Connect with us

Köşe Yazıları

İLHAM VEREN HİKAYELER: Gül Şefika Balaban Brandenberger

yazar

Published

on

Bu köşede zaman zaman üretkenlikleri, hayata bakışları ve yarattıkları eserler ile ilham veren kişilerle yaptığım röportajları paylaşacağım.

İlk konuğum İsviçre’de yaşayan Sanatçı Gül Şefika Balaban Brandenberger.

Şefika aslında Hacettepe Üniversitesi mezunu bir Ekonomist. Türkiye’de yıllarca farklı kurumlarda Ekonomist olarak çalıştıktan sonra en son 11 yıl boyunca görev aldığı Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nden ayrılıp, İsviçreli eşi ile evlenerek 2010 yılında İsviçre’ye yerleşmiş. Ankara’da iş hayatına devam ederken önce resim sanatı, ardından müzik terapisi, tasavvuf ve sema ile tanışan sanatçı, İsviçre’de Thalwil’de Institut APK-Ausbildung Prozessorientierung, Kunsttherapie & Komplementär -Therapie-APK Enstitüsü Süreç Odaklı Sanat Terapi ve Tamamlayıcı Terapi Merkezi’nde 3 yıl boyunca tekrar öğrenciliğe dönmüş. Geçen yıl ise Renklerle İç Yolculuğumuz-Ebru Sanatı Terapisi isimli kitabı Palme Yayınevi tarafından yayınlandı.

Gelin hikayesinin bundan sonraki kısmını kendisinden dinleyelim..

Sevgili Şefika, hoşgeldin. Ekonomistlikten sanatçılığa uzanan bu ilginç yolculuk nasıl gelişti, biraz anlatır mısın.

Ekonomist oldum ancak gençken sanatçı olmayı ve İstanbul’da Mimar Sinan Üniversitesi’nde okumayı çok istedim. Biz Kayserili bir aileyiz. Babam hep şöyle derdi “Ankara’da okuyabilirsin ama ya İstanbul nasıl olacak?”

İyi bir eğitim aldım, TED Kayseri Koleji’nin ardından Hacettepe Üniversitesi İ.İ.B.F. İktisat bölümünden mezun oldum. Aynı üniversitede yüksek lisans eğitimimi yaptım. Tez yazarken iş hayatına atıldım ve değişik kurumlarda severek çalıştım.

O sürede önce resim hocam Serap Demirağ, sonra Müzik Terapisti ve Sufi Rahmi Oruç Güvenç ile tanıştım. İkisi de hayatıma sanat bazlı inanılmaz engin alanlar açtı. Biri ile tasavvuf, diğeri ile resim ve quantum fiziği dünyasına girmiş oldum. Yüksek matematik okuduğum için matematikle aram hep iyi oldu. Matematik bakış açımı resim hocam Serap Demirağ analiz etti. Boş tuvale bakarken o tuvali yerleştirebilme yetimi görür, başlarda güler ve “Cahil cesareti” derdi. Daha sonra ise “İşte buradaki matematik, görüyorsun” şeklinde yorumlamaya başladı.

Ebru sanatı ile tanışma

Ebruyla tanışman nasıl oldu peki?

Yıllarca çok yoğun bir iş ortamında çalıştım. Yine zamana karşı yarıştığım bir günde sevdiğim bir arkadaşımın “Kastamonu Günleri var, ebru sanatçısı geliyor” demesi üzerine yazılacak onca rapora rağmen öğle tatili arasında koşup gittim. Kastamonu’ya hayranım, her şeyleri özel bence. Ama o gün orada beni büyüleyen bambaşka bir şey oldu.

Neydi o? Biraz anlatır mısın?

Sadece 1,5 saatim vardı ve direkt ebru sanatçısının yanına gittim. Sırada bekliyoruz. Rafet Hoca küçücük bir köşeye bir metrekare masasının üstüne teknesini koymuş, boyalarını dizmiş, önlüğüyle çok mütevazi görünüyordu. Herkese tek tek gösterdi. Orada ebruyu ilk kez denediğimde kağıdı çektiğim zamanki hissimi hiç unutmadım; suya baktım, su bomboş ancak kafam da bomboş. “İnanılmaz” dedim kendi kendime, “bu nasıl bir şey böyle”! Öyle bir rahatlık duygusu ki, adeta o anda bir mucize oluyor ve bir kapı açılıyor, hiç bilmediğimiz bir dünyadan bir alem gösteriliyor. Tam bir transformasyon. Tabi iş mi kalır! O açılan kapının peşine gittim ve bana verdiği mucize bir ebru kağıdıydı. Elimde kağıtla sırıtıyordum. Aynı gün eve giderken hemen çerçevelettim ve evin girişine astım.

Sanatın dönüştürücülüğü

Ne mutlu sana, dönüştürücü bir an olmuş. Peki bu ebruya has bir şey mi, yoksa bunu sanatın başka dallarında da yakalayabiliyor musun?

Çok güzel bir soru. Sanırım benim o anki ihtiyacım o kafa yoğunluğumun boşalmasi idi ve ebru bunun için çok uygun bir sanattı. Mükemmel bir sanat. Şu anda benim ebruyu bu kadar derinlemesine incelememe sebep olan transformasyon da o duygu ve onun arkasındaki sır.

Bu sana has, senin hissettiğin bir şey mi, yoksa ebrunun amacı bu mu?

Ebru sanatının içinde, var olan her şeyi birleştirici bir güç var. Biz her şeyle bir bütünüz ya. Hani bir şeyi merak edersin, sonra bir bakarsın ki hiç açmadığın televizyonu açıyorsun ve o anda haberlerde senin merak ettiğin o bilgi var. Veya birdenbire bir kitap alırsın, bir sayfasını açarsın. Önüne o aradığın bilgi gelir. Her şey bize hizmet için zaten var etrafımızda, biz yeter ki doğru soruları sormayı bilelim ya da kendimizin ihtiyacı olan cevapların farkına varalım. Zaten cevaplar hep veriliyor, ama ebru sanatının çok özgün olduğunu düşünüyorum, kendi içinde kainatta olan birçok elementi taşıyor. Rahmetli Oruç Güvenç’ten 19 yıl boyunca müzik terapisi, hareket terapisi, baksı dansları gibi eğitimler aldık. Ankara’da ayda bir onun gönüllü organizatörlüğünü de yapıyordum. Bu eski geleneksel entrümanların, bazı hareketlerin insana ne kadar şifa verdiğinin farkındaydım. Ancak ebrunun verdiği şifayı ilk kez orada kendimde tecrübe ettim. Yani o kadar yoğun bir dönemde olmadan normal sıradan bir iş günü olsa belki ebruya da hemen gitmezdim, Kastamonu ekmeğimi alır, biraz bakınır, ebruyu da öylesine yapar dönerdim. Ancak öyle yoğun bir günde, başımın çok ağrıdığı bir anda ebru sanatını deneyimleyince bomboş oldum, ağrı falan yok oldu.

Biraz da 2024’te yayımlanan Ebru Sanatı Terapisi isimli kitabından bahsedelim. APK Enstitüsü’nde öğrendiklerini ebru sanatına da uyguladın diye anlıyorum. Örneğin kitabında da bahsettiğin 9 aşama; bunları APK’da mı öğrendin yoksa zaten uygulanan bir yöntem mi?

APK Enstitüsü kurucuları süreç odaklı terapiyi ortaya çıkarıp eğitimlerini bunun üstüne oturtmuşlar. Bir kişiye resim yaptırdığın zaman bu soruları soruyorsun, hepsini aralıklı olarak veya sıralı olarak sorabilirsin. Bazı cevapları sanat terapisi sırasında kendin de gözlemleyebilirsin. Tabi sanat terapisinde sadece 9 aşama üzerine eğitim almadık, onlarca değişik terapi yöntemi öğrendik. Bu sadece APK’nın bazında ortaya koyduğu süreç odaklı terapinin 9 aşaması.

O zaman ebruya uygulamak senin fikrindi, ama çok da güzel bütünleşmiş.

Evet ilk defa gerçekten bir sanat terapi okulunun bazına konmuş prosesi ebru sanatına uyarlayan benim. Bunu ben öğrencilerime de uyguluyorum elbette. Ebru kursu vermeye başladığımdan beri gittiğim yerlerden, Brezilya’dan, Kayseri’den, oradan buradan, hep farklı toprak toplardım.  Toprağı ezerek pigment haline getirmek çok zor bir iş, artık fabrikalarda yapılıyor tabi ama eski üstatların böyle ezdiğini biliyorum. Toprağı ezerken aklıma şu geldi; taşı ezerken dahi çok dikkatli ve insana layık davranmamız lazım. İnsan-ı Kamil yolcusu olmak zor bir şey. O sebeple sonsuzluk (∞) sembolünü bu sanata çok uygun bulup uygulamaya başladım.

Tasavvuf yolculuğu

Nedir tam olarak İnsan-ı Kamil olmak?

İnsan-ı Kamil tasavvufta tam anlamıyla insan olmak için yolda olmak anlamında kullanılır. Varlığında yok olabilmiş insana derlermiş. Benim için İnsan-ı Kamil’e örnek verebileceğim insanlar kim diye sorarsan başta Atatürk derim. Atatürk kendi potansiyelini kullanmış nadir insanlardan biridir. İnsan-ı Kamil olmak, kendisinde ortaya çıkması gereken her potansiyelin insana faydalı olacak, hayatını, frekansını değiştirecek, ya da hizmet etmesini sağlayacak şekilde ortaya çıkması demektir. Hepimizde potansiyeller var. Yanlış hatırlamıyorsam Kevser Yeşiltaş demisti galiba, onun bazı dijital seminerlerine de katıldım; herkeste ortaya çıkması gereken en önemli 3 yetenek varmış.

Sen kendininkileri buldun mu? 

Şöyle bir düşününce resim yapmayı birinci sıraya alabilirim, ikincisi tasavvuf ve semazen olma yolunda yaptığım çalışmalar ki – orada kendimi bulduğum bir alan var. Üçüncüsünü de yazı yazmak diye düşünüyorum. Senin köşe yazılarına yorum yazarken bile “yazıyorum” çünkü çok önemsiyorum. Senin düşünce gücünden o anda aldığım bilgi ve senin bana yarattığın o atmosfer ile, bende aktif olmaya hazır olan şey arasında bir bağlantı kuruluyor, benden çıkması gerekenler de yazıya dökülüyor, bir akış başlıyor.  

Tasavvuf ve Ebru ilişkisi 

Peki tasavvuf ve ebru ilişkisini de sormak isterim. Kitabında bu konuda güzel ifadeler var. Bununla ilgili olarak burada paylaşmak istediğin şeyler var mı

Ebru sanatında aslında insan bedeninde olan bir çok element var. Tasavvufa bakarsak, insanın yüksek değerlerine layık olma yolundaki yolculuğudur. Sema yapmak için yerle de cok güçlü bağlantıda olman lazım. Ayaklarının da zemine güçlü basması gerekiyor.  Bedensel yorgunluklara takılmamayı öğrenmek veya hatırlamak mı desem, şartlanmalardan kurtulmak gerekiyor.  Biliyor musun maraton koşucularına öğretilen bir bilgi varmış; yorgunluktan bittim dediğin an, o zamana kadar katettiğin yol kadar daha potansiyelin olduğunu anlaman istenirmiş. Tasavvuf da insana bu yönünü göstermeye çalışır, yani aslında ne kadar güçlü olduğunu. Biz cocukluğumuzdan beri her şeyi kafamızda limitlerle öğreniyor, öyle biliyoruz. “Uyku saatin geldi, yemek saatin geçiyor” şeklinde şartlandırıyoruz kendimizi. Bunların üzerine çıktığımız zaman potansiyelimizi de görme şansımız oluyor. 

Kitabımda da yazmaya çalıştığım aslında ebru sanatında toprak pigmentinin suyun üstünde durma aşamasına gelebilmesi, oradan sanatçının kendi istediği özgün şekilleri verebilmesi, onu kağıdın üstüne alabilmesi…tüm bu süreç ebrunun sırlarından. Sonsuza kadar o enerjiyi orada tutabilecek hale geliyorsun. Suyun üstüne gelmiş bir pigment farklı proseslerden geçmiş oluyor. Hani “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu” deriz ya, işte onun gibi. Hiç çalışılmış bir toprakla çalışılmamış toprak aynı olur mu? İlk haline bak toprak, ikincisine bak kağıdın üstünde bir sekil! Ebrunun üstüne gelmiş olan desenler, renk renk pigmentlerin bir arada olması, tüm o süreçte ulaşılan bir sonuç var insana mutluluk veren. Hatta ilk ebru çalışmamı bitirince salona koymuştum. Daha sonra enerjisini hissettiğimde şaşırmıştım. Her geçtiğimde “Burada ne var” diyordum. Çağrı gibi bir şey hissediyordum. Bir baktım ki ebru çalışmam var o geçtiğim yerde. Aslında duyarlılık hepimizde var, beş duyumuzun üstüne geçtiğimizde sezgilerimiz devreye giriyor. Son zamanlarda sıkça duyduğumuz üçüncü boyut denilen, bu hayatın en alttaki katmanında olan bilinçaltımız konusu ortaya çıkıyor. Yani biz bilinçaltımızı aydınlatıp sezgilerimizi geliştirebildiğimizde, insan olmak yolunda da ilerliyoruz aslında. Duyularımızı kullanırken güzel görüp, güzel söz söyleyip, doğru işitip, her duyguya ihtiyacı olan ne ise mümkün olan en layık olanı verebildiğimizde ve yargılamaktan vazgeçebildiğimizde zaten bu boyuttan geçmeye hazırlanıyoruz. 

Sezgilerini nasıl geliştirebilir insan? 

Bunun bir yolu meditasyon. Ayrıca tabiatta yürümek, kendinle kalabilmen, çiçekler-bitkilerle, hayvanlarla ilgilenmek. Örneğin senin tatlı bir köpeğin var, düşünsene onu hissedebiliyorsun, onun söylemek istediklerini işitebiliyorsun, işte bu bir sezgi. Son zamanlarda zaten bütün hayvanlar dillendi. İnanılmaz boyuta erişti. Sadece insanlar gelişmiyor ki, bütün canlılar birlikte gelişiyoruz. 

Bütünün parçası olduğumuzu hatırlamak belki asıl önemli olan, öyle değil mi? 

Aynen öyle. Hiçbirimiz birbirimizden ayrı değiliz. Sadece frekanslarımızın birbirine daha yakın olduğu atmosferlerde olduğumuzda daha kendimiz oluyoruz. Daha rahat olup kendimizi tanıtma ihtiyacı duymuyoruz. Yargılanmak hiçbirimizin layık oldugu bir şey değil. Yargı zaten kaba zan demektir, yani bilip araştırmadan hüküm vermek, hemen bir karara varmak anlamında. Her insanın kendi içinde bir yolculuğu var. O yolculukta ihtiyacımız olan şeyler de hayatımızda ona göre farklı biçimlerde yer alıyor. Karşılaştığımız bir çok bilgili ve duyarlı insan ile kendimizi tanımak, sevgi boyutunu idrak edebilmek, hayatımıza farkındalık katan değerleri alabilmek en güzeli. Değer vermek, zaman ayırmak. Es geçmemek… Tabii bu arada kendi özgün alanımızı korumak ve sağlıklı seçimler yapabilmek hayat kalitemizi etkiliyor haliyle.  

Kitap hakkında 

Kitabın o kadar çok şeyi içinde barındırıyor ki, aslında sen çok güzel anlattın. Tasavvuftan tut, ebru sanatına, felsefeden, sanat terapisine ve insanın farkındalığına çok zengin bir içeriğe sahip. Ayrıca insan olma yolunda sadece terapide kullandığın 9 aşama ile değil, son bölümdeki işlem analizi” süreci ile de insanın kendini gözlemlemesi ve kendisi için önemli olanı tercih edebilmesi adına önemli bilgiler paylaşıyorsun. Peki sence kimler senin kitabını okusun? 

Çok teşekkür ederim Meltem. Öncelikle çocukluğumuzda şartlandırıldığımız, ebeveynler için olmak zorunda bırakıldığımız rollerden arınmamız ve kişilik ve karakterimize uygun olanı anlamamız için bu son bölüm çok önemli… Dediğin gibi kitabın adı sanki sadece ebru sanatıyla sınırlanmış gibi görünse de, içeriğine bakan herkes insan yolculuğunda kendinin az da olsa farkına varabilmesi için ortaya çıkarılmış, detaylandırılarak birçok bakış açısı ile değerlendirilmiş pek çok süreç, somut örnekler ve yollar görüyor. Bunların çoğu kendi deneyimim ile yazıldı. Yani sadece okunmuş bir bilgelik değil, bizzat üzerinde durduğum zaman verilmiş, çaba gösterilmiş, deneyimlenmiş konular. Kitabın arka kapağında da belirttiğim gibi, kitapta yer alan terapik bilgiler kendisiyle keyifli yol almak isterken yaratıcı çözümler arayan herkesi ilgilendirebilir. Tabi bu cümlenin altında derin Jungvari felsefi bir görüş var ama sadece o değil. Tasavvuf erbabları da özellikle 12. ve 13. yy. dan itibaren insanlara kendilerini çözmek istiyorlarsa arayışta olmalarını, sorgulamalar yapmalarını ve yaratıcı bir çok işle aktif olmalarını önermişler. Yani nasıl yaratıcı bir seyler üretebilirim, kendimi nasıl çözebilirim demek isteyen herkes kitaptan bir şeyler bulabilir. 

Peki bu yaratıcı çözüm illa ebru olmak zorunda mı? Bu kitabı okuyan biri ebruya başlamasa bile yaratıcı bir konuyla ilgilenip kendini daha iyi çözümleyebilir mi? 

Çok güzel vurgu yaptın. Tabii, kesinlikle. Herkes kendine iyi gelen ne varsa ona göre fikirler üretebilir, yapmaktan zevk aldığı şeyleri  başka bir perspektif ile yapmayı deneyimleyebilir. Fransız ressam Henri Matisse bunun en güzel örneğidir. Hastalanıp resim yapamaz hale gelmiş. Yatalak olduğunda kağıtları kesip yapıştırarak resimlerine öyle devam etmiş. Şimdi kolaj dediğimizde Henri Matisse bir numara. Ebru sanatı burada terapi süreçlerine uygunluğu ve birçok kadim değeri barındırması açısından çok güzel bir araç oldu.  

Kitabın “Ebru Sanatı Terapisi”ni okumak isteyenler nereden temin edebilirler

İsviçre’de yaşayanlar Amazon’dan sipariş edebilirler.

Peki son olarak; Şefika’nın ruhunu neler besler, neler okur, neler izler? 

Kendi ruhsal gelişimime katkıda bulunan ve zihnimi açan her türlü bilim kurgu ve fantastik film seviyorum. Hatta eski sufileri de çok “New Age” bulurum. O dönemlerde öyle şeyler söylemişler ki bugün Hollywood filmlerini bile etkileyecek düzeyde. Örneğin ABD’de İbni Sina Enstitüsü kurmuşlar. İlgilenen bazı arkadaşlarımla biz de bu konularla ilgili aramızda bir grup kurduk. Önce Rahmetli R. Oruç Güvenç’in Hz. Mevlana kitabını okuduk. Şimdi  Ş. Suhreverdi’nin Nur Heykelleri isimli kitabını okuyoruz; onların farkındalıklı halini algılayabilmek için hayaller kuruyor, fikirler öne sürüyoruz… 

Kitaplarını sevdiğim yazarların içinde klasiklerden Çernişevksi, Dostyoyevksi, Ömer Seyfettin, Sebahattin Ali gibi çok önceleri okumuş olduklarım var. Üçüncü Göz, İkinci Beden gibi fantastik romanları da ilgiyle okudum. Türk yazarlarımızı seviyorum: Buket Uzuner, Deniz Erten, Azra Kohen, Zülfü Livaneli, Elif Şafak, Murat Menteş, Erhan Kolbaşı severek okuduklarım arasında olanlar.  Son zamanlarda Edebiyat Kitap Klubümüz’den Burcu Özer Katmer’in Kendine Ait kitabından, göç etmiş Türklerin ve çocuklarının parçalanmış hayatlarıya ilgili çok şeyin farkına varmaya başladım.  Ve Meltem Soğuk Stropoli; senin kitabını ilgiyle okudum: Yeşil Mavi Hayat!.. Farkındalık kazandıran, düşündüren ve seçimlerimizi hatırlatan, insan için ve insana ait çok özel kitaplardan…

Biraz da hikaye ile bilgelik karışık olursa ilginç buluyorum. Örneğin Elif Şafak’ın Aşk romanı tasavvuf açısından da edebiyatımız için iyi bir örnek oldu, dünyada pek çok kişinin zihnini açtı. Tabii bir de neredeyse 15-20 yıldır ara sıra açıp okuduğum Filibeli A. Hilmi’nin kitabı Amak-ı Hayal’i hala severek okurum.  

Bu güzel sohbet için çok teşekkürler Şefika. İkinci kitabınla buluşmayı merakla bekliyoruz. 

Davetin, ilgin ve özellikle ilham aldığını belirttiğin için ben çok teşekkür ederim Meltemciğim. 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Fındık, Üzüm, Mantar ve Melankoli

yazar

Published

on

Araba, yılankavi yollarda yavaşça yol alırken sağa mı yoksa sola mı bakacağımı şaşırıyorum. Sanki kocaman yemyeşil bir bulutun içini yararak yavaş yavaş ilerliyoruz. Yeşilin sadece rengi değil, kokusu da içimize dolsun diye arabanın camlarını sonuna kadar açıyoruz. Taze doğa kokusu içeriyi kaplar kaplamaz arabanın arkasındaki yatağında bunalmış olan köpeğimiz Grissino da kafasını kaldırıp hareketleniyor. Coşkulu bir merakla, elle çizilmiş gibi düzenli bir şekilde önümden geçen ovaları ve tepeleri seyre dalıyorum.

İtalya’nın Piemonte bölgesinin şaraplarıyla tanınan Langhe alt bölgesindeyiz. Konu şarap olunca, hele de UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan bir bölgedeysek, vadiler boyunca uzanan üzüm bağlarını görmek pek de şaşırtmıyor. Ne var ki bu yöre toprağının bereketi sadece üzümle sınırlı değil; bölge aynı zamanda dünyaca meşhur bir fındık cenneti!

Yol boyunca bir tarafta asmalar, bana güzelliklerinden emin kadınların duruşunu anımsatan özgüvenleriyle arzıendam ederken, hemen yanıbaşlarında mütevazi fındık ağaçları birbirlerine kenetlenmiş, kendi hallerinde yaşıyorlar sanki. Süslü asmalar, gözüme ne kadar estetik açıdan üzerinde çalışılmış, ölçülüp, biçilmiş görünüyorsa, ağırbaşlı fındık ağaçları da geniş, yuvarlak yapraklarıyla oluşturdukları koyu yeşil örtü ile bir o kadar doğal orman izlenimi veriyorlar. İçe dönük fındıklar ile dışa açık, yüzünü güneşe dönmüş üzümler ne kadar farklı mizaçtalar diye düşünüyorum. Oysa her ikisi de ayrı ayrı Langhe‘nin medarıiftiharı. Biri, bölgeye dünyanın en iyi kırmızı şarapları arasında gösterilen Barolo ve Barbaresco’yu hediye ederken (kıskanç rakibi Toskana duymasın!), diğeri de dünyaca ünlü çikolata markası olan Ferrero‘yu sunmuş. Ferrero firmasının hikayesi de epeyce ilham verici. II. Dünya Savaşı döneminde yaşanan kakao kıtlığı ve yüksek vergiler, Albalı akıllı pastacı Pietro Ferrero’yu, çikolatayı çoğaltabilmek için bölgede bolca bulunan Langhe fındıklarını kullanmaya yönlendirmiş. İlk olarak Giandujot adıyla katı olarak ürettiği bu fındık-çikolata karışımı, daha sonra 1960’larda hepimizin çok iyi bildiği Nutella’ya dönüşmüş ve dünyanın aklını başından almış! Buradan Türk “finduk“ larımıza da selam olsun, Ferrero’ya katkıları büyük çünkü Türkiye, İtalya için önemli bir tedarikçi.

Piemonte için sonbahar demek, şenlik demek

Eylül’ün başında olduğumuz için buralar hala yazı yaşıyor. Ancak daha önceki seyahatimden biliyorum, Ekim ayı geldi mi Piemonte’de, özellikle de Alba şehrinde, adeta bir düğmeye basılmış gibi üç ay boyunca devam edecek şenlikli bir dönem başlar. Bağ bozumu sonrası yeşilden, sarı ve kırmızıya değişen tonlarda, adeta bir renk cümbüşüne bürünen bereketli bölge toprağı dünyanın en pahalı yiyeceklerinden olan beyaz trüf mantarına (tartufo bianco) da ev sahipliği yapmaya başlar. Özel eğitimli köpeklerle trüf avları yapılır, restoranların menüleri trüf mantarlı lezzetler sunmaya başlar. Masanıza, elinde ceviz büyüklüğünde trüflerle gelen garsonlar, tabağınızı trüflü isteyip istemediğinizi sorar ve minik rende ile mantarda yapılan her hareket, tabağınızın bedeline anlamlı bir katkıda bulunur!

Bereketin içindeki melankoli

Bunca bereket nasıl olup da tek bir bölgede toplanmış, Langhe toprağı adeta kutsanmış toprak!” diye düşünürken, yeşil vadileri geride bırakıyor ve merakla beklediğim o küçük kasabaya varıyoruz. Alba’dan 30-40 dakikalık bir yolculukla ulaştığımız Santo Stefano Belbo, Langhe’nin sınırına yakın, tepede konumlanmış ufak bir köy. İsmini, içinden geçen Belbo nehrinden alıyor. İtalya’nın feodal döneminden kalma antik yapıların bir kısmı- örneğin kalenin bir kulesi- olduğu gibi korunmuş.

İtalya’nın melankolik yazarı olarak bilinen Cesare Pavese’nin doğup büyüdüğü ve Torino’da öğrenim görürken de yazları gelip ailesiyle çiftlik evinde kaldığı köy burası. Yolun sol tarafında sarı badanalı, mavi panjurlu çiftlik evini görüyorum. Heyecanla arabadan inip, kapısı açık bahçeden içeri giriyorum. Bahçede, evin hemen önünde, Pavese’nin bir büstü var. Ev, aile tarafından bir başkasına satıldığı için bugün Pavese’den kalan pek fazla iz yok. Tekrar arabaya binip en fazla bir kilometre mesafedeki Cesare Pavese Müzesi’ne (Fondazione Cesare Pavese) gidiyoruz. Sabahın erken saatleri olduğu için müze henüz açılmış, tek ziyaretçi benim. Bunun da verdiği ayrıcalıkla müze görevlisi zarif hanımefendinin bana hevesle ve detaylı bir şekilde bölümleri tanıtmasının keyfini çıkarıyorum. Pavese’nin el yazısı taslakları, kitaplarının orijinal basımları, özel notları, mektupları, fotoğrafları, okuduğu kitaplar ve İngilizce’den İtalyanca’ya çevirdiği kitapları bir bir gözden geçiriyorum. Neredeyse yüzlerce kez üstü çizilmiş el yazısı taslaklar bugün severek okuduğumuz romanların ne aşamalardan geçerek tamamlandığını hatırlatır bana hep. Şu anda okumakta olduğum Ay ve Şenlik Ateşi’nin manuskriptlerinin olduğu bölümde dalıp gidiyorum. Yazdıklarından ikna olmamış, defalarca kelimelerin üstünü çizip yeniden yazmış Pavese. O sırada ayrı bir cam bölümde 1932’de İngilizce’den İtalyanca’ya ilk kez çevirisini yaptığı Herman Melville’in klasiği Mobydick’in neredeyse 100 yıllık baskısını görüp heyecanlanıyorum. Derken sararmış bir kitap sayfasına el yazısıyla yazdığı kısa bir nota gözüm takılıyor:

“Sizleri affediyorum. Siz de beni affedin, olur mu? Ardımdan dedikodumu yapmayın.”

Uzun süre nottan gözümü alamıyorum.1950 yılında, 42 yaşındayken, tam da mesleğinin doruğunda, İtalya’da dönemin en önemli edebiyat ödülü Strega’yı almışken, Torino’da bir otel odasında başucundaki kitaba bu cümleleri yazarak intihar etmiş Cesare Pavese.   

Hüzünle geçen bir hayat

Doğa harikası olan bu bereketli topraklarda doğup büyümüş, yazma konusunda hayallerine ulaşmış, ayrıca çevirmenliği, edebiyat eleştirmenliğini ve yayın yönetmenliğini başarıyla yapmış, iki dünya savaşı arası yıllarda İtalya’da esen faşizm fırtınasında siyasi badireler atlatmış, hapis yatmış ve tüm zor şartlara rağmen edebiyatın, hayatın saldırılarına karşı bir savunma olduğuna kalpten inanmaya devam etmiş ancak bir türlü melankoliden kurtulamamış bir yazar Pavese.

Henüz sekiz yaşındayken babasını kaybetmesi, baskın karakterli ve sert mizaçlı annesiyle arasındaki kapanmayan mesafe, zaten içe dönük ve utangaç olan küçük Cesare’nin hayata karşı olan korku ve endişelerinin üstesinden gelebilmesine engel olmuş belki de. Eğitimine Torino’da zengin burjuva okulunda devam etse de kendine güveni hiçbir zaman tam oturmamış. Hele kadınlarla olan aşk ilişkileri…İşte bu konuda hep hüsran yaşamış genç Cesare. Daha ilk gençlik yıllarından itibaren kadınlar tarafından reddedilmiş. 1935’te bir başkasına gönderilmesi gereken mektupların kendisinde olması nedeniyle yargılanmış ve hapis cezasına çarptırılarak Calabria bölgesinde küçük bir köy olan Brancaleone’ye gönderilmiş. Buradaki tecrübesi ona Hapishane (Il Carcere) adlı uzun öyküsünü yazmada ilham olmuş olmasına ama, 1936 yılında tekrar Torino’ya döndüğünde duygusal olarak bağlı olduğu kadının evlenmiş olduğunu öğrenmiş.

Bir insan olgunluk çağına da gelse, çocukluk döneminin izleri ne kadar kuvvetli olabiliyor diye düşünüyorum. Doğduğumuz yer, köklerimiz, ailemiz…hepsi hayat boyu ne yaparsak yapalım aslında bizimleler. Cesare Pavese’nin hayatını inceledikçe bir yazar olarak tüm yazın yaşamında gençlik ve çocukluk döneminin etkisini ve önemini daha iyi anlıyorum. Yapıtlarında, yaşamının o dönemlerine gitmiş hep. Yaşamı boyunca, dünyaya ve diğer insanlara karşı kendisini hep yalnız hissetmiş. Belki de huzurun ve hafifliğin simgesi olan doğup büyüdüğü yer bir ana rahmi gibi ona güvenli gelmiş. Onun için ait olduğu yer olan “köy” duygusunu Ay ve Şenlik Ateşleri’nde şöyle ifade etmiş:

Çekip gitmek uğruna bile olsa bir köyü olsun ister insan. Köy demek yalnız olmamak demektir, insanında, bitkisinde, toprağında sana ait olan, sen yokken de orada kalıp seni bekleyen birşeyler olduğunu bilmektir.”

Müzeden hüzünlü ayrılıyorum. Arabanın camlarını tekrar sonuna kadar açıp temiz Piemonte havasını tüm gücümle ciğerlerime çekiyorum.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Bazı Vedalar Gül Kokar

yazar

Published

on

Denize karşı bir banka oturmuşum… Dalgalar kıyıya her vurduğunda sanki dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim ne varsa birer birer alıp götürüyor benden. İnsanın her şeyi bir kenara bırakıp sadece durabildiği, hayatı yalnızca izlemekle yetindiği o ender, o güzel anlardan biri işte.

Önümden insanlar gelip geçiyor. Kimi bir yere yetişmeye çalışırcasına telaşlı, kimi kendi halinde, kendi ritminde sakin… Onların hayatlarını dışarıdan bir seyirci gibi izlerken başımı gökyüzüne kaldırıyorum; yukarıda adeta görsel bir şölen var. Güneş, tüm kızıllığını gecenin durgun mavisine bırakıyor yavaşça.

Kucağımda bir kutu gül yapraklı lokum, elimde ise dumanı üstünde bol köpüklü bir Türk kahvesi… Gülün o zarif, incelikli kokusu kahvenin derin lezzetiyle birleşince zihnimde tarif edemediğim bir sükûnet yayılıyor. „Kokular ve tatlar hafızanın kapısını açar,“ derlerdi de pek inanmazdım; meğer ne kadar doğruymuş, bu bankta bir kez daha anlıyorum.

Zira insan zamanla kavrıyor ki gidenin ardından geriye kalan tek hakikat ruhumuza nakşolan hissiyattır. Hayatımızın bir yerinde yolumuzun kesiştiği, bakışıyla içimizi ısıtan, iki kelamıyla gönlümüzü ferahlatan o zarif ruhlar gidişleriyle bile ardında silinmez bir rayiha bırakır. Hani derler ya: „İnsan ancak bıraktığı izden ibarettir.“ Öyleyse izinizi güzelleştirin.

İşte bu yüzdendir ki bazı vedalar gül kokar… Gül kokan bir veda, insanın ruhunu örseleyen o karanlık yasa hiç benzemez. Hüzünlüdür evet ama yıkıcı değildir. İçinde ne öfke barındırır ne de pişmanlık… Bir kahve köpüğünde, akşamüstü serinliğinde gül kokusu eşliğinde beliren minnet duygusudur. Gidenin yokluğuna karalar bağlamak yerine, varlığı ile hayatımıza bıraktığı zarif izlere hürmettir.

Dalgalar kıyıya vurmaya devam ederken kahvemden son yudumu alıp fincanı bırakıyorum. Damağımda zarif bir gül tadı, yüzümde tatlı bir tebessümle akşamı karşılarken yüreğimde yolumun zarifliklere denk gelmesinin şükrünü taşıyorum.

Bir gün bu banktan kalkıp gittiğimde arkamda kırgınlık, öfke, acı değil; deniz meltemine karışan zarif bir gül kokusu kalması dileğiyle…

Continue Reading

Köşe Yazıları

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Korona Aşısı Olmadım: “Ben Haklı Çıktım” Diyemiyorum, Çünkü Ortada Sevinecek Bir Şey Yok

“Aşı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar; bugün ise “İyi ki olmadın” diyorlar

Cemil Baysal

Korona döneminde aşıların olası yan etkilerine dikkat çeken sayısız paylaşım yaptım. Facebook hesabıma defalarca kısıtlama getirildi, paylaşımlarım engellendi. Buna rağmen susmadım. Telegram’da, WhatsApp’ta ve ulaşabildiğim her yerde gruplar kurdum. Hiçbir maddi ya da kişisel çıkarım olmadan, karşılaştığım bilgileri ve uyarıları insanlarla paylaşmaya çalıştım.

O dönemde birçok kişi, gazetelerde yayımlanan her haberi ve bakanların her açıklamasını tartışılmaz gerçek kabul ediyordu. Oysa yalnızca pandemide değil, her konuda sorgulamak gerekir. Bir haberi gazete yazdı diye doğru sayamayız. Haberi kim yaptı, kim yaptırdı, arkasında hangi ilişkiler ve çıkarlar var; bunları da sormalıyız. Gazetecilik yalnızca söyleneni aktarmak değil, söylenmeyeni araştırmaktır.

Bir anda pandemi çıktı, kısa süre içinde aşılar hayatımıza girdi. Normal koşullarda bir aşının araştırılması, denenmesi, onaylanması ve piyasaya sürülmesi yıllar alabilirken bu süreç olağanüstü hızla ilerledi. Küresel seferberlik, büyük finansman ve mevcut bilimsel çalışmalar süreci hızlandırmış olabilir. Fakat bu kadar hızlı alınan kararları sorgulamak neden suç sayılsın?

“Korona aşısı olmadım” dediğimde bana uzaylı görmüş gibi baktılar. Aşı sertifikamın olmadığını öğrenince benimle aynı masada oturmak istemeyenler bile oldu. Kimi, “Ben doktorum, insanların sağlığıyla oynuyorsun” dedi. Kimi de, “Sen devletlerden ve bakanlardan daha mı iyi biliyorsun? Devletler halkının kötülüğünü neden istesin?” diye çıkıştı.

Allah aşkına, siyasetçiler ne zamandan beri yalnızca insanların sağlığını ve çıkarını düşünüyor? Siyaset; iktidarın, ekonomik menfaatlerin ve çıkar çatışmalarının bulunduğu bir alan. Bu da başlı başına başka bir yazının konusu.

Sonra karantinaların sona erdiği açıklandı, maske zorunlulukları kaldırıldı. İnsanların aklında şu soru kaldı: Virüs bir gecede mi kaybolmuştu? Dün tehlikeli sayılan temas, ertesi gün nasıl olağan hâle gelmişti? Bilimsel gerekçeler, siyasi kararlar ve ekonomik zorunluluklar birbirinden yeterince ayrılmış mıydı?

Aradan yıllar geçti. Bugün çevremde “İyi ki aşı olmadın” diyen çok sayıda insan var. Bazıları aşı sonrasında başladığını düşündükleri sağlık sorunlarını anlatıyor. Ancak bunların aşıyla bağlantısını bilimsel ve hukuki olarak kanıtlamak kolay değil. Doktorlar çoğu zaman doğrudan bir bağ kurmuyor. Hukuk yolu açık deniliyor ama mağdur olduğunu düşünen kişiye, “Hadi, kanıtla” deniliyor.

Elbette sonradan ortaya çıkan her hastalığı aşıya bağlamak doğru değildir. Fakat insanların yaşadıklarını yok saymak ve sorularını susturmak da doğru değildir. İhtiyacımız olan; şeffaf araştırmalar, bağımsız denetim ve insanları küçümsemeden dinleyen bir sağlık sistemidir.

Bugün “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe üzülüyorum.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse, “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Virüsün varlığının ve hızla yayıldığının söylendiği o dönemde de bugün de bir kez bile grip olmadım. Elbette benim hastalanmamış olmam, virüsün var olmadığı veya başkalarının yaşadığı ağır hastalıkların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ancak kendi bedenim ve sağlığım hakkında verdiğim karar nedeniyle dışlanmayı da hiçbir zaman doğru bulmadım.

Benim asıl itirazım yalnızca aşıya değil, insanlara uygulanan baskıya ve dayatmayaydı. “Aşı olmazsan uçağa binemezsin, buraya giremezsin, şunu yapamazsın” denildi. Bazı insanlar işlerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla, istemedikleri hâlde aşı olmak zorunda kaldıklarını hissetti. Toplum öylesine keskin biçimde ayrıştırıldı ki mesele neredeyse “Aşı sertifikan yoksa ekmek bile alamazsın” noktasına getirildi.

İnsanların kendi bedeni hakkında özgürce karar verme hakkı böylesine ağır bir baskı altında bırakılmamalıydı. Bugün çıkıp “Ben haklı çıktım” demiyorum. Çünkü ortada sevinecek hiçbir şey yok. Sağlığını kaybettiğine inanan insanları gördükçe yalnızca üzülüyorum.

Çünkü bilimin düşmanı soru sormak değil, soruları susturmaktır; demokrasinin düşmanı ise insanları korkutarak mecbur bırakmaktır.

Continue Reading

Trendler