Köşe Yazıları
Tek taraflı bir ilişki
Buluşmamız için sabahın en erken saatlerini seçiyorum. Güneş doğmadan önceki şafak vaktinin büyülü sessizliği bize eşlik etmeli. Bu arada ocakta çoktan fokurdamaya başlayan kahvenin esmer kokusu beni kendine çekiyor. Bu sessiz büyüyü biz buluşmadan kimse bozmasın, dünya hemen uyanmasın istiyorum. Ve acele ediyorum kahveyi bir an önce fincanıma doldurup sabırla beni bekleyen kitabımla buluşmak için.

Birlikte yalnızlık
Herkesin kitaplarla kurduğu ilişki farklı olsa da kitap okurken hepimiz hem yazarla birlikte, hem de yalnızızdır.
“Birlikte yalnızlık”… Bir yerlerde tek taraflı ilişkinin böyle tanımlandığını okumuştum. Kitaplarla yaşadığımız ilişki de bir anlamda bir “birlikte yalnızlık” belki de. Ama öyle hüzünlü bir yalnızlık değil, insanı büyüten, geliştiren bir yalnızlık. Aslına bakarsak kitap okumak demek bir başkasının zihninin labirentlerine giriş izni almak demek. Okuyan kişi labirentte merak ve ilgiyle yol alırken yazar, zihnini kaygısızca açarak düşüncelerini fısıldamaktadır. Bu yolculuk sırasında okur bir yandan kendini içeriğe katarak okudukları aracılığıyla kendini de keşfetmeye başlar. Zülfü Livaneli’nin o ilham veren ifadesiyle okurken aklımızı kitaptaki insanın aklına yaslarız. Düşünsenize, kitapla birlikte geçirilen o sessiz süre boyunca tarihte yaşamış ünlü isimlerin, düşünürlerin ve edebiyatçıların hepsi bize cömertçe akıllarını açar, düşüncelerini sunarlar. Ne büyük bir lüks biz okurlar için!
Marcel Proust’a göre örneğin, okuma bir dostluk biçimidir. Katışıksız türden bir dostluk. Bazen dostluklarda veya ilişkilerde yaşanabilen sahtelikler veya onları çirkinleştirebilen her şeyden bağımsız bir dostluktur bu.Bu katışıksız dostluğun atmosferi ise sözden daha saf olan sessizliktir. Proust’a göre başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. Bu yüzden sessizliğin, konuşmadan farklı olarak eksikliklerimizin ve yapmacık davranışlarımızın izini taşımadığını paylaşır bizimle “Okuma Üzerine” de.
Havai okur olmak
Yıllar önce İstanbul’da yaşarken işe gitmeden önce kalkmam gerekenden daha erkene saat kurup bir süre kitap okurdum. Kısıtlı zaman o kadar çabuk geçerdi ki, evden çıkmadan bu süreyi mümkün olduğunca uzatabilmeyi dilerdim. Ama İstanbul’un trafiği hiç kimseye sır değil, istediğimiz yere gidebilmek için yollara erken düşmek gerek. Ve dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım günümüzde en değerli konu hepimiz için “vakit”. İşte bu yüzdendir ki hayat, bize katkısı olmadığını düşündüğümüz veya bir türlü ısınamadığımız kitaplara ısrarla vakit ayırmak için fazla kısa. Kitap içine almasa bile okuyan sadece başladığı için devam etmekte diretmemeli, her ilişkide olduğu gibi bir “cayma hakkı” olmalı. Bu da bazılarının hissettiği gibi bir suçluluk duygusu uyandırmamalı insanın üzerinde. Şili’li yazar Alejandro Zambra’nın deyimiyle “havai okur” olmalı ve okurken sıkıldığımız kitabı bırakma özgürlüğünün keyfini çıkarmalı.
Romana övgü

Hayatta yaşayıp tecrübe ettiklerimizin toplamının bugünkü “biz”i oluşturduğu gerçeğinden yola çıkarsak, okuduğumuz her yeni kitabın da her geçen gün değişen “biz”e katkıda bulunduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Biten her kitabın sonrasındaki biz, aynı biz değilizdir artık. Okurken, konforlu koltuğumuzdan dünyanın uzak bir köşesine gider, bilmediğimiz hayatlara tanık olur, başka insanların hatalarından ders alıp, onlarla üzülüp, onlarla seviniriz. Edebiyatın gerçek mucizesi de budur. İyi bir okumada karakterler bize o denli gerçek görünürler ki, bir noktada onlar hayalimizde neredeyse ete kemiğe bürünürken, bizler o anlarda adeta daha az gerçek bir varlığa dönüşüveririz!
Kurgu dışı kitapların bilgi dağarcığımızı geliştirdikleri konusunda az çok bir fikir birliği bulunsa da, romanlar çoğu zaman pek de adil olmayan bir şüpheci yaklaşıma maruz kalırlar. “Kurgu dışı okuyarak yeni bilgiler öğreniyorum, oysa kurgu bana ne verebilir ki?” diye düşünenler roman okumanın olumlu etkilerini büyük oranda küçümsüyor olabilirler mi? Söz konusu olan sığ bir okuma değilse, iyi yazılmış bir edebi roman, okuyana zihinsel ve ruhsal anlamda derinlik ve hayata farklı bir bakış açısı sunar. İçinde bulunduğumuz gerçek hayatlardan bizi uzaklaştırıp, gerçekliğin sınırlarını genişletmemize ve zihinsel bir uzam yaratmamıza destek olur. Roman okumanın ufkumuzu açması, muhakeme ve idrak yeteneğimizi artırması, önyargılardan uzaklaştırması, dil yeteneğimizi artırması, keyifli vakit geçirtmesi gibi bilimsel çalışmalarla ispatlanmış sayısız faydalarının yanında araştırmalar, kurgu okurlarının uzun vadede başkalarının duygularını ve inançlarını anlama konusunda yüksek bir yetenek geliştirdiğini göstermiştir. Herkesin her şeyi bildiği ama kimsenin kimseyi anlamadığı günümüzde diğer insanları ve dünyada olup biteni daha iyi anlamaya çalışan yargısız insanlar olmaya ne kadar da ihtiyacımız var!
Kitap kokusuna ihanet

Kitap kokusu önemli konu. Özellikle kitaba dokunma ve onu hissetme tutkusu da olanlar bu konuda beni çok iyi anlayacaktır. Bu vazgeçilmez tutku şimdilerde modern ve pek havalı bir ihanetin tehdidi altında: Sesli kitaplar ve elektronik kitaplar! Tıpkı dünyanın tüm müziğini cebimize sığdırdığımız gibi kütüphanemizi de yanımızda taşıyabilme olanağımız var artık! Teknolojinin kolaylıklarına alışmış olsak da düşününce sahiden de çılgınca gelmiyor mu? Seyahate çıkarken bavul hazırlığı planlamasına hangi kitap/kitapları yanıma alacağım sorunsalı ile başlayan biri olarak son yıllarda giderek artan şekilde sesli kitap dinlemenin konforunu yaşıyorum. Köpeğimle yürüyüşte veya yemek yaparken aynı zamanda kitaplarla da birlikte olabildiğim için çok mutluyum. Bu sayede nerede olursam olayım hem daha hızlı hem de daha fazla kitap okuyabiliyorum. Sesli kitabın kitabı okurken sayfalara not almak, satırları çizmek, kitabın kapağına temas edebilmek, merakla sayfaları çevirmek gibi okumanın gerçek keyiflerini kısıtladığı konusu tartışılmaz elbette. Ancak hayat gerçekten istediğimiz tüm kitapları okuyabilmek için çok kısa ve bu yolda her türlü kolaylık bana göre mubah! İnsanın okumak istediği tüm kitaplar için ortalama bir ömür çok kısa. Goethe’nin dediği gibi biri yaşamak, diğeri okumak için iki ömrümüz olsa hiç de fena olmazdı!
Hayal etmenin büyüsü
“Ben kitap okumaya vakit ayıramıyorum, ancak çok daha kısa sürede cok sayıda film seyredebiliyorum” demişti bir arkadaşım bir keresinde. Elma ile armutu kıyaslamak gibi bir durum olsa da konu, üzerinde düşünmeyi hakediyor. Sinemanın verdiği müthiş tat bir yana, edebiyat eserlerinin film uyarlamalarından çoğu zaman orijinal metinden aldığım tatmini alamayan biri olduğumdan bu bakış açısı bana edebiyata hakaret gibi gelir.
Beni çok etkileyen bir kitabı okuduktan sonra film uyarlamasını görüp heyecanlandığım ve bir çırpıda seyrettikten sonra hayal kırıklığına uğradığım çok olmuştur. Film, görsel olarak ne kadar başarılı olursa olsun benim üzerimde kitabın yarattığı büyüyü yaratması genelde zor olur. Bunun bana göre en akla yatkın açıklaması “hayal gücü”mün kısıtlandığı duygusu. Kitaplarla birlikteyken hayal etmekte özgürüzdür, kelimelerin tarif ettiği imgeler kendi zihnimizde yaratılır ve kimliğe bürünür. Onlar biz nasıl hayal ettiysek artık öyledirler. Edebiyatın film uyarlamalarında ise hayal gücümüz pasiftir, imgeler yönetmenin gerçekliğinin yaratma sürecini bize sunar. Ayrıca roman, karakterlerin iç dünyasını düşünceleri, hisleri ve hayalleriyle olanca zenginliği ile yansıtırken, filmler bunu ancak görsel olarak ve kısıtlı şekilde yansıtabilirler. Bu anlamda da karakterlerin romandaki derinliğine ancak belli oranda yaklaşılır. Örneğin Tolstoy’un muhteşem Anna Karenina’sının zihnimdeki karakterli yüzü ve Patrick Suskind’in Koku’sundaki Jean-Baptiste Grenouille’in hayal gücümdeki hüzün veren çirkinliği ile tedirgin bakışları film uyarlamalarında canlandırılan karakterlerden hala cok farklı bir yerdedir.
Kitap kardeşliği

Jack London’ın unutulmaz karakteri Martin Eden, hayatına yeni ufuklar açarak onu kitap okuyan yeni bir çevreyle tanıştıran entelektüel bir karakter olan Brissenden’e (benim de romanda en sevdiğim karakterlerden biridir) “Periler diyarını gösterdin bana” der. “Hayat, ancak böyle insanlarla bir araya geliyorsan yaşanmaya değer olur. Zihnim tam anlamıyla uçuşa geçti.”
Zıt kutupların birbirini çektiği klişesine pek inananlardan değilimdir. Benzer beyinler ve benzer zevklerdir aslında bizleri birbirimize çeken. İnsanın doğasında anlaşılmak ihtiyacı varken bizi anlayabilecek insanlara yakın olma isteği cok da anlaşılır bir durum değil mi? Yaşama verdiğimiz anlam kendi zihnimizin önemli bulduğu kavramlarla ilişkilendiği için, benzer düşünen zihinlerle birlikte vakit geçirmenin de hayatı anlamlandırması çok doğal. Geçenlerde doğum gününü kutlamak için aradığım çok sevdiğim bir arkadaşımla sohbetimizin yarım saat boyunca edebiyat ve kitaplar üzerine bir tartışmaya dönüştüğünü farkettiğimizde ikimiz de mutlu olduk bu keyfi birlikte paylaşabildiğimiz için.
İsviçre’de bu yılın başından beri üyesi olduğum bir kitap klubü var. Zürih ve çevresinde yaşayan Türk kitapseverlerden oluşan klubümüz aslında tam da bir kitap kardeşliği. Birlikte seçtiğimiz kitapları her ay buluşup tartışıyor ve görüşlerimizi birbirimizle paylaşıyoruz. Benzer zihinlerin birkaç saatlik buluşmasının verdiği mutluluk ve tatmin hepimizin hayatlarını daha anlamlı kılıyor kanımca. Her ne kadar kitap okumak tek başına yapılan bir aktivite de olsa, kitaplar hakkında konuşabilmek belki de kendimizi güvende hissettirip, ait olma ihtiyacımızı da karşılıyor. Bir bakıma birkaç saatliğine hayatı daha anlamlı kılıyor.
Anlamı ve okuması bol günler dileklerimle.
Köşe Yazıları
Nazlı Eray’la Gerçek ve Hayal Arasında
Yirmi yıldır neredeyse her yazı Bodrum’da geçiriyorum. Benim için tatil denildiğinde aklıma gelen ilk yer hep Bodrum oluyor. Denizin, güneşin ve hala saklı kalmayı başarabilmiş o güzel köşelerin tadını çıkarıyor; nefis deniz ürünleri ve mezeler eşliğinde tatilin hakkını vermeye çalışıyorum.
Son yıllarda ise Bodrum tatillerime küçük edebiyat ve sanat durakları da eklemeye başladım. Sergileri gezmek, bir söyleşiye katılmak, kitapların ve sanatın çevresinde vakit geçirmek beni en az deniz kadar mutlu ediyor. Bu yüzden Bodrum’a gelir gelmez kitap dostlarımdan bilgi aldım, biraz da Instagram’da gezindim ve kendime ziyaret edebileceğim sergilerden, söyleşilerden ve edebiyat buluşmalarından oluşan küçük bir liste hazırladım.
Karşıma çıkan ilk etkinlik, Bodrum’un yeni sanat mekanlarından Inspera Mini Sahne’de gerçekleşecek Nazlı Eray buluşması oldu. Kısmet adeta ayağıma geldi.
Yurt dışında yaşamaya başlayınca yazarlarla bir araya gelebileceğimiz etkinlikler insanın gözünde çok daha değerli hale geliyor. Bir yazarı dinleyebilmek, kitabının hikayesini kendi sesinden duyabilmek ve aynı salonda başka okurlarla buluşabilmek büyük bir ayrıcalık gibi geliyor. Bunu benim gibi göçmen kuşlar sanırım çok daha iyi anlayacaktır.
Nazlı Eray’ın kalemiyle tanışmam ise çok eskiye dayanmıyor. Canım kitap kulübüm @gocmenkitapseverler ‘in kurucularından sevgili Melis Uluğtekin’in önerisiyle Orphee’yi almıştım. Melis, “Nazlı Eray, büyülü gerçekçiliğin Türkiye’deki en önemli isimlerinden biri ve bu kitap da muhakkak okunması gereken kült bir eser,” demişti. Kitabı okuduğumda gerçekten çok etkilenmiş, ardından yazarla ilgili küçük bir araştırma da yapmıştım.
Nazlı Eray Ankara’da doğmuş olsa da çocukluğu ve gençliği İstanbul’da geçmiş. Daha sonra bir gece treniyle Ankara’ya geliyor ve kendi anlatımıyla, geliş o geliş… Yıllarca Ankara’dan ayrılamıyor. Şehri ilk gördüğünde “İnsanlar burada nasıl yaşıyor?” diye düşünse de zamanla Ankara onun için bir tür hangara dönüşüyor. İnsanlarıyla, anılarıyla ve sokaklarıyla ona durmadan malzeme taşıyan büyük bir hikaye deposu oluyor. Yaklaşık beş yıl önce ise Ankara’dan ayrılarak Bodrum’a yerleşiyor.
Nazlı Eray’ın Edebiyat Evreni
Büyülü gerçekçiliğin Türk edebiyatındaki en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Nazlı Eray, öykü ve romanlarında gerçekle gerçek dışını öylesine ustalıkla iç içe geçiriyor ki okurken kendinizi “Böyle bir şey olur mu?” diye sorgularken bulmuyorsunuz. Tam tersine, o dünyanın kurallarını hemen kabul ediyor ve yazarın peşine takılıyorsunuz.
Edebiyat yolculuğuna öyküyle başlayan Nazlı Eray’ın kırkı aşkın basılmış eseri bulunuyor. İlk öyküsünü, Mösyö Hristo’yu henüz on altı yaşındayken yazıyor. Gençlik yıllarında Sait Faik Hikaye Armağanı’na birkaç kez başvuruyor ancak ödülü alamıyor. Jüriden bir tanıdığı bir gün ona, “Boşuna uğraşma, jüride enişten var; bu ödülü sana hiçbir zaman vermezler,” diyor. Günümüz Türkiye’sini düşününce insan bu hikayeye gülümsemeden edemiyor; şimdi olsa belki tam tersi yaşanırdı.
Nazlı Eray uzun yıllar boyunca Varlık dergisinde ve Cumhuriyet, Güneş, Radikal ile Akşam gazetelerinde yazmış; edebiyatın yanında siyasetle de aktif biçimde ilgilenmiş bir isim.
Yazarlığıyla ilgili anlattığı ayrıntılar ise en az kitapları kadar ilgi çekici. Örneğin özel bir yazı odası ya da yazı masası olmadığını söylüyor. Buna karşılık çok güzel kalemleri olduğunu özellikle vurguluyor. Belli ki bazı yazarların ihtiyacı büyük masalar ve düzenli odalarken, bazılarına yalnızca iyi bir kalem ve sınır tanımayan bir hayal gücü yetiyor.
“Yazarken insanları mutlu etmek istiyorum. Bir aydın olarak da elimden geleni yapıyorum,” diyen Nazlı Eray’ın edebiyata bakışında da bu iyimserlik ve sorumluluk duygusu hissediliyor.
Olmayanın Güncesi
Inspera’da Bodrum Nazlı Eray Okurları Grubu tarafından düzenlenen, Ceyda Yılmaz’ın moderatörlüğünde gerçekleşen etkinlikte Nazlı Eray, son kitabı Olmayanın Güncesi’nin doğuş hikayesini anlattı. Kitabın nasıl ortaya çıktığını, karakterlerini ve yazma sürecinde zihninde açılan kapıları dinlemek, kitabın dünyasına daha okumadan yaklaşmamı sağladı.
Olmayanın Güncesi’nin merkezinde kader var. Roman, adeta Kader Örümceği’nin ördüğü görünmez ağlarla ilerliyor.
Nazlı Eray, kitabın adından söz ederken anılara dikkat çekiyor. Yaşadığımızı sandığımız şeyler gerçekten yaşandı mı? Yoksa bazı anıları sonradan biz mi yarattık? Hafızamız bize ne kadar doğruyu anlatıyor? Olmayanın güncesi, belki de belleğin ve zihnin bize oynadığı oyunların bir yansıması.
Kitap, tam anlamıyla bir Nazlı Eray evreni. Okur, büyülü rüyaların rengarenk karnavalına davet ediliyor. Büyülü gerçekçiliğin kraliçesi bu kez gerçek bir kara büyüyü bozdurmaya çalışıyor; bunun için zamanda ve mekanda yolculuklara çıkıyor.
Toplu iğneler saplanmış bir voodoo bebeğinin peşinde ilerlerken Padişah Deli İbrahim’in Cinci Hoca’sından John F. Kennedy’ye, Nikola Tesla’dan Roman Polanski’ye kadar pek çok isim bu tuhaf ve büyüleyici dünyada bir resmigeçit yapıyor. Bazen üç dakikada üç yıl geçiyor, bazen zaman olduğu yerde duruyor. Nazlı Eray ise bütün bu yolculuk boyunca zamanı, belleği ve kaderi sorguluyor.
Bu macerada ona Kader Örümceği, Pişmiş Kelle ve gerçek ile hayal arasındaki sınırları durmadan ihlal eden birbirinden ilginç karakterler eşlik ediyor.
Inspera’daki buluşmadan çıktığımda kendimi gerçekle hayalin birbirine karıştığı, zamanı ve kaderi yeniden düşündüren tuhaf ama çok keyifli bir yolculuktan dönmüş gibi hissettim.
Bodrum’a bu kez yalnızca denizin, güneşin değil, Nazlı Eray’ın rengarenk dünyasının da tadı karıştı. Tatilime eklediğim bu ilk edebiyat durağı, bana yine aynı şeyi hatırlattı: Bazen bir şehri asıl unutulmaz kılan, hiç planlamadığınız anda karşınıza çıkan hikayelerdir.





Köşe Yazıları
Doğanın Ruhunu Ne Kadar Hissedebiliyoruz?
Başımı gökyüzüne doğru kaldırdığımda anaç şefkatiyle beni adeta kucaklayan yeşil dallarını görüyorum. Haziran’ın ilk günlerinde erkenden bastırmış yaz sıcağından odamın balkonunun gölgesine sığınınca bu heybetli dostla karşılaşmak ne ferahlatıcı!
Onun Fethiye civarında sık görülen “kızılçam”lardan biri olduğunu tahmin ediyorum. İsmi çok da önemli değil aslında, tatil beldesinde kaldığım tüm hafta boyunca benden cömertçe gölgesini esirgemeyen bu dev çam ağacının, terastan gökyüzüne her baktığımda beni sarmaladığını bilmek, adeta ‘Ben buradayım, merak etme!’ diye fısıldayan varlığını hissetmek, gölgesinde kitap okuyup uyuklamak, şaşırtıcı derecede huzur veriyor.
Tatilin son günü “Bir daha gelirsem yine senin dallarına yakın hissedeceğim bir odada kalacağım” diye fısıldıyorum ben de ona. Beni anladığını ve hissettiğini bilerek ayrılıyorum oradan.
Ağaçların Gizli Yaşamı
Ağaçların birer ruhu olduğuna inanır mısınız? Yoksa “Bunlar benim için fazla spritüel, ben bilimden şaşmam” mı derdiniz? Cevabınız hangi yönde olursa olsun Peter Wohlleben’in “Ağaçların Gizli Yaşamı” isimli kitabını okumanızı öneririm. Ormancılığa yıllarını vermiş olan Wohlleben’in ağaçlara olan tutkusu, daha ilk sayfayı çevirdiğiniz andan itibaren kendini hissettiriyor. Wohlleben, yaptığı çalışmalarda ağaçların acıyı hissedebildiğini, hafızaları olduğunu, hatta-hepimize şaşırtıcı gelse de- çocuklarıyla beraber yaşayan ebeveynler olduklarını tecrübe etmiş. Bütün bu mucizevi bilgileri paylaştığı kitabını okuduktan sonra benim için zaten etkileyici olan ağaçlar, büyüleyici varlıklar haline geldiler.
Kitabın ardından dinlediğim, kitapla aynı isimdeki podcast’de, Deniz Yüce Başarır ve bölümün sürpriz konuğu, Eczacılık Fakültesi ve ilaç sektöründen arkadaşım Pelin’in ağaçlar üzerine yaptıkları sohbet ise tadına doyulmayacak bir bilgi ve ilham kaynağı oldu benim için.
Hiçbir Şey Tesadüf Değil
Yaşadığımız deneyimlerin hayatımızın içinde aniden yer bulmaları da, zamanlamaları da tesadüf olmuyor. Tatile geldiğim yazın bu ilk günlerinde, odamın balkonunu kucaklayan dev çam ağacının gölgesinde okumayı seçtiğim kitabın da tesadüf olmadığını düşünüyorum. Üyesi olduğum, bana ilham verip ufkumu açan Kelime Gezginleri Edebiyat Kulübü sayesinde tanıştığım yazar Gamze Güller’in “En Çok Onu Sevdim-Dokunulmamış Her Şey” isimli şahane romanını okurken, bir yandan da tepemdeki heybetli dostuma dalıp gidiyorum.
Kitapta, zamanın, eşyanın ve doğanın ruhunu hissetmeye çalışan başkahraman Asuman, taşındığı eski ev ile kuvvetli bir bağ kurar. Her metrekareden gökyüzüne yükselen beton kulelere mesafeli duran, anısı ve hafızası olan binalara, yok olmakta olan ağaçlara kendini yakın hisseden Asuman için ev, zamanla, adeta yaşayan bir varlık haline gelir. O, eve iyi davrandıkça, ev de ona kucak açar, iyi davranır. Sabah güneşinin salonda ilerleyişini izler, mutfak tezgahının mermer dokusunu hisseder, borulardan gelen seslere alışır. En çok da pencere önündeki, dalları salona uzanan erik ağacına odaklanır; ağacın dallarına tüneyen kuşların farklı saatlerdeki ötüşlerini bile ayırt etmeye başlar. Apartmandakiler dairelere uzanan dallarını kesmeye karar verdiklerinde erik ağacının iç yakan çığlıklarını sadece Asuman duyar. Onun acısını derisinin altında hisseder. Kolsuz kanatsız haliyle erik ağacı o eski erik ağacı değildir artık. Kuşların da sesi kesilir. Asuman için apartman öksüz kalmıştır.
Edebiyat ve Kadim Bilgi
Edebiyatı bunun için seviyorum! İnsanlık tarihinde var olan hemen hemen her duygunun, her bilginin edebiyatta etkileyici bir yansımasını görmemiz mümkün.
Yüzyıllardır birçok kültür, din ve felsefi gelenek, yalnızca insanların değil, hayvanların, bitkilerin, dağların, nehirlerin, taşların ve hatta tüm evrenin bir tür ruha sahip olduğunu ileri sürer.
Animizm anlayışına göre evrende tamamen cansız hiçbir şey yokken, Şamanik geleneklerde her ağacın, her hayvanın, her dağın bir ruhu olduğuna inanılır.
Doğu’nun büyük öğretilerinde de benzer izler görmek mümkündür. Hindu düşüncesinde tüm varlığın özünde aynı ilahi kaynağın bulunduğu söylenir. Bir insanla bir ağacı, bir kuşla bir nehri birbirinden tamamen ayrı görmek bir yanılsamadır.
Tasavvufun derinliklerine indiğimizde de benzer bilgiyle karşılaşırız. Vahdet-i Vücud öğretisine göre tüm varlık ilahi bir hakikatin tezahürüdür. Bir kuşun ötüşünde, akan suyun sesinde veya rüzgârın uğultusunda ilahi bir nefes hissedilir.
Doğaya ruh atfetmek bu kadar eski ve yaygın bir gelenekken, edebiyatçılar da sadece doğanın değil, eşyaların bile insanların duygularını, anılarını ve zamanın izlerini taşıdıklarını hissedip, eserlerine yansıtırlar.
Örneğin Türk Edebiyatı’nın en büyük isimlerinden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde saatler, mobilyalar ve eski eşyalar adeta canlıdır. Evler, yaşayan hafıza mekânlarıdır.
Tanpınar’ın en sevdiğim eseri “Huzur”da Mümtaz, eski İstanbul evlerine ve eşyalara baktığında yalnızca onları görmez; o nesnelerin içinde geçmiş kuşakların hayatlarını da hisseder.
Özellikle “Mahur Beste” ve “Sahnenin Dışındakiler”de eski konaklar, geçmiş zamanın somutlaşmış hali olarak karşımıza çıkarlar.
Hayatlarımızın içindeki kullandığımız eşyalar da adeta geçmiş ile bugün arasında bir köprü görevi görmez mi? Örneğin bir masa, kimbilir etrafında yapılmış hangi sohbetlerin, yaşanmış hangi sevinçlerin ve kayıpların tanığıdır! Onları zamanın hafızanın ve yok olmuş hayatların şahitleri olarak görmemek ve dile gelip konuşsalar kimbilir neler anlatırlardı diye düşünmemek elde değil.
Nitekim son aylarda okuduğum kitaplarda, bitkilerin veya cansız varlıkların ağzından anlatılmış hikayeler karşıma çıkıyor ve anlatım güçleriyle beni kalbimden vuruyorlar.
Clara Dupont-Monod’un “Taşların Anlattığı” kitabında anlatıcı, yıllarca ailenin her duygusuna tanık olmuş avludaki kızıl taşlar.
Angola’lı yazar José Eduardo Agualusa’nın romanı “Bukalemunlar Kitabı”nda anlatıcı, etkileyici bir geko.
Elif Şafak’ın “Kayıp Ağaçlar Adası”nda ise zaman zaman hikayeyi incir ağacının ağzından dinliyoruz. Bana göre hikayenin en dokunaklı yerleri de ağacın duygularına ve yaşanmışlıklarına tanık olduğumuz bu bölümler.
Teknolojinin hızlandığı, maneviyatın hayatımızdan gittikçe uzaklaştığı bu çağda, kadim bilgeliğin sesine, kadim bilgeliği yaşatan, eşyanın, doğanın ve tüm varlığın bir ruh taşıdığını hatırlatan edebi eserlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var galiba. Duyarlı ve derin yazarların sayısı arttıkça- ne sevindirici bir durum ki- insanın doğa ile ilişkisi de edebiyatta daha fazla yer almaya başladı. Bir doğasever ve edebiyatsever olarak, insan ile tabiat arasındaki bağı yeniden kuran bu eserlerin gelecekte edebiyatta daha fazla yer bulacağına inanıyor ve bu fikre umutla sarılıyorum.
Köşe Yazıları
Stefan Zweig’in İzinde ve Yarım Kalan Roman: Clarissa

Avusturya, müzik, edebiyat ve tarih açısından oldukça şanslı bir ülke. Klasik ve modern müzik alanında Mozart’tan Falco’ya kadar dünyaca ünlü isimler yetiştirmiştir. Ancak yalnızca müzikte değil, edebiyat alanında da son derece zengin bir mirasa sahiptir. Klasik ve modern edebiyatın önemli temsilcileri arasında yer alan yazarlar, Avusturya kültürünü dünya edebiyatında güçlü bir noktaya taşımıştır.

Bu yazarlardan biri de Türk okurların da büyük ilgiyle okuduğu Stefan Zweig’dır. Salzburg’a yaptığımız bir seyahat sırasında onun izini sürme fırsatı bulduk. Yazarın yaşamında önemli bir yere sahip olan bölgelerden biri olan Villa Paschinger Schlössl çevresinden geçerek, sık sık yürüyüş yaptığı Kapuzinerberg yollarında dolaştık.

Villanın bahçe girişi önünde Zweig, eşi ve ailesine ait anı taşları konmuş.
Ne yazık ki villanın içine giriş mümkün değildi. Büyük bir bahçe içinde neredeyse gözlerden uzak bir ev. Ancak ormanın içindeki patikalarda yürürken, ister istemez insanın aklına şu sorular geliyor: Bu yollarda yürürken neler düşünüyordu? İlhamını doğadan mı alıyordu, yoksa insan ruhunun karmaşıklığını mı gözlemliyordu? Bu yemyeşil ve sakin ortamda dolaşırken, sanki yazarın izleri hâlâ hissediliyormuş gibi bir duyguya kapılmamak elde değil. Salzburg genel olarak, sadece mimarisiyle değil, içinde barındırdığı sanatçıların ve yazarların ruhuyla da yaşayan bir şehir. Her köşesinde bu tarihî ve kültürel derinliği hissetmek mümkün.

Stefan Zweig’ı kendi blog sayfamda da sık sık ele aldım ve eserlerinden bahsettim. Onun insan psikolojisini derinlemesine işleyen anlatımı, özellikle kısa romanlarında ve biyografik çalışmalarında oldukça etkileyicidir. Bu yazıda ise, yazarın ölümünden sonra ortaya çıkan ve tamamlanamayan bir eserine, yani **Clarissa**’ya değinmek istiyorum.
Clarissa, yazarın intiharından sonra ortaya çıkan kırmızı bir not defteri sayesinde gün yüzüne çıkar. Zweig’in ölümünden sonra vasiyeti açıldığında bulunan bu defter, aslında yarım kalmış bir roman taslağıdır. Bu taslak daha sonra 1990 yılında Knut Beck tarafından Fischer yayınevi aracılığıyla yayımlanır. Daha sonraki yıllarda Simone Lettner ve Werner Michler metni düzenleyerek yeniden okuyucuyla buluştururlar. Bu yönüyle eser, hem edebi hem de tarihsel açıdan özel bir yere sahiptir.

Yazarın diğer birçok eseri gibi bu metin de Salzburg Edebiyat Arşivi’nde korunmaktadır. Bu arşiv, Zweig’in düşünce dünyasını ve yazın sürecini anlamak isteyenler için önemli bir kaynaktır.
Kısaca **Clarissa**, güçlü bir kadın karakterin hayatını anlatır. Annesini küçük yaşta kaybettikten sonra babası ve ağabeyiyle büyüyen Clarissa, eğitim hayatının bir bölümünü bir manastır okulunda geçirir. Zamanla kendini geliştirerek bağımsız bir birey haline gelir ve bir iş kadını olarak kendi yolunu çizer. Ancak hayatı, I. Dünya Savaşı’nın gölgesinde derin bir kırılma yaşar. Sevdiği Fransız adamı savaş sırasında kaybolur ve bu kayıp, onun yaşamındaki en büyük dönüm noktalarından biri olur.
Clarissa, sadece bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda savaşın bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini ve bir kadının kendi kimliğini bulma mücadelesini de yansıtır. Yarım kalmış olması ise esere ayrı bir melankoli ve merak duygusu katar; okuyucuya “devam etseydi nasıl bir hikâye olurdu?” sorusunu bırakır.
Görseller: Deli Kızın Bohçası Blog kişisel arşivi.
-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


