Connect with us

Köşe Yazıları

İTALYA’NIN İSVİÇRELİLERİ MİLANOLULAR

yazar

Published

on

ile Milano’da bir Hafta Sonu

Milano, şüphesiz akla ilk gelen büyüleyici İtalyan şehirlerinden biri değil. Hatta caddeleri adeta birer açık müze olan Roma ve Floransa gibi şehirlerin yanında sesi soluğu pek çıkmaz, ışığı sönük ve bir hayli de ciddi kalır. Milanolulara gelince; onları “nevi şahsına münhasır” olarak tanımlamak hiç de yanlış olmaz. İşin doğrusu, bildiğimiz anlamda İtalyan gibi İtalyan da değiller. İsviçre’de yaşayan Türklere hiç de yabancı gelmeyecek bir tarzları var Milanoluların-ya da kendilerinin deyişiyle “Milanese”lerin; onlar bir anlamda İtalya’nın İsviçrelileri. Bunu söyleyen ben değilim, yine kendileri! 

Geçtiğimiz hafta sonu Milano’da bir grup gerçek Milanoluyla iki gün geçirme fırsatı bulduk. “Gerçek”  sıfatını kullanmam, pek çok şehirde olduğu gibi Milano’da da, orada yaşamakla Milanolu olmanın aynı anlama gelmemesinden kaynaklanıyor. Gerçek Milanolu demek, birkaç kuşak boyunca bu şehirde yaşamak demek. Göçlerle değişen nüfusla birlikte zaman içinde bu ailelerin de sayıları gittikçe azalmış, parmakla gösterilecek kadar nadir kalmışlar. Grubumuzun gönüllü rehberliğini üstlenen Vittorio bunlardan biri. Tarihe olan düşkünlüğünü yaşadığı şehre olan tutkusuyla harmanlayan Vittorio, iki gün boyunca ziyaretimizi unutulmaz kılan bilgiler ve hikayeler paylaşıyor bizlerle.

Bu renkli grupla Giacomo ve Christine’in şehrin tam kalbinde yer alan yeni evlerinde düzenledikleri akşam yemeğinde tanışıyoruz. Giacomo yıllardır çalıştığı uluslararası şirketlere ve yaşadığı farklı şehirlere rağmen Milano’dan vazgeçmeyen gerçek bir Milanese. Christine ise “Milano’yu sevsem de bir süre sonra inekleri ve dağları özlüyorum, İsviçre’ye dönünce kendime geliyorum” diyen tatlı bir İsviçreli. Milanoluların İsviçrelilere benzetildiğini öğrendiğimde ikisinin ne kadar uyumlu bir çift olduklarını bir kez daha içimden geçiriyorum.

Akşam yemeğinde Milano usulü et yemekleri, bölgenin meşhur Gorgonzola peyniri ve mısır unuyla yapılan yörenin tipik yemeği olan “polenta” var. Bir vejetaryen olmama ek olarak anne tarafından Karadeniz (Sinop), baba tarafından Abhazya kökenli olduğumdan mısır ununun genlerimde yer aldığını düşünüyorum! Bu sebeple polentayı görünce mutlu oluyorum.  Misafirlerin hepsi birbirinden renkli ve hoş sohbet insanlar. İçlerinde finans sektörü çalışanından, yayıncıya, sanatçıdan yöneticiye kadar farklı mesleklerden gelenler var. Moda ve stil merkezi olan şehrin namına uyacak şekilde herkes zarif ve şık. Bir ara Christine beni üst kat komşuları Francesca ile tanıştırıyor. Francesca’nın Milano ve New York’ta sanat galerileri olduğunu öğreniyorum. Belli ki yıllardır çalıştığı bu alanda oldukça tecrübeli ve bilgili, ancak bir o kadar da mütevazi. İnsana sohbeti iyi gelen kişilerden. Bizi Amerikalı bir besteci, söz yazarı ve müzisyen olan, gözlerinin içi gülen eşi ile tanıştırıyor. Merakımı yenemeyip bu sıcakkanlı müzisyene hiç bestelerinden birini uluslararası üne sahip bir şarkıcıya verip vermediğini soruyorum. O da mütevazi bir şekilde cevap veriyor: “Evet, örneğin Michael Jackson”! Daha sonra bu mütevazi Amerikalı müzisyenin eski eşinin de 10-15 sene kadar önce vefat eden, benim de sevdiğim, dünyaca tanınmış bir şarkıcı olduğunu öğrenince iyice şaşırıyorum. Milano’nun sakinlerinin sürprizlerle dolu olduğunu düşünüyor, birden Woody Allen’i anımsıyorum. Ünlü yönetmen, Roma, Paris ve Barselona’ya ek olarak bir de Milano filmi çevirmeli diye düşünüyorum bende Woody Allen filmi tadı bırakan bu akşamın ardından. Gece bizi arabasıyla otelimize bırakan Vittorio ara vermeden yağan yağmura ve saatin geç olmasına aldırmadan geçtiğimiz caddelerdeki önemli binaları bize tek tek tanıtıyor. Ertesi gün onun liderliğinde yapacağımız şehir turunun heyecanını şimdiden yaşadığını görmek beni gülümsetiyor.

Sabah erkenden eski Roma şehrinin kalıntılarından oluşan ve bugünün Milanolularının buluşma noktası olan San Lorenzo Sütunları’nın önünde toplanıyoruz. Yağmurlu ve puslu bir gün. Ama Vittorio’nun anlatımıyla renklenen kültür turumuzun tadını yağmur bile bozamıyor. Daha önce birkaç kez geldiğim Milano’yu, bu kez bir Milanolu grupla gezerken şehrin bambaşka yüzlerini görüyorum. Dışarıdan beni içine çekmeyen ve yalnız olsam belki de girmeyeceğim bazı katedral ve kiliselerin içlerinin ne kadar etkileyici olduğunu görüp büyüleniyorum. Kiliselerden sonra her şehirde benim en sevdiğim yerlerden birine geliyoruz: şehrin tarihi kütüphanesi olan Bibliotheca Ambrosiana’ya! Ambrosiana Kütüphanesi Avrupa’nın en eski halka açık kütüphanelerinden biri. Kütüphane ve kütüphaneyle aynı çatıda bulunan Pinacoteca Ambrosiana (Ambrosiana Sanat Galerisi), içinde 1600’den fazla eser barındırıyor. Kütüphanenin gururu ise Leonardo da Vinci’nin en büyük ve çarpıcı el yazma koleksiyonu olan Codex Atlanticus. Vincili Leonardo adı üstünde, Floransa’ya yakın bir şehir olan Vinci’den. Ancak yaklaşık yirmi yılını geçirdiği Milano ile bütünleşmiş, bu şehirde pek çok eser yaratmış bir büyük isim. Sanat, anatomi, geometri, mekanik gibi daha pek çok konudaki unutulmaz eserlerinin yanısıra, şehirde kendi adına bir de şarap bağı olduğu çok kişi tarafından bilinmez (La Vigna di Leonardo).

Vittorio, bitmeyen enerjisiyle bize da Vinci’yi, şehrin hikayelerini ve tarihi binaları anlatmaya devam ediyor. Onu dinlerken ben bir yandan gruptakileri inceliyor ve hiç durmadan yağan yağmur elbette ki Milanolu grubun şıklığını ve zerafetini etkilemiyor diye düşünüyorum. Christine ile gruptan bazılarının ve sokaklarda yürüyen Milaneselerin başlarındaki şık yağmur şapkalarının yeni Milano modası olduğunu birbirimizin kulağına fısıldayıp gülümsüyoruz.

İtalya’nın neresine gidersek gidelim tanıdık sahne olan en yakın köşe başı “bar”ında ayaküstü bir espresso içip yola devam etme geleneği elbette Milano’da da tüm görkemi ile devam ediyor. Bu kahve duraklarını sigara içenlerin zaruri molalarına benzetiyorum. Grupça bir kafede oturup kahve keyfi yapmak yerine, canı kahve çekenin köşedeki bara girip hızlıca bir kahve içip çıkması şeklinde gelişen bu kahve ritüellerinde sessiz kural, herkesin birbirinin kahve ihtiyacına saygı gösterip sabırla dışarda beklemesi şeklinde. Ne de olsa kahve, İtalyanların ulusal değerlerinden biri, bu konuda herkes birbirine empati kurabiliyor!

Via Armorari’den (Armorari Caddesi) geçerken Vittorio bize, Birinci Dünya Savaşı süresince bu sokakta hizmet veren Amerikan Hastanesi’nin yer aldığı binayı gösteriyor. Savaş sırasında yaralanıp hastanede bir süre kalan Kızıl Haç’ta gönüllü ambulans şoförü 19 yaşındaki Ernest’in hikayesi beni kalbimden vuruyor. Genç Ernest, tedavi gördüğü sırada kendisinden yaşça büyük olan güzel hemşiresi Agnes Von Kurowsky’e aşık olur. Hemşirenin “çocuk”şeklinde isim taktığı bu özgüvenli gencin ona karşılık olarak “Bayan Çocuk” demesiyle karşılıklı flörtleşme olarak başlayan ilişki, zaman içinde Agnes’in de ona aşık olmasıyla ciddileşir ve bir süre devam eder. Ancak Ernest Amerika’ya döndükten bir süre sonra  Agnes’in ona yazdığı bir mektupla son bulur. Agnes, günün birinde bu gencin Ernest Hemingway olarak dünyaca tanınan bir yazar olacağını ve onun yazacağı hikaye ve romanlara-özellikle de “Silahlara Veda”ya ilham olacağını bilse ilişkilerinin kaderi değişir miydi acaba diye düşünmeden duramıyorum.     

Kültür, sanat, lezzet ve çoraplarımıza kadar yağmur dolu(!) bir günün ardından akşam Milano usulü safranlı risotto (Risotto alla Milanese) yiyeceğimiz geleneksel Milano “trattoria”sında buluşmak üzere gruptan ayrılıyoruz.

Akşamüstü gelip çattığında İngilizler için nasıl çay saati vazgeçilmez olursa, Milanolular için de 18:00’den itibaren “aperitivo” saati başlar. Aperitivo, bir anlamda şehir sakinleri için yemek öncesi akşam atıştırması ama en çok da iş çıkışı sosyalleşme aktivitesidir. Çoğu yerde açık büfeden sınırsız yiyeceğin eşlik ettiği bu içki saati, Milanolular için olmazsa olmaz. Tabi yeme içmeden bu kadar bahsedip Milanoluların daimi zevküsefa peşinde oldukları sonucuna varılmasına da neden olmamalıyım. Başta da değindiğim gibi “Milanese”ler çalışkanlıkları ile ünlü. Para kazanmak, çalışmak, hedefler koymak ve başarı elde etmek onlar için son derece önemli. Grubumuzdaki tek Romalı arkadaşımız Gaetano’nun da bu konuda yaptığımız sohbette teyid ettiği gibi, başkentliler çoğumuzun bildiği İtalyan yaşam stilinin sembolü olan “La Dolce Vita” (Tatlı Hayat) görüşüne uygun sakin ve stressiz hayatı savunurken, Milanolular “Bugün çalışabiliyorken çok çalış, ama işten çıktığın anda da sosyalleşmenin hakkını ver” mantığında yaşıyorlar. Ne de olsa İsviçreliler gibi pragmatik insanlar! Bu çalışkan ama sosyal İtalyanlar, şehirlerine de çok bağlılar ve Milano ile gurur duyuyorlar. Bu bağlılıklarını anlatan Milanese lehçesiyle çok kullandıkları meşhur bir de deyimleri var ki, bence şehirlerine olan bütün hislerini birkaç kelime ile özetliyor:

Milan l’è on gran Milan!” (Milano, büyük Milano)    

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Stefan Zweig’in İzinde ve Yarım Kalan Roman: Clarissa

yazar

Published

on

Avusturya, müzik, edebiyat ve tarih açısından oldukça şanslı bir ülke. Klasik ve modern müzik alanında Mozart’tan Falco’ya kadar dünyaca ünlü isimler yetiştirmiştir. Ancak yalnızca müzikte değil, edebiyat alanında da son derece zengin bir mirasa sahiptir. Klasik ve modern edebiyatın önemli temsilcileri arasında yer alan yazarlar, Avusturya kültürünü dünya edebiyatında güçlü bir noktaya taşımıştır.

Bu yazarlardan biri de Türk okurların da büyük ilgiyle okuduğu Stefan Zweig’dır. Salzburg’a yaptığımız bir seyahat sırasında onun izini sürme fırsatı bulduk. Yazarın yaşamında önemli bir yere sahip olan bölgelerden biri olan Villa Paschinger Schlössl çevresinden geçerek, sık sık yürüyüş yaptığı Kapuzinerberg yollarında dolaştık.

Villanın bahçe girişi önünde Zweig, eşi ve ailesine ait anı taşları konmuş.

Ne yazık ki villanın içine giriş mümkün değildi. Büyük bir bahçe içinde neredeyse gözlerden uzak bir ev. Ancak ormanın içindeki patikalarda yürürken, ister istemez insanın aklına şu sorular geliyor: Bu yollarda yürürken neler düşünüyordu? İlhamını doğadan mı alıyordu, yoksa insan ruhunun karmaşıklığını mı gözlemliyordu? Bu yemyeşil ve sakin ortamda dolaşırken, sanki yazarın izleri hâlâ hissediliyormuş gibi bir duyguya kapılmamak elde değil. Salzburg genel olarak, sadece mimarisiyle değil, içinde barındırdığı sanatçıların ve yazarların ruhuyla da yaşayan bir şehir. Her köşesinde bu tarihî ve kültürel derinliği hissetmek mümkün.

Stefan Zweig’ı kendi blog sayfamda da sık sık ele aldım ve eserlerinden bahsettim. Onun insan psikolojisini derinlemesine işleyen anlatımı, özellikle kısa romanlarında ve biyografik çalışmalarında oldukça etkileyicidir. Bu yazıda ise, yazarın ölümünden sonra ortaya çıkan ve tamamlanamayan bir eserine, yani **Clarissa**’ya değinmek istiyorum.

Clarissa, yazarın intiharından sonra ortaya çıkan kırmızı bir not defteri sayesinde gün yüzüne çıkar. Zweig’in ölümünden sonra vasiyeti açıldığında bulunan bu defter, aslında yarım kalmış bir roman taslağıdır. Bu taslak daha sonra 1990 yılında Knut Beck tarafından Fischer yayınevi aracılığıyla yayımlanır. Daha sonraki yıllarda Simone Lettner ve Werner Michler metni düzenleyerek yeniden okuyucuyla buluştururlar. Bu yönüyle eser, hem edebi hem de tarihsel açıdan özel bir yere sahiptir.

Yazarın diğer birçok eseri gibi bu metin de Salzburg Edebiyat Arşivi’nde korunmaktadır. Bu arşiv, Zweig’in düşünce dünyasını ve yazın sürecini anlamak isteyenler için önemli bir kaynaktır.

Kısaca **Clarissa**, güçlü bir kadın karakterin hayatını anlatır. Annesini küçük yaşta kaybettikten sonra babası ve ağabeyiyle büyüyen Clarissa, eğitim hayatının bir bölümünü bir manastır okulunda geçirir. Zamanla kendini geliştirerek bağımsız bir birey haline gelir ve bir iş kadını olarak kendi yolunu çizer. Ancak hayatı, I. Dünya Savaşı’nın gölgesinde derin bir kırılma yaşar. Sevdiği Fransız adamı savaş sırasında kaybolur ve bu kayıp, onun yaşamındaki en büyük dönüm noktalarından biri olur.

Clarissa, sadece bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda savaşın bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini ve bir kadının kendi kimliğini bulma mücadelesini de yansıtır. Yarım kalmış olması ise esere ayrı bir melankoli ve merak duygusu katar; okuyucuya “devam etseydi nasıl bir hikâye olurdu?” sorusunu bırakır.

Görseller: Deli Kızın Bohçası Blog kişisel arşivi.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Ağacın dili, Zanaatin Kalbi Luthier Enes Kıtay

yazar

Published

on

Pencerede kedileri, tarihi yapıları, rengârenk Çiçek Evi ve köy kahvesini andıran kafesiyle İstanbul’un ortasında bir Ege kasabası… Kavala muhacirlerinin bu huzurlu mahallesinde, bugün çok özel bir mekânın kapısını aralıyoruz: Luthier Enes Kıtay’ın şirin atölyesi.

1995 yılında İstanbul’da, üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Enes’in kaderi, henüz 14 yaşındayken bir bağlamanın tellerine dokunmasıyla değişir. O yaşta başlayan bu müzik yolculuğu, zamanla sadece o tellere basmayı değil, o tellerin bağlı olduğu ahşabın dilini çözme tutkusunu da beraberinde getirecektir.

O yıllarda meslek lisesi mobilya bölümü öğrencisi olan Enes, TRT sanatçısı Uğur Önür’den feyz alarak kabak kemane çalma sevdasına düşer. Bağlama hocasının da desteğini alınca önündeki en büyük engel bir kabak kemaneye sahip olabilmektir. İlk iş olarak Unkapanı’nın yolunu tutar fakat oradaki enstrümanların kalitesi içine sinmez. Yaşı gereği ekonomik koşulları da el vermeyince iş başa düşmüştür; kendi kemanesini kendi yapmaya karar verir.

Okuldaki hocalarının kapısını çalar; tutkusu ve kabiliyetiyle dönem ödevini „kabak kemane yapımı“ olarak kabul ettirir. Böylece hem ilk enstrüman yapımının hem de luthier yolculuğunun ilk adımını atmış olur.

Kemaneyi yapar, dönem ödevinden geçer. Yaptığı kemane Uğur Önür tarafından da onaylanınca artık istikamet bellidir: Enes, luthier olacaktır. Lisede staj dönemi geldiğinde ud yapımcısı Ramazan Calay’ın yanında stajını yapmak ister. Hocalarının inisiyatifiyle mobilya stajını bir luthier çırağı olarak tamamlar.

Eğitimine İstanbul Teknik Üniversitesi Çalgı Yapımı Bölümünde devam eder. Ud ve lavta yapımının önde gelen isimlerinden olan ustası Ramazan Calay, onun da bu alanda uzmanlaşmasında büyük rol oynamıştır. Enstrüman dersleri verip oradan kazandığı parayla ud ve lavta yapıp satmaya başlar. Bugün artık bu zanaatın saygın ustalarından biri haline gelmiştir.

Tam da bu ustalıkta merakla, atölyedeki talaş kokusunda sormak istiyorum: Bir ağaç parçası bir ustanın elinde dile gelip ruhumuza dokunan bir enstrüman oluyor. Bu süreç tam olarak nasıl işliyor?

Enes Kıtay: Ben özel sipariş üzerine çalışıyorum. Genellikle gelen kişi hangi ağaçtan hangi enstrümanı istediğini söylüyor, ona göre üretime geçiyorum. Yapım sürecini kabaca üç ana mimariye ayırabiliriz: Tekne, kapak ve sap kısmı. Tekne kısmı için çeşitli yerli ve yabancı ağaçlar tercih edilebilir. Kapak kısmı için az lifli, daha gevrek olan yapısıyla çam ailesinden olan ladin ve sedir gibi ağaçlar tercih edilirken, sap kısmında sertlik ve dayanıklılık bakımından klavyeyi abanoz ağacından seçiyoruz.

Sipariş üzerine enstrüman yaparken aslında kişiye özel bir ses tasarlıyorsun. Bu tasarım süreci nasıl işliyor, usta olarak sana ne hissettiriyor?

Enes Kıtay: Bize gelen müzisyen genelde aradığı sesi tarif eder, sonra kişinin fiziksel özellikleri devreye girer. Eğer parmakları küçükse daha dar klavye tercih ederiz. Ya da erkekse normal klavye, kadın ise zenne (enstrümanın ebatı gözle görülmeyecek bir farkla normal boyuttan küçüktür) tercih edilir. Bu milimetrik farklar enstrümanın ruhudur. Ben bu aşamada o tezgahta bir enstrüman değil, tabiri caizse bir evlat dünyaya getirdiğimi düşünüyor ve o hisle hareket ediyorum.

Malzeme tedariğinden yapım aşamasına kadar bu mesleğin en meşakkatli kısmı ve en keyif aldığın kısmı hangisi?

Enes Kıtay: Her aşaması meşakkatli fakat başlangıç aşaması en meşakkatli kısmı. Çünkü ucu bucağı belirsiz yeni bir yolculuğa başlıyorsun. Bu yolculukta yanıma bir önceki yaptığım enstrümandan aldığım olumlu geri dönüşü azık olarak alıyorum. Bana o üretim şevkini veren de bu durum oluyor.

En keyif aldığım kısım ise enstrümana teli taktığım, ilk akort yaptığım an. Alelade bir ağaçla başlayan yolculuğum, insanların ruhuna dokunacak ezgiler üreten bir enstrümana dönüşüyor. O ilk sesi duyduğumda hissettiğim şey, bu dönüşümün bir parçası olmanın verdiği şükür duygusu.

Atölyenden çıkan bir enstrümanı usta bir müzisyenin elinde, sahnede ilk kez dinlediğinde ne hissediyorsun?

Enes Kıtay: Çıraklık döneminden bugüne kadar süren yolculuğum gözlerimin önünden geçiyor. O sahne benim için bir varış noktası değil, aksine bir sonraki enstrümanda daha da ustalaşmam için verilmiş bir söz gibi.

Her şeyin fabrikasyon olduğu bir süreçteyiz. Bu zanaatın geleceğini nasıl görüyorsun?

Enes Kıtay: Öncelikle fabrikasyon üretime karşı değilim; aksine seri üretim, zanaatkârın ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor. Fabrikasyon üretimde belki enstrüman kusursuz olabilir ama bir ruhu yok. Luthier’nin değeri de bu noktada ortaya çıkıyor.

Bu zanaatın geleceği için en büyük çağrım ailelere… Bizim kültürümüzde „Ağaç yaşken eğilir“ derler; çocuktaki o kıvılcım küçük yaşta fark edilmeli. Herkes doktor olacak ya da üniversite bitirecek diye bir kaide yok; ki bu sadece bizim işimiz için değil, sanatın tüm dalları için geçerli. Hayatın üreten, elleriyle dünyaya değer katan insanlara da ihtiyacı var.

Bırakalım çocuklarımız sadece ezber yapmasın; yetenekleri varsa ahşaba dokunsunlar, üretsinler ve kendi hayatlarının ustası olsunlar.

Şirin atölyesinden dünyanın her yerine ses olan Enes’in yanından ayrıldığımda, üretmenin bıraktığı tarif edilmez huzur bana da sirayet etmişti. Aylarca kuruyan bir ağaç, milim milim yontulan bir tekne ve ancak doğru zaman geldiğinde konuşan teller…

Bir şeyi üretmenin kıymeti, ürettiğin şeyle kurduğun gönül bağında gizliydi. Cebimde genç bir luthier’nin sabrı, ruhumda ahşap kokulu bir dinginlik vardı.

Ve tam o anda anladım:

„Hayat, hırsla tüketilen bir fabrikasyon ürünü değildi; o, hakkı verilerek, milim milim işlenmesi gereken kutsal bir zanaattı.“

Continue Reading

Köşe Yazıları

Women’s Prize 2026’nın Kazananı: Muhabbet

yazar

Published

on

 Dün tüm edebiyat dünyasının ve okurseverlerin kulağı Women’s Prize ödüllerindeydi. Kısa listede birbirinden güçlü kitaplar vardı; ama içlerinden biri kitap kulübümüzde özellikle çok konuşulmuştu: 30 hafta boyunca New York Times çoksatanlar listesinde zirvede kalan, 2026 PEN/Hemingway En İyi Roman Ödülü’nü de kazanan Muhabbet. Virginia Evans’ın edebiyat dünyasında oldukça ses getiren romanı, dün Women’s Prize for Fiction 2026 ödülünü de kazanarak başarısına bir yenisini ekledi.

 Türkçeye Ergin Kaptan tarafından çevrilen ve Mayıs ayında April Yayıncılık etiketiyle Türk okurlarla buluşan Muhabbet’i ben de vakit kaybetmeden İsviçre’ye getirttim. Uzakta yaşayınca insanın duası biraz da şuna dönüşüyor: Kitap getirenleriniz çok olsun. 🙂

 Muhabbet’i okumaya başladığımda, açıkçası ilk sayfalarda bu kadar konuşulmasına anlamlandıramadım. Fakat sayfalar ilerledikçe kitabın ritmine alıştım; başta sade ve hatta fazla sakin görünen hikayenin, aslında yavaş yavaş derinleştiğini fark ettim. Bu kitap hızlı akan, büyük kırılmalarla ilerleyen bir roman değil. Daha çok yavaş yavaş içine çeken, sakinliğiyle merak uyandıran, okudukça insanın kalbine yerleşen kitaplardan. Bir süre sonra Muhabbet, benim için mektuba ve mektuplaşmaya yazılmış incelikli bir övgüye dönüştü.

 Romanın ruhunu en iyi anlatan cümlelerden biri de sanırım şu:

“İnsanın başkalarına gönderdiği mektuplar, karşılığında aldığı cevaplar, muhteşem bir yapbozun parçaları gibi, hatta daha iyi bir benzetmeyle uzun bir zincirin halkaları gibidir.”

 Gerçekten de Muhabbet, tam bu cümlenin izinde ilerliyor. Birbirine eklenen, kimi zaman yıllar sonra karşılığını bulan, kimi zaman cevapsız kalan mektuplar aracılığıyla büyüyen içten bir hikaye bu. Virginia Evans, mektubu yalnızca bir anlatım biçimi olarak kullanmıyor; onu karakterlerin birbirine tutunma, geçmişle hesaplaşma ve hayata yeniden yaklaşma yolu haline getiriyor.

 Romanın merkezinde, 73 yaşındaki Sybil var. Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri de Sybil’in asla kusursuz çizilmemiş olması. Zaman zaman inatçı, zaman zaman haksız, bazen geçmişe fazlasıyla tutunan, bazen de kendi yalnızlığının içinde kaybolan bir kadınla karşılaşıyoruz. Ama onu bu kadar sahici kılan da tam olarak bu.

 1955 ile 2012 yılları arasında yazılmış mektuplardan oluşan roman; Sybil’in hayatı etrafında yalnızlığı, dostluğu, kayıpları, aile bağlarını, yaş almanın getirdiği kırılganlığı, bir yere ait olma isteğini ve kitaplarla kurulan o özel bağı sade ama etkileyici bir dille anlatıyor.

 Bugün her şeyin hızla tüketildiği, iletişimin birkaç kelimeye, birkaç simgeye sıkıştığı bir çağda yaşıyoruz. Belki de en çok eksikliğini hissettiğimiz şey, birbirimize gerçekten değen cümleler kurabilmek. Muhabbet, mektupların satır aralarından bana tam da bunu hatırlattı. Okurken bir yandan da içimden, “Ben kime yazardım?” diye geçirdim.

  Women’s Prize’ın Doğuşu: Kadınların Edebiyattaki Sesi

 Muhabbet’in Women’s Prize for Fiction 2026 ile gündeme gelen başarısını anlamlı kılan şeylerden biri de Virginia Evans’ın kadınların hikayelerine bakışı. Kitabı kısa listeye kaldıktan sonra Evans’a, kadın yazarların eserlerini kutlamanın neden önemli olduğu soruluyor.

 Evans bu soruya, “Biz kadınlar dünyanın tarihini bedenlerimizde taşırız,” diyerek yanıt veriyor. Kadınların; sohbet, sevgi, ilişkiler, dikkat ve özen aracılığıyla hikayeleri yalnızca anlatma değil, onları koruma ve yaşatma gücüne de sahip olduğunu söylüyor.

 Ona göre kadınların hikayeleri, çoğu zaman anlatılan büyük hikayelerin görünmeyen yüzü, iç sesi ya da arka planı. Evans, kadınların bakış açılarını, acılarını, bilgeliğini; taşkın, coşkulu, sancılı ve parlak duygu ve düşüncelerini duymak istediğini ifade ediyor.

 Evans’ın bu sözleri, yalnızca Muhabbet’in ruhunu değil, Women’s Prize’ın var oluş nedenini de çok iyi anlatıyor aslında. Çünkü bu ödülün ortaya çıkış hikayesi de en az kazanan kitaplar kadar dikkat çekici.

 Women’s Prize, İngilizce yazan kadın yazarların edebi başarılarını görünür kılmak ve edebiyat dünyasındaki cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekmek amacıyla 1996’dan beri verilen önemli bir edebiyat ödülü.

 Ödülün doğuşunda ise oldukça çarpıcı bir kırılma noktası var: 1991 yılında Booker Ödülü’nün kısa listesinde tek bir kadın yazarın bile yer almaması. Üstelik o yıl yayımlanan romanların önemli bir bölümü kadın yazarlar tarafından kaleme alınmışken, bu yokluk edebiyat dünyasında neredeyse fark edilmiyor.

 Women’s Prize’ın kurucu ortaklarından Kate Mosse’nin bu konudaki saptaması çok çarpıcı: Asıl mesele yalnızca listede kadınların olmaması değil, kimsenin bunu fark etmemesiydi.

 İşte Women’s Prize tam da bu görünmezliği kırmak için doğuyor. 1996’da hayata geçen ödül, zamanla yalnızca bir tepki olmaktan çıkıp İngilizce yazan kadın yazarlar için dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden birine dönüşüyor

 Women’s Prize’ın otuz yıla yaklaşan serüveni, kadın yazarların yalnızca kurgu alanında değil, “otorite” ve “uzmanlık” gerektiren kurgu dışı alanda da daha görünür olmasını sağladı. Bu amaçla 2024’te ilk kez Women’s Prize for Non-Fiction ödülü verilmeye başlandı ve bu dalın ilk kazananı Doppelganger adlı eseriyle Naomi Klein oldu.

 Bu yıl ise ülkemizden çok değerli bir isim, Ece Temelkuran, Nation of Strangers: Rebuilding Home in the 21st Century adlı kitabıyla Women’s Prize for Non-Fiction listesinde yer aldı. Göç, aidiyet, ev kavramı ve 21. yüzyılda birlikte yaşama fikri üzerine düşünen bu kitabın böylesi önemli bir ödül kapsamında anılması, bence ayrıca kıymetliydi.

 2026 Women’s Prize for Non-Fiction ödülünün kazananı ise The Finest Hotel in Kabul: A People’s History of Afghanistan adlı kitabıyla Lyse Doucet oldu. Böylece Women’s Prize, yalnızca kadınların kurmaca dünyadaki sesini değil; tarih, hafıza, politika, göç ve toplumsal tanıklık gibi alanlardaki sözünü de görünür kılmaya devam ediyor.

Continue Reading

Trendler