Köşe Yazıları
Hayaller.Umutlar. Çocuklar. Yeni Yıl.
“Hayallerimiz yok oldu ve onları geri getirecek hiçbir şey yok…”
Bu cümle zihnimde defalarca kez tekrar edip duruyor. Tesadüfen internette gördüğüm bir videodan, Gazze cehenneminde gözlerinin pırıltısı sönmüş dünyalar güzeli çocuklardan birisinin sözleri. Peşinden gelen küçük kardeşi ile birlikte ellerindeki kendilerinden büyük su kaplarını zorlukla taşırlarken bu umutsuz kelimeler dökülüyor küçük kızın ağzından.
Sadece o küçük kız değil videodan zihnime kazınan…
10 yaşlarında bir erkek çocuğu “Her şeyden bıktım, ölüp dinlenmek istiyorum artık” diyor gözlerindeki keskin acıyı adeta dünyaya haykırarak.
Ağlamaktan gözleri şişmiş ve kızarmış olan kızıl saçlı güzeller güzeli kız çocuğu “Bize bunu neden yaptıklarını anlamak istiyorum. Çünkü insanlar annesi ve babası olmadan yaşayamaz, hayatımda ilk defa annem ve babam yanımda yok.” derken bir yandan ağlıyor.
Bacağını kaybetmiş o küçük kız yanındakiler onun elini tutarken tekerlekli sandalyesinde “Allahım ayağımı istiyorum” diye hıçkırıyor.
Videoyu seyrederken hissettiklerimin tarifi yok. Acı, çaresizlik ve çocukların dünyasını karartan, binlerce çocuğun yaşamını elinden alan hırs, güç ve siyaset kavramlarına duyduğum öfke birbirine karışmış durumda. İçim acıyor. Hiçbir şey yapamıyorum, elimden hiçbir şey gelmiyor.
Amaçsızca internette dolaşmaya devam ediyorum. Sosyal medya dünyasının ışıltılı tarafına girince korkakça bir “oh” çekiyorum sanki. Biraz önceki çaresiz hüznün ağırlığından kurtulmak bir saniyeliğine nasıl da alçakça bir rahatlama sağlıyor. Yılbaşı videolarına bakıyorum boş gözlerle. Gülümseyen, şık giyimli bir kadın süslü bir mutfakta yılbaşına kadar her gün bir başka yılbaşı mezesi tarifi verdiğini anlatıyor. “Bugünlerde evde nar ve taze biberiye bulundurmalı” diyor. “Nar ve biberiye sofrada yılbaşı renklerini tamamlıyorlar”. Mezelerin hepsi çok güzel görünüyor. Ben de yılbaşı gecesi için böyle bir tarifi deneyebilirim diye düşünürken aklıma, biraz önceki videoda bir tas yemek için o kalabalıkta kimbilir ne zaman gelecek olan sırasını beklerken dayandığı parmaklığı yalayan aç çocuk geliyor. İçimi kaplayan suçluluk ve utanç duygusu ile hızlıca ekranı kapatıyorum.
…………………………….
Yeni bir yıla girmemize sadece bir gün kaldı. Yeni yıl çoğumuz için yeni hayaller ve umut demek. Önceki yıllarda yapamadıklarımızı gerçekleştirebilmek, yetişemediklerimize yetişebilmek, söyleyemediklerimizi söyleyebilmek için bir şans daha demek. İnsan, umutla yaşadığından ömründen bir yıl eksileceğini bile bile, her gelen yeni yılı heyecanla bekliyor. Heyecanın asıl sebebi ise geçip bitmiş olan yaşanmışlığın bilinmesi ve yaşanmamışlığın sürprizli bilinmezliği. “Kimbilir belki bu yıl güzel şeyler olur”. Bu umut içeren düşünce insana güç verip ayakta tutuyor.
Asıl iyileştiren, dışardan gelebilecek olanı beklemek yerine kendi içimize odaklanıp, bakış açımızı olumlu yönde değiştirebilmek olsa da, umut dolu beklentilerin çoğumuza iyi geldiği bir gerçek. Umut, insana sadece iyimser bir bakış açısı kazandırmakla kalmayan, aynı zamanda kendini gerçekleştirmesine olanak veren ve geleceğe hazırlayan bir dürtü. Hayallerin ve umutların olmadığı bir dünya ise karanlık. Hele de hayallerini kaybedenler dünyanın geleceği olan çocuklar ise….
“Çocuk” demek “umut” demek. Çocuklar umut eder, hayaller kurar. Bu dünyada bir yerlerde hayallerini tamamen kaybeden çocuklar olduğunu bilmek dünyayı ve yaşamı kökten sorgulatıyor insana. Sanki tüm yeni yıl dilekleri anlamsızlaşıyor ve kupkuru kalıyor.
Gözümü kapıyorum ve dünyadaki tüm çocukların hayallerine sıkı sıkı sarılabildikleri, umut dolu bir dünya hayal ediyorum. Yaşar Kemal’in sözleri tam da burada, şu an söylemek istediğime tercüman oluyor: “Yaşam, umutsuzluktan umut üretmektir”.
Umuda sarılmak istediğim bu anda yine bana bu yazıyı yazdıran video aklıma düşüyor. Bu kez videonun sonlarındaki çiçekli elbiseli küçük esmer kız gözümün önüne geliyor. Evinin önünde dururken gelen saldırı ile kolunu kaybeden bu masum çocuk, kameraya bakıp protez taktırmak istediğini söylüyor. Bu cesur küçük kızın yaşama sarılma isteği benim de içime umut serpiyor.
Köşe Yazıları
Beğen, Paylaş, Zincirlen: Yeni Nesil Mağara Alegorisi
Tarih boyunca insanlar, “Felsefe nedir?” sorusuna cevap aramışlar. Bu konuda birçok görüş var. Belki “zihnin kendi sınırlarını zorlama ve tanımlama sanatı” denilebilir; bana en yakın gelen ise Karl Jaspers’a ait olan, “Felsefe yolda olmaktır,” sözü. Yani cevaba ulaşmaktan ziyade bir arayışta olmak, yaşamın içinde olma halidir. Tabii bu düşüncem ilerleyen dönemlerde değişebilir. :))
Fakat bu “yolda olma” hali günümüzde, gözlemlediğim kadarıyla, Platon’un binlerce yıl önce bahsettiği Mağara Alegorisi’ndeki meşhur mağaranın; sosyal medya ve dijital ekranlara dönüşmüş halidir. Şu anda insanlık bir mağaranın içinde değil, dev bir dijital dehlizin içinde. Platon’un bahsettiği mağarada insanlar zincirlere vurulmuştu; biz ise gönüllü olarak “takip et, beğen, paylaş” butonlarına zincirliyiz. Bildirimlere bağlı modern mahkumlar gibi…
Sosyal medyada denk geldiğimiz harika kareler, mutlu aileler, her şeyin mükemmel olduğu paylaşımlar… Bunlar Mağara Alegorisi’nde bahsedilen sahte yansımalar. Biz o karelere bakıp “Hayat böyle,” derken; hüznün, çabanın ve sıradanlığın gerçekliğinden kat kat uzaklaşıyoruz. Algoritma yalnızca bizim gibi düşünenleri gösteriyor; sadece bizim gibi düşünenlerin gölgesi… Farklı olan hiçbir şeye yer yok. Bir çeşit yeni nesil Mağara Alegorisi oluşturmuş durumdayız. Kendi düşüncelerimizin içinde, farkında olmadan hapsoluyoruz. Ve sonuç: Hoş geldin zihinsel gerileme, elveda yolda olma hali.
Mağaradan dışarı adım atmak; bir haberin doğruluğunu teyit etmek için birçok farklı kaynağı araştırmak, belki telefonları kapatmak, belki kitap okumaktır. Yani popüler olanın değil, doğru olanın peşinden gitmek… Fakat bu durum Mağara Alegorisi’ndeki “Işık göz yakar,” kısmıdır. Yavaşlama ve sessizlik ilk etapta insana acı verebilir.
Kişi gerçeği görüp de mağaraya gerçeklikle geri döndüğünde, “Gördüğünüz her şey illüzyondan ibaret!” dediğini düşünün. Linç kampanyaları, başarı hikayeleri, tartışmalar, mutluluk hikayeleri… Her şey sahte. O insanın derin yalnızlığını düşünebiliyor musunuz? Size hayranlıkla bakmazlar; aksine “gözlerinizin bozuk” olduğunu iddia edip sizi takibi bırakırlar, sesinizi kısarlar ve sizi dijital bir karanlığa gömerler.
Platon yıllar önce fiziksel bir mağaradan bahsediyordu, biz ise bugün “bilgi kirliliği” ve “algı yönetimi” mağarasındayız. Zincirler artık bileklerimizde değil, zihinlerimizde. Eğer felsefe bir yolda olma hali ise gerçekleri filtrelemekten vazgeçmemiz gerek. Algoritmanın bize dayattığı “senin gibiler” konforundan uzaklaşıp; sorgulayan, araştıran, bize aykırı gelen fikirlere de değinen bir tavır takınmalıyız. Paylaşılan bir hayat görüntüsü yerine, yaşanılan bir hayatın yükünü almalıyız. Işığın gözümüzü yakmasına izin verecek kadar cesur olmalıyız.
Zihinsel hicret hepimiz için şart. Beğenilme arzusu yerine anlama çabası; onaylanma ihtiyacı yerine sorgulama cesareti… Hızın yerini derinlik aldığında belki “gözü bozuk” ilan edileceğiz fakat özgürleşmiş olacağız.
Köşe Yazıları
“Dünyayuva”
Herkesin kişisel tarihine not düştüğü özel anlar vardır.
Geçtiğimiz hafta, ben de kendi tarihimde çok önemli bir yer tutacak, benim için çok özel bir gecenin hem tanığı hem de moderatörü olma ayrıcalığını yaşadım.
Benim için okumak hiçbir zaman yalnızca bir hobi olmadı; bir yön bulma biçimi, bir yol arkadaşlığı, bazen de insanın kendine açtığı sessiz bir kapı oldu. Kurumsal hayatıma “biraz soluklanayım, sonra dönerim” diyerek ara verdiğimde, bunun kısa bir mola olacağını sanıyordum. Kendimi kitaplarla çevrili bambaşka bir dünyanın içinde bulacağımı ve bu dünyanın beni böylesine zenginleştireceğini doğrusu tahmin etmiyordum.
Kendimi bildim bileli okurdum; ama çoğu zaman iş, annelik ve gündelik sorumluluklardan arta kalan vakitlerde. Oysa son üç yıldır kitaplarla kurduğum bağ bambaşka bir yere evrildi. Artık sabahları kahvem eşliğinde kendime ayırdığım “ben zamanı” kitaplarla başlıyor. Okuyorum, yazıyorum, araştırıyorum. Okuduklarımı hem Instagram hesabımda (ozdenevar) hem de bu köşede paylaşarak, bu yolculuğu yalnızca kendim için değil, başkalarıyla birlikte deneyimliyorum.
Kurduğum bu küçük edebiyat dünyasında kitap kulüpleri ise en güçlü eşlikçilerim. Birlikte okunan kitaplar üzerine konuşmak, farklı yorumları dinlemek, aynı metnin etrafında farklı hayatların buluşmasına tanıklık etmek adeta kolektif bir terapi. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü ile her ay gerçekleştirdiğimiz buluşmalar, yalnızca kitap konuşulan toplantılar değil; aynı zamanda bir edebi köprü kurduğumuz, kültürel bağlarımızı diri tuttuğumuz özel alanlar. Bu yolculukta son durağımız ise bir Yazar Buluşması oldu.
Kulübümüzün çok sevdiğimiz bir üyesini, kalemine hayran olduğumuz bir yazarı ağırladık bu buluşmada: Burcu Özer Katmer’i.
Burcu ile yollarımız, kitap kulübümüzün ilk kitabı olan ve onun da ilk romanı olan Kendine Ait ile kesişmişti. Bir çember kurup o kitabı konuştuğumuz, metinle birlikte kalplerimizi de açtığımız o günün üzerinden tam iki yıl geçmişken, bu kez çok daha özel bir buluşmada, yeni öykü kitabı Dünyayuva üzerine konuşmak için bir araya geldik.
Bu etkinlikte moderatör olarak yer almak benim için büyük bir onurdu. Kitaplarla kurduğum bu güçlü bağın, yalnızca bir okur olarak değil, edebiyatı paylaşan ve görünür kılan biri olarak sahneye taşınması tarifsiz bir duyguydu. Çok sevdiğim bir yazara, onun metinleri üzerine sorular sormak; okuduklarımı, düşündüklerimi ve hissettiklerimi kamusal bir alanda dile getirmek, edebiyatın bana sunduğu en kıymetli hediyelerden biriydi.
Dünyayuva: Kadınların Sessiz Hikayeleri
Dünyayuva yayımlandığı anda kitabı edinmiş, daha önce de Burcu’nun bu kitapta yer alan bazı öykülerini okuma şansı bulmuştum. Kitabı, keyifli bir yolculukta okumak üzere uçağa saklamayı planlarken, elime alır almaz kendimi öykülerin içinde kaybolmuş halde buldum.
Dünyayuva, sekiz öyküden oluşan; aidiyetin, kadınlığın ve “yuva” kavramının katmanlarına inen bir yolculuk. Bu öykülerde, fiziken ya da ruhen evini geride bırakmış, bilinmez kıyılara açılmış kadınlar var. Eskisi gibi devam edemeyen ama hayatın içinde kendine yeni bir yön bulmayı başaran kadınlar. Farklı coğrafyalardan, farklı hayatların içinden seslenen bu karakterler, aslında hepimizin içindeki kırılgan, cesur ve özgürleşmeye meyilli yanlara dokunuyor.
Kitabın ilk öyküsü Küçük Mavi Defter, 2024 yılında Rengin Göçmen Kadın Korosu Öykü Yarışması’nda birincilik ödülüne layık görülmüş. İkinci öykü ise Zürich Liest Festivali kapsamında düzenlenen Vorsatz yarışmasında ödül almış. Kitapta yer alan diğer öyküler de, sandıkların altında kalmış sayısız kadın hikayesinden birer iz taşıyor.
Burcu, aidiyet ve kadınlık temalarını işlediği bu metinlerde, kelimeleri adeta bir anahtar gibi kullanıyor. Yalnızca kendi sesini değil, öykülerinde hayat bulan kadınların sesini de özgür bırakıyor. Görünmeyeni görünür, duyulmayanı duyulur kılıyor. Kelimeleriyle kadınlara benliklerini ve içlerindeki gücü yeniden hatırlatıyor.
Her bir öykü, sessiz ama güçlü bir direncin kaydı gibi. Ve Katmer, biz okurları bu özgürleşme yolculuğunun yalnızca tanığı değil, doğrudan bir parçası haline getiriyor.


Köşe Yazıları
Yanımdayken Neden Sosyal Medyadan Kutluyorum?
‘‘Eşim yanımda. Çocuğum yan koltukta oturuyor.
Ama doğum günü kutlaması sosyal medyada. Evlilik yıldönümünde uzun sevgi dolu bir mesajla eşe dosta onu nasıl sevdiğimi ilan ediyorum.‘‘
Artık bu manzara kimseye garip gelmiyor. Aksine, günümüzün en sıradan davranışlarından biri haline geldi. Özel günlerde ilk refleksimiz sarılmak değil, telefonu elimize almak. Peki neden?
Bir insan yanımızdayken, ona söyleyebileceğimiz bir “iyi ki varsın”ı neden başkalarının da görmesine ihtiyaç duyarak söylüyoruz?
Görülmeyen, yaşanmamış mı sayılıyor?
Sosyal medya bize şunu öğretti:
Görülmeyen, paylaşılmayan, beğenilmeyen an sanki eksik. Telefonu kaydırırken başkasının yaptığı bir paylaşımın benzerini yapmamışsak kendimizde bir eksiklik hissediyoruz.
Mutluluk artık yaşanan bir duygu olmaktan çıkıp, kanıtlanması gereken bir şeye dönüştü. Bir tebriğin değeri, karşıdaki kişinin hissettiğiyle değil; kaç kişinin gördüğüyle ölçülüyor.
“Bak ne kadar ilgiliyim.”
“Bak ne kadar mutlu bir ailemiz var.”
“Bak ben unutmam.”
Aslında mesaj, çoğu zaman yanımızdaki kişiye değil; izleyenlere gidiyor. Bu tarz paylaşımları yapmayanlara da garip gözüyle bakılıyor çoğu zaman. Hatta birkaç kez tanıdıklarım seni Instagram‘ da göremedik iyi misin diye sordular. Sanki orada yaşamımı sürdürmek zorundaymışım gibi.
Beğeniler yeni alkışlar oldu
Eskiden bir tebessüm yeterliydi.
Şimdi kalpler, yorumlar, paylaşımlar…
Beğeniler modern çağın alkışı. Ve insan farkında olmadan o alkışı bekliyor. Bir doğum günü mesajı, karşı taraf mutlu oldu mu diye değil; kaç beğeni aldı, kaç kişi gördü diye kontrol ediliyor.
Bu da bize özel olanı, başkalarının onayıyla değerli kılmaya mecbur hissi veriyor .
Mahremiyet vitrine çıktı
Aile, ilişki, sevgi…
Bir zamanlar en mahrem alanlarımızdı. Şimdi ise sosyal medyanın vitrini. En özel, en mahram anlarımız herkesin gözü önünde. Ne yedik, nereye gittik herkes her adımımızdan haberdar.
Paylaşmadığımızda sanki eksik seviyoruz, sanki yeterince ilgili değiliz. Oysa sevgi paylaşılmak zorunda değil; yaşanmak zorunda.
Ama sosyal medya yaşananı değil, gösterileni ödüllendiriyor.
Peki ya yanımızdaki kişi?
Yanımızdayken telefona yazılan bir tebrik, çoğu zaman göz göze söylenen bir cümleden daha çok ses getiriyor olabilir. Ama daha çok hissettiriyor mu? İlişkilerimiz bu şekilde daha mı iyi yürüyor?
Asıl soru şu:
- Kutlamayı kimin için yapıyoruz?
- Yanımızdaki insan için mi, yoksa başkalarının görmesi için mi?
Bazen en gerçek kutlama:
- Paylaşılmayan bir sarılma
- Hikâye olmayan bir gülüş
- Fotoğrafsız geçirilen birkaç dakikadır
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey bu:
Her özel an, herkese açık olmak zorunda değil.
Çünkü bazı mutluluklar sadece orada olanlar için güzeldir. Sadece ilgili olan kişilerin yaşaması gereken anlar vardır, başkaları bilmese de olur. Ve sosyal medyada gördüklerimiz her zaman gerçeği yansıtmaz.
-
Gündem1 yıl önceTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi2 yıl önceİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi2 yıl önceİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre2 yıl önceDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam2 yıl önceKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem1 yıl önceERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya1 yıl önceMETA’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem1 yıl önceTÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ



Gül Şefika Balaban Brandenberger
5 Ocak 2025 at 18:23
Savaşlarda özellikle çocuklara Gazza’da yaşatılan ayıp o kadar büyük bir trajedi ki 2024’ ü uğurlarken de 2025’ i karşılarken de yaptığımız sema ve dualarımızda sadece barış istediğimizi ve adalete olan ihtiyacımızı gönülden dile getirdik. Ve sosyal medyada para toplayan kuruluşlara takıldım! Ağlayarak aç olduğunu söyleyen çocukları gösterip “Donate now” diyen mesajlarına… çoğuna size nasıl güvenebilirim kanıtlar mısınız diye mesaj attım! Bir cevap alamadım😒 Aklıma Türkiye’deyken ‘Işık Fenerine’ kaptırdığım yardım paralarımız geldi😨… Adalete olan ihtiyacın ne kadar önemli olduğunu her fırsatta daha çok hissediyoruz vesselam!.. Güvenilecek ve insanın insanlık için birbirine omuz verdiği bir dünya için yol alabilmek en büyük temennim. İyiliklerle dolu bir yıl olsun 2025, inşallah…
Meltem Soğuk Stropoli
6 Ocak 2025 at 10:15
Ne guzel yazmissin Sefikacigim. Dunya senin gibi farkindaligi ve vicdani olan insanlarla cok daha umut verici bir yer…Hepimiz icin, tum dunya icin guzellikler getirsin 2025.