Connect with us

Köşe Yazıları

Tek taraflı bir ilişki

yazar

Published

on

Buluşmamız için sabahın en erken saatlerini seçiyorum. Güneş doğmadan önceki şafak vaktinin büyülü sessizliği bize eşlik etmeli. Bu arada ocakta çoktan fokurdamaya başlayan kahvenin esmer kokusu beni kendine çekiyor. Bu sessiz büyüyü biz buluşmadan kimse bozmasın, dünya hemen uyanmasın istiyorum. Ve acele ediyorum kahveyi bir an önce fincanıma doldurup sabırla beni bekleyen kitabımla buluşmak için.

Birlikte yalnızlık

Herkesin kitaplarla kurduğu ilişki farklı olsa da kitap okurken hepimiz hem yazarla birlikte, hem de yalnızızdır.

“Birlikte yalnızlık”… Bir yerlerde tek taraflı ilişkinin böyle tanımlandığını okumuştum. Kitaplarla yaşadığımız ilişki de bir anlamda bir “birlikte yalnızlık” belki de. Ama öyle hüzünlü bir yalnızlık değil, insanı büyüten, geliştiren bir yalnızlık. Aslına bakarsak kitap okumak demek bir başkasının zihninin labirentlerine giriş izni almak demek. Okuyan kişi labirentte merak ve ilgiyle yol alırken yazar, zihnini kaygısızca açarak düşüncelerini fısıldamaktadır. Bu yolculuk sırasında okur bir yandan kendini içeriğe katarak okudukları aracılığıyla kendini de keşfetmeye başlar. Zülfü Livaneli’nin o ilham veren ifadesiyle okurken aklımızı kitaptaki insanın aklına yaslarız. Düşünsenize, kitapla birlikte geçirilen o sessiz süre boyunca tarihte yaşamış ünlü isimlerin, düşünürlerin ve edebiyatçıların hepsi bize cömertçe akıllarını açar, düşüncelerini sunarlar. Ne büyük bir lüks biz okurlar için!

Marcel Proust’a göre örneğin, okuma bir dostluk biçimidir. Katışıksız türden bir dostluk. Bazen dostluklarda veya ilişkilerde yaşanabilen sahtelikler  veya onları çirkinleştirebilen her şeyden bağımsız bir dostluktur bu.Bu katışıksız dostluğun atmosferi ise sözden daha saf olan sessizliktir. Proust’a göre başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. Bu yüzden sessizliğin, konuşmadan farklı olarak eksikliklerimizin ve yapmacık davranışlarımızın izini taşımadığını paylaşır bizimle “Okuma Üzerine” de.

Havai okur olmak

Yıllar önce İstanbul’da yaşarken işe gitmeden önce kalkmam gerekenden daha erkene saat kurup bir süre kitap okurdum. Kısıtlı zaman o kadar çabuk geçerdi ki, evden çıkmadan bu süreyi mümkün olduğunca uzatabilmeyi dilerdim. Ama İstanbul’un trafiği hiç kimseye sır değil, istediğimiz yere gidebilmek için yollara erken düşmek gerek. Ve dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım günümüzde en değerli konu hepimiz için “vakit”. İşte bu yüzdendir ki hayat, bize katkısı olmadığını düşündüğümüz veya bir türlü  ısınamadığımız kitaplara ısrarla vakit ayırmak için fazla kısa. Kitap içine almasa bile okuyan sadece başladığı için devam etmekte diretmemeli, her ilişkide olduğu gibi bir “cayma hakkı” olmalı. Bu da bazılarının hissettiği gibi bir suçluluk duygusu uyandırmamalı insanın üzerinde. Şili’li yazar Alejandro Zambra’nın deyimiyle “havai okur” olmalı ve okurken sıkıldığımız kitabı bırakma özgürlüğünün keyfini çıkarmalı.

Romana övgü

Hayatta yaşayıp tecrübe ettiklerimizin toplamının bugünkü “biz”i oluşturduğu gerçeğinden yola çıkarsak, okuduğumuz her yeni kitabın da her geçen gün değişen “biz”e katkıda bulunduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Biten her kitabın sonrasındaki biz, aynı biz değilizdir artık. Okurken, konforlu koltuğumuzdan dünyanın uzak bir köşesine gider, bilmediğimiz hayatlara tanık olur, başka insanların hatalarından ders alıp, onlarla üzülüp, onlarla seviniriz. Edebiyatın gerçek mucizesi de budur. İyi bir okumada karakterler bize o denli gerçek görünürler ki, bir noktada onlar hayalimizde neredeyse ete kemiğe bürünürken, bizler o anlarda adeta daha az gerçek bir varlığa dönüşüveririz!

Kurgu dışı kitapların bilgi dağarcığımızı geliştirdikleri konusunda az çok bir fikir birliği bulunsa da, romanlar çoğu zaman pek de adil olmayan bir şüpheci yaklaşıma maruz kalırlar. “Kurgu dışı okuyarak yeni bilgiler öğreniyorum, oysa kurgu bana ne verebilir ki?” diye düşünenler roman okumanın olumlu etkilerini büyük oranda küçümsüyor olabilirler mi? Söz konusu olan sığ bir okuma değilse, iyi yazılmış bir edebi roman, okuyana zihinsel ve ruhsal anlamda derinlik ve hayata farklı bir bakış açısı sunar. İçinde bulunduğumuz gerçek hayatlardan bizi uzaklaştırıp, gerçekliğin sınırlarını genişletmemize ve zihinsel bir uzam yaratmamıza destek olur. Roman okumanın ufkumuzu açması, muhakeme ve idrak yeteneğimizi artırması, önyargılardan uzaklaştırması, dil yeteneğimizi artırması, keyifli vakit geçirtmesi gibi bilimsel çalışmalarla ispatlanmış sayısız faydalarının yanında araştırmalar, kurgu okurlarının uzun vadede başkalarının duygularını ve inançlarını anlama konusunda yüksek bir yetenek geliştirdiğini göstermiştir. Herkesin her şeyi bildiği ama kimsenin kimseyi anlamadığı günümüzde diğer insanları ve dünyada olup biteni daha iyi anlamaya çalışan yargısız insanlar olmaya ne kadar da ihtiyacımız var!

Kitap kokusuna ihanet

Kitap kokusu önemli konu. Özellikle kitaba dokunma ve onu hissetme tutkusu da olanlar bu konuda beni çok iyi anlayacaktır. Bu vazgeçilmez tutku şimdilerde modern ve pek havalı bir ihanetin tehdidi altında: Sesli kitaplar ve elektronik kitaplar! Tıpkı dünyanın tüm müziğini cebimize sığdırdığımız gibi kütüphanemizi de yanımızda taşıyabilme olanağımız var artık! Teknolojinin kolaylıklarına alışmış olsak da düşününce sahiden de çılgınca gelmiyor mu? Seyahate çıkarken bavul hazırlığı planlamasına hangi kitap/kitapları yanıma alacağım sorunsalı ile başlayan biri olarak son yıllarda giderek artan şekilde sesli kitap dinlemenin konforunu yaşıyorum. Köpeğimle yürüyüşte veya yemek yaparken aynı zamanda kitaplarla da birlikte olabildiğim için çok mutluyum. Bu sayede nerede olursam olayım hem daha hızlı hem de daha fazla kitap okuyabiliyorum. Sesli kitabın kitabı okurken sayfalara not almak, satırları çizmek, kitabın kapağına temas edebilmek, merakla sayfaları çevirmek gibi okumanın gerçek keyiflerini kısıtladığı konusu tartışılmaz elbette. Ancak hayat gerçekten istediğimiz tüm kitapları okuyabilmek için çok kısa ve bu yolda her türlü kolaylık bana göre mubah! İnsanın okumak istediği tüm kitaplar için ortalama bir ömür çok kısa. Goethe’nin dediği gibi biri yaşamak, diğeri okumak için iki ömrümüz olsa hiç de fena olmazdı!

Hayal etmenin büyüsü

“Ben kitap okumaya vakit ayıramıyorum, ancak çok daha kısa sürede cok sayıda film seyredebiliyorum” demişti bir arkadaşım bir keresinde. Elma ile armutu kıyaslamak gibi bir durum olsa da konu, üzerinde düşünmeyi hakediyor. Sinemanın verdiği müthiş tat bir yana, edebiyat eserlerinin film uyarlamalarından çoğu zaman orijinal metinden aldığım tatmini alamayan biri olduğumdan bu bakış açısı bana edebiyata hakaret gibi gelir.

Beni çok etkileyen bir kitabı okuduktan sonra film uyarlamasını görüp heyecanlandığım ve bir çırpıda seyrettikten sonra hayal kırıklığına uğradığım çok olmuştur. Film, görsel olarak ne kadar başarılı olursa olsun benim üzerimde kitabın yarattığı büyüyü yaratması genelde zor olur. Bunun bana göre en akla yatkın açıklaması “hayal gücü”mün kısıtlandığı duygusu. Kitaplarla birlikteyken hayal etmekte özgürüzdür, kelimelerin tarif ettiği imgeler kendi zihnimizde yaratılır ve kimliğe bürünür. Onlar biz nasıl hayal ettiysek artık öyledirler. Edebiyatın film uyarlamalarında ise hayal gücümüz pasiftir, imgeler yönetmenin gerçekliğinin yaratma sürecini bize sunar. Ayrıca roman, karakterlerin iç dünyasını düşünceleri, hisleri ve hayalleriyle olanca zenginliği ile yansıtırken, filmler bunu ancak görsel olarak ve kısıtlı şekilde yansıtabilirler. Bu anlamda da karakterlerin romandaki derinliğine ancak belli oranda yaklaşılır. Örneğin Tolstoy’un muhteşem Anna Karenina’sının zihnimdeki karakterli yüzü ve Patrick Suskind’in Koku’sundaki Jean-Baptiste Grenouille’in hayal gücümdeki hüzün veren çirkinliği ile tedirgin bakışları film uyarlamalarında canlandırılan karakterlerden hala cok farklı bir yerdedir.

Kitap kardeşliği

Jack London’ın unutulmaz karakteri Martin Eden, hayatına yeni ufuklar açarak onu kitap okuyan yeni bir çevreyle tanıştıran entelektüel bir karakter olan Brissenden’e (benim de romanda en sevdiğim karakterlerden biridir) “Periler diyarını gösterdin bana” der. “Hayat, ancak böyle insanlarla bir araya geliyorsan yaşanmaya değer olur. Zihnim tam anlamıyla uçuşa geçti.”

Zıt kutupların birbirini çektiği klişesine pek inananlardan değilimdir. Benzer beyinler ve benzer zevklerdir aslında bizleri birbirimize çeken. İnsanın doğasında anlaşılmak ihtiyacı varken bizi anlayabilecek insanlara yakın olma isteği cok da anlaşılır bir durum değil mi? Yaşama verdiğimiz anlam kendi zihnimizin önemli bulduğu kavramlarla ilişkilendiği için, benzer düşünen zihinlerle birlikte vakit geçirmenin de hayatı anlamlandırması çok doğal. Geçenlerde doğum gününü kutlamak için aradığım çok sevdiğim bir arkadaşımla sohbetimizin yarım saat boyunca edebiyat ve kitaplar üzerine bir tartışmaya dönüştüğünü farkettiğimizde ikimiz de mutlu olduk bu keyfi birlikte paylaşabildiğimiz için.

İsviçre’de bu yılın başından beri üyesi olduğum bir kitap klubü var. Zürih ve çevresinde yaşayan Türk kitapseverlerden oluşan klubümüz aslında tam da bir kitap kardeşliği. Birlikte seçtiğimiz kitapları her ay buluşup tartışıyor ve görüşlerimizi birbirimizle paylaşıyoruz. Benzer zihinlerin birkaç saatlik buluşmasının verdiği mutluluk ve tatmin hepimizin hayatlarını daha anlamlı kılıyor kanımca. Her ne kadar kitap okumak tek başına yapılan bir aktivite de olsa, kitaplar hakkında konuşabilmek belki de kendimizi güvende hissettirip, ait olma ihtiyacımızı da karşılıyor. Bir bakıma birkaç saatliğine hayatı daha anlamlı kılıyor. 

Anlamı ve okuması bol günler dileklerimle.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Bir Değer Gibi Hatırlanmak

yazar

Published

on

Ioanna Kuçuradi’nin İzinde

“Birisinin seni düşündüğünü bilmek önemli bir şeydir; çok sıcacık bir şeydir. İnsanlara zorlamadan sevgi örneklerini göstermek… Sevgi ne başarabiliyor ya da saygı ne başarabiliyor, güven ne başarabiliyor? Yani insanların neleri yapmalarına destek oluyor bu duygular? Duygular çok önemlidir; akıl ve duygu çatışmasından vazgeçmemiz gerekiyor.”

Bu ifadeler, insanlığa bıraktığı derin izlerin ardından geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Felsefe Profesörü Ioanna Kuçuradi’ye ait. Akılla duyguyu, değerlerle insanı birbirinden ayırmayan Ioanna Hanım’ın anısına saygıyla…

Kalabalıkların içinde birinin zihninde pat diye belirivermek…

Unutmaya bu kadar meyilli olduğumuz bir çağda, bir zihinde iz bırakabilmek ne kadar kıymetli! Bir ihtimal değil de bir değer gibi hatırlanmak…

“Aklıma geldin” sözlerini duyduğunda insanın içine yerleşen o ılık şefkat, belki de bu çağın en büyük lükslerinden biri. Hatırlanmak, var olduğunu hissettiren en naif sarılma biçimi.

Çevremize dönüp baktığımızda sevgi, saygı ve güven gibi kavramları bile birer zorunluluk, birer talep nesnesi hâline getirdik. Oysa zorlamadan verilen sevgi, dayatılmayan saygı ve kendiliğinden filizlenen güven, insanın içindeki potansiyeli ortaya çıkaran görünmez güçlerdir.

İnsan sevildiğini hissettiği yerde cesurlaşır. Hata yapmaktan daha az korkar, hayallerinin peşinden daha özgürce gidebilir. Güven yükü hafifletir; başkasına sırtını yaslayabileceğini bilen biri adımlarını daha kararlı atar. Saygı ise insana kendi benliğiyle var olma hakkı sunar. Belki de bütün bu duygular, insanın kendi sınırlarını aşmasını, “Asla yapamam” dediği eşikleri geçmesini sağlar.

Yıllardır bir efsaneye uyup içimizde bir savaş büyüttük. Aklı bir kefeye koyduk, duyguları ötekine… İkisini birbirine amansız düşman ettik. Mantığı yüceltip duyguları zayıflık saydık. Kalbimizin sesini kısıp susturmayı bilgelik zannettik.

Oysa bu sığ düşünce bizi duygu fakiri varlıklara dönüştürmekten başka ne işe yaradı?

Belki de kabul etmemiz gereken şu: Akıl yönü çizer; o yolda yürümek, engelleri aşmak ve gerçekten ilerlemek için gereken gücü ise çoğu zaman duygular verir.

Bu yüzden birinin sizi düşündüğünü, kalbinde ve zihninde bir yeriniz olduğunu bilmek önemlidir. Hatırlanmak önemlidir.

Akılla duyguyu birbirine düşman etmekten vazgeçelim. Bırakalım kalbimiz de konuşsun. Birini düşünmenin ve düşünüldüğünü bilmenin o şefkatli sıcaklığı içimizi kaplasın.

Çünkü insan belki de ancak sevginin, saygının ve güvenin dönüştürücü gücünü hissettiğinde, yalnızca ayakta kalmanın ötesine geçip gerçekten yaşamaya başlar.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Gustav Klimt’in Dünyasına Kısa Bir Yolculuk

yazar

Published

on

Bir süredir şehirleri gezerken yalnızca müzelerin, meydanların ya da turistik rotaların peşine düşmüyorum. O şehrin hafızasını taşıyan hikayelere de kulak veriyorum.

Yaşadıkları dönemin ruhunu taşıyan eserleri görmek, o yıllara damga vuran mimari yapıları keşfetmek ve en çok da bütün bunların ardındaki hikayeleri dinlemek beni o şehre biraz daha yaklaştırıyor. Bir şehri, ona iz bırakmış insanların gözünden tanımak, sanki o şehrin kapısını içeriden aralamak gibi. Viyana gezimde de peşine düştüğüm isim Gustav Klimt oldu.

Gustav Klimt’in hayatı aslında tam bir dönüşüm hikayesi. 1862’de Viyana’da, altın gravür ustası bir babanın oğlu olarak dünyaya geliyor. Henüz on dört yaşındayken Viyana Sanat ve Zanaat Okulu’na kabul ediliyor. Bugün özgür, erotik ve sıra dışı resimleriyle tanıdığımız Klimt, sanat hayatına oldukça akademik ve geleneksel bir eğitimle başlıyor.

Kariyerinin ilk yıllarında saraylar, tiyatrolar ve kamusal yapılar için dekoratif resimler yapıyor. 1888’de İmparator Franz Joseph tarafından Altın Liyakat Haçı ile de ödüllendiriliyor. Henüz genç yaşta devletin takdir ettiği, önemli siparişler alan saygın bir ressam haline geliyor.

Ama Klimt’in asıl hikayesi tam da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra kendisine sunulan bu güvenli ve saygın sanatçı kimliğinin dışına çıkıyor.

Viyana Üniversitesi için hazırladığı Felsefe, Tıp ve Hukuk adlı resimler dönemin ahlak anlayışını altüst ediyor. Çıplak bedenlerin yer aldığı erotizm dolu bu eserler büyük tepki çekiyor. Tartışma sanat çevrelerini aşıp kamuoyuna kadar taşınıyor. Klimt ise geri adım atmıyor. Sipariş için aldığı parayı geri ödüyor ve resmi kurumların kendisine ne çizmesi gerektiğini söylemesine izin vermemeyi seçiyor.

Tam da bu dönemde bir grup sanatçıyla birlikte Viyana Secession’unu kuruyor ve ilk başkanı oluyor. Akademilerin ve geleneksel sanat kurumlarının çizdiği sınırları kırmayı amaçlayan bu hareket, Art Nouveau sanat akımının gelişmesinin de en önemli adımlarından biri oluyor.

Devletle yolları ayrılırken Viyana sosyetesi Klimt’e kapılarını sonuna kadar açıyor. Varlıklı aileler, özellikle de dönemin güçlü ve zengin aileleri portrelerini ona yaptırmak için sıraya giriyor. Kısa sürede ünü Viyana sınırlarını aşıyor ve Avrupa sanat çevrelerinde konuşulan bir isme dönüşüyor.

Ve Klimt denince kadınlardan söz etmemek neredeyse imkansız. Hayatı boyunca hiç evlenmiyor ama çok sayıda kadınla ilişkisi olduğu biliniyor. Ölümünden sonra farklı kadınlar tarafından onun çocuğu olduğu ileri sürülen on dört çocuk ortaya çıkıyor. Atölyesi de en az özel hayatı kadar sıra dışı. Çalışırken çevresinde sürekli çıplak modeller ve onlarca kedi bulunuyor.

Sonra o meşhur altın geliyor.

Altın gravür ustası bir babanın oğlu olan Klimt’in altına duyduğu ilgi tesadüf değil. İtalya seyahatlerinde, özellikle Ravenna’da gördüğü Bizans mozaiklerinin etkisiyle altın varağı modern resmin merkezine taşıyor. Altını yalnızca bir süsleme unsuru olarak değil, resmin bütün yüzeyini ve etkisini değiştiren bir malzeme olarak kullanıyor. Judith, Adele Bloch Bauer ve tabii ki Kiss, bu dönemin en unutulmaz eserleri arasına giriyor.

Üstelik Klimt’in hikayesi ölümüyle de bitmiyor. Nazi döneminde Yahudi koleksiyonerlerin sahip olduğu çok sayıda Klimt eseri zorla el değiştiriyor. Savaşın son günlerinde, 1945’te eserlerinin bir bölümünün saklandığı Immendorf Şatosu yanıyor. Bu yangında yaklaşık 200 Klimt eserinin yok olduğu öne sürülüyor. Bu büyük kayıp nedeniyle Klimt’in eserlerinin önemli bir bölümü günümüze ulaşamıyor.

Ben de yaşadığı dönemin nevi şahsına münhasır sanatçılarından biri olan Klimt’in, savaşların ve zamanın içinden günümüze ulaşmayı başaran eserlerini görmek için soluğu Viyana’nın en görkemli Barok yapılarından biri olan Belvedere Sarayı’nda alıyorum.

Daha bahçesine adım atar atmaz insanı başka bir zamana taşıyan bir ihtişam karşılıyor. Kusursuzca düzenlenmiş bahçeler, heykeller, havuzlar ve karşıda bütün zarafetiyle yükselen saray. Viyana’nın o eski görkemini daha kapıdan içeri girmeden hissetmeye başlıyorsunuz. Ama benim için bu kez sarayın kendisinden çok, içeride beni bekleyen Klimt önemli. Çünkü birazdan, yıllardır kitaplarda ve ekranlarda gördüğüm o altın dünyanın tam karşısında duracağım.

Usul usul salonları gezerken Klimt’in farklı dönemlerine ait eserleri birbiri ardına çıkıyor karşıma. Sonja Knips’in zarif portresi, Fritza Riedler, yarım kalmış Adam and Eve, çiçeklerle bezeli Cottage Garden with Sunflowers ve Attersee günlerinden izler taşıyan manzaraları. Klimt’in yalnızca altınlardan ve kadın portrelerinden ibaret olmadığını, doğaya ve renge bambaşka bir gözle baktığını da burada daha iyi anlıyorum.

Kiss: Zamanı Aşan Bir Öpücük

Salonları usul usul gezerken, her eserin önünde biraz daha oyalanarak Klimt’in dünyasının içine çekiliyorum. Sonra orta salona geldiğimde kalabalığın toplandığı o tabloyu görüyorum. Daha ilk anda altının içinden birbirine sarılmış iki beden çekiyor beni kendine. Karşımda Kiss var. Yıllardır kitaplarda, afişlerde, kartpostallarda defalarca gördüğüm bir eser ama insan karşısında durunca neden zamanın ötesine geçtiğini daha iyi anlıyor.

Klimt, tartışmasız en ünlü eseri olan Kiss’i altın döneminin zirvesinde, 1907-1908 yıllarında yapıyor. Önceki yıllarda geliştirdiği desenler, altın kullanımı, Bizans mozaiklerinden aldığı ilham ve kadın bedenine duyduğu ilgi sanki bu tabloda tek bir yerde buluşuyor. Gerçek altın varak kullandığı eser, ilk bakışta bir tablodan çok mücevher ya da değerli taşlarla işlenmiş büyük bir sanat objesini andırıyor.

Çiçeklerle kaplı bir zeminin üzerinde, altın bir halkanın içine alınmış iki aşık neredeyse tek bir bedene dönüşmüş durumda. Kadın ve erkeği birbirinden ayıran en belirgin şey giysilerindeki desenler. Erkek kadını dudaklarından değil yanağından öpüyor; bütün o yakınlığa rağmen sahnede erotizmden çok dingin, hatta kutsal bir sevgi hissi var.

Eserdeki çiftin Klimt ve hayatındaki en önemli kadınlardan Emilie Flöge olabileceği yıllardır konuşuluyor. Hatta erkek figürünün Klimt’in kendisi olduğu, yani tablonun dolaylı bir otoportre niteliği taşıdığı da ileri sürülüyor. Ancak Klimt bu figürlerin kimliğini hiçbir zaman açıkça doğrulamadığı için bütün bunlar yorum olarak kalıyor. Belki de Kiss’i bu kadar zamansız yapan şey de tam burada saklı. Karşımızdaki iki kişinin kim olduğundan çok, Klimt’in aşkı herkesin kendinden bir şey bulabileceği evrensel bir görüntüye dönüştürmesi.

Tablonun hikayesi de en az kendisi kadar ilginç. Klimt eseri herhangi bir özel sipariş almadan yapıyor ve 1908’de ilk kez “Aşıklar” adıyla sergiliyor. Daha sergi devam ederken Avusturya devleti eseri satın alıyor. 1909’da ise bugün bütün dünyanın bildiği adına kavuşuyor: Kiss. Ve o günden bugüne, ait olduğu yerde, Belvedere’nin en kıymetli eserlerinden biri olarak duruyor.

Ben, bazen kitaplar aracılığıyla, bazen de gezip gördüğüm şehirlerde bir yazar evi veya müze ile onlarca hayata konuk oluyorum. Bazen bir yazarın cümlesinde, bazen bir ressamın tuvalinde, bazen de yüz yıl öncesinden kalmış bir sarayın sessizliğinde başka bir zamana geçiyorum.

Belvedere’nin salonlarında dolaşıp Klimt’in tablolarının büyüsüne kapılmışken yine aynı şeyi hissediyorum: Ben yalnızca gezmiyorum, zamanın içinde dolaşıyorum. Ben bir zaman yolcusuyum.:)

Continue Reading

Köşe Yazıları

Üsküdar’da Zamanı Durduran Mekân:Bahtiyar Sahaf ile Söyleşi

yazar

Published

on

istanbul denince akla genelde hiç durmayan bir karmaşa ve şehir gürültüsü gelir. Oysa Üsküdar’ın tam kalbinde öyle bir yer var ki Mimar Sinan imzalı o zamansız eserlerin gölgesinde, şehrin tüm gürültüsünü ve karmaşasını dışarıda bırakıyor: Tarihin ve eski kitap kokularının harmanlandığı Üsküdar Sahaflar Çarşısı.

„Kitaplar geçmişin unutulmuş seslerini saklar,“ der Rilke. O seslerin peşine düşüp Bahtiyar Sahaf’ın kapısını çaldım; unutulmuş mektupların, kenarına not düşülmüş sevdaların ve tarihin tozlu raflarında bekleşen insan hikâyelerinin izini sürelim istedim. Bir sahaf dükkânının bir mektebe, bir mektubun koca bir tarihe dönüştüğü bu samimi söyleşiyle sizleri baş başa bırakıyorum.

1. İsmail Bahtiyar İstekli, namıdiğer Bahtiyar Sahaf kimdir? Bize kendinizden bahsedebilir misiniz?

— Yaklaşık kırk yıldır sahaflık yapıyorum. Kadıköy’de başlayan yolculuğum, son 4-5 yıldır Üsküdar’da devam ediyor. Halen Üsküdar Sahaflar Derneği Başkanlığı görevini yürütüyorum. Kitabı, kitap okumayı halkımıza sevdirmeye çalışan, işi gücü kitap olan bir fakirim.

2. Sahaf olmaya nasıl karar verdiniz? Mesleki yolculuğunuz nasıl başladı?

— Ben karar vererek sahaflığa başlamadım; kitap merakım, kitap sevgim ve okuma alışkanlığım beni bu işin içine yavaş yavaş çekti. İstanbul’a üniversiteyi kazanarak geldim. Kitaba olan tutkum yolumu sahaflara düşürdü. Sahaflara gidip gelirken kitaba olan merakım bir şekilde işin içine girmeme yol açtı. Bu işe başlarken yalnız değildim. Birkaç yurt arkadaşımla beraber 90 yılının başında sokakta sergicilik yaparak başladık. Yine aynı dönemde, o dönemin en önemli sahaf çarşılarından biri olan Kadıköy Akmar Pasajı’nda dükkân açarak sahaflığa başlamış olduk.

3. „Arkeologluk ve sahaflık birbirine benzer meslekler.“ şeklinde bir yorumunuz var. Sahaflık ile arkeoloji arasındaki bu benzerlikten hareketle, bugüne kadar elinizden geçen en heyecan verici ya da en önemli eser hangisiydi?

— Yıllar önce dile getirdiğim bir benzetmeydi bu. Hakikaten de yaptığımız iş arkeoloji ile çok benzerlik gösteriyor. Toplumda birtakım eski kitap, evrak vb. malzemeler birikiyor. Özellikle köklü ailelerde dededen, büyük dededen, yüzyıllar öncesinden devreden belgeler ve kitaplar tarihsel bir birikim oluşturuyor. Sahaflar olarak bizler bunları titizlikle inceleyip içerisinden mühim vesikaları ortaya çıkarıyoruz. Bu sebeple sahafları „kâğıt arkeologu“ olarak tanımlayabiliriz.

Nitekim yıllar içinde elimden çok kıymetli evraklar geçti; kimini aldım sattım, kimini de satmaya kıyamayıp kendime sakladım. Mesela Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirildikten sonra Alatini Köşkü’nden Mahmud Şevket Paşa’ya yazdığı iki sayfalık mektup elime ulaştığında hissettiğim heyecan tarifsizdi. Yine Abdülhamid’in hanımlarının Mahmud Şevket Paşa’ya yazdığı mektuplar, Enver Paşa’nın mektupları gibi fevkalade müstesna parçalarla buluştu yolum. Bunları Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığına devrettim.

4. Meslek hayatınız boyunca iz bırakan, „Keşke hikâyesini tam olarak öğrenebilseydim.“ dediğiniz bir kitap ya da belge oldu mu?

— Elime geçen her malzemenin önce hikâyesini öğrenirim; ne olduğunu tam anlamadan, ruhunu kavramadan satmam. Bu benim temel ilkemdir. Ama bu bilince ulaşmamın arkasında, mesleğin ilk yıllarından kalma derin bir ukde yatar.

İzmir’de bir sahafta Ahlâk-ı Alâî’nin bir nüshasına rastlamıştım. Üzerindeki tarih, literatürde „yazılış tarihi“ olarak geçen zamandan tam 20 yıl öncesini işaret ediyordu. Üstelik Mısırlı Mehmet Ali Paşa’ya takdim edilmiş özel bir nüshaydı bu.

O dönem meslekte ilk yıllarım… Hem tecrübesizlik hem fiyattaki yükseklik sebebiyle almadım/alamadım. O nüshayı alıp incelemek, bu işteki sırra vakıf olmak isterdim.

5. Bir sahafın en büyük yeteneği bilgi midir, sezgi mi? Nadir bir eserin veya belgenin değerini belirlerken piyasasından ziyade hissiyatınız nasıl devreye girer?

— Sezgi çok önemli. Eski bir mektup ya da resmî bir vesika geldiğinde, daha ilk bakışta onun arkasında nasıl bir hikâye veya değer saklı olduğuna dair güçlü bir hissiyat uyanıyor bende. Ancak sadece sezgiyle yol alamazsınız; bu hissin mutlaka tarihsel bilgi, belge okuma yeteneği ve donanımla desteklenmesi gerekir.

Zaman içerisinde bazı kriterler oluştu bende. Örneğin savaşla ilgili bir asker malzemesi gördünüz; hangi dönemde, hangi cephede görev yapıldığını bildiğinizde o objenin potansiyelini az çok kestirebiliyorsunuz. Ya da bir vefatın ardından önünüze gelen bir terekeyi düşünün… Bırakılan evraktan ve eşyadan o insanın bir müftü mü, subay mı, şair mi, yoksa bir politikacı mı olduğunu; hangi tarih aralığında ne kıymette eserler toplamış olabileceğini okuyabiliyorsunuz. Tabii bu zamanla, tecrüyle oturan bir bakış açısı.

Bu yüzden birisi bana gelip „Elimizde kitaplar var, satmak istiyoruz.“ dediğinde, doğrudan kitaplara bakmadan önce „Bu kişinin mesleği neydi?“ diye sorarım. Ailenin şeceresini ve geçmişini öğrendiğiniz an, o evden veya kütüphaneden nelerin çıkabileceğini az çok öngörürsünüz. Bazen ufak tefek yanılmalar, sürprizler elbette oluyor ama genel olarak daha ilk anda doğru teşhisi koyabiliyorsunuz.

6. Eskimez yazı (Osmanlıca) ile okur-yazar olmak bir sahaf olarak dünyanıza ve mesleğinize neler kattı; size nasıl ufuklar açtı?

— Bir sahaf olarak geldiğim yeri ve meslekte katettiğim tüm mesafeyi Osmanlıca bilmeme borçluyum diyebilirim. Harf İnkılabı’nın ardından yazı sisteminin değişmesi, insanımızla eski yazılı metinler arasına derin bir mesafe koydu. Bugün pek çok kişi dedesinden, babasından kalan bir mektubu, kitabı ya da evrakı ne yazık ki okuyamıyor.

Hiç unutamadığım bir hatıram var: Bir gün kitaplarına bakmam için bir eve davet edilmiştim. Ortadaki evraklar arasında 1930’lu yıllardan kalma Osmanlıca mektuplar dikkatimi çekti. Şöyle bir inceleyip kimden kime yazıldığını söyleyince ev sahibi kadın büyük bir şaşkınlıkla, „Aaa, babam anneme yazmış!“ dedi. Mektuplardan birini ona okuduğumda gözlerindeki şaşkınlığı unutamam: „Babam askerdi; son derece sert, disiplinli bir adamdı. Anneme böyle romantik mektuplar yazabileceği hiç aklıma gelmezdi…“

Eskisi kadar sık olmasa da bugün hâlâ bu tür belgeler, günlükler, hatıratlar ve mektuplar karşımıza çıkıyor. Ne var ki bu metinleri çözebilen sahaf arkadaşlarımızın sayısı oldukça az. Oysa elinize eski bir belge aldığınızda sadece yazıyı okumak yetmez; onun kim tarafından, hangi dönemde yazıldığını, muhtevasının tarihî bir kıymet taşıp taşımadığını ve kimin işine yarayacağını teşhis edebilmelisiniz. Yani Osmanlıca bilgisini güçlü bir genel kültür ve donanımla desteklemek şart. Ben elime geçen malzemeyi doğru analiz edip nerede, nasıl değerlendireceğime bu sayede karar verdim. Bir kısmını kendi çalışmalarımda değerlendirirken, bir kısmını da değerlendirebilecek kıymetli ellere teslim ettim. Böylece hem kendim için hem de mesleğim adına kıymetli bir hafızanın korunmasına vesile oldum.

7. Yayın dünyasına kazandırdığınız eserlere baktığımızda geniş bir arşiv görüyoruz: Fatma Cevdet Hanım’dan İhsan Bey’e Yakılmamış Mektuplar, Bir Teğmenin Doğu Cephesi Günlüğü, 1915 Gelibolu Harbi Günlüğü, Osmanlı’nın Unutulan Son Zaferi Kûtülamâre, Çanakkale Cephe Gerisinde Savaş ve İstanbul’da Savaş Günleri bunlardan bazıları… Bunların dışında yayımlanmış veya okurla buluşmayı bekleyen başka eserleriniz var mıdır?

— Listede yer alan eserlerin yanı sıra Mehmet Ali Fetgeri Bey’in Birinci Dünya Savaşı dönemini anlatan İstanbul’dan Basra’ya Harp ve Seyahat Günlüğü adlı hatıratı da var. Elime ulaşan arşiv malzemesi vesilesiyle yayına hazırladığım eserlerin büyük kısmı savaş yıllarına ait. Örneğin Fatma Cevdet Hanım’dan İhsan Bey’e Yakılmamış Mektuplar da tam olarak o dönemin ruhunu taşıyor.

Bu belgeleri incelerken vardığım en belirgin sonuç şu oldu: Osmanlı’nın son dönemleri ile yeni cumhuriyetin kuruluş sancılarının yaşandığı o yıllarda, insanlar fevkalade tarihî bir eşikten geçtiklerinin bilincindeydiler. Bu hisle, tanık oldukları olayları günlükler ve mektuplar aracılığıyla titizlikle kaydetmişler. Bugün o satırların arasından çok kıymetli tarihsel detaylar çıkarabiliyoruz.

Şu sıralar yine benzer bir hatırat üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyorum; Filistin cephesinde, Gazze ve Kudüs civarında İngilizlere karşı savaşmış bir yedek subayın (ihtiyat zabıt vekilinin) anılarını kitaplaştırma sürecindeyim. Elimde belgelenmeyi bekleyen daha pek çok hatırat var, fırsat buldukça hepsini okurla buluşturmayı hedefliyorum.

8. Tüm bu nitelikli külliyatı ortaya çıkaran o derin birikimin yanında, bir de mesleğin bugün dönüştüğü biçim var. Artık internetten eski kitap toplayıp satan herkes kendine sahaf diyor. Sizce „eski usul sahaf“ olmak ile günümüzdeki kitap tüccarlığı arasındaki asıl ayrım nedir?

— Piyasada çok sayıda sahaf var ama hepsini bir tutamayız. Zira her sahafın meşrebi de mesleğini icra ediş biçimi de zamana ve şartlara göre değişkenlik gösterir. Eğer özel bir merakınız ve bir gayretiniz yoksa sahaflık, ikinci el kitap alıp satan bir esnaflıktan öteye geçmez. Ancak o merak bir tutkuya dönüşürse sahaflığın şekli de mahiyeti de değişir.

Sahaflığı zamanın şartları belirliyor. 1950’lerden önce farklı bir sahaflık anlayışı vardı; Osmanlı’nın değişik dönemlerinde de yine farklı sahaflık biçimleri söz konusuydu. İlk ortaya çıkışından itibaren sahaflık, değişen şartlarla birlikte dönüşüm gösterdi. Matbaanın icadı, matbu kitap dönemi, yayıncı ve sahaf ilişkisi gibi etkenler bu değişimi yönlendirdi.

Fakat „eski usul sahaflık“ denince 1950’ler ile 1990’lar arasındaki dönemi kastedebiliriz. Bu dönemin sahaflığı, ağırlıklı olarak Osmanlı bakiyesi eserlerin el değiştirmesiyle şekillendi. Çuvallarla ve kamyonlarla gelen eski harfli kitapların piyasada dolaşıma girdiği bir dönemdi bu. Gelen bu eserlerin bir kısmı iç piyasada değerlendirilirken bir kısmı da yabancılar tarafından alınıp satılıyordu.

90’lardan sonra bu kaynaklar doğal olarak azaldı. Dolayısıyla sahaflık da kendine yeni mecralar aradı. Osmanlıca bir esere bugün ne yazık ki sadece bir merak objesi olarak bakılıyor; alıp okumak ya da Osmanlıca öğrenmek isteyenlerin sayısı yok denecek kadar az. Kıymetli yazmalar, mühim evraklar, efemeralar artık dükkân vitrinlerinde müşterisini beklemiyor; daha çok antikacılar, müzayedeler ya da el altından doğrudan meraklısına yapılan servislerle el değiştiriyor. Geniş kitlelere hitap eden sahaflık ise yerini ikinci el kitap satıcılığına bıraktı. Bu değişim sahaflığın niteliğini farklılaştırsa da yeni kitapları okurla uygun fiyatla buluşturması bakımından hâlâ kültür hayatımızın önemli bir parçasıdır.

9. Eskiden sahaflar sadece kitap satılan yerler değil; yazarların, şairlerin, entelektüellerin buluşup fikrî sohbetler ettiği mekânlardı. Bahtiyar Sahaf’ın bugün hâlâ bu ruhu muhafaza ettiğini görüyoruz. Günümüz dünyasında bu kültürü nasıl koruyabildiniz?

— Açıkçası bulunduğumuz mekân, konumu ve alıp sattığımız eserlerin niteliği bu ortamın kendiliğinden oluşmasına zemin hazırlıyor. Çünkü sahaf dükkânları sadece bir alışveriş mekânı değil; bir nevi mektebin yan kolu gibidir. Buraya gelen öğrenciler bir şey satın almasalar bile raflardaki eserleri inceleyerek bir fikir sahibi olabiliyor, burada vakit geçiren insanlarla sohbet ederek çok kıymetli bilgiler edinebiliyorlar.

Bize zaman zaman piyasada kolay kolay bulunmayan nadir eserler gelir. Araştırmacılar, akademisyenler, yazarlar ya da hocalar almayacak olsalar bile sırf o eseri görmek için uğrarlar. Çünkü esere temas etmek, onu görmek bile öğrenmenin önemli bir parçasıdır. İşi kültür üretmek ve bunu çoğaltmak olan insanlar dükkânda karşılaşınca kendiliğinden çok güzel bir sohbet ortamı doğuyor. Dışarıdan gelen herkes de bu sohbetin bir parçası olabiliyor. Okur burada sevdiği yazarla karşılaşabiliyor; yazarlar, araştırmacılar ve farklı alanlardan koleksiyonerler birbirleriyle tanışıp bilgi alışverişinde bulunuyor. Özetle burası sadece ticaretin yapıldığı bir yer değil; sohbetin, muhabbetin ve kültürün paylaşıldığı canlı bir mekân.

10. Dışarıdaki dünyada hüküm süren gürültü ve hızdan sonra dükkânınıza adım atmak insanın ruhuna huzur veriyor. Siz modern dedikleri bu çağda kalbinizin nahifliğini ve sakinliğinizi neye borçlusunuz?

— Bu durum benden kaynaklanmıyor; kitaplarımdan ve alıp sattığım şeylerden kaynaklanıyor.

11. Bugün sahaflık mesleğini merak eden gençlere vereceğiniz en samimi tavsiye ve en büyük uyarı ne olurdu?

— Geçmişi, kitabı, eski yazılı kaynakları gerçekten sevenler yapsın bu işi. „Sevmeden de olsa bir işim olsun.“ düşüncesiyle kimse girmesin. Merakla, sevgiyle, aşkla yapılabilecek bir meslek bu. Zengin olmak isteyen hiç niyetlenmesin bile; nitekim tarihte sahaflık yaparak zengin olmuş tek bir kişi bile göremezsiniz. Bu iş insanı aç bırakmaz, geçindirir; ama her şeyden önce büyük bir sevgi işidir. Aşkla yapmak isteyen buyursun gelsin; hem çok başarılı olur hem de işinden keyif alır, mutlu olur. Ama sadece kazancı düşünerek giren insan mutsuz olur; çünkü çok kazandıran bir meslek değildir. Hele ki kitaba olan ilginin günden güne düştüğü şu zamanda, işleri çok daha zor olacaktır.

Heyecanımı sezip daha ilk anda „Bir kahve içelim,“ diyerek yüreğimi ferahlatan Bahtiyar Sahaf ile geçirdiğim vakit, sadece bir röportaj değil; ruhunda kitap kokusu taşıyan bir dost ile hemhâl olmak gibiydi.

Boş vakitlerinde İstanbul’un renklerini ve kedilerini fotoğraflayan Bahtiyar Bey ile sohbetimizde, kendisi gibi Kadıköy’de sahaf olan eşi Hayrunnisa Hanım’ın zarafetle kulaklarını çınlattık. Sohbetin en tatlı tanığı ise bir poşetin içinde mışıl mışıl uyuyan kedisi Lütfü oldu. Bu muazzam atmosfere veda etmek hiç kolay olmadı. Üsküdar’ın Mimar Sinan imzalı o zamansız gölgesinden ayrılıp yeniden şehrin uğultusuna adım atarken arkamda kırk yıllık bir emeğin aşka dönüştüğü muazzam bir vakit bıraktım.

Bahtiyar Sahaf’ın kapısından çıkarken Rilke’nin o sözü zihnimde bir kez daha yankılandı: „Kitaplar geçmişin sesini saklar,“ evet; ama o sesleri duymak için kitaba değil, ruhunda kitap kokusu taşıyan insanlara ihtiyaç vardır.

Continue Reading

Trendler