Köşe Yazıları
Fiyortların Gölgesinde: Kuzey’in Sessiz Efsaneleri
Sabah mı gece mi olduğunu kestiremediğim bir saatte gözümü açıyorum. Kalın perdelerin arasından odaya günışığı sızıyor. İki gündür yol aldığımız gemide, kuzey güneşi bu sıcak Temmuz gecelerinde bize adeta gösteri yapıyor. Bütün gece sadece iki, belki de en fazla üç saatliğine tamamen yok oluyor.
Dün bütün günümüz açık denizde geçti. Gün boyunca gemiden uzun uzun seyre daldığım kuzeyin uçsuz bucaksız derin maviliğine çoktan gözüm alıştığı için, balkona çıktığımda karşımda beliren renk beni şaşkına çeviriyor; büyülenmiş gibi bakıyorum. Koskoca geminin önüne adeta bir sinema perdesi yerleştirilmiş gibi görünen zümrüt rengi bir dağ tüm heybetiyle karşımda duruyor! Bu sürpriz manzara karşısında yüzüme kocaman bir gülümseme yerleşiyor. Gözlerimi “yeşil dev”e dikip, suyun üzerinde cüssesinden beklenmeyecek bir zarafetle süzülen geminin oluşturduğu yumuşacık köpüklü dalgaların sesini ve bize eşlik eden martıların hevesli sabah çığlıklarını dinlemeye koyuluyorum.
Fiyortlar: Zamanın Dışında Akan Sessizlik
Norveç’in batı kıyılarındayız. Bu bölgede denizin sabırla karayı oyarak şekillendirdiği fiyortlar, dünyanın en etkileyici doğal oluşumlarından biri. Yüzyıllar boyunca buzulların dağları oyarak derin vadiler açması, ardından da buzların erimesiyle birlikte denizin bu izleri doldurması sonucu oluşmuş bu doğa harikası sadece coğrafik bir özellik değil, aynı zamanda Norveç halkının kültürel hafızalarının da önemli bir parçası.
Norveçliler, doğayla sessiz bir uyum içinde yaşayan bir ulus. Doğayla atışmadan, onun dilini öğrenip, onun ritmine ayak uydurmuş bir şekilde, sessizliğin en derin tonuyla yaşamaya alışmışlar.
Sessiz Devlerin Yurdu
Norveç’in bu vahşi ve görkemli doğası, 12, 13 yüzyıl kadar önce İskandinavya Bölgesi’nde yaşayan Nors halkının hayal gücünü de ateşlemiş. Görkemli dağların tepesinde tanrıların yaşadığına, derin suların altında ise devlerin ve deniz canavarlarının saklandığına inanılmış. Bu karakterlerle ilgili anlatılan hikayelerden oluşan Nors Mitolojisi’nde sisli kıyılar, uzak vadiler ve yüksek kayalıklar, devlerin saklandığı ve tanrıların geçtiği coğrafyalar olarak yer almış. Bu açıdan Norveç’in doğal coğrafyası ve fiyortlar, Nors Mitolojisi’nin canlı bir yansıması adeta.
Bu efsanelerde, benim günlerdir öylece dalıp gittiğim fiyortların derin maviliklerinde Jörmungandr adlı dev yılanın yaşadığı, simşek çakan kuzey gökyüzünde güç ve savaş tanrısı Thor’un çekiç salladığı, bilge Tanrı Odin’in tek gözüyle dünyayı izlediği ve şekil değiştiren kötülük ve kurnazlık tanrısı Loki’nin ise her şeyi karıştırdığı anlatılır.
“Mitoloji Kültürel Mirastır”
Norveçlilerin hem geçmişi hem de kimliği olan bu hikayelerin bugün bile hala büyükler tarafından çocuklara aktarıldığını öğreniyorum. Bunun üzerine aklıma, Thor ve Odin isimlerini ilk kez duyduğum Jostein Gaarder’in Sofi’nin Dünyası adlı kitabı geliyor. Sofi adındaki küçük kıza felsefe tarihinin anlatıldığı kitabın “Mitler” bölümünde, insanların felsefeye başlamadan önce doğayı ve varoluşu açıklamak için mitleri nasıl kullandıkları vurgulanır.
Savaşta cesareti, ailede sadakati, doğada dengeyi anlatan bu efsaneler, Norveç halkı için sadece inanç değil bir yaşam biçimidir. Tanrıların yaptıkları ve yaşadıkları, insanların dünyasına da yön verir; aynı zamanda onların erdemlerini veya zayıflıklarını da temsil ederler. Örneğin bilgelik ve büyücülük tanrısı Odin’in tek gözünü kuyuya vererek bilgiyi satın alması, bilgelik uğruna yapılan fedakarlığı simgeler. Güç ve savaş tanrısı Thor, keçilerini öldürüp yedikten sonra onları her gün diriltir. Bu, diriliş ve yenilenme temalarını sembolize eder.
Norveç tarihi, arkeoloji ve halk efsaneleri üzerine kapsamlı çalışmaları ile tanınan tarihçi ve dilbilimci Peter Andreas Munch’un İskandinav Mitolojisi: Tanrılar ve Kahramanların Efsaneleri adlı eserinde detaylandırdığı bu hikayelerde, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi kavramlar zıtlıkları ile bir aradadır. Odin’in bilgeliğiyle Thor’un gücü, Loki’nin kurnazlığıyla Freyja’nın zarafeti iç içe geçer. Munch’un kültürel miras olarak tanımladığı mitolojinin en iyi örneğini gördüğümüz ülkelerden biri Norveç belki de.
Norveç ve Balıkçılık: Denizle Kurulmuş Bin Yıllık Dostluk
İsviçre’de tanıştığım Norveçli arkadaşım Else’nin birkaç yıl önceki doğumgünü partisinde eşi Shaun, tatlı bir sürpriz yaparak Else’nin Norveç’te geçen çocukluğunu ve ailesini fotoğraflarla ekrana yansıtmış ve bizleri Norveç’te ufak bir yolculuğa çıkarmıştı. Else’nin doğup büyüdüğü minik balıkçı kasabasının fotoğraflara yansıyan doğal güzelliğinden oldukça etkilenmiş, çocuklar da dahil olmak üzere tüm ailenin birlikte balıkçılık yapmalarına ve çocuk Else’nin ustaca balık ayıklarken çekilmiş fotoğraflarına epeyce şaşırmıştım.
Oysa öğreniyorum ki Norveç’te ailece balıkçılık sadece Else ve ailesine has olan bir özellik değil. Bu ülkede bir çocuğun ilk sandalına binmeden önce ilk balığını yakalaması çok olağan bir durum. Else’nin kasabası gibi bazı köy ve kasabalarda, okuldan sonra balık ayıklamak ailece yapılan bir etkinlik örneğin. Özellikle kıyı kasabalarında ve kuzey bölgelerde balık avlamak ve temizlemek gibi yaşam becerileri, hatta deniz güvenliği gibi konularda verilen eğitimler okul müfredatının da bir parçası.
Norveç, hem toprağın, hem de suyun üzerinde var olmuş bir ülke. Balıkçılık ise bu varoluşun en temel taşlarından biri. Hatta tarih boyunca Norveçliler, dağlık ve engebeli topraklar yüzünden tarımda sınırlı kalmış ancak deniz onlara her zaman cömert davranmış.
Balıkçılık, Norveç halkı için sadece ana gelir kaynağı değil, aynı zamanda yüzlerce yıl boyunca süregelen bir yaşam biçimi olmuş. Hani o filmlerde gördüğümüz, gün ağarmadan sislerin soğuk karanlığında tekneleriyle denize açılan yün bereli balıkçı görüntüleri gerçekten de Norveç’in kıyılarındaki yaşamın gerçek sahnelerini oluşturuyor. Kuzey Denizi’nin fırtınalarına alışkın balıkçılar sadece dayanıklı değil aynı zamanda, doğa bilgeliğinin de sembolüler Norveç’te. Balıkçılık, sabır, disiplin ve bilgelik ister. Yorucu geçen bir balık avının ardından ağlar sabırla toplanır, suya minnetle bakılır. Denize, verdiği nimetlerden dolayı teşekkür edilir. Dayanıklı ve bilge balıkçılar, Norveç edebiyatında, halk şarkılarında ve sanatında da sıkça yer bulur. Zorlu doğa koşullarına karşı mücadele eden cesur karakterlerdir onlar.
Denizle kurulan bu kadim bağ, Norveçlilerin doğayla olan saygılı ilişkisini, dayanıklılığını ve kültürel kimliğini yansıtır. Sonuçta bu halk, uzun tekneleri ile okyanus ötesi seferler düzenleyebilecek kadar gelişmiş cesur Vikingler’in torunları.
Norveç’in Kalbindeki Savaşçılar: Vikinglerin Kültüre Mirası
Günümüzde Vikingler temalı diziler oldukça popüler. Benim gibi 70’lerde doğanlar hatırlayacaktır; ülkemizde Vikinglerle ilk tanışmamız Viking Viki’nin maceralarının anlatıldığı TRT’de yayınlanan çizgi film ile olmuştu. Çizgi filmde kahraman denizciler olarak gördüğümüz bu köy halkı, uzun kayıklarına atlayıp denize açılırlardı. Vikingler, gerçekten de Norveç’in tarihsel kimliğinde derin izler bırakmış denizci halklardı. Sadece savaşçı değil, aynı zamanda kaşif, çiftçi ve hikaye anlatıcısıydılar. Doğaya karşı değil, doğayla birlikte yaşayan insanlardı. Bugünkü Norveçlilerin doğaya duyduğu derin saygının kökleri belki de bu Viking ruhundan gelir. Diğer taraftan Vikingler, Norveç toplumunda ulusal kimliğin, kültürel mirasın ve tarihsel dayanıklılığın sembolü olarak değerlendirilseler de, Norveçliler onları romantik bir şekilde sadece kahraman olarak görmezler. Gerçekçi bir şekilde onların tarihteki yağmacı ve acımasız yönlerinin de farkındadırlar.
Doğa Onların Yaşam Tarzı
Karaya çıktığımız yerlerde yol boyunca uzanan yeşillikler gözümü alıyor. İsviçre’ye de benzetiyorum bir yandan; belki biraz da İrlanda kırsalını andırıyor. Sonuçta sadece denizin değil, yeşilin ve dağların da çocukları Norveçliler. Birçok balıkçı aynı zamanda çiftçilikle de uğraşıyor. Norveç halkı için doğa sadece korunması gereken bir kaynak değil, birlikte yaşanması gereken bir dost.
Fiyortların etrafındaki sevimli ahşap kırmızı evli köylerde yaşam, denizin yükselip alçalmasına, gökyüzünün rengine veya ormanın sesine göre şekilleniyor. Doğa hayatın bir parçası. Norveç kültüründe çok özel bir yeri olan “friluftsliv” (açık hava yaşamı), doğada vakit geçirmenin bedensel ve ruhsal faydalarına odaklanmış bir yaşam felsefesi. Kıyılarda yaşayan halk, fiyortlara ve doğaya o kadar alışkın, bu yaşamı o kadar seviyor ki, örneğin yeni iş imkanları veya eğitim sebebiyle-tabi ki bir süreliğine gidip güzel ülkelerine geri dönmek icin- seçtikleri ülkelerin başında yine doğa güzelliği ve fiyortları ile bilinen Yeni Zelanda geliyor.
Norveç, özellikle de 1969’da bulunan petrol kaynakları ile birlikte zengin olmasına zengin bir ülke, ancak maddi zenginlikten çok “yaşam kalitesi” üzerine odaklandıklarından, yıllardır yapılan araştırmalarda da dünyadaki en mutlu ve huzurlu toplumlar arasında yerlerini alıyorlar.
Norveçliler sanslı bir millet. Şanslılar çünkü, yaşadıkları güzel coğrafyada doğayla kurdukları kadim bağ, Vikinglerin cesaretinin ve yüzyıllara dayanan mitolojik hikayelerin yankılarını taşıyor. Bu güzel ülkede insan sadece büyüleci manzaraların ve doğanın değil, bin yıllık bir hikayenin de parçası olduğunu hissediyor.








Köşe Yazıları
Martin Eden
İyi bir kitap okuduğumda, gerçekten hazine bulmuş gibi sevinenlerdenim ben. Kimi zaman kitap kulüplerimin seçtiği kitaplarla, kimi zaman da kendi listemde uzun süredir beni bekleyenlerle geçiyor okuma yolculuğum. Hal böyle olunca etrafım da sürekli kitaplarla, tavsiyelerle, önerilerle çevrili. Listeler uzuyor, notlar alınıyor, “bunu mutlaka oku” denilenler birikiyor. Ama her övgüyle gelen kitap, bende aynı karşılığı bulmuyor elbette. Zamanın dar, okunacak kitapların çok olduğu bir hayatta bu da insanda küçük ama belirgin bir hayal kırıklığı bırakıyor. Fakat bazı kitaplar var ki daha ilk sayfalardan itibaren okurunun kalbine usulca yerleşiyor. Martin Eden, benim için tam da böyle bir kitap oldu.
6-7 yıldır kütüphanemde sırasını bekleyen kitaplardan biriydi Jack London’un bu kült eseri. Ama bu bekleyiş ilgisizlikten değil, biraz da fazla meraktandı. Bazı kitapları insan eline hemen alamıyor; hakkında duydukları, ona yüklediği anlam, okuma anını sürekli erteliyor. Sonunda, içinde yer aldığım uluslararası kadınlardan oluşan kitap kulübümüzde mart ayının kitabı olarak seçilince bekleyiş bitti. Tabiri caiz ise kitabı elime almamla bitirmem bir oldu. O sırada kitap kulübümden arkadaşım @egitimcibiri, Instagram’da Martin Eden okuduğumu görünce bana “Ah Martin, üzümlü kekim” diye yazmıştı. İlk anda gülümseten bu söz, roman bittiğinde bendeki karşılığını tam anlamıyla buldu. Çünkü Martin, sayfalar ilerledikçe yalnızca takip ettiğim bir kahraman olmaktan çıktı; kırılganlığıyla, hırsıyla, yanılgılarıyla insanın içine yerleşen birine dönüştü. Bir baktım, benim de canım Martinciğim olmuş.
Bir Hayalin Çöküşü
Yazarın kendi hayatından izler taşıdığı için çoğu zaman yarı otobiyografik bir eser olarak da anılan Martin Eden, yayımlandığı günden bu yana yalnızca güçlü hikayesiyle değil, taşıdığı felsefi arka plan, sınıf meselesine yaklaşımı ve toplumsal eleştirisiyle de edebiyat dünyasında en çok tartışılan romanlardan biri.
Hikaye gemilerde çalışan genç işçi Martin’in, Arthur Morse’u bir kavgadan kurtarmasıyla açılıyor. Bu olayın ardından Morse ailesinin evine davet edilen Martin, orada yalnızca başka bir hayat tarzıyla değil, bambaşka bir kültür dünyasıyla da karşılaşıyor. Özellikle ailenin kızı Ruth, onda derin bir etki bırakıyor. Martin için bu karşılaşma, yalnızca bir aşka değil, aynı zamanda kendini baştan kurma arzusuna da kapı aralıyor.
Martin, Ruth’a yakınlaşmanın yolunu dışarıda değil kendi içinde arıyor. Bu yüzden kendini eğitmeye, eksik bulduğu taraflarını tamamlamaya, daha önce kapısından geçmediği düşünce dünyalarına girmeye başlıyor. Aradaki mesafeyi kapatmanın yolunu, kendini dönüştürmekte buluyor. Zamanla bu çaba, sevdiği kadına layık olma isteğinin çok ötesine geçiyor; Martin kendi sesini, kendi tutkusunu keşfetmeye başlıyor. Yazmak, onun için yalnızca bir uğraş değil, varoluşunun merkezine yerleşen bir inadın adı oluyor.
Ama romanın asıl gücü, Martin’in hikayesini parlak bir yükseliş masalı gibi anlatmamasında yatıyor. Çünkü Martin kendini geliştirdikçe hayranlık duyduğu çevrenin çatlaklarını da görmeye başlıyor. Uzakta dururken büyüttüğü burjuva dünyası, yakından bakıldığında sandığı kadar derin, incelikli ve sahici görünmüyor. Böylece Martin’in yolculuğu yalnızca dışarıya doğru değil, içeride de sert bir uyanışa dönüşüyor.
Yazdıkları uzun süre geri çevrilen, emeği karşılık bulmayan Martin, sonunda edebiyat dünyasında görünür olmaya başladığında ise bu kez başka bir kırılmayla yüzleşiyor. Çünkü değişen şey metinleri değil, insanların ona bakışı. Dün değersiz bulunan satırlar, bugün alkışlanıyor.
Martin’in hikayesi ilerledikçe, bir başarı öyküsünden çok daha fazlasını okuduğumuzu anlıyoruz: Kendi hayaline bütün varlığıyla tutunan bir insanın, sonunda o hayalin içinde nasıl yalnızlaştığını.
Romanın sonlarına doğru karşımızda artık bambaşka bir Martin var. Her şeye karşı hevesini yitirmiş, hayata olan ilgisi sönmüş, yazmayı bütünüyle bırakmış bir Martin. Günlerinin büyük kısmını uyuyarak geçiren; hatta uykuya, yaşamdan kaçmanın en kolay yolu gibi bakan biri. Bir zamanlar onu ayakta tutan tutku, yerini derin bir boşluğa, ağır bir yorgunluğa ve tiksintiye bırakmış durumda. Denizlerden çıkıp hayatımıza giren Martin, sonunda yine denizlere dönerek bize veda ediyor. Ama bu kez bir yolculuğa değil, sona gidiyor. Roman, Martin Eden’in kendini denize bırakarak yaşamına son vermesiyle bitiyor.
Elveda Martinciğim.


Köşe Yazıları
Serbest Dolaşım: İsviçre’nin Bitişinin Başlangıcı mı?
Cemil Baysal’ın yazısı
2002 yılında AB–İsviçre Kişilerin Serbest Dolaşımı Anlaşması yürürlüğe girdiğinde, İsviçre bir tercihte bulundu. Bu tercih ekonomik olarak rasyonel, siyasi olarak pragmatik ve Avrupa ile uyum açısından stratejikti. Ancak bugün, aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede şu soru giderek daha yüksek sesle soruluyor: İsviçre bu anlaşmayla sadece kapılarını mı açtı, yoksa kendi dengelerini de geri dönüşü zor bir şekilde mi değiştirdi?
Resmî söylem uzun süre nettir: Serbest dolaşım refah getirdi. Nitelikli iş gücü geldi, ekonomi büyüdü, şirketler güçlendi. Bunların önemli bir kısmı doğru. Ancak mesele burada bitmiyor. Çünkü ekonominin kazandığı yerde, toplumun tamamı aynı ölçüde kazanmıyor.
2002’den bu yana İsviçre’ye yaklaşık 1 ila 1.5 milyon kişinin net olarak yerleştiği tahmin ediliyor. Bu, yaklaşık 9 milyonluk bir ülke için devasa bir demografik değişim anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle, İsviçre son yirmi yılda adeta kendisine yeni bir “ülke” ekledi. Bu büyüme doğal nüfus artışından değil, büyük ölçüde göçten kaynaklandı.
Bu noktada kritik bir yanlış algıyı düzeltmek gerekiyor. Serbest dolaşım, İsviçre’nin “herkesi almak zorunda olduğu” bir sistem değildir. Gelen kişilerin çalışması, kendi geçimini sağlayabilmesi ve sağlık sigortasına sahip olması gerekir. Devlet herkese sosyal yardım dağıtmak zorunda değildir. Ancak teorideki bu çerçeve ile pratikte hissedilen gerçeklik arasında bir boşluk oluştu.
Bugün İsviçre’de tartışılan mesele hukuki yükümlülüklerden çok, fiilî etkiler. Büyük şehirlerde hızla artan kira fiyatları, altyapı üzerindeki baskı, ulaşım yoğunluğu ve kamusal hizmetlerin zorlanması… Bunlar artık istatistik değil, gündelik hayatın parçası. Zürih’te veya diğer büyük şehirlerde ev bulmak bir piyasa meselesi olmaktan çıkıp bir stres testine dönüşmüş durumda.
Daha da hassası, iş gücü piyasasında hissedilen görünmez baskı. Serbest dolaşım, işverenler için geniş bir havuz anlamına geliyor. Bu durum, çalışanların pazarlık gücünü zayıflatıyor; maaş artışı talep etmek giderek zorlaşıyor. İşverenlerin örtük mesajı net: “Kapı orada, yerinize gelecek çok kişi var.” Özellikle orta ve alt gelir grubundaki çalışanlar, çoğu zaman yabancı göçmenler, bu baskıyı daha derinden hissediyor. “Yerime daha ucuza biri bulunabilir mi?” sorusu artık ekonomik bir hesap değil, kalıcı bir güvensizlik duygusu yaratıyor.
Belki de en derin kırılma ekonomik değil, kültürel. İsviçre uzun yıllar boyunca kontrollü büyüme ve dengeli demografi ile kendi modelini kurmuş bir ülkeydi. Serbest dolaşım ise bu modeli daha akışkan, daha hızlı ve daha öngörülemez hale getirdi. Bugün “İsviçrelilik” sadece bir pasaport değil, tartışılan bir kavram.
Bu noktada şu sert ama kaçınılmaz soruya geliyoruz: Serbest dolaşım İsviçre’nin çöküşü mü? Muhtemelen hayır. Ancak daha doğru soru şu olabilir: Bu, İsviçre’nin bildiğimiz halinin sonunun başlangıcı mıydı?
Çünkü ülkeler her zaman krizlerle değil, bazen yavaş ve sessiz dönüşümlerle değişir. İsviçre hâlâ güçlü, hâlâ zengin ve hâlâ düzenli bir ülke. Ancak aynı zamanda daha kalabalık, daha pahalı ve daha tartışmalı.
Serbest dolaşım bir ekonomik anlaşmadan fazlasıydı. O, İsviçre’nin kim olduğunu ve ne olmak istediğini yeniden tanımlayan bir dönüm noktasıydı. Ve bugün görünen o ki, bu tanım hâlâ tamamlanmış değil.


Köşe Yazıları
Kusurdan Sanata, Yaradan Işığa
Saliha Zeynep Alcan’ın yazısı
Bazı insanlar heyecanını hiç kaybetmez; ben de onlardanım. Yeni bir yola çıkacağımda yahut yeni bir işe kalkışacağımda, bir arkadaşımla buluşacağım zaman, ciddi bir ortamda konuşma yapmam gerektiğinde, hatta şu satırları yazarken bile karnımda kelebeklerin uçuştuğunu hissediyorum. Üstelik bazen öyle uçuşuyorlar ki meramım boğazımda düğüm düğüm oluyor, sesim kendi heyecanımın altında eziliyor.
Böyle anları bir şekilde bertaraf ettikten sonra tesellim, eski bir Japon felsefesi olan Kintsugi sanatı oluyor. Heyecandan konuşamadığımda hissettiğim mahcubiyeti hayatımın altın çizgileri olarak görüyorum. Mevlana’nın da dediği gibi: „Yara, ışığın içeri girdiği yerdir.“
Yaşamak tam da böyle bir şey değil midir? Eskiden bu anları bir „kusur“ sanırdım. Oysa şimdi anlıyorum ki yaşam, o kırılma noktalarıyla kıymetli. Mükemmel bir hitabet yerine samimiyetin titrettiği bir ses; kusursuz bir diksiyon yerine heyecanın kızarttığı bir çehre… Bunlar bizim insani yanımız, bizi biz yapan samimiyet göstergeleri.
Kintsugi, 15. yüzyılda ortaya çıkan bir sanat. Efsaneye göre Japon komutan (Şogun) Ashikaga Yoshimasa, çok sevdiği Çin yapımı bir çay kasesini kazara düşürüp kırar. Şogun bu kaseye çok değer verdiği için tamir edilmesi amacıyla Çin’e geri gönderir. Çay kasesi o kadar kötü onarılmıştır ki son derece kaba metal parçalarla zımbalanmıştır. Şogun bu çirkin görüntüyü düzeltmeleri için Japon zanaatkârlardan yardım ister. Bunun üzerine Japon zanaatkârlar çatlakları urushi reçinesi kullanarak birleştirip üzerini altın tozuyla süsleyerek kaseyi eski halinden daha güzel bir sanat eserine dönüştürürler. „Kin“ altın, „Tsugi“ ise birleştirme anlamına gelir. Sadece altınla değil; gümüş ve platin ile de uygulanabilen bu yöntem, zamanla yaşanmışlıkları gizlemek yerine onları onurlandırmayı temsil eden felsefi bir sembole dönüşür.
Kintsugi’nin altın izleri ile Mevlana’nın ışık sızan yaraları, aslında aynı hakikatin farklı dillerdeki yansımasıdır. Kintsugi bize „Kırıldın ama artık daha değerlisin,“ derken Mevlana, „Kırıl ki içindeki hazineye ulaşılsın,“ der.
Nihayetinde hepimiz birer Kintsugi sanatıyız; hayatın elinden düşüp kırılan ama sevgiyle, tecrübeyle ve altın değerindeki o samimi heyecanlarla yeniden ayağa kalkan… Mevlana’nın ışığına, Japon zanaatkârın altınına ve kendi heyecanınızın güzelliğine inanın.





-
Gündem1 Jahr agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 Jahr agoERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 Jahr agoMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 Jahr agoTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


