Köşe Yazıları
Tek taraflı bir ilişki
Buluşmamız için sabahın en erken saatlerini seçiyorum. Güneş doğmadan önceki şafak vaktinin büyülü sessizliği bize eşlik etmeli. Bu arada ocakta çoktan fokurdamaya başlayan kahvenin esmer kokusu beni kendine çekiyor. Bu sessiz büyüyü biz buluşmadan kimse bozmasın, dünya hemen uyanmasın istiyorum. Ve acele ediyorum kahveyi bir an önce fincanıma doldurup sabırla beni bekleyen kitabımla buluşmak için.

Birlikte yalnızlık
Herkesin kitaplarla kurduğu ilişki farklı olsa da kitap okurken hepimiz hem yazarla birlikte, hem de yalnızızdır.
“Birlikte yalnızlık”… Bir yerlerde tek taraflı ilişkinin böyle tanımlandığını okumuştum. Kitaplarla yaşadığımız ilişki de bir anlamda bir “birlikte yalnızlık” belki de. Ama öyle hüzünlü bir yalnızlık değil, insanı büyüten, geliştiren bir yalnızlık. Aslına bakarsak kitap okumak demek bir başkasının zihninin labirentlerine giriş izni almak demek. Okuyan kişi labirentte merak ve ilgiyle yol alırken yazar, zihnini kaygısızca açarak düşüncelerini fısıldamaktadır. Bu yolculuk sırasında okur bir yandan kendini içeriğe katarak okudukları aracılığıyla kendini de keşfetmeye başlar. Zülfü Livaneli’nin o ilham veren ifadesiyle okurken aklımızı kitaptaki insanın aklına yaslarız. Düşünsenize, kitapla birlikte geçirilen o sessiz süre boyunca tarihte yaşamış ünlü isimlerin, düşünürlerin ve edebiyatçıların hepsi bize cömertçe akıllarını açar, düşüncelerini sunarlar. Ne büyük bir lüks biz okurlar için!
Marcel Proust’a göre örneğin, okuma bir dostluk biçimidir. Katışıksız türden bir dostluk. Bazen dostluklarda veya ilişkilerde yaşanabilen sahtelikler veya onları çirkinleştirebilen her şeyden bağımsız bir dostluktur bu.Bu katışıksız dostluğun atmosferi ise sözden daha saf olan sessizliktir. Proust’a göre başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. Bu yüzden sessizliğin, konuşmadan farklı olarak eksikliklerimizin ve yapmacık davranışlarımızın izini taşımadığını paylaşır bizimle “Okuma Üzerine” de.
Havai okur olmak
Yıllar önce İstanbul’da yaşarken işe gitmeden önce kalkmam gerekenden daha erkene saat kurup bir süre kitap okurdum. Kısıtlı zaman o kadar çabuk geçerdi ki, evden çıkmadan bu süreyi mümkün olduğunca uzatabilmeyi dilerdim. Ama İstanbul’un trafiği hiç kimseye sır değil, istediğimiz yere gidebilmek için yollara erken düşmek gerek. Ve dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım günümüzde en değerli konu hepimiz için “vakit”. İşte bu yüzdendir ki hayat, bize katkısı olmadığını düşündüğümüz veya bir türlü ısınamadığımız kitaplara ısrarla vakit ayırmak için fazla kısa. Kitap içine almasa bile okuyan sadece başladığı için devam etmekte diretmemeli, her ilişkide olduğu gibi bir “cayma hakkı” olmalı. Bu da bazılarının hissettiği gibi bir suçluluk duygusu uyandırmamalı insanın üzerinde. Şili’li yazar Alejandro Zambra’nın deyimiyle “havai okur” olmalı ve okurken sıkıldığımız kitabı bırakma özgürlüğünün keyfini çıkarmalı.
Romana övgü

Hayatta yaşayıp tecrübe ettiklerimizin toplamının bugünkü “biz”i oluşturduğu gerçeğinden yola çıkarsak, okuduğumuz her yeni kitabın da her geçen gün değişen “biz”e katkıda bulunduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Biten her kitabın sonrasındaki biz, aynı biz değilizdir artık. Okurken, konforlu koltuğumuzdan dünyanın uzak bir köşesine gider, bilmediğimiz hayatlara tanık olur, başka insanların hatalarından ders alıp, onlarla üzülüp, onlarla seviniriz. Edebiyatın gerçek mucizesi de budur. İyi bir okumada karakterler bize o denli gerçek görünürler ki, bir noktada onlar hayalimizde neredeyse ete kemiğe bürünürken, bizler o anlarda adeta daha az gerçek bir varlığa dönüşüveririz!
Kurgu dışı kitapların bilgi dağarcığımızı geliştirdikleri konusunda az çok bir fikir birliği bulunsa da, romanlar çoğu zaman pek de adil olmayan bir şüpheci yaklaşıma maruz kalırlar. “Kurgu dışı okuyarak yeni bilgiler öğreniyorum, oysa kurgu bana ne verebilir ki?” diye düşünenler roman okumanın olumlu etkilerini büyük oranda küçümsüyor olabilirler mi? Söz konusu olan sığ bir okuma değilse, iyi yazılmış bir edebi roman, okuyana zihinsel ve ruhsal anlamda derinlik ve hayata farklı bir bakış açısı sunar. İçinde bulunduğumuz gerçek hayatlardan bizi uzaklaştırıp, gerçekliğin sınırlarını genişletmemize ve zihinsel bir uzam yaratmamıza destek olur. Roman okumanın ufkumuzu açması, muhakeme ve idrak yeteneğimizi artırması, önyargılardan uzaklaştırması, dil yeteneğimizi artırması, keyifli vakit geçirtmesi gibi bilimsel çalışmalarla ispatlanmış sayısız faydalarının yanında araştırmalar, kurgu okurlarının uzun vadede başkalarının duygularını ve inançlarını anlama konusunda yüksek bir yetenek geliştirdiğini göstermiştir. Herkesin her şeyi bildiği ama kimsenin kimseyi anlamadığı günümüzde diğer insanları ve dünyada olup biteni daha iyi anlamaya çalışan yargısız insanlar olmaya ne kadar da ihtiyacımız var!
Kitap kokusuna ihanet

Kitap kokusu önemli konu. Özellikle kitaba dokunma ve onu hissetme tutkusu da olanlar bu konuda beni çok iyi anlayacaktır. Bu vazgeçilmez tutku şimdilerde modern ve pek havalı bir ihanetin tehdidi altında: Sesli kitaplar ve elektronik kitaplar! Tıpkı dünyanın tüm müziğini cebimize sığdırdığımız gibi kütüphanemizi de yanımızda taşıyabilme olanağımız var artık! Teknolojinin kolaylıklarına alışmış olsak da düşününce sahiden de çılgınca gelmiyor mu? Seyahate çıkarken bavul hazırlığı planlamasına hangi kitap/kitapları yanıma alacağım sorunsalı ile başlayan biri olarak son yıllarda giderek artan şekilde sesli kitap dinlemenin konforunu yaşıyorum. Köpeğimle yürüyüşte veya yemek yaparken aynı zamanda kitaplarla da birlikte olabildiğim için çok mutluyum. Bu sayede nerede olursam olayım hem daha hızlı hem de daha fazla kitap okuyabiliyorum. Sesli kitabın kitabı okurken sayfalara not almak, satırları çizmek, kitabın kapağına temas edebilmek, merakla sayfaları çevirmek gibi okumanın gerçek keyiflerini kısıtladığı konusu tartışılmaz elbette. Ancak hayat gerçekten istediğimiz tüm kitapları okuyabilmek için çok kısa ve bu yolda her türlü kolaylık bana göre mubah! İnsanın okumak istediği tüm kitaplar için ortalama bir ömür çok kısa. Goethe’nin dediği gibi biri yaşamak, diğeri okumak için iki ömrümüz olsa hiç de fena olmazdı!
Hayal etmenin büyüsü
“Ben kitap okumaya vakit ayıramıyorum, ancak çok daha kısa sürede cok sayıda film seyredebiliyorum” demişti bir arkadaşım bir keresinde. Elma ile armutu kıyaslamak gibi bir durum olsa da konu, üzerinde düşünmeyi hakediyor. Sinemanın verdiği müthiş tat bir yana, edebiyat eserlerinin film uyarlamalarından çoğu zaman orijinal metinden aldığım tatmini alamayan biri olduğumdan bu bakış açısı bana edebiyata hakaret gibi gelir.
Beni çok etkileyen bir kitabı okuduktan sonra film uyarlamasını görüp heyecanlandığım ve bir çırpıda seyrettikten sonra hayal kırıklığına uğradığım çok olmuştur. Film, görsel olarak ne kadar başarılı olursa olsun benim üzerimde kitabın yarattığı büyüyü yaratması genelde zor olur. Bunun bana göre en akla yatkın açıklaması “hayal gücü”mün kısıtlandığı duygusu. Kitaplarla birlikteyken hayal etmekte özgürüzdür, kelimelerin tarif ettiği imgeler kendi zihnimizde yaratılır ve kimliğe bürünür. Onlar biz nasıl hayal ettiysek artık öyledirler. Edebiyatın film uyarlamalarında ise hayal gücümüz pasiftir, imgeler yönetmenin gerçekliğinin yaratma sürecini bize sunar. Ayrıca roman, karakterlerin iç dünyasını düşünceleri, hisleri ve hayalleriyle olanca zenginliği ile yansıtırken, filmler bunu ancak görsel olarak ve kısıtlı şekilde yansıtabilirler. Bu anlamda da karakterlerin romandaki derinliğine ancak belli oranda yaklaşılır. Örneğin Tolstoy’un muhteşem Anna Karenina’sının zihnimdeki karakterli yüzü ve Patrick Suskind’in Koku’sundaki Jean-Baptiste Grenouille’in hayal gücümdeki hüzün veren çirkinliği ile tedirgin bakışları film uyarlamalarında canlandırılan karakterlerden hala cok farklı bir yerdedir.
Kitap kardeşliği

Jack London’ın unutulmaz karakteri Martin Eden, hayatına yeni ufuklar açarak onu kitap okuyan yeni bir çevreyle tanıştıran entelektüel bir karakter olan Brissenden’e (benim de romanda en sevdiğim karakterlerden biridir) “Periler diyarını gösterdin bana” der. “Hayat, ancak böyle insanlarla bir araya geliyorsan yaşanmaya değer olur. Zihnim tam anlamıyla uçuşa geçti.”
Zıt kutupların birbirini çektiği klişesine pek inananlardan değilimdir. Benzer beyinler ve benzer zevklerdir aslında bizleri birbirimize çeken. İnsanın doğasında anlaşılmak ihtiyacı varken bizi anlayabilecek insanlara yakın olma isteği cok da anlaşılır bir durum değil mi? Yaşama verdiğimiz anlam kendi zihnimizin önemli bulduğu kavramlarla ilişkilendiği için, benzer düşünen zihinlerle birlikte vakit geçirmenin de hayatı anlamlandırması çok doğal. Geçenlerde doğum gününü kutlamak için aradığım çok sevdiğim bir arkadaşımla sohbetimizin yarım saat boyunca edebiyat ve kitaplar üzerine bir tartışmaya dönüştüğünü farkettiğimizde ikimiz de mutlu olduk bu keyfi birlikte paylaşabildiğimiz için.
İsviçre’de bu yılın başından beri üyesi olduğum bir kitap klubü var. Zürih ve çevresinde yaşayan Türk kitapseverlerden oluşan klubümüz aslında tam da bir kitap kardeşliği. Birlikte seçtiğimiz kitapları her ay buluşup tartışıyor ve görüşlerimizi birbirimizle paylaşıyoruz. Benzer zihinlerin birkaç saatlik buluşmasının verdiği mutluluk ve tatmin hepimizin hayatlarını daha anlamlı kılıyor kanımca. Her ne kadar kitap okumak tek başına yapılan bir aktivite de olsa, kitaplar hakkında konuşabilmek belki de kendimizi güvende hissettirip, ait olma ihtiyacımızı da karşılıyor. Bir bakıma birkaç saatliğine hayatı daha anlamlı kılıyor.
Anlamı ve okuması bol günler dileklerimle.
Köşe Yazıları
Savaşın Lügatında Umut: Yetim Bir Kelime
Ben hislerimi ancak kelimelerin insafına bırakabilen insanlardanım. Kelimeler ne kadar müsaade ederse o kadar işliyor kalemim. Fakat öyle günlerden geçiyoruz ki kelimeler bile meramımı anlatmaya kifayetsiz kalıyor. Zira lügatimizde hiçbir kelime, bir çocuğun oyuncağıyla birlikte toprağa gömülen hayallerini ya da bir insanın evini bir sırt çantasına sığdırmak zorunda kalışındaki çaresizliği anlatmaya yetmiyor.
Savaş… Bu beş harflik kelime ne zihnimde ne de vicdanımda bir türlü yer buluyor. Kelime anlamıyla bile o kadar soğuk ve bir o kadar ürpertici ki… Söylerken dilin, yazarken kalemin buz tuttuğu yer tam da burası. Aslında mesele kelimelerin kifayetsizliği değil; kelimeler de bu yükü taşımaya utanıyor, harfler de bu vahşeti tarif etme sorumluluğundan kaçıyor sanki.
Sahi, hangi lisan bir annenin yavrusunun cansız bedenine bakarken hissettiği o derin sızıyı ifade edebilir? Hangi sıfat, bombalar patlarken bir çocuğun gözlerindeki korkuyla karışmış boşluğu tanımlayabilir?
Televizyon ekranlarında haritalar üzerinde strateji çizenler “ekonomik sebepler” diyor, “strateji” diyor, “haklı gerekçeler” diye sıralıyor. Oysa hiçbir harita, “ev” denilen o kavramın bir sırt çantasına sığdırılmasını; duvarlara asılan fotoğrafları, yıllarca biriktirilen kitapları ve mutfaktaki o tanıdık kokunun bir fermuarın ardına sığmak zorunda oluşunu göstermez.
“Çocukluk insanın anavatanıdır,” der şair. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığımızda zihnimiz otomatik olarak o saf, temiz ve dertsiz günlere geri döner. Fakat “mülteci” etiketini daha beşikteyken almış bir çocuğun anavatanı; valizlere sığdırılmış telaşlı vedalar, yabancı dillerin soğuk duvarları ve iki dil arasında kalmış, hiçbirine tam ait olamayan bir hayattır. İşte tam bu noktada, “mülteci” kelimesinin bıraktığı boşlukta insanlığımız asılı kalıyor. Eminim ki “Çocukluk insanın anavatanıdır,” diyen şair; o anavatanın bombalarla yerle bir edildiği, toprağının yabancı postallar altında ezildiği bir dünyayı hayal bile edememiştir.
Haber bültenleri rakamlarla konuşuyor. “Binlerce can kaybı,” diyorlar; “yüz binlerce göçmen,” diye ekliyorlar. Bugün kelimelerimi dilsiz bırakan asıl sebep, dünyanın bu acıya birer “sayı”, birer “güvenlik sorunu” yahut “istatistik” olarak bakacak kadar nasırlaşmış olmasıdır. “Can pazarı” demek yerine “sınır güvenliği” deniliyor. İstatistikler, bir çocuğun döktüğü o tek damla gözyaşının ağırlığını ölçemiyor. Rakamlar büyüdükçe vicdanlar küçülüyor sanki.
Bugün yazmak; karanlığa ışık tutmak gibi değil, karanlığın içindeki o ağır sessizliğe tanıklık etmek gibi. Bu vahşeti anlatabilecek kelimeleri bulamamanın mahcubiyetini yaşıyorum. Artık biliyorum: savaşın lügatinde umut, sadece yetim kalmış bir kelime. Annesi, babası ve evi elinden alınmış bir çocuk gibi hiçbir cümleye tam olarak sığamıyor. Meramım: bu dilsiz vahşetin ortasında bir nebze de olsa insan kalabilmek.
Köşe Yazıları
Sayfadan Perdeye
Son Dönemin Öne Çıkan Kitap Uyarlamaları
2026’nın ilk ayları, kitaplardan uyarlanan dizi ve filmlerle oldukça hareketli geçti. Sosyal medyada hararetli tartışmalar, “kitap daha iyiydi” yorumları, sadakat eleştirileri. Edebiyat uyarlamaları her zaman gündem yaratır. Çünkü bir roman yalnızca bir hikaye değil; okurun zihninde kurulmuş kişisel bir dünyadır.
Sinema ve televizyon ise o dünyayı görünür kılmaya talip olur. İşte asıl gerilim burada başlar. Yönetmenin yorumu, oyuncunun yüzü, mekanın rengi; hepsi okurun hayal gücüyle yarışır. Kimi zaman hayal kırıklığı doğar, kimi zaman da metne yeni bir soluk gelir.
İtiraf etmeliyim ki, sevdiğim romanların beyaz perde ya da camdaki yansımasını izlemekte hep çekingen olmuşumdur; büyü bozulacak diye. Sayfalar arasında kurduğum dünya bana aitmiş gibi gelir. Bu yüzden romanı kadar yapımına da kendimi kaptırdığım eser sayısı azdır.
Yine de hakkını teslim etmek gerekiyor: Bazı uyarlamalar yalnızca edebi gücü korumakla kalmaz, sinema ve televizyon diliyle hikayeye yeni bir katman ekler. Hatta kimi zaman romanın önüne geçerek daha geniş bir hafızaya yerleşir. Özellikle son dönemde peş peşe gelen yapımlar, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Gelin, son döneme damgasını vuran kitap uyarlamalarına yakından bakalım.
Hamnet
İlk durak olarak, uzun süre “en iyilerim” listesinin başında kalacağına emin olduğum Hamnet’i seçiyorum.
Roman, Shakespeare’in eşi olarak bildiğimiz Agnes Hathaway’i merkeze alıyor. Maggie O’Farrell anlatıyı bilinçli biçimde “büyük erkek dehanın” etrafında kurmuyor; aksine sahnenin gerisinde kalmış gibi görünen bir kadının dünyasını açıyor önümüze. Bir eş, bir anne ve her şeyden önce yas tutan bir insan olarak Agnes’in iç sesi romanın omurgasını oluşturuyor. Merkezde kaybın kendisi değil; kaybın bir kadının ruhunda açtığı derin boşluk var. Dil incelikli, ritmi sakin ama etkisi sarsıcı. Sözcükler gösterişsiz, fakat yerli yerinde.
Ocak ayında İsviçre’de vizyona girer girmez film uyarlamasını izledim. Açıkçası böylesine güçlü bir karşılık beklemiyordum. Daha ilk sahnelerden itibaren salondaki atmosfer değişti; filmin farklı yerlerinde pek çok kişi gibi ben de gözyaşlarımı tutamadım.
Agnes’i canlandıran Jessie Buckley, rol yapmıyor; karakterin içinde yaşıyor. Yönetmen Chloe Zhao, hikayeyi büyük dramatik efektlere yaslamadan, şiirsel bir sadelikle kurmuş. 16. yüzyıl İngiliz kırsalının dokusu, ışığı ve sessizliği titizlikle işlenmiş. Shakespeare rolünde Paul Mescal ölçülü bir performans sergilerken, Hamnet’i canlandıran Jacobi Jupe bakışlarıyla hafızaya kazınıyor.
Romanı mutlaka okuyun; ama bu kez filmini es geçmeyin. Nadiren olur: Aynı hikaye, iki farklı mecrada da insanın içine bu kadar güçlü dokunabilir.
Uğultulu Tepeler
İkinci sırada, yeniden beyaz perdeye taşınan güçlü bir klasik var: Uğultulu Tepeler
Türü çoğu zaman “romantik” olarak etiketlense de, bana kalırsa bu roman romantizmden çok daha sert bir zeminde duruyor. Bu bir aşk hikayesinden ziyade; hırsın, incinmişliğin, sınıf öfkesinin ve intikam arzusunun hikayesi. Emily Bronte’nin 1847’de yayımlanan tek romanı, neredeyse iki asırdır tartışılıyor. Benim kişisel baş tacım olmasa da, edebiyat tarihindeki yerinin sarsılmaz olduğu açık.
Romanın bugün hala canlı kalmasının nedeni, insana dair karanlık tarafı saklamadan anlatması. Saf iyilik değil; saf kötülüğün, takıntının ve yıkıcı tutkuların izini sürüyor. Doğa tasvirleri ise yalnızca arka plan değil; karakterlerin ruh halinin bir uzantısı. Üstelik yazıldığı dönem düşünüldüğünde sanayi devriminin sonuçlarına, sınıf ayrımlarına ve dışlanmaya getirdiği eleştiri oldukça cesur. Tüm bunlar, eseri yalnızca bir “aşk klasiği” olmaktan çıkarıp gotik edebiyatın güçlü bir metnine dönüştürüyor.
Evet, uyarlamanın özellikle tutku ve tensellik dozunu yükselttiği yönünde eleştiriler var. Hikaye yer yer daha erotik bir çerçeveden okunmuş. Ancak bu tercih, romanın özündeki yıkıcı arzuyu görünür kılma çabası olarak da değerlendirilebilir. Yönetmen Fennell’in yorumu, metni steril bir klasik olarak değil; hala rahatsız edici ve hala tehlikeli bir hikaye olarak ele alıyor.
Şubat 2026’da vizyona giren film, izleyiciyi güvenli bir romantizm alanına değil; takıntı ve tutkunun sınır tanımadığı fırtınalı bir dünyaya çağırıyor. Kimi sahneler tartışma yaratabilir, fakat inkar edilemez bir gerçek var: Bu, cesur ve sinemasal olarak güçlü bir uyarlama.
Yüz Yıllık Yalnızlık
Sırada uyarlanması en zor eserlerden biri var: Büyülü gerçekliğin muhteşem kalemi Gabriel Garcia Marquez’in unutulmaz eseri Yüz Yıllık Yalnızlık
Roman, Buendia ailesinin yedi kuşağı boyunca süren döngüsel hikayesini, Kolombiya tarihi ve Latin Amerika mitleriyle iç içe anlatır. Gerçek ile masal, trajedi ve tutkular kurgusal mekan Macondo’da birleşir; burası bir kasaba değil, bir hafıza.
Yıllarca “uyarlanamaz” denilen bu eser,2025 yılında Netflix’in 8 bölümlük dizisiyle ekrana taşındı. İkinci 8 bölüm ise heyecanla bekleniyor. Yönetmenler Alex Garcia Lopez ve Laura Mora, romana sadık kalarak karakterleri ve atmosferi başarıyla yansıttı. Oyuncular rollerin içindeymiş gibi, müzik ve görsellik büyülü gerçekçiliği güçlendiriyor.
Klasik bir “uyarlanamaz” romanın bu denli sağlam ekrana taşınması, hem hayranları memnun ediyor hem de yeni izleyiciler için etkileyici bir giriş sunuyor.
Masumiyet Müzesi
Son olarak, geçtiğimiz haftalarda vizyona giren ve ilk iki hafta Türkiye gündemine oturan Masuiyet Müzesi’nden bahsetmek istiyorum. Sıkı bir Orhan Pamuk hayranı olarak, kitabı çıkınca ilk baskısından okumuş ve Kemal’in takıntılı kişiliğinin etkisinden uzun süre çıkamamıştım.
1975’te başlayan ve günümüze uzanan hikaye, İstanbullu zengin Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun’un etrafında dönüyor. Masum bir aşk hikayesi gibi görünse de aslında Kemal’in saplantısı, kitabın gerçek motoru. Füsun’un içtiği 4.000’ü aşkın sigara izmariti, tokası, hatta ona ait her küçük eşya; Kemal yıllarca saklamış, onu her yönüyle sahiplenmiş. Kitap, bu takıntının insan ruhunu nasıl sardığını, karakterlerin derinliğini ve İstanbul’un 1970’ler atmosferini müthiş bir şekilde hissettiriyor.
Uyarlanan dizi, olağanüstü bir lansmanla Şubat ayına damgasını vurdu. Eleştirmenler ve kitabı okuyanlar, dizinin yazıldığı dönemi ve Kemal’in takıntılı ruh halini oldukça başarılı bir şekilde yansıttığı konusunda hemfikir.
Dünya edebiyatında hala okunmayı ve izlenmeyi bekleyen pek çok başarılı eser var. Ben ise son dönemde adından en çok söz ettiren yapımlara odaklandım. Siz siz olun, önce kitabı okuyun; karakterlerin iç dünyasına, zamanın ve mekanın dokusuna dalın. Ardından filmi veya diziyi izleyin; ekran uyarlamaları büyüyü ve detayları görselle sunuyor, ama kitabın verdiği o derin, kişisel zevki hiçbir yapım tek başına veremiyor.
Köşe Yazıları
Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi
Tarih boyunca insanlar, „Felsefe nedir?“ sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki „zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı“ denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, „Felsefe yolda olmaktır,“ sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))
Fakat bu „yolda olma“ hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak „takip et, beğen, paylaş“ butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…
Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp „Hayat böyle,“ derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.
Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki „Işık göz yakar,“ kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.
Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, „Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!“ dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine „gözlerinizin bozuk“ olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.
Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün „bilgi kirliliği“ ve „algı yönetimi“ mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı „senin gibiler“ konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.
Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki „gözü bozuk“ ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.
-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


