu değişiklik, yeni bir kanun çıkarılması yerine mevcut mevzuat kapsamında yapılan idari düzenleme ve uygulama esaslarının güncellenmesiyle hayata geçirildi. Bu kapsamda uygulama, resmî makamlar tarafından duyurulan esaslar çerçevesinde yürürlüğe girmiş durumda.

Özellikle yaz döneminde Türkiye’ye kara yoluyla gelen milyonlarca gurbetçi için önemli bir kolaylık sağlaması beklenen düzenlemenin, sınır kapılarında yaşanan mağduriyetleri azaltması ve araç kullanımını daha esnek hale getirmesi hedefleniyor.

#turkiye#gurbetci#avrupa#almanya#sondakika

Continue Reading

Trendler