Röportajlar
Mardin’in Üçköy’ünde Pizza Rüzgarı: Moris Dal’ın Efsanevi Lezzetleri
Mardin’in Midyat ilçesi ile Nusaybin arasında, Bagok Dağları’nın eteklerinde gizlenmiş bir hazine var: Üçköy. Burası, sadece doğal güzellikleriyle değil, artık eşsiz lezzetleriyle de adından söz ettiriyor. Üçköy, Süryaniler’in Turabdin dediği bölgede yer alıyor ve son dönemde ziyaretçi akınına uğruyor. Peki, bu sıradan köyü bu kadar popüler hale getiren nedir dersiniz? Cevap: Moris Dal ve ekibinin büyülü ellerinde pişen nefis pizzalar!
Moris Dal, 43 yıl önce o dönemki terör olayları nedeniyle doğduğu topraklardan ayrılarak Almanya’ya göç etti. Ancak vatanına doğduğu topraklara özlemi ve sevgisi hiç eksilmedi. Sonunda, kendi köyünde hayalini kurduğu pizzacı dükkanını açtı. Üçköy’ün taş fırınlarında pişen pizzalar, yerli halkı ve turistleri kendine çekiyor. Her dilde ve her damakta ortak bir sevinç yaratıyor.
Üçköy artık sadece harika doğasıyla değil, aynı zamanda Moris Dal ve ekibinin elinden çıkan bu efsanevi lezzetlerle de anılıyor. Köy, sadece pizza yemek için bile olsa mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir nokta haline geldi. Midyat ile Nusaybin arasındaki yolculuğunuzda, Üçköy’e uğramadan geçmeyin. Eşsiz manzarası ve unutulmaz tatlarıyla sizi bekliyor olacak.
Dağların eteklerindeki Üçköy’e, bir pizzacı olarak ayak basma fikri, Süryani kökenli Moris Dal’a aitti. Dal, ailesiyle birlikte Üçköy’de yaşarken, 1979 yılında Almanya’ya göç etti. Yeni bir hayat kuran Dal, doğduğu topraklara olan bağını hiçbir zaman koparmadı. Zamanla pizza yapmayı öğrenen Dal, Almanya’da ilk restoranını açarak bu alanda kendini geliştirdi. 24 yıl boyunca restoranını işleten Dal, adeta bir pizza ustası haline geldi. Ancak, köyünden uzak kalmış olmasına rağmen köyünü asla unutmadı.
57 yaşına geldiğinde geri dönmeye ve köye yatırım yapmaya karar veren Dal, kuzeni Gabriel ile birlikte harekete geçti. Moris Dal İsviçre’nin Sesi’ne açıklamalarda bulundu: “İnsan kendi memleketini özler, yaşamak ister. O yüzden buraya geldik. Birçok Süryani burada yatırım yaptı, köyde ev inşa etti, devlet de bu olanağı verdi bize. Eskiden buralar yasak bölgeydi. İnsanlar kendi memleketlerini özlemişlerdi, onun için biz de geldik, boş oturacağımıza bir iş yapalım dedik. Hem yöre halkı yararlansın hem de yöre ekonomisi için de iyi bir şey olsun. En azından 20 ailenin bir başka yere göç etmesinin önüne geçtik.
Moris Dal, köye döndükten sonra bir pizzacı açmaya karar verdi. İlk adım olarak, yöresel Midyat taşından bir bina inşa etti. İnşaat sürecinde, yanında çalıştıracağı kişilere pizza yapımını öğretti. Hazırlık aşaması tamamlandığında ise, kapılarını “İzla Pizzeria” isimli pizza restoranına açtı. Restoranın adını, bulunduğu yöredeki Süryanice ismiyle koydu.
Açılış gününde ilginin beklenenden fazla olduğuna dikkat çeken Dal, şunları söyledi: “İnsanlar şehir hayatından sıkıldı, bazen farklı bir etkinlik arıyorlar. Bu havada, burada pizza yemek herkese nasip olmaz. Açılış için 180 kişiye davetiye gönderdik ve tam 718 pizza hazırladık. Ancak, 180 kişilik davetli listemize baktığımızda, gelen misafir sayısının çok daha fazla olduğunu gördük.
Kendi damak tadını yarattı
Pizza, kökeni İtalya’ya dayanan bir lezzet olsa da Moris Dal, yıllar içinde kendi özgün tarzını oluşturdu ve müşterilerine sunmaya başladı. Bu eşsiz pizza tarih boyunca unutulmayacak bir iz bırakacak şekilde adlandırıldı: Asur Pizza.
Dal, kendi yaratıcı damak tatlarını şöyle açıklıyor: “Süryanilere özgü Kalyo pizza adında bir lezzetimiz var, bu kavurmalı bir pizza. Eskiden köylerimizde sıkça yapılır, içinde kıymalı olanı da vardır. Köyde bu tarz hamur işlerine şamborek denirdi. Biz bu lezzeti pizza formatına dönüştürdük ve oldukça talep gören bir lezzet elde ettik. Ayrıca, tatlı bir pizza da icat ettik. Bu pizza köy pekmezi ve peynirle yapılır. Yemek sonrası 5-6 kişi rahatlıkla bir tane bitirebilir. Adeta künefenin modern versiyonu gibi.”
„Köyümü bir daha terk etmem“
Moris Dal, yıllar sonra köyüne dönmenin mutluluğunu içtenlikle ifade etti. Köyün büyük değişimler geçirdiğini belirten Dal, Almanya’ya gitmeden önce köy yaşamının ne kadar zor olduğunu vurguladı. Dönüşünün tarifsiz bir duygu olduğunu dile getiren Dal, köyünü ve toprağını özlediğini ifade etti. Kendi köyüne geri dönmenin, insanın tekrar tekrar kendi köyüne dönme arzusunu tetiklediğini belirtti. Köyünün bugün adeta bir cennet gibi olduğunu söyleyen Dal, eskiden ne yol ne su ne elektrik olduğunu hatırlatarak, köyde yaşanan değişimi vurguladı. Artık suyun, elektriğin ve yolların olduğunu belirten Dal, köyde yaşamaya devam etme kararlılığını ifade etti.
Almanya’daki restoranını kapatıp eşiyle birlikte Türkiye’ye dönen Dal’ın dört çocuğu hala Avrupa’da yaşıyor. Ancak, çocuklar yaz aylarında ebeveynlerinin yanına geliyor.
Üçköy, bu özel lezzetler ve sıcak karşılamasıyla her geçen gün daha da popüler hale gelirken, Moris Dal’ın hikayesi de bir başarı öyküsü olarak köyün anılarında yerini alıyor.
Köşe Yazıları
İLHAM VEREN HİKAYELER:
Deniz Yüce Başarır
İlham veren kişilerle yaptığım röportajlarda bugünkü konuğum sanatın her daim içinde olan, çok yönlü kişiliği ve yetenekleriyle bana ilham veren bir isim, Deniz Yüce Başarır.
İstanbul’da doğan Başarır, Özel İstanbul Alman Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümünü bitirdi. Öğrencilik yıllarından başlayarak seslendirme ve seslendirme çevirileri yaptı. TRT 2’de yayımlanan “Okudukça” programına metin yazarlığı ve dış ses seslendirmesiyle başlayan televizyonculuk hayatını, Show TV’de yarışma koordinatörlüğü ve CNN TÜRK’te yayımlanan “Kitapça” adlı programın yapımcılığı ve sunuculuğuyla sürdürdü. Çeşitli belgeseller için metinler yazdı, reklam yazarlığı yaptı. 2002 yılında Editör olarak girdiği Doğan Kitap’tan 2016 yılında Yayın Direktörü olarak ayrıldı. 2016 Haziranı’nda Hep Kitap adlı yayınevinin kurucuları arasında yer aldı. İlk kitabı “Perde Kapanmasa Görecektiniz” 2021’de yayımlandı. Ayrıca çeşitli tiyatro oyun çevirilerine imza attı. Kitap da seslendiren Başarır, Storytel’de birçok kitabın sesi olarak ve “Ben Okurum” adlı podcast’iyle dinleyicilerle buluşuyor.
Merhaba Deniz Hanım, hoşgeldiniz. Sizin oldukça zengin bir öz geçmişiniz, çok yönlü bir kişiliğiniz var. Hangisinden başlasak bilemiyorum; seslendirme sanatçısınız, çevirmensiniz, podcast yapıyorsunuz, yayımcısınız. Ancak artık yayımcılıkla direkt ilginiz yok, değil mi?
Yapmıyorum. Hayır, ben de sizin kurumsal hayatı bırakmanız gibi çok memnunum bıraktığım için (gülüyor). 2016’da Doğan Kitap‘tan ayrıldım ben. Doğan Kitap’ın Yayın Direktörü‘ydüm. Oradaki zamanımı tamamladığımı düşündüm. Nasıl söyleyeyim, potansiyelimin yeterince değerlendirilmediğini düşündüm, yıllardır oradaydım zaten. Ve bakalım ne yaparım diyerek ayrıldım. Şu anda çok memnunum ve yayımcılığın şu döneminde de yeniden yayımcılığa dönmek gibi bir şey hiç aklımdan geçmiyor açıkçası.
O kadar çok alanda aktif ve başarılısınız ki, yayımcılığı aramamanızı anlayabiliyorum. Bu arada seslendirmeye başladığınızda 19 yaşındaymışsınız. Birkaç röportajınızı okudum. Babanız Kâmran Yüce’nin etkisi oldu sanırım bu konuda. Hikayenizi sizden dinleyelim mi?
Tabii ki. Babam, ben 19 yaşındayken, Boğaziçi Üniversitesi’ne girdiğim yıl vefat etti. Bir trafik kazasında kaybettik onu. Her zaman seslendirme konusunda bana “Gel bak bir dene, bence yeteneklisin” derdi. Daha ilkokul birinci sınıftan itibaren şiir okumalarında beni düzelterek, şu tonlama şöyle yapılır, bu böyle yapılır şeklinde beni yönlendirdi. Ben aslında 6 yaşımdan 19 yaşıma kadar bu anlamda bir eğitim aldım.
Çok kıymetli bu anlattığınız.
Evet, doğru. 19 yaşında onu kaybedince TRT Seslendirme Yönetmenleri “Baban çok isterdi senin seslendirme yapmanı. Gel bir dene” dediler. Ben önce tabii ki çekindim. Çünkü bu işi daha önce hiç yapmamışım. Üniversiteye yeni girmişim, bir de babam ölmüş. Fakat, gittim. Ve gidiş o gidiş. Sonuçta yavaş yavaş, küçük, “rabarba” denilen kalabalıklara giriyorsunuz. Sonra bir cümle veriyorlar. Çok kısa sürede bana genç kız rolleri verildi. Özellikle hızlı konuşan genç kızlara çok uygun olduğumu düşündüler. Zaman içinde başrollere çıktım, bir sürü dizide ve filmde seslendirme yaptım. Seslendirme böyle başladı. TRT koridorlarında sıramızı beklerdik. Bir yandan da TRT 2’nin programları yapılıyor. Orada bir sürü insanla tanıştım. Mesela o zamanlar Can Kozanoğlu’nun sunduğu, Sevinç Yeşiltaş’ın yapımcılığını üstlendiği yine kitaplarla ilgili “Okudukça” adlı bir program vardı TRT 2’de. Onun, önce dış seslerini okumaya, sonra metinlerini yazmaya başladım. Öyle öyle de televizyonculuğa doğru ilerledim. Önce özel televizyonlar geldi, Show TV’de yarışma koordinatörlüğü yaptım bir dönem. Sonra oradan ayrıldım, belgeseller yaptım. Sonra tekrar CNN Türk’e girdim, orada “Kitapça” adlı programı hem hazırladım, hem de sundum. Eşim Başar Başarır’la da orada tanıştım ve onunla evlenince oradan ayrıldım. Daha sonra da yayımcılık ve Doğan Kitap macerası başladı diyebilirim.
Ne kadar zengin geçmişiniz var. Ben seslendirmeyi sordum, altından neler çıktı!
Hepsi birbirine bağlı olduğu için, ben artık alıştım. Böyle hepsini birbirine bağlı bir şekilde anlatıyorum (gülüyor).
Ama hepsi de birbirini zenginleştiriyor gerçekten. Podcast’inizin fragmanında da diyorsunuz ya, “Okurum, her açıdan okurum” İlk duyduğumda dedim ki, “Evet, gerçekten her açıdan okur Deniz Hanım”. Okudukça programından bahsettiniz; kaç yaşındaydınız o zaman?
Gençtim tabii. 19-20’de seslendirmeye başladığıma göre, herhalde 23-24’ten itibaren dış seslerini seslendirmeye başladım. 27-28’lerde metinlerini de yazıyordum.
Peki, iyi bildiğimiz karakterleri de seslendirdiniz diye düşünüyorum. İlk olarak, aklınıza gelen hangi karakter var?
Herhalde ilk olarak “Şöhret” (Fame) dizisindeki Doris vardı, en bilinenlerden, herkesin hatırlama ihtimali olan odur. İstanbul Televizyonu’nun seslendirdiği projelerde hep genç bir kadro vardı. Ben de oradaki kıvırcık saçlı oyuncu olan Doris’i seslendirirdim. Hem çok severek seslendirdiğim, hem ekip olarak çok eğlenceli bulduğum tatlı bir diziydi.
Şahane. Bir anlamda yazmaya da girmişsiniz orada metin yazarlığıyla anladığım kadarıyla. Simdi aslında benim çok merak ettiğim bir başka alan da yazmak. Hem çok iyi bir okursunuz hem de bu kadar zengin bir geçmiş olunca insanın aklına “Peki yazıyor mu?” demek geliyor. Sizin basılmış bir kitabınız da var: “Perde Kapanmasa Görecektiniz”. Biraz ondan bahsedelim mi?
Okumaya olduğu kadar yazmaya da her zaman ilgim vardı aslına bakarsanız. Ama yazar olacağım gibi bir iddiam da hiçbir zaman olmadı. Yazmayla ilişkim öyle bir şey değildi. Ben galiba hep, amaca yönelik yazma konusunda yetenekli olduğumu düşünmüşümdür. Hani bir kurgu yaratayım, kurgunun matematiğine hakim olayım, oradan hayal gücümle başka bir şey yaratayım gibi bir durum değil. Ama şimdi, instagram paylaşımlarımı zaman zaman küçük hikaye gibi yazdığımda, herkes yine kitap yazsana diyor. Tek kitabım, aslında tam pandemi döneminde yazdığım, o da tamamen bir tesadüf aslına bakarsanız. Babam Kâmran Yüce kent oyuncularının kurucularındandı. Kent oyuncularının Harbiye’deki binası Kenter Tiyatrosu İstanbul Belediyesi tarafından satın alındı, orayı tiyatro olarak kullanacaklardı. Ama bu bir türlü gerçekleşemedi. Ve haberler “Yıldız Kenter’in tiyatrosunu belediye satın aldı” şeklinde çıktı. Orası sadece Yıldız Kenter’in tiyatrosu değildi. Yani Yıldız Hanım oranın lideriydi, itici gücüydü ama orası bir sürü insanın emeği olan bir tiyatroydu, bir anonim şirketti ve kurucuları arasında babam da vardı. Ayrıca sadece babam için değil, Müşfik Kenter, Şükran Güngör gibi oranın temel taşları olan insanlar da yok sayıldı haberlerde. Dedim ki, ben bu hikayeyi anlatmalıyım. Tabii, müthiş bir de arşiv çalışması gerekiyordu. Kenter Tiyatrosu‘nun arşivi bizim evdedir. Çünkü babam o tiyatronun sadece oyuncusu değildi; basınla ilişkilerini yürütürdü, dergisini çıkarırdı. Aslında her şeyi yapan, içeride de çalışan kişiydi. Ama yine de o arşivi taramak, her şeyi düzenlemek lazım. Bu fikir gelince hemen eşim Başar’a gittim, o müthiş arşivcidir. Dedim ki “Ben kitap yazacağım, sen de arşiv için bana yardım eder misin?”Adamcağız yeni uyanmış. Baktı, baktı ve “Ederim” dedi! Ve böylece, İstanbul Belediyesi yayınlarına fikri götürdük. Onlar da çok hoş karşıladılar. Bayağı sıkı bir çalışmayla, bir buçuk yıl içinde 2021’de çıktı kitap.
O zaman siz pandemiyi çok verimli geçirmişsiniz.
Evet, yukarıda ben kitap yazarken, aşağıda da Başar kitap yazıyordu. Pandemide biz bayağı aktiftik, ikimiz de birer kitap çıkardık.
Harika bir fikir gelmiş aklınıza ve çok da güzel şekilde gerçekleştirmişsiniz. Perde Kapanmasa Görecektiniz’i okumak isteyenler nereden temin edebilirler?
Şu anda en kolay İstanbul Kitapçısı‘nın online sitesinden temin edilebilir. Her yerde dağıtıldı başlangıçta. Ama şimdi, tabii ki belediye ile ilgili işler sorun olunca o yayınevi de sorunlu oldu.
Peki, herkes size soruyordur. Ben de soracağım; başka kitap yazma fikriniz, hayaliniz var mı?
Hayalim yok. Yine böyle fikir gelirse yazarım. Benim bir kitap yazacağım gibi bir hedefim olmadı, içimden geldi ve yazdım. Gene olursa gene yazarım tabii. Mesela çocuk kitapları yayımcısı arkadaşlarım ısrarla yazsana dediler. Bir düşündüm, bir hikaye de buldum ama sonra öyle o kadar heyecanlanmadığımı farkettim. Evet, heyecanlanmadan bir iş yapamıyorum.
Aslında siz hikaye anlatıcısısınız bir yandan. Okuduğunuz kitapları çok güzel anlatıyorsunuz. Konuklarınızla çok keyifli sohbet ediyorsunuz. Kendinizi de güzel anlatıyorsunuz. Başta dedim ya, fragmanınızdaki o bölüm bile öyle başlıyor, insanın kendini ifade etmesiyle. Peki, seslendirme konusuna dönecek olursak, size seslendirme sanatçısı mı demeliyim, doğru ifade hangisi Deniz Hanım?
Seslendirme sanatçısı çok yerleşmiş bir deyim ama aynı zamanda seslendirme oyuncusu da diyorlar ve şimdi onu yerleştirmeye çalışıyorlar. Ben seslendirme sanatçıları günlerinden kalmayım, o bana güzel geliyor. Seslendirme sanatçısı herkese denir mi? Bana mesela, nasıl seslendirme sanatçısı olunur diye o kadar çok soru geliyor ki. Ben 60 yaşındayım, bu işi 40 yıldır yapıyorum. Benim avantajım özellikle sesli kitap konusunda oldu. Sanırım sadece seslendirme yapmıyorum. Çok kitap okuyan bir insan olduğum için kitapları hem anlayıp hem anlatmak için okuyorum. Her bir kelimenin tonlamasının nerede olduğunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Metnin içine girmek, metnin önüne geçmemek önemli. Biraz önce söylediğiniz o hikaye anlatıcılığı biraz burada da var aslında. Metni anlatan, aktaran kişiyim ben. Ne kendi üstün yeteneklerimi ispatlamak için, ne de öne çıkmak için yapıyorum bu işi. Dolayısıyla çok keyif alıyorum. Zaten kitap okumayı çok seviyorum. O kitabı birilerine aktarmaktan da ayrı bir keyif alıyorum. Kendimi tatmin edecek kadar iyi olursa da mutlu oluyorum açıkçası.
Çok hoş. Ben de son derece amatör bir şekilde kitap seslendirmesi yapıyorum. GETEM’i bilirsiniz, görme engelliler için dijital kütüphane. Onlar için -bir süredir ara vermekle birlikte- birkaç yıldır okuma yapıyorum. Fakat bu kısıtlı tecrübemde bile gördüm ki, gerçekten hiç kolay bir iş değil. Doğru nefes çok önemli, mesela ben bazen nefessiz kaldığımı fark ediyorum.
Evet, tabii. Onlar hep işte eğitim ve tecrübe ile ilgili.
Evet, evet, bu nedenle çok tebrik ediyorum sizi. Ses tonunun da önemli olduğunu düşünüyorum. Mesela sizin sesiniz çok canlı. Bence seslendirmeye gerçekten çok yakışıyor.
Teşekkür ederim.
Seslendirme yapmak metni okuma biçiminizi de bir şekilde değiştiriyor mu diye sormak isterim. Siz biraz bahsettiniz aslında.
Aslında galiba tam tersi. Seslendirmemi, kitaplara ve metinlere bakışım değiştiriyor olabilir. Ben önüme gelen metni öylesine ezbere okumaktan yana değilim. Yazarın orada ne demek istediğini geçirmek isterim. Metinlere zaten analitik bakmaya alışmış bir gözüm olduğu için bu, seslendirmeye de yansıyor olabilir belki.
Peki, kitap dinlemek mi, okumak mı? Artık elimizin altında Storytel gibi kanallar da var. Dinlemek, kitap okumanın verdiği keyfi verir mi? Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
Genellikle evdeysem elime alıp okumayı tercih ediyorum. Ama yürüyüşlerde, araba kullanırken hep sesli kitap dinliyorum. Artık neredeyse hiç müzik dinlemiyorum galiba! Ama oturup bir kitap okuyorsam, onu elimde okumayı tercih ederim. E-kitap da değil, elimde basılı kitap olmasını daha çok seviyorum. İş için, örneğin i-pad’den çok metin okumuşluğum var, bunu yayımcılık dönemimde çok yaptım. Ama şimdi keyfim için veya iş için olsun, genellikle elimde okuyorum.
Evet, tamamen katılıyorum size. Ancak “Ben konsantre olamıyorum, dikkatim dağılıyor” diyen de çok. Başlarda ben de öyleydim ama insanın kendini bu konuda geliştirebildiğini gördüm. Zaman içinde dikkati sağlıyorsunuz, odaklanmayı da öğreniyorsunuz. Aslında ön yargı yapmadan biraz üzerinde çalışmak gerekiyor diye düşünüyorum. Seslendiren de çok önemli tabii.
Evet, sizin seslendireni kendinize yakın bulmanız ve seslendirmenin de diksiyonunun iyi olması, akıcı olması önemli. Ama araştırmalar artık okumakla dinlemenin aslında çok da birbirinden farklı olmadığını gösteriyorlar, dolayısıyla o okumak daha iyi, dinlemek öyle değil savları da çürüyor gitgide. Ama dediğiniz çok doğru. Benim psikoloji bölümünden bir okul arkadaşım çocuk kitapları yazarıdır. “Ben hiç dinleyemiyorum” diyordu bundan 4,5 yıl önce. Zaman içinde ben ona bir kitap önerdiğimde, sesli kitabı var mı diye sormaya başladı. Çünkü dediğiniz gibi bir alışma meselesi bu. Konsantrasyon da öyle. Tabii dinleme zamanlaması kişiden kişiye değişir. Mesela ben denedim, yemek yaparken dinleyemiyorum. Aklım yaptığım işe kayıyor ama daha tek düzey işlerde-yürümek, araba kullanmak ve ütü gibi-rahat dinliyorum. Ama mesela metroda dinleyemiyorum, kitap okuyorum. Yani herkesin kendine göre değişik zamanlaması ve seçimi var. Ama okumakla dinlemek çok da farklı değil bence.
Evet, bu araştırmalardan bahsetmeniz de çok güzel oldu. Çünkü zaten okuma oranı düşüyor gençlerde, en azından okuyamayanlar dinlemeyi seçebilirler.
Ne kadar dinliyorlar, ondan emin değilim ama inşallah (gülüyor).
En çok kısa metinler, kısa videolar dinleniyor. Ama bizler gibi okumayı sevenler için ben şöyle bakıyorum; ortalama ömrümüz zaten ne kadar ki, çok istesek de kaç kitap okuyabiliriz! Sonra yaşlandıkça gözlerin bozulması gerçeği de var. Ben okurken günü ikiye bölüyorum; gözlerimi kullanarak okuduğum kitaplar ve bir iş yaparken dinlediğim, bana eşlik eden kitaplar.
Tabii, dinlemek ulaşabildiğiniz kitabın sayısını kesinlikle arttırıyor.
Kesinlikle, o nedenle sizler gibi seslendirme sanatçılarına da buradan teşekkürler tekrardan. Bence çok önemli bir iş yapıyorsunuz.
Sağolun, sağolun.
Biraz da okuma konusuna ve podcast’e girelim mi? Podcast’inizi takip ediyorum. Aslında iki podcast’iniz var, bir tanesi pandemide başlattığınız, Ben Okurum. O herhalde 100. bölümlerde değil mi?
138’inci bölümle 7’nci sezonu bitirdik.
Oo, harikasınız. Bir röportajınızda- galiba 100’üncü yıl için Başar Bey’le yaptığınızdı- bir soru gelmişti size hatırlıyorum: “Başta hayal etmiş miydiniz böyle olacağını?” şeklinde. Siz de evet demiştiniz. Biraz bu hayal kısmından bahseder misiniz? Ne yaparsak yapalım büyük hayaller kurmak çok değerli, öyle değil mi?
Evet. Bu podcast meselesi Türkiye’de yavaş yavaş yaygınlaşmaya başladığı zamanlarda biz Başar’la birlikte, Can‘la (Kozanoğlu) Mirgün’ün (Cabas) ilk sayfasına katılmıştık. Onlar Storytel’in ilk sponsorluk yaptığı isimlerdi. Sonra Nilay (Örnek) “Nasıl Olunur”u yapmaya başladı. Tabi başka podcaster arkadaşlar da var ama benim o dönemde de sürekli takip edebildiklerim yine bunlardı. Storytel’in Türkiye müdürü Berk’le ben bu konuda ne yapabilirim diye sohbet ederken benim, İstanbul’la ilgili bir şey yapma fikrimden Berk çok emin olamadı. Sonra Başar’a anlattığımda o da “Haklıymış, sen kitaplarla ilgili bir şey yapmalısın. Kendi yeteneklerinin hepsini bir araya getiren bir şey olmalı bence. Hani başka kimsenin o kadar şeyi bir arada yapamayacağı bir şey” dedi. Ben de düşündüm ve parçalı bir şey yapmaya karar verdim. Hem seslendirme tarafımı kullanarak kitaplardan bölümler okuyayım, hem de insanlarla söyleyişi yapmayı sevdiğim için bir kitap üzerine söyleşi yapayım dedim. Kendi kitapları olmasın ama. Çünkü bir tanıtıma doğru kaysın da istemiyordum. Onu, Kitapça’da yaptım yıllarca. O zaman onların yazmadığı, sevdikleri ya da benim önerdiğim kitaplar hakkında konuşalım dedim. Araştırmayı ve yazmayı da sevdiğim için alıntılarla, parçalı bir format çıktı ortaya. Bunun bir de adı var; “Narrative Podcast” deniyor. Bu format biraz önce söylediğiniz hikaye anlatıcılığına da giriyor aslında. Topluca o kitabı çeşitli yönleriyle anlatan, hem biriyle karşılıklı konuşulan, hem de aynı zamanda benim kendi perspektifimi de işin içine koyan bir format oluşturduk. İsmi ne olsun derken “Ben Okurum” olsun dedim. Her iki tarafa birden gidiyor, hem ben kendim “okur”um, hem bunu dinleyecekler “okur”.
Tam da öyle algılıyoruz dinlerken; hem biz, hem siz.
Evet, aynen öyle. Ben podcast’i, podcast işini çok seviyorum. Ben Okurum’u da ayrıca çok seviyorum tabii.
Podcast’leri görsel olarak da video şeklinde yayınlama konusunda siz ne düşünüyorsunuz?
Elim Kalem de Tutar Kadeh de’nin 2’nci sezonunda öyle yaptık. Ayfer (Tunç), Mine (Söğüt), Aylin Balboa, Gaye Boralıoğlu ve Sibel (K.Türker) ile o dokuz bölümü görüntülü yaptık. Aynı zamanda benim Youtube kanalımda da var.
Peki Elim Kalem de Tutar Kadeh de devam edecek mi bundan sonra?
O proje durdu çünkü sponsoru Mey Diageo idi. Mey Diageo genel müdürü değişti. Onlar Sibel Can’a sponsor olmayı tercih ediyorlar (gülüyor). Mey Diageo eski Ceo’su Levent Bey çok vizyon sahibi bir insandı. Ve Elim Kalem de Tutar Kadeh de gerçekten Levent Bey’in sayesinde çıkmış bir projedir.
Ben Okurum devam ama, değil mi? Onunla ilgili bir sayı yok kafanızda sanırım.
Yok, hayır. Ben Okurum’u Storytel sponsorluğunda yapıyorum. Ömrümün sonuna kadar, Storytel durdukça ve destek oldukça da yaparım. Hani çok sıkılır mıyım bilmiyorum ama sıkılınacak bir proje değil. Yazları ara veriyorum çünkü çok yoğun. Bakmayın şimdi orada bir saat, bir buçuk saat içinde tüketilen şeyin aslında arkasında çok büyük bir emek var. Bu tarz narrative yaptığınız zaman, iki kişinin sohbet ettiği formata kıyasla çok daha emek ve araştırma istiyor. Örneğin eski bir kitap olsun; Uğultulu Tepeler diyelim. Zamanında okumuşum ama tabii ki tekrar okuyorum. Ayrıca Uğultulu Tepeler‘le ilgili ne olabilir, Bronte’nin hayatı, işte o bölge burası, şurası şeklinde araştırma yapıyorum. İşin içine o bilgiler de girdiği için bir kitap için bazen beş kitap okumuş gibi oluyorum. Ama çok keyif alarak yapıyorum. Yazın ara verirsem ancak şarj oluyorum. Temmuz’dan Eylül ortasına kadar iki, iki buçuk aylık bir “es” veriyorum.
Enerjiniz hiç bitmesin. Biz okurlar sizi dinlemekten çok memnunuz. Bu arada kitapların hızına yetişmek de kolay değil. Sürekli yeni kitaplar çıkıyor. Ben Okurum gibi programları dinleyebilme olanağımızın olması çok güzel. Size kitap kulüpleri hakkındaki düşüncenizi de sormak isterim. Ben mesela başlarda biraz önyargılıyken, içine girdikten sonra kitap kulüplerinin beni inanılmaz zenginleştirdiğimi farkettim. Sizin de ne düşündüğünüzü duymak isterim. Hiç katıldınız mı mesela bir kulübe?
Evet, evet, bir ara “gather-in” diye bir platform vardı Mehmet Ali Alabora’nın yaptığı. Orada bir dönem yaptım kitap kulübü de. Ancak sonra devam etmedim, çünkü ben yaptığım işi biraz fazla ciddiye alarak yapıyorum. Ve artık 60 yaşındayım. Kendime de vakit ayırabilmek istiyorum. Dolayısıyla Ben Okurum zaten bir yoğunluk yaratıyor. Seslendirmeler de var zaten. Çok da dağılmak istemiyorum. Çok çeşitli platformlar açıldı bu alanda ve sağolsunlar hep gel kitap kulübü yap diyorlar ama ben kitap kulübüne kendim moderatör olma konusunda mesafeliyim. Zevk almadım değil, aldım ama mesela akşam toplanılıyor. Ayda bir gecenizi ona vereceksiniz, bazen o 2-3 gece de olabilir. Mesela Eylül’ünkiler (Görmüş) 4 geceye çıkabiliyor. Biraz da gençlere göre gibi de geliyor. Sonuç olarak kitap kulüplerinin hem yayıncılık sektörü, hem de okur için faydalı olduğunu düşünüyorum. Kitap kulüplerindeki tartışmaların normal, uygar bir düzeyde kitap üzerinden süren tartışmalar olması bile Türk toplumu için faydalıdır bence.
Yapay zeka (YZ) günümüzde malum, pek çok mesleği tehdit eder durumda. Siz konuşurken sizin mesleğinizi tehdit etmez diye düşündüm ama sizin öngörünüz nedir bu konuda?
Seslendirmeyi edecektir. Mesela yurtdışında da Storytel’de de YZ seslendirmeleri var İngilizce olarak, Türkçe var mı bilmiyorum. Seslendirmeyi edecektir. Storytel’deki arkadaşlarım beni “Deniz Hanım sizi etmez” diye kandırıyorlar ama (gülüyor) bence hepimizi tehdit eder. Yani hepimizi ilgilendiriyor ama gençler için zor bu iş. Ben bu işlerin kaymağını yedim diyeyim. Maddi olarak değil de, tatmin duygusu olarak, yaptığım işler olarak. Yoksa bu işler öyle insana deli gibi para da kazandırmıyor, biz o kaymağı yiyen insanlar değiliz (gülüyor). Ama tatmin duygusu olarak tüm yaptığım işlerin kaymağını yedim ama bundan sonra değişecek. Aynı zevki verir mi? Bizim seslendirmelerimiz YZ’nın eline geçtiği müddetçe-ki geçiyor, o da kendini geliştirecek, düzeltecek. Dolayısıyla bence bu tip işler için de kesinlikle tehlike olacak elbette. Yapacak bir şey yok, zaman değişecek. Siz de zamanın içinden kendinizin artılarını toplaya toplaya yeni bir şeyler bulacaksınız. Hayat böyle bir şey çünkü.
Evet, hepimiz için. Ben aslında Podcast’leriniz için söylemiştim tehdit olmaz diye.
Podcast’ler için olmaz herhalde, evet.
Zaten sizin ömür boyu devam etmek istediğiniz alan podcast ve Ben Okurum, değil mi?
Seslendirmeye de devam etmek isterim elbette, sesim yaşlanırsa onu bilmiyorum tabii. Artık altmışta yaşlanmadı, inşallah yaşlanmaz (gülüyor).
Bazı sesler galiba hiç yaşlanmıyor. Sizin sesiniz böyle bence. Aktif, dinamik ve canlı.
İnşallah, nefesimiz yettikçe.
Kitaplara baktığımızda sizinle ortak sevdiğimiz bir kitap var. Sanırım Ben Okur’un ilk kitaplarından biriydi sizin için. Peter Wohlleben‘dan Ağaçların Gizli Yaşamı bahsettiğim kitap.
Ah evet, 4’üncü ya da 5’inci bölümdü galiba.
Bir diğer ilk kitaplardan biri de Muriel Barbery‘nin Kirpinin Zarafeti romanı, doğru mu?
Evet, doğru. Onu Nermin Yıldırım ile konuşmuştuk.
Benim de iki yıl önce İsviçre Türk Edebiyat Kulübü‘ne önerdiğim, en sevdiğim kitaplardan biridir. Buradan güzel kulübümüzü de anmış olayım.
Çok güzel kitaptır.
Size hep soruluyordur ama yapacak bir şey yok, ben yine soracağım. Favori yazar ve favori kitaplarınız hangileri acaba?
Aa, evet. Ben de hep aynı şeyleri söylüyor olabilirim (gülüyor)
Olsun. Bizim şu anda röportajımızı okuyacaklar belki ilk kez duyacaklar. Özellikle İsviçre’deki gençleri çok önemsiyorum Deniz Hanım. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü’müzün kurucularından değilim ama kurucusu Dilek Evran’ı ve tüm yönetim ekibimizi çok takdir ediyorum çünkü kulübün misyonlarından biri de İsviçre’de yaşayan Türk gençlerini Türkçe kitap okumaya teşvik etmek. Bu açıdan sosyal medyada yaptığımız her paylaşım etkili. Bizim bu röportajımızın da umarım onlara bir katkısı olur. Mesela gençlere, 20 yaşındaki bir okura, ilk önereceğiniz 3 kitap diyelim mi? Bir de orta yaşlara, bizlere önereceğiniz ilk 3 kitap ne olurdu?
Hem bizlere, hem gençlere her zaman her yerde önerdiğim Hermann Hesse’nin Narziss ve Goldmund’unu buradan da önermek isterim. Bence hayat yolculuğunda aslında ne kadar değişirsek değişelim bazı ilişkilerin temel ilişkiler olduğunu ve kişilik farklılıklarının da aslında dostlukta negatif değil, pozitif olabileceğini gençlere de gösterebilecek bir eser olduğunu düşünüyorum.
Gençler dediğimiz zaman ben Paul Auster’ı tanısınlar isterim. Mesela Yaşar Kemal’den İnce Memed’i okusunlar isterim. Çünkü gençlerin yabancı edebiyata ilgisi daha yüksek. Sonuç olarak, yabancı dünya, Avrupa, Amerika bizim edebiyatımıza ağır basıyor, daha dolaşımda görülüyor gençler açısından şu anda. Ama en azından bazı yazarları kaçırmamaları gerektiğini düşünüyorum. Yaşar Kemal de bunlardan biri. Daha genç, daha dinamik yazarlar var dünya edebiyatından da. Belki onları da tanımak onlar için iyi olabilir. Mesela Agota Kristof hoşlarına gidebilir diye düşünüyorum. İtalyan yazar Veronica Raimo‘nun geçenlerde Türkçe’de yayınlanan ikinci kitabı Beni Yazma’yı okudum. İlk kitabı ise Yalan Dolan. Tam da gençlerin rahat rahat okuyabileceği ve kendilerine ait bir şeyler bulabileceği yazarlardan olduğunu düşünüyorum.
Bizim yaşlarımız meselesine gelecek olursak, Adalet Ağaoğlu’nu okumadıysa mesela bizim yaşlarımıza da gelip biri, Dar Zamanlar üçlemesini (Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi ve Yarın) okumasını kesinlikle isterim. Aynı zamanda Leyla Erbil’i bizim yaşlarımızdaki okurların kaçırmamasını tavsiye ederim. Hani böyle daha klasik, klasik düşünüyorum şu anda.
Dünya edebiyatından da, klasikleri geçmişler midir acaba diye düşünüyorum. Klasiklerden geçmedikleri varsa, örneğin bir Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ı olabilir.
Yine, klasik sayabiliriz artık, hani modern klasik diyebileceğimiz Proust‘u okumak diyebilirim. Artık orta yaşlılar için zamanı gelmiş olabilir (gülüyor).
Çağdaş Türk yazarlardan kimleri önerirsiniz? Çok iyi çağdaş isimlerimiz var, değil mi?
Tabii var, çok var ama onlardan ayırt etmek benim için daha zor. Ama yani şimdi Başar Başarır’ı söyleyeyim (gülüyor). Mahir’i söyleyebilirim, Mahir Ünsal Eriş. Kemal Varol’u söyleyebilirim. Nermin’i söyleyebilirim, Nermin Yıldırım’ı. Gaye Boralıoğlu’nu söyleyebilirim. Ayfer tabii ki, Ayfer Tunç. Sibel Türker’i söyleyebilirim. Sibel Türker’i daha keşfetmemiş olanlar yoğunlukta olabilir çünkü. Sibel benim çok sevdiğim yazarlardan biridir, her romanında başka bir dil tutturup, her seferinde de aynı etkiyi yaratabilen yazarlardan biridir. Tanımadılarsa tanımalarını isterim. Dediğim gibi, söylenecek bir sürü isim var ama şimdilik bunları söylemiş olayım.
Harika isimler verdiniz. Çok teşekkür ederim. Sizin gibi tecrübeli bir okurdan öneriler almak güzel.Gerisi gençlere kalmış, biraz da takip etsinler, öyle değil mi?
Evet, etsinler inşallah.
Bir kaç sürprizli soruyla bitirmek isterim. Diyelim kendinizle ilgili bir roman yazacaksınız, hayatınızın hangi dönemini böyle bir romana dönüştürmek isterdiniz?
Çocukluk olurdu.
Sizin hakkınızda insanların yanlış bildiği bir şey var mı sizce? Duyduğunuz, rastladığınız…
Ben çok neşeli ve böyle zengin gösteren bir insanım (gülüyor). Hani böyle hiç bir derdi yokmuş da, her şeyi halledermiş, her şeyi takmazmış, vurdum duymazmış gibi görünürüm. Öyle değilimdir aslında. Gayet endişeli, kaygılı yanlarım vardır ama bunların bir şekilde hayatımı engellememesi için kendi kendimle çok uğraşırım. Neşe ve kahkaha benim biraz savunma mekanizmamdır ve savunma mekanizması olduğunu anlamayanlar olabilir diye düşünüyorum.
Sizin birkaç şapkanız var. Bunların hepsinden biraz bahsettik; yayımcılık, seslendirme sanatçılığı, çevirmenlik, belki televizyonculuk, podcast yapmak, iyi bir okur olmak ve yazmak. Tekrar başa dönecek olsanız hayatınızda ve size bir şans verilse bunlardan hangisini seçerdiniz?
Ay yine hepsini birden yapmak isterdim herhalde (gülüyor).
İlkini seç deseler, yine seslendirme ile mi başlardınız?
Evet. Hayatımı oturtana kadar böyle düşünmedim aslında. Seslendirme ile başlamanın benim için bir dezavantaj olduğunu düşündüğüm dönemler oldu. Herkes işe girdi okuldan mezun olunca, ben seslendirme yapmaya devam ettim. Show TV’de yarışma koordinatörlüğü yaptım ama o da kısa sürdü. Seslendirme daha rahat bir iş, o zaman fena değildi, paramı da kazanıyorum. Çalışma saatlerim bir nevi kendime göre, memuriyet değil en azından. Bunlara alıştım ve kurumsal hayata hiç uyum sağlayamayacağım diye düşündüm. Bu bir dezavantaj olabilirdi benim için. Ama zaman içinde seslendirme benim için bir dezavantaj olmaktan çıkıp, bir avantaj olmaya başladı. Yayımcılık yaparken- ki o kurumsal hayat- benim elimde her zaman istediğim anda gidebileceğim bir serbest işim oldu. İstemediğim koşullarda durmama şansını bana veren en önemli etkenlerden biri elimdeki seslendirme mesleğidir. Bu çizgide, kendimle ilgili bazı yerleri-özellikle televizyonculukla ilgili- erken bıraktığımı düşündüğüm dönemler oldu. Ama şimdi dönüp yine baktığımda, artık ülkede televizyonculuk diye bir şey kalmadığını görüyorum. Dolayısıyla aslında gençlere bu anlamda söylenecek en anlamlı şey şu herhalde; su akıyor yolunu buluyor, sizin karşınızda çıkan fırsatları iyi değerlendirmeniz önemli oluyor. İyi çalışmak, kendini göstermek önemli. Bizim dönemimiz aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz dönemiydi. Şimdi insanlar daha çok kendilerini pazarlıyorlar, o ayrı. Ama ben hala işinizi iyi yaptığınız müddetçe restinizi çekme şansınızın da olduğunu, dolayısıyla en azından kendinizi daha tatmin eden bir hayat yaşayacağınızı düşünüyorum. Çok mu geri kafalı bir fikir bu bilmiyorum ama hala öyle düşünüyorum.
Ben de sizin gibi düşünüyorum ama yaşlarımızın yakın olmasından da kaynaklanıyor olabilir (karşılıklı gülüşmeler).
Evet, olabilir.
Pek çok şeyi, hayal ettiğiniz konuları gerçekleştirmişsiniz diye anlıyorum hayatınıza bakınca. Pek çok tatmini yaşamışsınız mesleki anlamda. Hala şu konuda hayalimi gerçekleştiremedim dediğiniz bir şey var mı hayatta?
Yok aslında, yok galiba. Televizyonculuk düşünürdüm, yaptım. Yayımcılık yaptım, bir kitabım da oldu. Seslendirmeyi çok seviyorum. Podcast hayalim yoktu tabii, podcast diye bir şey yoktu. Ama sonuç olarak hepsini birleştiren bir şey podcast. Televizyonculuk gibi de bir yandan, o da bir çeşit yayımcılık. Dolayısıyla galiba yok.
Çok güzel. Ben bu bölümde ilham aldığım kişilere yer veriyorum ve başta dediğim gibi, siz de benim ilham aldığım kişilerden birisiniz. Siz kimlerden ilham alırsınız, aklınıza gelen birileri var mı?
Kitabımı yazdığım zaman iyice fark ettim, ilk ilhamlar insanın ailesinden geliyor. Bir açıdan babamdan ilham almışım, bir yerden de annemden ilham almışım. Babam tabii bir sanatçı olduğu için mesleğiyle çok ilham verici bir insandı. Aynı zamanda insanlarla olan ilişkileriyle, sosyalliği ile, kültürlülüğüyle, okuma tutkusuyla. Ama aynı zamanda da annemin orada dengeleyici bir gücü var. Okutmadıkları halde kendini hayata atış biçimi bana ilham vermiştir. Yani, bunları bu yaşlara geldiğimde daha iyi anlıyorum. Ve de, kitap yazdığımda da bazı şeyler benim kafamda daha oturdu. Yazmak insanın kafasında bazı şeylerin daha iyi oturmasını sağlar ya, günlük tutmak gibi mesela. Sanırım ailemden çok ilham aldım. Ve tabii bir sürü yazardan, yazdıklarından, yazış biçimlerinden, benim yolumu çizen aydınlatan, Adalet Ağaoğlu’ndan tutun, Füruzan’a kadar bir sürü insanın hayatta duruş biçimleri bana ilham olmuştur. Yani özellikle kadın yazarlar için söylüyorum bunu. Çünkü kadınların kadınlara sadece yanında durarak, elini tutarak destek olduğunu düşünmüyorum. Her bulunduğu çağı aşan kadın, her bulunduğu çağın koşullarına meydan okuyan kadın, bence kendinden sonra gelen jenerasyondaki her kadına, her alanda destek olmuştur. Ben, yazarla, edebiyatla ilgilendim. Ee, ne bileyim işte, kızıma da Marie Curie destek oluyor aslında kaç yüzyıl öncesinden. Dolayısıyla ben, kendi yolunu açan, çağa ayak uydurmak yerine meydan okuyan kadınların hepsinin, hepimize ilham verdiğini düşünüyorum.
Harikasınız, nefis bir kapanış mesajı oldu. Bu güzel ve samimi sohbet için çok teşekkür ederim Deniz Hanım.
Rica ederim.
Köşe Yazıları
Üsküdar’da Zamanı Durduran Mekân:Bahtiyar Sahaf ile Söyleşi
istanbul denince akla genelde hiç durmayan bir karmaşa ve şehir gürültüsü gelir. Oysa Üsküdar’ın tam kalbinde öyle bir yer var ki Mimar Sinan imzalı o zamansız eserlerin gölgesinde, şehrin tüm gürültüsünü ve karmaşasını dışarıda bırakıyor: Tarihin ve eski kitap kokularının harmanlandığı Üsküdar Sahaflar Çarşısı.
„Kitaplar geçmişin unutulmuş seslerini saklar,“ der Rilke. O seslerin peşine düşüp Bahtiyar Sahaf’ın kapısını çaldım; unutulmuş mektupların, kenarına not düşülmüş sevdaların ve tarihin tozlu raflarında bekleşen insan hikâyelerinin izini sürelim istedim. Bir sahaf dükkânının bir mektebe, bir mektubun koca bir tarihe dönüştüğü bu samimi söyleşiyle sizleri baş başa bırakıyorum.
1. İsmail Bahtiyar İstekli, namıdiğer Bahtiyar Sahaf kimdir? Bize kendinizden bahsedebilir misiniz?
— Yaklaşık kırk yıldır sahaflık yapıyorum. Kadıköy’de başlayan yolculuğum, son 4-5 yıldır Üsküdar’da devam ediyor. Halen Üsküdar Sahaflar Derneği Başkanlığı görevini yürütüyorum. Kitabı, kitap okumayı halkımıza sevdirmeye çalışan, işi gücü kitap olan bir fakirim.
2. Sahaf olmaya nasıl karar verdiniz? Mesleki yolculuğunuz nasıl başladı?
— Ben karar vererek sahaflığa başlamadım; kitap merakım, kitap sevgim ve okuma alışkanlığım beni bu işin içine yavaş yavaş çekti. İstanbul’a üniversiteyi kazanarak geldim. Kitaba olan tutkum yolumu sahaflara düşürdü. Sahaflara gidip gelirken kitaba olan merakım bir şekilde işin içine girmeme yol açtı. Bu işe başlarken yalnız değildim. Birkaç yurt arkadaşımla beraber 90 yılının başında sokakta sergicilik yaparak başladık. Yine aynı dönemde, o dönemin en önemli sahaf çarşılarından biri olan Kadıköy Akmar Pasajı’nda dükkân açarak sahaflığa başlamış olduk.
3. „Arkeologluk ve sahaflık birbirine benzer meslekler.“ şeklinde bir yorumunuz var. Sahaflık ile arkeoloji arasındaki bu benzerlikten hareketle, bugüne kadar elinizden geçen en heyecan verici ya da en önemli eser hangisiydi?
— Yıllar önce dile getirdiğim bir benzetmeydi bu. Hakikaten de yaptığımız iş arkeoloji ile çok benzerlik gösteriyor. Toplumda birtakım eski kitap, evrak vb. malzemeler birikiyor. Özellikle köklü ailelerde dededen, büyük dededen, yüzyıllar öncesinden devreden belgeler ve kitaplar tarihsel bir birikim oluşturuyor. Sahaflar olarak bizler bunları titizlikle inceleyip içerisinden mühim vesikaları ortaya çıkarıyoruz. Bu sebeple sahafları „kâğıt arkeologu“ olarak tanımlayabiliriz.
Nitekim yıllar içinde elimden çok kıymetli evraklar geçti; kimini aldım sattım, kimini de satmaya kıyamayıp kendime sakladım. Mesela Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirildikten sonra Alatini Köşkü’nden Mahmud Şevket Paşa’ya yazdığı iki sayfalık mektup elime ulaştığında hissettiğim heyecan tarifsizdi. Yine Abdülhamid’in hanımlarının Mahmud Şevket Paşa’ya yazdığı mektuplar, Enver Paşa’nın mektupları gibi fevkalade müstesna parçalarla buluştu yolum. Bunları Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığına devrettim.
4. Meslek hayatınız boyunca iz bırakan, „Keşke hikâyesini tam olarak öğrenebilseydim.“ dediğiniz bir kitap ya da belge oldu mu?
— Elime geçen her malzemenin önce hikâyesini öğrenirim; ne olduğunu tam anlamadan, ruhunu kavramadan satmam. Bu benim temel ilkemdir. Ama bu bilince ulaşmamın arkasında, mesleğin ilk yıllarından kalma derin bir ukde yatar.
İzmir’de bir sahafta Ahlâk-ı Alâî’nin bir nüshasına rastlamıştım. Üzerindeki tarih, literatürde „yazılış tarihi“ olarak geçen zamandan tam 20 yıl öncesini işaret ediyordu. Üstelik Mısırlı Mehmet Ali Paşa’ya takdim edilmiş özel bir nüshaydı bu.
O dönem meslekte ilk yıllarım… Hem tecrübesizlik hem fiyattaki yükseklik sebebiyle almadım/alamadım. O nüshayı alıp incelemek, bu işteki sırra vakıf olmak isterdim.
5. Bir sahafın en büyük yeteneği bilgi midir, sezgi mi? Nadir bir eserin veya belgenin değerini belirlerken piyasasından ziyade hissiyatınız nasıl devreye girer?
— Sezgi çok önemli. Eski bir mektup ya da resmî bir vesika geldiğinde, daha ilk bakışta onun arkasında nasıl bir hikâye veya değer saklı olduğuna dair güçlü bir hissiyat uyanıyor bende. Ancak sadece sezgiyle yol alamazsınız; bu hissin mutlaka tarihsel bilgi, belge okuma yeteneği ve donanımla desteklenmesi gerekir.
Zaman içerisinde bazı kriterler oluştu bende. Örneğin savaşla ilgili bir asker malzemesi gördünüz; hangi dönemde, hangi cephede görev yapıldığını bildiğinizde o objenin potansiyelini az çok kestirebiliyorsunuz. Ya da bir vefatın ardından önünüze gelen bir terekeyi düşünün… Bırakılan evraktan ve eşyadan o insanın bir müftü mü, subay mı, şair mi, yoksa bir politikacı mı olduğunu; hangi tarih aralığında ne kıymette eserler toplamış olabileceğini okuyabiliyorsunuz. Tabii bu zamanla, tecrüyle oturan bir bakış açısı.
Bu yüzden birisi bana gelip „Elimizde kitaplar var, satmak istiyoruz.“ dediğinde, doğrudan kitaplara bakmadan önce „Bu kişinin mesleği neydi?“ diye sorarım. Ailenin şeceresini ve geçmişini öğrendiğiniz an, o evden veya kütüphaneden nelerin çıkabileceğini az çok öngörürsünüz. Bazen ufak tefek yanılmalar, sürprizler elbette oluyor ama genel olarak daha ilk anda doğru teşhisi koyabiliyorsunuz.
6. Eskimez yazı (Osmanlıca) ile okur-yazar olmak bir sahaf olarak dünyanıza ve mesleğinize neler kattı; size nasıl ufuklar açtı?
— Bir sahaf olarak geldiğim yeri ve meslekte katettiğim tüm mesafeyi Osmanlıca bilmeme borçluyum diyebilirim. Harf İnkılabı’nın ardından yazı sisteminin değişmesi, insanımızla eski yazılı metinler arasına derin bir mesafe koydu. Bugün pek çok kişi dedesinden, babasından kalan bir mektubu, kitabı ya da evrakı ne yazık ki okuyamıyor.
Hiç unutamadığım bir hatıram var: Bir gün kitaplarına bakmam için bir eve davet edilmiştim. Ortadaki evraklar arasında 1930’lu yıllardan kalma Osmanlıca mektuplar dikkatimi çekti. Şöyle bir inceleyip kimden kime yazıldığını söyleyince ev sahibi kadın büyük bir şaşkınlıkla, „Aaa, babam anneme yazmış!“ dedi. Mektuplardan birini ona okuduğumda gözlerindeki şaşkınlığı unutamam: „Babam askerdi; son derece sert, disiplinli bir adamdı. Anneme böyle romantik mektuplar yazabileceği hiç aklıma gelmezdi…“
Eskisi kadar sık olmasa da bugün hâlâ bu tür belgeler, günlükler, hatıratlar ve mektuplar karşımıza çıkıyor. Ne var ki bu metinleri çözebilen sahaf arkadaşlarımızın sayısı oldukça az. Oysa elinize eski bir belge aldığınızda sadece yazıyı okumak yetmez; onun kim tarafından, hangi dönemde yazıldığını, muhtevasının tarihî bir kıymet taşıp taşımadığını ve kimin işine yarayacağını teşhis edebilmelisiniz. Yani Osmanlıca bilgisini güçlü bir genel kültür ve donanımla desteklemek şart. Ben elime geçen malzemeyi doğru analiz edip nerede, nasıl değerlendireceğime bu sayede karar verdim. Bir kısmını kendi çalışmalarımda değerlendirirken, bir kısmını da değerlendirebilecek kıymetli ellere teslim ettim. Böylece hem kendim için hem de mesleğim adına kıymetli bir hafızanın korunmasına vesile oldum.
7. Yayın dünyasına kazandırdığınız eserlere baktığımızda geniş bir arşiv görüyoruz: Fatma Cevdet Hanım’dan İhsan Bey’e Yakılmamış Mektuplar, Bir Teğmenin Doğu Cephesi Günlüğü, 1915 Gelibolu Harbi Günlüğü, Osmanlı’nın Unutulan Son Zaferi Kûtülamâre, Çanakkale Cephe Gerisinde Savaş ve İstanbul’da Savaş Günleri bunlardan bazıları… Bunların dışında yayımlanmış veya okurla buluşmayı bekleyen başka eserleriniz var mıdır?
— Listede yer alan eserlerin yanı sıra Mehmet Ali Fetgeri Bey’in Birinci Dünya Savaşı dönemini anlatan İstanbul’dan Basra’ya Harp ve Seyahat Günlüğü adlı hatıratı da var. Elime ulaşan arşiv malzemesi vesilesiyle yayına hazırladığım eserlerin büyük kısmı savaş yıllarına ait. Örneğin Fatma Cevdet Hanım’dan İhsan Bey’e Yakılmamış Mektuplar da tam olarak o dönemin ruhunu taşıyor.
Bu belgeleri incelerken vardığım en belirgin sonuç şu oldu: Osmanlı’nın son dönemleri ile yeni cumhuriyetin kuruluş sancılarının yaşandığı o yıllarda, insanlar fevkalade tarihî bir eşikten geçtiklerinin bilincindeydiler. Bu hisle, tanık oldukları olayları günlükler ve mektuplar aracılığıyla titizlikle kaydetmişler. Bugün o satırların arasından çok kıymetli tarihsel detaylar çıkarabiliyoruz.
Şu sıralar yine benzer bir hatırat üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyorum; Filistin cephesinde, Gazze ve Kudüs civarında İngilizlere karşı savaşmış bir yedek subayın (ihtiyat zabıt vekilinin) anılarını kitaplaştırma sürecindeyim. Elimde belgelenmeyi bekleyen daha pek çok hatırat var, fırsat buldukça hepsini okurla buluşturmayı hedefliyorum.
8. Tüm bu nitelikli külliyatı ortaya çıkaran o derin birikimin yanında, bir de mesleğin bugün dönüştüğü biçim var. Artık internetten eski kitap toplayıp satan herkes kendine sahaf diyor. Sizce „eski usul sahaf“ olmak ile günümüzdeki kitap tüccarlığı arasındaki asıl ayrım nedir?
— Piyasada çok sayıda sahaf var ama hepsini bir tutamayız. Zira her sahafın meşrebi de mesleğini icra ediş biçimi de zamana ve şartlara göre değişkenlik gösterir. Eğer özel bir merakınız ve bir gayretiniz yoksa sahaflık, ikinci el kitap alıp satan bir esnaflıktan öteye geçmez. Ancak o merak bir tutkuya dönüşürse sahaflığın şekli de mahiyeti de değişir.
Sahaflığı zamanın şartları belirliyor. 1950’lerden önce farklı bir sahaflık anlayışı vardı; Osmanlı’nın değişik dönemlerinde de yine farklı sahaflık biçimleri söz konusuydu. İlk ortaya çıkışından itibaren sahaflık, değişen şartlarla birlikte dönüşüm gösterdi. Matbaanın icadı, matbu kitap dönemi, yayıncı ve sahaf ilişkisi gibi etkenler bu değişimi yönlendirdi.
Fakat „eski usul sahaflık“ denince 1950’ler ile 1990’lar arasındaki dönemi kastedebiliriz. Bu dönemin sahaflığı, ağırlıklı olarak Osmanlı bakiyesi eserlerin el değiştirmesiyle şekillendi. Çuvallarla ve kamyonlarla gelen eski harfli kitapların piyasada dolaşıma girdiği bir dönemdi bu. Gelen bu eserlerin bir kısmı iç piyasada değerlendirilirken bir kısmı da yabancılar tarafından alınıp satılıyordu.
90’lardan sonra bu kaynaklar doğal olarak azaldı. Dolayısıyla sahaflık da kendine yeni mecralar aradı. Osmanlıca bir esere bugün ne yazık ki sadece bir merak objesi olarak bakılıyor; alıp okumak ya da Osmanlıca öğrenmek isteyenlerin sayısı yok denecek kadar az. Kıymetli yazmalar, mühim evraklar, efemeralar artık dükkân vitrinlerinde müşterisini beklemiyor; daha çok antikacılar, müzayedeler ya da el altından doğrudan meraklısına yapılan servislerle el değiştiriyor. Geniş kitlelere hitap eden sahaflık ise yerini ikinci el kitap satıcılığına bıraktı. Bu değişim sahaflığın niteliğini farklılaştırsa da yeni kitapları okurla uygun fiyatla buluşturması bakımından hâlâ kültür hayatımızın önemli bir parçasıdır.
9. Eskiden sahaflar sadece kitap satılan yerler değil; yazarların, şairlerin, entelektüellerin buluşup fikrî sohbetler ettiği mekânlardı. Bahtiyar Sahaf’ın bugün hâlâ bu ruhu muhafaza ettiğini görüyoruz. Günümüz dünyasında bu kültürü nasıl koruyabildiniz?
— Açıkçası bulunduğumuz mekân, konumu ve alıp sattığımız eserlerin niteliği bu ortamın kendiliğinden oluşmasına zemin hazırlıyor. Çünkü sahaf dükkânları sadece bir alışveriş mekânı değil; bir nevi mektebin yan kolu gibidir. Buraya gelen öğrenciler bir şey satın almasalar bile raflardaki eserleri inceleyerek bir fikir sahibi olabiliyor, burada vakit geçiren insanlarla sohbet ederek çok kıymetli bilgiler edinebiliyorlar.
Bize zaman zaman piyasada kolay kolay bulunmayan nadir eserler gelir. Araştırmacılar, akademisyenler, yazarlar ya da hocalar almayacak olsalar bile sırf o eseri görmek için uğrarlar. Çünkü esere temas etmek, onu görmek bile öğrenmenin önemli bir parçasıdır. İşi kültür üretmek ve bunu çoğaltmak olan insanlar dükkânda karşılaşınca kendiliğinden çok güzel bir sohbet ortamı doğuyor. Dışarıdan gelen herkes de bu sohbetin bir parçası olabiliyor. Okur burada sevdiği yazarla karşılaşabiliyor; yazarlar, araştırmacılar ve farklı alanlardan koleksiyonerler birbirleriyle tanışıp bilgi alışverişinde bulunuyor. Özetle burası sadece ticaretin yapıldığı bir yer değil; sohbetin, muhabbetin ve kültürün paylaşıldığı canlı bir mekân.
10. Dışarıdaki dünyada hüküm süren gürültü ve hızdan sonra dükkânınıza adım atmak insanın ruhuna huzur veriyor. Siz modern dedikleri bu çağda kalbinizin nahifliğini ve sakinliğinizi neye borçlusunuz?
— Bu durum benden kaynaklanmıyor; kitaplarımdan ve alıp sattığım şeylerden kaynaklanıyor.
11. Bugün sahaflık mesleğini merak eden gençlere vereceğiniz en samimi tavsiye ve en büyük uyarı ne olurdu?
— Geçmişi, kitabı, eski yazılı kaynakları gerçekten sevenler yapsın bu işi. „Sevmeden de olsa bir işim olsun.“ düşüncesiyle kimse girmesin. Merakla, sevgiyle, aşkla yapılabilecek bir meslek bu. Zengin olmak isteyen hiç niyetlenmesin bile; nitekim tarihte sahaflık yaparak zengin olmuş tek bir kişi bile göremezsiniz. Bu iş insanı aç bırakmaz, geçindirir; ama her şeyden önce büyük bir sevgi işidir. Aşkla yapmak isteyen buyursun gelsin; hem çok başarılı olur hem de işinden keyif alır, mutlu olur. Ama sadece kazancı düşünerek giren insan mutsuz olur; çünkü çok kazandıran bir meslek değildir. Hele ki kitaba olan ilginin günden güne düştüğü şu zamanda, işleri çok daha zor olacaktır.
Heyecanımı sezip daha ilk anda „Bir kahve içelim,“ diyerek yüreğimi ferahlatan Bahtiyar Sahaf ile geçirdiğim vakit, sadece bir röportaj değil; ruhunda kitap kokusu taşıyan bir dost ile hemhâl olmak gibiydi.
Boş vakitlerinde İstanbul’un renklerini ve kedilerini fotoğraflayan Bahtiyar Bey ile sohbetimizde, kendisi gibi Kadıköy’de sahaf olan eşi Hayrunnisa Hanım’ın zarafetle kulaklarını çınlattık. Sohbetin en tatlı tanığı ise bir poşetin içinde mışıl mışıl uyuyan kedisi Lütfü oldu. Bu muazzam atmosfere veda etmek hiç kolay olmadı. Üsküdar’ın Mimar Sinan imzalı o zamansız gölgesinden ayrılıp yeniden şehrin uğultusuna adım atarken arkamda kırk yıllık bir emeğin aşka dönüştüğü muazzam bir vakit bıraktım.
Bahtiyar Sahaf’ın kapısından çıkarken Rilke’nin o sözü zihnimde bir kez daha yankılandı: „Kitaplar geçmişin sesini saklar,“ evet; ama o sesleri duymak için kitaba değil, ruhunda kitap kokusu taşıyan insanlara ihtiyaç vardır.

Röportajlar
Irmak Zileli
İLHAM VEREN HİKAYELER:
İlham veren kişilerle yaptığım röportajlarda bugünkü konuğum, romanları ve yazmaya olan yaklaşımıyla bana oldukça ilham veren bir isim: Yazar Irmak Zileli.
1978’de İstanbul’da doğan Zileli, sosyal antropoloji öğrenimi gördü. Yayın dünyasına çeşitli dergilerde, gazete kitap eklerinde yayımlanan değerlendirme ve eleştiri yazılarıyla adım attı. Zileli’nin basılmış eserleri arasında Eşik (2011), Gözlerini Kaçırma (2014), Gölgesinde (2017), Son Bakış (2019), Arkadaşım İçin (2022), Herşeyi Gördüm (2024) romanları bulunmaktadır. Zileli’nin Eşik romanı 2012 Yunus Nadi Roman Ödülü’ne, Son Bakış isimli romanı ise 2020 Duygu Asena Roman Ödülü’ne değer görüldü.
Merhaba Irmak Hanım, öncelikle davetimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim.
Yazma fikrinin sizin hayatınızda nasıl geliştiğini sorarak başlamak isterim. Çocukluktan gelen bir istek miydi, yoksa hayatınızın bir döneminde kendiliğinden mi oldu?
Ben, her duvarı kitapla çevrili bir evde büyüdüm. Sadece şimdi yaşadığım ev değil, çocukken de böyle bir kitaplık vardı evimizde. Annem gazeteci ve yazar aynı zamanda. Babam da yazar. Ve, hep gözümün önündeki imgeler, işte kitap okuyan ve yazı yazan, çalışan anne baba ve daktilo sesleri oldu. Böyle bir ortamda büyüdüm. Dolayısıyla idealimdeki imge, idealimdeki benlik, aslında yazan birisi oldu muhtemelen. Yazmak benim için hep yüceltilmiş bir şey oldu. Yazar anne babayı göre göre zihnimde hep hayran olduğum bir şey oldu. İlk öykümü 7 yaşındayken yazdım. “Balık ile Çocuk” isimli bir öyküydü.
Ne diyorsunuz, 7 yaşında mı!
Evet, hala da duruyor. Kısa bir öykü. Sonrasında şiirler ve başka öyküler yazdım. Bizim ailede hep benim için “Büyüyünce yazar olacak” denirdi. Kendimi ifade etme ihtiyacı yüksek olan biriyim. Herkesin kendini ifade etme ihtiyacı vardır. Ama yaşadığımız düzen, yaşadığımız koşullar, işte darbe sonrası, devrimci bir aile, baskı ortamı, kaçak bir baba, sürekli saklanan bir baba, stresli ortamlar ve tek çocuk olmam…Genellikle yalnız bir çocuktum. Şöyle bir hikaye var mesela, ben bunu ilk romanım Eşik’te de yazmıştım. Ben evde arkadaş, arkadaş diye tuttururken, annem sonunda bir boy aynası getirip koyuyor önüme “Al sana, bak Ayşe geldi. Hadi otur oyun onunla” diyor ve ben de oturup onunla oynamaya başlıyorum.
Bu tür koşullar ister istemez galiba hayal gücünü ve oyun duygusunu geliştiriyor. Yani bir tür sağaltım, bir tür iyileşme ve bir tür kendini oradan ifade etme yönünde zorlayıcı olmuş diye düşünüyorum. Çünkü aslına bakarsan insan nasıl özneleşiyor? İnsan üretmeye, yaratmaya nasıl yöneliyor? İki uç arasında hep debeleniyoruz. Bir tarafımızda hiçlik, yani ölüm var. Bir tarafta ise yaşam var. Ölüme düşmemek ve yaşama sarılmak istiyoruz. Her seferinde eksikliğimizin idrakını yaşıyoruz. Ve bu, fark etmek, yaşama tutunmak için çaba harcamayı getiriyor. Bunun için de bir şeyler üretmeye, bir şeyler yaratmaya çalışıyoruz. Yani hayat insanı sıkıştırdıkça, elindeki imkanları, araçları her ne ise biraz daha onlara yöneltiyor. Benim mayamda bunlar vardı zaten.
Tabii yaratıcılığın kök kaynaklarının illa da travmatik olması gerektiğini söylemiyorum. Ancak insan olmak aslında bunu getiriyor. Yani insan olmanın özünde, yaratmak var. Yaratma ihtiyacı, yaratma arzusu ve bir şey ortaya koyma ihtiyacı var. Ancak öyle özneleşebiliyoruz çünkü. Ama tabi benim yazıyla ilişkimde- dediğim gibi- böyle bir aile ortamımın etkisi var. Sonra hep çok kitap okuyan ve kitaplara sığınan, orayı bir oyun alanına dönüştüren bir çocuktum. Lise yıllarımda da öyleymişim, ben belki ben pek farkında olmasam da. Hani Facebook ilk çıktığında tüm okul arkadaşları birbirimizi bulduk ya, bana, “Sen zaten hep kenarda kitap okurdun, teneffüslere de çıkmazdın” diye yazdıklarında fark ettim bunu. Sonra da antropoloji okudum, gazetecilik yaptım. Yine bunların hepsi aslında insanla, yazıyla, çiziyle ilişki kurmak demek. İlk romanım Eşik’i yazana kadar bir kurmaca deneyimim olmadı-hani o çocukluktaki ilk gençlikteki yazma, çizmeleri saymayalım, onlar çok amatörce şeyler. Eşik’i yazdığımda da 30 yaşındaydım. O sıralar Remzi Kitabevi’nde çalışıyordum. Editörlük yapıyordum. Remzi Kitabevi’nin kitap gazetesini çıkarıyordum ama aynı zamanda da Radikal Kitap’a ve dergilere edebiyat eleştirileri, tanıtım kitap yazıları yazıyordum. Bunlar tabii benim yazıyla ilişkimi daha içeriden kurmamı sağladı ama oturayım, kurmaca yazayım diye bir düşüncem olmadı. Ancak şöyle bir şey oldu: bugün babama birşey olsa ne hissederim sorusu- ki aslında bu da Eşik’i başlatan noktadır. Çünkü babamla çok çalkantılı bir ilişkimiz vardı ve yine bana küstüğü bir döneme denk gelmişti bu. Ve bu duyguyu anlamak isterken, yani kendimi anlamak, nasıl hissettiğimi çözümlemek isterken, bir baktım roman yazmaya başlamışım! Üstelik roman olmasına niyetlenmeden. Ama sonrasında Eşik’i yazma sürecim bana şunu gösterdi: Benim tam da yapmak istediğim şey bu! Çünkü hep hayatım boyunca ölüm korkusuyla cebelleştim. Hayatım boyunca hayat geçici, biz geçip gidiyoruz, sonunda öleceğiz, ne bırakacağız bu hayatta duygusuyla ve bunun dehşetiyle boğuştum. Aslında tam olarak “Ben bu hayatta ne yapacağım” sorusu.
Varoluşsal kaygı hep benim içimde beni dürten bir şeydi. Eşik’i yazmak bana “İşte nihayet buldum yapmak istediğim şeyi” dedirtti. Hem benim kendime yönelik sağaltım olması, hem de bir şey üretmek, bir şey ortaya koymak açısından. Dolayısıyla, böyle bir başlangıç oldu. Ondan sonra da hiç bırakmadım ucunu. Hep burada kaldım.
O kadar güzel ifade ettiniz ki. Ama yazmak sizin fıtratınızda varmış. Çünkü öyle bir ortamda, entelektüel bir ailede tam tersi bir yöne de gidebilirdiniz. Demek ki sizin de içinizde varmış. Ne güzel bir hikaye.
Peki size neler ilham verir? Yazarken sizi neler etkiler?
Sorular. Ben, çok sorusu olan bir insanım. Sürekli sorularım var. Yani meraklarım var. Özellikle insana yönelik, kendime yönelik, duygulara ve insan davranışlarına yönelik. Kültüre, insanın bir eğiliminin arka planındaki motivasyona yönelik. Aslında, gördüğümüz bir dünya var. Sokakta yürürken bir insanın insana davranışı, işte marketteki kasiyerin bize davranışı ya da bizim çocuğumuza davranışımız gibi çeşitli görüntüler var. Bir sürü görüntü ve bir sürü duruma maruz kalarak yaşıyoruz. Ama gerçekten hayatı anlamak dediğimiz şey bu görüntülerin arkasındaki sebepleri bulmak ve keşfetmek. İşte benim de hep o sebeplere yönelik bir merakım var. “Neden böyle, şimdi neden böyle oldu, bunun arkasındaki sebep ne?” şeklinde sorular sordum hep. Hatta, yıllar önce bir arkadaşım bana “Neden, neden, bırak şu “neden” sorusunu” demişti. İsyan etmişti yani. Ama bu elimde olan bir şey değil. Ben nedenleri çok merak ediyorum. Neden öyle oluyor? Bir insan neden hırsızlık yapar? Bir insan neden birine şiddet uygular? Bir insan neden kıskanır gibi, çeşit çeşit her konuyu merak edebilirim. O yüzden deneyimlere hep bir soruyla bakıyorum ve sonra da ilham veren şey, bu merakın peşine düşmek oluyor. Kısa yoldan cevaplar verilebilir çok kolaylıkla, kalıp yargılarla hareket edebilir, hemen kestirme sonuçlara da varabiliriz ama bu, bizim, hayatı anlamamıza yardımcı olmuyor aslında. Bu sadece bizi rahatlatan bir şey. Kesin sonuçlara varmak, belirsizlik karşısında rahatladığımız bir şey. Kısa yollar, hele de en rahatlatıcı olan, düşünmeyi çok gerektirmeyen şeyler. Ama ben merakın arkasını kurcaladıkça, yeni meraklar ortaya çıktıkça, bu keşif sürecinden büyük bir haz alıyorum. Merak ettikçe, yeni sorular da ortaya çıktıkça da daha derinleştiğimi ve hayata daha fazla nüfuz ettiğimi hissediyorum. Hayatla kurduğum ilişki gelip geçici ve yüzeysel olmadıkça buradaki yaşantımı, bu dünyadaki varoluşumu daha derin kılmış hissediyorum kendimi. Bu başkalarına yönelik bir şey değil. Benim kendimle ilgili, yaşadığımı hissetmek ihtiyacımla ilgili bir şey. Bu derinleşme sayesinde daha az acı çekmiyorsunuz tabi ki, hatta belki daha zorlayıcı oluyor hayat. Öbürü belki de daha kolaydır. Ama daha tatminkar bir hayat olmuş oluyor. Ve işte o başta söylediğim ölüm duygusunu, hayatın gelip geçiciliği karşısında duyulan dehşeti benim açımdan telafi eden bir şey çünkü evet, yine ölüp gideceğiz, yine geride birşey kalmayacak bir yandan ama aynı zamanda da bu hayat boşuna yaşanmış bir hayat olmamış olacak. Hani “Son Bakış” romanımda Tina diyor ya- siz de okumuşsunuz romanı: “Bir hayatı boşuna yaşanmış bir hayat olmaktan çıkaran şey nedir?” Benim açımdan işte bu. Yani kimse buradan bir şey almasa da olur. Kimsede bir etki yaratmasın. Etki etmesini arzularım, o başka bir konu ama başta benim kendim için arzuladığım bir şey. İlham veren dediniz, nerelere geldik!
Olsun, çok güzel. Besleyen bir şey merak gerçekten. Merak hiç bitmesin. Ben de şuna inanıyorum, merak bittiği zaman yaşlanma ve hayata ilgisizlik başlıyor.
Kesinlikle, kesinlikle.
Bir de yazarlık sürecinizde etkilendiğiniz kişiler var mı diye sormak isterim. Başta biraz ailenizden bahsettiniz. Muhtemelen aileden etkilendiniz diye düşünüyorum. Hayatınızda var mı böyle belirli kişiler, karakterler size ve yazarlığınıza yön vermiş olan?
Şimdi, aslına bakarsanız ortalama bir laf söyleyeceğim ve sanki geçiştiriyormuş gibi de olacağım. Ama önce şunu söyleyeyim, sonra sorunuza daha detaylı yanıt vereceğim: herkes etkiler. Yazıyorsa yazarlıkta, resim yapıyorsa ressamlıkta, bilimse bilimde. Ben antropoloji bölümündeki ilk dersimizde bölüm başkanımızın ilk cümlelerini unutamıyorum.
“Bir bebek gibi olacaksınız” demişti. “Hiçbir şey bilmeyen bir bebek gibi olacaksınız ve her şeyi alacaksınız”.
Ben bunu yazarlık için de düşünüyorum; etkilenmeye çok açık olmak ve herkesten bir şey öğrenmek. Hocamız sonra da “En azından bir bebekten bile öğreneceksiniz” demişti. Gerçekten de her ne yapıyorsak yapalım, bir bebekten dahi öğreneceğimiz çok şey olduğunu düşünüyorum. Hatta bir bitkiden bile, yani hiç bir hiyerarşi olmadan. Dolayısıyla ben, pek çok kişiden ve varlıktan, kedilerimden, köpeklerimden etkilenmişimdir. Yazarlığımda bana yön verenler dediğimizde ise hayat deneyimleri zaten bunu yapmıştır diyebilirim. Ama benim annem çok iyi bir öğretmendi. Benim dille ilişkimi müthiş beslemiş birisidir. Annemle ilk gençlik yıllarımda yazdığım yazıları birlikte okurduk. Benim ilk editörümdür ve çok sert bir editördü. Böyle çizerdi cümlelerin üstünü, lafügüzaf- onun meşhur lafıdır-hamaset falan diyerek bana cümlelerime acımamayı, kendi yazdığıma hayran kalmamayı, marifet gösterisi yapmamayı ve süslü cümlelerle okuru etkilememeyi ilk annem öğretmiştir.
Burada, bunun kökünde aslında “gerçek aşkı” vardır. Yani bir şeyin mutlaka gerçek olması, doğal olması. Yapıntı, böyle sahtekarca ve süslü, okuru etkilemeye çalışan bir cambaz gibi olmamayı ilk annemden öğrendim. Eleştiri almayı da ilk ondan öğrendim. Çok sinirlendim, çok canım sıkıldı. İnsanın- hele ki ergenlikte- annesinden bunları duyması hiç hoş değil. Ama beni tatlı sert tavırlarıyla yumuşattı ve bunun ne kadar öğretici olduğunu kavradıkça ben eleştirinin kıymetini anladım. Beni çok geliştirdiğini çok küçük yaştan itibaren öğrendim. Ve bugün, eleştiriye açık bir insan olabildiysem bu sayededir. Babamdan da tabii ki çok şey öğrendim. Ondan da disiplini öğrendim. Çok disiplinli bir insandır. Sabah oturur masasının başına, çalışmaya başlar ve odaklanmasını asla kaybetmeden okur, yazar, çeviri yapar. Ve çok tutkuludur yaptığı şeye karşı, o tutkuyu da ondan aldım. Bunları söyleyebilirim.
Onun dışında, geri kalan yaşantımda sanatçılar anlamında Virginia Woolf ile aramda sanki bir kan bağı varmış gibi bir yakınlık hissediyorum. Onun edebiyata bakışı, yazı ile ilişkisi ve evet, tutkusu ile ilgili bu aslında. Edebiyat anlayışı anlamında da tabii ki beni çok beslemiştir.
Ursula Le Guin’in yine edebiyatla ve piyasayla, oradaki sanatçının metni ile ilişkisi anlamındaki politik tutumu… Bunlar beni çok etkilemiştir.
Bunları sayabilirim. Onun dışında tabii ki her okuduğum yazardan etkileniyorum. Orası muhakkak.
Harika. Yaşadığınız ortamın size böyle etkilemesi, olumlu anlamda katkıda bulunması çok kıymetli. Ne kadar şanslısınız. Anneniz gazeteci–yazar ama size öğretmenlik de yapmış yazma konusunda.
Evet, evet. Yani yazdığım yazıları, genç dergileri çıkarıyorduk… Ya da işte öyküler yazıyordum. Yazdığım yazıları benle beraber okurdu. Çünkü onun çalışma yöntemi oydu. Gazetede de çalışma yöntemi böyleydi, muhabirlerle oturup birlikte okurdu. Onları yanına çağırırdı. Hani böyle usta-çırak ilişkisi kuran birisiydi. O usta çırak ilişkisini benimle de yaptı. Ve beni çok ciddiye alarak yaptı bunu, bu çok kıymetliydi.
Kesinlikle çok iyi anlıyorum. Benim de annem emekli öğretmendir. İlk kitabım yayımlandığında hemen alıp okudu. Onun dışında öğretmen arkadaşları da okudular. Benim için adeta bir sınavdı bu, neyse ki annem de öğretmen arkadaşları da beğendiler. Kaç yaşında olursanız olun annelerin sınavından olumlu geçebilme duygusu devam ediyor.
Peki, biraz da kitaplarınızı yazarken yaptığınız hazırlıktan bahsedelim mi? Göçmen Kitapseverler Kulübü toplantımıza konuk olduğunuzda bize bahsettiğiniz kitap yazma hazırlığınızdan etkilenmiştim. Özellikle kitap kulüplerimizde farklı yazarlarla tanışıyoruz ve hemen hepsine nasıl yazdıklarını soruyoruz. Örneğin bazıları diyor ki “Hiçbir hazırlığım olmaz, ilk sayfaya başladığımda sonda ne olacağını hiç bilmem. Karakterler kendisi gelişir.” Bu düşünce bana yaklaşım olarak çok uzak geliyor. Sizin yaklaşımınız araştırma odaklı olduğu için belki, bana çok yakın geldi. Şimdi okurlarımız için size tekrar sormak isterim, bir kitaba nasıl hazırlanıyorsunuz?
“Aklıma geldi ve yazmaya başladım, sonra da aktı gitti” yaklaşımının-tabi ki kimseyi eleştirmek için söylemiyorum- bazen biraz pompalanan, biraz böyle çalışmayı, emeği ve biriktirmeyi önemsizleştiren, yazara da sanki bir “deha”lık özelliği veya doğuştan gelen bir karakter yükleyen bir yanı var. Bunun aslında yazara da yük bir tarz olduğunu düşünüyorum. Ben bir şeyler üretebilmemiz için biriktirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Benim ilk romanım, Eşik, 30 yıllık bir birikimin sonucu ortaya çıktı. O zaten benim içimden taşan bir hikayeydi. Dolayısıyla onda bu tür bir hazırlık yapmam gerekmedi. Ama onda bile, önce içimdekileri boşalttım, 180 sayfayı yazdım. Sonra okudum, hiç beğenmeyip çöpe attım ve yeniden yazmaya karar verdim. Ancak problemin ne olduğunu bulup, ondan sonra o problemi giderdikten sonra oturup yazabildim. Benim için önemli olan şey şu; bir romanı baştan sona tutarlı, derin ve gerçekten böyle dört başı mamur bir şekilde tamamlayabilmeniz için ne anlatmak istediğinizi iyi bilmeniz gerekiyor. Çünkü aklınıza gelen bir sürü fikir olabilir. İnsan yazarken zihni uçar, kaçar, her yere gider. Karakteriniz olmadık işler yapabilir. Eğer bir merkez yoksa dağılırsınız. Halbuki, ben öncelikle ne anlatmak istediğimi keşfetmek zorundayım. Ne anlatmak istiyorumdan kastım da “Meselem ne?” “Ben niye yazıyorum bu romanı?” Kendime ilk sorduğum soru bu oluyor. Elimde somut, net bir hikaye olsa bile öncelikle o hikayeye dönüp bakıyorum- “Son Bakış”ta olduğu gibi mesela, gerçek bir hikaye, yaşanmış bir şey. Ama bunu bu haliyle yazmaya kalksam, o yaşanan deneyimin içindeki trajediyi bulup çıkaramam. Yani sadece bir üçüncü sayfa haberi düzeyinde bir hikaye anlatmış olurum ve uydurmaya başlarım. Karakterin geçmişini, hikayesini birbiriyle bağlantılar kurmadan rastgele uydurmam, durduk yere çeşitli trajediler yaratmam gerekir. Ama bir hikayeye neyin girmesi, ardından da neyin gelmesi gerektiğini belirleyecek olan şey aslında benim o hikayeye nereden baktığımdır, perspektifimdir. Dolayısıyla ben önce o hikayeyi niye anlatmak istediğimi bulmaya çalışıyorum. “Son Bakış”tan örnek verecek olursam anahtarı unuttum demeye korktuğu için çatıya çıkıp eve girmeye çalışan bir bakıcı kadının bunu neden yaptığını benim merak etmem lazım. Haa, korkudan yapmış bunu, hata yaptım demeye korktuğu için. O zaman ben bu hikayede otoritelerden duyulan korkuyu anlatmak istiyorum. Bunu bulmak, benim meselemi kurmamı ve buna uygun şekilde karakterin hikayesini oluşturmamı sağlayacak, neyi nasıl anlatacağımı belirleyecek bir şeydir. O yüzden ilk amacım meseleyi bulmak oluyor. Meseleye karar verdikten sonra işte otoritelere duyulan korku, işte kötülük, kötülüğün nedenleri vs- neyse artık, bir kavram ya bu- bu kavramı derinleştirmem lazım. Tamam o zaman. Korkuysa korku üzerine şu ana kadar bildiklerimden ibaret bir dünya kurayım demiyorum. Bu bakış açımı derinleştirmek ve korkuya dair ne söyleyeceğimi keşfedebilmek için aynı zamanda da bu perspektiften hikayemi, masa başında böyle tık tık tık bir mühendis gibi kurmak yerine kendiliğinden oluşmasını sağlamayı hedefliyorum. Yine kendiliğindenlik var ama yazma anında değil, kurma anında. Benim yöntemim sizin o bahsettiklerinizden farklı, onlar kendiliğindenliği yazma sürecine bırakıyorlar. Ben kendiliğindenliği hikayeyi oluşturma sürecine bırakıyorum ve bu meseleden hareketle okumalar yapıyorum. Böyle yaklaşık iki, iki buçuk yıl önce kitaplığımda konuyla bağlantılı olabilecek ne var ne yoksa masaya indiriyorum. Bir bavulum var, tahta bir bavul. Ona yerleştiriyorum. Tamamen sezgisel bir süreç bu. Örneğin korkuyla bağlantı olabilecek neler varsa kitaplığımda, ya da işte otorite meselesiyle, iktidar kavramıyla, göçmenlikle ilgili tüm kitapları döküyorum ve başlıyorum okumaya. Bu okumalardaki amacım bilgi hamallığı yapmaktan çok -tabii ki bilgi de ediniriz ama- zihnimin düşünce üretmesini sağlamak. Yani insan zihni nasıl düşünce üretir? Öyle gökyüzüne bakarak, uzak ufuklara dalıp giderek düşünce üretemiyoruz. Bizi tetikleyecek, bizi dürtecek bir şeylere ihtiyacımız var. Bir cümle okuyacağız, o cümle üzerinden zihnimiz bağlantılar kurmaya başlayacak. Bugüne kadar okuduğumuz, repertuvarımızda olan bütün bilgiler, fikirler o zaman su yüzüne çıkacak. Beynimizin, bizim hakim olmadığımız, bilmediğimiz çok geniş bir alanı var. Orada bir dolu deneyime ve fikre sahibiz. Ama onları durduk yere ortaya çıkaramayız. Onları ortaya çıkarabilmemiz için dürtülmeleri lazım. O dürtmeyi sağlayacak şey de başka metinler, başka kitaplar ve başka araştırmalar. Tabii ki bu okuma sürecinde birbirleriyle de konuşuyor bu metinler. Ben bu sırada notlar alıyorum defterime, dağınık notlar bunlar. Aklıma gelen fikirleri not alıyorum ve biriktiriyorum bu iki, iki buçuk yıl boyunca. Bu arada, o notları alırken bir anda diyorum ki mesela, “Karakterimin mesleği psikiyatrist” veya diyorum ki mesela “Tina’nın annesi müzik öğretmeni” veya bir anda diyorum ki “Ya, Orfeus hikayesiyle mitolojisiyle bir bağlantısı olabilir mi bu hikayenin?”. Hemen Orfeus notu alıyorum. Tina’nın İranlı bir sevgilisi olsun fikri bir anda geliyor. Bu bir anda gelmeler aslında bir anda da gelmiyor. Bunlar ancak bütün bu okumaların ürettiği bir şey. Ve bunlar biriktiğinde aslında hiçbir şey zorlama olmuyor. Hiçbir şeyi uydurmuş da olmuyorum, yani zorlantı bir şekilde yapmış olmuyorum da aslında hikayedeki merkez mesele, bir mıknatıs gibi çekiyor her şeyi üstüne ve böylece malzemem birikmiş oluyor. Bu arada, tabii ki teknik üzerinde düşünüyorum. Peki bu nasıl bir anlatımla verilmeli?
Buna şöyle der Ursula Le Guin: “Bir kedinin avına atlaması gibi- hikayeyi oldurmaya çalışmayın. Onun doğru zamanda ortaya çıkması için pusuda bekleyin”.
Ee, ben de bunu yapmaya çalışıyorum. Sonrasında o sürec, yani okuma süreci tamamlandığında artık diyorum ki “Artık hikayemi biliyorum”.
Bir süre sonra tekrar düşmeye başladığımı hissediyorum. Okuduklarım üzerinden, fikirler üzerinden aynı şeylerde patinaj yapmaya başlıyorum. Ve anlatılması gereken hikayenin unsurlarını biliyorum artık, eksik bir şey yok gibi. Nasıl yazacağımı biliyorum. İlk sahneyi düşünmeye, nasıl başlayacağımı düşünmeye odaklanıyorum. Metnin yapısını da kurmuş oluyorum. Yani demek istediğim şu: lineer mi akacak, işte Tina çatıdan düştü, oradan geriye doğru bir bilinç akışı mı olacak? Bunlara karar vermiş oluyorum. Ondan sonra artık tamam, başla, dizini kır ve otur dediğim noktada da her sabah mutlaka başına oturuyorum. Bir buçuk saatlik bir zaman dilimi içerisinde Tina’ya dönüşerek- ya da her kimse karakterim ona dönüşerek- onun gözünden dünyaya bakmaya çalışarak yazmaya başlıyorum. Bundan sonrasında sürprizler olabilir tabi ki; ani gelişmeler olabilir, beklenmedik yeni karakterler çıkabilir. Orada önemli olan şu; dönüp soru soruyorum.
“Bu benim hikayem için gerekli mi?” “Bu gerçekten olması gereken bir karakter mi?” “Neden girdi buraya?”
Bunun anlamını metne dair kurabiliyorsam, orada duruyor. Bu, şu anda benim zihnimin uydurduğu saçma bir şey diyorsam çıkartıyorum. Ve, sonrasında yazma süreci genellikle bir, bir buçuk ay, veya iki ay gibi daha kısa sürede oluyor. Çünkü aslında zihnimde metin yazılmış oluyor.
Gerçekten çok ilginç ve çok ilham verici. Yani, bir kavramdan yola çıkıp onun hikayeye dönüşmesi fikri. Son Bakış için konuşacak olursak, otorite korkusu dediniz ya hani; bir temizlikçi olacak, Rusya’dan gelmiş olacak, şöyle bir ev sahibi olacak gibi bir şey yok kafanızda yani başlarken.
Evet, evet.
Değişik gerçekten. Aslında bir sonraki sorum da şuydu: “Hikayelerinizde, romanlarınızda karakterlerin gerçek olmasını nasıl sağlarsınız?” Sanırım siz buna değinmiş oldunuz. Eklemek istedikleriniz var mı?
Evet, aslında onlar doğuyorlar, gerçekten doğuyorlar; yapıntı bir şekilde masa başında. Şöyle bir karakterim olsun, işte kadın olsun; işte şöyle olsun… Ben mesela bunları duydum. Yani işte burcuna kadar karakteri düşünmek gibi şeyler ve detaylar; saçının rengi, gözünün rengi gibi. Bunları böyle yapıntı şeklinde kurmaya gerek yok. Hikaye zaten siz olayları düşünürken, meselesini içeride bir yerde çok organik bir şekilde oluşturuyor. Yani doğuyor. O doğum sayesinde de aslında yazarken de doğal bir şekilde konuşuveriyor. Dili de oluşuyor çünkü.
Bu konu biraz beynin çalışma şekliyle de, bakış açısıyla da ilgili galiba. Çalışma hayatımda da sürekli farklı beyinlerin çalışma tarzlarını gözlemlerdim. Mesela kaotik tarzda düşünen beyinler vardır, bir konuyu konuşurken oradan oraya atlarlar ama çok yaratıcı da olurlar. Bazıları da daha sistemli düşünüp bunu çalışma şekillerine de yansıtırlar. Bu yazmaya da yansır diye düşünüyorum. Sizin anlattığınız yöntem mesela bana da çok daha yakın geliyor. Ve gerçekten de romanlarınızda karakterler “gerçek” olarak hissediliyor. Yani, mesela Tina’yı sanki siz yaşamışsınız, onun içinde var olmuşsunuz adeta. O kadar içimi dağladı ki hikayesi, tam içimde hissettim acısını.
Bana da öyle geliyor. Mesela benim en zor koptuklarımdan biridir Tina. Bu arada hepsi, tüm karakterler için bu böyle. Hepsi bende var gibi hissediyorum. Şizofrenik bir şeyden bahsetmiyorum. Onların kurgu olduğunu biliyorum ama benim içimde kurmaca da olsalar varlar. Demin söylediğiniz şeyle ilgili şunu söyleyeyim; evet, kesinlikle, her zihnin, her beynin bir çalışma biçimi var ve herkes kendi yöntemini keşfetmeli. Ama ben kendi deneyimimden hareketle bu konuda iddialıyım. Mesela ben mentörlük de yapıyorum, tek tek çalıştığım arkadaşlarım var. Benim yöntemim hemen hemen hepsinde işe yaradı. İşe yaramayan çıkmadı. Şu veya bu şekilde, her biri, hikayesini başından sonuna kadar götürebildi. Burada farklılıklar şuradan doğuyor; birikim, derinlik ve dille ilişki farklılıklar. Bunlardan doğan farklılıklar tabi ki olabilir. Ama nihayetinde, hikayeyi uydurmaya çalışmadan, hikayenin kendini yazdırmasını sağlayan bir metod bu. O nedenle ben bu konuda iddialıyım ama dediğiniz doğru. Birisi de der ki ben böyle çalışamam, benim beynim bu kadar sistematik çalışmıyor. Ben daha böyle ilhamla, daha dürtüsellikle çalışırım. Yani bu bu konuda öyle yapabiliyorsa öyle yapsın zaten. Bir sorun değil. Ama ben benim kendi deneyimimden yola çıkıyorum ve bu hiç sekmedi.
Çok güzel, birebir mentörlük yaptığınızı da bilmiyordum. Yazarlığınızda antropoloji eğitiminiz de işinize yaramıştır diye düşünüyorum, değil mi?
Tabi ki. Yani şöyle, aslında antropolojiyle edebiyatın yaptığı şey- yazarla antropologun demek daha doğru aslında- çok benzer. İkisi de insanı anlamaya çalışıyor. Ve demin bahsettiğim bölüm başkanımızın söylediği, “Bir bebek gibi olacaksınız ve bir bebekten bile öğreneceksiniz” meselesi cok yargısız olmakla ilgili bir şey. Mesela şöyle bir örnek vereyim. Bitirme tezim sırasında köy araştırmaları yapıyoruz; köylerde sözlü tarih çalışması gibi mülakat çalışmaları. Mülakatlarda şöyle bir yöntem var: soruyoruz işte, kaç çocuğunuz var diye. “Beş” diyor mesela. Ben sayıyorum, evin içinde yedi çocuk var. “Ben yedi görüyorum, siz beş diyorsunuz” diyorum. “Haa, sen kızları da soruyorsun” diyor mesela.
İnanamıyorum!
O kültürde kız, çocuk değil, o “kız”. Orada çocuk deyince oğlanı anlıyorlar. Mesela burada bir antropolog ön yargılı yaklaşmaz. Burada bunu bir nesnel gerçek olarak alır ve anlamaya çalışır. Aslında bir edebiyatçı da hiçbir zaman karakterine yargılayıcı şekilde bakmamalıdır. Temel motivasyon aynı bence. Tabi ki antropolojinin ilk çıkış noktaları işte sömürgecilik, şunlar bunlar, onlardan bağımsız konuşuyorum. Ben o anlamda antropolojinin politik tarihine aykırı bir şey söylüyorum ama vardığımız noktada, antropoloji bugün artık insanı anlamaya çalışan bir alan. Edebiyat da böyle. Dolayısıyla ben, antropolojinin bu perspektifinden edebiyatta da çok faydalandım. Bu beni çok beslemiş bir şeydir. Tabii okuma kaynakları anlamında da. Sözlü tarih mesela, antropolojinin bulduğu bir yöntemdir. Ve, ben örneğin Tina’yı yazarken sözlü tarih çalışmalarından çok yararlandım. Sovyet tarihini anlamak isterken, Sovyetler’de ne olup bittiğini tarih kitaplarından okumaktansa, bir sözlü tarih metninden okumak insan hikayesi anlamında bize çok fazla şey katıyor. Bu anlamda da çok faydalandım. Evet, antropologla yazar arasında böyle bir benzerlik var. Benim antropoloji seçmemle, yazarlığı seçmem de benim bu ihtiyacımla ilgili bir şey herhalde. Hani dedim ya başta, insanın mevzusu diye, ikisi de aslında aynı ihtiyaca karşılık geliyor.
Bugüne kadar okurlarınızdan aldığınız, sizi en çok etkileyen geri bildirim ne oldu? Aklınıza gelenler var mı?
İlk romanım Eşik’i yazdığımda karakteri ben şöyle hayal etmiştim: tamamen özgürleşen, bağımsızlaşan, ailesiyle bağlarını kesip atan bir kadın. Sonra bir okur söyleşisinde okurlardan birinin dediği bir şey çok ilginçti. Bu yazıyı okuyacaklar için kısacık anlatayım; 30 yaşındaki Eylül’e babasının bavulu geliyor. Eylül o sırada babasıyla görüşmüyor ve babasının ölüm haberini alıyor. Babasından kalan eşyaları da posta ile ona yollanmış. Ve o bavulu orada bırakıp, bir odaya kapanıp bütün bir hikayesini, kendi hikayesini hatırlıyor ve biz bunu okuyoruz. Finale geldiğimizde de bu hatırlayış sayesinde, hikayesi ile ilgili her şeyi dökmüş, hesaplaşmış olduğu için bavulu yastık yaparak kendi ninnisini kendi söylüyor. Kitap, bağımsız, özgürleşen, kendi ninnisini kendi söyleyen bir Eylül ile bitiyor. Ben bunu böyle düşündüm. Ama okurlardan biri dedi ki “Ee ama bavulu yastık yaptı!”.
Aslında kopmadı yani bavuldan.
Kopmadı. O bağı kabul ederek, o bağla birlikte özgürleşti. Aslında o bağı reddederek bavulu çöpe atmadı. Bavulu kapıya koymadı, kestirip atmadı. Bu benim açımdan çok öğretici bir şeydi. Çünkü yazar bazen neyi neden yaptığını bildiğini sanır. Ama bilinç dışı, ondan daha akıllıdır. Metnin bilinç dışı da daha akıllıdır. Yazarın bilinç dışı da daha akıllıdır ve ona başka bir şey yaptırır. Ve yazar bazen kendi metninin okuru olabilmek için başka okurların, başka gözlerin okumasına ihtiyaç duyar. Çok hak verdim bu yoruma, beni çok etkilemiştir.
Evet, çok etkileyici. Okurunuz gerçekten çok güzel yakalamış. Bu bana şunu da hatırlattı, bazen yine yazar söyleşilerinde fark ediyorum. Bazı yazarlar gelen yorumlarla savunmaya geçebiliyor. Mesela okur yazarın vermeyi düşündüğünden farklı bir mesaj aldıysa “O öyle değil aslında” diyebiliyorlar. Ancak okurun o yakaladığı da çok değerli. Dediğiniz gibi, belki de yazarın bilinçaltının dışa dökümü o.
Tabii ki. Ayrıca da her metin okurda yeniden yazılır derken, okuma deneyimine bir de okurun bilinç dışının da katıldığını savunmamız gerekir. Yani yazdığımız cümleler orada yazıldıkları haliyle sadece somut olarak o cümleden ibaret bir şey değil. O cümleler birer anlam yaratıyorlar ve anlam da okuyanın zihninde kuruluyor. Ve biz yazarken kendi zihnimizdeki anlamdan oraya bakıyoruz. Onlar da kendi zihinlerinde oluşan anlamdan bakıyorlar. Dolayısıyla her metin yeniden yazılıyor. Ve her okuma, yeni bir kitap demek. Ben bugün Eşik’i elime alsam, tekrar okusam, bir sürü başka anlam görürüm eminim ki. Bırakın başkalarının okumasını, biz de kendi deneyimimizle-ya da kendi yazdıklarımız olmak zorunda da değil- önceden okuduğumuz bir kitabı bir 15 yıl sonra tekrar okuduğumuz zaman başka bir şey yakalıyoruz. Bu zaten edebiyatın gücü. Yani bu zaten çeşitliliğin ve renkliliğin edebiyata verdiği bir armağan. Müthiş bir şey, bir zenginlik.
Kesinlikle çok hoş. Peki, yazarlık sürecinde sizi çok zorlayan bir şey oldu mu?
Tabii ki, her zaman zorlanıyoruz. Zorlanmamak mümkün değil ama iyi ki de zorlanıyoruz. Hani Sartre diyor ya, insan, oldugundan fazla bir şeydir. Olduğu yere sıkıştırılamayacak bir şeydir. Çünkü insan sürekli olarak olduğu kişi olmamaya çalışır ve onu aşmaya çalışırken gelişir. Edebiyatta yazarken bir yazar da, bir sıkıntı yaşamalı ki, onu aşmaya çalışsın. Yazar, olduğu metin, olduğu hal içinde kalamadığı için yeni bir şey yapıyor. Bu nedenle de, her yazma deneyimi aslında bir aşma çabası ve dolayısıyla da sancılı. Yani zihnimizdekini aşmaya çalışıyoruz. Yaptığımızı aşmaya çalışıyoruz. Daha iyisini, daha farklısını yapmaya çalışıyoruz. Aynı zamanda da zihnimizde bir şey var, bir kurgu, bir tasarım var. Onu kağıda dökmeye çalışıyoruz. Ne kadarını dökebiliyoruz, ne kadarını dökemiyoruz, bu da bir mücadele, bu da sürekli bir sorgulama. Benim için en son “Şimdi Buradaydı”da hikayeyi, Birkan’ın ve Yankı’nın hikayesini birbirinin içine geçirerek bir bulmaca kurmak çok zorlayıcı bir şeydi mesela. Bunu, yapıntı olmayan bir şekilde her şeyi baştan açık etmeden, okurun okuma deneyimini aksatmayacak şekilde kurabilmek biraz beyin yakıcıydı. Yazma sürecinde en çok kendimden şüphe ettiğim, “Yapabiliyor muyum, oluyor mu” diye en çok şüpheye düştüğüm metin oldu diyebilirim. Şimdi mesela editörüm Melisa bunu duysa der ki “Sen her seferinde bunu yaşıyorsun!”. Çünkü ben kendimden çok şüphe eden birisiyim. Şu anda böyle çok akıllı akıllı, böyle çok kendimden emin konuşuyorum, bakmayın, yazarken çok şüphe eden birisiyim. Ama ben bunun, yaratıcılığa yol açan bir şey olduğunu düşünüyorum. İyi ki o şüphe var. İyi ki böyle huzursuzluk var. Eğer çok huzurlu yazarsam bu hoş bir şey değil derim.
Sonuçta ona göre de o denli değerli oluyor gerçekten. Mesela Göçmen Kitapseverler olarak sizi konuk ettiğimiz toplantının sonunda da Şimdi Burada hakkında hepimiz farklı soru işaretleri ile ayrıldık. Final ile ilgili herkesin kafasında kendi görüşü vardı. O kadar güzel kurgulamışsınız ki. Hatta ben de toplantı sırasında size “Psikiyatristler nasıl tepki gösterir diye çekindiniz mi?” diye sormuştum. Siz de akrabalarınızın içinde psikiyatrist olduğunu ve ona da okutup fikrini aldığınızı söylemiştiniz. Ayrıca bu konuların da araştırmalarınızın içinde yer aldığını eklemiştiniz. Böylece gerçekçi oluyor tabii metin. Sanki Irmak Zileli gerçekten bir psikiyatrist, sanki danışanları varmış gibi okuyoruz. Gerçekten çok tebrik ederim.h
Teşekkür ederim. Sağolun.
Aslında fark ediyorum ki, farkındalıklarınız gençliğinizden beri hep yüksekmiş. Sormak istediğim bir diğer soru da biraz bununla ilgili. Yazarlık sürecinde farkındalığınız nasıl etkilendi? Yazmak, sizi ne yönde dönüştürdü?
O kadar çok şey var ki! Bir kere şöyle bir şey; kendini kurcalamak ve anlamak konusunda daha şefkatli yaptı. Çünkü çok hızlı şekilde insanın kendine yönelik şiddete de dönüşebilecek bir şey insanın kendini kurcalaması. Bir başka karakterleri anlamaya çalıştıkça ve anladıkça, insan bu anlayışı kendine de yöneltiyor ister istemez, barışıyorsunuz bazı şeylerle. İnsana ait hiçbir şey bana yabancı değildir cümlesini edebiyat sayesinde ben kendimle de ilgili hissediyorum. Yani yaza yaza kendi duygularımla ve kabul edebilmekle ilgili yol kat ettiğimi düşünüyorum. Çünkü yazarken başkalarının duygularını kabul etmek- aslında bir simülasyon gibi- o sayede kendime de döndürebildim bunu. Tıpkı anne-çocuk ilişkisi gibi. Hani annenin çocuğuyla ilişkisinde ortaya çıkan şeyler vardır. Anne, çocuğunda kabul edemediği şeylerin aslında kendisinde kabul edemediği şeyler olduğunu fark ederse dönüştürebilir. Fark etmezse, kendine hediye ettiği eziyeti çocuğuna da eder.
Şimdi Buradaydı’da olduğu gibi.
Evet, evet, aynen öyle. Annelik tam da insanın çocuğundan çok şey öğrenerek çok dönüşebileceği bir alan. Ben, kendi kızımdan çok şey öğrendim bu anlamda. Beni, kendi duvarlarıma çarptırdı ve bu sayede de aslında dönüştüğümü hissettim. Yazmak da böyle aslında. Onun için herhalde topyekün bir cevap verebilirim buna, spesifik bir cevap veremem. Ama yazarlık bende dönüşmeyi kolaylaştıran, dönüşmekten zevk almamı sağlayan da bir etki yarattı. Onun dışında, profesyonel olan kısmı zaten sürekli olarak tartıştığım yazıya dair çok fazla soru sormam ve bir de tabii felsefe, psikanaliz…Bu alanlarda zihnimin çok daha kurcalayıcı hale gelmesini ve derinleşmesini sağladı. Yaza yaza, mesela, ben daha zeki bir insan olmaya başladığımı hissettim. Çünkü insanın zihni gelişen bir şey. Yazmak, da bu gelişimi besleyen bir konu.
Harika gerçekten. O kadar motive edici ki söyledikleriniz, hiç yazmayla ilgisi olmayan bile oturup yazmak ister adeta. Şunu sormak istiyorum; biraz klişe bir soru ama bu benim de kitabımı çıkardığımdan beri aklıma gelen bir soru: sizce “yazar” kime denir? Mesela kitap yazan herkes yazar mıdır? Siz ne düşünürsünüz bu konuda?
Kimlik dediğimiz şey geçici bir şeydir her zaman. Yani ben, bana yazar dedikleri için bu bu kimliği güncel hayat içerisinde kullanmak durumundayım. Ama annelik, yazarlık, işte ne bileyim babalık, öğretmenlik, her kimlik aslında geçicidir.Yani, ben şu ana kadar dokuz tane roman yazdım. Bu beni toplumsal olarak bakınca yazar yapıyor, evet.Ama benim aslında- felsefi anlamda söylüyorum- bir daha yazıp yazmayacağımın garantisi yok. Yani, ben bu tür kimliklere çok inanmıyorum. Açıkçası mecburen kullanıyoruz. Bir yandan hayat devam ediyor, çünkü sosyal varlıklarız.Ama bu tür kartvizitlerinçok önemi olmadığını düşünüyorum. Ben mesela yazar olmak isteğiyle hareket etmedim hiç. Eşik’i yazdıktan sonra “Ben bunu yapmak istiyorum” dedim. “Ben yazar olmak istiyorum” demedim. “Ben yazmak istiyorum” dedim.Konu yazar olmak ya da olmamak değil. Mesela ben Eşik’i yazdım. Büyük konuşmayayım ama, Eşik’i yazdıktan sonra yayımlanmasaydı ben yazmayı yine sürdürürdüm gibi geliyor. Yani burada mesele yazmaya duyulan istek ve yazıyla olan ilişkinizin nasıl olduğu. Neden yazıyorum sorusuna nasıl yanıt verdiğiniz. Yani ben bir titr için, bir etiket, bir kimlik için yazmaktansa, yazma eğiliminin kendisi için yazmayı önemsiyorum. Ve bu kimliklerin de, kimlik olarak benimsediğimiz şeylerin de geçiciliğine inanıyorum. Tabii ki bir yandan da bunlara ihtiyacımız var çünkü aslında hep bir eksiklik duygusuyla varız hayat içerisinde. Ve bu gerçek bir şey. Herkes eksik, her an eksiğiz. Yazarlık ya da şu, bu neyse, çeşitli konumlar, statüler bizde zaman zaman o eksikliğin giderildiği yanılsamasını yaratıyor. Ama hemen ardından ben her romanımı bitirdikten sonra yeni bir romana başladığımda yeni bir eksikliğimle yüzleşiyorum. Artık şimdi o romanı yazamamış olan Irmak olarak oradayım. Şimdi Buradayım’ı yazmış olan Irmak geride kaldı. O öldü benim açımdan. Benim için şimdi yeni bir romanı yazmaya çalışan eksik bir varlık olan Irmak var. O yüzden şu anda bulunduğum hal içinde kendimi yazar olarak konumlandırmak, yazar titriyle eşleştirmek benim için o kadar kolay bir şey değil. O bir tamlık içeriyor çünkü. Kimlikler, adlandırmalar, tanımlamalar bir tamlık illüzyonu yaratıyor. Aslında hiçbirimiz tam olmadığımız için bu kimliklerin de bir anlamı yok bana göre.
Ama avunuyoruz bu kimliklerle sanki tammışız gibi.
Evet, evet, öyle oluyor. Hayat pratik bir şey birazcık da, öyle yapıyoruz.
Sosyal statü işlevi de görüyor.
Evet, buna da ihtiyaç var. Bunu reddetmiyorum ama onu bir statü olarak, sosyal statü olarak kendi sınırları içerisinde kabul edip, onunla bütünleşmemeyi sağlamak gerekiyor.
Doğru. Zaten başta da dediniz ya yazmayı çok yüce bir şey olarak gördüm diye. Çocukken kafanızda o algı varmış. Siz onu yapmak istemişsiniz ünvandan ziyade. Çok kıymetli bir şey.
Son birkaç sorum kaldı. Şunu da eklemek isterim bu röportaja çünkü İsviçre’de yaşayan gençler de okuyacaktır: benim de üyesi olduğum bir kitap kulübümüz var, İsviçre Türk Edebiyat Kulübü. Biz İsviçre’de yaşayanların , burada doğmuş büyümüş gençlerin de özellikle Türk edebiyatıyla tanışmasını istiyoruz. Hep Türkçe kitap okuyor, sosyal medyada paylaşıyoruz. Çünkü biliyorsunuz, yurtdışında yaşayan gençler anadilleriyle bağlarını kaybedebiliyorlar. Bu çok üzücü bir durum. Bu yazıyı okuyacak gençler arasında, mesela yazmak isteyenler de olabilir. Var mı tavsiyeleriniz onlara? Neler söylemek istersiniz?
Öncelikle “çok okumak” derim. Yazmak isteyen birinin öğretmeni diğer yazarlar ve diğer metinlerdir. Okumadan yazılmaz, birincisi bu. Yani okumayı sevmeyen bir yazar da olamaz. İkincisi merakını canlı tutmak, yani merak etmek. Hem kendini, hem ötekini, dünyayı, olup bitenleri…Etrafına o merakla bakmak. Bu da böyle, “Dur ben bir merak edeyim” diyerek olmayabilir belki ama insan bu konuda kendini eğitebiliyor da bir yandan. İlgilenmek, ilgi alanlarını keşfetmek, neyi merak ettiğini anlamaya çalışmak. Mesela ben psikolojiye çok meraklıyım, orada derinleştim. Felsefeye meraklıyım, orada derinleşiyorum. Neyi merak ettiğini bulmak, keşfetmek önemli. Bu da insanın kendini tanımasından geçen bir şey. Kendi kendine bakma konusunda istekli olmak ve yüzleşmeye açık olmak. Bu da şunu getiriyor aslında; kendi karanlığına da bakmaya da açık olabilmek. Yazmak isteyen biri sadece başkalarını yazacağım, harika fikirlerim var, bunları da insanlara vaaz edeceğim ben düşüncesiyle yazabilir tabii ki ama o zaman başka bir şey yazar, kendi anlayışım açısından söylüyorum bunu.
Ama bana göre iyi edebiyat ancak yazarın da kendiyle karşılaşmaya açık olmasıyla mümkün olan edebiyattır. Bu da insanın kendini belli bir konuma koymasıyla değil, kendisinin de hataları ile, bir insan olduğunu görmeye hazır olmasıyla ve oraları kurcalamaya, kazı yapmaya açık olmasıyla ilgili bir şey. Çok okumak, çok merak etmek, çok beslenmek; ama beslenmeden kastım sadece edebiyattan beslenmek değil. Olabiliyorsa, mümkünse ilgi alanlarını çeşitlendirmek. Özellikle felsefe okumak bence çok önemli bir şey. Antropoloji, felsefe ve psikoloji… Bu alanlarda okumalar yapmak ve buralarda derinleşmek çok önemli. Çünkü sadece kurmacayla olmuyor bu işler. Şunu soruyorlar hep bana mesela: “Nasıl oluyor da derinleşiyorsunuz? Derinleşmek nasıl mümkün?” Aslında felsefedir bunu sağlayan şey. Derinleşmeyi sağlayan şey insanın bir düşünme biçimini, bağlantılar kurmayı öğrenmesidir. Burada liselerde okutulan felsefeden bahsetmiyorum. Sadece gidip Platon’u, Sokrates’i öğrenmeyi kastetmiyorum. Onları da öğren de, bugün günümüze ait, hayata dair soruları kurcalayan çağdaş bir sürü felsefeci de var. Bunları okuduğumuz zaman aslında bir düşünme biçimi öğreniyoruz. Yoksa kim ne demiş, ne neymiş, insan nasıl birisiymiş falan gibi illa kitabi bir yerden öğrenmek değil, “nasıl düşünüyor bu insanlar” kısmını anlamak önemli. Okudukça, o düşünme biçimi size de geçecek ve bu düşünme biçimi edebiyata da yarayacak bir şey. Bunu söyleyebilirim.
Onun dışında, daha küçük yaşlar için söyleyeyim, mesela ben 11 yaşından itibaren günlük tuttum. Günlük tutmak çok faydalı bir şeydir. Düşüncelerini yazarak ifade etmek, bu alışkanlığı geliştirmek… Bana çocuğu yazmaya meraklı anne babalar sorduğunda günlük tutturun diyorum. Atölye önermiyorum. Ama daha ileri yaşlar, 18 yaş sonrası için atölyeler önerilebilir. Tabii iyi seçmek lazım doğru atölyeyi ama yine de şöyle bakıyorum ben; bu bir deneyimdir, bir alışveriştir. Herkesten öğrenilecek bir şey vardır. Ve burada atölye, farklı farklı yazma deneyiminin içindeki farklı insanlarla karşılaşmayı ve tekniği öğrenmeyi sağlar. Teknik oğretecek atölyelere gitmelerini öneririm.
Ne güzel öneriler, teşekkürler. İsviçre Türk Edebiyat Kulübü’nde bazı arkadaşlarımız okuma da yapıyor. İçimizde edebiyat eğitimi almış edebiyatçılar var. Onlar, çocuklara kitap okuyorlar. Böyle güzel kitap okuma alışkanlıkları kazandırmaya çalışıyor kulübümüz. Kitap okuma alışkanlığı çok azaldı gerçekten gençler arasında. Peki bugünlerde okuduğunuz kitaplar var mı? Elinizde ne var şu anda paylaşmak ister misiniz?
Şu anda, valla biraz ağır bir kitap okuyorum. Mutluhan İzmir’den “Öznenin Diyalektigi”. Beni çok besliyor şu anda bu kitap, çok faydasını görüyorum.
Bir tane de roman okuyorum: Edurne Portela’dan “Yokluğu Yeğdir”. Güzel, ilginç bir roman, bir büyüme hikayesi. İspanyol Bask Bölgesi’nden bir yazar. Herhalde otobiyografik diye tahmin ediyorum. Ben hiç kitap arkası okumam, bakmam kitap arkalarına.
Etkilenmemek için mi?
Evet, çok kötü kitap arkaları olabiliyor ve gereksiz yönlendiriyorlar. Ben doğrudan metinle karşılaşmak istiyorum. Öncesinde yazı da okumam kitap üzerine. Bunu nasıl seçtiniz diyeceksiniz. Fuarda yayınevinin sahibi “Bu kitabımızı okuyun mutlaka” dedi diye merak ettim. Yazarı tanımıyordum çünkü. Ama şu çok güzel mesela; anlatıcı 5 yaşındayken başlıyor, her yıl bir bölüm atlanıyor. Ve, biz dilde onun büyüdüğünü, hikayesini görüyoruz. Toplumsal ve bireysel alanlar- yani makro ve mikro alanların paralelliğini gösteriyor. Güzel bir anlatımı var. Zaman zaman sıkıcılaşıyor, biraz fazla gündelik dilde kalıyor ama yine de sevdim şu ana kadar okuduğum kadarıyla.
Yeni bir kitaptan haberdar olduk sayenizde. Peki, bilmiyorum yazarlar seviyorlar mı bu soruları ama okurlar çok görmek ister; mesela önereceğiniz yazarlar kimler? Önereceğiniz demeyelim de sizin sevdiğiniz, beğendiğiniz yazarlar, kitaplar var mı paylaşmak istediğiniz?
Ben son dönem Jenny Erpenbeck’i keşfettim ve çok sevdim. En son “Kairos” adlı kitabı meşhur oldu, ben de onunla tanıdım ve geriye dönüp kitaplarını okudum. Dört, beş kitabı var, bir tanesi kaldı okumadığım. Bende şöyle olur, sevdiğim yazarın tek bir kitabı kalınca, elim zor gider ona başka okuyacak kitabım kalmayacak diye.
Javier Marias da çok severim.
Ben de çok severim. Erpenbeck’ten bir tek Kairos’u okudum, diğer kitapları da güzel mi?
Çok güzel. Hatta daha bile güzel olabilirler. Özellikle “Gölün Sırrı” cok güzel, aslında hepsi güzel. Henüz okumadığım da “Gidiyor, Gitti, Gitmiş”. O da okunacaklar arasında duruyor.
Ayrıca Thomas Bernhard çok severim. Iris Murdoch da çok severim.
Deniz Deniz’i okuyoruz Kelime Gezginleri Kitap Kulübümüz’de bu ay.
Aa, çok güzeldir. En sevdiklerimden biridir.
Peki Türk yazarlarımızdan var mı söylemek istedikleriniz?
Tabii ki var. Sevgi Soysal çok severim, Leyla Erbil çok severim. Çağdaşım yazarlardan da kitaplarını sevdiklerim mesela: Oylum Yılmaz’ın “Gerçek Hayat”ı çok sevdiğim bir romandır. Ayhan Geçkin’in “Son Adım”ı da çok sevdiğim bir roman. Son dönemde, mesela İlgi Erpelit diye bir yazar var, kitabı “Bize Ait Bir Yer”. Çok yetenekli bir yazar bence, başka neler yazacağını çok merak ediyorum. Ayrıca Duygu Asena finalistliğine de kalmış* “Yüreğin Kabarmış” romanının yazarı, Nazlı Doğan Özsöz var. O da bence önümüzdeki dönemlerde neler yazacağını merak edeceğimiz yazarlardan. İlk romanlar için böyle gayet güzel metinler var.
Ama bugün piyasa korkunç bir durumda. Yani, ilk romanını yazmış kişilere cok kapalı bir piyasa var şu anda. Ben şu konuda iddialıyım ki, ilk romanım Eşik’i bugün yazsaydım yayıncı bulamayabilirdim.
Neden böyle sizce? Çok fazla kitap yazan var diye mi, nedir bunun sebebi?
Bence şöyle bir şey: ekonomik kriz bahane ediliyor ve yayınevleri garanti gördükleri yazarlara yatırım yapıp risk almak istemiyorlar. Oysa ki bir yayınevinin bir misyonu vardır. O da, yeni yazar keşfetmektir. Çok satan yazarlardan kazandığının bir kısmını alırsın, yeni yazar keşfetmeye yöneltirsin. Bu konuda bir cimrilikleri var bence. Ve idealizmlerini yitirmiş durumdalar. Yani bu kapitalist sistemde idealizm her alanda olduğu gibi burada da zarar gördü. Halbuki mesela Mehmet Fuat’ların keşfettiği yazarlara bugün hayranlıkla bakıyoruz değil mi, mesela Latife Tekinler falan… Onları keşfeden yayıncılar vardı ve bu sayede biz bugün onları tanıyoruz. Geleceğin genç kuşağı da bu yazarları tanıyacaklar, “aa” diyecekler, “onu şu keşfetmiş”. Bunu yapmıyorlar artık pek.
Bu çok üzücü ama buna rağmen çok yeni isim de var. Benim hala yeni yeni keşfettiğim isimler var. Edebiyatımız zengin, ne güzel diyorum. Son sorum, bugünlerde sizi en çok sevindiren ve en üzen konular nelerdir, var mı aklınıza gelen?
Üzen o kadar çok şey var ki Türkiye’de yaşayınca! Yani, ben şiddetin bu kadar korkunç düzeye gelmiş olmasına, bir hayvana yapılan, bir çocuğa yapılan, sürekli karşımıza çıkan şiddet haberlerine defalarca üzülüyorum açıkçası. Sevindiğim şeyler, işte iyi bir yazar çıkmış gibi haberler. Mesela Duygu Asena finalistlerinden genç bir yazarın- genç yazar ifadesini de sevmiyorum, onu geri alayım- hani ilk kitabını yayınlamış bir yazarın şans bulmasına çok sevindim. Çünkü bu ödül mekanizmalarında genellikle çok bildik ata oynama eğilimi oluyor. Garantici bakılıyor, nasılsa herkesin sevdiği, beğendiği yazar denilip kolaya kaçılabiliyor. Kimsenin günahını almayayım ama burada Duygu Asena jürisinin böyle bir yaklaşım göstermiş olması çok hoşuma gitti. Yani, daha henüz- tırnak içinde çok hiyerarşik bir bakışla söylüyorum, benim bakışım değil, böyle bir bakışa sahip olunabiliyor- hiç kendini kanıtlamadı, rüştünü ispatlamadı deyip elemek yerine ona şans verilmesi çok hoşuma gitti.
Harika, ne kadar güzel gerçekten. Bu arada siz de 2020’de aldınız, değil mi Duygu Asena ödülünü?
Evet, 2020’de aldım. Son Bakış’la almıştım.
Evet, ödüller bazen tartışmalı da olsa kimbilir nasıl motive edicidir.
Orada şöyle, tartışma olacak bir şey yok aslına bakarsanız. Şu anlamda yok; ödül dediğimiz şeyi o ödül jürisinin beğenisi ile sınırlamamız lazım. Yani Duygu Asena ödülü örneğinden konuşuyoruz madem, orada altı kişi var, o altı kişinin seçtikleridir diye bakmak lazım. Tutup da Türkiye’nin en iyi romanını seçtiler diye bakmamak lazım. O altı kişi o sene bunu seçmiş, onların beğenisi bu. Bu anlamda bakarsak ödülleri kafamızda çok büyütmemiş oluruz. Kıymetsiz demiyorum, çok kıymetli. O altı kişinin seçtiği olmak da çok kıymetli. Sonuçta o jürileri de boşuna seçmiyorlar ama onları da böyle birer otorite figürüne dönüştürüp herkes adına konuşan bir jüriymiş gibi algılamamak lazım. Yani öyle bir anlayışla bakılıyor ve anlam yükleniliyor. Hayır, öyle değil, daha küçük düşünelim. O altı kişi bunu seçmiş, kıymetli mi, kıymetli ama o kadar. Dolayısıyla ödüller çok motive edici ama yüke dönüştürmemek gerekiyor. Kişinin kendisi için de yüke dönüşebilir. Çok önemsersek çok yük olur.
Tıpkı demin bahsettiğiniz kimlik konusu gibi.
Evet, kesinlikle.
Nasıl algıladığınız çok önemli. Ama çok güzel ve rasyonel bir şekilde ifade ettiniz.
Irmak Hanım, bana vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim, o kadar keyifli bir sohbet oldu ki. Bu davetleri yaparken çıkış noktam davet ettiğim kişilerin bana ilham vermesi. Siz de tam bu alanın içindesiniz, benim için çok ilham verici bir isimsiniz.
Ne mutlu, ben teşekkür ederim.
*Bu röportajın yapılmasının hemen ardından “Yüreğin Kabarmış” romanının yazarı Nazlı Doğan Özsöz, 2026 Duygu Asena Roman Ödülü’nün sahibi oldu.



-
Gündem2 Jahren agoTELEGRAM’DA ŞOK EDEN GRUPLAR: TECAVÜZ AĞLARI VE K.O. DAMLALARI
-
Ekonomi3 Jahren agoİsviçre’de Maaş Dengesi: Ortalama bir Kişinin Maaşı 6788 CHF
-
E-Dergi3 Jahren agoİsviçre’nin Sesi Şubat 2024
-
İsviçre3 Jahren agoDünyanın En İyi Sağlık Kurumları: İlk 250 Hastane Sıralamasında İsviçre’den 10 Hastane
-
Yaşam3 Jahren agoKıskanç Kaynana Belirtileri: Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 İşaret
-
Gündem2 Jahren ago
ERDOĞAN KARŞITI PAYLAŞIMLARI SIĞINMA BAŞVURUSUNDA HAKLI GEREKÇE OLARAK GÖRÜLMEDİ
-
Dünya2 Jahren ago
META’NIN COVİD-19 AŞILARIYLA İLGİLİ YANILTICI BİLGİ KARARI: İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLIYOR MU?
-
Gündem2 Jahren ago
TÜRKİYE’DEN GELEN SIĞINMA BAŞVURULARINA GETİRİLEN SERT UYGULAMALARA TEPKİ


