Sosyal Medya

Köşe Yazıları

Tek taraflı bir ilişki

yazar

Yayınlayan

on

Buluşmamız için sabahın en erken saatlerini seçiyorum. Güneş doğmadan önceki şafak vaktinin büyülü sessizliği bize eşlik etmeli. Bu arada ocakta çoktan fokurdamaya başlayan kahvenin esmer kokusu beni kendine çekiyor. Bu sessiz büyüyü biz buluşmadan kimse bozmasın, dünya hemen uyanmasın istiyorum. Ve acele ediyorum kahveyi bir an önce fincanıma doldurup sabırla beni bekleyen kitabımla buluşmak için.

Birlikte yalnızlık

Herkesin kitaplarla kurduğu ilişki farklı olsa da kitap okurken hepimiz hem yazarla birlikte, hem de yalnızızdır.

“Birlikte yalnızlık”… Bir yerlerde tek taraflı ilişkinin böyle tanımlandığını okumuştum. Kitaplarla yaşadığımız ilişki de bir anlamda bir “birlikte yalnızlık” belki de. Ama öyle hüzünlü bir yalnızlık değil, insanı büyüten, geliştiren bir yalnızlık. Aslına bakarsak kitap okumak demek bir başkasının zihninin labirentlerine giriş izni almak demek. Okuyan kişi labirentte merak ve ilgiyle yol alırken yazar, zihnini kaygısızca açarak düşüncelerini fısıldamaktadır. Bu yolculuk sırasında okur bir yandan kendini içeriğe katarak okudukları aracılığıyla kendini de keşfetmeye başlar. Zülfü Livaneli’nin o ilham veren ifadesiyle okurken aklımızı kitaptaki insanın aklına yaslarız. Düşünsenize, kitapla birlikte geçirilen o sessiz süre boyunca tarihte yaşamış ünlü isimlerin, düşünürlerin ve edebiyatçıların hepsi bize cömertçe akıllarını açar, düşüncelerini sunarlar. Ne büyük bir lüks biz okurlar için!

Marcel Proust’a göre örneğin, okuma bir dostluk biçimidir. Katışıksız türden bir dostluk. Bazen dostluklarda veya ilişkilerde yaşanabilen sahtelikler  veya onları çirkinleştirebilen her şeyden bağımsız bir dostluktur bu.Bu katışıksız dostluğun atmosferi ise sözden daha saf olan sessizliktir. Proust’a göre başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. Bu yüzden sessizliğin, konuşmadan farklı olarak eksikliklerimizin ve yapmacık davranışlarımızın izini taşımadığını paylaşır bizimle “Okuma Üzerine” de.

Havai okur olmak

Yıllar önce İstanbul’da yaşarken işe gitmeden önce kalkmam gerekenden daha erkene saat kurup bir süre kitap okurdum. Kısıtlı zaman o kadar çabuk geçerdi ki, evden çıkmadan bu süreyi mümkün olduğunca uzatabilmeyi dilerdim. Ama İstanbul’un trafiği hiç kimseye sır değil, istediğimiz yere gidebilmek için yollara erken düşmek gerek. Ve dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım günümüzde en değerli konu hepimiz için “vakit”. İşte bu yüzdendir ki hayat, bize katkısı olmadığını düşündüğümüz veya bir türlü  ısınamadığımız kitaplara ısrarla vakit ayırmak için fazla kısa. Kitap içine almasa bile okuyan sadece başladığı için devam etmekte diretmemeli, her ilişkide olduğu gibi bir “cayma hakkı” olmalı. Bu da bazılarının hissettiği gibi bir suçluluk duygusu uyandırmamalı insanın üzerinde. Şili’li yazar Alejandro Zambra’nın deyimiyle “havai okur” olmalı ve okurken sıkıldığımız kitabı bırakma özgürlüğünün keyfini çıkarmalı.

Romana övgü

Hayatta yaşayıp tecrübe ettiklerimizin toplamının bugünkü “biz”i oluşturduğu gerçeğinden yola çıkarsak, okuduğumuz her yeni kitabın da her geçen gün değişen “biz”e katkıda bulunduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Biten her kitabın sonrasındaki biz, aynı biz değilizdir artık. Okurken, konforlu koltuğumuzdan dünyanın uzak bir köşesine gider, bilmediğimiz hayatlara tanık olur, başka insanların hatalarından ders alıp, onlarla üzülüp, onlarla seviniriz. Edebiyatın gerçek mucizesi de budur. İyi bir okumada karakterler bize o denli gerçek görünürler ki, bir noktada onlar hayalimizde neredeyse ete kemiğe bürünürken, bizler o anlarda adeta daha az gerçek bir varlığa dönüşüveririz!

Kurgu dışı kitapların bilgi dağarcığımızı geliştirdikleri konusunda az çok bir fikir birliği bulunsa da, romanlar çoğu zaman pek de adil olmayan bir şüpheci yaklaşıma maruz kalırlar. “Kurgu dışı okuyarak yeni bilgiler öğreniyorum, oysa kurgu bana ne verebilir ki? diye düşünenler roman okumanın olumlu etkilerini büyük oranda küçümsüyor olabilirler mi? Söz konusu olan sığ bir okuma değilse, iyi yazılmış bir edebi roman, okuyana zihinsel ve ruhsal anlamda derinlik ve hayata farklı bir bakış açısı sunar. İçinde bulunduğumuz gerçek hayatlardan bizi uzaklaştırıp, gerçekliğin sınırlarını genişletmemize ve zihinsel bir uzam yaratmamıza destek olur. Roman okumanın ufkumuzu açması, muhakeme ve idrak yeteneğimizi artırması, önyargılardan uzaklaştırması, dil yeteneğimizi artırması, keyifli vakit geçirtmesi gibi bilimsel çalışmalarla ispatlanmış sayısız faydalarının yanında araştırmalar, kurgu okurlarının uzun vadede başkalarının duygularını ve inançlarını anlama konusunda yüksek bir yetenek geliştirdiğini göstermiştir. Herkesin her şeyi bildiği ama kimsenin kimseyi anlamadığı günümüzde diğer insanları ve dünyada olup biteni daha iyi anlamaya çalışan yargısız insanlar olmaya ne kadar da ihtiyacımız var!

Kitap kokusuna ihanet

Kitap kokusu önemli konu. Özellikle kitaba dokunma ve onu hissetme tutkusu da olanlar bu konuda beni çok iyi anlayacaktır. Bu vazgeçilmez tutku şimdilerde modern ve pek havalı bir ihanetin tehdidi altında: Sesli kitaplar ve elektronik kitaplar! Tıpkı dünyanın tüm müziğini cebimize sığdırdığımız gibi kütüphanemizi de yanımızda taşıyabilme olanağımız var artık! Teknolojinin kolaylıklarına alışmış olsak da düşününce sahiden de çılgınca gelmiyor mu? Seyahate çıkarken bavul hazırlığı planlamasına hangi kitap/kitapları yanıma alacağım sorunsalı ile başlayan biri olarak son yıllarda giderek artan şekilde sesli kitap dinlemenin konforunu yaşıyorum. Köpeğimle yürüyüşte veya yemek yaparken aynı zamanda kitaplarla da birlikte olabildiğim için çok mutluyum. Bu sayede nerede olursam olayım hem daha hızlı hem de daha fazla kitap okuyabiliyorum. Sesli kitabın kitabı okurken sayfalara not almak, satırları çizmek, kitabın kapağına temas edebilmek, merakla sayfaları çevirmek gibi okumanın gerçek keyiflerini kısıtladığı konusu tartışılmaz elbette. Ancak hayat gerçekten istediğimiz tüm kitapları okuyabilmek için çok kısa ve bu yolda her türlü kolaylık bana göre mubah! İnsanın okumak istediği tüm kitaplar için ortalama bir ömür çok kısa. Goethe’nin dediği gibi biri yaşamak, diğeri okumak için iki ömrümüz olsa hiç de fena olmazdı!

Hayal etmenin büyüsü

“Ben kitap okumaya vakit ayıramıyorum, ancak çok daha kısa sürede cok sayıda film seyredebiliyorum” demişti bir arkadaşım bir keresinde. Elma ile armutu kıyaslamak gibi bir durum olsa da konu, üzerinde düşünmeyi hakediyor. Sinemanın verdiği müthiş tat bir yana, edebiyat eserlerinin film uyarlamalarından çoğu zaman orijinal metinden aldığım tatmini alamayan biri olduğumdan bu bakış açısı bana edebiyata hakaret gibi gelir.

Beni çok etkileyen bir kitabı okuduktan sonra film uyarlamasını görüp heyecanlandığım ve bir çırpıda seyrettikten sonra hayal kırıklığına uğradığım çok olmuştur. Film, görsel olarak ne kadar başarılı olursa olsun benim üzerimde kitabın yarattığı büyüyü yaratması genelde zor olur. Bunun bana göre en akla yatkın açıklaması “hayal gücü”mün kısıtlandığı duygusu. Kitaplarla birlikteyken hayal etmekte özgürüzdür, kelimelerin tarif ettiği imgeler kendi zihnimizde yaratılır ve kimliğe bürünür. Onlar biz nasıl hayal ettiysek artık öyledirler. Edebiyatın film uyarlamalarında ise hayal gücümüz pasiftir, imgeler yönetmenin gerçekliğinin yaratma sürecini bize sunar. Ayrıca roman, karakterlerin iç dünyasını düşünceleri, hisleri ve hayalleriyle olanca zenginliği ile yansıtırken, filmler bunu ancak görsel olarak ve kısıtlı şekilde yansıtabilirler. Bu anlamda da karakterlerin romandaki derinliğine ancak belli oranda yaklaşılır. Örneğin Tolstoy’un muhteşem Anna Karenina’sının zihnimdeki karakterli yüzü ve Patrick Suskind’in Koku’sundaki Jean-Baptiste Grenouille’in hayal gücümdeki hüzün veren çirkinliği ile tedirgin bakışları film uyarlamalarında canlandırılan karakterlerden hala cok farklı bir yerdedir.

Kitap kardeşliği

Jack London’ın unutulmaz karakteri Martin Eden, hayatına yeni ufuklar açarak onu kitap okuyan yeni bir çevreyle tanıştıran entelektüel bir karakter olan Brissenden’e (benim de romanda en sevdiğim karakterlerden biridir) “Periler diyarını gösterdin bana” der. “Hayat, ancak böyle insanlarla bir araya geliyorsan yaşanmaya değer olur. Zihnim tam anlamıyla uçuşa geçti.”

Zıt kutupların birbirini çektiği klişesine pek inananlardan değilimdir. Benzer beyinler ve benzer zevklerdir aslında bizleri birbirimize çeken. İnsanın doğasında anlaşılmak ihtiyacı varken bizi anlayabilecek insanlara yakın olma isteği cok da anlaşılır bir durum değil mi? Yaşama verdiğimiz anlam kendi zihnimizin önemli bulduğu kavramlarla ilişkilendiği için, benzer düşünen zihinlerle birlikte vakit geçirmenin de hayatı anlamlandırması çok doğal. Geçenlerde doğum gününü kutlamak için aradığım çok sevdiğim bir arkadaşımla sohbetimizin yarım saat boyunca edebiyat ve kitaplar üzerine bir tartışmaya dönüştüğünü farkettiğimizde ikimiz de mutlu olduk bu keyfi birlikte paylaşabildiğimiz için.

İsviçre’de bu yılın başından beri üyesi olduğum bir kitap klubü var. Zürih ve çevresinde yaşayan Türk kitapseverlerden oluşan klubümüz aslında tam da bir kitap kardeşliği. Birlikte seçtiğimiz kitapları her ay buluşup tartışıyor ve görüşlerimizi birbirimizle paylaşıyoruz. Benzer zihinlerin birkaç saatlik buluşmasının verdiği mutluluk ve tatmin hepimizin hayatlarını daha anlamlı kılıyor kanımca. Her ne kadar kitap okumak tek başına yapılan bir aktivite de olsa, kitaplar hakkında konuşabilmek belki de kendimizi güvende hissettirip, ait olma ihtiyacımızı da karşılıyor. Bir bakıma birkaç saatliğine hayatı daha anlamlı kılıyor. 

Anlamı ve okuması bol günler dileklerimle.

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Bana bir Masal Anlat

yazar

Yayınlayan

on

Kızım Nice’yi dünyaya getirdikten sonra içime çocuk edebiyatı kaçtı:)

Evet, bir doğumla birlikte çocuk kitaplarının sihirli dünyası ile tanıştım ve şimdi o büyülü dünyanın içinde keyfim gayet yerinde. Şüphesiz sizlere bugün bu alandan seslenebilmenin mutluluğunu yaşıyorum.

Bu köşenin bir diğer güzelliği daha var. Artık her ay Türkiye’den yazarlarımızla yapacağım röportaj sürprizlerimiz olacak:)

Ama önce size ilk olarak, burada, İsviçre’de çocukların dil gelişimi ile ilgili  yaptığım çalışmalardan kısaca bahsetmek istiyorum.

İsviçre Çocuk ve Gençlik Medya Enstitüsü ‘nün (Schweizerische Institut für Kinder und Jugendmedien) uyguladığı bir projesi var. “Bana bir masal anlat” (Schenk mir eine Geschichte-Family Literacy)

“Bana Bir Hikaye Anlat- Aile Okuryazarlığı” projesi, özellikle erken çocukluk dili ve okuryazarlık gelişimi alanında ebeveynleri ve çocukları güçlendirmeyi amaçlamaktadır.

Çünkü ; Erken çocukluk eğitimi ve desteği, okul başarısı açısından çocuklar için fırsat eşitliğini artırmanın bir yoludur.

Okuryazarlık” terimi daha dar anlamda “okuyup yazabilmek” anlamına gelir. Daha geniş anlamda, anlatı, dil ve yazılı kültürle ilgili tüm deneyim ve becerilerden hikayelerde, dil oyunlarında ve karakterlerde, anlatı dilini anlamada, kitaplara ve diğer medyaya aşinalıkta bir zevkle yararlanır. Erken yaşlardan itibaren ailede çeşitli okuryazarlık deneyimleri yaşayabilen çocuklar, daha sonra okuma yazma öğrenmede belirgin avantajlara sahiptir. Dil, okuma ve yazma becerileri, okul başarısı ve çocukların eğitimsel ilerlemesi için en önemli temeller arasındadır.

Peki siz ebeveynler, çocuklarınızla birlikte bu projeden nasıl faydalanacaksınız? Oturduğunuz mahallenin kütüphanesinde konuştuğunuz ana dilde “Bana bir masal anlat” projesinin olup olmadığını sorabilir ve düzenli olarak ziyaret edebilirsiniz.

Ben de projeyi; Ana dili geliştirme programı kapsamında , Zürih Hardau Kütüphanesinde yürütüyorum. Bir gün telefonum çaldı ve “Böyle bir proje var, yapmak ister misin?” diye soruldu. Elbette bunun için öncesinde bir eğitim almam gerekiyordu. Bu şahane teklifi saniyeler içinde kabul ettim, eğitimi tamamladım ve şimdi Zürih Hardau Kütüphanesinde ayın belli çarşamba günleri ebeveynler ve çocuklarla buluşarak projenin Türkçe ayağını yürütüyorum. Neler mi yapıyoruz?

🍀İnteraktif resimli kitap okuma

🍀Boyama, çizme, oyunlar

🍀El işleri

🍀Şarkılar, tekerlemeler, bilmeceler

🍀Kütüphaneyi tanıma ve okuma kültürü

Kısacası siz sevgili ebeveynleri , çocuklarınızla birlikte en iyi bildiğiniz dili geliştirmeye teşvik ediyoruz.

Projenin Türkçe detaylarını ve diğer hangi dillerde yapıldığını kütüphanemizin web sayfasından takip edebilirsiniz.

Ayrıca son olarak belirtmek isterim ki; bu projenin bir parçası olarak, Türkiye’den çocuk kitapları yazarlarını kütüphanemizde ağırlamanın onur ve mutluluğu paha biçilemez. Bir sonra ki konuk yazarımız 22 Mayıs Çarşamba günü , (o gün tüm İsviçre’de kutlanan sesli okuma günü) Görkem Kantar Arsoy bizimle olacak. Tüm ailelerimizi kütüphanemize bekliyoruz.

Sevgiyle kalın.

Kader Varlık

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

“Değer” SİZ Misiniz, “Değersiz” Misiniz?

yazar

Yayınlayan

on

Siz değerli okuyucularımız için bu hafta çok sıkça karşılaştığım sorunlardan biri olan “değersizlik duygusunu” ele aldım. Hayatta her birimizin bir hikayesi var ve bu hikayenin içindeki en büyük derin yaralar ise yetersizlik duygusu, sevginin ve ilginin eksik olmasından kaynaklanıyor.

Bu yaraların daha anne karnında cenin halindeyken başladığını biliyor muydunuz? Kısaca bir bebek cenin istendiğini, ilgi gördüğünü, sevildiğini anlar ve annesinin kendisine olan bakım şeklinden bile fazlasıyla etkilenir. Araştırmalara göre bebeklik döneminde bile sevginin ebeveynler tarafından özellikle ilk bakım veren kişinin annesinin ilgi ve sevgiyi bize hissettirememesinden dolayı hem fiziksel gelişimimiz hem de ruhsal anlamda sağlığımız etkileniyor. Böyle durumlarda kişi kaç yaşında olursa olsun mutlaka çok etkili olan «Rahimdeki Bebeğe Sevgi Gönderme» çalışması yapılır. Bu yöntemle anne rahmindeyken cenin algıladığı tüm negatif travmalar ve olumsuzluklar elimine edilir.

Öncelikle kişi kendisine karşı olumsuz düşüncelere kapılma eğiliminde olur. Ve olumsuz yönde öz eleştirileri olabilir. Değersizlik hissi yaşayan bir kişi genellikle kendi yeteneklerini, değerini, duygu ve düşüncelerini hep küçümser, yaşadığı veya yaşayacağı başarısızlıklar da kendisini sürekli olarak suçlar ve olumsuz düşüncelerden kurtulamaz. Aynı zamanda kişinin kendine olan öz saygısı düşükse bu duygu etrafındaki kişiler tarafından kolayca fark edilebilir. Değersizlik hissi yaşayan birisi genellikle kalabalık bir ortamda iletişimden çekinir. Sosyal ortamlardan ve sosyal iletişimden geri çekilme eğiliminde olur.

Duygusal belirtiler de değersizlik hissinin bir parçası olabilir. Kişi, kendisini sürekli olarak üzgün, mutsuz veya zaman zaman umutsuz hissedebilir. Kendisini suçlama eğilimi gösterebilir. Başarısız olduğunu ve yetersiz olduğunu düşünerek kendisine fazla yüklenir. Bu durum depresyona da yol açabilir. Ayrıca, öz saygı eksikliği nedeniyle kişi kendi ihtiyaçlarına, duygularına ve düşüncelerine olması gerektiği gibi önem vermez ve ihmal eder.
Değersizlik duygusu, kişinin sosyal ve ikili ilişkilerini de olumsuz yönde etkileyebilir. Kendini değersiz hisseden biri, sosyal ve ikili ilişkilerinde güven problemi yaşayabilir ve yakın ilişkilerden kaçınma eğiliminde olur. Aynı zamanda etrafındaki kişilerin onu beğenmediğini, değersiz ve yetersiz bulduğunu veya onu takdir etmediğini düşünebilir. Bu da sosyal ilişkilerde mesafeyi meydana getirir.

Değersizlik duyguların tipik nedenleri ise çocukluk deneyimleri, fiziksel rahatsızlıklar, başkalarıyla kıyaslama yapmak, olumsuz düşünceler, kendini yetersiz görmek ve fazla eleştirilere maruz kalmak gibi durumlardır. Kişinin kendini yetersiz olarak gördüğü bu duygu, duygusal durumun birçok sorunlara da yol açabilir.

Bunlardan bazıları şu şekilde olabilmektedir:

  • Öz saygı ve öz güven eksikliği
  • Depresyon
  • Kaygı bozuklukları
  • Sosyal çevreden izole olma
  • İkili iletişim problemleri
  • İlişki problemleri
  • Zararlı alışkanlıklar
  • Duygusal ve fiziksel rahatsızlıklar
  • Okul veya iş hayatındaki engeller
  • Uzun vadede intihar düşünceleri

Bir gün genç ve oldukça güzel bir akademisyen danışanım uzun yıllardır hamile kalamadığı için benden seans randevusu talep etti. Seans esnasında asıl sorunun çocuk sahibi olamamak olmadığını çok çabuk anlamıştım. Eşi için akademik kariyerini sonlandırmış, ülkesini terk etmiş, her dediğine boyun eğen, dünyalar tatlısı ama mutsuzluğun dibini yaşayan biriydi o ve durumunun ciddiyetinden maalesef habersizdi. Artık hiçbir şeyden zevk almayan, kendini eve kapatmış olması da depresyona davetiye çıkardığının göstergesiydi. Çünkü ona sürekli psikolojik şiddet uygulayan bir koca ve kayınvalide vardı. Ona göre çocuk sahibi olmak mutluluğun kapısını aralama, onu benimseyeceklerini ve değer vereceklerini düşünüyordu.
Bu durumdaki kişilerin kendilerini mutlaka “değerli ve önemli” hissedebilmeleri için, bilinçaltında bulunan tüm negatif değersizlik blokajlarını temizleyerek yeni his yüklemeleri yapılması önerilir. Böylece öz güven eksikliği, kendini yetersiz görme, kaygı bozuklukları, olumsuz düşünceler gibi tüm olumsuzluk programlardan kurtulmuş olurlar. Bahsi geçen değerli danışanıma da aynen bu çalışmayı uygulayarak, ne kadar değerli olduğunu hissetmesini ve hak ettiği mutluluğu yaşamasını sağlamak, benim için inanılmaz güzel bir duygu.
Sevgili okuyucularımız asla unutmayınız: Bu dünyada en önemli kişi ne anneniz, ne babanız, ne eşiniz, ne çocuklarınız ne de kardeşlerinizdir. En önemli kişi «SİZSİNİZ». Kendinizi her daim sevin ve ihmal etmeyin. Ne kadar çok kendinizi sever ve kendinize inanırsanız, o kadar çok değerli olduğunuzun bilincinde olursunuz.

Hadi gelin birlikte «özdeğer, sevgi, değerli olmak duygusu gibi his yüklemeleri yapalım». Her cümle sonrasında yüksek sesle EVET dediğinizde, tüm bu programlar hayatınızın her alanına ve hücrelerinize yüklenecektir…

  • Ben kendimi seviyor ve önemsiyorum.
  • Ben değerliyim. Değerli olmanın nasıl bir his olduğunu biliyorum.
  • Sevilmeyi hak ediyorum. Sevilmenin nasıl bir his olduğunu biliyorum.
  • Hayır demeyi biliyorum ve gerektiğinde kimseyi kırmadan, kolaylıkla hayır diyebiliyorum.
  • Ailem, eşim ve çocuklarım benim değerimi biliyor ve sevgilerini daima gösteriyorlar.
  • Ailem, eşim ve çocuklarım tarafından sevilip sayılıyor olmanın nasıl bir his olduğunu biliyorum.
  • Ben özel biriyim, kendimi kurban etmeden mutlu yaşamanın nasıl bir his olduğunu biliyorum.
  • Ben mutlu olmayı hak ediyorum. Mutluluğun nasıl bir duygu olduğunu biliyorum.

Siz sevgili okuyucularımızı önümüzdeki günler için harika bir canlı yayın bekliyor. Instagram sayfamız üzerinden canlı yayında, «TÜM ÇAKRALARIMIZI AKTİVE» edeceğiz. Gün ve saati Instagram sayfamızdan sizlere duyuracağız, takipte kalınız.

Çakralar, insan vücudunda bulunan ve yaşam enerjisi (prana) taşıyan yedi ana enerji merkezidir. Çakralar, fiziksel, zihinsel, duygusal ve ruhsal sağlığı etkiler ve her biri belirli bir renk, sembol, element, ses, organ, duygu ve özellik ile ilişkilendirilir. Çakraların uyumlu ve dengeli çalışması, kişinin kendini gerçekleştirmesine ve mutluluğa ulaşmasına yardımcı olur. Çakraların tıkanması veya bozulması ise, hastalık, stres, korku, depresyon veya bağımlılık gibi sorunlara yol açabilir.

Harika günler sizlerle olsun, kalbiniz neşe ve sevgiyle dolsun.
Sevgilerimle,
Pery Gül

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Karın Ağrısı

yazar

Yayınlayan

on

Karın ağrısı, karın bölgesinde sıklıkla kötü lokalize edilen bir ağrı hissidir. Ağrının lokalizasyonuna göre göbek deliğinin üstündeki Üst karın ağrısı, göbek deliği altındaki Alt karın ağrısı ve göbek deliği çevresindeki orta Karın ağrısı olarak kabaca sınıflandırılabilir.

Ağrı durumuna göre Karın ağrıları baskıcı, keskin veya sancı şeklinde olabilir.

Karın ağrısının nedenleri çeşitlidir. Belirli bir karın organından kaynaklansalar bile klinik olarak lokalizasyonları oldukça zordur. Olası nedenler şunları içerir:

  • Gastroenterit (bulaşıcı, toksik, alerjik)
  • Apandisit
  • Biliyer kolik
  • Oddi Sfinkteri Disfonksiyonu (SOD)
  • Pankreatit
  • Oniki parmak bağırsağı ülseri
  • Reflü hastalığı (GERD)
  • Gastrointestinal tümörler
  • Divertikülit
  • Splenomegali

Ayrıca, karın ağrısı birçok ilacın ortak bir yan etkisi olabilir.

Karın ağrısı genellikle fonksiyonel veya somatoform bir bozukluktur; vakaların yaklaşık %10-20’sinde somatik bir hastalık vardır. Lokasyona bağlı olarak farklı ayırıcı tanılar ortaya çıkar. Bununla birlikte, ağrının karın boşluğuna sıklıkla yayılması nedeniyle, hastanın belirttiği semptomların konumu genellikle yalnızca sınırlı bilgilendirici değere sahiptir.

Fonksiyonel ve organik karın ağrısı arasındaki klinik ayrım zordur. Daha ileri teşhis endikasyonunun belirlenmesi her zaman kolay değildir. Fizik muayene veya temel teşhis sırasındaki patolojik bulgulara ek olarak, anamnestik bilgiler, karın ağrısı için önemli olarak kabul edilir. Karın ağrılarında aşağıdaki durumlar mutlaka dikkate alınmalıdır:

  • Şikayetlerin ilerlemesi
  • Kilo kaybı
  • Ateş
  • Yutma bozuklukları
  • Hematemez (kan veya kan bileşenlerinin kusması)
  • Aralıklı dışkı rengi değişikliği
  • Dışkıda kan
  • Şikayetler nedeniyle geceleri uyanmak
  • Uzun süreli NSAID alımı (Steroid olmayan antiinflamatuar ilaçlar)

Karın ağrıları tedavi edilmezse ilerlediği durumda, peritonitli akut karın, karın kaslarında güçlü gerginlik ve genel durumun kötüleşmesi gibi olumsuz sonuçlara yol açabilir.

Haberin Devamını Oku

Trendler