Röportajlar
Mardin’in Üçköy’ünde Pizza Rüzgarı: Moris Dal’ın Efsanevi Lezzetleri

Mardin’in Midyat ilçesi ile Nusaybin arasında, Bagok Dağları’nın eteklerinde gizlenmiş bir hazine var: Üçköy. Burası, sadece doğal güzellikleriyle değil, artık eşsiz lezzetleriyle de adından söz ettiriyor. Üçköy, Süryaniler’in Turabdin dediği bölgede yer alıyor ve son dönemde ziyaretçi akınına uğruyor. Peki, bu sıradan köyü bu kadar popüler hale getiren nedir dersiniz? Cevap: Moris Dal ve ekibinin büyülü ellerinde pişen nefis pizzalar!
Moris Dal, 43 yıl önce o dönemki terör olayları nedeniyle doğduğu topraklardan ayrılarak Almanya’ya göç etti. Ancak vatanına doğduğu topraklara özlemi ve sevgisi hiç eksilmedi. Sonunda, kendi köyünde hayalini kurduğu pizzacı dükkanını açtı. Üçköy’ün taş fırınlarında pişen pizzalar, yerli halkı ve turistleri kendine çekiyor. Her dilde ve her damakta ortak bir sevinç yaratıyor.
Üçköy artık sadece harika doğasıyla değil, aynı zamanda Moris Dal ve ekibinin elinden çıkan bu efsanevi lezzetlerle de anılıyor. Köy, sadece pizza yemek için bile olsa mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir nokta haline geldi. Midyat ile Nusaybin arasındaki yolculuğunuzda, Üçköy’e uğramadan geçmeyin. Eşsiz manzarası ve unutulmaz tatlarıyla sizi bekliyor olacak.
Dağların eteklerindeki Üçköy’e, bir pizzacı olarak ayak basma fikri, Süryani kökenli Moris Dal’a aitti. Dal, ailesiyle birlikte Üçköy’de yaşarken, 1979 yılında Almanya’ya göç etti. Yeni bir hayat kuran Dal, doğduğu topraklara olan bağını hiçbir zaman koparmadı. Zamanla pizza yapmayı öğrenen Dal, Almanya’da ilk restoranını açarak bu alanda kendini geliştirdi. 24 yıl boyunca restoranını işleten Dal, adeta bir pizza ustası haline geldi. Ancak, köyünden uzak kalmış olmasına rağmen köyünü asla unutmadı.
57 yaşına geldiğinde geri dönmeye ve köye yatırım yapmaya karar veren Dal, kuzeni Gabriel ile birlikte harekete geçti. Moris Dal İsviçre’nin Sesi’ne açıklamalarda bulundu: “İnsan kendi memleketini özler, yaşamak ister. O yüzden buraya geldik. Birçok Süryani burada yatırım yaptı, köyde ev inşa etti, devlet de bu olanağı verdi bize. Eskiden buralar yasak bölgeydi. İnsanlar kendi memleketlerini özlemişlerdi, onun için biz de geldik, boş oturacağımıza bir iş yapalım dedik. Hem yöre halkı yararlansın hem de yöre ekonomisi için de iyi bir şey olsun. En azından 20 ailenin bir başka yere göç etmesinin önüne geçtik.
Moris Dal, köye döndükten sonra bir pizzacı açmaya karar verdi. İlk adım olarak, yöresel Midyat taşından bir bina inşa etti. İnşaat sürecinde, yanında çalıştıracağı kişilere pizza yapımını öğretti. Hazırlık aşaması tamamlandığında ise, kapılarını “İzla Pizzeria” isimli pizza restoranına açtı. Restoranın adını, bulunduğu yöredeki Süryanice ismiyle koydu.
Açılış gününde ilginin beklenenden fazla olduğuna dikkat çeken Dal, şunları söyledi: “İnsanlar şehir hayatından sıkıldı, bazen farklı bir etkinlik arıyorlar. Bu havada, burada pizza yemek herkese nasip olmaz. Açılış için 180 kişiye davetiye gönderdik ve tam 718 pizza hazırladık. Ancak, 180 kişilik davetli listemize baktığımızda, gelen misafir sayısının çok daha fazla olduğunu gördük.
Kendi damak tadını yarattı
Pizza, kökeni İtalya’ya dayanan bir lezzet olsa da Moris Dal, yıllar içinde kendi özgün tarzını oluşturdu ve müşterilerine sunmaya başladı. Bu eşsiz pizza tarih boyunca unutulmayacak bir iz bırakacak şekilde adlandırıldı: Asur Pizza.
Dal, kendi yaratıcı damak tatlarını şöyle açıklıyor: “Süryanilere özgü Kalyo pizza adında bir lezzetimiz var, bu kavurmalı bir pizza. Eskiden köylerimizde sıkça yapılır, içinde kıymalı olanı da vardır. Köyde bu tarz hamur işlerine şamborek denirdi. Biz bu lezzeti pizza formatına dönüştürdük ve oldukça talep gören bir lezzet elde ettik. Ayrıca, tatlı bir pizza da icat ettik. Bu pizza köy pekmezi ve peynirle yapılır. Yemek sonrası 5-6 kişi rahatlıkla bir tane bitirebilir. Adeta künefenin modern versiyonu gibi.”
“Köyümü bir daha terk etmem”
Moris Dal, yıllar sonra köyüne dönmenin mutluluğunu içtenlikle ifade etti. Köyün büyük değişimler geçirdiğini belirten Dal, Almanya’ya gitmeden önce köy yaşamının ne kadar zor olduğunu vurguladı. Dönüşünün tarifsiz bir duygu olduğunu dile getiren Dal, köyünü ve toprağını özlediğini ifade etti. Kendi köyüne geri dönmenin, insanın tekrar tekrar kendi köyüne dönme arzusunu tetiklediğini belirtti. Köyünün bugün adeta bir cennet gibi olduğunu söyleyen Dal, eskiden ne yol ne su ne elektrik olduğunu hatırlatarak, köyde yaşanan değişimi vurguladı. Artık suyun, elektriğin ve yolların olduğunu belirten Dal, köyde yaşamaya devam etme kararlılığını ifade etti.
Almanya’daki restoranını kapatıp eşiyle birlikte Türkiye’ye dönen Dal’ın dört çocuğu hala Avrupa’da yaşıyor. Ancak, çocuklar yaz aylarında ebeveynlerinin yanına geliyor.
Üçköy, bu özel lezzetler ve sıcak karşılamasıyla her geçen gün daha da popüler hale gelirken, Moris Dal’ın hikayesi de bir başarı öyküsü olarak köyün anılarında yerini alıyor.
Köşe Yazıları
İLHAM VEREN HİKAYELER: Gül Şefika Balaban Brandenberger

Bu köşede zaman zaman üretkenlikleri, hayata bakışları ve yarattıkları eserler ile ilham veren kişilerle yaptığım röportajları paylaşacağım.
İlk konuğum İsviçre’de yaşayan Sanatçı Gül Şefika Balaban Brandenberger.
Şefika aslında Hacettepe Üniversitesi mezunu bir Ekonomist. Türkiye’de yıllarca farklı kurumlarda Ekonomist olarak çalıştıktan sonra en son 11 yıl boyunca görev aldığı Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nden ayrılıp, İsviçreli eşi ile evlenerek 2010 yılında İsviçre’ye yerleşmiş. Ankara’da iş hayatına devam ederken önce resim sanatı, ardından müzik terapisi, tasavvuf ve sema ile tanışan sanatçı, İsviçre’de Thalwil’de Institut APK-Ausbildung Prozessorientierung, Kunsttherapie & Komplementär -Therapie-APK Enstitüsü Süreç Odaklı Sanat Terapi ve Tamamlayıcı Terapi Merkezi’nde 3 yıl boyunca tekrar öğrenciliğe dönmüş. Geçen yıl ise Renklerle İç Yolculuğumuz-Ebru Sanatı Terapisi isimli kitabı Palme Yayınevi tarafından yayınlandı.
Gelin hikayesinin bundan sonraki kısmını kendisinden dinleyelim..
Sevgili Şefika, hoşgeldin. Ekonomistlikten sanatçılığa uzanan bu ilginç yolculuk nasıl gelişti, biraz anlatır mısın.
Ekonomist oldum ancak gençken sanatçı olmayı ve İstanbul’da Mimar Sinan Üniversitesi’nde okumayı çok istedim. Biz Kayserili bir aileyiz. Babam hep şöyle derdi “Ankara’da okuyabilirsin ama ya İstanbul nasıl olacak?”
İyi bir eğitim aldım, TED Kayseri Koleji’nin ardından Hacettepe Üniversitesi İ.İ.B.F. İktisat bölümünden mezun oldum. Aynı üniversitede yüksek lisans eğitimimi yaptım. Tez yazarken iş hayatına atıldım ve değişik kurumlarda severek çalıştım.
O sürede önce resim hocam Serap Demirağ, sonra Müzik Terapisti ve Sufi Rahmi Oruç Güvenç ile tanıştım. İkisi de hayatıma sanat bazlı inanılmaz engin alanlar açtı. Biri ile tasavvuf, diğeri ile resim ve quantum fiziği dünyasına girmiş oldum. Yüksek matematik okuduğum için matematikle aram hep iyi oldu. Matematik bakış açımı resim hocam Serap Demirağ analiz etti. Boş tuvale bakarken o tuvali yerleştirebilme yetimi görür, başlarda güler ve “Cahil cesareti” derdi. Daha sonra ise “İşte buradaki matematik, görüyorsun” şeklinde yorumlamaya başladı.
Ebru sanatı ile tanışma
Ebruyla tanışman nasıl oldu peki?
Yıllarca çok yoğun bir iş ortamında çalıştım. Yine zamana karşı yarıştığım bir günde sevdiğim bir arkadaşımın “Kastamonu Günleri var, ebru sanatçısı geliyor” demesi üzerine yazılacak onca rapora rağmen öğle tatili arasında koşup gittim. Kastamonu’ya hayranım, her şeyleri özel bence. Ama o gün orada beni büyüleyen bambaşka bir şey oldu.
Neydi o? Biraz anlatır mısın?
Sadece 1,5 saatim vardı ve direkt ebru sanatçısının yanına gittim. Sırada bekliyoruz. Rafet Hoca küçücük bir köşeye bir metrekare masasının üstüne teknesini koymuş, boyalarını dizmiş, önlüğüyle çok mütevazi görünüyordu. Herkese tek tek gösterdi. Orada ebruyu ilk kez denediğimde kağıdı çektiğim zamanki hissimi hiç unutmadım; suya baktım, su bomboş ancak kafam da bomboş. “İnanılmaz” dedim kendi kendime, “bu nasıl bir şey böyle”! Öyle bir rahatlık duygusu ki, adeta o anda bir mucize oluyor ve bir kapı açılıyor, hiç bilmediğimiz bir dünyadan bir alem gösteriliyor. Tam bir transformasyon. Tabi iş mi kalır! O açılan kapının peşine gittim ve bana verdiği mucize bir ebru kağıdıydı. Elimde kağıtla sırıtıyordum. Aynı gün eve giderken hemen çerçevelettim ve evin girişine astım.
Sanatın dönüştürücülüğü
Ne mutlu sana, dönüştürücü bir an olmuş. Peki bu ebruya has bir şey mi, yoksa bunu sanatın başka dallarında da yakalayabiliyor musun?
Çok güzel bir soru. Sanırım benim o anki ihtiyacım o kafa yoğunluğumun boşalmasi idi ve ebru bunun için çok uygun bir sanattı. Mükemmel bir sanat. Şu anda benim ebruyu bu kadar derinlemesine incelememe sebep olan transformasyon da o duygu ve onun arkasındaki sır.
Bu sana has, senin hissettiğin bir şey mi, yoksa ebrunun amacı bu mu?
Ebru sanatının içinde, var olan her şeyi birleştirici bir güç var. Biz her şeyle bir bütünüz ya. Hani bir şeyi merak edersin, sonra bir bakarsın ki hiç açmadığın televizyonu açıyorsun ve o anda haberlerde senin merak ettiğin o bilgi var. Veya birdenbire bir kitap alırsın, bir sayfasını açarsın. Önüne o aradığın bilgi gelir. Her şey bize hizmet için zaten var etrafımızda, biz yeter ki doğru soruları sormayı bilelim ya da kendimizin ihtiyacı olan cevapların farkına varalım. Zaten cevaplar hep veriliyor, ama ebru sanatının çok özgün olduğunu düşünüyorum, kendi içinde kainatta olan birçok elementi taşıyor. Rahmetli Oruç Güvenç’ten 19 yıl boyunca müzik terapisi, hareket terapisi, baksı dansları gibi eğitimler aldık. Ankara’da ayda bir onun gönüllü organizatörlüğünü de yapıyordum. Bu eski geleneksel entrümanların, bazı hareketlerin insana ne kadar şifa verdiğinin farkındaydım. Ancak ebrunun verdiği şifayı ilk kez orada kendimde tecrübe ettim. Yani o kadar yoğun bir dönemde olmadan normal sıradan bir iş günü olsa belki ebruya da hemen gitmezdim, Kastamonu ekmeğimi alır, biraz bakınır, ebruyu da öylesine yapar dönerdim. Ancak öyle yoğun bir günde, başımın çok ağrıdığı bir anda ebru sanatını deneyimleyince bomboş oldum, ağrı falan yok oldu.
Biraz da 2024’te yayımlanan Ebru Sanatı Terapisi isimli kitabından bahsedelim. APK Enstitüsü’nde öğrendiklerini ebru sanatına da uyguladın diye anlıyorum. Örneğin kitabında da bahsettiğin 9 aşama; bunları APK’da mı öğrendin yoksa zaten uygulanan bir yöntem mi?
APK Enstitüsü kurucuları süreç odaklı terapiyi ortaya çıkarıp eğitimlerini bunun üstüne oturtmuşlar. Bir kişiye resim yaptırdığın zaman bu soruları soruyorsun, hepsini aralıklı olarak veya sıralı olarak sorabilirsin. Bazı cevapları sanat terapisi sırasında kendin de gözlemleyebilirsin. Tabi sanat terapisinde sadece 9 aşama üzerine eğitim almadık, onlarca değişik terapi yöntemi öğrendik. Bu sadece APK’nın bazında ortaya koyduğu süreç odaklı terapinin 9 aşaması.
O zaman ebruya uygulamak senin fikrindi, ama çok da güzel bütünleşmiş.
Evet ilk defa gerçekten bir sanat terapi okulunun bazına konmuş prosesi ebru sanatına uyarlayan benim. Bunu ben öğrencilerime de uyguluyorum elbette. Ebru kursu vermeye başladığımdan beri gittiğim yerlerden, Brezilya’dan, Kayseri’den, oradan buradan, hep farklı toprak toplardım. Toprağı ezerek pigment haline getirmek çok zor bir iş, artık fabrikalarda yapılıyor tabi ama eski üstatların böyle ezdiğini biliyorum. Toprağı ezerken aklıma şu geldi; taşı ezerken dahi çok dikkatli ve insana layık davranmamız lazım. İnsan-ı Kamil yolcusu olmak zor bir şey. O sebeple sonsuzluk (∞) sembolünü bu sanata çok uygun bulup uygulamaya başladım.
Tasavvuf yolculuğu
Nedir tam olarak İnsan-ı Kamil olmak?
İnsan-ı Kamil tasavvufta tam anlamıyla insan olmak için yolda olmak anlamında kullanılır. Varlığında yok olabilmiş insana derlermiş. Benim için İnsan-ı Kamil’e örnek verebileceğim insanlar kim diye sorarsan başta Atatürk derim. Atatürk kendi potansiyelini kullanmış nadir insanlardan biridir. İnsan-ı Kamil olmak, kendisinde ortaya çıkması gereken her potansiyelin insana faydalı olacak, hayatını, frekansını değiştirecek, ya da hizmet etmesini sağlayacak şekilde ortaya çıkması demektir. Hepimizde potansiyeller var. Yanlış hatırlamıyorsam Kevser Yeşiltaş demisti galiba, onun bazı dijital seminerlerine de katıldım; herkeste ortaya çıkması gereken en önemli 3 yetenek varmış.
Sen kendininkileri buldun mu?
Şöyle bir düşününce resim yapmayı birinci sıraya alabilirim, ikincisi tasavvuf ve semazen olma yolunda yaptığım çalışmalar ki – orada kendimi bulduğum bir alan var. Üçüncüsünü de yazı yazmak diye düşünüyorum. Senin köşe yazılarına yorum yazarken bile “yazıyorum” çünkü çok önemsiyorum. Senin düşünce gücünden o anda aldığım bilgi ve senin bana yarattığın o atmosfer ile, bende aktif olmaya hazır olan şey arasında bir bağlantı kuruluyor, benden çıkması gerekenler de yazıya dökülüyor, bir akış başlıyor.
Tasavvuf ve Ebru ilişkisi
Peki tasavvuf ve ebru ilişkisini de sormak isterim. Kitabında bu konuda güzel ifadeler var. Bununla ilgili olarak burada paylaşmak istediğin şeyler var mı?
Ebru sanatında aslında insan bedeninde olan bir çok element var. Tasavvufa bakarsak, insanın yüksek değerlerine layık olma yolundaki yolculuğudur. Sema yapmak için yerle de cok güçlü bağlantıda olman lazım. Ayaklarının da zemine güçlü basması gerekiyor. Bedensel yorgunluklara takılmamayı öğrenmek veya hatırlamak mı desem, şartlanmalardan kurtulmak gerekiyor. Biliyor musun maraton koşucularına öğretilen bir bilgi varmış; yorgunluktan bittim dediğin an, o zamana kadar katettiğin yol kadar daha potansiyelin olduğunu anlaman istenirmiş. Tasavvuf da insana bu yönünü göstermeye çalışır, yani aslında ne kadar güçlü olduğunu. Biz cocukluğumuzdan beri her şeyi kafamızda limitlerle öğreniyor, öyle biliyoruz. “Uyku saatin geldi, yemek saatin geçiyor” şeklinde şartlandırıyoruz kendimizi. Bunların üzerine çıktığımız zaman potansiyelimizi de görme şansımız oluyor.
Kitabımda da yazmaya çalıştığım aslında ebru sanatında toprak pigmentinin suyun üstünde durma aşamasına gelebilmesi, oradan sanatçının kendi istediği özgün şekilleri verebilmesi, onu kağıdın üstüne alabilmesi…tüm bu süreç ebrunun sırlarından. Sonsuza kadar o enerjiyi orada tutabilecek hale geliyorsun. Suyun üstüne gelmiş bir pigment farklı proseslerden geçmiş oluyor. Hani “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu” deriz ya, işte onun gibi. Hiç çalışılmış bir toprakla çalışılmamış toprak aynı olur mu? İlk haline bak toprak, ikincisine bak kağıdın üstünde bir sekil! Ebrunun üstüne gelmiş olan desenler, renk renk pigmentlerin bir arada olması, tüm o süreçte ulaşılan bir sonuç var insana mutluluk veren. Hatta ilk ebru çalışmamı bitirince salona koymuştum. Daha sonra enerjisini hissettiğimde şaşırmıştım. Her geçtiğimde “Burada ne var” diyordum. Çağrı gibi bir şey hissediyordum. Bir baktım ki ebru çalışmam var o geçtiğim yerde. Aslında duyarlılık hepimizde var, beş duyumuzun üstüne geçtiğimizde sezgilerimiz devreye giriyor. Son zamanlarda sıkça duyduğumuz üçüncü boyut denilen, bu hayatın en alttaki katmanında olan bilinçaltımız konusu ortaya çıkıyor. Yani biz bilinçaltımızı aydınlatıp sezgilerimizi geliştirebildiğimizde, insan olmak yolunda da ilerliyoruz aslında. Duyularımızı kullanırken güzel görüp, güzel söz söyleyip, doğru işitip, her duyguya ihtiyacı olan ne ise mümkün olan en layık olanı verebildiğimizde ve yargılamaktan vazgeçebildiğimizde zaten bu boyuttan geçmeye hazırlanıyoruz.
Sezgilerini nasıl geliştirebilir insan?
Bunun bir yolu meditasyon. Ayrıca tabiatta yürümek, kendinle kalabilmen, çiçekler-bitkilerle, hayvanlarla ilgilenmek. Örneğin senin tatlı bir köpeğin var, düşünsene onu hissedebiliyorsun, onun söylemek istediklerini işitebiliyorsun, işte bu bir sezgi. Son zamanlarda zaten bütün hayvanlar dillendi. İnanılmaz boyuta erişti. Sadece insanlar gelişmiyor ki, bütün canlılar birlikte gelişiyoruz.
Bütünün parçası olduğumuzu hatırlamak belki asıl önemli olan, öyle değil mi?
Aynen öyle. Hiçbirimiz birbirimizden ayrı değiliz. Sadece frekanslarımızın birbirine daha yakın olduğu atmosferlerde olduğumuzda daha kendimiz oluyoruz. Daha rahat olup kendimizi tanıtma ihtiyacı duymuyoruz. Yargılanmak hiçbirimizin layık oldugu bir şey değil. Yargı zaten kaba zan demektir, yani bilip araştırmadan hüküm vermek, hemen bir karara varmak anlamında. Her insanın kendi içinde bir yolculuğu var. O yolculukta ihtiyacımız olan şeyler de hayatımızda ona göre farklı biçimlerde yer alıyor. Karşılaştığımız bir çok bilgili ve duyarlı insan ile kendimizi tanımak, sevgi boyutunu idrak edebilmek, hayatımıza farkındalık katan değerleri alabilmek en güzeli. Değer vermek, zaman ayırmak. Es geçmemek… Tabii bu arada kendi özgün alanımızı korumak ve sağlıklı seçimler yapabilmek hayat kalitemizi etkiliyor haliyle.
Kitap hakkında
Kitabın o kadar çok şeyi içinde barındırıyor ki, aslında sen çok güzel anlattın. Tasavvuftan tut, ebru sanatına, felsefeden, sanat terapisine ve insanın farkındalığına çok zengin bir içeriğe sahip. Ayrıca insan olma yolunda sadece terapide kullandığın 9 aşama ile değil, son bölümdeki “işlem analizi” süreci ile de insanın kendini gözlemlemesi ve kendisi için önemli olanı tercih edebilmesi adına önemli bilgiler paylaşıyorsun. Peki sence kimler senin kitabını okusun?
Çok teşekkür ederim Meltem. Öncelikle çocukluğumuzda şartlandırıldığımız, ebeveynler için olmak zorunda bırakıldığımız rollerden arınmamız ve kişilik ve karakterimize uygun olanı anlamamız için bu son bölüm çok önemli… Dediğin gibi kitabın adı sanki sadece ebru sanatıyla sınırlanmış gibi görünse de, içeriğine bakan herkes insan yolculuğunda kendinin az da olsa farkına varabilmesi için ortaya çıkarılmış, detaylandırılarak birçok bakış açısı ile değerlendirilmiş pek çok süreç, somut örnekler ve yollar görüyor. Bunların çoğu kendi deneyimim ile yazıldı. Yani sadece okunmuş bir bilgelik değil, bizzat üzerinde durduğum zaman verilmiş, çaba gösterilmiş, deneyimlenmiş konular. Kitabın arka kapağında da belirttiğim gibi, kitapta yer alan terapik bilgiler kendisiyle keyifli yol almak isterken yaratıcı çözümler arayan herkesi ilgilendirebilir. Tabi bu cümlenin altında derin Jungvari felsefi bir görüş var ama sadece o değil. Tasavvuf erbabları da özellikle 12. ve 13. yy. dan itibaren insanlara kendilerini çözmek istiyorlarsa arayışta olmalarını, sorgulamalar yapmalarını ve yaratıcı bir çok işle aktif olmalarını önermişler. Yani nasıl yaratıcı bir seyler üretebilirim, kendimi nasıl çözebilirim demek isteyen herkes kitaptan bir şeyler bulabilir.
Peki bu yaratıcı çözüm illa ebru olmak zorunda mı? Bu kitabı okuyan biri ebruya başlamasa bile yaratıcı bir konuyla ilgilenip kendini daha iyi çözümleyebilir mi?
Çok güzel vurgu yaptın. Tabii, kesinlikle. Herkes kendine iyi gelen ne varsa ona göre fikirler üretebilir, yapmaktan zevk aldığı şeyleri başka bir perspektif ile yapmayı deneyimleyebilir. Fransız ressam Henri Matisse bunun en güzel örneğidir. Hastalanıp resim yapamaz hale gelmiş. Yatalak olduğunda kağıtları kesip yapıştırarak resimlerine öyle devam etmiş. Şimdi kolaj dediğimizde Henri Matisse bir numara. Ebru sanatı burada terapi süreçlerine uygunluğu ve birçok kadim değeri barındırması açısından çok güzel bir araç oldu.

Kitabın “Ebru Sanatı Terapisi”ni okumak isteyenler nereden temin edebilirler?
İsviçre’de yaşayanlar Amazon’dan sipariş edebilirler.
Peki son olarak; Şefika’nın ruhunu neler besler, neler okur, neler izler?
Kendi ruhsal gelişimime katkıda bulunan ve zihnimi açan her türlü bilim kurgu ve fantastik film seviyorum. Hatta eski sufileri de çok “New Age” bulurum. O dönemlerde öyle şeyler söylemişler ki bugün Hollywood filmlerini bile etkileyecek düzeyde. Örneğin ABD’de İbni Sina Enstitüsü kurmuşlar. İlgilenen bazı arkadaşlarımla biz de bu konularla ilgili aramızda bir grup kurduk. Önce Rahmetli R. Oruç Güvenç’in Hz. Mevlana kitabını okuduk. Şimdi Ş. Suhreverdi’nin Nur Heykelleri isimli kitabını okuyoruz; onların farkındalıklı halini algılayabilmek için hayaller kuruyor, fikirler öne sürüyoruz…
Kitaplarını sevdiğim yazarların içinde klasiklerden Çernişevksi, Dostyoyevksi, Ömer Seyfettin, Sebahattin Ali gibi çok önceleri okumuş olduklarım var. Üçüncü Göz, İkinci Beden gibi fantastik romanları da ilgiyle okudum. Türk yazarlarımızı seviyorum: Buket Uzuner, Deniz Erten, Azra Kohen, Zülfü Livaneli, Elif Şafak, Murat Menteş, Erhan Kolbaşı severek okuduklarım arasında olanlar. Son zamanlarda Edebiyat Kitap Klubümüz’den Burcu Özer Katmer’in Kendine Ait kitabından, göç etmiş Türklerin ve çocuklarının parçalanmış hayatlarıya ilgili çok şeyin farkına varmaya başladım. Ve Meltem Soğuk Stropoli; senin kitabını ilgiyle okudum: Yeşil Mavi Hayat!.. Farkındalık kazandıran, düşündüren ve seçimlerimizi hatırlatan, insan için ve insana ait çok özel kitaplardan…
Biraz da hikaye ile bilgelik karışık olursa ilginç buluyorum. Örneğin Elif Şafak’ın Aşk romanı tasavvuf açısından da edebiyatımız için iyi bir örnek oldu, dünyada pek çok kişinin zihnini açtı. Tabii bir de neredeyse 15-20 yıldır ara sıra açıp okuduğum Filibeli A. Hilmi’nin kitabı Amak-ı Hayal’i hala severek okurum.
Bu güzel sohbet için çok teşekkürler Şefika. İkinci kitabınla buluşmayı merakla bekliyoruz.
Davetin, ilgin ve özellikle ilham aldığını belirttiğin için ben çok teşekkür ederim Meltemciğim.


İsviçre
ST. GALLEN’DE VATANDAŞLIK SÜRECİ: MERAK EDİLEN TÜM DETAYLAR

Röportaj : Cemil Baysal
İsviçre’de vatandaşlık süreciyle ilgili en doğru ve güncel bilgileri sizlere sunmak için kantonların yetkili birimlerinden bilgi almaya devam ediyoruz. Bu kapsamda, St. Gallen Kantonu Vatandaşlık Dairesi ile gerçekleştirdiğimiz özel röportajda, en çok merak edilen soruları yönelttik ve kapsamlı yanıtlar elde ettik. İşte İsviçreninsesi +41 Haber için St. Gallen Vatandaşlık Dairesi’nin süreçle ilgili paylaştığı önemli detaylar:
İsviçre’de ve St. Gallen’de Yaşama Süresi Şartı
Soru: Vatandaşlık başvurusu yapabilmek için bir kişinin İsviçre’de en az 10 yıl yaşamış olması ve bunun en az 5 yılını St. Gallen Kantonu’nda geçirmiş olması şart mı?
Cevap: Evet, bu doğru. Bir kişinin vatandaşlık başvurusunda bulunabilmesi için İsviçre’de en az 10 yıl ikamet etmiş ve bu sürenin en az 5 yılını St. Gallen Kantonu sınırlarında geçirmiş olması gerekmektedir.
C Tipi Oturum İzni Zorunluluğu
Soru: Vatandaşlık başvurusu için C tipi oturum izni gerekli midir? B tipi oturum izni bu başvuru için yeterli olur mu?
Cevap: Vatandaşlık başvurusunda bulunabilmek için C tipi oturum izni zorunludur. B tipi oturum izni bu şartı karşılamaz. Bu gereklilik, İsviçre Vatandaşlık Kanunu’nun (BüG) 9. maddesi ile St. Gallen Vatandaşlık Kanunu’nun (BRG) 9. maddesinde belirtilmiştir.
Dil ve Entegrasyon Şartları
Soru: Diğer kantonlarda olduğu gibi St. Gallen Kantonu’nda da dil yeterliliği ve sosyal uyum birer şart. Bu kantonda başka özel gereklilikler var mı?
Cevap: Entegrasyon Kriterleri Aşağıdaki Yasal Düzenlemelerde Belirtilmiştir:
- İsviçre Vatandaşlık Kanunu’nun 12. Maddesi (Art. 12 BüG) ve İsviçre Vatandaşlık Yönetmeliği’nin 2. ve devamı maddeleri (SR 141.01; BüV olarak kısaltılmıştır).
- St. Gallen Vatandaşlık Kanunu’nun 12. Maddesi (Art. 12 BRG) ve St. Gallen Vatandaşlık Yönetmeliği’nin 2. Maddesi (sGS 121.11; BRV olarak kısaltılmıştır).
Bir vatandaşlık başvurusu için bireyler ve aileler açısından ücretler ne kadardır?
Vatandaşlık başvuru sürecinde belediye, kanton ve federal düzeyde ücretler alınmaktadır. Bu ücretler şu şekilde düzenlenmiştir:
- Kanton ve Belediye Yönetimi Ücret Tarifesi (sGS 821.5; GebT olarak kısaltılmıştır)Kanton Vatandaşlık Hakkının Verilmesi:
- Madde 22.02: 100 Frank – 2.000 Frank arası
- Madde 50.00.03: Yabancılar (Bireyler, reşit olmayan çocuklar dahil): 100 Frank – 1.800 Frank arası
- Madde 50.00.04: Yabancılar (Evli çiftler ve kayıtlı partnerler, reşit olmayan çocuklar dahil): 100 Frank – 2.500 Frank arası
- Madde 50.00.06: Yabancı ve vatansız gençler (her başvuru için): 100 Frank – 1.400 Frank arası
- Federal Vatandaşlık Onayının Verilmesi (Madde 25 BüV):
- Başvuru sırasında reşit olan kişiler: 100 Frank
- Ortak başvuru yapan eşler: 150 Frank
- Başvuru sırasında reşit olmayan kişiler: 50 Frank
Sonuç
St. Gallen Kantonu’nda vatandaşlık başvuru süreci, kapsamlı ve net kurallarla düzenlenmiş durumda. Başvuru sahiplerinin, gerekli belgelerle birlikte dil bilgisi, sosyal uyum ve oturum izni gibi kriterleri sağlaması gerekiyor.
Daha fazla bilgi almak isteyen okuyucularımız, İsviçre Vatandaşlık Kanunu (BüG) ve St. Gallen Vatandaşlık Kanunu (BRG) belgelerine başvurabilirler.
St. Gallen Vatandaşlık Sayfası : Link
Zürih’te Vatandaşlık Süreci
Kültür Sanat
COSPLAY İLE BİLİM ARASINDAKİ İLHAM: REA MİRABİLİS

BärnerBär Röpotajı
Rea Mirabilis: “Duygularıma göre karakterlere bürünmeyi seviyorum.”
25 yaşındaki Rea Mirabilis, Bern’de biyoloji eğitimi alıyor, cosplay yapıyor ve Japon modasına büyük ilgi duyuyor. Yaklaşan HeroFest etkinliği için de heyecanla kostüm hazırlığında olan Rea, sanat ve bilimi nasıl bir araya getirebileceğini düşünüyor.
Biyoloji eğitimi alıyorsun ve aynı zamanda bir Harajuku hayranısın. Bu iki ilgi alanın arasında bir bağlantı görüyor musun?
Aslında doğrudan bir bağlantı yok, ama gelecekte biyolojiye olan ilgimi kostümlerime yansıtmayı çok isterim. Aksesuarlar konusunda bazı fikirlerim var ve bunları yakında hayata geçirmeyi planlıyorum.
Bu aksesuarlar hakkında fikirlerin var mı? Şu ana kadar neler yaptın?
Axolotl şeklinde küpeler, dinozor figürlü kolyeler ve kimyasal çözeltileri çağrıştıran bilezikler yaptım. Ayrıca pelüş oyuncaklar, kimya şişeleri şeklinde çantalar ve mikroskop altında çektiğim görüntülerden yapılmış kolyeler üzerinde çalışmak istiyorum.
Japon modası seni nasıl etkiledi ve bu tarzla ne zaman ilgilenmeye başladın?
Japon modasının çok farklı desenleri ve kesimleri var, bunlar batı modasında nadir rastlanıyor. Alternatif modayı her zaman sevdim. İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde birçok farklı moda tarzını görürdüm. Tokyo’daki Harajuku bölgesinin de benzer bir atmosfere sahip olduğunu keşfettim. Henüz oraya gitmedim ama mutlaka ziyaret etmek istiyorum. Yaklaşık 10 yıldır cosplay etkinliklerine katılıyorum, son iki yılda ise daha renkli giyinmeye ve cosplay yapmaya başladım.
Bu sadece bir hobi mi, yoksa bir ifade biçimi mi?
Her ikisi de. Cosplay yaptığım karakterler, benim için özel bir anlam taşıyan ya da beni mutlu eden karakterler oluyor. Bazen arkadaşlarıma hatırlatıyorlar, bazen de sadece o anki ruh halime uygun oluyorlar.
Bir kıyafeti hazırlamak ne kadar sürüyor ve şu anda kaç tane kostümün var?
Bir kostümü hazırlamak genelde iki saat sürüyor. Şu an altı kostümüm var, ama yeni bir kostüm üzerinde çalışıyorum. Harajuku tarzına uygun kıyafetlerim de var ve genellikle ikinci el mağazalardan aldığım parçaları da kombinleyerek giyiyorum.
Görünümünle kimleri etkilemek istiyorsun?
Hayat şartları ya da kültürel sebeplerden ötürü duygularını bastırmak zorunda kalan insanları etkilemek istiyorum. Onlara korkmadan kendilerini ifade etmeleri için cesaret vermek istiyorum. Özellikle benimle benzer bir geçmişe sahip olanların, denemekten çekinmeden kendilerini keşfetmelerini ve neyi gerçekten sevdiklerini bulmalarını istiyorum.
Cosplay dünyasında bir idolün var mı? Seni kimler etkiliyor?
En sevdiğim cosplayer, Okumatsuoka. Onun makyaj becerilerine hayranım. Hem erkek hem de kadın karakterlere bürünebiliyor ve bunu çok başarılı buluyorum. Ayrıca Anzujaamu da benim için büyük bir stil ilhamı. Kendi doğum günümle aynı gün doğmuş olması da hoş bir tesadüf. Japonya’dan Sasami Popculture ve Harajuku’dan Mariteiei de favorilerim arasında.
Gelecekte cosplay modelliği yapmayı düşünür müsün?
Aynı anda birden fazla iş yapmayı seviyorum. Türkiye’deyken hem seslendirme sanatçısı hem öğretmen hem de illüstratör olarak çalışıyordum. Farklı şeylerle meşgul olmayı seviyorum. Model olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum ama tekliflere açığım.
Moda için ayda ne kadar harcıyorsun?
Öğrenci olduğum için kazancım sınırlı. Cosplay yayınlarımdan kazandığım 40-50 dolar arası bağışlarla masraflarımı karşılıyorum. Genelde uygun fiyatlı ya da ikinci el kıyafetler alıyorum. Eğer imkânım olursa, Japon markalarından %6dokidoki ya da hashtagDDD gibi ürünler almayı çok isterim. İsviçreli sanatçılardan d4star ve Tamagomiruku’nun tasarımlarını da çok seviyorum.
HeroFest için heyecanlı mısın?
Evet, kesinlikle! İsviçre’de katıldığım ilk etkinlik HeroFest’ti. Bu yıl ilk kez kendi kostümümü tasarladım ve belki cosplay yarışmasına da katılırım. Diğer cosplayer’larla bir arada olmak beni çok mutlu ediyor.
Cosplay genellikle video oyunlarıyla ilişkilendiriliyor. Video oyunları oynuyor musun? Daha çok anime ve manga karakterlerinin cosplayini yapıyorum, ama hikâye odaklı oyunları seviyorum. Mesela Tangle Tower, Omori ve Fran Bow. Eğer bir oyundan cosplay yapacak olsaydım, Danganronpa ya da Persona karakterlerini seçerdim.
Son olarak, cosplay yapmayı düşünen ama cesaret edemeyenlere bir tavsiyen var mı? Dünyanın daha renkli ve eğlenceli bir yer olabileceğini unutmasınlar. Herkesin sevdiği bir karaktere bürünmek aslında hiç de zor değil ve çok keyifli. Cesur olun ve kendinizi ifade edin!
Rea Mirabilis Kimdir?
Rea Mirabilis, 25 yaşında, Türkiye kökenli ve 2023 yılında biyoloji eğitimine devam etmek için Bern’e yerleşti. Sanat ve bilim onun en büyük tutkuları arasında yer alıyor.
#Cosplay #ReaMirabilis #HeroFest2024 #JaponModası #BiyolojiVeSanat #CosplayTutkusu #AlternatifModa #Cosplayİlhamı #İsviçre #Anime #Manga

-
E-Dergi1 yıl önce
İsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
Ekonomi1 yıl önce
İsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
Yaşam12 ay önce
Kıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
İsviçre1 yıl önce
Dünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Gündem5 ay önce
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya5 ay önce
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem5 ay önce
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ
-
Kültür Sanat1 yıl önce
Ferdi Tayfur’un Mücadele Dolu Hikayesi: Şeker Hastalığı ve Organ Nakli