Sosyal Medya

Köşe Yazıları

Her şey onun yüzünden oldu..

yazar

Yayınlayan

on

Suçu Başkasında Aramak Kolay, Kendimizde Aramak Zor

Cemil Baysal yazdı

Suçlu aramak, yaşadığımız sıkıntıları başkalarına yüklemek, insan doğasının bir parçası gibi görünebilir. Kendi hatalarımızı veya sorumluluklarımızı kabul etmek, genellikle zorlayıcı bir süreç olabilir. Ancak, gerçek bir değişim ve gelişim istiyorsak, sorunları sadece dış faktörlere atmak yerine aynaya bakmak ve kendi üzerimize düşen sorumluluğu kabul etmek gereklidir.

Çoğu zaman, “Onun yüzünden oldu” veya “Bunun sebebi şu” gibi cümlelerle kendi sorumluluğumuzu örtbas etmeye çalışırız. Ancak, bu tür bir tavır sadece kaçıştır. Gerçek değişim, sorunları ve hataları fark edip kabul etmekle başlar. Her ne kadar başkalarını suçlamak kısa vadede rahatlık sağlasa da, uzun vadede bu tutum bizi gelişimimizden alıkoyar.

Belki de bu kolay kaçışın ardında, değişimin zorluğunu kabul etmeme isteği yatar. Kendi hatalarımızla yüzleşmek ve onları düzeltmek, çoğu zaman rahatsız edici olabilir. Ancak, bu rahatsızlık, kişisel büyüme ve olumlu değişim için bir adımdır.

Değişim, kabullenme ile başlar. Bir şeyin yanlış gittiğini bilmek, bu gerçeği kabul etmek ve ardından nasıl düzeltebileceğimize odaklanmak önemlidir. Her ne kadar başkalarını suçlamak kolay olsa da, sorumluluğumuzu üstlenmek ve kendimizdeki potansiyeli ortaya çıkarmak, gerçek anlamda güçlü bir insan olmanın yoludur.

Bu nedenle, “Suç onda, onun yüzünden oldu” demek yerine, sorunların kaynağını aramak ve kendimize dürüst bir şekilde bakmak, gerçek bir değişim ve gelişim için ilk adımdır. Unutmayalım ki, sorumluluğu kabul etmek, gücümüzü keşfetmek ve daha iyi bir versiyonumuz haline gelmek için atılmış önemli bir adımdır.

Die Suche nach Schuldigen, das Zuweisen unserer Probleme an andere, mag wie ein Teil der menschlichen Natur erscheinen. Das Akzeptieren unserer eigenen Fehler oder Verantwortlichkeiten kann oft ein anspruchsvoller Prozess sein. Wenn wir jedoch echte Veränderung und Entwicklung anstreben, ist es notwendig, nicht nur die Probleme auf externe Faktoren abzuwälzen, sondern in den Spiegel zu schauen und die Verantwortung zu übernehmen, die auf uns zukommt.

Verantwortung übernehmen: Der Schlüssel zur persönlichen Veränderung und Entwicklung

Oft versuchen wir, unsere Verantwortung mit Sätzen wie “Es ist wegen ihm/ihr” oder “Der Grund dafür ist dies” zu verschleiern. Diese Haltung ist jedoch nur eine Flucht. Wahre Veränderung beginnt damit, Probleme und Fehler zu erkennen und zu akzeptieren. Obwohl das Beschuldigen anderer kurzfristig Erleichterung bringen mag, hindert uns diese Einstellung langfristig an unserer eigenen Entwicklung.

Vielleicht liegt hinter dieser einfachen Flucht der Wunsch, die Schwierigkeiten der Veränderung nicht anzuerkennen. Sich mit unseren eigenen Fehlern auseinanderzusetzen und sie zu korrigieren, kann oft unbequem sein. Diese Unannehmlichkeit ist jedoch ein Schritt in Richtung persönlichem Wachstum und positiver Veränderung.

Veränderung beginnt mit Akzeptanz. Es ist wichtig zu wissen, dass etwas falsch läuft, diese Realität zu akzeptieren und sich dann darauf zu konzentrieren, wie man es verbessern kann. Obwohl es einfach ist, andere zu beschuldigen, ist es wichtig, die Verantwortung zu übernehmen, unser Potenzial zu erkennen und den Weg zu gehen, um wirklich eine starke Person zu werden.

Daher ist es wichtig, nicht zu sagen “Es ist seine/ihre Schuld, deswegen ist es passiert”, sondern nach der Ursache der Probleme zu suchen und ehrlich zu uns selbst zu sein. Denken wir daran, dass die Übernahme von Verantwortung ein wichtiger Schritt ist, um unsere Stärke zu entdecken und zu einer verbesserten Version unserer selbst zu werden.

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Açgözlülük ve Liyakatsızlık Turizmi Nasıl Yıktı?

yazar

Yayınlayan

on

Turizm sektörü, uzun yıllardır emek ve özveriyle örülen bir başarı öyküsünün tam ortasında büyük bir çöküş yaşıyor. Açgözlülüğün ve liyakatsızlığın etkileri, adeta derin bir yaraya dönüşmüş durumda. Bu yazıyı iki ya da üç yıl sonra okuduğunuzda, her şeyin daha iyi farkına varacaksınız. Ancak şu an, 20-30 yıllık emeğin gözlerimizin önünde yok olmaya başladığını, hatta bu bitişin tam ortasında olduğumuzu görüyoruz.

Şu anda, Turizm Bakanı’nın sektörden geldiği bir dönemde bulunuyoruz. Dünya küçüldü ve sosyal medyanın sağladığı şeffaflık sayesinde Antalya’daki nar suyu fiyatlarından Taksim’deki taksi ücretlerine kadar, her şey anında gözler önüne seriliyor. Bir turistten iki nar suyu için 1200 TL isteyen esnaf ya da 2 kilometrelik yol için 1000 TL alan taksici, bu sektörün gerçek değerinden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Böyle bir anlayış, turizmi sadece paraya odaklı bir sektör haline getirdi. Oysa önce ülkemiz kazansın mantığı olsa, o esnaf turiste bedava nar suyu ikram eder. Turist ülkemizden memnun ayrılsın anlayışı olsa, taksici önce turisti memnun etmeyi düşünür, bir kişiden birkaç avro kazıklama derdine düşmez.

Eskiden, misafirperverliğin temelinde, turistlerin kalpten tavsiyelerde bulunmasını sağlayacak bir yaklaşım yatıyordu. Turistler, güler yüzle karşılandıklarında ve kaliteli hizmet aldıklarında, Türkiye’nin güzelliklerini dostlarına anlatıyor ve ülkeye olan ilgiyi artırıyordu. Ancak bu yıl itibarıyla, sosyal medya sayesinde, Antalya, Bodrum ve Çeşme gibi destinasyonlardaki yüksek fiyatlar ve kötü hizmet haberleri tüm dünyaya hızla yayılmakta.

Yıllar önce Türkiye’nin turizmdeki başarısı, sadece otobüs ve tramvaylarda gösterilen milyonlarca dolar harcanan reklamlardan değil, her bir turizm acentesinin ve gurbetçinin özverisinden kaynaklanıyordu. Bir gurbetçi, işyerindeki arkadaşlarına Türkiye’yi tanıtır, bir apartman sakini pişirdiği yemeği komşularına getirirdi. Bu küçük ama etkili davranışlar, Türkiye’yi cazip bir turizm destinasyonu haline getirdi. Her turist, Türkiye’nin misafirperverliğini çevresindeki insanlara anlatıyordu. Bir Türk, “Haydi gelin, bu yaz köyümüze gidip size yöremizi tanıtayım,” dediğinde, tanıdığı Alman’ı ya da İsviçreli’yi en güzel şekilde ağırlardı. Bu emeklerle bugünlere gelindi. Ama bir kaç soytarının ahlaksızlığı ve sorumsuzluğu yüzünden, bir anda her şey bitiyor.

Yüksek maliyetlerden kaçınan oteller de ucuz, kalitesiz sektöre yandan giriş yapmış kişileri işe alıyor. Hatta Almanya’dan sınır dışı edilmiş ya da Türkiye’ye kesin dönüş yapmış bazı kişiler, Almanca bildikleri için rehberlik bile yapıyor.

Fakat açgözlülük ve doyumsuzluk yüzünden durum değişti. Esnafın ve otelcilerin “Zaten geliyorlar, ne yaparsak yapalım para kazanırız” anlayışı, turizm sektörünü geri götürdü. Artık bu tutum, turistleri başka ülkelere yönlendirdi. Örneğin, Yunanistan’da 20 çeşit meze için 20 avro ödenirken, Türkiye’de benzer bir hizmet için astronomik rakamlar talep ediliyor. Eskiden Türk misafirperverliğini öne çıkararak turist çekmeyi başarmıştık; şimdi ise taksiciler ve oteller, turistleri nasıl kazıklayacaklarını düşünüyor. Bu nedenle gurbetçiler de artık Türkiye’de bir haftalık tatile 5-10 bin avro harcamıyor. Çoğunu da küstürdüler.

Kısa vadede, gurbetçiler ve turistler eski alışkanlıklarına dönmeyecek. Artan fiyatlar ve kalitesiz hizmet, Türkiye’nin turizm imajına büyük zarar verdi. Eskiden gurur duyduğumuz ucuzluk ve kalite anlayışını, artık sadece bir hatıra olarak hatırlıyoruz. Ülkemizin emek vererek kazandığı bu değerler, birkaç kişinin ahlaksızlığı yüzünden yok oluyor.

Ne yazık ki, turizm sektörü bu noktaya geldi ve milyarlarca dolarlık yatırımlar, hak ettiği kalitede turistleri ağırlayamıyor. Bu durumu değiştirmek, hepimizin sorumluluğunda. Aksi takdirde, turizmdeki bu çöküşün önüne geçmek çok zor olacak.

#TurizmdeÇöküş #Açgözlülük #Liyakatsızlık #Misafirperverlik #TurizmKrizi #TürkiyeTurizmi #TuristMemnuniyeti #TurizmAhlakı #TurizmSektörü #TurizmGeleceği #TurizmSorunları #TurizmBakanlığı #SosyalMedya #TurizmYatırımları #TurizmRehberliği #isviçre #almanya #tatil #kesfet #tatilkeyfi

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Korkuyoruz!!!

yazar

Yayınlayan

on

Bu yazıyı yazıp yazmamakta oldukça kararsız kaldım. Zira çok bıçak sırtı ve yanlış anlaşılmaya açık bir konu. Benim ve çevremde tanıdığım kadınların sığınmacı erkeklerle ilgili yaşadığımız endişelerden bahsetmek istiyorum. Yazacaklarımın ne siyasetle bir ilgisi var, ne de ırkçılıkla. Bu noktayı baştan belirtmek isterim. Sadece endişeliyiz, insani haklarımızın ve özgürlüğümüzün kısıtlandığını düşünüyoruz ve can güvenliğimizin tehdit aldında olduğuna inanıyoruz.

Bundan birkaç yıl önce ilk sığınmacılar gelmeye başladığında, genç erkeklerin çokluğu bizi şaşırtmış ve endişelendirmişti. Küçük bir Avusturya kasabasında yaşıyorum. Evimizin yakınlarında bir integrasyon kursu ve bir sosyal merkez var. O yüzden sık sık gelenleri gözlemleyebiliyorduk. Az nüfusu olan kasabalarda da yeni gelmiş sığınmacıların yerleştirilmesi oldukça tartışma konusu olmuştu. Yaşamın içinden şahit olduğumuz bazı örnekler vermek istiyorum. Ancak şu veya bu ülke diye ayıramıyorum, zira Suriye, Afganistan ve başka ülkelerden gelenler var. Hangi ülkeden geldikleri çok da önemli değil, önemli olan Avrupa yaşamına ve kültürüne tamamen zıt bir kültürden gelmeleri.
Süpermarkette yaşanan bir olay, genç bir sığınmacı erkek kadınların olduğu kasadaki sıraya girmek istemiyor ve kadınların arkasında beklemeyi reddediyor. Kasiyer kadın onu uyarınca da öfkelenip tüm aldıklarını yere atıp çıkıyor. Sütler içecekler yerlere saçılıyor. Buna benzer market olaylarını çevremizden de duyduk.
Avusturya’ da ormanlık alanlar, parklar, şehrin kenarından geçen akarsuların yanına yapılan yürüyüş yolları boldur. Yaklaşık yirmi yıldır burada yaşıyorum tek başıma ormanda hiç korkmadan yıllardan beri yürüyüşümü yapıyorum. Ancak bir anda karşıma 10-15 sığınmacı çıkınca açıkçası ürküyorum. Garip bakışlar, aralarında konuşup gülüşmeler insanı huzursuz ediyor. Ne dediklerini anlamasam da bana bakarak konuşunca kendimi bir garip hissediyorum. Aynı huzursuzluğu yakın arkadaşım da yaşıyor. O da benim gibi çoğu zaman tek başına yürüyüşe çıkıyor. Ancak uzun zamandır, özellikle havanın erken karardığı kış aylarında şehir içinde yürümeyi tercih ediyor.
Geçenlerde kızım alışveriş merkezinde gezen iki arkadaşını rahatsız ettiklerinden bahsetti. Geçen yaz da havuzda duş almakta olan 10-12 yaşlarında bir kızın etrafını sarıp taciz ettiklerini farkedip müdahale etmiştim. Aslında insan müdahale etmeye de korkuyor çünkü nasıl tepki vereceklerini kestirmek zor. Havuzlarda da aynı durum. Gruplar halinde her yere gidiyorlar ve özellikle küçük kızlara tacizkar bir şekilde bakıyorlar.
Kadınlara tecavüz ve cinayet haberleri duyduğumuz günler gitgide sıklaşmaya başladı. Oysa burada yaşadığım yıllar boyunca yılda belki bir ya da iki haber duyardık. Bu yıl sadece Viyana’ da 10 civarında tecavüz ve cinayet olayı okudum. Dikkatimden kaçan haberler de olmuş olabilir. En son okuduğum Viyana’ da hayat kadını olarak çalışan 3 kadının Afgan bir genç tarafından bıçakla öldürülmesi idi. Kadınların çalıştıkları evi farkediyor ve büyük mutfak bıçaklarından alıp gidip kadınları vahşice öldürüyor. Mahkemede inancına ters olduğu için yaptığını söylüyor.
Avusturya’ ya ilk geldiğim zaman sokaklarda günün her saati rahatça gezebildiğim ve istediğimi rahatsız edilmeden giyebildiğim için çok mutlu olmuştum. Yıllarca da bu özgür ortamın tadını çıkardım. Ne yazık ki artık hem kendim, hem de çocuklarım için korkarak yaşıyorum. Kızımı tek başına bir yere göndermeye korkar oldum. Oğullarım da gece gittikleri bir yerde bir şiddet olayı ile karşılaşırlar diye korkuyorum. Geçenlerde Almanya’ da kızkardeşinin mezuniyet töreninden dönerken öldürülen gencin haberi beni günlerce etkiledi.
Hem tamamen Avrupa’ ya zıt bir mantaliteleri olan, hem de oldukça agresif bu genç erkeklerle yaşamak zorunda mıyız? Onların ülkelerinde savaş var diye kabul ettik, ülkelerimiz barınma, eğitim ve iş sağladı. Peki bizim güvenliğimizi kim sağlayacak? Bu insanlara topluma uyum sağlamaları için herhangi bir eğitim veriliyor mu bilmiyorum. Ama kadını yok sayan, kolayca öldürebilen, tecavüz edebilen, hatta başı kapalı olmayan kadına bunların yapılmasını normal sayan bu düşünce tarzı değişebilir mi?
Biz kadınlar korkuyoruz. Yeniden özgürce, korkmadan, insanca yaşamak istiyoruz. Zaten toplumda kadınlar iş yaşamında olsun, aile içinde olsun bir sürü zorlukla baş etmek zorunda kalıyor. Bir de can güvenliğimiz için endişe duymadan yaşama hakkımız elimizden alınsın istemiyoruz. Bunu istemek çok mu fazla? Bunu istediğimiz için ırkçı mıyız?
Başka kadınların da bu konu hakkında ne düşündüğünü çok merak ediyorum. Sizlerin de çevrenizde duyduğunuz veya yaşadığınız olaylar var mı? Yorumlarda anlatırsanız çok sevinirim.

Belki bu haber de ilgini çekebilir: “KÖŞE YAZILARI: ‘Ülkemde sığınmacı istemiyorum’ diyenler faşist midir?” link

#KadınHakları #GüvenlikEndişesi #ÖzgürYaşam #KadınlarKorkuyor #SığınmacıSorunu #ToplumsalGüvenlik #KadınGüvenliği #İnsancaYaşamak #AvrupaKültürü #KadınCinayetleri #TecavüzHaberleri #avusturya #isviçre #almanya #avrupa #asyl #sığınmacılar

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

“Ülkemde sığınmacı istemiyorum” diyenler faşist midir?

yazar

Yayınlayan

on

By

Dünyanın artık neredeyse en önemli güncel sorunlarından biri göç ve sığınmacılar. İnsanlar, yaşadıkları ülkelerde güvenli bir şekilde yaşamaktan mahrum bırakılıyor. Her gün bir kadına taciz veya tecavüz ya da gençler arasında kavga haberi okuyoruz. Türkiye’nin en gözde semtlerinden biri olan Yeşilköy sahilinde geçtiğimiz günlerde bir etkinlik düzenlenmiş ve kalabalık olunca o gün sığınmacılar sahile gelmemiş. Türkler, “Uzun zamandan sonra sahilde biz Türkler eğlenebiliyoruz,” şeklinde paylaşımlar yapmışlar. Ne kadar acı, düşünebiliyor musunuz?

Ülkemde sığınmacı istemiyorum diyenler, sadece tiplerini veya saç şeklini beğenmedikleri için mi bu tarz isyanlarda bulunuyorlar sizce? Avrupa ülkelerinde de isyan eden halkın belirli korkuları ve kaygıları var. Bundan 10 yıl önce Avrupa’nın her ülkesinde kadınlar ve kızlar rahatça akşamları diledikleri yerde yalnız yürüyebiliyordu. Anneler kızları için endişelenmiyordu. Avrupa’nın birçok ülkesinde bahçeler vardır, güzel havalarda insanlar buralarda zaman geçirirdi. Ancak artık ne sahilde, ne göl kenarında, ne de yüzme havuzlarının bahçelerinde insanlar rahat değil.

Geçtiğimiz günlerde Kayseri’deki halkın ayaklanması provokasyon olabilir. Aralarında tahrik edenler de vardır. Ancak bu aslında Türkiye’nin nasıl bir ateşle oynadığını gösteren ve olabilecekleri işaret eden bir fragman.

Bir insan Keyfi ülkesini terkeder mi?

Göçmenler açısından da bakarsak: Bir insan, kendi ya da atalarının ömrünü geçirdiği bir ülkeyi keyfi olarak başka bir ülkeye gitmek için terk eder mi? Mecbur kalmadıkça gitmez. Düşünün, küçücük bir sırt çantanıza diplomanızı, hayatınızın o anından itibaren size lazım olabilecek en önemli belgeleri, bazı değerli eşyalarınızı alıp ülkenizi, atalarınızın yüzyıllarca yaşadığı toprakları terkedip, kucağınıza ya da sırtınıza bir ya da iki bebek veya çocuğunuzu alarak botlarla, dağları dereleri denizleri aşarak bilinmeyen bir yere sığınmak ve yaşam mücadelesi vermek zorunda kalacaksınız. Bunu ancak mecbur olan insanlar yapar. Ülkesinde saldırı, savaş, iç savaş gibi durumlar olanlar için kimsenin lafı yok.

Ancak bir de keyfi macera arayan, ekonomik koşullarını iyileştirmek için başka ülkelere gelen 20-25 yaşında çoğu gençler var. Yanlarında ne kadın ne çocuk. İşte bu gençler gittikleri her yerde kadınlara ve kızlara taciz, tecavüz ve her türlü sarkıntılığı yapıyor. Yerli halkta tecavüz ve taciz vakaları yok mu, elbette var. Ama istatistiklerde suç oranları ne yazık ki şu an her olayın başını çeken hep aynı ülke ve uyruklu kişiler.

Göçmenlere ve sığınmacılara kızmak belki gereksiz. Bunları yönetemeyen, halkla karşı karşıya getiren siyasilerin sorumluluğu. Ancak siyasilerin umursadığı yok. Halkın korkuyla yürüdüğü, geceleri kızının yolunu gözlediği annelerin yaşadıklarını o siyasiler ya da onların hanımları yaşamıyor. Kaos gibi, iyice gettolaşmış ve halkın ne oturmaya, ne dinlenmeye, ne de eğlenmeye gidemediği yerlere o siyasiler veya aileleri çocuklarıyla hiç uğramıyor. Helikopterle, uçakla üstünden geçiyorlar ancak. Ya da çakarlı araçlarla transit geçiyorlar.

Türkiye’de bir gerçek var ki, ne yazık ki sığınmacılar AB’ye karşı para alabilmek için bir koz olarak tutuluyor. Halkın ne yaşadığı, sığınmacıların ülkeye girdikten sonra ne yaşadığı kimsenin umrunda değil. Ne bir entegrasyon, ne eğitim planı ne de program var. Milyonlarca insan gelmiş, girmiş, hepsi bir şehire yerleşmiş hatta bir şehir oluşmuş. Kimsenin umrunda değil. Bayramlarda evlerine gidiyorlar, sonra gelip yeniden yerleştikleri yere. Arada bir Avrupa’ya ‘salarız bak ha’ gözdağı veriliyor sonra herkes işine dönüyor. Bugün il il sorun, hangi ilde kaç sığınmacı var diye, bir istatistik bile yoktur.

Halka bir de söylenen yalanlar var. Oysa bir tanı koyup, “bizim sığınmacı sorunumuz var” denilmeli. Bu da denilmiyor. İsyan eden halka inat, “gerekirse yine alırız, gerekirse milyonlarca insanı yine ülkemize alırızü bu kadar milyar harcadık bu kadar milyar daha harcarız” deniliyor.

Bir de kukla halk var. Oy verdikleri siyasiler sığınmacıları savunduğu sürece, onlar da aynı papağan gibi sosyal medyada bu siyasilerin savunuculuğunu yapıyor. Sığınmacılardan rahatsız olsalar bile yukarıdaki abileri ne söylerse onu tekrar ediyorlar. Ne zaman yukarıdakiler ağız değiştirirse, bunlar da anında ağız değiştiriyor. Hayatları boyunca kendi fikirleri olmamış kişiler. Trollerden bahsetmiyorum bile. Bunlar maaşlarını aldığı sürece ‘ülkede sığınmacı sorunu yok’ diyorlar.

Bu Misafirlik Çok Uzadı

Türkiye’nin birçok şehri artık eski Türkiye gibi değil. Sokaklarda dolaşırken Türkleri görmek zorlaştı. Bu durum, yazıyı okuyan herkesin kolaylıkla sayabileceği onlarca şehirde geçerlidir.

Ülkemde sığınmacı istemiyorum diyenler artık “bu misafirlik uzun sürdü” demek istiyor. Evime aldığım misafir aylarca kalacak, sonra ben ve çocuklarım evimizde huzursuz yaşayacağız, sonra sesimizi çıkarınca dayak yiyeceğiz. Bir şey dersek faşist olacağız, öyle mi? Geçin bunları.

Ülkeye 10-15 milyon sığınmacı gelmiş, ancak siyasiler “Efendim, 3 milyon yok, hepsi 5 milyon” diyerek halkı kandırıyor. Bazen göstermelik yanına birkaç kameraman alıyorlar, ‘bakın gönderdik, gönderiyoruz’ algısı vermek için. Şu an durum ap açık ülkenin demografik yapısını bozmak. Neyin projesiyse adını öyle koyabiliriz. Bir yerler bombalanıyor, o ülkenin içi boşaltılıyor, sonra insanlar başka bir ülkeye yönlendiriliyor. Avrupa için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Aynı tehlike Avrupa için de geçerli. Artık kadınlar ve kızlar yalnız dolaşamıyor. Türkiye’de sahillere gidemiyorlar. Ama alttan alıyorlar. Seslerini çıkarmıyorlar, ortam gerilmesin diye.

Aç, evi yurdu yıkılmış kocası savaşta ölmüş kadın, yetim çocuk, kimsesiz ve yaşlı bu insanlara kimsenin söyleyecek sözü yok. Ama iş öyle çığrından çıktı ki, artık kontrolden çıktı. Bu şekilde giderse Kayseri’deki fragmanın daha büyüğü başka şehirlerde de yaşanabilir.

”Sen göçmensin sığınmacıları niye eleştiriyorsun? ‘

Bir de şöyle bir kafa var: “Sen göçmensin, sen niye sığınmacılara karşı çıkıyorsun?” Bu nasıl bir düşünce? Cahilce zihniyete laf anlatmaktan insan o kadar yoruluyor ki. Ben göçmen kökenliyim diye diğer göçmen kökenlilerin her yaptığı saygısızlığı hoş görmeli, susmalı mıyım? Ben Türküm diye Türklerin işlediği her türlü suça göz mü yummalıyım? Kürdüm diye Kürt kökenlilerin topluma verdiği her türlü zararı dile getirmemeli miyim? Müslümanım diye Müslümanların Müslümana yakışmayan türdeki olaylara karşı sessiz mi kalmalıyım? İsviçreliyim diye İsviçrelilerin her türlü aşırılığını mı hoş görmeliyim? Yabancıyım diye yabancıları kollamalı mıyım? Peki bunların yaptıklarının ilk zararını kim çekiyor, ilk hedef kim oluyor? Bir Müslüman olumsuz bir olaya karıştığında bütün Müslümanlar hedef oluyor. Türk pasaportlu birinin yaptığı bir olay manşet olunca tüm Türkler genelleme yapılıyor. Yabancı biri manşet olunca yine aynı şey yaşanıyor. Bu nasıl bir mantık? Eğer elma ile armudu ayırt edemiyorsan bu yazıyı okuma, sana da laf anlatacağız diye bizi uğraştırma. Türkiye’de de Avrupa’da da yabancı olduğu ülkede misafirliğini bilmeli. Ev sahibi de ev sahibine yakışanı yapmalı.

Demokratik haklar çerçevesinde tepki koymak, sokak protestoları dahil insanların memnuniyetsizliğini dile getirmesi çok doğal. Ancak hangi ülkede olursa olsun, bir konuda halk bir kitleye ceza vermeye kalkışmamalı. Kayseri’de yaşanan son olaylarda olduğu gibi, her önüne geleni yakıp yıkmamalı. Şiddet ve saldırı asla meşrulaştırılmamalı, gerekçesi ne olursa olsun. Devletin ve yetkililerin yapacağını halk yapmamalı.

Belki bu haber de ilgini çekebilir: “KÖŞE YAZILARI: ‘Korkuyoruz” link

#KadınHakları #GüvenlikEndişesi #ÖzgürYaşam #KadınlarKorkuyor #SığınmacıSorunu #ToplumsalGüvenlik #KadınGüvenliği #İnsancaYaşamak #AvrupaKültürü #KadınCinayetleri #TecavüzHaberleri #avusturya #isviçre #almanya #avrupa #asyl #sığınmacılar

Haberin Devamını Oku

Trendler