Köşe Yazıları
Tek taraflı bir ilişki
Buluşmamız için sabahın en erken saatlerini seçiyorum. Güneş doğmadan önceki şafak vaktinin büyülü sessizliği bize eşlik etmeli. Bu arada ocakta çoktan fokurdamaya başlayan kahvenin esmer kokusu beni kendine çekiyor. Bu sessiz büyüyü biz buluşmadan kimse bozmasın, dünya hemen uyanmasın istiyorum. Ve acele ediyorum kahveyi bir an önce fincanıma doldurup sabırla beni bekleyen kitabımla buluşmak için.

Birlikte yalnızlık
Herkesin kitaplarla kurduğu ilişki farklı olsa da kitap okurken hepimiz hem yazarla birlikte, hem de yalnızızdır.
“Birlikte yalnızlık”… Bir yerlerde tek taraflı ilişkinin böyle tanımlandığını okumuştum. Kitaplarla yaşadığımız ilişki de bir anlamda bir “birlikte yalnızlık” belki de. Ama öyle hüzünlü bir yalnızlık değil, insanı büyüten, geliştiren bir yalnızlık. Aslına bakarsak kitap okumak demek bir başkasının zihninin labirentlerine giriş izni almak demek. Okuyan kişi labirentte merak ve ilgiyle yol alırken yazar, zihnini kaygısızca açarak düşüncelerini fısıldamaktadır. Bu yolculuk sırasında okur bir yandan kendini içeriğe katarak okudukları aracılığıyla kendini de keşfetmeye başlar. Zülfü Livaneli’nin o ilham veren ifadesiyle okurken aklımızı kitaptaki insanın aklına yaslarız. Düşünsenize, kitapla birlikte geçirilen o sessiz süre boyunca tarihte yaşamış ünlü isimlerin, düşünürlerin ve edebiyatçıların hepsi bize cömertçe akıllarını açar, düşüncelerini sunarlar. Ne büyük bir lüks biz okurlar için!
Marcel Proust’a göre örneğin, okuma bir dostluk biçimidir. Katışıksız türden bir dostluk. Bazen dostluklarda veya ilişkilerde yaşanabilen sahtelikler veya onları çirkinleştirebilen her şeyden bağımsız bir dostluktur bu.Bu katışıksız dostluğun atmosferi ise sözden daha saf olan sessizliktir. Proust’a göre başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. Bu yüzden sessizliğin, konuşmadan farklı olarak eksikliklerimizin ve yapmacık davranışlarımızın izini taşımadığını paylaşır bizimle “Okuma Üzerine” de.
Havai okur olmak
Yıllar önce İstanbul’da yaşarken işe gitmeden önce kalkmam gerekenden daha erkene saat kurup bir süre kitap okurdum. Kısıtlı zaman o kadar çabuk geçerdi ki, evden çıkmadan bu süreyi mümkün olduğunca uzatabilmeyi dilerdim. Ama İstanbul’un trafiği hiç kimseye sır değil, istediğimiz yere gidebilmek için yollara erken düşmek gerek. Ve dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım günümüzde en değerli konu hepimiz için “vakit”. İşte bu yüzdendir ki hayat, bize katkısı olmadığını düşündüğümüz veya bir türlü ısınamadığımız kitaplara ısrarla vakit ayırmak için fazla kısa. Kitap içine almasa bile okuyan sadece başladığı için devam etmekte diretmemeli, her ilişkide olduğu gibi bir “cayma hakkı” olmalı. Bu da bazılarının hissettiği gibi bir suçluluk duygusu uyandırmamalı insanın üzerinde. Şili’li yazar Alejandro Zambra’nın deyimiyle “havai okur” olmalı ve okurken sıkıldığımız kitabı bırakma özgürlüğünün keyfini çıkarmalı.
Romana övgü

Hayatta yaşayıp tecrübe ettiklerimizin toplamının bugünkü “biz”i oluşturduğu gerçeğinden yola çıkarsak, okuduğumuz her yeni kitabın da her geçen gün değişen “biz”e katkıda bulunduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Biten her kitabın sonrasındaki biz, aynı biz değilizdir artık. Okurken, konforlu koltuğumuzdan dünyanın uzak bir köşesine gider, bilmediğimiz hayatlara tanık olur, başka insanların hatalarından ders alıp, onlarla üzülüp, onlarla seviniriz. Edebiyatın gerçek mucizesi de budur. İyi bir okumada karakterler bize o denli gerçek görünürler ki, bir noktada onlar hayalimizde neredeyse ete kemiğe bürünürken, bizler o anlarda adeta daha az gerçek bir varlığa dönüşüveririz!
Kurgu dışı kitapların bilgi dağarcığımızı geliştirdikleri konusunda az çok bir fikir birliği bulunsa da, romanlar çoğu zaman pek de adil olmayan bir şüpheci yaklaşıma maruz kalırlar. “Kurgu dışı okuyarak yeni bilgiler öğreniyorum, oysa kurgu bana ne verebilir ki?” diye düşünenler roman okumanın olumlu etkilerini büyük oranda küçümsüyor olabilirler mi? Söz konusu olan sığ bir okuma değilse, iyi yazılmış bir edebi roman, okuyana zihinsel ve ruhsal anlamda derinlik ve hayata farklı bir bakış açısı sunar. İçinde bulunduğumuz gerçek hayatlardan bizi uzaklaştırıp, gerçekliğin sınırlarını genişletmemize ve zihinsel bir uzam yaratmamıza destek olur. Roman okumanın ufkumuzu açması, muhakeme ve idrak yeteneğimizi artırması, önyargılardan uzaklaştırması, dil yeteneğimizi artırması, keyifli vakit geçirtmesi gibi bilimsel çalışmalarla ispatlanmış sayısız faydalarının yanında araştırmalar, kurgu okurlarının uzun vadede başkalarının duygularını ve inançlarını anlama konusunda yüksek bir yetenek geliştirdiğini göstermiştir. Herkesin her şeyi bildiği ama kimsenin kimseyi anlamadığı günümüzde diğer insanları ve dünyada olup biteni daha iyi anlamaya çalışan yargısız insanlar olmaya ne kadar da ihtiyacımız var!
Kitap kokusuna ihanet

Kitap kokusu önemli konu. Özellikle kitaba dokunma ve onu hissetme tutkusu da olanlar bu konuda beni çok iyi anlayacaktır. Bu vazgeçilmez tutku şimdilerde modern ve pek havalı bir ihanetin tehdidi altında: Sesli kitaplar ve elektronik kitaplar! Tıpkı dünyanın tüm müziğini cebimize sığdırdığımız gibi kütüphanemizi de yanımızda taşıyabilme olanağımız var artık! Teknolojinin kolaylıklarına alışmış olsak da düşününce sahiden de çılgınca gelmiyor mu? Seyahate çıkarken bavul hazırlığı planlamasına hangi kitap/kitapları yanıma alacağım sorunsalı ile başlayan biri olarak son yıllarda giderek artan şekilde sesli kitap dinlemenin konforunu yaşıyorum. Köpeğimle yürüyüşte veya yemek yaparken aynı zamanda kitaplarla da birlikte olabildiğim için çok mutluyum. Bu sayede nerede olursam olayım hem daha hızlı hem de daha fazla kitap okuyabiliyorum. Sesli kitabın kitabı okurken sayfalara not almak, satırları çizmek, kitabın kapağına temas edebilmek, merakla sayfaları çevirmek gibi okumanın gerçek keyiflerini kısıtladığı konusu tartışılmaz elbette. Ancak hayat gerçekten istediğimiz tüm kitapları okuyabilmek için çok kısa ve bu yolda her türlü kolaylık bana göre mubah! İnsanın okumak istediği tüm kitaplar için ortalama bir ömür çok kısa. Goethe’nin dediği gibi biri yaşamak, diğeri okumak için iki ömrümüz olsa hiç de fena olmazdı!
Hayal etmenin büyüsü
“Ben kitap okumaya vakit ayıramıyorum, ancak çok daha kısa sürede cok sayıda film seyredebiliyorum” demişti bir arkadaşım bir keresinde. Elma ile armutu kıyaslamak gibi bir durum olsa da konu, üzerinde düşünmeyi hakediyor. Sinemanın verdiği müthiş tat bir yana, edebiyat eserlerinin film uyarlamalarından çoğu zaman orijinal metinden aldığım tatmini alamayan biri olduğumdan bu bakış açısı bana edebiyata hakaret gibi gelir.
Beni çok etkileyen bir kitabı okuduktan sonra film uyarlamasını görüp heyecanlandığım ve bir çırpıda seyrettikten sonra hayal kırıklığına uğradığım çok olmuştur. Film, görsel olarak ne kadar başarılı olursa olsun benim üzerimde kitabın yarattığı büyüyü yaratması genelde zor olur. Bunun bana göre en akla yatkın açıklaması “hayal gücü”mün kısıtlandığı duygusu. Kitaplarla birlikteyken hayal etmekte özgürüzdür, kelimelerin tarif ettiği imgeler kendi zihnimizde yaratılır ve kimliğe bürünür. Onlar biz nasıl hayal ettiysek artık öyledirler. Edebiyatın film uyarlamalarında ise hayal gücümüz pasiftir, imgeler yönetmenin gerçekliğinin yaratma sürecini bize sunar. Ayrıca roman, karakterlerin iç dünyasını düşünceleri, hisleri ve hayalleriyle olanca zenginliği ile yansıtırken, filmler bunu ancak görsel olarak ve kısıtlı şekilde yansıtabilirler. Bu anlamda da karakterlerin romandaki derinliğine ancak belli oranda yaklaşılır. Örneğin Tolstoy’un muhteşem Anna Karenina’sının zihnimdeki karakterli yüzü ve Patrick Suskind’in Koku’sundaki Jean-Baptiste Grenouille’in hayal gücümdeki hüzün veren çirkinliği ile tedirgin bakışları film uyarlamalarında canlandırılan karakterlerden hala cok farklı bir yerdedir.
Kitap kardeşliği

Jack London’ın unutulmaz karakteri Martin Eden, hayatına yeni ufuklar açarak onu kitap okuyan yeni bir çevreyle tanıştıran entelektüel bir karakter olan Brissenden’e (benim de romanda en sevdiğim karakterlerden biridir) “Periler diyarını gösterdin bana” der. “Hayat, ancak böyle insanlarla bir araya geliyorsan yaşanmaya değer olur. Zihnim tam anlamıyla uçuşa geçti.”
Zıt kutupların birbirini çektiği klişesine pek inananlardan değilimdir. Benzer beyinler ve benzer zevklerdir aslında bizleri birbirimize çeken. İnsanın doğasında anlaşılmak ihtiyacı varken bizi anlayabilecek insanlara yakın olma isteği cok da anlaşılır bir durum değil mi? Yaşama verdiğimiz anlam kendi zihnimizin önemli bulduğu kavramlarla ilişkilendiği için, benzer düşünen zihinlerle birlikte vakit geçirmenin de hayatı anlamlandırması çok doğal. Geçenlerde doğum gününü kutlamak için aradığım çok sevdiğim bir arkadaşımla sohbetimizin yarım saat boyunca edebiyat ve kitaplar üzerine bir tartışmaya dönüştüğünü farkettiğimizde ikimiz de mutlu olduk bu keyfi birlikte paylaşabildiğimiz için.
İsviçre’de bu yılın başından beri üyesi olduğum bir kitap klubü var. Zürih ve çevresinde yaşayan Türk kitapseverlerden oluşan klubümüz aslında tam da bir kitap kardeşliği. Birlikte seçtiğimiz kitapları her ay buluşup tartışıyor ve görüşlerimizi birbirimizle paylaşıyoruz. Benzer zihinlerin birkaç saatlik buluşmasının verdiği mutluluk ve tatmin hepimizin hayatlarını daha anlamlı kılıyor kanımca. Her ne kadar kitap okumak tek başına yapılan bir aktivite de olsa, kitaplar hakkında konuşabilmek belki de kendimizi güvende hissettirip, ait olma ihtiyacımızı da karşılıyor. Bir bakıma birkaç saatliğine hayatı daha anlamlı kılıyor.
Anlamı ve okuması bol günler dileklerimle.
Köşe Yazıları
Sanayinin Anka Kuşu; Zehra Karakaş
Bugün köşemi kadının gücüne ayırıyorum.
Aslında soru-cevap şeklinde ilerleyeceğimiz bir röportaj düşüncesiyle gitmiştim görüşmeye; fakat beni o kadar tatlı dilli ve sıcakkanlı bir Zehra Karakaş karşıladı ki… Sanki bir dostumla yıllar sonra bir araya gelmişiz de muhabbet ediyormuşuz gibi hissettim. Hantek Kalıp’ın kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan sadece başarılı bir iş kadını değil, aynı zamanda renkli kişiliği ile mekanı ısıtan bir ev sahibiydi. Sorularımı bir kenara bırakıp, bana ve hemcinslerime ilham olacak bir sohbetin tam ortasında buldum kendimi.
Sohbetimiz; Adapazarı’ndan İstanbul’a çalışmak için gelen ve alın teriyle biriktirdiği birkaç bileziği sermaye yaparak çalıştığı iş yerini devralan 24 yaşındaki genç bir kızın azim ve cesaret hikayesiyle başladı. Eşi Galip Bey ile yaptığı iş vesilesiyle tanışan Zehra Hanım, o günlerden bahsederken yaşadığı zorlukları o kadar samimi bir şekilde ifade etti ki; anlatırken hem güldüm hem düşündüm…
2005 yılı… Ekonomik krizin gölgesinde sadece hayatlarını değil, ayakta tutmaya çalıştıkları atölyelerini de birleştirmeye karar veren iki yürek. Otomotiv sektörüne üretim yapan o mütevazı dükkanda, 30 işçinin arasında tatlı bir telaş değil, aksine bitmek bilmeyen bir iş yükü var. Zehra Hanım işi konusunda oldukça titiz, vakit dar, işlerin yetişmesi lazım… Nikah saatine dakikalar kala, ellerindeki boya lekelerine aldırmadan jant kapaklarını boyamaya devam ediyordu. Nihayet nikah masasına oturduğunda, şahitlik koltuğunda bir yanda jant kapaklarını teslim almak için bekleyen o müşteri, diğer yanda ise nikah salonunun emektar çaycısı vardı. Bu nikah, alın terinin imzaya dönüştüğü bir an oldu.
Zehra Hanım hamilelik haberiyle içi içine sığmazken, hayatın en sert rüzgarıyla o akşamüzeri karşılaştı. Hamileliğin getirdiği mutluluğa haciz memurlarının gölgesi düştü. Atölyenin can damarı olan makineler birer birer sökülüp götürülürken bir devir de kapanıyordu. Bu, ilk iflastı. Galip Bey işçileri mağdur olmasın diye arabasını satıp maaşları ödedi; fakat yaşanan stres sağlığını olumsuz etkiledi.
Batmak, Zehra Hanım için hikayenin sonu değil, en zorlu bölümün başlangıcıydı. Hasta bir eş ve karnında büyüyen bir canla imkansızlığın ortasında anneliğine tutundu. Pusulası kızı Elif’in kalp atışları, hayat felsefesi ise „Zehra devam et!“ sloganıydı. Körfez’de tek makine ile üretime yeniden başladı. Doğum yaptıktan üç gün sonra işinin başına geçti; evladını ninnilerle değil, kırma makinelerinin sesiyle büyüttü. Tabii azmi ve emeği karşılıksız kalmadı; işler yoluna girdi, eşi toparladı.
STK başkanlıkları ve siyasetle olan bağı bu dönemde başladı. Evini Ankara’ya taşıdı fakat yoğun programlar sebebiyle işler aksadı, ekonomik olarak bir düşüş süreci başladı. Ve ardından pandemi… Bu süreçte herkes elinden geleni yaparken Zehra Hanım ve Galip Bey de boş durmak istemedi. Siperlik imalatına başladılar. Kalıplarını dahi kendilerinin ürettiği siperlikleri, Türkiye’nin dört bir yanındaki sağlık çalışanlarımıza bedelsiz (sadece cüzi bir kargo ücretiyle) göndererek destek oldular.
Pandeminin getirdiği zorlukları kariyer yolculuğuna yeni bir tecrübe olarak ekleyen Zehra Hanım, sadece kendi hikayesini yazmakla kalmıyor; Hantek Kalıp çatısı altında bir okul gibi çalışarak sektöre kazandırdığı kadın ve erkek personellerle geleceğin ustalarını yetiştirmeye devam ediyor.
Zehra Hanım, bugün erkek egemen bir sektörün sert koşullarında sanayici kimliğiyle dimdik ayakta. Şimdilerde ise Hantek Kalıp olarak, Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun başkanı olduğu TOBB’un tüm Türkiye’deki sanayici kadınlar için sağladığı istihdam projelerinin desteğiyle yeni bir heyecan içinde.Yaklaşık bir buçuk yıl sonra tamamlanacak yeni fabrika ile üretim kapasitesini artırıp ihracatla ülke ekonomisine değer katmayı hedefliyor
Sohbetimizin sonunda gençlere ve kadın girişimcilere tek bir öğüdü var: „Parayı yönetmeyi öğrenin.“
Hantek’ten ayrılırken yanımda sadece bir başarı hikayesi götürmüyorum; heybemde tutku, emek, dirayet ve azim var. Her şeye rağmen pes etmemenin ne demek olduğunu gördüm. En önemlisi de; „Ben zorlandım ama diğer kadınlar zorlanmasın,“ diyerek 350 sivil toplum platformunun kadın kolları genel başkanlığını üstlenen o güçlü kadınla tanışmış olmanın gururunu taşıyorum.
Yolun açık olsun Zehra Karakaş!
Yolun açık olsun Hantek Kalıp!





Köşe Yazıları
Bir Ömür Nasıl Yaşanır
Çok şanslıyım; çünkü bu ay tadına doyulmaz, harika kitaplar okudum. Oysa her zaman böyle olmaz.
Bazı aylar, büyük bir heyecanla elime aldığım, hakkında methiyeler düzülen kitaplar beni bir türlü içine çekmez; havadan mı, hâletiruhiyemden mi bilinmez, sayfalar arasında dolaşırken kendimi yavan bir ekmeği isteksizce kemiriyormuş gibi hissederim. Ben ne yazık ki bir kitabı yarıda bırakabilen okurlardan değilim. Bu yüzden elime gerçekten iyi bir kitap geçtiğinde, sanki kutsal bir hazine bulmuş gibi sevinirim. Mart ayı da benim için böyle bir aydı.
Tam da bu ay okuduğum kitaplar üzerine yazmalıyım diye düşünürken, dün Fatih Altaylı’nın uzun bir aradan sonra yeniden yayımlanan Teke Tek Bilim programını izledim. Celal Şengör ve İlber Ortaylı’nın, programla neredeyse özdeşleşmiş iki güçlü isim olarak yer aldığı bu yayın, bende başka bir kapı araladı. Bu ay kaybettiğimiz bu büyük ismi anmadan geçmek istemedim. Üstelik büyük bir keyifle okuduğum Bir Ömür Nasıl Yaşanır da yeniden zihnime düştü. Böylece bu yazıyı bu ayın kitaplarına değil, ardında derin bir düşünce ve büyük bir kültürel miras bırakan İlber Ortaylı’ya ayırmak istedim.
İlber Ortaylı yalnızca bir tarih profesörü, bir hoca, bir yazar ya da bir düşünür değildi; o, bilgiyi canlı tutan, okudukça derinleşen ve öğrendiklerini büyük bir iştahla topluma aktaran ender aydınlardan biriydi. Çok dilli bir dünyanın içinden gelen Ortaylı’nın, Türkçenin yanında Almanca, Rusça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Arapça, Farsça, Latince ve Osmanlı Türkçesiyle kurduğu ilişki, onun zihnini yalnızca büyütmedi, tarih anlatısını da benzersiz kıldı. Akademinin ciddiyetini halkın anlayacağı bir dile çevirebilmesi; ironiyi, zekâyı ve yer yer sert ama incelikli mizahı aynı cümlede buluşturabilmesi, İlber Ortaylı’yı yalnızca akademinin değil, bu memleketin ortak hafızasının da hocası yaptı. Tarihi kuru bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp yaşayan bir şuur alanına dönüştüren Ortaylı, ardında yalnızca kitaplar değil, düşünmeyi seven bir nesil için güçlü bir kültürel miras bıraktı.
“Bir Ömür Nasıl Yaşanır – Hayatta Doğru Seçimler İçin Öneriler”
Bir Ömür Nasıl Yaşanır, Yenal Bilgici’nin soruları etrafında şekillenen ve edebiyatta “nehir söyleşi” olarak adlandırılan; daha ilk sayfalardan itibaren sıradan bir söyleşi kitabının ötesine geçtiğini hissettiren bir eser. Çünkü Ortaylı burada yalnızca soruları yanıtlamıyor; bir ömrün nasıl daha anlamlı, daha donanımlı ve daha derinlikli yaşanabileceğine dair okurla güçlü bir düşünce ortaklığı kuruyor.
Kitabın en dikkat çekici yanı, hayatı tek bir pencereden değil; tarih, kültür, sanat, edebiyat, dil, seyahat ve insan terbiyesi gibi pek çok başlık üzerinden ele alması. Ortaylı’nın engin birikimi, bu söyleşi boyunca didaktik bir ağırlığa dönüşmeden, son derece akıcı ve yer yer sohbet hissi veren bir üslupla okura ulaşıyor. Bu yüzden kitap yalnızca bilgi veren bir metin olmuyor; aynı zamanda okuru düşünmeye, kendi hayatına dönüp bakmaya ve bazı önceliklerini yeniden tartmaya çağırıyor.
Ortaya çıkan şey, klasik bir soru-cevap kitabından çok daha fazlası: tecrübeyle, kültürle ve güçlü bir zihin disipliniyle örülmüş bir yaşam pusulası. Ortaylı, iyi yaşamanın yalnızca başarıdan ibaret olmadığını; merakla, okumayla, görgüyle, kendini geliştirme iradesiyle ve dünyaya açık kalabilme becerisiyle mümkün olduğunu hatırlatıyor. Bu yüzden Bir Ömür Nasıl Yaşanır, yalnızca bir dönemin değil, her dönemin okuruna seslenebilen; dönüp dönüp yeniden açılacak kıymetli kitaplardan biri olarak hafızada kalıyor.
Kitapla ilgili aldığım notlara yeniden göz atınca, altını ne çok çizmiş, ne çok şey not etmiş olduğumu fark ettim. Aradan geçen yedi yılda, Ortaylı’nın önerdiği pek çok şeyi hayatıma kattığımı görmek beni inanılmaz mutlu etti. Açıkçası bu kitap üzerine yazmak, beni biraz da kendi geçmişime dönüp bakmaya, kendi hayat muhasebemi yapmaya sevk etti. Tavsiye ettiği yerlerin birçoğunu bu süre içinde görme fırsatım oldu; Semerkant, Buhara, İsfahan ve Petra ise hâlâ listemde. Önerdiği kitapların büyük bölümünü okumuş olmak ise içimde ayrı bir sevinç uyandırdı.
İlber Ortaylı’ya atfedilen, “Sizden farklı düşünen insanların savlarını da dinleyin. Yalnız dikkat edin, cümlenin içerisinde ‘düşünen’ ibaresi var. Bu ayrımı iyi yapın.” sözüyle yazımı sonlandırırken; fikri olanlardan çok zikri olanların hüküm sürdüğü bu çağdan büyük bir düşünürün, gerçek bir aydının geçtiğinin altını bir kez daha çizmek isterim.
Saygıyla.
Köşe Yazıları
İki Bayram, Bir Bahar
Bayramlar, çocukluğuma dair tatlı telaşları hatırlatan muazzam zamanlardır. Bayram deyince yüreğimden uçurtmalar uçar gökyüzüne. Bu yıl takvimler; hem manevi bir arınma olan Ramazan Bayramı hem de baharın gelişini müjdeleyen, geniş bir coğrafyada kutlanan, Farsça „yeni gün“ anlamına gelen „Nevruz“ ile çifte bayram sevinci yaşattı.
„Nevruz“ denince çocukluğuma dair aklıma gelen iki şey var: Biri ateşin üzerinden atlamalarımız, diğeri ise annemle birlikte soğan kabuğuyla boyadığımız yumurtalar. Büyüdükçe öğrendim ki üzerinden atladığım ateş sadece eğlenceli bir oyun değil; kıştan kalan hastalıkları, kötülükleri ve ruhun üzerindeki ağırlıkları o ateşe bırakıp baharın taze enerjisiyle yenilenmek demekmiş. Boyadığımız yumurtalar ise doğumu ve üretkenliği ifade edermiş. Yumurtaları tokuşturma, „birlikte dayanışma ve güç birliği içinde yaşama“ niyetinin sembolüymüş.
Tarihsel süreçte birçok millet için önemli bir yeri olan Nevruz Bayramı; Orta Asya, Türk toplulukları, İran, Anadolu ve Balkanlarda aynı tarihlerde, her toplumun kendine özgü bir nedene dayanarak kutladığı binlerce yıllık bir miras.
Türklerin zihninde 21 Mart sadece bir takvim yaprağı değil, yeniden doğuşun simgesidir. Ergenekon’dan demir dağları eriterek özgürlüğe kavuştukları gündür. Ergenekon’da sıkışıp kalan bir milletin demiri ateşle terbiye ederek kendine yeni bir yol açması, aslında insanın kendi içindeki engelleri aşma gücünün en somut sembolüdür.
Pers kökenli Nevruz kutlamalarında ise aidiyeti hisseder insan. Firdevsi’nin eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanı olan Şehname’de geçen „Haft-Sin“ sofrasında, Fars alfabesinde „S“ harfi ile başlayan yedi temel öge kullanılır:
•Sabzeh: Filizlenmiş buğday, arpa veya mercimek (Yeniden doğuşu simgeler).
•Samanu: Buğday tohumundan yapılan tatlı, helva (Güç ve sabrı).
•Senjed: Kurutulmuş iğde (Aşk ve sevgiyi simgeler).
•Sir: Sarımsak (İlaç ve şifayı simgeler).
•Sib: Elma (Güzellik ve sağlık).
•Serkeh: Sirke (Olgunlaşma ve sabır).
•Sumak: Kurutulmuş baharat (Gün doğumunun rengi).
Bu ögelerle beraber ayna, mumlar, para, sümbül ve Japon balığı figürü bulunan kaseler de kullanılır.
Görüyoruz ki Nevruz her kültürde aynı cümleyi çağrıştırıyor aslında: „Yeniden başlamak mümkündür.“ Sonuçta Nevruz; hangi coğrafyada, hangi adla kutlanırsa kutlansın, insanlığın kışa karşı kazandığı o büyük zaferin adıdır. Ateşin sıcaklığı kötülükleri yaksın, sofraların bereketi hanelerimizi sarsın. İçimizdeki uçurtmaların gökyüzünden hiç eksilmediği, yenilenmiş ve arınmış nice baharlara… Ramazan’ın huzuru ile baharın coşkusu birleştiğinde dualarımız bereket, adımlarımız barış, bakışlarımız ise hep o çocuksu bayram sabahları kadar taze kalsın.


-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


