Connect with us

Köşe Yazıları

İsmimiz Kaderimiz Olabilir mi?

yazar

Published

on

Japon yazar Haruki Murakami, Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları isimli romanında, adı „renksiz“ olduğu için derin bir değersizlik hissi ile kıvranan Tsukuru Tazaki ile tanıştırır bizi. 

Tsukuru’nun lise arkadaş grubunda herkesin soyadında bir renk vardır; örneğin gruptaki diğer iki erkekten birinin ismi “kızıl çam” anlamına gelen Akamatsu, diğeri de “mavi deniz” anlamındaki Oumi’dir. Tsukuru’nun ismi ise öylesine dümdüz ve renksizdir.

Tsukuru kendini eksik ve önemsiz görür, gruptan dışlanmış hissetmeye başlar. Zamanla bu dışlanma hissi gerçek bir travmaya dönüşür. Arkadaşları tarafından terk edilmiştir. Kimliğiyle ilgili sorunları derinleşir ve kitap boyunca Tsukuru, kimliğini yeniden inşa etmeye çalışır.

Böyle şeyler ancak romanlarda ve filmlerde olur

Alt tarafı bir isimhayatta daha büyük dertler var

Aklınızdan benzer düşünceler mi geçiyor? 

Oysa ki isimlerimiz belki de hayatımız üzerinde bizim sandığımızdan daha fazla etkiye sahiptir. 

Bir kelimeden öte

Biz henüz bu dünyaya gelmeden burada bizi bekleyen,bize ait olan ilk şeydir ismimiz. Küçücük bir bebekken büyülü bir kelime gibi kulağımıza ezanla fısıldanır. 

Kimi zaman bir aile mirası olarak kökünde geçmişin izlerini taşıyarak gelir. Daha yeni gözümüzü açtığımız taze yaşamımıza tarihin ağırlığını ve yaşanmışlıklarını yükler. 

Zaman zaman anne veya babanın hayran olduğu biriyle ilgili sessiz bir beklenti ile giriverir hayatımıza o beklentinin izini ömür boyu üzerimizde bırakarak.

Bazen bir şarkıdan alınmış bir ilham, bazen de sadece kulağa hoş gelen bir sestir. O sesi sevsek de sevmesek de hayatımız boyunca en çok duyacağımız, hiç bıkmayacağımız melodi olur.

İsmimiz, göründüğü gibi sadece basit bir kelimeden ibaret değildir; adeta bir renk gibidir. Ya kişiliğimize tatlı tatlı dokunarak kolaylıkla uyum sağlar yuvasına, ya da zorlanır; uyumsuzdur, sessiz sessiz bağırır. Bir türlü örtüşmez ait olmaya çalıştığı yerle ve kişiyle.

Kendi ismi insana bazen aidiyet duygusu hissettirirken, bazen de özgürlük arzusu uyandırır. İnsan isminin kendisini sınırladığını hissettiğinde, o sınırları aşma isteğiyle yanıp tutuşur. Belki de bu yüzdendir ki kimileri isimlerini değiştirmek, kendi adlarını yeniden yazarak bir bakıma kaderlerinin kontrolünü de ellerine almak isterler.

Yıllar geçtikçe ismimiz bizi bir anlamda tanımlar, şekillendirir. Hayat boyu taşırız onu; bazen gururla, bazen de omuzlarımızdaki bir yük gibi.

Bir isim, aslında yalnızca harflerden oluşmuş bir sözcük gibi görünse de içinde bir hayat, bir anlam, bir hafıza taşır. Sadece bize ne hissettirdiği değil, başkalarına ne hissettirdiği de bir oranda yaşamımızı  etkiler. Hayat boyu iletişim kurduğumuz herkesin hafızasında ismimiz bir duyguya dönüşür. Hafızada oluşan kimliktir bu.

İsmimiz aslında varoluşumuzun ve kimliğimizin sesidir.

Uzun lafın kısası, diyeceğim odur ki, bir isim, bireyi tanımlayan birkaç harf ve tınıdan çok daha fazlasıdır. Doğarken o küçücük bebeğe verilen bir ismin taşıdığı anlam, birey olduğunda onun toplum içindeki yerini belirleyip, gelecekteki tercihlerini bile yönlendirebilir.

Adımız kadar  varız?

Çocuklarımıza isim koyarken bu açıdan pek düşünmesek de, isim seçim süreci sadece estetik bir tercih değil, aynı zamanda psikolojik, sosyolojik ve kültürel sonuçları olan bir karardır.

İtalyanlar “Nomen Omen” derler buna. Latince kökenli bu deyiş, insanın isminin kişiliğini ve hayatını nasıl şekillendirebildiğini iki kelimeyle özetleyiverir. 

Carl Jung’un psikolojideki benlik kavramına göre, bireyin içsel algısı ile dış dünyaya yansıtılan kimliği arasında bir denge vardır. İsimler de, bireyin kendilik algısını şekillendirmede etkilidir.

Bu konuda yapılan çok sayıda araştırma bile var. 

Örneğin, yaygın ve olumlu anlamlar taşıyan isimlere sahip bireyler daha yüksek özgüven seviyelerine sahip olabiliyorlar.

Diğer yandan toplumda bazı isimler sosyal sınıflarla, etnik kökenle veya dini kimlikle de özdeşleştirilebiliyor. Bu toplumsal önyargı, işe alım süreçlerinde ne yazık ki “isim ayrımcılığı” gibi olgulara kadar varabiliyor. Örneğin Batı’da yapılan bir çalışmada, “klasik” ya da “elit” isimlere sahip bireylerin özgeçmişlerinin daha fazla geri dönüş aldığı gösterilmiş.

Bir de değişik teoriler var ki, aynı zamanda biraz da eğlenceliler doğrusu. Örneğin “Adlandırma Etkisi” (name-letter effect) teorisine göre kişiler kendi isimlerindeki harflerden oluşan adları olan kişilere sempati duyuyor! Bir diğer teori olan “İsim Kaderi Hipotezi”ne (nominative determinism) göre kişilerin isimleri, kişilik gelişimleri ve hatta meslek seçimleri üzerinde etkili olabiliyor. Örneğin Deniz isimli birinin denizcilik ile ilgili meslek seçmesi şaşırtıcı değil bu teoriye göre!

Kültürlerde isimler

İsimlere verilen önem de kültürden kültüre değişir. Örneğin Japon kültüründe isimler çoğunlukla doğa ve sembollerle ilişkilidir. Bu, Tsukuru’nun isminin “renksizliği”nin onu, toplum içinde silik bir figür yapmasını bize açıklar.

Afrika kültürlerinde doğum koşullarına, aile geçmişine ve toplumsal rollere göre isim verilirken, Katolik kültürlerde manevi bir rehberlik biçimi olarak çocuklara azizlerin ismi verilir-ki bu da benim eşimde olduğu gibi bazen soyadının önünde üç, dört isim olmasına yol açar! 

Türkçemizde isimlerimizin çoğunun bir anlamının olması dilimize ve kültürümüze ne büyük zenginlik katar. Yurtdışında her yeni tanıştığım kişiye özellikle ismimin anlamını söyler, saklayamadığım bir gurur duygusu ile bizim kültürümüzde çoğu ismin anlamı olduğu bilgisini paylaşırım.   

Bizim isimlerimizin çoğunun bir anlamı vardır; benim ismim de yazın Ege ve Akdeniz’de esen serin, tatlı rüzgar demek.”

Bu cümle, tanıştığım herkesin yüzünde aydınlık bir gülümseme yaratır.  

İsmini sevmek

Sizi bilmem ama ben ismini sevenlerdenim. 

Annemden öğrendiğim kadarıyla isim annem ise, annemle birlikte aynı anda hastanede doğum yapmak üzere olan bir başka kadınmış. Annemle babam tarafından önerilen isim beğenilince ben de Meltem olmuşum. Bir insanın hiç tanımadığı bir başka insanın hayatına dokunmasına, onda kalıcı bir etki bırakmasına ne özel bir örnek benim isim hikayem.

Fonetik açıdan sevdiğim “Meltem” isminin etimolojik kökeninin Türkçe olduğunu düşünürken, bir Yunanistan seyahatimde Yunanca’da “Meltemi” olarak kullanıldığını ve anavatanının da Yunanistan olduğunu öğrendiğimde önce şaşırmıştım. Ama düşününce, Ege rüzgarına başka hangi köken daha fazla yakışırdı ki?

Adımın edebiyatta bir kitabın satırlarından bana gülümsemesi çoğu zaman beni çok mutlu eden bir sürpriz olur. (Evet, galiba ismimizi duymanın egomuzu okşayan bir etkisi de var!) Geçtiğimiz günlerde okuduğum Elif Şafak’ın Kayıp Ağaçlar Adası isimli kitabından “Adı yumuşacık, kendiyse şaşırtıcı derecede sert” ifadeleri yine satırlardan gülümsedi bana.

Cümlenin tamamını değil de adımla ilgili olan ilk kısmını nedense yazar sanki benim için söylemişçesine sorgulamadan benimsedim. Hemen ardından da “ismin kendilik algısı üzerindeki gücü” fikrini düşünmeden edemedim.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert

Köşe Yazıları

Ben Kendimi En Çok Yanıldığım Yerlerde Tanıdım

yazar

Published

on

İnsan hayatı bazen radikal bir kararla güzergâh değiştirir. Bildiğin sokakları, selam verdiğin yüzleri geride bırakıp bir kentin hiç bilmediğin bir ucuna taşınmak; sadece adres değil, konfor alanını da geride bırakmaktır.

​Kısa süre önce İstanbul’un sınırına yakın bir semte taşındığımda tam olarak böyle hissediyordum. Hangi kasabın eti iyi, semt pazarı hangi gün kurulur bilmediğim, sıfırdan öğrenilmesi gereken bir bilmecenin ortasındaydım. Ama mahalle kültürü hâlâ diriydi burada; yabancısı olduğum bu yeri bana „ev“ kılacak şeyin esnaf sohbetlerinde saklı olduğu belliydi.

​Geçtiğimiz günlerde keşif turundayken yakındaki bir kuaför dükkânına adım attım. Amacım sadece küçük bir selam vermekti. Ayaküstü sohbet başlarken kapı açıldı ve içeriye adeta bir „rüzgâr“ girdi. 50’li yaşlarında, enerjisi mekâna sığmayan bir hanım… Dükkân sahibinin 20 yıllık dostuymuş; mekânın sahibi kadar rahat bir özgüvenle geçti sandalyeye.

​Sıcaklardan girdi lafa, torunların hengamesinden çıktı. İki evlilik, 5 çocuk, 11 torun sığdırmıştı hayatına. Ancak yüzündeki o canlı enerjinin arkasında, yılların yorgunluğu saklıydı. Sohbetin neşesini bir anda kesen o cümleyi döküverdi dudaklarından:

​“Ben kendimi en çok yanıldığım yerlerde tanıdım…“

​O an zaman durdu sanki. Çoğu zaman hayatı doğru kararlar ve kazanılan zaferlerle inşa ettiğimizi sanırız. Oysa insanı tamamlayan, sınırlarını çizen ve ona asıl şeklini veren; tam da güvenip yarı yolda kaldığı, doğru sandığı yanlışlara tutunduğu o sessiz yenilgi anlarıymış.

​Doğru kararlar, çoğu zaman başkalarından ödünç aldığımız düşünce kalıplarıdır. Yanılmak ise maskelerin düştüğü, insanın öz hakikatiyle pazarlıksız ve çıplak bir şekilde yüzleştiği o nadir anlardır. Yanıldığı yerleri bir mağlubiyet değil, dönüşüm durağı olarak görebilen insan olgunlaşır. Çünkü yanılgı, ne olmadığımızı gösterirken kim olduğumuza giden yoldaki çakıl taşlarını temizler. Yıkılan şey sadece yanlış bir fikir değil, yıllarca üzerimize giydiğimiz sahte bir kimliktir.

​Aramızdaki yaş farkı ya da hayata farklı pencerelerden bakıyor olmamız, aynı hakikatte buluşmamıza engel değildi. O gün anladım ki burayı bana „ev“ kılacak şey tanıdık esnaf yüzleri değil, hiç tanımadığım bir insanın yarasında kendi hakikatimi görme cesaretiydi.

​Dışarı adım attığımda sokaklar hâlâ yabancıydı ama elimde yeni bir pusula vardı. İnsan taşınırken sadece eşyalarını değil, hayal kırıklıklarından süzdüğü olgunluğu da yanında getiriyormuş. Meğer hayatın bana vermek istediği yeni bir evin anahtarı değil; yıllardır ertelediğim kendimle nihayet el sıkışma cesaretiymiş.

Continue Reading

Köşe Yazıları

Başımız Dik, Kalbimiz Buruk

yazar

Published

on

Cemil Baysal

Futbol bazen sadece skor değildir. Bazen 90 dakika boyunca verdiğiniz mücadele, kupadan daha fazla şey anlatır.

1980’li yıllardan bu yana İsviçre Millî Takımı’nı yakından takip eden biri olarak Kubilay Türkyılmaz’ın formasını giydiği yılları da, Murat Yakın’ın futbolculuk dönemini de izledim. Nice turnuvalar, nice hayal kırıklıkları ve güzel zaferler gördüm. Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki oyun anlayışı, takım ruhu ve büyük rakiplere karşı gösterilen cesaret açısından bu dönem, benim tanıklık ettiğim en özel dönemlerden biri oldu.

İsviçre Millî Takımı’nın turnuvaya vedası da tam böyleydi. Elbette üzüldük. Bir adım daha atılabilirdi, belki yarı final, belki final… Ama bitiş düdüğü çaldığında aklımda kalan ilk şey elenmek olmadı. Bu takımın ortaya koyduğu karakter oldu.

Turnuva başlamadan önce Murat Yakın en çok eleştirilen isimlerden biriydi. Kadro tercihleri sorgulandı, oyun planı tartışıldı. Ama o hiçbir zaman polemiklerin içine girmedi. Cevabını sahada verdi.

Bu takım koştu, mücadele etti, pes etmedi. Kimse tek başına yıldız olmaya çalışmadı. Herkes birbirinin açığını kapattı. Belki de bu turnuvada en çok hoşuma giden buydu.

Granit Xhaka yine gerçek bir kaptan gibi oynadı. Savunmada Akanji güven verdi. Kalede kim oynadıysa üzerine düşeni yaptı. Genç oyuncular ise geleceğe dair umut verdi.

Kupayı kazanamadık. Ama Avrupa’nın en güçlü takımlarından biri olduğumuzu bir kez daha gösterdik. Artık İsviçre’yi kimse “sürpriz takım” diye küçümseyemez.

Murat Yakın da bu takımın değişmesinde önemli pay sahibi. Sadece iyi bir takım kurmadı; oyuncularına özgüven kazandırdı. Büyük rakiplerden çekinmeyen bir Nati izledik. Bana göre Murat Yakın dönemindeki bu takım, İsviçre futbol tarihinin en olgun ve en karakterli takımlarından biri olarak hatırlanacaktır.

Evet, bugün biraz burukuz. Çünkü bu hikâyenin biraz daha devam etmesini isterdik. Ama üzülürken bile gurur duyabiliyorsak, demek ki doğru yoldayız.

Bazen kupayı kaldıran değil, sahadan başı dik ayrılan takım da alkışı hak eder.

Teşekkürler Murat Yakın.

Teşekkürler Nati.

Bu sadece bir veda değil, belki de yeni başarıların başlangıcıdır.

#MuratYakin#schweiz#isviçre#switerland#futbo

Continue Reading

Köşe Yazıları

Nazlı Eray’la Gerçek ve Hayal Arasında

yazar

Published

on

Yirmi yıldır neredeyse her yazı Bodrum’da geçiriyorum. Benim için tatil denildiğinde aklıma gelen ilk yer hep Bodrum oluyor. Denizin, güneşin ve hala saklı kalmayı başarabilmiş o güzel köşelerin tadını çıkarıyor; nefis deniz ürünleri ve mezeler eşliğinde tatilin hakkını vermeye çalışıyorum.

Son yıllarda ise Bodrum tatillerime küçük edebiyat ve sanat durakları da eklemeye başladım. Sergileri gezmek, bir söyleşiye katılmak, kitapların ve sanatın çevresinde vakit geçirmek beni en az deniz kadar mutlu ediyor. Bu yüzden Bodrum’a gelir gelmez kitap dostlarımdan bilgi aldım, biraz da Instagram’da gezindim ve kendime ziyaret edebileceğim sergilerden, söyleşilerden ve edebiyat buluşmalarından oluşan küçük bir liste hazırladım.

Karşıma çıkan ilk etkinlik, Bodrum’un yeni sanat mekanlarından Inspera Mini Sahne’de gerçekleşecek Nazlı Eray buluşması oldu. Kısmet adeta ayağıma geldi.

Yurt dışında yaşamaya başlayınca yazarlarla bir araya gelebileceğimiz etkinlikler insanın gözünde çok daha değerli hale geliyor. Bir yazarı dinleyebilmek, kitabının hikayesini kendi sesinden duyabilmek ve aynı salonda başka okurlarla buluşabilmek büyük bir ayrıcalık gibi geliyor. Bunu benim gibi göçmen kuşlar sanırım çok daha iyi anlayacaktır.

Nazlı Eray’ın kalemiyle tanışmam ise çok eskiye dayanmıyor. Canım kitap kulübüm @gocmenkitapseverler ‘in  kurucularından sevgili Melis Uluğtekin’in önerisiyle Orphee’yi almıştım. Melis, “Nazlı Eray, büyülü gerçekçiliğin Türkiye’deki en önemli isimlerinden biri ve bu kitap da muhakkak okunması gereken kült bir eser,” demişti. Kitabı okuduğumda gerçekten çok etkilenmiş, ardından yazarla ilgili küçük bir araştırma da yapmıştım.

Nazlı Eray Ankara’da doğmuş olsa da çocukluğu ve gençliği İstanbul’da geçmiş. Daha sonra bir gece treniyle Ankara’ya geliyor ve kendi anlatımıyla, geliş o geliş… Yıllarca Ankara’dan ayrılamıyor. Şehri ilk gördüğünde “İnsanlar burada nasıl yaşıyor?” diye düşünse de zamanla Ankara onun için bir tür hangara dönüşüyor. İnsanlarıyla, anılarıyla ve sokaklarıyla ona durmadan malzeme taşıyan büyük bir hikaye deposu oluyor. Yaklaşık beş yıl önce ise Ankara’dan ayrılarak Bodrum’a yerleşiyor.

Nazlı Eray’ın Edebiyat Evreni

Büyülü gerçekçiliğin Türk edebiyatındaki en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Nazlı Eray, öykü ve romanlarında gerçekle gerçek dışını öylesine ustalıkla iç içe geçiriyor ki okurken kendinizi “Böyle bir şey olur mu?” diye sorgularken bulmuyorsunuz. Tam tersine, o dünyanın kurallarını hemen kabul ediyor ve yazarın peşine takılıyorsunuz.

Edebiyat yolculuğuna öyküyle başlayan Nazlı Eray’ın kırkı aşkın basılmış eseri bulunuyor. İlk öyküsünü, Mösyö Hristo’yu henüz on altı yaşındayken yazıyor. Gençlik yıllarında Sait Faik Hikaye Armağanı’na birkaç kez başvuruyor ancak ödülü alamıyor. Jüriden bir tanıdığı bir gün ona, “Boşuna uğraşma, jüride enişten var; bu ödülü sana hiçbir zaman vermezler,” diyor. Günümüz Türkiye’sini düşününce insan bu hikayeye gülümsemeden edemiyor; şimdi olsa belki tam tersi yaşanırdı.

Nazlı Eray uzun yıllar boyunca Varlık dergisinde ve Cumhuriyet, Güneş, Radikal ile Akşam gazetelerinde yazmış; edebiyatın yanında siyasetle de aktif biçimde ilgilenmiş bir isim.

Yazarlığıyla ilgili anlattığı ayrıntılar ise en az kitapları kadar ilgi çekici. Örneğin özel bir yazı odası ya da yazı masası olmadığını söylüyor. Buna karşılık çok güzel kalemleri olduğunu özellikle vurguluyor. Belli ki bazı yazarların ihtiyacı büyük masalar ve düzenli odalarken, bazılarına yalnızca iyi bir kalem ve sınır tanımayan bir hayal gücü yetiyor.

“Yazarken insanları mutlu etmek istiyorum. Bir aydın olarak da elimden geleni yapıyorum,” diyen Nazlı Eray’ın edebiyata bakışında da bu iyimserlik ve sorumluluk duygusu hissediliyor.

Olmayanın Güncesi

Inspera’da Bodrum Nazlı Eray Okurları Grubu tarafından düzenlenen, Ceyda Yılmaz’ın moderatörlüğünde gerçekleşen etkinlikte Nazlı Eray, son kitabı Olmayanın Güncesi’nin doğuş hikayesini anlattı. Kitabın nasıl ortaya çıktığını, karakterlerini ve yazma sürecinde zihninde açılan kapıları dinlemek, kitabın dünyasına daha okumadan yaklaşmamı sağladı.

Olmayanın Güncesi’nin merkezinde kader var. Roman, adeta Kader Örümceği’nin ördüğü görünmez ağlarla ilerliyor.

Nazlı Eray, kitabın adından söz ederken anılara dikkat çekiyor. Yaşadığımızı sandığımız şeyler gerçekten yaşandı mı? Yoksa bazı anıları sonradan biz mi yarattık? Hafızamız bize ne kadar doğruyu anlatıyor? Olmayanın güncesi, belki de belleğin ve zihnin bize oynadığı oyunların bir yansıması.

Kitap, tam anlamıyla bir Nazlı Eray evreni. Okur, büyülü rüyaların rengarenk karnavalına davet ediliyor. Büyülü gerçekçiliğin kraliçesi bu kez gerçek bir kara büyüyü bozdurmaya çalışıyor; bunun için zamanda ve mekanda yolculuklara çıkıyor.

Toplu iğneler saplanmış bir voodoo bebeğinin peşinde ilerlerken Padişah Deli İbrahim’in Cinci Hoca’sından John F. Kennedy’ye, Nikola Tesla’dan Roman Polanski’ye kadar pek çok isim bu tuhaf ve büyüleyici dünyada bir resmigeçit yapıyor. Bazen üç dakikada üç yıl geçiyor, bazen zaman olduğu yerde duruyor. Nazlı Eray ise bütün bu yolculuk boyunca zamanı, belleği ve kaderi sorguluyor.

Bu macerada ona Kader Örümceği, Pişmiş Kelle ve gerçek ile hayal arasındaki sınırları durmadan ihlal eden birbirinden ilginç karakterler eşlik ediyor.

Inspera’daki buluşmadan çıktığımda kendimi gerçekle hayalin birbirine karıştığı, zamanı ve kaderi yeniden düşündüren tuhaf ama çok keyifli bir yolculuktan dönmüş gibi hissettim.

Bodrum’a bu kez yalnızca denizin, güneşin değil, Nazlı Eray’ın rengarenk dünyasının da tadı karıştı. Tatilime eklediğim bu ilk edebiyat durağı, bana yine aynı şeyi hatırlattı: Bazen bir şehri asıl unutulmaz kılan, hiç planlamadığınız anda karşınıza çıkan hikayelerdir.

Continue Reading
Advertisement

Trendler