Sosyal Medya

Köşe Yazıları

Etrafımızdaki İnsanların Negatif Yönleriyle Başa Çıkmak

yazar

Yayınlayan

on

Bir Kişiye ‘Sen Dedikoducusun’ Demeli mi?

Hayatımızda bazı eş dost, arkadaş veya yakınlarımızın hepimizi rahatsız eden yönleri vardır. Kimi çok gereksiz konuşur, kimi çok patavatsızdır, kimi çok dedikodu yapar. Sırtını dönersin arkandan konuşmaya başlar. Kimi saygısız, kimi tek taraflı çıkar odaklıdır. Kimi çok salaş ve dağınıktır, kimisi ise bizim tam zıttımızdır. Kimi çok yönetmeyi veya kontrol etmeyi sever. Farkında olmadan sizi sürekli yönetir talimatlarıyla yön verir. Kimi hadsiz ve seviyesizdir. Kimi hem zamanımızı hem enerjimizi tüketir. Bizi çok yorar. Çoğu belki de bu negatif yönlerinin farkında değildirler.

Bunu direkt olarak söylemek mi lazım, peki neden söyleyemiyoruz yüzlerine? Açık iletişim mi iyidir, yoksa deyim yerindeyse ayıp olmasın, kırarım diye söylememek yerine bu kişilerin bu yönlerini dile getirmek mi lazım?

Ancak bu negatif yönlerini söylemedikçe ezilen, üzülen hatta hasta olup sinir olup günlerimiz, haftalarımız, zamanımız zehir oluyorsa, bu döngüyü sürekli yaşıyor mağdur olan hep biz oluyorsak? Ama söylersem onu kırarım diye imtina etmek mi, hangisi doğru? Sürekli bu olumsuzlukla da yaşamak zorunda kalmak kabullenmek mi?

Bu durumlarla karşılaşmamak neredeyse imkansızdır ve çoğumuz bu negatif etkiler altında kendimizi ezilmiş ve üzgün hissederiz. Ya akraba ya arkadaş çevremizde hayatımızın içinde mutlaka bir ya da birden fazla bu tür insanlar mutlaka vardır. Ancak, neden bu olumsuzlukları dile getirmekte çekingen davranırız?

Birçoğumuz, karşımızdaki kişiyi incitmek veya ilişkimizi zedelemekten korktuğumuz için sessiz kalırız. Ancak, bu sessizlik bizi ne kadar süreyle rahatsız edebilir? Olumsuzluklarla dolu bu arkadaşlığı, dostluğu, akrabalığı ya da bir ilişkiyi sürdürmek mi yoksa doğrudan konuşup ilişkimizi düzeltmek mi daha iyidir?

Kimi zaman, olumsuzlukları dile getirmemek için kendimize bir sürü bahane buluruz. “Şu an zaten kişisel sorunları var, zaten hasta bir de ben üstüne gitmeyeyim.” veya “Söylersem ortaklığımız arkadaşlığımız bozulur.” veya ”Akrabayız mecburen birbirimizi idare edeceğiz” gibi bahanelerle kendi duygularımızı ikinci plana atarız. Ancak, bu şekilde davranmak aslında ilişkilerimizi daha da karmaşık hale getirebilir. Diğer taraftan kesip atmak mı gerekir?

Herkesin iletişim tarzı farklıdır ve bazen bu tarzlar çatışabilir. Kimi insanlar bam bam konuşur, kimileri ise daha diplomatik bir yaklaşımı tercih eder. Kimi ömür boyu bu kısır döngüyle yaşamaya alışmış ya da kabullenmiştir. O kişileri öyle kabul eder.

Peki, sizce hangisi daha doğru? Sessiz kalarak bu olumsuzlukları tolere mi etmeliyiz yoksa açık bir şekilde dile getirerek ilişkimizi güçlendirmeli miyiz? Bu durumda tamamen dostluğun, arkadaşlığın ya da akrabalığın bitme riski de var tabi ki. Sizce bu konuda ne yapılmalı?

Genelde olan şu: Herkes birbirinin yüzüne karşı maske takıyor ve söylemiyor.

Sizlerin görüşlerini ve yorumlarını merak ediyorum!

Haberin Devamını Oku
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Yas dediğin ne kadar sürer; bir gün sona erer mi? Yoksa insan sadece onunla yaşamayı mı öğrenir?

yazar

Yayınlayan

on

Maggie O’Farrell’in 2020 Woman’s Prize Ödüllü Hamnetromanı, yasın en derin sularında yankılanan bir ağıt gibi… Okuru 16. yüzyılın kasvetli, veba gölgesindeki İngiltere’sine götürüyor ve bir annenin en büyük kaybını, bir babanın sessiz yasını, bir ailenin eksilen ruhunu anlatıyor. Bu, yalnızca bir çocuğun ölümü değil; bir evin, bir annenin, bir babanın içinde açılan derin bir boşluğun hikâyesi.

1580’lerde Stratford’un Henley Caddesi’nde bir çiftin üç çocuğu oluyor: Suzanne ve ikiz kardeşler Hamnet ile Judith. Anne Agnes, doğanın dilini bilen, sezgileriyle gökyüzünü okuyabilen, bitkilerde şifa arayan bir kadın. Babaları ise Shakespeare… Ama bu hikâyede Shakespeare’in adı hiç anılmıyor. O, burada yalnızca bir baba; kaybını kelimelere dökemeyen, yasını sessizce taşıyan bir adam.

Hikâye, Hamnet’in yalnızlığıyla başlıyor. Ateşler içinde yatan kardeşini kurtarabilmek için odadan odaya koşuyor ama evin içinde yalnızca kendi ayak sesleri yankılanıyor. Ne annesi aşağı katta ne de babası evde…Kaderin acımasız elleri ona dokunuyor. Ölüm, Judith’i almak için geliyor ama Hamnetonun yerine geçiyor.

Bu kayıp, Agnes’in ruhuna kapanmaz bir yara açıyor. Yüzüne dokunduğu an, oğlunun artık bir hatıraya dönüştüğünü hissediyor. Bir zamanlar şifacı elleriyle insanları iyileştiren kadın, şimdi kendi içindeki boşluğu dolduramıyor. Yas, onun üzerine çöküyor; gökyüzü kararıyor, dünya sessizleşiyor. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil.

Shakespeare ise yası başka bir şekilde yaşıyor. Londra’dasığındığı tiyatroda kelimelerle kendi acısına şekil vermeye çalışıyor. Dört yıl sonra, oğlunun adını sahneye taşıyor. Hamlet… Oyun sahnelendiğinde, seyirciler için bir trajedi ama Shakespeare için bir ağıt oluyor.

Roman, iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm Hamnet’inhikâyesini anlatıyor, ölümün sessiz adımlarını hissettiriyor. İkinci bölümde ise Agnes’in gözünden lirik bir aşk, bir kayıp ve bir annenin dönüşümü anlatılıyor. Shakespeare’in Londra’da geçirdiği yıllar, ailesinden kopuşu, sahnede kelimelerle kendine bir dünya inşa etmesi de bu bölümde hayat buluyor.

Ancak bu hikâyede başkahraman Shakespeare değil. Asıl merkezde Agnes var. Doğaüstü sezgileri olan, başına buyruk, toplumsal kalıplara sığmayan bir kadın. Evinin gölgesinde şifalar bulan, ama en büyük acıyı yaşayan bir anne. Agnes bir doğan besliyor. Bu kuş, onun özgürlüğünün, gücünün bir simgesi. Ama ne iradesi ne de bilgeliği, onu en büyük kayıptan koruyabiliyor. Şifacı elleri, kendi oğlunu iyileştiremiyor. İşte, en büyük trajedi burada.

O’Farrell’in anlatımı, bir masal gibi büyülü, bir ağıt gibi hüzünlü. Kelimeleriyle okurun duyularına dokunuyor, kokuları, sesleri, ışığı hissettiriyor. Romanın her satırında yasın ağırlığı, kaybın kaçınılmazlığı ve aşkın zamana yenilmeyen izleri var.

Bu kitabı bir tarihsel roman gibi okumak yanıltıcı olabilir. Çünkü Hamnet, tarihsel gerçeklerden ilham alsa da bütünüyle bir kurgu. Shakespeare’in Hamlet oyununa adını veren oğlu Hamnet’in vebadan öldüğü rivayetinin üzerine inşa edilmiş bir hikâye. Ama yazar, onu sadece bir olay olarak anlatmıyor; acının derinliğini, bir annenin yaşadığı yası, kaybın bir aile üzerindeki yankılarını öyle güçlü işliyor ki kitap, büyülü gerçekçiliğin sınırlarında dolaşan bir modern klasik haline geliyor.

Hamnet, kaybedilmiş bir çocuğun, eksilmiş bir evin, parçalanmış bir annenin hikâyesi. Yasın, birini nasıl sonsuza dek değiştirdiğini anlatan en güzel romanlardan biri. Eğer kaybın ve aşkın en saf halini hissetmek, edebiyatın büyülü dünyasında yasın sesini duymak isterseniz, bu kitap tam da kalbinize dokunacak…

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

OSCARIN YILDIZLARI

yazar

Yayınlayan

on

Oscar ödül töreninde kırmızı halının en şıkları ve en “olmamış”ları…

OSCAR KİMİN?

Oscar akademi ödül töreni, eskisi kadar heyecanlı, ilgiyle beklenen bir ödül töreni olmasa da, film yıldızlarının kırmızı halıda ne giydikleri, törende neler yaptıkları hayranları tarafından merakla takip edilmeye devam ediyor.

Kırmızı halı; lüksü, şıklığı, zarafeti, asilleri, kazananları temsil etme özelliği taşıyan özel bir anlamı vardır. Ödül törenlerinde ünlülerin şıklık yarışına girdiği kırmızı halı için; aylar öncesinden onlara özel olarak sadece onların üzerinde gördüğümüz elbiseler, mücevherler, ayakkabılar bazen oscar ödül heykelini gölgede bırakır.

Bu yıl ki Oscar ödül töreninin kırmızı halıda kimler şık diye baktığımda pekte çok şık birilerini göremedim diyebilirim. Oyüzden hem şıkları hemde rüküş demeyim de olmamışları sizler için yorumlamaya başlayalım.

OSCARIN YILDIZLARI

DEMİ MOORE

Yıllara meydan okuyan güzelliğiyle, genç görünümünü kaybetmeyen fiziğiyle Demi Moore bence gecenin en şıkları arasındaydı.

Giorgio Armani’nin tasarımı olan; gümüş rengi ışıl ışıl parlayan, ölçülü göğüs dekolteli, kalçada hareketlilik sağlayan drapajlı balık elbisesi ve Chopard mücevherleriyle bir yıldız gibi parlıyordu. Kırmızı halı Oscarını ben Demi Moore ‘a veriyorum..

MİKEY MADİSON

Mikey Madison; “Anora” filmindeki rolüyle en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı. Christian Dior Coutre’dan 1950’ler tarzı, göğüs altında bir fiyonk efektli siyah ve pembe kombin renkli bir elbisesi ve 1910’lardan kalma bir Tiffany kolye ve uyumlu bir bileziğiyle eski Oscar törenlerine atıf yapan tarzıyla kırmızı halı şıkları arasına girdi.

ADRİEN BRODY

“The Brutalist” filmindeki performansıyla En iyi erkek oyuncu dalında ikinci Oscar ödülünü kazanan Adrien Brody; geceye Giorgio Armani simokini ve mücevher tasarımcısı Elsa Jin imzalı yaka broşuyla gecenin en şık erkeğiydi.

SELENA GOMEZ

Selena Gomez Oscar’a misafir olarak gelsede elbisesiyle en şıkları arasında olduğu için onu öne aldım. Ralph Lauren imzalı ışıltılı elbisesinin tarzıyla Hollywood yıldızlarından Sophia Loren’e selam gönderiyor.  

Bu şık elbiseyi, Bulgari elmas kolyesi ve elmas yüzüğüyle tamamlayarak Hollywood yıldızlarının lüks şıklığını yansıtıyor…

MONİCA BARBARO

Oscar yıldızlarından biriside Monica Barbaro ; geceye prenses stilli, kabarık uçuk pembe saten etekli, zarif dekolteli Dior Couture elbisesi ve göz kamaştıran Bulgari mücevherleriyle katıldı.

ARİANA GRANDE

“Wicked” filmiyle pop starlıktan, Hollywood starlığına geçiş yapan Ariana Grande; kırmızı halıda Schiaparelli Couture imzalı pudra tonlardaki hareketli çember etekli, straplez elbisesiyle boy gösterdi.

TİMOTHÉE cHALAMET

Dönemin bütün kırmızı halılarının aranan isimlerinden olan, Kyle Jenner ile olan ilişkisiyle gündemden düşmeyen Timothée Chalamet, renkli hayatını yansıtan neon sarı takım elbisesiyle gecenin en dikkat çekici olduğu kadar en rüküşleri yada “olmamışları” arasındaydı…

Lisa


Lisa son dönemin en dikkat çeken isimlerinden ancak kırmızı halıda giydiği Markgong tasarımı smokin elbisesi, Bulgari mücevherleri (mücevherleri gören var mı?) ve rastgele toplanmış kahküllü saçlarıyla dikkat çekmekten öteye gidemeyen bir “olmamışlık” la boy gösterdi.

HALLE BERRY

Oscar ödül törenine sunucu olarak katılan Halle Berry; kırmızı halıda Cristiano Siriano imzalı, tam 7000 aynalı kırık kristallerden oluşan straplez balık elbisesiyle katıldı. Aynalı kristallerin tek tek işlenmesindeki büyük emeğe saygım var ama bu elbise sanki Oscar’in ağırlığını taşımıyor bence oyüzden ne yazıkki o da bu gecenin “olmamış”ları arasına girdi.

SCARLETT JOHANSSON

Scarlett Johansson;  Thierry Mugler imzalı lacivert kadife elbisesini uzun lacivert kadife eldivenleriyle tamamlayarak, De Beers mücevherleriyle kırmızı halıda yerini aldı. Bir opera sanatçı pozundan da anlaşılacağı gibi Oscar ödül törenine değilde Opera da sahne alacak gibi görünüyordu. Bence o da ne yazıkki “olmamış”tı..

Oscarlar kime giderse gitsin kırmızı halı ödüllerini hakedenler kazandı.

Yazan ve hazırlayan: Ayşenur Demirkan

Haberin Devamını Oku

Köşe Yazıları

Bu kez de ‘’ÇOK’’ üzerine….

yazar

Yayınlayan

on

ÇOKLUK ÇAĞINDA VAROLMAK….

Geçen yazımda ‘’az’’ üzerine düşündüğümü söylemiştim. Şimdi sıra ‘’çok’’ da. Çünkü bir kavramı aksi olmadan düşünmek imkansız, yaşadığımız bu evrende, her şeyi ancak zıttı ile anlamlandırabiliyoruz. Karanlık, aydınlık ile anlaşılır olabiliyor, iyilik kötülük ile yokluk varlık ile.. Bildiğiniz üzere, bu liste böyle uzayıp gider.

Yani insan olarak, biri olmadan öbürünü anlamamızın imkanı yok. O yüzden az hakkında düşünmek, içinde çok ile ilgili düşünmeyi de barındırıyor. Yine kafa açıcı ya da yakıcı düşüncelerdeyim:)

Yaşadığımız bu çağda, ‘’çok’’ kavramı bence doruk noktasında. Çok fazla bilgi, çok fazla üretim, çok fazla tüketim vs vs.. Her şey çok…

Peki, bu çokluk bizim için ne ifade ediyor, bizi özgürleştiriyor mu? Yoksa boğuyor mu? Antik Yunan filozoflarından bugüne bu konu çok konuşulmuş, çok düşünülmüş. Çokluğun gerçeklikten uzaklaştıran bir yanılsama olduğu söylenmiş. Muhtemelen farklı başka fikirlerde ileri sürülmüştür. Felsefeci olmadığımdan ve felsefi yazılar yazmadığımdan fazlaca kafa karıştırmayacağım merak etmeyin.

Günümüzde sonsuz içerik akımı olan sosyal medya veya sonsuz denecek kadar çok ürün olan market raflarına baktığımızda aşırı seçeneğin insanların işini zorlaştırdığını söylemek bence çok mümkün. Fransız yazar ve filozof Jean-Paul Sartre, varoluşçu felsefesine göre, insanın seçim yapmaya mahkum edildiğini söylemiş. Hiç de haksız bulmuyorum.

Diğer bir varoluşçu filozof Danimarkalı Soren Kierkegaard’ın ‘’kaygı’’ kavramı yine tam bugünlere uygun bir tespit. Benim fikrimce tabii. Kierkegaard, çok fazla seçeneğin olmasının, insanda, sürekli ‘’acaba doğru seçimi mi yapıyorum?’’ şüphesi ile kaygı oluşturduğunu söylemiş. Bence bu tip kaygılarla yapılan seçimlerin de insanı özgürleştirmesine imkan yok. Yani bizi hapseden, kaygılandıran bir çokluk evreninde yaşıyoruz. Nicelik çokluk o nesnenin değerini arttırmıyor, bilhassa azaltıyor. Ne az ise o kıymetli ve değerli oluyor.

Tabii tespit yapmak çok kolay da, çözüm bulmak o kadar kolay mı? Bunca çokluk içinde, kendimizde kaygı yaratmadan doğru seçimleri yapabilmek, bunca çokluk içinde dağılmadan anlam bulabilmek nasıl mümkün?

İşimiz o kadar kolay değil. Bir kere bunu kabul edelim. Ancak yaşadığımız çağın gerçeğinden kaçamayacağımıza göre, çoklarla değil, anlamla buluşmaya çalışalım diye düşünüyorum. Tabii hep tekrarladığım gibi, bu benim düşüncem.

Belki de bu çokluk ne güzel, her şey bol diye düşünenler de vardır. Kesin doğru diye şey olmadığına göre, o da doğru.

Eğer bolluğun kaygısına takılmayanlardansanız, çok şanslısınız, işiniz diğerlerinden daha kolay.. Ne dersiniz? Düşünmeye değer….

Gülten Yazici Dülger

Haberin Devamını Oku

Trendler