Köşe Yazıları
İTALYA’NIN İSVİÇRELİLERİ MİLANOLULAR
ile Milano’da bir Hafta Sonu
Milano, şüphesiz akla ilk gelen büyüleyici İtalyan şehirlerinden biri değil. Hatta caddeleri adeta birer açık müze olan Roma ve Floransa gibi şehirlerin yanında sesi soluğu pek çıkmaz, ışığı sönük ve bir hayli de ciddi kalır. Milanolulara gelince; onları “nevi şahsına münhasır” olarak tanımlamak hiç de yanlış olmaz. İşin doğrusu, bildiğimiz anlamda İtalyan gibi İtalyan da değiller. İsviçre’de yaşayan Türklere hiç de yabancı gelmeyecek bir tarzları var Milanoluların-ya da kendilerinin deyişiyle “Milanese”lerin; onlar bir anlamda İtalya’nın İsviçrelileri. Bunu söyleyen ben değilim, yine kendileri!
Geçtiğimiz hafta sonu Milano’da bir grup gerçek Milanoluyla iki gün geçirme fırsatı bulduk. “Gerçek” sıfatını kullanmam, pek çok şehirde olduğu gibi Milano’da da, orada yaşamakla Milanolu olmanın aynı anlama gelmemesinden kaynaklanıyor. Gerçek Milanolu demek, birkaç kuşak boyunca bu şehirde yaşamak demek. Göçlerle değişen nüfusla birlikte zaman içinde bu ailelerin de sayıları gittikçe azalmış, parmakla gösterilecek kadar nadir kalmışlar. Grubumuzun gönüllü rehberliğini üstlenen Vittorio bunlardan biri. Tarihe olan düşkünlüğünü yaşadığı şehre olan tutkusuyla harmanlayan Vittorio, iki gün boyunca ziyaretimizi unutulmaz kılan bilgiler ve hikayeler paylaşıyor bizlerle.
Bu renkli grupla Giacomo ve Christine’in şehrin tam kalbinde yer alan yeni evlerinde düzenledikleri akşam yemeğinde tanışıyoruz. Giacomo yıllardır çalıştığı uluslararası şirketlere ve yaşadığı farklı şehirlere rağmen Milano’dan vazgeçmeyen gerçek bir Milanese. Christine ise “Milano’yu sevsem de bir süre sonra inekleri ve dağları özlüyorum, İsviçre’ye dönünce kendime geliyorum” diyen tatlı bir İsviçreli. Milanoluların İsviçrelilere benzetildiğini öğrendiğimde ikisinin ne kadar uyumlu bir çift olduklarını bir kez daha içimden geçiriyorum.
Akşam yemeğinde Milano usulü et yemekleri, bölgenin meşhur Gorgonzola peyniri ve mısır unuyla yapılan yörenin tipik yemeği olan “polenta” var. Bir vejetaryen olmama ek olarak anne tarafından Karadeniz (Sinop), baba tarafından Abhazya kökenli olduğumdan mısır ununun genlerimde yer aldığını düşünüyorum! Bu sebeple polentayı görünce mutlu oluyorum. Misafirlerin hepsi birbirinden renkli ve hoş sohbet insanlar. İçlerinde finans sektörü çalışanından, yayıncıya, sanatçıdan yöneticiye kadar farklı mesleklerden gelenler var. Moda ve stil merkezi olan şehrin namına uyacak şekilde herkes zarif ve şık. Bir ara Christine beni üst kat komşuları Francesca ile tanıştırıyor. Francesca’nın Milano ve New York’ta sanat galerileri olduğunu öğreniyorum. Belli ki yıllardır çalıştığı bu alanda oldukça tecrübeli ve bilgili, ancak bir o kadar da mütevazi. İnsana sohbeti iyi gelen kişilerden. Bizi Amerikalı bir besteci, söz yazarı ve müzisyen olan, gözlerinin içi gülen eşi ile tanıştırıyor. Merakımı yenemeyip bu sıcakkanlı müzisyene hiç bestelerinden birini uluslararası üne sahip bir şarkıcıya verip vermediğini soruyorum. O da mütevazi bir şekilde cevap veriyor: “Evet, örneğin Michael Jackson”! Daha sonra bu mütevazi Amerikalı müzisyenin eski eşinin de 10-15 sene kadar önce vefat eden, benim de sevdiğim, dünyaca tanınmış bir şarkıcı olduğunu öğrenince iyice şaşırıyorum. Milano’nun sakinlerinin sürprizlerle dolu olduğunu düşünüyor, birden Woody Allen’i anımsıyorum. Ünlü yönetmen, Roma, Paris ve Barselona’ya ek olarak bir de Milano filmi çevirmeli diye düşünüyorum bende Woody Allen filmi tadı bırakan bu akşamın ardından. Gece bizi arabasıyla otelimize bırakan Vittorio ara vermeden yağan yağmura ve saatin geç olmasına aldırmadan geçtiğimiz caddelerdeki önemli binaları bize tek tek tanıtıyor. Ertesi gün onun liderliğinde yapacağımız şehir turunun heyecanını şimdiden yaşadığını görmek beni gülümsetiyor.
Sabah erkenden eski Roma şehrinin kalıntılarından oluşan ve bugünün Milanolularının buluşma noktası olan San Lorenzo Sütunları’nın önünde toplanıyoruz. Yağmurlu ve puslu bir gün. Ama Vittorio’nun anlatımıyla renklenen kültür turumuzun tadını yağmur bile bozamıyor. Daha önce birkaç kez geldiğim Milano’yu, bu kez bir Milanolu grupla gezerken şehrin bambaşka yüzlerini görüyorum. Dışarıdan beni içine çekmeyen ve yalnız olsam belki de girmeyeceğim bazı katedral ve kiliselerin içlerinin ne kadar etkileyici olduğunu görüp büyüleniyorum. Kiliselerden sonra her şehirde benim en sevdiğim yerlerden birine geliyoruz: şehrin tarihi kütüphanesi olan Bibliotheca Ambrosiana’ya! Ambrosiana Kütüphanesi Avrupa’nın en eski halka açık kütüphanelerinden biri. Kütüphane ve kütüphaneyle aynı çatıda bulunan Pinacoteca Ambrosiana (Ambrosiana Sanat Galerisi), içinde 1600’den fazla eser barındırıyor. Kütüphanenin gururu ise Leonardo da Vinci’nin en büyük ve çarpıcı el yazma koleksiyonu olan Codex Atlanticus. Vincili Leonardo adı üstünde, Floransa’ya yakın bir şehir olan Vinci’den. Ancak yaklaşık yirmi yılını geçirdiği Milano ile bütünleşmiş, bu şehirde pek çok eser yaratmış bir büyük isim. Sanat, anatomi, geometri, mekanik gibi daha pek çok konudaki unutulmaz eserlerinin yanısıra, şehirde kendi adına bir de şarap bağı olduğu çok kişi tarafından bilinmez (La Vigna di Leonardo).
Vittorio, bitmeyen enerjisiyle bize da Vinci’yi, şehrin hikayelerini ve tarihi binaları anlatmaya devam ediyor. Onu dinlerken ben bir yandan gruptakileri inceliyor ve hiç durmadan yağan yağmur elbette ki Milanolu grubun şıklığını ve zerafetini etkilemiyor diye düşünüyorum. Christine ile gruptan bazılarının ve sokaklarda yürüyen Milaneselerin başlarındaki şık yağmur şapkalarının yeni Milano modası olduğunu birbirimizin kulağına fısıldayıp gülümsüyoruz.
İtalya’nın neresine gidersek gidelim tanıdık sahne olan en yakın köşe başı “bar”ında ayaküstü bir espresso içip yola devam etme geleneği elbette Milano’da da tüm görkemi ile devam ediyor. Bu kahve duraklarını sigara içenlerin zaruri molalarına benzetiyorum. Grupça bir kafede oturup kahve keyfi yapmak yerine, canı kahve çekenin köşedeki bara girip hızlıca bir kahve içip çıkması şeklinde gelişen bu kahve ritüellerinde sessiz kural, herkesin birbirinin kahve ihtiyacına saygı gösterip sabırla dışarda beklemesi şeklinde. Ne de olsa kahve, İtalyanların ulusal değerlerinden biri, bu konuda herkes birbirine empati kurabiliyor!
Via Armorari’den (Armorari Caddesi) geçerken Vittorio bize, Birinci Dünya Savaşı süresince bu sokakta hizmet veren Amerikan Hastanesi’nin yer aldığı binayı gösteriyor. Savaş sırasında yaralanıp hastanede bir süre kalan Kızıl Haç’ta gönüllü ambulans şoförü 19 yaşındaki Ernest’in hikayesi beni kalbimden vuruyor. Genç Ernest, tedavi gördüğü sırada kendisinden yaşça büyük olan güzel hemşiresi Agnes Von Kurowsky’e aşık olur. Hemşirenin “çocuk”şeklinde isim taktığı bu özgüvenli gencin ona karşılık olarak “Bayan Çocuk” demesiyle karşılıklı flörtleşme olarak başlayan ilişki, zaman içinde Agnes’in de ona aşık olmasıyla ciddileşir ve bir süre devam eder. Ancak Ernest Amerika’ya döndükten bir süre sonra Agnes’in ona yazdığı bir mektupla son bulur. Agnes, günün birinde bu gencin Ernest Hemingway olarak dünyaca tanınan bir yazar olacağını ve onun yazacağı hikaye ve romanlara-özellikle de “Silahlara Veda”ya ilham olacağını bilse ilişkilerinin kaderi değişir miydi acaba diye düşünmeden duramıyorum.
Kültür, sanat, lezzet ve çoraplarımıza kadar yağmur dolu(!) bir günün ardından akşam Milano usulü safranlı risotto (Risotto alla Milanese) yiyeceğimiz geleneksel Milano “trattoria”sında buluşmak üzere gruptan ayrılıyoruz.
Akşamüstü gelip çattığında İngilizler için nasıl çay saati vazgeçilmez olursa, Milanolular için de 18:00’den itibaren “aperitivo” saati başlar. Aperitivo, bir anlamda şehir sakinleri için yemek öncesi akşam atıştırması ama en çok da iş çıkışı sosyalleşme aktivitesidir. Çoğu yerde açık büfeden sınırsız yiyeceğin eşlik ettiği bu içki saati, Milanolular için olmazsa olmaz. Tabi yeme içmeden bu kadar bahsedip Milanoluların daimi zevküsefa peşinde oldukları sonucuna varılmasına da neden olmamalıyım. Başta da değindiğim gibi “Milanese”ler çalışkanlıkları ile ünlü. Para kazanmak, çalışmak, hedefler koymak ve başarı elde etmek onlar için son derece önemli. Grubumuzdaki tek Romalı arkadaşımız Gaetano’nun da bu konuda yaptığımız sohbette teyid ettiği gibi, başkentliler çoğumuzun bildiği İtalyan yaşam stilinin sembolü olan “La Dolce Vita” (Tatlı Hayat) görüşüne uygun sakin ve stressiz hayatı savunurken, Milanolular “Bugün çalışabiliyorken çok çalış, ama işten çıktığın anda da sosyalleşmenin hakkını ver” mantığında yaşıyorlar. Ne de olsa İsviçreliler gibi pragmatik insanlar! Bu çalışkan ama sosyal İtalyanlar, şehirlerine de çok bağlılar ve Milano ile gurur duyuyorlar. Bu bağlılıklarını anlatan Milanese lehçesiyle çok kullandıkları meşhur bir de deyimleri var ki, bence şehirlerine olan bütün hislerini birkaç kelime ile özetliyor:
“Milan l’è on gran Milan!” (Milano, büyük Milano)




Köşe Yazıları
Ben Kendimi En Çok Yanıldığım Yerlerde Tanıdım
İnsan hayatı bazen radikal bir kararla güzergâh değiştirir. Bildiğin sokakları, selam verdiğin yüzleri geride bırakıp bir kentin hiç bilmediğin bir ucuna taşınmak; sadece adres değil, konfor alanını da geride bırakmaktır.
Kısa süre önce İstanbul’un sınırına yakın bir semte taşındığımda tam olarak böyle hissediyordum. Hangi kasabın eti iyi, semt pazarı hangi gün kurulur bilmediğim, sıfırdan öğrenilmesi gereken bir bilmecenin ortasındaydım. Ama mahalle kültürü hâlâ diriydi burada; yabancısı olduğum bu yeri bana „ev“ kılacak şeyin esnaf sohbetlerinde saklı olduğu belliydi.
Geçtiğimiz günlerde keşif turundayken yakındaki bir kuaför dükkânına adım attım. Amacım sadece küçük bir selam vermekti. Ayaküstü sohbet başlarken kapı açıldı ve içeriye adeta bir „rüzgâr“ girdi. 50’li yaşlarında, enerjisi mekâna sığmayan bir hanım… Dükkân sahibinin 20 yıllık dostuymuş; mekânın sahibi kadar rahat bir özgüvenle geçti sandalyeye.
Sıcaklardan girdi lafa, torunların hengamesinden çıktı. İki evlilik, 5 çocuk, 11 torun sığdırmıştı hayatına. Ancak yüzündeki o canlı enerjinin arkasında, yılların yorgunluğu saklıydı. Sohbetin neşesini bir anda kesen o cümleyi döküverdi dudaklarından:
“Ben kendimi en çok yanıldığım yerlerde tanıdım…“
O an zaman durdu sanki. Çoğu zaman hayatı doğru kararlar ve kazanılan zaferlerle inşa ettiğimizi sanırız. Oysa insanı tamamlayan, sınırlarını çizen ve ona asıl şeklini veren; tam da güvenip yarı yolda kaldığı, doğru sandığı yanlışlara tutunduğu o sessiz yenilgi anlarıymış.
Doğru kararlar, çoğu zaman başkalarından ödünç aldığımız düşünce kalıplarıdır. Yanılmak ise maskelerin düştüğü, insanın öz hakikatiyle pazarlıksız ve çıplak bir şekilde yüzleştiği o nadir anlardır. Yanıldığı yerleri bir mağlubiyet değil, dönüşüm durağı olarak görebilen insan olgunlaşır. Çünkü yanılgı, ne olmadığımızı gösterirken kim olduğumuza giden yoldaki çakıl taşlarını temizler. Yıkılan şey sadece yanlış bir fikir değil, yıllarca üzerimize giydiğimiz sahte bir kimliktir.
Aramızdaki yaş farkı ya da hayata farklı pencerelerden bakıyor olmamız, aynı hakikatte buluşmamıza engel değildi. O gün anladım ki burayı bana „ev“ kılacak şey tanıdık esnaf yüzleri değil, hiç tanımadığım bir insanın yarasında kendi hakikatimi görme cesaretiydi.
Dışarı adım attığımda sokaklar hâlâ yabancıydı ama elimde yeni bir pusula vardı. İnsan taşınırken sadece eşyalarını değil, hayal kırıklıklarından süzdüğü olgunluğu da yanında getiriyormuş. Meğer hayatın bana vermek istediği yeni bir evin anahtarı değil; yıllardır ertelediğim kendimle nihayet el sıkışma cesaretiymiş.
Köşe Yazıları
Başımız Dik, Kalbimiz Buruk
Cemil Baysal
Futbol bazen sadece skor değildir. Bazen 90 dakika boyunca verdiğiniz mücadele, kupadan daha fazla şey anlatır.
1980’li yıllardan bu yana İsviçre Millî Takımı’nı yakından takip eden biri olarak Kubilay Türkyılmaz’ın formasını giydiği yılları da, Murat Yakın’ın futbolculuk dönemini de izledim. Nice turnuvalar, nice hayal kırıklıkları ve güzel zaferler gördüm. Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki oyun anlayışı, takım ruhu ve büyük rakiplere karşı gösterilen cesaret açısından bu dönem, benim tanıklık ettiğim en özel dönemlerden biri oldu.
İsviçre Millî Takımı’nın turnuvaya vedası da tam böyleydi. Elbette üzüldük. Bir adım daha atılabilirdi, belki yarı final, belki final… Ama bitiş düdüğü çaldığında aklımda kalan ilk şey elenmek olmadı. Bu takımın ortaya koyduğu karakter oldu.
Turnuva başlamadan önce Murat Yakın en çok eleştirilen isimlerden biriydi. Kadro tercihleri sorgulandı, oyun planı tartışıldı. Ama o hiçbir zaman polemiklerin içine girmedi. Cevabını sahada verdi.
Bu takım koştu, mücadele etti, pes etmedi. Kimse tek başına yıldız olmaya çalışmadı. Herkes birbirinin açığını kapattı. Belki de bu turnuvada en çok hoşuma giden buydu.
Granit Xhaka yine gerçek bir kaptan gibi oynadı. Savunmada Akanji güven verdi. Kalede kim oynadıysa üzerine düşeni yaptı. Genç oyuncular ise geleceğe dair umut verdi.
Kupayı kazanamadık. Ama Avrupa’nın en güçlü takımlarından biri olduğumuzu bir kez daha gösterdik. Artık İsviçre’yi kimse “sürpriz takım” diye küçümseyemez.
Murat Yakın da bu takımın değişmesinde önemli pay sahibi. Sadece iyi bir takım kurmadı; oyuncularına özgüven kazandırdı. Büyük rakiplerden çekinmeyen bir Nati izledik. Bana göre Murat Yakın dönemindeki bu takım, İsviçre futbol tarihinin en olgun ve en karakterli takımlarından biri olarak hatırlanacaktır.
Evet, bugün biraz burukuz. Çünkü bu hikâyenin biraz daha devam etmesini isterdik. Ama üzülürken bile gurur duyabiliyorsak, demek ki doğru yoldayız.
Bazen kupayı kaldıran değil, sahadan başı dik ayrılan takım da alkışı hak eder.
Teşekkürler Murat Yakın.
Teşekkürler Nati.
Bu sadece bir veda değil, belki de yeni başarıların başlangıcıdır.
#MuratYakin#schweiz#isviçre#switerland#futbo

Köşe Yazıları
Nazlı Eray’la Gerçek ve Hayal Arasında
Yirmi yıldır neredeyse her yazı Bodrum’da geçiriyorum. Benim için tatil denildiğinde aklıma gelen ilk yer hep Bodrum oluyor. Denizin, güneşin ve hala saklı kalmayı başarabilmiş o güzel köşelerin tadını çıkarıyor; nefis deniz ürünleri ve mezeler eşliğinde tatilin hakkını vermeye çalışıyorum.
Son yıllarda ise Bodrum tatillerime küçük edebiyat ve sanat durakları da eklemeye başladım. Sergileri gezmek, bir söyleşiye katılmak, kitapların ve sanatın çevresinde vakit geçirmek beni en az deniz kadar mutlu ediyor. Bu yüzden Bodrum’a gelir gelmez kitap dostlarımdan bilgi aldım, biraz da Instagram’da gezindim ve kendime ziyaret edebileceğim sergilerden, söyleşilerden ve edebiyat buluşmalarından oluşan küçük bir liste hazırladım.
Karşıma çıkan ilk etkinlik, Bodrum’un yeni sanat mekanlarından Inspera Mini Sahne’de gerçekleşecek Nazlı Eray buluşması oldu. Kısmet adeta ayağıma geldi.
Yurt dışında yaşamaya başlayınca yazarlarla bir araya gelebileceğimiz etkinlikler insanın gözünde çok daha değerli hale geliyor. Bir yazarı dinleyebilmek, kitabının hikayesini kendi sesinden duyabilmek ve aynı salonda başka okurlarla buluşabilmek büyük bir ayrıcalık gibi geliyor. Bunu benim gibi göçmen kuşlar sanırım çok daha iyi anlayacaktır.
Nazlı Eray’ın kalemiyle tanışmam ise çok eskiye dayanmıyor. Canım kitap kulübüm @gocmenkitapseverler ‘in kurucularından sevgili Melis Uluğtekin’in önerisiyle Orphee’yi almıştım. Melis, “Nazlı Eray, büyülü gerçekçiliğin Türkiye’deki en önemli isimlerinden biri ve bu kitap da muhakkak okunması gereken kült bir eser,” demişti. Kitabı okuduğumda gerçekten çok etkilenmiş, ardından yazarla ilgili küçük bir araştırma da yapmıştım.
Nazlı Eray Ankara’da doğmuş olsa da çocukluğu ve gençliği İstanbul’da geçmiş. Daha sonra bir gece treniyle Ankara’ya geliyor ve kendi anlatımıyla, geliş o geliş… Yıllarca Ankara’dan ayrılamıyor. Şehri ilk gördüğünde “İnsanlar burada nasıl yaşıyor?” diye düşünse de zamanla Ankara onun için bir tür hangara dönüşüyor. İnsanlarıyla, anılarıyla ve sokaklarıyla ona durmadan malzeme taşıyan büyük bir hikaye deposu oluyor. Yaklaşık beş yıl önce ise Ankara’dan ayrılarak Bodrum’a yerleşiyor.
Nazlı Eray’ın Edebiyat Evreni
Büyülü gerçekçiliğin Türk edebiyatındaki en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Nazlı Eray, öykü ve romanlarında gerçekle gerçek dışını öylesine ustalıkla iç içe geçiriyor ki okurken kendinizi “Böyle bir şey olur mu?” diye sorgularken bulmuyorsunuz. Tam tersine, o dünyanın kurallarını hemen kabul ediyor ve yazarın peşine takılıyorsunuz.
Edebiyat yolculuğuna öyküyle başlayan Nazlı Eray’ın kırkı aşkın basılmış eseri bulunuyor. İlk öyküsünü, Mösyö Hristo’yu henüz on altı yaşındayken yazıyor. Gençlik yıllarında Sait Faik Hikaye Armağanı’na birkaç kez başvuruyor ancak ödülü alamıyor. Jüriden bir tanıdığı bir gün ona, “Boşuna uğraşma, jüride enişten var; bu ödülü sana hiçbir zaman vermezler,” diyor. Günümüz Türkiye’sini düşününce insan bu hikayeye gülümsemeden edemiyor; şimdi olsa belki tam tersi yaşanırdı.
Nazlı Eray uzun yıllar boyunca Varlık dergisinde ve Cumhuriyet, Güneş, Radikal ile Akşam gazetelerinde yazmış; edebiyatın yanında siyasetle de aktif biçimde ilgilenmiş bir isim.
Yazarlığıyla ilgili anlattığı ayrıntılar ise en az kitapları kadar ilgi çekici. Örneğin özel bir yazı odası ya da yazı masası olmadığını söylüyor. Buna karşılık çok güzel kalemleri olduğunu özellikle vurguluyor. Belli ki bazı yazarların ihtiyacı büyük masalar ve düzenli odalarken, bazılarına yalnızca iyi bir kalem ve sınır tanımayan bir hayal gücü yetiyor.
“Yazarken insanları mutlu etmek istiyorum. Bir aydın olarak da elimden geleni yapıyorum,” diyen Nazlı Eray’ın edebiyata bakışında da bu iyimserlik ve sorumluluk duygusu hissediliyor.
Olmayanın Güncesi
Inspera’da Bodrum Nazlı Eray Okurları Grubu tarafından düzenlenen, Ceyda Yılmaz’ın moderatörlüğünde gerçekleşen etkinlikte Nazlı Eray, son kitabı Olmayanın Güncesi’nin doğuş hikayesini anlattı. Kitabın nasıl ortaya çıktığını, karakterlerini ve yazma sürecinde zihninde açılan kapıları dinlemek, kitabın dünyasına daha okumadan yaklaşmamı sağladı.
Olmayanın Güncesi’nin merkezinde kader var. Roman, adeta Kader Örümceği’nin ördüğü görünmez ağlarla ilerliyor.
Nazlı Eray, kitabın adından söz ederken anılara dikkat çekiyor. Yaşadığımızı sandığımız şeyler gerçekten yaşandı mı? Yoksa bazı anıları sonradan biz mi yarattık? Hafızamız bize ne kadar doğruyu anlatıyor? Olmayanın güncesi, belki de belleğin ve zihnin bize oynadığı oyunların bir yansıması.
Kitap, tam anlamıyla bir Nazlı Eray evreni. Okur, büyülü rüyaların rengarenk karnavalına davet ediliyor. Büyülü gerçekçiliğin kraliçesi bu kez gerçek bir kara büyüyü bozdurmaya çalışıyor; bunun için zamanda ve mekanda yolculuklara çıkıyor.
Toplu iğneler saplanmış bir voodoo bebeğinin peşinde ilerlerken Padişah Deli İbrahim’in Cinci Hoca’sından John F. Kennedy’ye, Nikola Tesla’dan Roman Polanski’ye kadar pek çok isim bu tuhaf ve büyüleyici dünyada bir resmigeçit yapıyor. Bazen üç dakikada üç yıl geçiyor, bazen zaman olduğu yerde duruyor. Nazlı Eray ise bütün bu yolculuk boyunca zamanı, belleği ve kaderi sorguluyor.
Bu macerada ona Kader Örümceği, Pişmiş Kelle ve gerçek ile hayal arasındaki sınırları durmadan ihlal eden birbirinden ilginç karakterler eşlik ediyor.
Inspera’daki buluşmadan çıktığımda kendimi gerçekle hayalin birbirine karıştığı, zamanı ve kaderi yeniden düşündüren tuhaf ama çok keyifli bir yolculuktan dönmüş gibi hissettim.
Bodrum’a bu kez yalnızca denizin, güneşin değil, Nazlı Eray’ın rengarenk dünyasının da tadı karıştı. Tatilime eklediğim bu ilk edebiyat durağı, bana yine aynı şeyi hatırlattı: Bazen bir şehri asıl unutulmaz kılan, hiç planlamadığınız anda karşınıza çıkan hikayelerdir.





-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


