Connect with us

Köşe Yazıları

Ayrı Ev, Ortak Hayat: Bugünün Nafakasını Korurken Yarının Emekliliği Kaybedilir mi?

yazar

Published

on

Cemil Baysal

http://instagram.com/cemil_baysal

E-Mail: info@isvicreninsesi.ch

Ayrı Ev, Ortak Hayat: Bugünün Nafakasını Korurken Yarının Emekliliği Kaybedilir mi?

Yazan: Cemil Baysal

Geçen gün, evli çiftlerin AHV emekliliğinde iki ayrı maaşın neden “1+1” değil de en fazla “1,5” ettiğini yazmıştım. Yazının ardından çok sayıda kadın ve erkek okurum mesaj gönderdi.

Resmen evli olduğu hâlde ayrı yaşayanlar, boşananlar, dul kalanlar ve halk arasında “sevgili” ya da “dost hayatı” denilen nikâhsız birliktelik yaşayanlar aynı soruyu sordu:

“Bizim durumumuz ne olacak? Bunu da araştırıp yazarsanız seviniriz.”

Ben de konuyu araştırdım; hukukçular ve sosyal güvenlik uzmanlarıyla görüştüm, AHV ve Pensionskasse kurallarını, İsviçre Medeni Kanunu’nu ve Federal Mahkeme kararlarını inceledim.

Baştan söyleyeyim: Halk arasında “Anayasa maddesi” deniliyor ancak bu konuların büyük bölümü İsviçre Anayasası’ndan çok Medeni Kanun, AHV Kanunu ve emeklilik mevzuatıyla düzenleniyor.

Araştırmanın sonunda gördüm ki insanın özel hayatında kendisini nasıl tanımladığından çok, resmî medeni durumu ve fiilen nasıl yaşadığı önem taşıyor. Fakat kâğıt üzerindeki durumla gerçek hayat her zaman aynı olmayınca, hukuk açısından gri alanlar da ortaya çıkıyor.

“Getrennt yaşıyoruz” demek boşanmış olmak değildir

Eşler farklı evlerde yaşıyor ancak boşanma kararı bulunmuyorsa hukuken evlilik devam eder. Günlük hayatta “getrennt” denilse de bu kişiler hâlâ evlidir.

Bu ayrım yalnızca nüfus kaydıyla ilgili değildir. AHV, Pensionskasse, mal paylaşımı ve miras açısından ciddi sonuçları vardır.

İsviçre Medeni Kanunu’nun 122. maddesine göre evlilik döneminde edinilen ikinci sütun emeklilik hakları, kural olarak boşanma sırasında paylaşılır. Hesaplama açısından yalnız fiilî ayrılık tarihi değil, boşanma sürecinin resmen ne zaman başlatıldığı da önem taşır.

Dolayısıyla “On yıldır ayrı yaşıyoruz, artık birbirimizin emeklilik birikimiyle ilgimiz yok” düşüncesi her zaman doğru değildir. Boşanma gerçekleşmediği sürece bazı hukuki bağlar işlemeye devam eder.

AHV’de ise evlilik yıllarında elde edilen gelirler, boşanmadan sonra “splitting” yoluyla iki eş arasında yarı yarıya paylaştırılır. Federal Sosyal Sigortalar Dairesi de boşanmanın birinci ve ikinci sütuna etkisini açıkça anlatıyor.

“Neden yeniden evleneyim, nafakam kesilir”

Araştırma sırasında en fazla karşılaştığım cümlelerden biri şuydu:

“Neden yeniden evleneyim? Evlenirsem eski eşimden aldığım nafaka kesilecek.”

Bu sözün hayatın içinde bir karşılığı var. Çok sayıda kadından benzer ifadeler duydum. Bazılarının yeni bir erkekle ciddi ilişkisi bulunuyor. Partnerinin evine düzenli olarak gidiyor, orada geceliyor, birlikte tatile çıkıyor ve hayatın masraflarına katkıda bulunuyor. Ancak adresini taşımıyor, ortak hesap açmıyor ve ilişkiyi resmîleştirmiyor.

Bunu kimseyi suçlamak veya yargılamak için yazmıyorum. Duyduğum, gördüğüm ve toplum içinde konuşulan bir gerçeği aktarıyorum.

Fakat burada çocuk nafakasıyla eski eşe ödenen şahsi nafakayı birbirinden ayırmamız gerekiyor.

Çocuk nafakası çocuğun hakkıdır. Annenin veya babanın yeni bir ilişkiye başlaması ya da yeniden evlenmesi, çocuk nafakasını kendiliğinden sona erdirmez.

Eski eşe ödenen şahsi nafaka ise farklıdır.

Kanun ne diyor?

İsviçre Medeni Kanunu’nun 130. maddesinin ikinci fıkrasına göre taraflar başka bir düzenleme yapmamışsa şahsi nafaka hakkı yeniden evlenmeyle sona erer.

“Evlenmezsem nafaka kesinlikle devam eder” düşüncesi ise tam olarak doğru değildir.

Medeni Kanun’un 129. maddesi, koşullarda önemli ve kalıcı bir değişiklik meydana gelirse mahkemenin nafakayı azaltmasına, kaldırmasına veya belirli bir süre askıya almasına imkân tanıyor.

Yeni ilişki istikrarlı, kapsamlı ve evlilik benzeri bir hayat ortaklığına dönüşmüşse mahkeme bunu “nitelikli konkubinat” olarak değerlendirebilir.

Federal Mahkemeye göre yalnız cinsel veya duygusal ilişkinin bulunması yeterli değildir. İlişkinin duygusal, fiziksel ve ekonomik yönleriyle kapsamlı bir hayat ortaklığı oluşturup oluşturmadığına bakılır. Mahkeme değerlendirmeyi tek bir fotoğraf veya ödeme üzerinden değil, koşulların tamamına göre yapar. Bu yaklaşım BGE 138 III 97 ve 5A_760/2012 sayılı kararlarda görülüyor.

Eski eş ilişkiyi duyarsa nafakayı durdurabilir mi?

Eski eş, kadının başka bir erkekle ciddi ilişki yaşadığını görür veya duyarsa mahkemeye başvurabilir. Nafakanın kaldırılmasını, azaltılmasını veya askıya alınmasını isteyebilir.

Ancak “Onu başka bir erkekle gördüm” diyerek ödemeyi kendiliğinden durduramaz. Mahkeme kararı olmadan nafakayı keserse birikmiş borç, faiz ve icra takibiyle karşılaşabilir.

İspat yükü de kural olarak nafaka ödeyen taraftadır. Son dönemdeki 5A_813/2025 sayılı Federal Mahkeme kararında da nitelikli bir birliktelik iddiasının yeterli biçimde ortaya konulması gerektiği görülüyor.

Birlikte yenilen birkaç yemek, ortak tatil, sosyal medyadaki fotoğraflar veya zaman zaman aynı evde kalmak tek başına kesin kanıt sayılmaz.

Mahkeme ilişkinin ne kadar süredir devam ettiğine, tarafların günlük hayatı ne ölçüde paylaştığına, zamanlarının çoğunu nerede geçirdiğine, ekonomik dayanışmaya, hastalık ve zor günlerde birbirlerine destek olup olmadıklarına ve çevrelerinde bir çift olarak nasıl yaşadıklarına bakabilir.

Herkesin bildiği ancak kanıtlanması zor olan durumlar

Burada normal vatandaşın gördüğü hayatla mahkemenin önündeki dosya bazen birbirinden ayrılıyor.

Çevremizde şunu duyuyoruz: Kişi resmî adresini kendi evinde veya başka bir yerde tutuyor ama zamanının büyük bölümünü partnerinin yanında geçiriyor. Masraflar paylaşılmasına rağmen ödemeler nakit yapılıyor. Ortak hayat sürülüyor fakat bunun yazılı bir sözleşmesi, ortak hesabı veya resmî kaydı bulunmuyor.

Bunların kullanılan yöntemler olduğu biliniyor. Fakat hukuk açısından “biliniyor olması” yetmiyor; ispatlanması gerekiyor.

Hukuk insanların zihnini okuyamaz. Mahkeme söylentiyle değil, hukuka uygun biçimde elde edilmiş delillerle karar verir. Ayrı adres, belgesiz nakit katkı ve resmî kaydın bulunmaması delil zincirini zayıflatabilir. Bu nedenle hayatın gerçeği mahkeme dosyasına aynı açıklıkla yansımayabilir.

Bu durum yasaların tamamen habersiz olduğu anlamına da gelmez. Mahkeme yalnız ikamet belgesine veya banka hesabına bakmak zorunda değildir. Tanık anlatımları, düzenli yaşam biçimi, kişisel eşyaların bulunduğu yer, uzun süreli karşılıklı bakım, açıklanamayan gider değişiklikleri ve başka hukuka uygun emareler birlikte değerlendirilebilir.

Buna karşılık yalnız şüphe, kıskançlık, komşudan duyulan söz veya birkaç fotoğraf da yeterli olmamalıdır.

Kısacası:

Kanıt bırakmamak hukuki güvence değildir. Ancak kanıtlanamayan iddia da nafakayı otomatik olarak sona erdirmez.

Bu bir “açık” mı, hile mi?

İsviçre Medeni Kanunu’nun 2. maddesi, hakların dürüstlük kurallarına uygun kullanılmasını ister ve açıkça kötüye kullanılan bir hakkın hukuk düzeni tarafından korunmayacağını belirtir.

Bir kişinin sırf nafakayı kaybetmemek amacıyla gerçek hayat ortaklığını sistemli biçimde farklı göstermesi ispatlanabilirse “hakkın kötüye kullanılması” tartışması doğabilir.

Fakat her ayrı adres, her nakit ödeme ve her nikâhsız ilişki otomatik olarak hile değildir. İnsanların ekonomik, ailevi veya kişisel sebeplerle ayrı evlerde yaşaması mümkündür. Bu nedenle mahkeme yalnız “neden evlenmediler?” sorusuna değil, gerçekte nasıl bir hayat sürdüklerine bakar.

Ayrıca yeni partner masrafların tamamını karşılamıyor, kadın da her gidere yarı yarıya katılıyor olabilir. Bu durum ilişkinin ekonomik dayanışma taşımadığı anlamına gelmez. Nitelikli birliktelik için mutlaka erkeğin kadını tamamen geçindirmesi gerekmez. Önemli olan tarafların birbirlerine karşı kapsamlı ve kalıcı bir hayat dayanışması kurup kurmadığıdır.

Elden para vermek kadının kendisi için de risk

Konunun genellikle konuşulmayan tarafı budur.

Kadın partnerinin evinde kalıyor; kiraya, markete, tatile, mobilyaya ve hatta mortgage ödemelerine elden katkı sağlıyor olabilir. Ancak kendi adına hiçbir belge düzenlenmiyorsa ilişki bittiğinde bu paraları verdiğini kanıtlamakta zorlanabilir.

Bugün “Banka kaydı olmasın” düşüncesiyle elden verilen para, yarın “Ben bu eve yıllarca katkıda bulundum” denildiğinde sahibini korumayabilir.

Tapuda adı yoksa, ortak mülkiyet kurulmamışsa, borç kabulü veya yazılı katkı anlaşması bulunmuyorsa yıllarca ödenen para kira ya da günlük gider kabul edilebilir. Partner öldüğünde mirasçılar “Böyle bir ödeme yapılmadı” diyebilir. İlişki sona erdiğinde de paranın geri alınması güçleşebilir.

Yani görünmezliğin iki tarafı bulunuyor: İlişki nafaka dosyasında görünmeyebilir ancak kadının yeni ilişkideki emeği ve parası da hukuk önünde görünmez hâle gelebilir.

AHV’de eşin ödediği prim ne zaman geçerli?

AHV Kanunu’nun 3. maddesinin üçüncü fıkrasına göre çalışmayan evli kişinin primi, çalışan eş en az iki asgari prim tutarında AHV ödemişse ödenmiş kabul edilebilir.

Ancak bu kural yalnızca evlilik bağı nedeniyle uygulanır. Yeni bir partnerin ödediği AHV primi, nikâhsız yaşadığı kadının veya erkeğin primini karşılamaz.

Boşanmadan sonra çalışmayan kişi, eski eşinin prim ödemesinden yararlanamaz. Emeklilik yaşından önce dul kalan ve çalışmayan kişi de kendi prim durumunu AHV kasasıyla kontrol etmelidir.

AHV’de bir yıllık prim boşluğu, emeklilik aylığında genel olarak en az yüzde 2,3 oranında kalıcı kesintiye yol açabilir. Bu nedenle herkesin ücretsiz IK hesap dökümü istemesi önemlidir. AHV/IV Bilgi Merkezi, emekli aylığının prim yılları ve ortalama gelir üzerinden hesaplandığını açıklıyor.

“1+1 neden 1,5 ediyor?”

Evli çiftlerin iki bireysel AHV aylığının toplamı, AHV Kanunu’nun 35. maddesi uyarınca azami bireysel aylığın yüzde 150’sini geçemiyor. Buna “plafonlama” deniyor.

Ancak yalnız farklı adreslerde yaşamak, kişiyi otomatik olarak boşanmış saydırmaz. Mahkeme tarafından düzenlenmiş ayrı yaşama kararı ve ortak hanenin hukuken kaldırılıp kaldırılmadığı önem kazanabilir. Bu nedenle yıllardır ayrı yaşayan evli çiftlerin AHV kasasından kendi dosyalarına ilişkin yazılı değerlendirme istemeleri gerekir.

Boşanma gerçekleştiğinde ise iki kişinin aylığı ayrı ayrı hesaplanır ve evli çiftler için uygulanan ortak yüzde 150 sınırı artık aynı şekilde uygulanmaz.

Dul kalanla boşanan kadının durumu aynı değil

Eşi vefat eden kadın, şartları karşılıyorsa AHV dul aylığı alabilir. Evlilik resmen sürdüğü için ayrı yaşanmış olması tek başına eş sıfatını ortadan kaldırmaz.

Boşanmış kadının eski eşi vefat ettiğinde ise çocukların bulunması, evliliğin en az on yıl sürmesi, boşanma yaşı ve en küçük çocuğun yaşı gibi şartlar aranır.

Kişi hem kendi yaşlılık aylığına hem de dul aylığına hak kazanıyorsa iki aylık birlikte ödenmez; karşılaştırma yapılarak yüksek olan esas alınır. Güncel şartlar AHV’nin dul ve yetim aylıkları açıklamasında yer alıyor.

Nikâhsız partner ise birlikte kaç yıl yaşamış olursa olsun AHV’den otomatik dul aylığı alamaz.

Pensionskasse ve 3a’da görünmeyen ilişkinin bedeli

İkinci sütunda nikâhsız partnere ölüm aylığı verilip verilmeyeceği ilgili Pensionskasse’nin yönetmeliğine bağlıdır. Bazı kasalar en az beş yıllık birliktelik veya ortak çocuğun bakımını şart koşar. Partnerin önceden yazılı olarak bildirilmesi de istenebilir. Federal Sosyal Sigortalar Dairesinin açıklaması, nikâhsız partner hakkının emeklilik kasası yönetmeliğinde bulunması gerektiğini belirtiyor.

İlişki nafakanın kaybedilmemesi amacıyla tamamen kayıtsız tutulmuşsa, partner öldüğünde “Beş yıldır hayat arkadaşıydım” iddiasını Pensionskasse’ye kanıtlamak da zorlaşabilir.

3a’da ise hayatta kalan yasal eş öncelikli hak sahibidir. Boşanma tamamlanmamışsa ayrı yaşanan eş hâlâ ilk sırada bulunabilir. Nikâhsız partner ancak belirli koşullarla sonraki grupta yer alabilir. Yararlanıcı sırası BVV 3 düzenlemesi ve BSV açıklamasında gösteriliyor.

Miras konusunda duygular değil, belgeler konuşur

Nikâhsız partner yasal mirasçı değildir. Yirmi yıllık birliktelik bile tek başına otomatik miras hakkı doğurmaz.

Buna karşılık boşanma kesinleşmemişse ayrı yaşanan eş hâlâ hukuki eş konumunda olabilir. Yeni partnerle hayat paylaşılmış olsa da vasiyetname, miras sözleşmesi ve gerekli yararlanıcı düzenlemeleri yapılmadıysa mallar beklenmeyen kişilere gidebilir.

Bu nedenle birlikte yaşayan çiftlerin en azından ortak gider ve mülkiyet sözleşmesi, vasiyetname, hasta talimatı, temsil yetkisi ve Pensionskasse partner bildirimi hazırlaması gerekir.

Benim bu araştırmadan çıkardığım sonuç şu:

İnsanlar yeniden sevebilir, nikâh yapmadan yaşayabilir ve kendi hayatları hakkında diledikleri kararı verebilir. Ancak gerçek hayatı yalnız nafaka devam etsin diye resmî kayıtlardan tamamen farklı göstermenin gelecekte bir bedeli olabilir.

Çünkü görünmeyen ilişki yalnız mahkemeden değil; AHV’den, Pensionskasse’den, miras hukukundan ve gerektiğinde kişinin kendi maddi haklarından da görünmez hâle gelir.

Bugünün nafakasını korumaya çalışırken yarının emekliliğini, mirasını ve yıllarca elden verdiğiniz parayı kaybetmeyin. Sevgiyle hayat paylaşılır; fakat haklar çoğu zaman belgeyle korunur.

Not: Bu yazı genel bilgilendirme amacı taşır. Nafaka kararının içeriği, ilişkinin niteliği, çocukların durumu ve emeklilik kasası yönetmeliği sonucu değiştirebilir. Somut olaylarda aile hukuku uzmanı ile AHV/Pensionskasse danışmanından kişisel değerlendirme alınmalıdır.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Bazı Vedalar Gül Kokar

yazar

Published

on

Denize karşı bir banka oturmuşum… Dalgalar kıyıya her vurduğunda sanki dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim ne varsa birer birer alıp götürüyor benden. İnsanın her şeyi bir kenara bırakıp sadece durabildiği, hayatı yalnızca izlemekle yetindiği o ender, o güzel anlardan biri işte.

Önümden insanlar gelip geçiyor. Kimi bir yere yetişmeye çalışırcasına telaşlı, kimi kendi halinde, kendi ritminde sakin… Onların hayatlarını dışarıdan bir seyirci gibi izlerken başımı gökyüzüne kaldırıyorum; yukarıda adeta görsel bir şölen var. Güneş, tüm kızıllığını gecenin durgun mavisine bırakıyor yavaşça.

Kucağımda bir kutu gül yapraklı lokum, elimde ise dumanı üstünde bol köpüklü bir Türk kahvesi… Gülün o zarif, incelikli kokusu kahvenin derin lezzetiyle birleşince zihnimde tarif edemediğim bir sükûnet yayılıyor. „Kokular ve tatlar hafızanın kapısını açar,“ derlerdi de pek inanmazdım; meğer ne kadar doğruymuş, bu bankta bir kez daha anlıyorum.

Zira insan zamanla kavrıyor ki gidenin ardından geriye kalan tek hakikat ruhumuza nakşolan hissiyattır. Hayatımızın bir yerinde yolumuzun kesiştiği, bakışıyla içimizi ısıtan, iki kelamıyla gönlümüzü ferahlatan o zarif ruhlar gidişleriyle bile ardında silinmez bir rayiha bırakır. Hani derler ya: „İnsan ancak bıraktığı izden ibarettir.“ Öyleyse izinizi güzelleştirin.

İşte bu yüzdendir ki bazı vedalar gül kokar… Gül kokan bir veda, insanın ruhunu örseleyen o karanlık yasa hiç benzemez. Hüzünlüdür evet ama yıkıcı değildir. İçinde ne öfke barındırır ne de pişmanlık… Bir kahve köpüğünde, akşamüstü serinliğinde gül kokusu eşliğinde beliren minnet duygusudur. Gidenin yokluğuna karalar bağlamak yerine, varlığı ile hayatımıza bıraktığı zarif izlere hürmettir.

Dalgalar kıyıya vurmaya devam ederken kahvemden son yudumu alıp fincanı bırakıyorum. Damağımda zarif bir gül tadı, yüzümde tatlı bir tebessümle akşamı karşılarken yüreğimde yolumun zarifliklere denk gelmesinin şükrünü taşıyorum.

Bir gün bu banktan kalkıp gittiğimde arkamda kırgınlık, öfke, acı değil; deniz meltemine karışan zarif bir gül kokusu kalması dileğiyle…

Continue Reading

Köşe Yazıları

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

“Aşı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar; bugün ise “İyi ki olmadın” diyorlar

Cemil Baysal

Korona döneminde aşıların olası yan etkilerine dikkat çeken sayısız paylaşım yaptım. Facebook hesabıma defalarca kısıtlama getirildi, paylaşımlarım engellendi. Buna rağmen susmadım. Telegram’da, WhatsApp’ta ve ulaşabildiğim her yerde gruplar kurdum. Hiçbir maddi ya da kişisel çıkarım olmadan, karşılaştığım bilgileri ve uyarıları insanlarla paylaşmaya çalıştım.

O dönemde birçok kişi, gazetelerde yayımlanan her haberi ve bakanların her açıklamasını tartışılmaz gerçek kabul ediyordu. Oysa yalnızca pandemide değil, her konuda sorgulamak gerekir. Bir haberi gazete yazdı diye doğru sayamayız. Haberi kim yaptı, kim yaptırdı, arkasında hangi ilişkiler ve çıkarlar var; bunları da sormalıyız. Gazetecilik yalnızca söyleneni aktarmak değil, söylenmeyeni araştırmaktır.

Bir anda pandemi çıktı, kısa süre içinde aşılar hayatımıza girdi. Normal koşullarda bir aşının araştırılması, denenmesi, onaylanması ve piyasaya sürülmesi yıllar alabilirken bu süreç olağanüstü hızla ilerledi. Küresel seferberlik, büyük finansman ve mevcut bilimsel çalışmalar süreci hızlandırmış olabilir. Fakat bu kadar hızlı alınan kararları sorgulamak neden suç sayılsın?

“Korona aşısı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar. Aşı sertifikamın olmadığını öğrenince benimle aynı masada oturmak istemeyenler bile oldu. Kimi, “Ben doktorum, insanların sağlığıyla oynuyorsun” dedi. Kimi de, “Sen devletlerden ve bakanlardan daha mı iyi biliyorsun? Devletler halkının kötülüğünü neden istesin?” diye çıkıştı.

Allah aşkına, siyasetçiler ne zamandan beri yalnızca insanların sağlığını ve çıkarını düşünüyor? Siyaset; iktidarın, ekonomik menfaatlerin ve çıkar çatışmalarının bulunduğu bir alan. Bu da başlı başına başka bir yazının konusu.

Sonra karantinaların sona erdiği açıklandı, maske zorunlulukları kaldırıldı. İnsanların aklında şu soru kaldı: Virüs bir gecede mi kaybolmuştu? Dün tehlikeli sayılan temas, ertesi gün nasıl olağan hâle gelmişti? Bilimsel gerekçeler, siyasi kararlar ve ekonomik zorunluluklar birbirinden yeterince ayrılmış mıydı?

Aradan yıllar geçti. Bugün çevremde “İyi ki aşı olmadın” diyen çok sayıda insan var. Bazıları aşı sonrasında başladığını düşündükleri sağlık sorunlarını anlatıyor. Ancak bunların aşıyla bağlantısını bilimsel ve hukuki olarak kanıtlamak kolay değil. Doktorlar çoğu zaman doğrudan bir bağ kurmuyor. Hukuk yolu açık deniliyor ama mağdur olduğunu düşünen kişiye, “Hadi, kanıtla” deniliyor.

Elbette sonradan ortaya çıkan her hastalığı aşıya bağlamak doğru değildir. Fakat insanların yaşadıklarını yok saymak ve sorularını susturmak da doğru değildir. İhtiyacımız olan; şeffaf araştırmalar, bağımsız denetim ve insanları küçümsemeden dinleyen bir sağlık sistemidir.

Bugün “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe üzülüyorum.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse, “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Virüsün varlığının ve hızla yayıldığının söylendiği o dönemde de bugün de bir kez bile grip olmadım. Elbette benim hastalanmamış olmam, virüsün var olmadığı veya başkalarının yaşadığı ağır hastalıkların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ancak kendi bedenim ve sağlığım hakkında verdiğim karar nedeniyle dışlanmayı da hiçbir zaman doğru bulmadım.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların kendi bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Bugün çıkıp “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe yalnızca üzülüyorum.

Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Continue Reading

Köşe Yazıları

NE “ALMANCI” NE DE “GURBETÇİ”: PEKİ BİZ KİMİZ?

yazar

Published

on

Türkiye’de yaz aylarında yabancı plakalı bir araç görüldüğünde sürücüsü çoğu zaman hemen “Almancı” ilan edilir.

Plaka İsviçre’ye aitmiş, Avusturya’dan gelmiş, Hollanda, Belçika, Fransa veya İngiltere plakasıymış; pek fark etmez. Direksiyonunda Türkçe konuşan biri varsa o araç da sahibi de otomatik olarak “Almancı” olur.

Bu alışkanlık nereden geliyor?

Türkiye’den Avrupa’ya kitlesel işçi göçünün hafızamızdaki en güçlü adresi Almanya’dır. Türkiye ile Almanya arasında 1961 yılında imzalanan İşgücü Anlaşması’nın ardından çok sayıda vatandaşımız çalışmak üzere bu ülkeye gitti. Zamanla Almanya’ya giden bütün vatandaşlarımız için kullanılan “Almancı” sözü, yanlış biçimde Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşayan Türklere de yakıştırıldı.

Oysa İsviçre’de yaşayan biri Almancı değildir.

Avusturya’da yaşayan da, Hollanda’da doğan da, Belçika’da büyüyen de Almancı değildir. Almanya’da yaşayanların bile tamamını tek bir kalıba sokarak “Almancı” diye tanımlamak bugün ne kadar doğrudur, o da ayrıca tartışılmalıdır.

Çünkü artık karşımızda birkaç yıllığına çalışmaya gitmiş tek tip bir işçi topluluğu yok.

Aradan altmış yılı aşkın zaman geçti. Birinci kuşağın ardından ikinci, üçüncü, dördüncü, hatta bazı ailelerde beşinci kuşak yetişti. Bu insanlar yaşadıkları ülkelerde doğdu, okula gitti, meslek edindi, şirket kurdu, vergi ödedi, siyasete katıldı ve hayatını orada kurdu.

Peki “gurbetçi” sözü doğru mu?

Gurbet, insanın vatanından ve doğduğu yerden uzakta yaşamasıdır. İlk kuşak için bu kelimenin çok güçlü bir karşılığı vardı. Anadolu’nun bir köyünden veya kasabasından elinde tahta bavuluyla Avrupa’ya çalışmaya giden, ailesini ve memleketini geride bırakan insanlar gerçekten gurbetteydi.

Ancak İsviçre’de, Almanya’da, Avusturya’da veya Hollanda’da doğmuş bir insan için neresi gurbettir?

Doğduğu, büyüdüğü, eğitim aldığı, çalıştığı ve çocuklarını yetiştirdiği ülke mi; yoksa ailesinin yıllar önce ayrıldığı, kendisinin yalnızca tatillerde gördüğü Türkiye mi?

İsviçre’de doğup büyümüş biri olarak ben kimin gurbetçisiyim?

İsviçre benim doğduğum, eğitim aldığım, çalıştığım ve hayatımı kurduğum ülke. Türkiye ise ailemin köklerinin bulunduğu, dilini, kültürünü ve insanlarını sevdiğim ana vatanım.

Bunlardan birini seçmek zorunda değilim.

İnsan aynı anda iki ülkeye, iki kültüre ve iki toplumsal hafızaya bağlı olabilir. İsviçre’yi sevmek Türkiye’den vazgeçmek, Türkiye’ye bağlı olmak da İsviçre’ye yabancı olmak anlamına gelmez.

O hâlde doğru tanımlama nedir?

Tek ve herkesi kapsayan bir cevap yoktur.

Almanya’da yaşayan biri için “Almanya’daki Türk”, İsviçre’de yaşayan biri için “İsviçre’de yaşayan Türk” denilebilir. Vatandaşlığı da dikkate alınacaksa “Türkiye kökenli İsviçreli”, “Türkiye kökenli Alman” veya “çifte vatandaş” ifadeleri kullanılabilir.

Topluluğun tamamından söz ediliyorsa en doğru ve kapsayıcı tanımlar “yurt dışında yaşayan Türkler”, “Avrupa’daki Türk toplumu” veya kısaca “Avrupa Türkleri”dir. Nitekim resmî kurumlar da artık ağırlıklı olarak “yurt dışındaki vatandaşlarımız” ve “yurt dışında yaşayan Türkler” ifadelerini kullanıyor. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığına göre Avrupa’daki Türk toplumu artık “misafir işçi” statüsünden çıkmış, yaşadığı ülkelerin asli unsurlarından biri hâline gelmiştir.

İsimlendirme önemsiz bir ayrıntı değildir.

Çünkü “Almancı” sözü çoğu zaman yalnızca coğrafi bir yanlışlık taşımıyor; beraberinde bazı önyargıları da getiriyor:

“Parası çoktur.”

“Türkiye’yi bilmez.”

“Altındaki arabayla hava atmaya gelmiştir.”

“Bir ay tatil yapıp bize akıl verir.”

Öte yandan Avrupa’da da aynı insanlara zaman zaman “yabancı”, “göçmen” veya “Türk” denilerek yaşadıkları toplumun dışındaymış gibi davranılıyor.

Böylece bu insanlar Türkiye’ye geldiğinde “Almancı”, yaşadıkları ülkeye döndüğünde ise “yabancı” oluyor.

Peki bu insan tam olarak nereye ait?

Asıl sorun da burada başlıyor.

Bir insanın kimliğini yalnızca otomobilinin plakasına, pasaportunun rengine veya ailesinin yıllar önce çıktığı köye bakarak tanımlayamazsınız. Kimlik, tek kelimeye sığmayacak kadar çok katmanlıdır.

Yabancı plakalı her otomobil Almanya’dan gelmediği gibi, Avrupa’da yaşayan her Türk de “Almancı” değildir. Orada doğmuş ve bütün hayatını orada geçirmiş herkesi “gurbetçi” olarak tanımlamak da bugünün gerçeğini tam karşılamaz.

Elbette kendisini “gurbetçi” olarak tanımlayan ve bu kelimeye duygusal bir anlam yükleyen insanlara da saygı duymak gerekir. Mesele bir kelimeyi yasaklamak değil, kimseye istemediği bir kimliği dışarıdan dayatmamaktır.

Artık kelimelerimizi de gerçeklere göre güncellemenin zamanı geldi.

Bizler Almancı değiliz.

Hepimiz aynı anlamda gurbetçi de değiliz.

Bizler Almanya’da, İsviçre’de, Avusturya’da, Fransa’da, Hollanda’da, Belçika’da ve dünyanın daha birçok ülkesinde yaşayan; kökleri Türkiye’ye uzanan milyonlarca insanız.

Bazılarımız Türk vatandaşı, bazılarımız yaşadığımız ülkenin vatandaşı, bazılarımız ise çifte vatandaşız. Aramızda işçiler, işverenler, doktorlar, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler ve sporcular var.

Biz tek tip değiliz.

Bir otomobil plakasından, yaz tatilindeki birkaç haftadan veya yarım asır öncesinden kalmış bir kelimeden ibaret hiç değiliz.

Doğru ifade mi?

En sade şekliyle:

Yurt dışında yaşayan Türkler…

Ya da her insanı kendi gerçeğiyle tanımlamak:

İsviçre’deki Türk, Almanya’daki Türk, Türk kökenli İsviçreli, Türk kökenli Alman veya Avrupa Türkü…

Ama her yabancı plakalı araca bakıp “Almancı geldi” demek artık yalnızca eski bir alışkanlık değil, aynı zamanda yanlış bir tanımlamadır.

Çünkü plaka yabancı olabilir. Ama o aracın içindeki insan, size sandığınızdan çok daha yakındır.

Continue Reading

Trendler